OSMANLIYI YIKAN SEBEPLER

 

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını hazırlayan sebepleri ana hatlarıyla şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

* Türk ırkı devlet kurma kabiliyetine sahiptir. Tarihî tesadüfler Osmanlı’nın işini kolaylaştırmıştır. Yalnız Osmanlı karşısına çıkan tesadüflerden yeterince faydalanamamıştır. İstanbul hem Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ticaret merkeziydi, hem de eski Yunan medeniyetinin hazinelerini saklayan bir irfan merkezi. Fatih, Konstantiniyye’nin bu iki hususiyetini istismar edemedi. Patrikhaneye büyük imtiyazlar verdi. Böylece devlet içinde bir devlet kurulmasına zemin hazırladı. İktisadî hayatla meşgûl olacağına, fetih maceralarına atıldı. Bizans âlimlerini ülkeden uzaklaştırdı. Bir kelimeyle Yunan’ın mirasını zorla Avrupa’ya kazandırdı.

* Osmanlı’yı yıkan sebeplerin başında azınlıklar meselesi gelir. Ricâlden bazıları hastalığı görmüş, fakat kurtuluşun yolunu bulamamıştı. Cumhuriyet, Tanzimat’la başlayıp Meşrutiyet’le devam eden yenileşme hareketinin son perdesidir. Tarihten çok acı dersler alan Türk Milleti büyük bir kumandanın etrafında şahlanarak hayat hakkını dünyaya kabul ettirmiştir.

* Sadrazam Mustafa Reşid Paşa 16 Ağustos 1838’de samimî dostu İngiltere Elçisi Lord Stratford Canning’le Osmanlı ile İngiltere arasındaki ticaret antlaşmasını imzaladı. Antlaşma aynı yıl Avrupa’nın öteki devletleriyle de yapıldı.

Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti, dış ticaretteki tekel düzenini, savaş dönemlerinde maliyeye gelir getirmesi için koyduğu ek vergileri ve darlığı çekilen hammaddelerin ihracatına izin vermeyen “devletçi ekonomi”yi rafa kaldırdı.

Osmanlı Devleti, gümrük vergilerini İngiltere ile birlikte tespit etmeyi kabul etti. İlk etapta ihracat-ithalat vergisini % 3’ten % 1’e düşürdü! Antlaşmayla, Osmanlı Devleti ucuz ithal mallar cenneti hâline getirildi. Tıpkı günümüzdeki gibi, Osmanlı, üretmediğini tüketen bir toplum oldu çıktı. İthal malların rekabetine dayanamayan on binlerce yerli küçük işletme iflâs etti. En verimli alanlar yabancı sermayenin eline geçti. Bir yıl sonra,-o hep göklere çıkarılan, hiçbir yere sığdırılamayan- Tanzimat Fermanı ile Avrupa’nın menfaati için kurulan bu açık pazar düzeninin gerekli kıldığı idarî, mâlî vb. reformlar hayata geçirildi. Dünün iktisadî reform paketleri günümüzün İMF reçetelerine ne kadar da çok benziyor. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti bünyesinde kendilerine yaslanmak istediği Rumlar ve Ermeniler imtiyazlı hâle getirildi. Bu oyunda kaybeden iki unsur vardı: Müslümanlar ve Yahudiler!

Gerçeği söylemek gerekirse, bu antlaşma, Osmanlı’nın çok severek ve isteyerek yaptığı bir antlaşma değildi. Napolyon’la yaptığı savaş sonucunda Fransa’yı yenen ve 1820’lerde sanayi devrimini tamamlayan İngiltere dünya pazarlarında rakipsiz duruma gelmişti. Dünyanın en büyük gücü hâline gelen İngiltere’den korkan Avrupa ülkeleri korumacı tedbirlerle İngiliz mamûllerinin kendi pazarlarına girmesini engelliyorlardı. Bu durumda İngiliz ticaret ve sanayi sermayesi Avrupa dışındaki ülkelere yöneldi. 1820’den 1840’a kadar olan dönemde İngiltere, Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülkede mümkünse mahallî iktidarlarla anlaşarak, anlaşma sağlanamadığı takdirde gerektiğinde silâh gücü kullanmaktan çekinmeden zorla pek çok ticaret antlaşması imzaladı. Osmanlı, pazarını ardına kadar İngilizlere açmaya mecbur kalmıştı.

İngiltere, gerek ucuz hammadde kaynaklarına ulaşmak, gerekse ürünlerini Osmanlı’nın her köşesindeki alıcılara ulaştırmak için, işe öncelikle demiryolları ve liman yapımından başladı. İngiltere, altyapısı olmayan Osmanlı’nın dünya ekonomisine entegrasyonunun zor olduğunu gayet iyi biliyordu. Demiryolları ve limanların arkasından, bankalar, maden işletmeciliği, su, gaz ve elektrik şirketleri vb. geldi. Bu durumun Osmanlı ekonomisine yansıması uzun sürmedi. 1814 yılında bir İngiliz Sterlini 23 Osmanlı kuruşuna eşit değerdeyken, 1839’da bir Sterlin 104 kuruş ediyordu!

Osmanlı Devleti’nin bütçe açıkları büyümeye başlamıştı. Avrupa devletleri, mâlî sorunlarına çözüm arayan Osmanlı’ya “Hemen dış borçlanmaya gitmelisiniz” diye baskı yapmaya başladı. Bunun bir başka sebebi daha vardı. O yıllarda Avrupa sermayesi yapı değişikliği içindeydi. Ufak şirketlerin yerini dev tröstler almaya başlamıştı. Mâlî sermaye dünyada büyük bir güç hâline gelmişti. Bu dönüşüm Avrupa dışı ülkelere sermaye akımını hızlandırmıştı. Avrupa elindeki bol parayı verip, onun yerine iki katını alacağı ülkeler arıyordu. Ancak “her çeşit borç alma, devletin zayıflığını ve devlet yetkilerinin anlaşılmasının eksikliğini ispat eder.” 

Avrupalıların bir memleketi zaafa düşürmek ve boğmak için kullandıkları vasıtaların birisi, belki de en mühimi, borçlanma meselesidir, borçlandırma taktiğidir. Hâkimiyet ve istiklâlini kaybeden bütün devletlerin felâketi borç meselesinden başlar. Bir devlet kendi kendini idare edemeyip de başkalarının vereceği paraya muhtaç bir hâle geldi mi, felâket başlamış, hâkimiyet ve istiklâl zevâle yüz tutmuştur. Batılılar boğmak istedikleri herhangi bir memleketi bu hâle getirdikten sonra, kasalarını açmakta hiç de cimrilik göstermezler. Bunu en büyük başarı sayarlar. Zira biliyorlar ki, o borçlar ödenemeyecek ve günün birinde o memleketi istilâ hususunda bir hak sahibi olacaklardır. Hem borç zamanında ödenmeyince o memleketin, milletin zararlarına birçok menfaatler ve imtiyazlar elde ederler, hem de sonuna kadar devletin başına belâ kesilirler.  

Osmanlı Devleti, Avrupa para piyasalarına tahvil satarak borçlanmaya başladı. Londra, Paris, Viyana ve Frankfurt borsaları bayram ediyordu. Zenginleşmeye başlayan Avrupa orta sınıfı, tasarrufları için kendi ülkelerindeki % 3-4 gibi düşük faiz gelirleri yerine, % 11-20 oranında yüksek faiz gelirleri getiren İstanbul borsasına yöneliyordu.

Alınan borç paralar Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi, Yıldız gibi sarayların yapımına, dekoruna; Boğaziçi’ndeki yalılara veya Haliç’te çürümeye terk edilecek donanmanın ıslâhı için harcanıyordu. Osmanlı maliyesi, şüphesiz “dört saray yapıldı” diye iflâs noktasına gelmedi. Saraylar, yalılar aslında yeni bir hayat tarzının simgeleriydi! Ekonomideki yapı dönüşüm ve değişimi kültürel değişime de sebep olmuştu. Osmanlı bürokrasisinin günlük hayatı değişmeye başlamıştı. Avrupalı gibi giyinmek, yaşamak ve konuşmak, yani alafrangalaşmak “moda” oldu; araba(fayton) sevdası başladı. Yeni Osmanlılar evlerini, arabalarını satıp, gösteriş için yeni arabalar alıyorlardı.

Osmanlı bürokrasisi daha fazla tüketebilmek için daha fazla kirleniyordu; yani rüşvetsiz iş yapılmaz hâle gelmişti.

1838 ticaret ve 1839 Tanzimat antlaşmalarına imza koyan Reşid Paşa, yeni tip devlet adamlığının da kapısını açtı. Eskiden nüfuz sahibi paşaların himayesine girerek makam ve mevki kapılırken, Reşid Paşa yabancı devletlere dayanarak kariyer yapma dönemini başlattı. Sadrazamlar ve paşalar, “İngilizci”, “Fransızcı”, “Rusçu” gibi isimlerle anılır oldu.

Reşid Paşa, devletin iyi-kötü eski ahengini bozmuş, fakat yıktığı şeyin yerine yenisini koyamamıştı.  Oysa biz kendi hususiyetlerimiz içinde mânâlıyız ve bir kıymet ifade ederiz.  Bozulmuş hâlimizle değil.

Tanzimât Fermanı’nın tetkikinden ve bir def’a da olsa okunmasından anlaşılacaktır ki, bu Ferman, İslâm Hukuku Tarihi’nde bir hak ve hürriyetler bildirisi olmaktan ziyâde, tatbikattaki hataları, İslâm Hukuku’ndaki hükümlere göre düzeltmeyi tavsiye eden icraî bir emirnâmedir. Avrupa devletlerinin baskısı ve zoru, fermanın sonundaki ifadelerden de açıkça anlaşılmaktadır.

Islahât Fermanı ise, bir hak ve hürriyetler beyânnâmesi olmak şöyle dursun, sû-i istimâlleri önlemek gayesiyle yapılan bir düzenleme de değildi. Belki Avrupalı Hıristiyan devletlerin baskısıyla, Osmanlı Devleti’ndeki gayr-i Müslimlere yeni geniş haklar tanımak; Kur’an ve Sünnet’in vermediğini onlara vermeye kalkışmak ve hattâ Müslüman halkı geri plâna iterek, gayr-i Müslimleri ön plana çıkarmak gayesiyle zorla ilân edilmiş bir belgedir. 

Tanzimat’tan sonraki gelişmelerin, Avrupalı devletlerin, Osmanlı Devleti’ndeki hak ve hürriyetleri, Müslümanlar aleyhine daraltmak ve gayr-i Müslimler lehine genişletme gayretlerinden öteye gitmediğini Avrupalı hukukçular da kabul etmektedirler. 

1860’lardan itibaren Galata’daki Komisyon Hanı ve Havyar Hanı’nda gayri resmî olarak borsa kuran Baltacı, Zografos, Boğos, Jorj Zarifi gibi bankerler, 19 Kasım 1871’de yürürlüğe giren “Dersaadet Tahvilat Borsası Nizamnamesi” ile resmî piyasayı da ele geçirdiler.

Kolay para kazanma hırsına kapılan Midhat Paşa ve Namık Kemal’e kadar bazı aydınlar da borsada oynadılar ve tabiî olarak hep kaybettiler. Osmanlı aydını, spekülasyoncuların, büyük bankaların ve Avrupa devletlerinin elinde oyuncak olup şaşkına dönmüştü.

Bu rüzgârdan en çok etkilenen şehirlerin başında İzmir geliyordu. İzmir XIX. Yüzyılın ikinci yarısında dünyanın sayılı serbest bölge limanlarından biri olma yolunda hızla gelişme kaydetmişti. Özellikle Amerika’daki iç savaş pamuk ihracatında patlamaya yol açmıştı. Üzüm, incir ve tütün ihracatında büyük bir artış olmuştu.

İzmir’de 17 ülkenin konsolosluğunun bulunması bile tek başına bu şehrin, Osmanlı ticaretindeki önemini göstermeye yeter.

Yabancı ticarethaneler ile bankalar tarafından yönlendirilen ve çoğunluğu yerli olan tüccarlar, gerek Avrupa sanayi mamûllerinin kırsal alanlara girişinin kolaylaştırılması, gerekse ihraç edilecek malların üreticiden alınması için aracılık yapıyorlardı.

II. Abdülhamid döneminde bu topraklarda sıkça göreceğimiz bir uygulama hayata geçirildi. “Düvel-i muazzama”, 1878 Berlin Kongresi’nde aldığı kararla Osmanlı maliyesini milletlerarası bir mâlî komisyonun denetlemesine karar verdi. Bu komisyon, Osmanlı Devleti’nin bütçesini yapacak, harcamalarını denetleyecekti!

Komisyonun adı, Düyun-ı Umumiye(Genel Borçlar) İdaresiydi. 20 Aralık 1881’de yürürlüğe konulan bu sistem, dünya tarihindeki bir ilki gerçekleştirecekti: yabancılar alacaklı oldukları ülkenin başkentinde bir şirket kurarak, devlet adına bir kısım vergi ve gelirleri tahsil edecekti!

İdaresinde, İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Osmanlı alacaklılarının temsilcileri bulunan Düyun-ı Umumiye, Osmanlı Devleti’nin sanki ikinci bir maliye teşkilâtıydı. Zamanla birinci maliyesi de olacaktı! 1911’de Osmanlı maliyesinde 5.472 memur çalışırken, Düyun-ı Umumiye’de 8.931 memur çalışıyordu! Bu teşkilât, başta tütün olmak üzere kaçakçılığı önlemek için silâhlı jandarma gücü bile kuracaktı…

* Yavuz Sultan Selim’den beri Saray’a Türk kadınları sokulmazdı. Padişah ve şehzadeler, çoğu Slav olmak üzere yabancı kan taşıyan devşirme kadınlardan dünyaya gelmişlerdi. Ancak zamanla “ganimet” yolları kapanınca Saray’ın kapıları bu sefer de Çerkez ve Gürcü cariyelere açıldı. Prof. Dr. Haydar Baş’ın Misyonerlik Faaliyetleri isimli kitabında kendisine atıfta bulunduğu bir İngiliz misyonerinin söylediği gibi bozulmamızda analarımızın hiç mi suçu yoktu?

* İngiltere, Fransa ve Rusya 1878 Berlin Antlaşması’nın ardından “hasta adam” Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü garanti etme politikasından vazgeçerek, bu ülkeyi bir an önce parçalama sürecini başlatmışlardı. İşin özünde “dünya paylaşımının yeniden yapılanması” vardı.

7 Ağustos 1908’de kurulan yeni hükûmetle birlikte kapitülasyonların daraltılması tartışılmaya başlanmıştı.

* Devletin “sinir merkezleri”nin gerek Osmanlı’da gerekse Türkiye’de hep belli ailelerin kontrolünde olması tesadüf müdür? Bu da bir zafiyet alâmeti olsa gerektir.

* Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girdiğinden sadece dört kişinin haberi vardı: Sadrazam Said Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa ve Meclis-i Meb’ûsân Reisi Halil (Menteşe) Bey! 2 Ağustos 1915 günü Meclis beş aylık tatile sokuluyordu… Dört yıl sürecek bir savaşa giren ülkenin Meclisinin tatile girmesi dürüst insanların icraatı olabilir mi? Hiç sanmıyorum.

Enver Paşa tek başına aldığı kararla Osmanlı donanmasının Karadeniz’e açılmasını emretti. Ardından, 29 Ekim 1914’te Sivastopol’ un bombalanması emrini verdi.

Mehmetçik I. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Sarıkamış dağlarında dondu. 90.000 şehit verdi. Ama Çanakkale’de destan yazdı; Gelibolu’yu, Anafartalar’ı düşmana dar etti.

Irak Kut ül Amare’de, o kendini beğenmiş İngiliz Generali Sir Charles Townshend’i 15.000 askeriyle esir aldı. İngilizlerin tarihinde, herhalde bir savaşta bu kadar esir vermek yoktu! Fakat bu başarılar kolay kazanılmıyordu. Osmanlı iyi yetişmiş kadrolarını Kafkasya, Çanakkale, Irak, Sina, Filistin, Yemen, Romanya, Galiçya ve Makedonya cephelerinde şehit veriyordu… Toplam 9 cephede harp vardı.

I. Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü fırsatlardan en çok Yahudiler faydalandılar ve Türk hayatına uyma kabiliyetini gösterdikleri ölçüde onlarla iş hayatında birlikte yürümeyi kabullendiler. Çok tuhaftır ki, Yahudiler geçmişte başaramadıklarını yeni şartlarda başarmışlar ve Türk hayatına uymuşlardı. Bu tespiti yapan gazeteci yazar Ahmed Emin Yalman’dır. Tespit mânidârdır ve mühim bir hususa parmak basmaktadır.

* Mondros Mütarekesi sanki Osmanlı için bir başarıymış gibi bir heyecan dalgası yaratmıştı. Bunun sebebi antlaşmayı imzalayan Rauf (Orbay) Bey’in görüşmelerden döndükten sonra İstanbul gazetelerine, “Devletimizin bağımsızlığı, saltanatımızın hukuku, milletimizin onuru tümüyle kurtarılmıştır” diye demeç vermesiydi. Türk Tarihinde Kabinelerin nasıl oluşturulduğu, kabinede görev alacak isimlerin nasıl seçildiği konusunda bir kitap çalışması yapılmasını çok isterdim. Bakan olarak görev alacak bir parlamenterin veya dışarıdan birinin seçiminde hangi kriterlerin arandığını bilmiyoruz. Devlet hizmeti ciddiyet gerektirir. Yalan söylememek, en ağır şartlar altında bile, bir dürüstlük nişânesidir. Devlet ve hükûmet adına ortaya konulan beyanların tarih önünde hesabını verebilecek kadar haklı taraflarımız olmalıdır. Aksi takdirde millet vicdanında beraat edemeyiz.

Heyecana Osmanlı Meclisi Meb’ûsân’ı da kendini kaptırmıştı; mütarekeyi oybirliği ile onayladı; Osmanlı Posta İdaresi sanki çok mutlu bir olayı kutlarcasına anma pulları çıkardı! Gafletin büyüklüğüne bakın!

Oysa Osmanlı’nın başkenti İstanbul henüz gerçekle tanışmamıştı. 

Sonuç:

Osmanlı Devleti parçalanınca, dünya birbirine girdi. Osmanlı İmparatorluğu tampon gibi bir devletti. Müslümanlar için bir hâmi ve kâfirlerin birbirine girmemesi için de, bir mâni idi.

“Osmanlı, bir Avrupa, Avrupa da bir Osmanlı Devletine hamiledir, bir gün gelecek ki, her ikisi de doğuracaktır.”

“Elli yıllık sürgün döneminde Osmanoğulları ne devlet ne de millet aleyhine kampanyalar yürüttü, ne Türkiye aleyhine çalıştılar, ne de maddî imkânsızlıklara rağmen yüz kızartıcı bir hayat süren çıktı. Bizzat son hükümdar bile fakr-u zaruret içinde ölmesine rağmen, yurt dışına çıkarken hazineyi boşaltmadı. Önce şahsî mücevherlerini sattılar, sonra geçinmek için münasip işlerde çalıştılar.” 

Tanzimat’ta Fransızlaşan, II. Abdülhamid ve İttihatçılar döneminde Almanlaşan Türkiye, DP döneminde hızla Amerikanlaşmaya başlamıştı. Demek ki, güç kaybı bizi bir yerlere dayanmak zorunda bırakıyordu. Fakat yabancı desteğinin faturası çok ağır oluyordu. Ağır faturalardan birini I. Dünya Savaşı’nda ödedik, hâlâ belimizi doğrultamadık.

“Ey Müslüman Türk evlâdı!.. Vatanına, tarihine ihanet etmiş olan fertlerin ve milletlerin hiçbirini unutma! Unutma ve affetme!..” 

 

Mersin Tercüman Gazetes

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: