KAFKAS HALKLARI

KAFKAS HALKLARI

…………………………
Kafkasya, insan yaşamı için zorlu coğrafî şartlara sahip bir bölgedir.Bununla birlikte yer altı ve yer üstü kaynaklar açısından önemli zenginlikler barındırmaktadır. Söz konusu bölge, tarih boyunca pek çok etnik unsura yurt olmuştur. Bu coğrafyanın fizikî durumu, bölgenin yerleşim ve yaşam şeklini de belirlemiştir. Örneğin, Yunan tarihçi Strabon, Kafkas dağlarında meskûn çeşitli
kavimlerin sayısını 70 kadar tespit etmekte, bunlardan her birinin komşularıyla ilişkiye girmeden ve birbirlerinin dilini bilmeden müstakil olarak yaşadığını belirtmektedir . Yine Strabon, Kafkasya’da 300 kadar dil konuşulduğunu ve Romalıların oradaki işlerini 130 tercümanla sürdürdüğünü yazmaktadır.
Böylece Kafkasya, haklı olarak, “diller ve ırklar müzesi” şeklinde tanımlanmaktadır.Kafkasya halkları, genellikle ancak yanlış bir şekilde Çerkes veya Çerkez adıyla anılmaktadırlar.
ÇERKESLER……Kuzey Kafkasya’nın Azak ve Karadeniz sahilleri ile bu sahillere yakın step
ve dağlık bölge ahalisine Çerkes, bu bölgeye ise Çerkesistan adı verilmektedir.
Türkler ile Çerkesler tarihte ilk olarak Hazar Türkleri zamanında karşılaşmışlar ve müttefik olmuşlardır. Hatta Hazar Türkleri’nin yardımıyla Çerkesler, 756’da Bizans’a karşı istiklâllerini kazanmışlardır. Osmanlı Türkleri ile Çerkesler arasındaki ilişkiler ise “Moskof” tehdidine karşı Çerkeslerin Osmanlı yardımına başvurması ile başlamıştır. Zaten, bu sırada Çerkesler Kırım Hanlığı’na bağlı bulunuyordu.
Çerkesler, İslamiyet’le, VII. yüzyılda Araplar sayesinde tanışmış olmakla beraber, İslamiyet’in Çerkesler arasında yayılması XIV. yüzyılda Kırım Hanlığı yoluyla olmuştur. Osmanlı Türkleri ile Çerkesler arasındaki müttefiklik duygusunu pekiştiren bir diğer etken ise Çerkeslerin Osmanlı Hilâfet makamına bağlanması yoluyla olurken, bu önemli müttefik Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkas siyasetinin de temelini teşkil etmiştir.
Osmanlı Türkleri ve Çerkesler
Çerkesler hakkındaki ilk elden bilgilerin gezginlerin eserlerinde verildiği görülmektedir. Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, 1660’lı yıllarda gezip gördüğü Kafkaslar, dolayısıyla Çerkesler hakkında ilginç gözlemlerde bulunmuş; Çerkes lisanı hakkında ise kendisine göre şu ilginç saptamada bulunmuştur: “Bu dünya seyyahı, insanlarla sohbet eden yalnız bilmeyen aciz kul, ben Evliya elli bir senede yedi iklimde on sekiz padişahlık yere ayakbastım. Her diyarın lisanıyla konuşmak
için onların açık ve güzel sözleri, beyitleri ve şiirleriyle yüz kırk yedi lisanın hepsini gayet güzel yazdım ama bu Çerkes lisanı gibi saksağan sadalı lisanı yazamadım.
Ama gayretimle o lisanı da kaderin verdiği imkânlarla yazarız… Kendilerine mahsus bir lehçeleri var. Gramerleri yoktur. Onun için kaleme gelmez vesselam…” Gerçekten de, Çerkeslerin kendilerine özgü bir gramerleri olmadığı gibi, bir alfabeleri de bulunmuyordu. Bu konudaki ilk çalışmalar 19. yüzyılda çeşitli ve dağınık denemeler şeklinde başlamıştı. 20. yüzyılın başlarında (1925) Latin harfli bir alfabeye sahip olmuşlar, ancak bu fazla uzun sürmemiş, 1939 yılında Kiril harfli bir yazıya geçmişlerdir.
Evliya Çelebi, Çerkeslerin kendilerine özgü bir yazım sistemlerinin olmamasının nedenini, Araplara kızgın olmalarına, bunun da etkisiyle Tatarlar ve Gürcüler ile karışmalarına bağlamaktadır. Bunun belki bir dereceye kadar etkisi olabileceği Kafkas bilginlerince de kabul edilmekle birlikte, Çerkesce’nin telaffuzunun gerçekten zor bir lisan olmasının yanısıra pek çok lehçeye ayrılması da önemli bir neden olarak görülmektedir. Tanzimat döneminin bürokrat ve tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, 1880’li yılların ortalarında yayınlanan Tarih’inde, “Özet olarak Kafkas halkının çoğu Müslüman olup güneyden ve kuzeyden hücum eden İran ve Rusyalıların tesiri altında kalmışlarsa da çok defa Padişah’ın himayesine mazhar olmuşlar ve Osmanlı hilâfetini kabul ederek Devlet-i Aliye’ye meyletmişlerdir” diye yazıyordu. Bir de kısa bir “Kırım ve Kafkas Tarihçesi” (1307) yazan Cevdet Paşa,aynı eserinde “Ruslardan asla korkmazlar” dediği Çerkeslerin, “Devlet-i Aliye hizmetine lâyık ve acayip mahlûklar” olduğunu belirtiyor, bu acayipliklerinin başında ise hırsızlık, kölelik, vurgunculuk gibi özelliklerini sayıp döküyordu. Bu yargıların Batılı yazarların Çerkesler hakkındaki düşüncesiyle paralellik içinde olduğu görülmektedir. Bunun, Batının oryantalist yaklaşımın etkisi altında oluştuğu söylenebilir.Kendilerine “Adıge” (Hemşehrî) diyen Çerkesler, kendilerine atfedilen olumsuz yargıların doğru olmadığını tarihen ortaya koymak amacıyla, Osmanlı-Çerkes ilişkilerinin en dostâne dönemi sayılan II. Abdülhamit devrinde “mükemmel”
bir Çerkes tarihi kaleme almak için harekete geçtiler ve bunun için bir layiha hazırladılar. Bu layihada yer alan ifadelerden, layihanın 1882 sonlarında (Muharrem 1300) kaleme alındığı, 1883 başlarında ise basılıp yayınlandığı anlaşılmaktadır. Bu layihanın esprisi, Çerkeslerin, Batılıların ileri sürdüklerinin aksine, medenî bir kavim olduğu esas tezini işleyerek medeni dünyaya göstermek olduğu anlaşılmaktadır.
Gerçekten de, 1878 Berlin Antlaşması’nda, Kırım Savaşı’ndan, özellikle 1864’ten itibaren
Rusların Kafkasları istilâsı karşısında, Kafkas ellerinden göçüp yoğun olarak Osmanlı ülkesine sığınan Çerkeslerin, Kürtlerle birlikte, Ermenilere karşı taarruzunun durdurulması kayıt altına alınmıştı. Bu hüküm, Çerkeslerin, Osmanlı Birliği içindeki gayri-müslim azınlıklar açısından olumsuz bir şekilde değerlendirildiğinin önemli bir göstergesidir.
Osmanlılar açısından Çerkesler, âdeta bütün bir Kafkas politikasını temsil ediyordu. Bunun için Osmanlılar, Rusların Kafkasya üzerinden Anadolu’ya inmesinin önüne geçmek için, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra Çerkeslerle sıkı ilişkiler kurmuştur. 1846’da yayımlanan Rusça-Çerkesce Sözlük’ün önsözünde Çerkesler, Kafkaslarda yaşayan bütün “Dağlı Kavimler”in sembolü gibi takdim ediliyordu. Burada bahsi geçen “Dağlı” (Maarulal) sözcüğü, aslında Avarlar
için kullanılan bir deyimdir. Ruslara karşı uzun süre direnen İmam Şamil’in Avar aslından bir kahraman olduğunu biliyoruz. Bu mücadelesinde Şamil, hem Çerkesleri hem de Çeçenleri yanında bulmuş bir Kafkas kahramanıdır. Şeyh Şamil’in Ruslar karşısında gerilemesi ve başarısızlığa uğramasından sonra, Çerkesler ile birlikte bütün Kafkas kavimleri Rusların egemenliği altına girmeye başlayınca,Türkiye’ye yoğun ve dramatik bir Çerkes göçü yaşanmıştır. Osmanlı ülkesine
göçen Çerkesler, Osmanlı hükümeti tarafından stratejik önemi haiz bir şekilde iskân edilmiştir. Örneğin, Ermenilerin yoğun olarak oturdukları bölgelere yakın yerlerde,sözgelimi Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı, Bursa ve Eskişehir’de iskân edilmiştir. İşte Çerkesler, Rum ve Ermeni halkının yoğun olarak yaşadığı ve kimi zaman Kürtlerin rahatsızlık çıkardığı yerlere yerleştirilmiştir.
Çerkesistan Tarih-i Umûmiyesinin Sûret-i Tanzîmine Dair İşte, “mükemmel” bir Çerkes Tarihi yazımına ilişkin 1882 senesi sonlarında kaleme alınıp 1883 yılı başında bir nüshası Padişaha sunulan bu layiha, böyle bir ortamda kaleme alınmıştır. Ancak o günden bugüne bütün Kafkaslar ve Kafkas halkları hakkında Türkçe’de kapsamlı bir inceleme henüz kaleme alınmış değildir. Ancak yine de Osmanlı Kafkasları hakkında Türkiye’de ve Batı’da çok sayıda çalışma
yapılmış olduğu bilinmektedir. Batılı veya Türk bilginler tarafından yapılan bu çalışmaların genelinin ise tarihsel olmaktan çok, etno-santrik yaklaşımlı yapıtlar oldukları görülmektedir. İşte, böylesi bir ortam içinde yazımına teşebbüs edilen “mükemmel” bir Çerkes Tarihi, layihanın yayımlanmasının üzerinden uzun bir zaman geçmesine karşın bir türlü kaleme alınamadığı gibi, somut adımlar da atılamamıştı. Yine Padişah II. Abdülhamit’in saltanatı döneminde kaleme alındığı anlaşılan ve Hüdâvendigâr (Bursa) vilâyeti ile Eskişehir’de Cırık Ahmet ve Abaza
Nogay Zok (?) ve sair beyefendilere hitaben kaleme alınan bir belgede bu konuda aynen şunlar yazılıdır:“Şimdiye kadar tertîb ve neşrine muvaffakiyet hâsıl olamıyan Çerkesistan Tarih-i
Umûmîsi’nin vücuda getürülmesi gayet ehemm ve bunun husûlü içün ihtiyacât-ı milel
ve ‘asra vâkıf olan mütehayyizân-ı Çerakesenin (Çerkeslerin ileri gelenlerinin) arzusu
muhakkaktır. Bu tarihin derece-i lüzumu herkesçe bedihî olduğundan burada tafsilât itâ’sına
hacet görülmedi. İşte bu kerre yümnehü’l-kerîm bu maksad-ı mühimme cidden teşebbüs
edilerek tarihin sûret-i tanzimine dair sûret-i mahsûsada yapılan ve bir nüshâsı leffen
(ekli olarak) gönderilen tarifnâme mucebince (gereğince) bu tarihin tanzimine mübaşeret
olunmuş (girişilmiş) ve melfûf pusula mantûkunca erbâb-ı iktidardan [bir] heyet-i müel-life teşkîl ve Babıâli altında Ebu’s-Suud Efendi caddesinde kain 34 numrolu idarehânede içtima eylemekte bulunmuştur. Artık bu maksadın sürat-i husûlüne lüzumu kadar paranın tedarik olunamamasından başka bir mâni’ kalmamıştır ki bu da levâzım-ı medeniyeye vâkıf ve saye-i âli-i cenâb-ı tâcidârîde i’aneye mukadder ricâl-i Çerakesenin kesretine binaen bir şey demek değildir. Binaenaleyh hazâ (bu) hâ’iz oldukları hâmiyet-i müselleme-i vatanperverîlerine (ulusal şeref ve haysiyetleri herkesçe kabul olunan vatan-severliklerine) nisbetle pek cüz’î olmak üzere tensîb edilen (uygun bulunan) ve melfûf bilette muharrer (yazılı) bulunan paranın sürat-i mümküne ile sû-yı acizânemize yetiştirilmesini temenni ve daha ziyade i’aneye himmet buyurdukları halde ayruca bilet gönderileceğini beyân eder ve bir de orada mevcût olan ümerâ-yı Çerakeseye tefhimât ve teşrifât-ı mukteziye icrasıyla umûmundan ahz ücem olunabilecek (toplanabilecek) paranın dahi bileti ba’dehu gönderilmek üzere defteriyle beraber irsâl buyurulmasını niyâz eyleriz.”
Bu son girişimin de önceki gibi sonuçsuz kalmış olduğu anlaşılmaktadır.
Bununla birlikte, belgenin satır aralarında söz konusu girişime ilişkin önemli bilgiler bulunmaktadır. Bir kere, bu tarih eserinin, Çerkes seçkinlerinin girişimiyle yazılmak istendiği; ikincisi, bu girişim için bir yazar kurulu oluşturulduğu, Babıâli’de Ebussuud caddesinde 34 numaralı yerde bir yönetim merkezi kurulduğu ve burada düzenli toplantılar yapılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Üçüncüsü, bu yolda bütün hazırlıklar yapıldığı, geriye sadece para sorunu kaldığı; bu sorunun da Padişah ile Padişah’ın çevresinde bulunan varlıklı Çerkeslerin yapacakları yardımlar sayesinde aşılacağı belirtiliyor. Ancak, bu arada İmparatorluğun çeşitli yerlerinde oturan duyarlı Çerkeslerin bu girişime katkıda bulunmaları için harekete geçildiği, bunun
için de bu girişime maddi destek sağlamaya yönelik organizasyonlar yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu çalışmalar, Osmanlı Padişahı’nın parasal desteğinin yanı sıra Eskişehir ve Bursa gibi Çerkes nüfusunun yoğun olduğu yerlerden alınan destekle yapılmaya çalışılmıştır.
Oldukça kapsamlı olduğu görülen bu layihanın hemen başında, bu tasarının özetinin Padişaha dahi sunulduğu, bu girişime Padişahın bilgisi dâhilinde başlandığı önemle belirtiliyordu. Bu layiha, uzun bir girişten sonra “Müessisler”,“Müellifler”, “Muharrirler ve Mütercimler”, “Layihanın Hulâsası” ile “Hâtime” alt başlılarından oluşmaktadır. Layihanın giriş bölümünde, böyle bir eserin yazılmasına
girişilmesinin gerekçesi şöyle açıklanıyor:“[Batılılar tarafından yapılan] Neşriyât-ı kâzibe-i gaddârânenin bu derece ilerlemesi aleyhinde söz söylenilen sâ’ir milelin müdâfa’ası misullû Çerkesler tarafından bir müdâfa’a-i muktedirâne-i muhıkâne ve Çerkesistanın her ahvâlini hakkiyle bildirir neşriyât-ı müstakimâne ile mukâbele ve müdâfa’aya himmet eden olmamasından neş’et etmiştir.
Binâen’aleyh hazâ delâ’il-i kat’iyye ile şu isnâdât ve müfteriyât-ı vâkı’anın külliyen redd ve
ibtâline ve Çerkesistanın her mevâki’ ve arâzisine ve Çerkeslerin menşe’ ve âdât ve ahlâk ve
edebiyât ve ef’âl ve mu’âşeret ve mu’âmelat-ı câhiliyye ve şer’iyye ve vukû’ât-ı harbiyelerine
dâir mükemmel bir Çerkesistan tarih-i umûmiyesinin tertîbi ve neşrine nihâyet derecede
sarf-ı himmet eylemek bugün ale’l-umûm ricâl-i Çerâkiseye farz olmuştur. Çünkü bugün
Çerkesler aleyhinde bulunan Avrupa efkâr-ı umûmiyesinin Çerkesler lehinde bi-hakkın ta’dîl
ve tahvîline (tamamıyla düzeltilip değiştirilmesine) ve an-be-an mahv ve münkarız olmakta
(tükenmekte) olan kavmiyet ve ‘asabiyyet-i Çerkesiyyenin muhâfaza ve ihyâsına bu tarih
yardım edecek ve belki bir mukaddeme-i müstakile olabilecektir.”
Bir nüshası Padişaha da sunulan layihanın “Çerkesistan Tarih-i Umumiyesi’nin Sûret-i Tanzîmine Dair Hulâsadır” başlıklı özetinin yer aldığı kısmı aynen yayınlıyoruz:“Tanzîm olunacak tarihin nâmı (Çerkesistan Tarih-i Umûmiyesi) olub elsine-i ecnebiye üzere yazılmış olan her tarih tetebbû’ ve tahkîk ve Çerkes ihtiyârlarının ma’lûmât ve ifâdât-ı şifâhiyeleri istima’ edilerek destres olunabilecek ma’lûmât-ı sahîhaye nazaran Kâfkâsya kıt’âsının kâffe-i mevâki’ ve hudûd ve arâzisinden ve Çerkeslerin menşe-i hakîkîsinden bed’an ile bin üç yüz sene-i hicriyesi muharremine kadar getürelecektir’’.
“Bu tarih her biri lüzûmu kadar fusûl ü envâ’ı (bölüm ve konuları) şâmil olmak (kapsamak) üzere üç kısım üzerine tertîb olunacaktır (düzenlenecektir)’’.“Birinci kısımda Kâfkasya kıt’asının coğrafyasıyla Çerkeslerin ibtidâ Çerkezistâna nereden ve ne vechile gelüb ne sûretle tavattun eyledikleri (yurt tuttukları) ve ol vakit köleye mâlik olub olmadıkları ve mâlik idiler ise kölelerine ne vechile mu’âmele eyledikleri ve ol vakit insan satub satmadıkları ve zemân-ı câhiliyedeki
sâ’ir idâre-i umûmiyeleriyle andan sonra İslâmiyetlerine kadar ne sûretle yaşadıkları ve usûl-i harbleri ve i’tikâdları ve ol vakit oralarda esir sirkat olup olmadığı (esir satılıp satılmadığı) ve usûl-i münâkehe ve izdivac (nişan ve evlenme şekilleri) ve edebiyât ve mu’aşeretleri ve sâir ahvâl-i husûsiye ve umûmiyeleri lüzûmu kadar fusûl ü envâ’-ı münkasim olarak irâ’e edilecektir.’’
“İkincisinde ibtidâ İslâmiyet’in Çerkezistâna ne vâsıta ve sûretle dahil ve intişâr eylediği ve bu esnâda ne gibi vekâyi’e tesâdüf olunduğu ve İslâmiyetden sonra Çerkezistânda kaç türlü usûl-i idâre göründüğü ve kabâilin müte’addid nâm ve unvâna sûret ve sebeb-i inkısâmıyla cihet-i idârenin derece-i tefâvütü ve sûret-i ekl ü şürbleri ve usûl ü vukû’ât-ı harbiyeleri ve usûl-i münâkehât ve izdivâc ve edebiyât ve mübâşeretleri ve sirkatın derecesiyle sârikler (hırsızlar) hakkında ne mu’âmele cârî olduğu ve hukûk-ı umûmiye ve husûsiyenin ne sûretle muhâfaza
edilmekte idüğü da’âvînin ne vechile fasl ü rü’yet olunduğu ve o asırlarda kölelerine
ne vechile mu’âmele eyledikleri ve kan gütmek mes’elesinin sûret-i esbâbı ve insan satmak husûsunun ne sûret ve esbâba binâ-i tevsi’ eylediği ve hangi tarihte İstanbul’a insan satmağa başladıkları ve buna en evvel kimin sebeb olduğu ve kölelerine vâki’ olan mu’amelelerinin şer’î-i şerîfe muvâfık olub olmadığı ve Kırım Muhârebesinden Çerkeslerin siyâseten istifâde edememelerinin esbâbı ve ahvâl-i husûsiye ve umûmiye-i sâ’ireleri kezâlik lüzûmu kadar füsûl ve envâ’-ı münkasım olarak gösterilecektir’’.
“Üçüncüsünde hicrete sebebiyet veren ahvâl ile ne vechile hicret olunduğu ve esnâ-yı hicrette tesâdüf olunan ahvâl-i mu’âmelat ve hicretten maksad ne olduğu ve hicretten sonra görülen mu’âmelat ve burada Çerkesler de sirkatin çoğalmasına sebeb olan ahvâl ve Çerkesler’in ötekine berikine serd tanınmalarının esbâbı ve muhârebe-i âhire (93 Harbi) nihâyetine kadar Çerkesler’e ecânibin eylediği müftereyât ve istinâdâtla (iftira ve yakıştırmalarla) bundan maksadları ne olduğu ve bir daha avdet edememek üzere Rûmili’nden hicret etdirilmelerinin esbâbı beyân olunacak ve her kısm ve fasl ve nev’i tevârih-i atîkanın (eski tarihin) delâil-i makbûleye müstenid bulunan ibârâtına ve yahud kavânîn-i tabi’iyyeye ve ihbârât-ı ma’kûleye ve’l-hâsıl berâhîn-i muhîta-i mukni’aya müstenid olacakdır’’.
“Herkesin bu uğurda vukû’a gelen i’âne mesâ’îsi muhabbet-i milliyesi içün güzel mizân ü mikyâs (ölçü) olacağından tarihin hâtimesinde bir cedvel-i mahsûs tanzîm ve tertîb edilerek himmât-ı vâkı’a ‘alü’s-sâmî tahrîr ve teşrîh edilecektir (açıklanacaktır)’’.
“Onuncu madde mûcibince Dersa’âdet’de mevcûd mü’essisîn ve mü’ellifîn cânibinden ladü’l- istişâre (danışarak) devletlû übhetlû Hayreddîn Paşa hazretlerinin imzâsı ma’ü’l-iftihâr (iftiharla) kabûl olunmuş olduğundan muvâfakat-ı fehîmâneleri (anlayışlı olurları) ricâ edileceği gibi mü’ellifîn-i silkine (yazarlar arasına) sa’âdetlû Ahmed Midhat Efendi Hazretleri dâhil olmuş ve üçüncü madde mûcibince idâre-i müdîriyete tüfengî-i cenâb-ı şehriyârî mîralay izzetlû Ahmed Beyefendi’nin ve altıncı madde mûcibince mü’ellifler hey’eti riyâsetine umûm muhâcirîn müfettişliği başkâtibi izzetlû Râşid Bey’in intihâbı ve dördüncü madde mûcibince idâre müdüriyeti vekâletiyle mü’ellifîn riyâseti mu’âvenetine dahi Kosova vilâyeti a’şâr nâzır-ı sâbıkı izzetlû
Hurşîd Efendi’nin nasbı tensîb edilmiştir (uygun görülmüştür).” ‘Mükemmel’ Bir Çerkes Tarihi Şöyle Yazılır ! Yazılması tasarlanan Çerkesistan tarihinin Osmanlı-İslâm tarih anlayışı çizgisinde olduğu, yukarıda özeti verilen layihadan açıkça anlaşılmaktadır. Bu çalışmada Osmanlı tarih yazımı açısından oldukça önemli ve orijinal bir belge olduğunu düşündüğümüz işbu layihayı aynen yayınlayarak Osmanlı tarih yazımı literatürüne mütevazı bir katkıda bulunmak istedik. Ancak layiha, epeyce uzun ve kapsamlı olduğu için yalnızca özetini vermeyi tercih ettik. Bu makalede, Osmanlı ülkesinde önemli bir etkinliğe sahip Çerkeslerin kapsamlı bir tarih yazmak yolunda
söz konusu layihanın çevirisini yaparak Osmanlı-İslâm tarih anlayışı açısından analiz etmeye ve Osmanlı tarih yazımının tarihindeki yerini belirlemeye çalıştık.
Layihanın kısaca tahlilini yapacak olursak, öncelikle, yazılması planlanan Çerkes Tarihi’nin İslamik bir yaklaşımla kaleme alınmak istendiği, dolayısıyla teleolojik nitelikli olduğu görülmektedir. Sonra, “ahlâfa güzel bir muhakeme ve ibret tarikini göstermek” amacıyla kaleme alınmak istenmiştir. Son olarak da, Çerkeslerin,“kendi kavmiyet ve memleketleri hakkında henüz mükemmel bir tarihe malik olmamaları”, böylesi bir tarihin yazılmasını zorunlu kılmıştır. Gerçi, Kafkaslara ve Kafkas kavimlerine ilişkin ecnebî tarihlerinde mebzul miktarda bahis mevcut ise de,
bunlar, bazı yanlış anlayışlarla doludur. Bunların başında, Batılıların, “Çerkeslerin vahşi ve gaddar ve terbiyeye gayri kabil bulunduklarına dair” düşünceler gelmektedir.
Bu yanlış görüşlerin, Çerkeslerin karakteristik özelliklerinin ‘her iki tarafça dahi meçhul olması’ndan kaynaklanmış olduğu anlaşılmaktadır.
Kısacası, Çerkesistan Tarih-i Umûmiyesi’nin yazılması tasarısına tepkisel bir hareketin sonucunda teşebbüs edildiği anlaşılmaktadır. Bu teşebbüsten birkaç yüzyıl evvel Çerkeslerin kökenine ilişkin Arapça bazı şeyler kaleme alınmış ise de,bunların “vukufsuzluk hasebiyle”, çoğunlukla peşin hükmün mahsulü olmaktan öteye gidemediği anlaşılmaktadır. Batılı yazarlar ise, bütün Kafkas kavimlerini Çerkes zannetmişler ve olumsuz peşin hükümlerle değerlendirmişlerdir. Bu peşin hükmün başında, Çerkeslerin insan alıp satmaları, hırsızlığa, vurgunculuğa,soygunculuğa
mübtela sanılması, tabiat olarak sert tanılmış olmaları gibi konular bulunmaktadır.
Bu sonuncu hüküm, önceleri “esasen bir kaide-i mahsusa-i şer’iyeye tabi’” iken,sonraları çığırından çıkmış ve Çerkeslerin kötü tanınmasına neden olmuştur.
Bu yanlış kanaati düzeltmek ve “mükemmel” bir Çerkes Tarihi yazmak, Çerkes büyüklerine âdeta farz olmuştur. Demek ki bu tarihle, esasen Çerkeslerin “medenî”bir tarihi yazılmış olacak, en azından Çerkeslerin “barbar” (bedevî) olmadıkları ortaya konulacaktı.
Çerkesistan Tarih-i Umumiyesi yazılırken, yabancı dillerde yazılmış Kafkaslar ve Çerkesler hakkındaki bütün tarihî eserlerin incelenerek ve Çerkes büyüklerinin bilgi ve ifadeleri toplanarak, “Kafkasya kıtasının kaffe-i mevâki’ ve hudûd ve arazisinden ve Çerkeslerin menşe’-i hakikisinden” başlayarak hicri 1300 senesi muharremine, yani 1882 sonuna kadar getirilecekti. Üç kısımdan oluşması planlanan bu tarihin birinci kısmında; Çerkeslerin bugünkü Kafkasya’daki ülkelerine
gelip yerleşmelerinden İslâmiyet’le tanışmalarına, yani Arapların Kafkasları istilâsına kadar olan süreç; İkinci kısımda, İslâmiyet’in Çerkesler arasında yayılmaya başlamasından Kırım Savaşı’na kadar olan dönem; üçüncü kısımda ise, Kırım Savaşı’ndan, özellikle, Kafkasya’dan başka yerlere büyük Çerkes göçünden Berlin Antlaşması’na kadar olan devre ele alınmaktadır. Bu kısımların her birinde Çerkeslerin her türlü tarihi ele alınıp işlenmesi planlanırken, üçüncü kısımda Çerkeslerin
Kaskasya’dan başka yerlere göçünün ayrıntılı tarihi üzerinde durulmak istendiği ve ayrıca, özellikle 93 Harbi’nden sonra Batılıların Çerkesler hakkındaki peşin hükümlerinin nedenleri üzerinde durulmak istendiği anlaşılmaktadır.
Bu tasarının son kısmı Çerkes diasporası tarihi gibi bir düşünceyi anımsatmaktadır. Çerkeslerin nereden gelip de bugünkü “Çerkesistan” denilen bölgeye yerleştikleri henüz tam olarak aydınlatılamamakla beraber, M. Ö. VI. yüzyılda Karadeniz’in bütün doğu sahillerini işgal etmekte oldukları söylenmektedir. Çerkeslerin,kuzeyli ve güneyli (Akdeniz) iki kavmin karışmasından meydana geldiği tahmin edilmektedir. Bu nedenlerle erken dönem Çerkes tarihi hakkındaki bilgiler
oldukça sınırlıdır. Çerkesler hakkındaki ilk çalışmalar ise daha çok etnografik niteliktedir ve 18. yüzyıl sonlarında kaleme alınmaya başlamıştır. II. Abdülhamit dönemindeki bu çalışmanın asıl amacının bunun ortaya konulması çabası olduğu ve ulusal bilincin canlı tutulmaya çalışıldığı, bunun için’se tarihe başvurulduğu anlaşılmaktadır.
Çerkes tarih anlayışının ise ümmetçi-milletçi bir çizgide olduğu görülmektedir.
Bu planda, insanlık tarihinin Hazreti Âdem ile başlatılması ve Çerkes Tarihi’nin dönemlere ayrılmasında izlenen yöntem ve yaklaşım modelinin İslâm tarih anlayışı çizgisinde olması, buna önemli bir kanıttır. Bunlara ilâveten, Çerkesler aleyhindeki “bâtıl” yargıların tashih edilmesi gayreti, Hıristiyanlık âlemini karşısına alan bir tarih anlayışını mevzu bahis kılmaktadır. Bu yaklaşım, aynı zamanda Avrupa merkezli tarih anlayışına karşı bir tepkidir. Çerkeslerin insan ticareti yaptıkları hükmüne karşı İslâmın hükümlerinin öne sürülerek savunulması, buna bir diğer örnektir.
Çerkeslerin başkaları tarafından olumsuz olarak görülen bazı özelliklerinin ise, tarihsel
koşulları içinde değerlendirilmesi ve gerçekleri yansıtmadığının vurgulanması,Çerkes ulusal tarih yazımı yönünde dikkate değer noktalardır.
Bu tarih yazımı tasarısı içinde iktidarla ilişkilere de ayrıca dikkat edildiği anlaşılıyor. Öncelikle, kurucu ve yazarlar arasında İstanbul’da bulunan “übbehetlü”Hayrettin Paşa’nın imzasının kabul edildiği, yazarlar kuruluna tarihçi yazar olarak “saadetlû” Ahmet Mithat Efendi’nin dâhil edilmesi, müdürlük makamına “izzetlü”Miralay Ahmet Efendi’nin, yazarlar kurulu başkanlığına ise Umûm Muhâcirîn Müfettişliği başkâtibi “izzetlü” Raşit Bey’in seçilmesi ve son olarak, yazarlar kurulu
başkan yardımcılığına Kosova Vilâyeti eski Aşâr Nazırı “izzetlü” Hurşit Efendi’nin seçilmesi önemlidir. Böylesi kapsamlı bir Çerkes Tarihi yazımında tarihçi-yazar olarak görev verilmesi düşünülen veya bu layihanın hazırlanmasında katkısı bulunan Çerkes aydınların adlarının belirtilmemesi anlamlıdır. Layiha sahiplerinin,yukarıda belirtilen seçkin kişiler yoluyla iktidar katında kabul görmek istedikleri anlaşılmaktadır. Ne ki, o sırada Osmanlı aydın ve tarihçileri içinde gerçekten seçkin bir konumu bulunan Kafkas kökenli Mizancı Mehmet Murat Bey’in gözardı edilmesi de anlamlı görünmektedir. Çünkü bu sırada Mizancı Murat, “devrimci” bir aydın
olarak tanınıyor, bu nedenle iktidar tarafından pek de tasvip edilmiyordu. Mekteb-i Mülkiye’de verdiği dersler de Abdülhamit’in adamları tarafından dikkatle izlenip jurnal ediliyordu.
Kısacası, böylesine kapsamı geniş tutulan ve iktidar tarafından da destek verilen önemli bir projeye, Kafkas kökenli aydın bir tarihçi yazarın alınmaması önemli bir eksiklik sayılabilir. Dolayısıyla, bu kapsamlı tasarının Osmanlı iktidarı ile uyumlu bir çalışmanın sonucunda ve Osmanlı-İslâm tarih anlayışı çerçevesinde kaleme alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Yazar kadrosunun da buna göre tanzim edilmesi,yani konunun uzmanından çok siyasal tutumun belirleyici olduğu söylenebilir.
Bu nedenle olsa gerek, bu şaşalı tasarı II. Abdülhamit iktidarının tarihe karşı olumsuz
bir tutum takınması üzerine gündemden düşmüştür. 1890’lı yılların başlarında II. Abdülhamit yönetimi iktidara karşıt bir tutumun oluşumuna zemin hazırladığı gerekçesiyle, önce tarih derslerini, ardından da felsefe öğretimini ilköğretimden başlayarak bütün öğretim kurumlarından kaldırmaya başlamıştır. Bir süre sonra da tarih yayınlarını sıkı bir denetim altına almaya çalışmıştır. Bu gelişmenin de etkisiyle olsa gerek söz konusu tasarıyı gerçekleştirecek ortam ve koşullar ortadan kalkmıştır….Edirne Antlaşması, 14 Eylül 1829 tarihinde Osmanlı Devleti ve Rusya arasında Edirne şehrinde imzalanmış bir antlaşmadır. Bu anlaşma ile Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır.
Bu antlaşmaya göre ;
1- Yunanistan bağımsız bir devlet olacaktı.
2- Eflak, Boğdan ve Sırbistan’a özerklik-otonom sağlandı.
3- Ruslar, işgal ettikleri yerlerin çoğunu verdiler.
4- Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı.
5- Osmanlı devleti, Rusya’ya savaş tazminatı olarak 10 taksitte onbir buçuk milyon duka altını ödemeyi Kabul etti.
6- Antlaşmanın 10. Maddesine göre Osmanlı Devleti Rusya,İngiltere ve Fransa’nın Londra’da 6 Temmuz 1827’de ve buna dayalı olarak yine Londra’da 22 Mart 1829’da aralarında yaptıkları, Yunanistan Devleti’nin kurulmasını ve bağımsızlığını öngören anlaşma ve protokolü kabul edecekti (Londra Antlaşması)
7- Osmanlı Devleti Çerkesya üzerindeki tüm haklarını,bu arada Kuban Irmağı ile Bzıb Irmağı arasındaki Karadeniz kıyı kontrolunu Rusya’ya devretti .Çerkesya’daki Anapa ve Sucuk-Kale (şimdiki Novorossiysk) Limanlar/Kaleler dışında, Poti Limanı,Ahıska ve Ahılkelek de Rusya’ya bırakıldı.(Osmanlı kendine ait olmayan Çerkesya’yı, Çerkeslerin haberi olmadan Rusya’ya veriyor. Rusya da bunu kabul edip, Çerkesya’yı işgale ve soykırıma başlıyor. Bu Osmanlı Devleti ile Rus Devleti’nin anlaşarak Çerkesleri Kafkasya’dan sürgün etmenin bir planından başka bir şey değildir…..
Bölgenin halkları içinde Çerkesler en büyük grubu oluşturmakla birlikte Çerkeslerden başka ABAZALAR…. Abhaz mı Abaza mı?
Kafkasyalılarla ilgili etnik adlandırmalar hem bu konunun çok karmaşık olması hem de Türkiye’de etnik meselelerin mümkün olduğunca üzerinin örtülmek istenmesi nedeniyle birçok kişinin zihninde hala yerine oturmadı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, kurulan ilişkilerle birlikte Kafkasya’nın daha yakından tanınmasını sağladı. 1991’den sonra başlayan ve hala devam eden bu süreç hem Türkiye’de daha önce adı duyulmamış halkların adlarının duyulmasını sağladı, hem de önceden bilinen etnik adların kullanımında ve bizzat Kafkasyalıların kendilerini tanımlamalarında değişikliklere yol açtı.
Türkiye’deki Kafkasyalı nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Abazalar da bu karmaşadan nasibini aldı. Türkiye halkının çoğunun belleğinde, ne kadar tanındığı şüpheli olsa da “Abaza” bir etnik grubun adı olarak yer alır. Kendilerini anadillerinde öyle adlandırmasalar da bu ad hem Abazaların kendileri tarafından hem de diğer Kafkasyalılar tarafından benimsenmiştir. Bir de daha çok yazılı literatürde rastlanan “Abhaz” ve “Abazin” vardır. Türkiye’de yaşayan etnik grupları Afrika’daki kabilelerden daha az tanıyan Türkiye medyası, 1992-93 yıllarında Abhazya ve Gürcistan arasında yaşanan savaş sırasında Türkçeye ‘Abaz’ ve ‘Abhaza’yı da kazandırdı.
Bugün bu adların her birini bir yerlerde duyabilirsiniz. Bu coğrafyada eskiden beri bilinen ve kullanılan “Abaza” ise artık bazı kesimlerde tercih edilmez oldu. Dışarıdan bakanların algılamasındaki ve adlandırmasındaki karışıklık bir yana, Abazaların kendileri de bu konuda fikir birliği içinde değiller.
Benim kullanmayı tercih ettiğim adlarıyla Abazalar, tarihin bilinen ilk dönemlerinden beri bugün Abhazya olarak bilinen ülkede yaşayan bir Kafkas halkıdır . Bu halkın eski Roma, Bizans, Arap, Rus ve Türk kaynaklarında geçen tarihi adı da “Abaza” veya bunun biraz değişik şekilleridir. Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında eskiden beri bu adla tanınırlar.
Kafkas halklarının bilinen adlarının çoğunlukla dışarıdan, başkaları tarafından verildiğini, her topluluğun kendisini ve komşusunu farklı bir adla adlandırdığını da belirtmek gerek. Abazalar kendilerini “Apsuva” , vatanları Abhazya’yı da “Apsnı” olarak adlandırırlar. Gürcüler Abazaları “Aphazi”, Svanlar “Mibhaz”, Çerkesler de “Azeğa” veya “Azığa” olarak adlandırırlar.
Tarihi bilgilere göre, Moğollar Kafkasya’dan çekildikten sonra, 13. ve 14. yüzyıllardan itibaren Karadeniz kıyısının ve Abhazya’nın dağlık bölgelerinde yaşayan Abazaların bir kısmı Kafkas dağlarını geçerek Kuzey Kafkasya’ya, Çerkeslerin ve Karaçayların yaşadığı Kuban bölgesine yerleşti (Bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti toprakları). Bu grup Çerkesler (Kabardeyler) tarafından “Bashağ”, Nogaylar ve Karaçaylar tarafından “Altı Kesek Abaza” olarak adlandırıldı. Yazılı literatüre ise daha çok, Osetlerin verdiği iddia edilen “Tapanta” adıyla geçtiler. 19. yüzyıl başında bu Abaza grubu altı prense bağlı altı boydan oluşuyordu: Loolar, Biberdler, Dudarukolar, Kılıçlar, Geçler ve Cantemirler.
Diğer bir nüfus hareketi 17-18. yüzyıllarda oldu. Yine Abhazya’nın dağlık bölgelerinden bir grup dağları aşarak, yüzyıllar önce gelen soydaşlarıyla aynı bölgeye yerleşti. Bunlar, dağlık bölgede yaşadıklarından dolayı diğer Abazalar tarafından verilen “Aşharuva” veya “Şkaravua” (Dağlı) adını korudular ve bu bir etnik ada dönüştü. Aşharuvalar Tam, Kızılbek, Şahgirey (Çegrey), Barakay, Bağ vd. boylarından oluşuyordu.
Bu nüfus hareketleri sonucunda Abazalar coğrafi olarak iki gruba ayrılmış oldu. Farklı adlandırmalar da buna bağlı olarak ortaya çıktı. Gürcülerin Abhazya’daki komşuları Abazalara verdikleri “Aphazi” adı Ruslar tarafından “Abhaz” olarak benimsendi. Kuzey Kafkasya’daki Tapanta (Bashağ) ve Aşharuva grupları ise “Abaza” adını korudular, fakat o da Rusçada milliyet adlarının sonuna eklenen bir takıyla “Abazin” olarak yerleşti. Çarlık döneminde ortaya çıkan ve Sovyetler Birliği’nin “milliyetler politikası”yla iyice yerleşen bu ayrım sonucunda “Abhazlar” ve “Abazinler” akraba fakat ayrı iki halk olarak kabul edildi.
Yani Abhaz ve Abazin Abazaların iki grubuna Rusçada verilen adlardır. Abhazya’daki Abazalar “Abhaz”, Rusya’ya bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşayan Abazalar “Abazin” olarak adlandırılır. Rusça aracılığıyla geçtiği Batı dillerinde de genellikle böyle kullanılır. Türkçede ise yüzyıllardır var olan “Abaza” adı böyle bir ayrım içermez. Ancak 1950’li yıllardan itibaren yayınlanmaya başlayan Kafkas dergileri aracılığıyla, o zaman bu konuya kafa yormayan yazar ve çevirmenler “Abhaz” ve “Abazin” adlarını Rusçadan Türkçeye ithal ettiler. 90’lı yıllardan itibaren Kafkasya’dan bilgi akışının artmasıyla birlikte “Abhaz” ve “Abazin” kullanımı daha da yaygınlaştı. (İtiraf etmeliyim ki ben de birçok çeviride böyle kullandım). Ancak son zamanlarda bu adlar anlamlarından farklı şekilde, çoğu kişinin de genellikle farkında olmadığı şekilde tutarsızca kullanılmaya başladı. Özellikle son yıllarda derneklerin bültenlerinde, dergilerinde ve ilgili kişilerin ağzında ‘Abhaz’ın Abaza ile eşanlamlı kullanıldığını görüyoruz. Oysa Abhaz sadece Abhazya’da yaşayanlara verilen isimdir (ki o da Türkçede değil) ve Kuzey Kafkasya’daki Abazaları kapsamaz.
Küçük bir çevre dışında halkın kullanımına henüz girmeyen “Abazin” adına gelince, Türkçede bu şekliyle kullanmak en başta bir dil yanlışıdır. Birçok dilde olduğu gibi Rusçada da milliyet isimlerinin sonuna bazı takılar gelir; bunların en yaygınlarından biri de ‘-in’dir. Rusçada Tatarin, Gruzin (Gürcü), Lezgin, Dargin, Kabardin, Osetin, Abazin olan halk adları başka bir dile takısıyla birlikte geçmez (geçmemelidir).
Abazaların kendi içindeki adlandırmalar da ayrı bir konudur. Kendilerine verdikleri “Apsuva” adı Kuzey Kafkasya’daki Abazalarda, özellikle Tapantalarda yoktur; kendi dillerinde kendilerini yine “Abaza” olarak adlandırırlar. Apsuva adı muhtemelen zamanla kaybolmuştur; Aşharuvalarda ise son zamanlara kadar korunduğuna dair izler vardır. Abhazya’daki Abazalar (Apsuvalar) Kuzey Kafkasyalı soydaşlarını topluca “Aşuva” diye adlandırır. Türkiye’de ise bu konuda bir karışıklık var. Orta Anadolu’daki (özellikle Uzunyayla’da) Aşharuvalar kendilerini Aşuva saymazlar, sadece Tapantaları Aşuva kabul ederler. Muhtemelen Abhazya’dan kuzeye yerleşmeden önce kullandıkları terminolojiyi sürdürmektedirler. Kuzeyli Abazalarla Apsuvaların birlikte yaşadığı daha batıda ise (Eskişehir, Bilecik, Bursa) kullanım farklıdır. Burada ‘Aşharuva’ bir topluluk adı olarak bilinmez; Apsuvalar dışındaki bütün Abazalar ‘Aşuva’dır.
Türkiye’de Abazaların iki grubunun da Kafkasya’dakinden daha fazla nüfusu vardır. 1860-70’lerde Osmanlı topraklarına Abhazya’dan gelen Abazalar (Apsuvalar) Anadolu’nun batı ve orta bölgelerine (İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Bursa-İnegöl, Kütahya, Bilecik ve Eskişehir’e) yerleştiler. Kuzey Kafkasya’dan gelen Abazalar (Aşuvalar) ise köylerini İç ve Orta Anadolu’da kurdular (Bilecik, Eskişehir, Samsun, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas, Kayseri, Adana). Bu ikinci grup içinde büyük çoğunluğu Aşharuvalar oluşturur; Tapanta (Bashağ) köylerinin sayısı bütün Türkiye’de onu geçmez.
Son yıllarda ‘Abaza’ yerine ‘Abhaz’ın tercih edilmesinin bir nedeni de, birçok kişinin hoş bir anlamı olmayan ‘Abazan’ı ‘Abaza’ ile karıştırmasıdır. Bunun elbette psikolojik etkisi vardır. Fakat bu, Abazaların bir halk olarak tanınmasıyla ortadan kalkacak bir durumdur ve bunun için ondan vazgeçmek yerine yaygınlaştırmaya çalışmak gerekir. Birkaç yıl önce Lale Müldür’ün Radikal İki’de yaptığı patavatsızlığı ve gelen tepkiler üzerine gazetenin özür dilemek zorunda kaldığını hatırlayın. Şimdi en azından medya bunu öğrendi. Böyle bir durumla karşılaştığınızda karşınızdakine ‘Abaza’nın 150 yıldır bu ülkede yaşayan bir halkın adı olduğunu ve biraz saygılı olmayı öğrenmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz.
Sonuç olarak ‘Abaza’ hem tarihi, hem de Türkçeye yerleşmiş karşılığı olarak bu halkın ortak adıdır. Kafkas halklarında nadir görülen bir durum, bir halkın tamamının tek bir adla adlandırılması gerçekleşmişken bunu tersine çevirmenin gereği yoktur. Bu ayrım zaten halkın dilinde değil, daha çok yazar-çizerlerin, dernekçilerin ağzında ve kalemindedir. Bu sadece bir dil sorunu değil aynı zamanda kendini tanımlama sorunudur.
Kafkasya’da, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde 13 Abaza (Aşuva) köyü vardır. 2002 sayımına göre bütün Rusya’da Abazaların toplam nüfusu 37.942 kişidir (Rusya’da yaşayan ‘Abhazlar’ dahil değil). Abazalar Rusya’nın yok olma tehdidi altında olan halklarının yer aldığı ‘Kırmızı Kitap’a girdiler. 1999 yılında çıkan “Rusya Federasyonu’nun Az Nüfuslu Yerli Halkları” yasası ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde Kasım 2001’de çıkan “KÇC’de Az Nüfuslu Yerli Abaza Halkının Haklarının Teminatı” yasası Abazaların durumunda bir değişiklik yaratmadı. Sadece, kuruluşu 2007’de tamamlanacak bir ‘Abaza rayonu’ oluşturulması kararı alındı.)

KARAÇAY-MALKARLAR…..Tarih boyunca Kafkasya’ya hâkim olan milletlerin de bugünkü Kafkasya etnik yapısının teşekkülünde katkıları olmuştur.
Tarih boyunca büyük güçlerin Kafkasya üzerinde hâkimiyet mücadelesi devam etmiş fakat hiçbir güç Kafkasya’ya tam olarak elde edememiştir. Son birkaç asırda ise Kafkasya’ya hâkim olmaya çalışan en önemli güç Rusya olmuştur. Rusların bölgeyi ele geçirme çabaları 18. yüzyıl sonlarında başlamış olup 19. yüzyılın ortasından sonra yoğunlaşmıştır. Kırım savaşı sırasında ölen I.Nikola’nın yerine geçen II. Alexander (1855–1881) Kırım Savaşı’nda alınan yenilginin telafisi olarak Kafkasya üzerine yoğunlaşmış , şavaştan sonra bölgedeki Rus baskısı artmıştır. Ruslar’ın gerek sayı gerekse teknoloji bakımından büyük üstünlüklerine rağmen İmam Şamil, özellikle Doğu
Kafkasya’da kabileler arasında sağladığı birlik ile Rus işgaline, imam olduğu 1834’ten 1859’a kadar büyük başarılar kazanarak direndi.
1859 yılında İmam Şamil’in(….1859 yılına girerken Şeyh Şâmil yine savunma pozisyonundaydı.
Yevdokimov 19-21 Şubat 1859’da yeni Dargiye’yi kuşattı. Yevdokimov ve Wrangel eş zamanlı
olarak 26 Temmuz’da büyük bir saldırı başlattılar. Şâmil, ailesi ve 400 müridiyle Gunib’e
çekildi. Ruslar 21 Ağustos’ta 70.000 kişilik bir orduyla Gunib’e ulaştılar. Prens Baryatinsky
Şâmil ile görüşmek istediyse de red cevabı aldı. Şeyh Şâmil önce vuruşarak ölmeyi düşündüyse
de sonunda oğulları Gazi Muhammed ve Muhammed Şâfiî ile birlikte teslim olmak zorunda
kaldı (6 Eylül 1859). Prens Baryatinsky’nin karargâhına götürülen Şeyh Şâmil saygıyla karşılandı; Ruslar uzun zamandan beri direnişini kırmaya çalıştıkları Şâmil’e iyi davrandılar.
Şeyh Şâmil ertesi gün Temirhanşura’ya, oradan Saint Petersburg’a, ardından Kaluga’ya
götürüldü. Çar Aleksandr onunla burada görüştü; çarın onu kucakladığı rivayet edilir. 1869’da
kendi isteğiyle Kiev’e gönderilen Şeyh Şâmil, Ruslar’ın izin vermesi üzerine hacca gitmek
amacıyla 31 Mayıs 1869’da İstanbul’a gitti. Aynı gün sadrazamla görüştü, daha sonra
şeyhülislâmı ve Dâhiliye nâzırını ziyaret etti. 15 Ağustos 1869’da Sultan Abdülaziz tarafından
Dolmabahçe Sarayı’nda kabul edildi. Yedi ay Koska’da kendisine ayrılan köşkte oturdu. Sultan
Abdülaziz, Şeyh Şâmil’e ve aile fertlerine maaş bağlattı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra
İstanbul’a dönmesi beklendiği için Zarif Paşa Konağı kendisine tahsis edildi. 15 Ocak 1870’te
Sultan Abdülaziz’e bir veda ziyaretinde bulunup 25 Ocak’ta İstanbul’dan ayrılan Şeyh Şâmil
hac görevini ifa etmesinin ardından 1871 yılında Medine’de vefat etti ve Cennetü’l-baki‘da
defnedildi.Doğu Kafkasya’nın düşmesinden sonra Ruslar kuvvetlerinin ağırlığını Batı’ya kaydırarak

1860 yılı içerisinde saldırıya geçtiler. Rus ordusunun mevcudu 220-240 bin civarında olduğu halde
yerli kuvvetlerin mevcudu 60-65.000 kadardı. En kalabalık Çerkes kabilesi olan Kabardeyler ve
onlarla birlikte Besleneyler genel olarak tarafsız kaldılar. Diğer kabileler arasında da
bölünmeler, maneviyat kırıklıkları, Rusların propagandalarına kapılanların bozgunculukları,
silah ve mühimmat sıkıntısı, özellikle topçu gücünden yoksunluk, modern ateşli silahlar
karşısında eski savaş usullerinin başarılı olamayışı gibi nedenlerle Rusların karşısında Batı
Kafkasya’nın kabilelerinin durumları hiç de iyi değildi. Rusların hedefi dağlar üzerindeki ve
Karadeniz kıyısındaki kabileler idi. Ruslar, bilhassa Kuban boylarından Tuapse üzerine
ilerleyerek Şapsığ ve Natuhay kabilelerini Ubıh, Abaza ve Abzehlerden ayırmak istiyordu. Bu
amaçlarına ulaşmak için Tuapse istikametinde ormanda yollar açarak ilerlediler. Bu sırada bazı
Abaza kabileleri Rus baskısı üzerine Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Göç mahiyeti itibariyle bir yerden, doğal yasam alanından kopuşu, aslında ait olunmayan yabancı bir yere gidişi içerir. Dünya tarihi boyunca bu tür kitlesel yer değiştirme hareketleri birçok nedene bağlı olarak meydana gelmiştir. Doğal afetler, savaşlar nedeniyle gerçekleşenler en yaygın olanlarıdır. Uluslararası ve kitlesel göçlerin en büyükleri arasında yer alan Kafkas göçleri gerçekleştiği zaman itibariyle Osmanlı Devleti açısından kritik bir dönem olarak göze çarpmaktadır. Aynı zamanda dış göç olarak da nitelendirilen bu yer değiştirme hareketleri gidilen yerde kalmayı, çalışmayı ya da orada yerleşmeyi amaçlaması itibariyle iç göçlerden farklılıklar gösterir. Kafkas göçleri ise “gelen göç” (immigration) değil, “giden göç”(emigration) kategorisine girmektedir. Bir anlamda bu göçün gerçekleşmesi zorla temin edilmiştir. Kafkasya’da başlayan Rus istilası, Şeyh Şamil’in 1859 yılında Ruslara esir düşmesine kadar devam etmiştir. Bu süre zarfında ve sonrasında Ruslar Kafkasya’nın kolonizasyonunu hızlandırarak Slavlaştırmak için etnik temizlik politikasını uygulamaya koymuş ve yerli halkı Osmanlı ülkesine göçe zorlamıştır.Rusya’nın işgal ettiği topraklardaki Türk ve Müslüman toplulukları göçe zorlayan politikası çok yönlüdür. Bu politikanın ana ilkeleri, Rus olmayanların kimliklerini değiştirerek Ruslaştırmak, topraklarını ellerinden alarak yoksullaştırmak, sürgün etmek,katletmek, Hıristiyan unsurlar aracılığı ile bunaltmak ve yetkilerini ellerinden alarak etkisiz hale getirmek şeklinde özetlenebilir.
Kafkaslardan Anadolu’ya göç hareketi temelde Rusya’nın yaptığı baskı sonucunda gerçekleşmiş, siyasi problemlerden kaynaklanan toplu hareketlerdir. Çerkesler bağımsız yaşamaya son derecede
düşkün bir halktır. Hele yüzyıllardır düşmanları olan Rusların egemenliği altına girmeyi asla
kabul etmek istememişlerdir. 1854-1908 yılları arasında Rusya’dan (Kafkasya, Kırım, Kuban ve Orta Asya) ve Balkanlar’dan yaklaşık 5 milyon Müslüman, Osmanlı topraklarına göç etmiştir. Yerleşik hayata geçen göçebelerin ve göçmenlerin sayısı Osmanlı istatistiklerine hemen ve doğru olarak yansımamıştır. Çünkü göçmenler, genellikle gönderildikleri yerlere tam anlamıyla yerleştikten,vergi ödeyebilecek bir ekonomik düzeye geldikten ve askerî hizmet için insan sağlayabildikten sonra kaydedilmişlerdir. O halde Osmanlı demografisi üzerine çalışan her akademisyen kayıtlara geçmeyen ancak çok önemli olan göç etkeninin farkında olmalıdır. Çünkü bu etkenin özellikle Müslüman bileşeni olmak üzere Osmanlı nüfusunun niteliksel ve niceliksel bileşimi üstünde büyük etkisi olmuştur. Kırım, Kafkaslar ve Balkanlar’dan gelip Anadolu’ya (ve bir dereceye kadar Suriye ve Irak’a) yerleşen Müslüman göçmenlerin toplam sayısı 1908 yılında yaklaşık 5 milyon kadardı. Bir resmî Osmanlı tahminine göre 19.yüzyılda, 1877-1896 yılları arasında Osmanlı topraklarındaki göçmenlerin toplam sayısı 1.015.015’tir. Osmanlı Devleti özel göç defterlerinden, gelen göçmenler hakkında bilgi toplamıştı, ancak doğrudan akrabalarının yaşadıkları yerlerde ya da kayıtlara geçmeden yerleştiği köy ve kasabalara giden çok sayıdaki göçmen resmî hesaplamalarda gözden kaçmıştır.) teslim olması sonucunda Abazaların bir
kısmı, Besleneyler, Temirgueyler ve Kuban’ın batısındaki Kabardeyler mücadeleden vazgeçtiler. 1860’da Natuhaylar teslim olurken 1863’te Abzeh,Şapsığ ve Ubıhların büyük kısmı silah bıraktı.
21 Mayıs 1864’te son Çerkes direnişinin Kbaade mevkiinde son bulmasıyla Kafkasya’nın işgali tamamlanmış oldu6. Böylece Rusya 250.000 asker yığarak, sabırla almaya çalıştığı
Kafkasya’nın son direniş hareketini de bitirdi. Artık Rusların karşısında örgütlü bir silahlı direniş kalmamış ve Kafkasya bölgesinin toprakları Rusya’nın işgali altına girmişti. Neredeyse bir asırdır devam eden yıpratıcı vatan savunması ve özgürlük mücadelesinden sonra Kafkas halklarını uzun, yorucu ve dramatik bir yolculuk bekliyordu: “Zorunlu göç Rusya sözde askerî ve siyasî güveni sağlamak amacıyla Batı ve Orta Kafkasya’da yaşayan Müslüman halkı etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Rusya,direnenleri acımasız bir şekilde öldürdükten sonra geride kalanları Osmanlı
topraklarına göçe zorlamıştır. Bu yüzden Kafkas halkları çok sevdikleri aynı zamanda uğrunda kahramanca savaştıkları Kafkasya’dan Rusların şiddetli ve baskıcı politikalarından dolayı mecburi-kitlesel göç yapmak zorunda kalmışlardır.
Zorunlu göç, Kırım savaşı sırasında 1856–1857’de, 1859’da Şeyh Şamil’in Rus Devleti’ne teslimi sonrası 1860–1862’de, Rus-Çerkes savaşının Rus Devleti lehine bitmesiyle 1864–1865 yılları arasında büyük ivme kazanmıştır. 1862–1865 yılları arasındaki üç yılda fevkalade artan göç, 93 Harbi ile 1877–1878 ve 1890–1908 yılları arasında yoğunlaşarak 1920’lere kadar süregelmiştir. Göçlerin inişli çıkışlı olarak devam ettiği görülmektedir. Bunun sebebi de, siyasi ve askerî hadiselerin sonuçlarının insanların kararlarında etkili olmasıdır. 1850 yılından 1920’li yıllara kadar Osmanlı Devleti’ne Kafkasya halklarından olan Çerkes, Dağıstanlı, Nogay, Çeçen, Karaçaylı ve
Kumukluların zorunlu göç ile geldiklerini kayıtlardan görmekteyiz.
Kafkasya’dan Osmanlı Devletine göçle gelen topluluklar genel itibariyle Anadolu’da toplu halde yaşamayı tercih etmişlerdir. Bu durum Kafkas halklarının sosyal yapılarıyla yakından ilgilidir. Nitekim hem Çerkesler hem Karaçay Türkleri hem de diğer Kafkas halklarının Anadolu’da kurmaya
çalıştıkları sosyal düzende Kafkasya’daki sosyal sınıflar esas alınmıştır.
Bu çalışmada, Kafkasya’dan Anadolu’ya göç eden kavimler içinde müstakil olarak neredeyse hiç müstakil bir konu olarak ele alınmamış Karaçay Türklerinin göç süreci ve iskânları incelenecektir. Aşağıda görüleceği üzere yer yer Malkarlılardan da bahsedilmektedir. Zira Malkarlılar ile Karaçaylılar aynı etnik kökenden gelen, Kafkasya’nın farklı bölgelerinde yaşayan iki Türk
topluluğudur. Eldeki Osmanlı arşiv belgeleri göç ve iskân sürecine dair yazışmalarda hep “Karaçaylı” tabirini kullanmıştır. Bunun yanında bazı Rus kaynaklarına göre aynı tarihlerde Malkarlıların da Osmanlı topraklarına göç ettikleri belirtilmektedir.
Karaçay Türklerinin Anadolu’ya Göçleri Karaçaylılar, Hasavka Savaşı (1828) sonucunda Rusya’ya mağlup olmuş; toprakları, dilleri, malları, dinleri, kültürleri Rus tehdidi altına girmiştir.
1828 tarihinden sonra Karaçay Türklerinden bir kısmı Kars civarına gelmiştir.Fakat göç edenlerin sayısı ya da göç yollarıyla ilgili fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bu durum, farklı sebeplerden kaynaklanmış olabilir.
İlk olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, 1828’de gerçekleşen Karaçay göçüyle alakalı şu ana kadar herhangi bir kaydın olmadığını veya henüz ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Bir diğer sebep ise mevcut belgelerin Kafkas muhacirlerini tanımlamasındaki problemlerdir. Şöyle ki, Kafkasya’dan zorunlu göç ile gelen Kafkas halklarının tümü ya da büyük kısmı, Osmanlı memurları
tarafından “Çerkes” adıyla kayıt edilmişlerdir.Bu da Karaçay Türklerini diğer Kafkasyalılardan ayırt etme hususundaki en büyük sorundur. Ancak sonraları Osmanlı memurları Kafkas halklarını yakından tanıma fırsatı buldukça ya da Karaçaylılar göç isteğiyle Osmanlı Devleti’ne müracaat ettikçe kimlikleri daha belirgin hale gelmiştir. Bu bağlamda, Osmanlı arşivinde Karaçaylılara ait
olduğu tespit edilen belgelerden, ilk kitlesel göçlerinin 1885’te gerçekleştiği anlaşılmaktadır.
15 Mayıs 1885 tarihli telgrafta, Karaçay ahalisinin vekili olarak Şambiyef ve Ümeradan Hacı Zekeriya Abayef, Osmanlı Devleti’ne iltica etmek istediklerini ifade etmişlerdir. Karaçay ahalisinin vekilleri, göç izni istedikleri telgrafta bütün arazilerini, hayvanlarını ve eşyalarını sattıklarını belirtmişlerdi.
Karaçaylılar, bahsi geçen telgrafta bölgedeki Osmanlı temsilcisi olan Rostof (Rostov) şehbenderinin bu göç talebine karşı çıktığını ifade etmişlerdir. Sebebi belirtilmeyen bu itiraza rağmen Karaçaylılar göç isteklerinde ısrarcı olmuş,Osmanlı hükümeti de bu talebi değerlendirmeye almıştır.
Bu bağlamda Osmanlı resmî makamları arasında Karaçay göçüyle ilgili yapılan değerlendirmeler sonucunda Maliye Nezareti, Dâhiliye Nezareti ve Muhacirin Komisyonu görüşlerini Sadarete iletmişlerdir. İlgili kurumlardan gelen bilgiler ışığında Sadaret makamı nihai kararını vermiştir. Bu karara göre,3 Haziran 1885 tarihinde Karaçaylıların Osmanlı Devletine göç etmelerine izin verilmiştir. Osmanlı resmî makamlarınca Karaçay Türklerine verilen kitlesel göç izni, onların kendi adlandırmalarıyla “birinci göç dalgası” olarak hafızalardaki yerini almıştır. Karaçay Türklerinin bu ilk kitlesel göçü hem kara hem de deniz yoluyla yapılmıştır. Bu göç Kafkasya’da “Birinçi Stampulçula”yani ilk İstanbulcular adıyla anılmıştır.
Söz konusu belgelerde, 1885 yılında Anadolu’ya gelen Karaçaylıların nüfuslarına dair bilgi verilmemiştir. Yine aynı günlerde, Osmanlı makamlarının Kafkas muhacirlerinin iskânına dönük çalışmaları, Karaçaylıların durumu hakkında da bazı tahminler yapmayı mümkün kılmaktadır. Belgelerde Kafkasya’dan gelecek olan dokuz bin nüfustan bahsedilmekte ve bunların iskânı
için, çeşitli vilayetlerde arazi tespitinin yapıldığı anlatılmaktadır. Fakat tespit edilen bu arazinin ve gelecek nüfustan ne kadarının Karaçaylılara ait olduğu bilgisi yer almamaktadır. Ancak, Nurullah Tabakçı’nın Rus yazar Kipkeyeva’dan aktardığı bilgiler ışığında, yukarıda bahsedilen belirsizliğin bir miktar aydınlatıldığını ileri sürmek mümkündür. Buna göre,1885 yılında gelen
Karaçaylıların toplam nüfusunun beş bin kişi civarında olduğu belirtilmiştir.
Tabakçı, yine aynı dönemde Karaçaylıların yoğun olduğu Kafkasya’nın bir başka bölgesi olan, Malkarlarda bulunan Terek Oblastı’ndan da bin ya da bin beş yüz civarında bir nüfusun Osmanlı topraklarına göç ettiğini söylemektedir.
Osmanlı arşiv belgeleri ve Rus kaynaklarının verdiği bilgiler bir arada ele alındığında, 1885 civarında yaklaşık olarak altı bin beş yüz civarında Karaçay Türkü’nün Osmanlı topraklarına göç ettiği tahmin edilmektedir.
Rusya’nın Karaçay halkı üzerindeki faaliyetlerini artırması neticesinde,ilk göçten yaklaşık on sekiz yıl sonra Karaçaylılar, bir kez daha Osmanlı topraklarına göç etmek için teşebbüse geçmişlerdir. Anlaşıldığı kadarıyla bu teşebbüs, Kafkasya ahalisi vekili sıfatını kullanan el-hac Osman Toğan tarafından gerçekleştirilmiştir. İstanbul Sirkeci’de Osman Ağa isimli zatın
evinde misafir olarak kaldığı bildirilen Toğan, hükümete bir telgraf göndermiştir. Telgrafta hem Karaçay Türklerinin Osmanlı Devleti’ne göçünün kabul edilmesi talep edilmiş hem de neden göç etmek istedikleri sıralanmıştır.
Bahsedilen sebepler şöyle özetlenebilir:
1. Rusya hükümetinin Karaçaylıları İslam karındaşlarına karşı askerliğe sevk etmek istemesi,
2. Erkek ve kız çocukları, Rusça okutmak suretiyle Ruslaştırmak istemeleri,
3. Rusya, Ruslaştırma politikasının tatbiki için her köyde mektepler açmakta ve bu mekteplere gitmeyi zorlamakta,
4. Rusya, Hıristiyanlaştırma teklifinde bulunmaktadır.Osmanlı Devleti’ne 1903 tarihinde göç etmek isteyen Karaçay Türklerinin öne sürdükleri göç sebepleriyle diğer Kafkas ve Karaçay göçlerinin
sebepleri örtüşmektedir.
Karaçaylılarca Osmanlı Devleti’ne yapılması düşünülen göçün önderleri Sılpağarlanı Abek, Kurğaklanı Ramazan Efendi, Golalanı Osman Haci (telgrafı gönderen), Karabaşlanı Tuvğan biy’dir. Bu önderler bir yandan köylerden gidecekleri organize ederken bir yandan da tuttukları becerikli Rus avukatlar aracılığıyla Rus mercilerinden gerekli izinleri almışlar ve işlemleri Yürütmüşlerdir. Osman Toğan, İstanbul’a gelerek resmi makamlar nezdinde taleplerini beyan etmiştir. Bahsi geçen telgrafta, Rus makamlarından göç için gerekli izinlerin alındığı bilgisi verilmiştir. Ayrıca Anadolu’ya göç için Osmanlı makamlarınca verilecek kararı dört gözle beklediklerini yazmıştır.
Taleplerinin olumlu karşılanması ve göçlerine izin verilmesi üzerine Toğan Kafkasya’ya dönmüştür.
Karaçaylılar, ellerindeki mal ve mülklerini ucuz-pahalı demeden satmışlar, Sivastopol’daki Osmanlı Konsolosluğunda vize işlemlerini yapmışladır. Nihayet 1905 yılının 25 Kasım günü, Novorossisk limanından bindikleri iki gemiyle ilk Karaçaylı kafilesi, İstanbul’a hareket etmiştir.
Böylece, “Ekinçi Stampulçula” yani İkinci İstanbulcular, denilen Karaçaylılar da Türk topraklarına ayak basmışlardır. Belgelere göre, 1905’teki ilk kafile 368 aile 3497 nüfustan ibarettir. Ancak Karaçay Türkleri sadece bu kafileden ibaret değildir. 1906’da Kurğaklanı Ramazan Efendi’nin önderliğinde 300 aile1500 nüfustan oluşan ikinci kafile de İstanbul’a gelmiştir. Ayrıca aynı dönemde Malkarlılardan da 1000 kadar kişi Osmanlı topraklarına göç etmiştir. Böylece
1884-1887 ve 1905-1906 dönemlerindeki iki göç dalgası sonucunda 10 binden fazla Karaçay- Malkar Türkünün Osmanlıya göç ettiği görülmektedir. Bu tarihlerde Karaçay ve Balkarya’nın nüfusu 60 bine yakın olduğu düşünülürse göçmenlerin oranının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmış olacaktır.
Karaçay Türklerinin Anadolu’da İskânı Kafkasyalıların Anadolu’daki iskân süreçlerine dair geniş bir literatür bulunmaktadır.Buna mukabil, Karaçaylıların Türkiye’deki iskân sürecini tamamıyla ortaya koyabilecek zenginlikte bir kaynak mevcut değildir. Ancak eldeki mevcut belgeler, Karaçaylıların da iskân faaliyetleri çerçevesinde benzer bir süreci yaşadıklarını göstermektedir.
Muhacirlerin yerleştirildiği araziler genellikle devlet arazisi olup, üretici duruma geçebilmeleri için kendilerine devlet desteği sağlanmıştır. Muhacirler için gerekli haneler de yine çoğunlukla devlet tarafından yaptırılmıştır. Mesela,Karahisar sancağı Bolvadin kazasına iskân olunan Karaçay göçmenlerine verilen arazi, Hazine’ye ait olup yıllık sekiz yüz kuruş gelir getiren bir çayırdır.
Bu çayır Muhacirin-i İslamiye Komisyonu tarafından Karaçay göçmenlerine verilmiştir. Ayrıca arazi ve çift hayvanı almamış olan 27 hanelik Karaçay göçmenine verilmesi gerekli olan hayvanlar tedarik edilmiş, damgalar basılarak teslim edilmiştir. Yine Hüdavendigar Eyaleti Altuntaş nahiyesi Uyuzpınar nam mahaldeki Karaçaylı göçmenlere 17 hane, Sivrihisar kazası Erten mevkiindeki
göçmenlere 100 hane, Konya Eyaleti Hamidiye köyündekilere 212 hane Kirmastı kazası Tepecik karyesi İnamiye mahallesindeki göçmenlere ise 40 hane yapılmıştır.
Ayrıca devlet, pek çok meşakkate rağmen iskân edilen muhacirlerin kayıt altına alınmalarını önemsemiş ve bu yüzden yerlerini izinsiz olarak terk etmelerini yasaklamıştır. Hükümetin önceden tespit ettiği mahallere iskân olunmaları, mahallî idareciler aracılığıyla sağlanmaya çalışılmıştır. Fakat bazı Karaçay göçmenleri, iskân olundukları mahalleri çeşitli sebeplerle terk etmiştir.
Göçmenlerin iskân mahallerini terk etmeleri mahalli idarecileri zor durumda bırakmıştır. Mesela, Konya Vilayetine bağlı Sarayönü Karyesine ve Başhöyük mevkiine iskânları düşünülen Karaçay göçmenleri, burada iskân olunmak istememişlerdir. Bu yüzden söz konusu göçmenler, Karahisar Sancağı Aziziye kazası Kiliseyaylası’na izinsiz olarak gitmişler; burada kendilerine ait olmayan
hanelere yerleşmişlerdir. Karaçay göçmenlerinin Konya Vilayetine bağlı Sarayönü Karyesine ve Başhöyük mevkiine iskânlarını istememelerinin sebebi Osmanlı makamlarınca araştırılmıştır. Hatta göçmenler Konya vilayetinde adı geçen yerlere iskânlarında ısrar edilmesi durumda hem memleketlerine geri dönmeyi hem de kendilerini ikna etmek isteyen kolluk kuvvetlerine silahlarıyla karşılık vermeyi düşünmüşlerdir. Fakat Osmanlı Hükümeti bu iki durumun da
yaşanmasını istemediği için göçmenlerin Karahisar Sancağı Aziziye kazası Kiliseyaylası’na iskânlarına izin vermiştir. Ayrıca yapılan araştırma sonucunda Karaçay göçmenlerinden Konya vilayetine yerleştirilen “kul” yani kölelerle aynı mahalde yaşamak istemedikleri anlaşılmıştır. Böylece Karaçay Türklerinde mevcut olan sosyal sınıflaşma göçmen iskânında Osmanlı resmî makamlarını daha dikkatli olmaya sevk etmiştir.
Karaçay göçmenlerinin Osmanlı Hükümeti’nin kendileri için belirlediği münasip bazı iskân yerlerini sağlık sorunları nedeniyle de terk etmiş oldukları görülmektedir. Mesela, Sivrihisar Erten mevkiine iskân edilen Karaçay göçmenleri buranın havasına ve suyuna uyum sağlayamadıklarından birçok ölüm meydana gelmiştir. İklime uyum sağlayamayan göçmenler, Çifteler Çiftliğine bağlı Belpınar isimli yere yerleşmek istemişler, Osmanlı Hükümeti’nden gerekli izni alan göçmenler adı geçen yerde iskân olunmuşlardır.
Karaçaylıların Anadolu’da yerleşimine dair eldeki kaynaklardan hareketle, iskân edildikleri yerleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
Yazılıkaya (Eskişehir’in Han ilçesine bağlı)
Emirler (Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı)
Arpacı Karaçay (Tokat’ın Sulusaray ilçesine bağlı)
Akhisar(Eskişehir’in Han ilçesine bağlı)
Eğrisöğüt (Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesine bağlı)
Çilehane (Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı)
Çiftlikköy (Yalova’ya bağlı)
Biley (Şam-Suriye çoğunlukla Malkarlılardan)
Boydan (Şam-Suriye çoğunlukla Malkarlılardan)
Karaçay Türklerinin göç sürecine dair belgelere yansıyan bazı ayrıntılar da bu toplulukların özellikleri hakkında bir fikir elde edilmesine imkân tanımaktadır. Örneğin, Karaçay ahalisinin telgraflarında “iltica” kelimesini kullanmalarının yanında Osmanlı Devletiyle aynı din vurgusunun yapılması ve “hicret” etme izni istemeleri, bir nevi Kafkas göçlerinin dayandığı temel argümanları göstermekte ve vatanlarından geçici olarak değil sürekli olarak ayrılacaklarına işaret etmektedir. Zaten yok pahasına sattıkları maddî varlıkları,vatanlarından vazgeçerek yeni bir vatan arayışında olduklarını ortaya koymaktadır. Ancak bunu yaparken sadece sığınacak güvenli bir ortam değil
manevi değerlerini, dinlerini, geleneklerini de yaşatabilecekleri bir ülke arayışındadırlar. Bunun için de en uygun yer, halifenin ülkesi Osmanlı Devleti’dir. Bunun yanında Osmanlı topraklarına göç eden diğer Kafkas kavimlerinin aksine Karaçaylılar, Türklük vurgusunu öne çıkarmaktadırlar.
1903’te göç için izin istedikleri telgrafta Karaçay ahalisi kendisini,“abd-i memlukları kavm-i necib-i Türk’den münşa’ib Kafkasya’da bulunan Karaçay kabilesi”şeklinde ifade etmiştir.
Kafkas halklarının Rus işgaline karşı yaklaşık bir asır devam eden vatan savunması ve özgürlük mücadelesinde 1829 savaşı neticesinde uğranılan yenilgi, Karaçay Türkleri için bir kırılma anı olmuştur. Daha sonra 1859’da Şeyh Şamil’in Rusya’ya teslimi de bölgedeki işgalleri hızlandırmıştır. Şamil’in Rusya’ya teslimi sonrasında, Çerkeslerin toprakları yanında Dağıstan ve
Çeçenistan toprakları da Ruslarca işgal edilmiştir. Ardından 21 Mayıs 1864 tarihinde Batı Kafkasya da aynı akıbete uğramıştır. Böylece Rusya, Kafkasya topraklarını ve halklarını savaş ganimeti ve esiri olarak görmeye başlamıştır. Bu yüzden Rusya, tüm Kafkasya’da acımasız, sert, yok edici, tavizsiz, küçültücü ve zorlayıcı bir siyaset uygulamıştır. Rus Devleti’nin uyguladığı bu siyaset sonucunda Kafkas halkları vatanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Kafkas halkları onurlarını, canlarını ve en önemlisi dinlerini koruma arayışına girmişler ve bu sebeplerle Osmanlı Devleti’ne kitleler halinde göç etmeye başlamışlardır.
Osmanlı Devleti’ne göç eden Kafkas halkları bu zorunlu göçlerine “hicret”, Osmanlı Devleti ise Kafkasya’dan gelen göçmenlere “muhacir”demiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’dan Anadolu’ya gelen göçmenlere yaklaşımı iki anlam kazanmıştır. Birincisi insanî boyut; ikincisi ise
İslamî boyuttur.
Karaçay Türkleri de diğer Kafkas halkları gibi Anadolu’ya gelerek iskân edilmişlerdir. Osmanlı Devleti kendisine sığınan Karaçay Türklerinin, diğer göçmenlere yaptığı gibi karşılıksız olarak hane, arazi, çift hayvanı gibi temel ihtiyaçlarını karşılamıştır. Böylece göçmenler hem üretici konuma geçmişler hem de Osmanlı tebaası haline gelmişlerdir.
Karaçay göçmenleri sosyal ve kültürel özelliklerini de Anadolu’ya taşımışlar hatta bu sebeple bazı sorunlar da yaşamışlardır. Yaşanan sorunların çözümünde Osmanlı Devleti ılımlı bir tavır takınmıştır.

OSETLER…..DÜNDEN BUGÜNE OSETLER’İN TARİHİ
Kafkasya’nın en eski halklarından biri olan Osetler bu bölgenin tam kalbini oluşturan topraklarda -Ana Kafkas Sıradağı’nın merkez kısmının her iki tarafında bulunan dağ boğazlarıyla onlara bitişik düzlüklerde- yaşamaktadırlar. Terek, Urhu, Liahva, Aragva ve daha nice irili ufaklı nehirlerin doğduğu yerler Oset’lerin ülkesinde bulunmaktadır. Rusya’yı Güney Kafkasya ve Orta Doğu ile bağlayan karayollarının bir ucu -Gürcü Askeri Yolu (Daryal Geçidi); Oset Askeri Yolu (Mamison Geçidi); ve nihayet yakın dönemde açılan Trans-Kafkasya Anadolu (Ruk Geçidi) Oset topraklarından geçmektedir.
Tarihi boyunca bütüncül bir etnik-kültürel coğrafya oluşturan Osetya günümüzde yönetsel olarak Rusya Federasyonu’na Bağlı Kuzey Osetya ya da yeni adıyla Alanya Cumhuriyeti ve 1990 yılında Gürcistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya Cumhuriyeti olmak üzere iki kısma bölünmüştür. İki egemen Oset Cumhuriyetinin toplam yüzölçümü 12.000 km kare civarındadır. Osetler’in toplam nüfusu 600.000’in üzerinde olup, bu nüfusun üçte biri anayurtlarının dışında yaşamaktadır.
Diğer Kafkas halklarından farklı olarak Oset’ler Hint-Avrupa dilsel ve kültürel-tarihsel birliğinin irani koluna mensupturlar. Oset tarihi ve dili ile ilgili ilk araştırmalar XVIII.yy.’ın sonlarında yapılmaya başlanmış ve Kafkasya’nın tam ortasındaki bölgede kadim Hıristiyanlık geleneğini sürdüren bu Hint-Avrupa halkına ilişkin bu ilk bilgiler romantik Avrupa’yı epeyce etkilemiştir.Geçen yüzyıl için olağandışı görünen bu olgu, birçok Batılı ve Rus bilim insanını Oset’lerin tarihi, dili ve folkloru konusunda ciddi araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu araştırmaların en önemli yanlarından birisi, bir bilim dalı olarak Osetoloji’nin ortaya çıkması olmuştur. Değerli çalışmalarıyla bu bilimsel branşın temelini atanlar arasında, Julius Klaproth, Andreas Sjogren, Vsevolad Miller, Maksim Kovalevski, Georges Dumesile, Vaso Abayev gibi önemli isimler bulunmaktadır.
Bir Halkın kökeninin (atalarının) geldiği yer ile anayurdunun farklı olması artık, o halkın tarihi yazılırken önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Eski çağlardan beri Kafkasya’nın etnik-kültürel zemininde kökleşen Osetler’in bugün artık “Kafkasya’nın otokton halklarından biri olmadıkları” olgusu üzerine vurgu yapılmamakta ve Osetler Avrasya’daki bütün halklar arasında mevcut etnik- linguistik ve kültürel-tarihsel bağların, karşılıklı etkileşimlerin organik bir parçası olarak kabul edilmektedirler.
Eski Kafkasyalılar ve Hint-Avrupalılar
Geçen yüzyılın 60’lı yıllarında Osetya’nın dağlık kesimlerinde o zamana kadar bilinmeyen bir Bronz Devri kültürünün izleriyle karşılaşılmıştır. KOBAN Köyü yakınlarında bir dağ nehrinin eski mezarları aşındırması sonucunda, bu mezarlardan olağanüstü güzellikte eşyalar ortaya çıkarılmıştır. İlk buluşların gerçekleştiği yerin adını taşıyan Koban Kültürü Bronz Devri sanatının zirvelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Koban uygarlığı en parlak dönemini MÖ.200’li yılların ortaları ile 1000’li yıllar boyunca yaşamıştır. Koban kültürüne ait çok sayıda buluntudan özellikle ikisi, en göz alıcı ve önemli örnekleri oluşturmaktadır: Bunlar Oset dağlarının kuzey yamacındaki Koban köyü ve güney yamacındaki Tli köyü civarında bulunan eski mezarlardır.Kuban ve Kafkasya Kültürüne Ait Bronz Objeler: Baltalar, Çan Tutamakları, İnsan Maskeleri
Bu bölgelerde ortaya çıkarılan tunçtan eğri baltalar, geniş kemer tokaları, ok ve mızrak uçları, hançerler, bilezik ve kopcalar, insan ve hayvan heykelcikleri sağlamlıkları, itina ile yapılmış süslemeleri ve eksiksiz biçimleriyle oldukça etkileyici görünmektedir. Eşyaların çoğu oyma resimlerle bezenmiştir. Koban sanatının bu özellikleri daha sonraki Alan dönemi eserlerinde de çok belirgin bir biçimde izlenebilmekte ve aynı geleneğin bugünkü Oset sanatında da devam ettiği görülmektedir.
Eski Kobanlı’lar (Koban kültürü taşıyıcıları) dağ vadileri ve dağların eteklerine yakın ovalarda yerleşmişlerdi. Ekonomilerinin temelini hayvancılık oluşturuyordu, büyükbaş hayvan ile at yetiştiriciliği yapıyorlardı (Buradan Merkezi Kafkasya’ya özgü mera sisteminin daha Koban kültürü döneminde ortaya çıkmış olduğunu anlıyoruz.) Hayvancılığın yanı sıra, arpa, buğday ve darı ekimine dayalı tarım faaliyetinde bulunuyorlardı. Ayrıca, çömlekçilik ve dokumacılık gibi zanaatlarda oldukça ustalaşmışlardı.
Kobanlı’ların etnik ve linguistik kökenleri konusunda henüz kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Uzun süre Kafkas dil ailesine mensup bir kavim sayılmışlarsa da, bu görüşü doğrulayacak hiçbir ciddi bilimsel kanıt şimdiye kadar bulunamamıştır. Son yıllarda ileri sürülen Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yönündeki iddialar da şu ana kadar inandırıcı kanıtlarla desteklenememiştir. Buradaki önemli olan nokta, etnik kökenleri ne olursa olsun Kobanlı’ların, Oset’lerin İrani atalarının Merkezi Kafkasya’ya gelip yerleştiklerinde burada bulundukları ve zamanla asimile ettikleri en eski topluluklardan bir tanesi olmasıdır.
MÖ.8.yüzyıl sonlarıyla, 7.yüzyılın başlarında doğudan batıya doğru ilerleyen İrani göçebe İskit kavimleri, Kafkasya’nın kuzeyindeki steplere gelip buralara hakim olmuşlardır. Eski çağ boyunca buradan Ön Asya’ya doğru yaptıkları seferler, İskit’leri dünya tarihinin ön sahnesine çıkararak, kendi sosyal ve kültürel gelişmeleri üzerinde de önemli bir ivme yaratmıştır. Askeri sefer güzergahları Kuzey ve Güney Kafkasya üzerinden geçen İskitler, zamanla ana Kafkas Sıradağı’nın her iki tarafını da yerleşmek üzere yurt olarak benimsemişlerdir. İskit klasik kültürünün özgün nitelikleri bu topraklarda biçimlenmiş, Kafkasyalı ve Ön Asyalı diğer kavimlerle girilen ilişkilerin de bu kültür üzerinde etkileri olmuştur.
Yoğun etkileşim ve bütünleşme MÖ.7.yüzyıldan itibaren başlamış, yerli ahali üzerinde siyasi hakimiyet kuran İskit’lerin ileri gelenleriyle Kobanlı’lar arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. İskitler ile Kobanlı’lar arasındaki bu etkileşimin en belirgin kanıtları Osetya’daki Tli mezarlarında gözlenebilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, İskitler’in ilk olarak dağlık bölgelere yerleşen küçük asker grupları, yerli kadınlarla evlenerek, onlarla karışmış, sonra da onları diğerleri izlemiştir. Öte yandan İskit-Koban ortak yaşamının gelişmesinin maddi temeli, İskitler’in, dağlardan maden çıkarma ve işlemeyi bilen bu yerli (Koban) toplulukların deneyimlerine ihtiyaç duymasıydı. Nitekim arkeolojik verilerde Kobanlı’ların İskitler’in güneye doğru yaptıkları seferlere katıldıklarını doğrulamaktadır.
Böylece MÖ. 7 ve 6. yüzyıllarda Merkezi Kafkasya ile Kafkasya’nın kuzeyindeki step bölgeleri arasında (başka deyişle Ön Kafkasya’da) sosyo-politik ortaklıklar oluşmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ortaklık dilsel ve etnik birliğe dönüşmüştür. Doğudan gelen irani göçebelerin yeni bir dalgası (Sarmat ve Alan akınları) İskitler’in Kafkasya’da kazandıkları siyasi ve etnik-kültürel konumu daha da güçlendirmiştir.. Bu toplulukların sahip oldukları irani dil, onları Avrasya steplerinin ve eski uygarlıkların büyük dünyasına bağlamış, nüfuzlarını artırmıştır. İskit’lerin ve Sarmat/Alan’ların yarattıkları yüksek kültür, sahip oldukları gelişmiş ekonomik ve sosyo-politik sistem, Kobanlı toplulukların giderek İskitler ve Sarmatlar arasında asimile olmalarına yol açmıştır. Bu sentez sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşum, bugünkü Oset halkının ataları olarak kabul edilmelidir.İ.S. İlk YY’lara ait Sarmat kültürüne ait,Ukrayna, Kuzey Rusya ve Kazakistan’da bulunan karakteristik objeler
İskitler ve onların akrabaları olan Sarmatlar Eski Çağın İrani halklar ailesine mensuptular. Linguistik sınıflamaya göre İskitler ve Sarmatlar Doğu-İrani alt gruba dahil edilmekte, tarihsel – coğrafi açıdan ise Kuzey İrani halkların arasında sayılmaktadırlar. Eski İraniler ise dil ve kültür bakımından Hint-Ari kavimlerle çok yakındırlar. İraniler’in ataları önceleri Hint-Avrupa ailesi içinde Hint-İrani(Ari) birliğini meydana getirmekteydiler.
Hint-İrani halkların dini ve mitolojik tasavvurlarının, toplumsal düzenlerinin, adet ve geleneklerinin birçok ortak yönleri olduğu bilinmektedir. Temel çekirdeği İskit-Sarmat dönemlerinde oluşan Oset Nart destanları da konuları, motifleri ve imgeleri açısından doğrudan benzeşimlerini İran ve Hindistan’ın epik eserlerinde ve kutsal kitaplarında bulmaktadır.
Eski Osetler Yunanlılar, Romalılar, Slavlar, Cermenler, ve diğer Hint-Avrupa halklarıyla sıkı kültürel ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Ayrıca Fin-Uygur ve Türkik kavimlerle girmiş oldukları kültürel ve dilsel etkileşimin de kanıtları bulunmaktadır. Ancak eski Oset’lerin en yoğun etkileşimi Kafkasya’daki diğer yerli topluluklarla olmuştur. Prof.V.Abayev’in belirttiğine göre, “Eski Çağda Osetler’in Hint-Avrupa ailesine mensup halklar dışında kalan kavimlerle kurduğu kültürel-tarihsel ilişkiler içerisinde en önemli ve derin olanlar Kafkas dünyası ile olanlardır
İSKİTLER, SARMATLAR, ALANLAR
MÖ. bininci yılda Güneydoğu Avrupa’nın ve Orta Asya’nın steplerine İrani göçebe halklar olan İskitler, Sarmatlar, Sakalar ve Massagetler yerleşmişlerdi. Bu yekpare kültür dünyası, Batı ile Doğu, Güneyin eski uygarlıkları ile Kuzey Avrupa kavimleri arasındaki birleştirici halkayı oluşturmaktaydı. “İskit toplulukları” olarak bilinen bu halklar söz konusu zaman için yüksek sayılabilecek bir kültür yaratmışlar, bıraktıkları mükemmel “hayvan figürleri” ile özellikle güzel sanatlar alanında ünlenmişlerdir. MÖ.5.yüzyıl’da yaşamış ünlü Yunanlı tarihçi Heredot’un gayet ayrıntılı anlattığı üzere Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeydoğusundaki ovalara, Avrupa İskit’leri yerleşmişlerdi. Bunların çoğunluğu göçebe hayvan yetiştiricileriydi, ancak bazı kabileler tarımla da uğraşmaktaydı. Göçebe İskitleri anlatırken Heredot “ne kentlerinin, ne de istihkamlarının olduğunu, evlerini ise beraberinde taşıdıklarını” yazmaktadır. Nitekim göçler sırasında İskit kadın ve çocuklarının arabalara yerleştirilmiş çadırlarda, erkeklerin de at üzerinde hareket ettikleri bilinmektedir.İ.Ö. V.YY’da İskit Savaşçıları
İskitlerin gösterdiği yükselme, demir işleme teknolojisini öğrenmeleri ve göçebe hayvancılığı geliştirmelerine bağlıydı. Çünkü demir madeninin kullanılması tarım, zanaat ve savaş sanatında bir devrim gerçekleştirmiştir. Çobanlığın yerini alan göçebe hayvancılık ise sürülerin hızla büyümesine ve uçsuz bucaksız steplerin otlaklara çevrilmesine neden olmuştur. İskitlerin başlıca servetini, kuşkusuz, yılkı atları oluşturmaktaydı. Yaptıkları büyükbaş hayvancılığında ekonomik açıdan önemi vardı. Ancak, at mülkiyeti İskitler’de kişinin sosyal onuru ve ekonomik bağımsızlığını bir ölçütü olarak kabul edilmekteydi. Atı üzerinde savaşa katılmak bir İskit için son derece onurlu ve profesyonel bir işti. Tipik bir İskit savaşçısı, mızrak ve “akinak” denilen kısa bir kılıçla donanmış olan atlı okçudur. Yaşadıkları dönemde yenilmez sayılan İskit süvarisi düşmana aniden hücum etme yeteneğiyle ünlenmiştir.
MÖ.6.yy.da İskitya’da “on devlet “adıyla bir oluşum ortaya çıkmıştır. Antik yazarların İskit krallığı olarak tarif ettikleri bu siyasi oluşum, her birinin başında ayrı bir kral bulunan üç bölümden meydana gelmekte ve krallardan bir tanesi aynı zamanda bütün İskitya’nın kralı sayılmaktaydı. Her bir krallık bölgesi de yerel hükümdarların yönettiği bucaklara ayrılmaktaydı. Bu hükümdarlar birleşik İskit ordusu içindeki bucak kuvvetlerine komutanlık etmekteydiler. Öte yandan, krallar üzerinde de etkisi olan “halk meclisi” askeri-demokratik geleneği de sürdürülmekteydi. İskitya’nın bu coğrafi ve politik örgütlenmesi, bütün Hint-İrani topluluklarda görülen ve temelinde evrenin üç bölümden meydana gelmiş olduğu yolundaki mitolojik-dinsel tasavvur yatan, üçlü sosyal şemaya dayandırılmıştır. Heredot tarihinde İskit’lerin kökeni konusunda anlatılan efsane, İskitlerin ilk atası olan Targitay’ın aslını tanrılara bağlamaktadır. Targitay’ın üç oğlu Lipoksay, Kolaksay ve Arpoksay, Ari’lerin üç sosyal işlevini -din, savaş ve üretim- temsil etmektedirler. Buna uygun olarak Targitay’ın oğullarının neslinden gelen İskit toplumu üç “uruk” tan, ülkesi ise üç krallıktan kuruludur. Bu üçlü bölünme Oset Nart destanlarında da aynen korunmuştur. Nart’ların üç sülalesi Alegate, Exşartegate ve Borate Nart ülkesini üç kısma ayırmakta ve üç işlevli Ari şemasına göre kurulmuş olan bir toplumu oluşturmaktadırlar. Osetler’in sosyo-politik uygulamalarında bu eski üç öğeli yapının izleri 19. yüzyıla kadar ulaşmıştır.
Bu arada tarih bazı İskit krallarının adlarını günümüze şöyle aktarmaktadır: Yarı efsanevi Ariant, İran kralı Darius’u yenen İdantirs, İskit adetlerine ihaneti yüzünden idam edilen Skil, ayrıca Spargapif, Lik, Gnur, Argot, Ariapif, Oktamasad. İskitler, M.Ö.4yy.’da yaşamış Atey adındaki kralın yönetimi altında güçlerinin zirvesine erişmişlerdir. Ancak M.Ö.3yy.’da İskitya artık bu gücünü yitirmeye başlayacaktır. İskitlerin zayıflamasının ardından, Ön Kafkasya ovalarında Güney Ural ve Aral steplerinden göç eden Sarmatlar egemenlik kurmaya başlamıştır. İ.S. I.YY Sarmatları
M.Ö.2 ve 1.yy’larda İskitya adı yerini Sarmatya’ya bırakmıştır. İskitlerle birlikte, Saka ve Massaget boylarının bir kısmı da güçlenen Sarmat kabile birliklerine katılmışlardır. Sarmatlar da göçebe bir halktı, ancak sosyo-politik yapıları İskit’lerinkinden geriydi.
Sarmatların toplumsal düzeni tipik ‘askeri demokrasisi’ özellikleri göstermekteydi. En önemli özelliği ise kadınların, erkeklerle birlikte savaşa katılabilecek derecede yüksek bir toplumsal konuma sahip olmasıydı. Kuban ve Terek nehirleri boylarında yaşayan Sarmatlar’ın bir bölümü zamanla yerleşik yaşam tarzına geçmiştir. Sarmatlar Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli ticari yollarını denetimleri altında tutmaktaydılar. Bunlardan biri ‘Sarmat’ yolu olarak bilinmekte ve Terek ve Aragva vadileri ile Daryal geçidi üzerinden Kuzey Kafkasya’dan Ön Asya’ya doğru gitmekteydi.
M.S.1.yy’da Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya Sarmatlar’ı, Alan adı altında birleşmişlerdir.(Alan kelimesi, Hint-İrani halkların eski ortak öz adı ‘arya’/’aryana’nın dil kurallarına uygun olarak gelişmiş Osetçe telaffuz biçimidir.) Adlandırmanın yenilenmesi eski İskit-Sarmat toplulukların siyasi tarihindeki yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Alan döneminin ayırıcı niteliğini ekonomide yarı-göçebeliğe geçiş oluşturmaktadır. Hayvan yetiştiricilerinin eski mevsimlik oba yerleri, Alanlar döneminde sürülmüş tarlalardan oluşan sabit yerleşimlere dönüşmüştür.Aşağı don boyunda ve Kuzey Kafkasya’da yaşayan Alanlar tamamen yerleşik yaşama geçmişler ve ilk korunaklı (müstahkem) Alan kentlerini kurmuşlardır.Hazar Dönemi Alan Savaşçısı
Alanlar da savaşkanlıklarıyla bilinmektedirler. Öyle ki, 4.yy’da yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus “Alanların tehlikeli seferlerden ve savaşlardan adeta zevk aldıklarını” yazmaktadır. Alanlar özellikle güneye (Güney Kafkasya ve Ön Asya’ya) ve batıya (Roma imparatorluğunun sınırlarına) doğru yaptıkları akınlarla ünlenmişlerdir. Antik yazarlar Alan ücretli askerlerinin eski dünyada büyük rağbet gördüğünü ve bu askerlerin başka toplulukların savaşlarına gönüllü olarak katıldıklarını belirtmektedirler.
Antik çağın bu kahramanlık dönemlerinin dünya görüşünün özgün nitelikleri ve İskit-Sarmat- Alanların yaşam biçimlerine ilişkin etnografik detaylar Oset Nart destanlarında itinayla korunmuştur. Eski çağ yazarları tarafından tarif edilen İskit ve Sarmat-Alan dinsel törenlerinin bir çoğu da günümüz Osetlerinin ayin ve ibadet pratiklerinde devam etmektedir.
Batıda ALANLAR
4.Yüzyıl’da başlayan Büyük Kavimler Göçü sırasında Alanlar Hun istilasına uğrayan ilk Avrupa halkı olmuşlardır. Hunlarla giriştikleri savaş Alanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 372 yılında Alanların bir kısmı batıya Roma imparatorluğunun sınırlarına ilerlemekte olan Hunlara katılmıştır. 9 Ağustos 378’de Edirne civarlarında Roma ordusuna karşı kazanılan zaferde Alan süvarisi belirleyici bir rol oynamıştır. Bu yenilgiden sonra Roma bir daha kendini
toparlayamayacaktır. Kısa bir süre sonra ise Alanlar Hun ittifakından çıkıp, 406 yılında Germen boyları olan Vandal ve Suevlerle birlikte Galya’yı istila etmişlerdir. Burada Alanlar ikiye ayrılmışlardır. Başlarında Goar’ın bulunduğu bir grup Roma’nın hizmetine girmiştir. Zayıflamakta olan İmparatorluk, bu grup Alanlar’a İmparatorluk çıkarlarını maaş ve toprak karşılığı savunmak üzere federal bir statü tanımıştır. Roma İmparatorluğu ile ittifak yapan Alanlar, bugünkü Fransa, Belçika topraklarıyla, İtalya’nın kuzeyine yerleşmişlerdir. Smbid, Eoxar, Beorgor, Sangiban Alanlar’ın adları tarihe geçmiş krallarıdır. Sangiban’ın krallığı döneminde Alanlar, 15 Haziran 451’de yapılan ve Roma İmparatorluğunun Hun’ları durdurmayı başardığı son büyük askeri zaferde -Campi Catalaunici (Katalaun Ovası) savaşında- büyük ün kazanmışlardır.Avrupa’da ALAN- SARMATLAR
Alanlar’ın başında kral Respendial’in bulunduğu diğer kolu, Roma İmparatorluğu ile düşmanlığını sürdürüp, Vandallar ile ittifak yapmıştır. 409 yılında Franklar’ın saldırıları karşısında Vandallar ile Alanlar Galya’dan bugünkü İspanya topraklarına göçmüş ve İberik Yarımadası’nın önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdir. Alanlar’ın Lusitanya ve Kartagena, Vandallar’ın ise Doğu Galisya ve Betika üzerindeki egemenliklerini yapılan bir anlaşma ile Roma İmparatorluğu da tanımak durumunda kalmıştır. Ancak çok geçmeden Roma, Vandallar ve Alanlar ile baş edebilmek için bir müttefik bulmuştur. 416 yılında İspanya’yı, Roma’ya olan Germen kabilelerinden bir tanesi, Batı- Gothlar’ı ele geçirmiştir. Alanlar ile Batı-Gothlar’ı arasında uzun süren savaşlar olmuş, sonunda kralları Addak’ın 418’de savaşta ölmesiyle Alanlar egemenliği Vandal kralına devretmek zorunda kalmışlardır.
BUGÜNKÜ OSETLER
Dağlık yörelerde dağınık guruplar halinde yaşayan Osetler “Yurttaş Toplulukları” şeklinde örgütlenerek, geleneksel sosyo-politik birliklerini yeni koşullar içerisinde tekrarlamışlardır. Oset yurttaş toplulukları eski Hint-İrani toplumsal kuruluşunun biraz değiştirilmiş bir şekliydi. Bu toplulukların üyeleri her biri toprağın ayrı kısmına sahip üç klandan (boydan) oluşuyordu. Topluluğun birliğinin ideolojik kanıtını, söz konusu üç klanın (yani bütün yurttaşların) aslının ortak atadan geldiği yolundaki epik efsane sağlamaktaydı. Böylece Hint-İrani’lere özgü toplumsal ayrımın üç öğeli şeması canlandırılmış olmaktaydı. Yurttaşlar toplumunun mükemmel örneği Ari üç işlevliğinin gelenek ve uygulamalarını XIX.yy.’ın ortalarına kadar koruyabilen Alagir (Wellacır) Toplumu oluşturmaktaydı. Alagir (Wellacır)Toplumunun toprakları üç kısımdan kuruluydu ve Kuşegonte, Tserajonte ve Sidemonte olmak üzere üç klandan oluşuyordu. Efsaneye göre, daha sonraları Osetya’nın dört bir tarafına yayılan Wellacır toplumunun bu eski klanları Osetler’in atası sayılan Os-Bagatar’ın neslinden gelmekte ve onun üç oğlunun (Kuşegon, Tserajon ve Sideamon) adlarını taşımaktaydı. Üç Klanın işlevsel evrensel uzlaşması dini Kuşegon’lere, savaşı Tserajon’lere, üretimi ise Sidemon’lara bırakıyordu.
Hazar Dönemi Alan Savaşçı ve Savaş Aletleri
Osetya’daki yurttaş toplulukları işgal ettikleri toprakların büyüklüğü ve nüfusları açısından farklılıklar göstermekteydiler. Efsanevi atalarının adları da farklıydı. (örneğin Kurtate Toplumu’nda Kurta ile üç oğlu, Dergevs’ta Kambi ile üç oğlu vs.). Fakat bütün toplulukların örgütlenme biçimleri aynıydı. Topluluğun varlığının temelini toprak oluşturuyordu. Bütün yurttaş topluluğu üyeleri bu toprakların ortak sahibi sayılmakla birlikte, fiilen toprak sahipliği üç klandan birine mensup ayrı bir köy (komşular topluluğu) ya da bu köyde oturan sülaleler (‘mıggag’lar) gerçekleştirilmekteydi. Her hane sahibinin tam haklara bir yurttaş sıfatıyla belirli bir arazi parçası üzerine hakkı bulunmaktaydı. toprak hakları ile sosyal ve politik bağların koparılmaz birliği sıradan bir yurttaşın üye olduğu değişik ortaklıklar hiyerarşisi içinde sağlanıyordu. Bu hiyerarşi: aile-sülale (mıggag)- köy-klan -yurttaş topluluğu dizisi olarak gelişmekteydi. Yurttaşlara ‘wejdan’ denilmekteydi. Bu kelime günümüz Osetçe’sinde ‘soylu,asil’ anlamına gelmekteyse de, başlangıçtaki kullanımı itibariyle bu terim, sadece ortak ilk atanın neslinden olmanın verdiği soyluluğu anlatmaktaydı. Osetya’nın bazı yerlerinde bu sözcük yakın dönemlere kadar bir tür hitap biçimi olarak kullanılmıştır. babadan oğula intikal eden ‘wejdan’lık ünvanına (başka bir deyişle yurttaşlığa) sahip olabilmek için ortak ilk atanın neslinden gelmek, belirli bir (mevrus)arazi parçasının sahibi olmak ve topluluğun diğer üyeleriyle eşit olmak gerekliydi.
Yurttaş topluluğunun politik kuruluşunun temeli ‘nıhaş’: denilen ve çok kademeli bir yapıya sahip halk meclisiydi. En üst kademedeki ‘nıxaş’: yerel özyönetimin temsili örgütlerinin bölgesel sistemini oluşturan mahalle, sülale, köy ve klan ‘nıxaş’larına dayanmaktaydı. Yerel ‘nıxaş’ların daha üst kademedeki halk meclislerine delegeler göndermeleri yoluyla, yüksek ‘nıxaş’ta açık demokratik seçimlerle belirlenmiş, sorumlu halk temsilcileri toplanırlardı. Yurttaş topluluğunun halk meclisinin yasallığı, her üç klanın yetkili delege gruplarının hazır bulunup bulunmamalarına bağlıydı. Aynı ilke gönüllü milis kuvvetlerinin oluşturulması ve ara bulucu mahkemelerin üyelerinin seçimi sırasında gözetilmekteydi. Yurttaş topluluğunun ekonomik esasını komşu toplulukları (köyler) halinde örgütlenmiş eşit haklı yurttaşların (‘wejdan’ ların) küçük çiftlikleri oluşturmaktaydı. Bazı monolokal/tek birimli yurttaş toplulukları zamanla büyük ticari-ekonomik merkezlere dönüşerek ‘on kent’ niteliği kazanmışlardır (örneğin, Fiyagdon kıyısındaki Tsimiti Koyu, Iref kıyısındaki Donıfarş, Gizeldon kıyısındaki Dergevş vb).
Geleneksel toplumsal örgütlenme biçimlerinin bu çok eski şekillerini, değişen koşullara uyarlayan Oset Yurttaş Toplulukları, sahip oldukları manevi değerleri güncelleştirip, geleneksel kültürel özellikleri korumayı sağlayabilecek bir toplumsal alan yaratmayı başarmıştır. Özlerini korumak için geliştirdikleri bu sosyo-kültürel muhafazakarlıkla etnik birliklerinin temellerini koruyabilmiş, aynı zamanda Oset Dili’nde ve folkloründe (sözlü edebiyatında) en kadim Hint-İrani (ve daha geniş olarak Hint-Avrupa) atalarının zihniyet yapılarını saklayabilmişlerdir. Bunun tipik örneği XIX.yy’ın ikinci yarısında ve XX.yy’ın birinci yarısında yazıya çevrilen yukarıda deyindiğimiz Nart Efsaneleri’ndeki üç işlevli ideolojidir.
OSET DAĞ TOPLUMLARININ ORTAYA ÇIKIŞI
xvı-xvıı. yy’larda, genellikle bir büyük dağ boğazının ya da yüksek olmayan geçitlerle ayrılmış birkaç vadinin doğal sınırları içinde Oset Dağ Toplumları meydana gelmiştir. Kuzey Osetya’daki dağ toplulukları Wellacır, Kurtatte, Tegiate ve Dıgur’dı; Çok yüksek rakımlı merkezi/orta Osetya’dakiler, Tualgom, Urstualta ve Tursugom; Güney Osetya’dakiler ise, Kudar, Dzaw, Ksan ve Kud toplumlarıydı. Her dağ toplumu, ya bağımsız bir yurttaş topluluğundan ya da askeri ve politik amaçlarla ittifak kurmuş birkaç yurttaş topluluğundan oluşmaktaydı. Doğal şartların, askeri- stratejik konumun ve siyasi bağların farklılığı Osetya’nın değişik kısımlarının farklı biçimlerde gelişmesine ve farklı bölgesel özelliklerin oluşmasına yol açmıştır. Dağ Osetya’sı feodalizmin gelişmesinin iki modeline tanık olmuştur. Nispeten “saf” şekliyle bu modellerden biri Kuzey Osetya’nın doğusunda (Wellacır, Kurttate ve Tegiate toplumlarında), diğeri ise batısında (Dıgur’da) mevcuttu.
Doğuda’ki feodal düzen modeli, komşular topluluğunun çözülmesi sonucunda ortaya çıkmış ve feodal ilişkilerin gelişmesinin temelinin özgür topluluk üyelerinin ekonomik yönden bağımlı ve başkalarının topraklarını icar (geçici olarak kiralayan) çiftçilere dönmeleri teşkil etmektedir. Bu modelin ayırıcı nitelikleri bağımlı köylünün kendi toprağının olmayışı, toprak sahibine rant ödemekle yükümlü kiracının tam bir kişisel özgürlüğe sahip olması ve mevrus toprak parçalarına sahip bağımsız köylüler sınıfının sayıca çok olmasıdır. Batıda ise komşular topluluğu önemini feodal ilişkiler sisteminde de korumaktaydı. Doğu Osetya’da feodallerin ve kiracı köylülerin sülalelerinin kökeni aynıydı ve çözülmüş komşu topluluklarına dayanıyordu. Dıgur’a asiller/toprak sahipleri dışarıdan gelmişti ve buradaki yurttaş topluluğunu hakimiyeti altına alarak, mevcut topluluk yapısını korumuştu. Osetya’nın Batısında uygulanan modelin önemli özellikleri şunlardı:
Bağımlı topluluk üyeleri sürülecek ve biçilecek tarla ve çayırlara sahip olabiliyorlardı, ancak başlıca rant kaynağını oluşturan otlaklar sadece soyluların elindeydi. Ekonomik bağımlılık beraberinde kişisel bağımlılığı getirmekte,böylece köylüler belirli bir feodal/soylu aileye mevrus biçimde bağlanmaktaydı. Merkezi ve Güney Osetya’ya gelince, burada Oset feodalizminin her iki modeli de mevcuttu. Güney’deki bazı çevre toplumlarının farklılığı ise, en üst soylu kesimin Gürcistan’ın siyasi yaşamında aktif rol oynamasıydı. Bu soylular sınıfı zamanla tamamen Gürcüleştiler.
Oset feodal düzeninin klasik örneğini Tegiate Toplumu göstermekteydi. Tegiate’ler Genaldon ve Cıjeldon nehirlerinin vadilerini ve Terek nehrinin Daryal Geçidi’ndeki sol taraflarına yerleşmişlerdi. Tegiate Toplumu’nun çekirdeğini 11 soylu sülaleye (æлдæрттæ-eldarlar) ait topraklar oluşturmaktaydı. Bu sülalelerin çoğunluğu Dergevş Köyü kökenliydi. Toprağı gaspederek ve eşitleri olan yurttaşlarını hakimiyetleri altına alarak “eldarlık’lık (æлдар-Feodal Bey-derebeyi) ünvanını tekellerine almışlardı. XVIII-XIX. yy’da Tegiate’ “eldar’lık ölçütlerine (yani köken-toprak sahipliği-tam hak sahibi olmak üçlüsüne) sahiplerdi. Dergevş’te Eldattate (Æлдаттатæ) ,Mamşırate (Мамсыратæ) ve Txoştate (Тхостатæ) olmak üzere üç “eldar” sülalesi kalmaktaydı.Yesenate (Есенатæ) ,Kanıkuate (Хъаныхъуатæ) , Kunduxate (Куындыхатæ) , Tuganate (Тухъанатæ) , Tılattate (тылаттатæ) ve Şanate ( Санатæ) ‘ler yeni köyleri kurarak oraya taşınmışlardı. İki “eldar” sülalesi de-Cantiate (Дзантиатæ=Джантиатæ ve Dudarate (Дударатæ )’ ler Tegiate’lere kendi köylüleri ile birlikte dışarıdan katılmışlardı.
“Eldar’ların mülkiyetindeki bu merkezi topraklara 6 küçük bağımsız topluluk komşu oluyordu. Bu çevre topluluklarının en güçlü sülaleleri, Tegiate nüfusunun ikinci derecede soylu (wejdan) sayılan zümresini oluşturuyordu. Tegiate toplumu böylelikle dört sınıfa ayrılmaktaydı: Üst kesim ‘Eldar ve wejdan’lardan ibaretti. Sayıca en kalabalık olan ‘ferşagleg’lar (tam çeviriyle “yandaki adamlar”) kesimi çevre/periferik toplulukların bütün eşit haklı üyeleriyle ‘eldarların ve vejdanların köylerindeki bağımlı toprak kiracılarını kapsamaktaydı. ‘Kevdeşard’lar (yemlikte doğanlar) asillerin alt sınıflarından kadınlarla yaptıkları ‘ikinci’, tam haklı olmayan evliliklerden doğan çocukları ve bunların aileleriydi. Sosyal sınıflamanın en alt kademesinde bulunan az sayıdaki ‘kuşegte” (köleler) ise bütün toplumsal haklardan yoksun olup efendilerinin tam malı sayılmaktaydılar.Alan-Oset Kültürünün Sürekliliği
Her kiracı köylü (‘ferşagleg’ veya kevdeşard’) ailesi toprak sahibine her yıl bir koyun, bir kuzu, bir araba yükü kuru ot, üretilen tereyağ ve peynirin bir bölümünü ve bazı feodallere de ürettikleri buğdayın bir kısmını verirlerdi. Her köylü yılda üç gün efendisinin tarlasında çalışırdı. ‘Eldarların’ın çağrısı olduğunda ‘ferşagleg’ler ve’ ‘kevdeşard’lar onun arkasından akınlara ya da gümrük nöbetlerine çıkarlardı. Daryal Geçidi üzerindeki denetim eldarlara büyük bir gelir sağlamakta ve Tegiate’leri geniş bir siyasi ve ticari ilişkiler ağı içerisine sokmaktaydı.
Değişik Oset toplumlarının yerel özellikleri daha önce, Alan Devleti döneminde oluşturulmuş olan geleneksel birlik bilincini yok edememiştir. Nitekim Oset dağ topluluklarının komşularının da Osetya’yı tek bir ülke olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Oset toplumları iç işlerinde bağımsız davranırlarken, askeri ve dış ilişkilerinde diğer Oset toplumlarıyla birlikte davranmayı tercih etmişlerdir. Başka bir deyişle, XV-XVIII yy’lar Osetya’sı konfederatif esaslara göre birleşen, özerk bölgelerden oluşmaktadır. Bütün milletin kaderini etkileyebilecek özel durumlarda, konfederasyon adına karar almak üzere genel Osetya ‘Nıxaş’ı toplantıya çağrılmaktadır. Bu tür halk meclisinin son örneği Osetya tarihinde büyük rol oynayan ve Rusya’ya gönderilecek elçiliğin kadrosunu atamak üzere toplanan 1749 ‘Nıhaş’ı olmuştur.
OSET DAĞ TOPLULUKLARININ OVALARA DÖNÜŞLERİ
XVIII.yy’ın ilk yarısında Osetya derin bir krizin eşiğine gelmiş bulunmaktaydı. Ekonomik olarak, işlenebilecek toprakların sınırlarına varılmış, nüfus fazlalığı nedeniyle ekilebilecek yeni topraklara ihtiyaç doğmuştu. Feodalizmin bu aşamasında üretim temelinin genişletilmesi ve politik sistemin yeni ihtiyaçlara uygun olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Toprak açısından sınırlara varmış olunması ve eşitsiz sosyo-ekonomik gelişme sonucunda komşu Oset toplumları arasında ihtilaflar baş göstermişti. Sıkışılmış bu coğrafyadan kurtulmanın bir yolu Khabardey veya Gürcü prenslerinin tabbiyetine girerek, dağlardan ovaya dönüş olabilirdi. Ancak bu tür bir “sömürgeleşme” Oset soyluları için ise yükümlülüklerinin katlanması anlamına gelecekti. Buna karşılık, yeni edinilebilecek süzerenler ne belirli bir sosyal güvenceyi, ne siyasi istikrarı, ne de etkili bir askeri himayeyi teklif edecek durumdaydılar. Ayrıca Khaberdey’leri dışarıdan körüklenen prensler arası çekişmelere kemirmekteyken, bir dizi krallığa/prensliğe bölünmüş olan Gürcistan kendini bile savunmaktan aciz durumdaydı. Yine de güçlü Khaberdey ve Gürcü prenslikleri, sınırlarındaki Oset toplumlarını askeri kuvvet veya ekonomik baskıyla egemenlikleri altına almaya çalışıyorlardı. Bu ortamda Osetya’nın çıkarları Rusya’nın dış siyasi planlarına uygun düşmekteydi.
Kafkas meselesi Rusya İmparatorluğu’nun doğu politikasının merkezini oluşturmaktaydı. Kafkasya’ya ilerlemek suretiyle Rusya Karadeniz’e çıkışını kolaylaştırmayı, güney sınırlarını sağlamlaştırmayı ve Orta Doğu’daki başlıca rakiplerini Osmanlı İmparatorluğu ile İran’ı sıkıştırmayı tasarlamaktaydı. Osetya’nın Kafkasya’nın tam ortasında, stratejik erişim yollarının kesiştiği bölgedeki coğrafi konumu XV-XVII.yy’larda Oset halkının kurtuluşu ve yaşayabilmesi için bir avantaj oluşturuyorken, XVIII.yy’dan itibaren aynı coğrafi konum, değişen koşullar nedeniyle bir dezavantaja dönüşmüştür. Aslında Oset ulusu stratejik olarak önemli bir coğrafyada yaşamanın bedelini bugüne kadar ödemeye devam etmiştir. Rus yönetiminin XVIII.yy’dan beri Osetlere karşı duyduğu ilginin niteliği, Çarlığın Kafkasya genel valilerinden birisinin daha sonraki dönemde söylediği şu sözler çok iyi anlatmaktadır: “Osetya’da sağlam hakimiyetimiz Kafkas dağlarının çok daha büyük bir bölümünde üstünlüğümüzü pekiştirecektir.”
Osetler ise Rusya’ya, Oset toplumları arasındaki gerginleşen ilişkileri düzeltebilecek ve hem kuzeyde, hem de güneyde onları dış saldırılardan koruyabilecek bir organize devlet gücü gözüyle bakmışlardır. Nitekim, Osetler Rusya’nın yardımıyla Kuzey Kafkas Ovası’na dönmeyi ummaktaydılar. Rusya ile girdikleri ticari ilişkiler de, onlara Rusya’ya güvenebileceklerini göstermişti. 1749 yılında Oset toplumları Rusya’ya katılma konusunda ortak karar almışlardır. Rusya ile diplomatik ilişkiler kuran Osetya üç yıl boyunca Petersburg’da seçkin siyaset adamı Magkatı Jurab’ın başkanlığındaki bir elçi tarafından temsil edilmiştir. Ne var ki katılmayla ilgili işlemler ertelenmiş, ancak 1774 yılında, Osmanlı-Rus savaşının sona ermesinden sonra imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın Rusya’ya Kuzey Kafkasya ‘da istediği hareket serbestisini tanımasından sonra yapılmıştır. 1774’den sonra Oset-Rus ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Tarafların üzerinde anlaştıkları ortak kararların yerini Osetya’yı Rusya’nın idari sistemine dahil etmek için acele eden Rus makamlarının tek taraflı davranışları almıştır. Zaman zaman silahlı çatışmalara dönüşen ihtilaflar, bölgede Rus yönetiminin polis, mahkemeler ve vergi sistemi gibi unsurlarıyla beraber tam ve nihai olarak kurumlaşmasına kadar sürmüştür. 1830 yılında gerçekleşen bu olay Osetya’nın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı bir surette düzenlenen imha operasyonlarından sonra mümkün olmuştur. İnatçı direnişleri Osetleri Rus askeri yönetimine tabi olma zorunluluğundan kurtarmaya yetmemişse de, beklenmedik bir biçimde onların komşularının iddialarından kurtulmalarına yaramıştır. Nitekim daha önce Osetya’nın Rusya’ya katılmasını engellemek için entrikalar çeviren Gürcü prensleri, Gürcistan’ın kendisi de Rus yönetimine katıldıktan sonra bazı güney Oset toplumları üzerinde hak iddia etmeye başlamışlardır. Ancak Rus yönetiminin onların bu talebine verdiği cevap olumsuzdu: kudretli bir imparatorluğa karşı savaşmaya cesaret edebilen insanlar, Gürcü’lere bağımlı olamazlar.
1784’de Daryal (Askeri Gürcü) Geçit Yolu bölgesinde güvenliği sağlamak amacıyla Rus yönetimi Vladikafkas kalesini inşa ettirmişlerdir. Kalenin Osetçe adı olan Dzaucikew Osetya’nın bugünkü başkentine daha önce burada bulunan küçük bir Oset köyünden miras kalmıştır. Osetya’yı devlet idaresi alanına dahil etme sürecinde edinilen deneyimler Kafkasya’daki Rus makamlarına çok şey öğretmiştir. XIX. yy.ın ortalarından itibaren karşılıklı uyuşma ve alışma dönemi başlamıştır. Bu dönemde geçekleşen idari sistem ve taksimatın evrimi ve yönetme usullerinin gelişimi eski Oset coğrafi-politik organizasyonun ve geleneksel halk temsilciliği ve mahkeme şekillerinin hesaba katılmasına ve kullanılmasına dayanmaktaydı. İmparatorluğun idari kuruluşunda izlenen temel esas etnik olmaktan ziyade coğrafiydi ve Kafkasya’nın özel şartlarında bu esas birde askeri- stratejik faydalılık prensibiyle tamamlanmaktaydı. böyle bir yaklaşımın sonucu olarak Osetya ‘Kuzey’ ve ‘Güney’ olmak üzere Ana Kafkas Sıradağı boyunca iki parçaya bölünerek bunlardan biri Kuzey Kafkasya’daki, öbürü de Güney Kafkasya’daki Rus yerel yönetimlerini emri altına verilmiştir. Kuzey Osetya’nın en büyük kısmı XIX. yy.ın ortasında önce Vladikafkas ilçesi, daha sonra Askeri Oset ya da Oset ilçesi denilen ve Terek Eyaletine bağlı olan tek bir idari birim içinde toplanmıştır. Güney Osetya’nın topraklarının çoğu Tiflis Eyaletine, azıda Kutais Eyaletine (ikisi de Gürcistan) ithal edilmiştir. Kuzey Kafkas Ovası’nı yeniden benimsemeye yönelik ilk girişimler daha XVIII. yy.da başlamıştır. Bunun sonucunda Khaberdey prenslerine ait toprakları kira ile tutan Oset feodallerinin kurdukları köyler ortaya çıkmış, Osetler Mozdok ve Vladikafkas çevresindeki düzlüklere yerleşmişlerdir. XIX. yy.ın ilk yarısında ise Osetler’in ovaya göçme süreci kitlesel ve düzenli bir şekil almıştır. bunu sayesinde feodal ilişkiler yeni üretim bazı edinmiştir.
Söz konusu dönemde gerçekleşen önemli gelişmeler şöyle sıralanabilir: Topraktan yararlanmada kişisel-ailesel sistemin kesin zaferi, rantın parayla ödenmesi usulünü yaygınlaşması, ekonomik yönden bağımlı köylülerin değişik sınıfsal grupların durumlarının eşitlenmesi. Ancak bunları bütün Rusya pazarıyla bağların genişlemesi, zanaatta ve tarımda piyasaya yönelik mal üretiminin artması, ilk sanayi işletmelerinin ortaya çıkması izlemiştir. Pazara doğrudan bağlılık koşullarında küçük köylü ekonomisi soyluların genç latifundium’larından daha sağlam ve dayanıklı çıkmıştır. Dağ sömürme metodları ovada zor tutulmaktaydı. Hızlı iktisadi kalkınmayı hedefleyen ve Osetya’daki politik durumun istikrarsızlaşmasından korkan Rus Hükümeti büyük çiftlik sahiplerinin çıkarlarını savunmak istememiştir. Sayıları az olan asillerle özgür Oset köylüleri arasındaki sosyal çatışma feodal bağımlılık siteminin yıkılışıyla çözümlenmiştir. Köylüler soylulara karşı olan eski yükümlülüklerini yerine getirmeyi kesip, işlettikleri topraklardan yararlanmaya devam etmekteydiler. Zaferlerini 1853’ten 1867’ye kadar aşamalı olarak gerçekleştiren tarım reformu berkitmiştir.
Reformun başlıca prensipleri ova arazilerinin devlet mülkiyeti ilan edilmesini ve gerek köylülerin, gerekse eski efendilerinin topluluk hukuku çerçevesinde ayrı ayrı yerleştirilmelerini ve ayrı ayrı topraklandırılmalarını öngörmekteydi. Sonuçta, örneğin, Tegiate eldar’ları bütün Tegiate halkı gibi aile başına 40 desiyatinlik (1 desiatin 1.09 hektara eşittir.) arazi parçaları edinilerek köylü kitlesi ile ekonomik olarak denkleştirilmişlerdir. Kuzey Kafkas Ovası’ndaki reform dramatik gelişmelere de sebep olmuştur. Kuzey Oset toplumlarının nüfusunun yaklaşık dörtte biri ve bu arada asillerin çoğunluğu Müslüman’dı. bu durumu da kullanarak imtiyazlarını yitirmekte olan asiller partisi Osmanlı İmparatorluğuna göç hareketine önayak olmuştur. Bazı verilere göre, Oset muhacirlerinin sayısı 3-5 bin civarındaydı. bunların çoğu Oset nüfusunun en prestijli ve sosyal olarak en aktif gruplarının mensuplarından ibaretti. Vatanda kalan Oset soylu sınıfı ise reformdan sonra hızla çökmeye başlamıştır.
Vladikafkas (Kuzey Osetya) Ovası’nın benimsenmesine paralel olarak Güney Osetler’in Kartli ve Kaheti gibi Doğu Gürcistan prensliklerine göçleri sürmekteydi. Gürcü krallarının ve prenslerini daha önce Osmanlı ve İran ordularınca harap edilen topraklarına Osetler’in en büyük göç dalgası XVIII. yy.a rastlamaktadır. Gürcülerin toprağa şiddetle muhtaç olan Oset dağlılarını davet etmeleri genellikle hem ekonomik, hem askeri amaçları gütmekteydi. Örneğin, Doğu Gürcistan hükümdarı II. Iraklı (Erekle Han) Kaheti’deki Oset kolonilerini bölgeyi dış saldırılara karşı koruyacak bir kordon şeklinde yerleştirmiştir. Güney Osetya’nın asil kendisinde ise XIX. yy.nin başları ve ortaları köylülerin özgürlük savaşımlarıyla geçmiştir. 1860’larda yapılan reform burada da kişisel bağımlılığı kaldırmış ve toprak ilişkilerinin düzenlenmesinin genel Rusya sistemini yürürlüğe koymuştur.
Ovaya yerleşme ve devlet yönetiminin kurulması, tarım reformu ve pazar ilişkilerinin gelişmesi Osetya’nın dağınıklığının giderilmesine ve dış bağlarının genişlemesine yol açmaktaydı. XVIII. yy’ın sonlarından XIX. yy’ın ortalarına kadar meydana gelen olaylar ve gelişmeler halkın toparlanması sürecini hızlandırarak ulusun yeniden doğuşu için ortam hazırlamıştır.
X. yy’ın başlarına doğru Oset toplumsal hareketi ve kamuoyu için ülkenin idari bölünmüşlüğüne ve sömürge halkı konumuna boyun eğmenin imkansızlığı artık açık olmuştur. Ulusal yeniden doğuş Osetya’nın politik birleşmesi fikrinin ortaya konulmasına yol açmıştır. bu hedef 1905-1907 Rus devrimi sırasında faal şekilde tartışılmış, 1917 Şubat’ında Çarlık rejiminin düşmesinden sonra ise en başta gelen amaç olarak belirlenmiştir.
Rusya’da iç savaş ve imparatorluğun dağılması ortamında Osetler’in politik bilinci ve ulusal egemenliği net olarak Oset halkı kongreleri örgütsel biçimini almıştır. 1917-1919 yılları arasında yapılan 11 ulusal kurultay iki en önemli sorunu karara bağlamış: Kuzey ve Güney Osetya’yı genel halk irade izhari düzeyinde birleştirmiş ve yasal yetki organı olarak Oset Ulusal Meclisi’ni meydana getirmiştir.
Oset halkının I. Kongresi 1917 Nisan’ında toplanmıştır. Kasım 1917’de yapılan IV. Kongre Osetya’da geçici olarak tam devlet yetkisi sahibi kılınan Oset Ulusal Meclisi’ni seçmiştir. Meclisin başkanlığına Simon Takatı, yardımcılıklarına da Tsomak Gadiatı ve Gappo Gaggaykı getirilmişlerdir. Tümgeneral Afaki Fidaratı (ordu başkomutanı) ve albay Gaspo Gutsunatı’nın (kurmay başkanı) yönetiminde ulusal silahlı kuvvetlerin kurulmasına başlanmıştır. Ordu kamu düzenini ve halkın güvenliğini korumak amacıyla oluşturulmaktaydı. Aralık 1917-Ocak1918 tarihlerinde İnguş çetelerinin Vladikafkas’a düzenledikleri saldırılar bile Osetler’in ‘Militarizm’ini artıramamıştır. Şubat 1918’de toplanan V. Kongre ‘komşu kardeş halklarla savaş fikrini aklına bile getirmediğini ve bazı grupların insiyatifiyle başlayan düşüncesiz çatışmaların kesin son bulacaklarına inandığını’ belirtmiştir. Nisan 1918’de yapılan VI. Kongre Osetya’yı Sovyet yönetimindeki Terek Cumhuriyeti’nin yapısına dahil etmişse de, üç ay sonra Temmuz 1918’de toplanan VII. Kongre Sovyet iktidarını tanımayı reddetmiştir.
Ulusal Meclis delegeleri farklı siyasi görüşleri temsil eden insanlar olmakla beraber, büyük çoğunluğu aydın kesime mensuptu. Meclisin bileşimi kongreden kongreye değişmekte, Osetya içindeki ve etrafındaki koşullar ve gelişmeler de birbirinin yerini almaktaydı. Meclisin onurunu pek büyük derecede artıran bir olgu olarak vurgulanmalıdır ki, faaliyetleri daima Osetya’da iç savaşı önlemeye yönelikti.
Rusya’da artık başlamış olan iç savaş konusunda Osetya’da birbirine karşıt yaklaşımlar mevcuttu. Bolşeviklik yanlısı ‘Kermen’ Partisi Sovyet iktidarını desteklemekteydi. Ortacı/merkezci bir örgüt olan ‘Kosta’nın Çevresi’ Rusya’daki iç çekişmelere karışmama ve kendi kaderini belirleme prensiplerini savunarak Oset Devleti’ni kurma fikrini yaymaktaydı. Oset Ulusal Meclisi de ikinci tutuma yönelmekte, fakat (Oset tarihinde çok defa olduğu gibi) bilincine varılan zorunluluk ile bu zorunluluğu hayata geçirmek için gereken politik olanaklar arasındaki trajik çelişkiyi bir türlü giderememekteydi. Osetya’nın kaderi bu kez de sınırları dışında kararlaştırılmıştır. Ulusal birlik ve politik özerklik emelleri Osetler’e pahalıya mal olmuş: “beyaz”ların ve “kızıl”ların ortak çabalarıyla iç savaş Osetya’ya yine de ithal edilmiştir. Osetya’nın kuzeyinde 1920’de, güneyinde ise 1921’de kurulan Sovyet iktidarı başlangıçta Osetya’nın birleştirilmesi fikrini desteklemekteydi. Fakat 1920’lerin ortalarında Sovyetler birliği yönetimi ulusal sorunun demokratik yöntemlerle çözümünden vazgeçip eski imparatorluk prensiplerine dönmüştür. Birleşme gerçekleşmemiştir. Gene de Sovyet iktidarı yıllarında Oset halkı ileride ulusal devlet yapısını yeniden kurmayı ve geliştirmeyi kolaylaştıracak bazı önemli ön koşulları yaratabilmiştir.
Kuzey Osetya 1924’te Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bölge, 1936’da ise özerk cumhuriyet statüsünü elde etmiştir. Güney Osetya 1922’de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içindeki özerk bölge olmuştur.
İki ayrı ulusal idari birimin çerçeveleri içine hapsedilmiş de olsa Osetya bu dönemde ciddi sosyo- ekonomik ve kültürel başarılar kazanmıştır. Ulusal orta eğitim sisteminin kurulması özellikle dikkate değerdir: örneğin, 1920’de Kuzey Osetya’da açılan 88 okuldan 55’i Osetçe öğretim yapmaktaydı. Ne var ki, daha sonra Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirilen iktidarın baştan aşağı merkezleştirilmesi, büyük nüfus kitlelerinin zorla göçürülmeleri ve Güney’de “zorunlu Gürcüleştirme”, Kuzey’de ise “yumuşak Ruslaştırma” şeklinde uygulanan ulusal asimilasyon politikası çok geçmeden Oset özerk oluşumlarının yönetsel ve ulusal kültürel gelişmesini baltalamıştır. 1960’larda Osetya’da son Osetçe eğitim yapan okullar kapatılmıştır.
Birleşme ve gerçek ulusal egemenlik uğrunda mücadelenin yeni aşaması 1981’de başlamıştır. 24 Ekim tarihinde Vladikafkas’ta (o zamanki adıyla Orconikidze’de) hükümet binasının önündeki meydanda toplanan binlerce insan Kuzey Osetya resmi yöneticilerinden halkı canilere ve soygunculara karşı korumasını ve rüşvetçilik ve yolsuzluklara saplanan yüksek makam sahibi kişileri görevden alıp cezalandırmasını istemiştir. Yönetimin buna cevabı tehditler ve hakaretlerden ibaretti. Kaba kuvvet kullanılarak dağıtılan bu miting halk ayaklanmasının başlangıcı olmuştur.
Üç gün boyunca şehrin merkezinde taşlar, sopalar ve ‘molotof kokteyli’ şişeleriyle silahlı sivillerle Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinden de (özellikle Gürcistan’dan) takviye alan tenkit birlikleri arasındaki göğüs göğüse çarpışmalar devam etmekteydi. Osetya’da yaşayan çeşitli uluslara mensup insanların katılımıyla ve saf ütopik sloganlarla gerçekleşen ayaklanma şiddetle bastırılmışsa da, bu olaylar Osetler’in tam bir kuşağını manevi anlamda özgür kılarak vatanlarını da gelecekteki sınavlara ve değişmelere hazırlamıştır.
Ekim 1981 Vladikafkas ayaklanmasından sonra diğer Sovyet cumhuriyetler ve kentlerinde de rejimin eksikliklerini protesto eden gösteriler yapılmıştır. 1985’te ülkenin krize doğru kaydığını fark eden Sovyet liderleri devleti sağlamlaştırmak için ‘perestroyka’ (yeniden yapılanma) adıyla bir demokratikleştirme hareketini başlatmışlardır. Fakat artık iş işten geçmişti. Sovyetler Birliği’ne bağlı cumhuriyetler ve uluslar ne Moskova’daki merkezi yönetime, ne birbirlerine güvenmekteydiler. Ülkenin çeşitli bölgelerinde etnik çatışmalar ve savaşlar patlamıştır. ‘Perestroyka’ başarılı olamamış ve 1191’de Sovyet Devleti bütün karşı çabalara rağmen dağılıp tarihe karışmıştır. Ayrık durumdaki Osetya çetin imtihanlara göğüs germek zorunda olmuştur. Sovyetler Birliği varlığını kestikten sonra sadece onu oluşturan 15 birlik cumhuriyetinin bağımsızlığı tanınmıştır. Özerk ulusal oluşumlar ise Sovyet döneminde bağlı oldukları birlik cumhuriyetlerinin içinde bırakılmıştır. Bu dönemde Kuzey Osetya gibi Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyetlerin hakları önemli ölçüde genişletilerek ‘federe cumhuriyetler’ sıfatıyla Rusya içinde kalmaları sağlanırken, bağımsızlığı elde eden Gürcistan’daki durum tam farklıydı. Gürcü olmayan uluslara ve etnik uluslara karşı baştan beri son derece hoşgörüsüz ve tehditkar tutum alan aşırı ulusçu, şoven örgüt ve hareketler daha 1989’da Güney Osetya’ya silahlı saldırıları düzenlemeye başlamışlardır. 1990’da Gürcistan’da seçimle iktidar başına gelen bu güçler ilk işlerinden biri olarak Güney Osetya’nın özerkliğini kaldırmışlardır. Buna karşılık ulusal varlığını korumak amacıyla Güney Osetya kendini bağımsız bir cumhuriyet ilan etmiştir.
5 Ocak 1991’de Gürcü polis ve ordu birlikleri ansızın Güney Osetya’nın başkenti Tsxinvali’ye baskınla girerek Osetler’e karşı açık bir imha savaşına girişmişlerdir. Yaşlı, çocuk veya kadın farkı gözetilmeden sivillere işkence edilmiş ve öldürülmüş, tiyatro, okullar ve kütüphaneler yakılıp yıkılmıştır. Çok geçmeden faşistler şehirden atılmışlarsa da, bunu izleyen daha 1,5 yıl boyunca Güney Osetya’nın birçok yerlerinde işgalcilerle yerli savunma güçleri arasında ağır çatışmalar sürmüştür. Çoğunluğu Gürcistan’ın iç bölgelerinden olmak üzere 100 bini aşkın Oset, Gürcülerin yaptıkları vahşetten kurtulmak için evini, malını terk etmek ve Kuzey Osetya’ya sığınmak zorunda kalmıştır. Mültecileri barındırmaktan başka Kuzey Osetya bu dönemde Güneylilere elinden gelen ekonomik, politik ve askeri destek de vermiştir.
Aylarca süren Tsxinvali kuşatılması ve diğer muharebelerde yüzlerce yurtseverin şehit olmasına rağmen, Osetya savunucuları teslim olmamışlardır. 1992 yazında Rusya nihayet devreye girerek Gürcistan’ı askeri birliklerini Güney Osetya’dan geri çekmeye ve ateşkes sözleşmesini imzalamaya mecbur etmiştir. Halen de geçerli olan bu sözleşme uyarınca, sorunun siyasi çözümü bulunup kesin barış akdedilene kadar bölgede güvenliği koruma görevi birer Rus, Oset ve gürcü taburundan kurulu Üçlü Barış Gücü’ne verilmiştir. Maalesef, Oset topraklarındaki feci olaylar bununla bitmemiş: 31 Ekim 1992’de İnguşlarla çatışmalar başlamıştır. Beş gün içinde Prigorondi İlçesi’nde ve Vladikafkas’ın kenar semtlerinde devam eden kanlı çarpışmalar sonucunda pek çok insan hayatını kaybetmiştir. İki komşu halk arasında ilişkilerdeki yaranın derinleşmesine ve ek Rus askeri birliklerinin barış gücü olarak bölgeye gönderilmesine neden olan bu olaylardan sonra ikili görüşmeler süreci başlatılmışsa da, şimdiye kadar kesin uzlaşma sağlanamamıştır.
Son yıllarda yaşanan sıkıntılar ve sarsıntılarda iki Oset Cumhuriyeti de bir olmaya ve ulusal benliklerini ve egemenliklerini ortaklaşa korumaya azimli olduklarını göstermişlerdir. Bu da yukarıda genel çizgileriyle tarif etmeye çalıştığımız bin yıllık Alan-Oset tarihinin günümüzde kesilmeyip şimdiki ve gelecekteki kuşaklarca devam ettirileceği umudunun belki de en önemli kaynağıdır.
Bu yazı Nart Dergisin den alınmıştır…
Çeçen-İnguş, Dağıstanlılar, Kumuklar, Nogaylar gibi topluluklar da bölgenin diğer büyük etnik unsurlarını teşkil etmektedirler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: