Osmanlı Ölüm Şehzadeleri

Osmanlı Cinayetler Tarihi

(1)Din,bir ülkede siyasallaşırsa,o ülkenin tarihi,cinayetlerin tarihine dönüşür

Din,bir ülkede siyasallaşır ve devletin yan kuruluşu olursa; o ülkenin tarihi, cinayetlerin tarihine dönüşür.Fatih Sultan Mehmet ile saltanatın korunması bahane­siyle veliahtların katledilmesi kurallaşıverdi. İslam’ın kutsal kitabında böylesi ci­nayeti öngören bir ayet var mı?

Sadrazam İbrahim Paşa’nın bir gece yarısı Ka­nuni Sultan Süleyman’ın halvetinden çıkarken, kapı önünde cellatlara boğdurul­ması, devletin yararı gereği miydi?!

Örneğin Murat III, taht’a çıktığında beş karde­şini öldürtmüştü; bunlardan birisi, 1 yaşındaydı.Üstelik Saray kırk gün matem tutmuştu.

1595 yılında taht’a çıkan Mehmet III’ün 102 çocuğundan 27’si kız ve 20’si erkek olmak üzere yaşamaktaydılar.Kardeşlerinden 19’unu boğdurtarak öl­dürttü, iki şehzadeden hamile kalan 7 cariyeyi de denize attırarak yaşamalarına vahşice son verdi.

Sağ kalan şehzade Mahmut da idam edildi.

Taht’tan indirilerek öldürülen Selim III’ün (1807) kusuru neydi?

Osmanlı devletinde sanayi tesisleri kurulmasına öncülük eden ilk Padişah idi o.

Murat IV’ün kardeşi İbrahim, her halde devletin yararı gereği ömrünü ölüm korkusuyla kafes içinde geçirmişti.İçkiyi yasaklamasına karşın 28 yaşında alkol ko­masından yaşamını yitiren Murat IV’ün kardeşi olan bu zihinsel özürlü İbrahim, padişah olduğuna inanmadığı için, Kösem Sultan ona Murat IV’ün cesedini göstermişti (yıl 1640).

Ölümden kurtulan şehzadelerin pek çoğu da kafes içinde ölüm korku­suyla yaşadıklarından, zihinsel geriliğe uğradılar; Mustafa I, bunlardan bi­riydi.

1687 yılında Taht’a çıkan Süleyman II de, 40 yıl yaşamını kafes içinde ge­çirmiş Osmanlı’nın ilk yatalak padişahı olmuştu. Ancak 4 yıl dayanabilmiş, 22 Haziran 1691 günü Edirne’de ölmüş ve cesedi buza sarılarak İstanbul’a getiril­mişti. Ne gariptir ki, 7 yıl kafeste kaldıktan sonra 1695 yılında padişah olan Mus­tafa II; 22 Ağustos 1703 tarihinde Taht’tan indirilerek yeniden kafese konuldu, 4 ay sonra da yaşamını yitirdi.

1703 tarihinde padişah olan ve Lale Devri’nin çıl­gınlığını yaşayan Ahmet III de, 1 Ekim 1730 günü taht’tan indirilerek kafese kondu.

Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’nin 18.11.1922 günlü gizli celsesinde haklı olarak:

“Ali Osman’ı kabul etmek,muhafaza etmek zaruretindeyiz. Bu ailenin içinde bizim aradığımız evsafı bulmak,bugün için biraz müşküldür. Belki gençleri sureti mahsusada yetiştirdikten sonra evsaf ve sıfatı lazimeyi haiz insan­lara tesadüf edilebilir. Fakat bugün bu ciheti hakikaten tetkik ve tahlil edecek olursak pek müşkül vaziyette kalırız”demişti.

Çünkü Osmanlı ailesi dejenerasyona uğramış, devlet yönetimi için gerekli genetik özelliklerini yitirmişti.Hemen tümü çocukluk ve gençlik dönemlerini, ölüm korku­suyla kafes içinde geçirmişti. Örneğin, ömrünü kafes içinde geçiren İbrahim; kar­deşi Murat IV öldüğünde, padişah olduğuna inanmamıştı. Padişah olduğunda da, taht’tan indirildiğinde, öldürülmesine kim karar vermişti?!

Şeyhülislam.

İslam’ın kutsal kitabındaki hangi ayete göre bu cinayete karar vermişti?
Padişahların fetva ile, vezirlerin ferman ile öldürülmeleri, Osmanlı‘nın temel kuralı olmuştu. “Türklüğe yakışır mı bu?!” diyemiyorum.

Padişahla­rın hiç birinin anası ya da karısı Türk değildi ve de Türk sözcüğünü padişah ve vezirlerin ve de saray erkanının kullandığına kimse tanık olmamıştır. Hatta Türkçe konuşulmasını da yasaklamıştı bu Osmanlı. Anadolu, kılıç kullanarak o ha­nedana toprak kazandırmakla görevliydi ve kul ve kölesiydi Osmanlı’nın. Ana­dolu’ya çaktığı bir tek çivisine rastlayamazsınız.

Demokrasiye özlem duyan yurttaş olabilmişsek, bu Mustafa Kemal Atatürk sayesindedir.

Kanuni Sultan Süleyman’dan Akdeniz’de serbest ticaret izni alan Anthony Jenknson, anılarında ondan “Büyük Türk” olarak söz eder.

Kraliçe Elizabeth de, serbest ticaret iznine el koyarak İngiltere’nin Levant Company’nin kuruluşunu öngören buyruğunda, Mehmet III’ü “Grand Turk” olarak tanımlamıştı.

Yıl 1579.

Ne yazık ki, 430 yıl sonra Cumhuriyet Türkiye’sinde AKP iktidarı “Türk” sözcüğünü “ırkçılık”olarak yorumlayacak, Başbakan Erdoğan da “milliyetçiliği ayak altına aldığını” söyleyecektir.

Türk’lüğün Anayasa’dan çıkarılmasına ilişkin çabalara tanık olacağız.
Bunun bir benzerine bir başka devlette rastlamak olanaklı mı?
Kendi ulusunu yadsıyan bir siyasal iktidara hangi ülkede rastlanmıştır?

İşte Alman Anayasası’nın 2’nci maddesi:
“Das Deutsche Volk bekennt sich darum zu unverletzlichen und veraeus-serlichen Menschenrechten..”

Türkçesi: “Alman Halkı dokunulamaz ve devredilemez insan haklarıyla kendini tanımlar..”

O ülkede Anayasa’dan “Alman” sözcüğünü çıkarmayı önerecek kadar alçak ve hain birine rastlayamazsınız.

Fransız Anayasası’nın ilk maddesi, “devletin dilinin Fransızca“ olduğunu hükme bağlamıştır.Orada hiç kimse “devletin dili olur mu” diyemez.

ABD Senatosu ve Meclisi’nde hiç kimse İspanyolca konuşmaya yeltenemez.

O ülkenin ulusları katıksız milliyetçidirler.

Milliyetçiliği ayak altına aldığını söyleyecek bir başbakana rastlayamazsınız, eğer söylerse onu kürsüden indirirler ve psikiatri uzmanına gönderirler. Dahası, dinin yasakladığı içkilere alışkanlık içinde yaşamını yitiren devlet adamlarına da rastlamak olanak dışıdır, Osmanlı dışında.

İçkiyi yasaklayan Murat IV, alkolik olduğu için 28 yaşında yaşamını yitirmişti.

Padişah Beyazıt, kardeşi Sultan Cem’i yeşil bayrak altında yenilgiye uğratırken kendisi şarap düşkünü idi.Bir toplantıda, Gedik Ahmet Paşa’nın da şarap içmesini ısrarla istemiş ve ikisi de sarhoş olmuştu. Şölen bitmek üzereyken başarılı komutanlara cübbe dağıtıldı ve Gedik Paşa’nın kaftanı siyahtı. Bu, onun ölümüne karar verildiği anlamına geli­yordu. İçeriye alınan çavuşlar Gedik Paşa’yı çırılçıplak soydular ve dövmeye başladılar.
Bırakınız bunun Türk’ün ahlakına yakış­mamasını, İslamın hangi ayetine yakışıyor?!

Mustafa Kemal’in Osmanlı hanedanını ülkeden kovmasını Türk’e yakışır bulma­yanlar, Vahideddin adındaki bir padi­şah’ın ülkeyi işgal eden düşmanın savaş gemisine sığınarak ülkeden kaçmasını Türk ahlakına yakışır buluyor mu?! Yer yüzünde hiçbiri Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği devrimler kadar insancıl değildir. Bunun bir benzerine rastlanamaz.

Büyük Fransız devriminde giyotinler işlemiş, Louis XVI önce tahtından indirilip hapsedilmiş ve 1792’nin 21 Ocak 1793 günü giyotin altında başı koparılmış ve Kraliçe Marie Antoinet’in de giyotin altında başı gövdesinden ayrılmıştı.

Sovyet devriminde Çar ailesi yok edilmiştir.

Osmanlı hanedanı canları bağışlanıp ülke dışına sürgün edilmişse, Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’ne müteşekkir olmalıdırlar.

Ayrıca, Osmanlı hanedanının ülkemiz dışına atılmasına ilişkin yasa Millet Meclisi’nde kabul edildiği gün, Mustafa Kemal Çankaya’da idi.

Hilafetin kaldırılmasını ve Osmanlı hanedanının kovulmasını öngören yasayı, Şeyh Safvet Efendi, her il­den bir milletvekilinin katılımıyla hazırlamış ve Millet Meclisi’ne sunmuştu. Şeyh Safvet Efendi ve 52 milletvekilinin birlikte hazırladıkları yasanın 1 ve 2′nci madde­leri şöyleydi:

Madde 1- Halife hal’edilmiştir.

Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumuna (kavramına) mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.

Madde 2- Mahlu’halife (Tahtından indirilmiş halife) ve Osmanlı Saltanatı münderisesi (izi kalmamış)hanedanını erkek ve kadın bilcümle azası ve damatlar, Türkiye Cumhuriyeti memaliki (toprakları)dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnunudur (Sonsuza kadar yasaklıdır).

Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit (doğan) kimseler Al-i Osman’dan addedi­lirler.

Büyük Millet Meclisi’nin oy birliğiyle kabul ettiği bu yasa için “Türk ahlakına yakışır mı” türünde soru sormaya kimsenin hakkı olamaz.Devrime karşı çıkanlar yaşamlarını yitirmeyi göze almalıdırlar.

Tarihin diyalektiği böyle işler, buna karşı çıkmaya hiç kimsenin gücü de yetmez.

Zeki Kentel isim ve/veya rumuzlu kişi, her halde Osmanlı Hanedanı’nın canını bağışlayan ve yurdumuzda kalmalarına izin vermeyen bu yasanın Meclis’te nasıl görüşüldüğünü ve Rize milletvekili Ekrem bey’in neler söylediğini ve yasayı nasıl savunduğunu incelemeye vakit ayıramamış.

Rize milletvekili Ekrem Bey 24 Mart 1940 günlü o celsede bakınız neler söylemişti:

“Mektebi Harbiye’nin, biliyorsunuz talimhaneye müteveccih (yönelik) mermer sütunlu mermer merdivenleri vardır.Bunun kapısından bakıyordum, mer­mer merdivenin aşağısında sadaret (bakanlık) mevkiini işgal etmiş vükela­dan (bakanlardan) birini, ferik (tümgeneral) rütbesiyle apuletleri ve meha­betli(görkemli) vücuduyla ve arkasında bütün yaverleriyle bir nefer vaziye­tinde gördüm.

Bu zat ve maiyeti mükellef bir arabanın önünde duruyordu. Tabii merak ettim, baktım. Bu, Sultan Hamid’in on dört-on beş yaş­larındaki şehzadelerinden biriydi. Bu levha bana derhal garip bir tesir yaptı. Çünkü,bu çocuk bir hiçti ve hiçbir evsafı olmayan bir insancıktı.

O zaman bu çocuğa o hürmet, Sultan Hamid’in oğlu olarak yapılıyorsa, Hamid denilen adam, o canilerdendir ki cinayeti yalnız Mithat Paşa gibi nice insanları mahvetmekten ibaret değildir. Sonra haber aldım ki, beş altı yaşındaki çocuklar önünde de vükela-ı rical ve ekabir böyle el pençe divan dururlarmış.

Saltanat devrildiği halde…

Sn Kentel, iletinizdeki bir tümceden, Padişah Vahidüddin’in de sürgüne gön­derildiği anlamı çıkmakta.

Hayır!

O, valde sultan tanımındaki karısını, İngiliz işgal kuvvetlerinin komutanı General Harrington’a emanet ederek, İngiliz savaş gemi­sine sığınmıştır; gizlice, gece yarısı firar etmişti. Onun firar ettiği, Millet Meclisi’nde açıklanırken, toplantı salonuna şu sözler yansımıştı: “Allah kahretsin!”

(17.11.1922, gizli celse)

Halife olan padişahın firarına ilişkin soruyu ben soruyorum:

Türk ahlakına yakı­şır mı?

Tarihimizde bunun bir benzeri yoktur.

Zaten Türk olan devlet adamı bu denli alçalamaz, alçalmamıştır.
Osmanlı’da ölüm çoktur

Biliyorsunuz İslamcıların hep Osmanlı İmparatorluğu özlemi vardır. İmparatorluğun 600 yıllık saltanatının simgesi padişahların portreleri süsler onların duvarlarını. Gerçek yaşanmışlara geçmeden önce şunu belirtmekte büyük fayda var. Osmanlı hiçbir zaman bir Türk Devleti olamamıştır, Osmanlı bir İslam Devletidir…

Bu Osmanli sevgisini resmi ideoloji de yineler; okullar onların kahramanlıklarını vs. anlatır. Peki, ‘şanlı mirasları’yla övünülen ve aynı zamanda hilafet makamının da temsilcisi durumunda olan Osmanlı padişahları örnek alınması gereken ‘kahramanlar’ mıydı, yoksa başka şey miydi..?

Osmanlı saraylarında yaşananlar bu soruyu aydınlatabilir. Eceliyle ölen Osmanlı padişahının çok az olduğunu söylersek, ‘şanlı geleneğe’ biraz ışık tutmuş oluruz.

Zaten bir müddet sonra Fatih Sultan Mehmet, ünlü ‘Kanunname’siyle “devletin bekası için” baba, kardeş, amca, anne vs. akrabaları öldürme hakkını yasallaştırır. Osmanlı padişahları “Devletin Bekası” kisvesi altında kendi saltanatlarını garantiye almak maksadıyla bu cinayetleri işlemiş olmaları çok çok büyük bir ihtimal. Ayrıca bu cinayetleri “Kanunname” çıkararak resmileştirmeleride onların nasıl bir ruh hali içinde olduklarını göstergesidir…

Kuruluşla başlayan gelenek
Osmanli devletinin kurucusu Osman Bey’le birlikte aile içi cinayetler dizisi başladı. Osman Bey, öz amcası Dündar Bey’i kendi elleriyle boğarak öldürdü ve cesedini sergiledi.

Birinci Murat hızını alamadı
I.Murat, babadan oğula gecen saltanat geleneğini bozarak, padişah olmasi gereken ağabeyi Halil’i öldürüp tahta geçti,sonra diğer kardeşi İbrahim’i de öldürttü. Daha sonra öldürecek kardeş ya da akraba bulamayınca, öz oğlu Savcıbey’i öldürüp cesedini şehrin merkezine astı.

Soy kurutucu Yıldırım Bayezid
Yıldırım Bayezid’in tahta geçtikten sonra yaptığı ilk iş, on kardeşini vahşice boğazlatmak oldu. Zaten “Yıldırım” ünvanını, kardeşlerini öldürmekteki çeviklikten dolayı almıştır. Yıldırım Bayezid İran’a esir düşünce, kısa bir süreliğine onun yerine geçen oğlu Çelebi Mehmet, kardeşi İsa’yı boğdurttu (Fetret Devri)

İkinci, birinciyi aratmadı
II.Murat tahta geçince Osmanlı cinayet geleneğini sürdürdü. Kardeşi Mustafa’yı öldürttü, diğer kardeşlerinin gözlerine ‘mil’ çektirdi. Amcası Mustafa’yı kendi elleriyle öldürüp ibret olsun diye cesedini Edirne surlarına astırdı. Daha sonra alelacele bir ferman yayınlayarak ahaliyi amcasının cesedini izlemeye zorladı. Ceset, asıldığı yerde çürüdü.

Bebek öldürten Fatih
İstanbul’u fethiyle ünlenen, kimi çevrelerce Atatürk’ten daha büyük kabul edilen, İslamcılar adeta kutsal bir aziz olarak sundukları Fatih Sultan Mehmet’in kundaktaki kardeşini boğdurarak öldürttüğünü biliyor muydunuz..? Fatih, saltanat ailesi cinayetlerini yasallaştırmasıyla ünlenmiştir.

Ölüm Cem’i İtalya’da buldu
Fatih öldükten sonra iki oğlu hayatta kaldı: II.Bayezid ve Cem. Tahtı II.Bayezid alınca, Cem İtalya’ya kaçtı. Bayezid İtalya’ya kaçan kardeşinin peşini bırakmadı. Önce Cem’in ülkede kalan çocukları Oğuz,Han, Ahmet ve Paşa’yı öldürttü. Daha sonra rüşvet ödeyerek İtalya’da yaşayan kardeşi Cem’i boğdurttu.

Yavuz’un heybesinde insan kellesi
Sadrazamının kellesini kendi elleriyle kestikten sonra kanlı kelleyi aylarca yanındaki heybesinde taşıyan Yavuz , işe kardeşleri Şah, Alem şah, Mahmut ve Mahmut’un oğulları Mehmet, Musa, Emin, Orhan ve Osman’i boğdurtmakla başlamıştı. Sonra büyük ağabeyi Korkut’u öldürdü. Kardeşi Ahmet’le yaptiği Yenişehir savaşını kazanınca kardeşini ağır ağır işkence ederek öldürttü, ölüsünü sergiledi. Amcasının Bursa’da bulunan beş oğlunu Istanbul’a getirterek öldürttü ve böylece kendisinden başka soyunda insan bırakmadı. Yavuz ayrıca 50 bin Alevi’yi öldürtmekle de nam salmıştır. ‘Talihsiz’ padişah I.Süleyman (Kanuni) kendisinden önceki padişah babası bütün soyunu yokettiği için öldürecek akraba kalmayınca , araştırdı, soruşturdu, nihayet Rodos adasında yaşayan Fatih’in torununu (yani Cem’in oğlunu) buldu ve öldürttü. Öldürecek akraba bulamama konusunda en şanssız padişahtır Kanuni Sultan Süleyman (ama daha sonraki yıllarda kendi oğlu Mustafa’yı öldürdü).

Kanuni’nin kanlı kanunu
İslamcıların ‘iki cihanın padişahı’ olarak andıkları Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı saltanatının en vahşi padişahı olduğunu biliyor muydunuz..? Kendi öz oğlunun öldürülmesini zevkle izleyen bir insan nasıl yüceltilebilir..?

Cellat bile Mustafa’ya acımış, onu öldürmek istememiş , Kanuni öfkeyle celladın üzerine yürüyerek oğlunun asılmasına yardım etmişti.Babasının gaddarlığına tanık olan Kanuni’nin ikinci oğlu Bayezid, korkup Iran’a kaçtı. Kanuni Iran’a rüşvet vererek bu oğlunu da Iran’da boğdurttu. Bununla yetinmeyen Kanuni Iran’da yaşayan Bayezid’in dört çocuğunu da (öz torunlarını) öldürttü. İşte örnek adalet..!

Yeni rekorlar kırılıyor
III.Murat tahta geçer geçmez 5 kardeşini öldürttü. Ama kardeş cinayetleri rekoru III.Murat’ta değil , III.Murat’ın yerine tahta geçen oğlu III.Ahmet, babasının öldüğü gün tam 19 kardeşini boğazlattı. Öldürecek kardeş, akraba kalmayınca kendi öz oğlunu uykuda boğdu.

Öz anneye işkenceli ölüm
IV.Murat ise,4 kardeşini öldürttükten sonra, öldürülecek akraba bulamayınca annesi Kösem Sultan’ı işkence ederek öldürttü.

IV.Murat’ın yerine geçen IV.Mustafa
Önceki padişah olan III.Selim’i öldürdü. Cesedini kazıklara çakarak yaban hayvanlarına yem yaptı.

Her tür akraba cinayeti var
IV.Mustafa, III. Selim’i sarayda vücudunu kılıçla parça parça doğrayıp öldürdükten sonra, tahtta uzun süre kalamadı. Onun yerine geçen II.Mahmut Osmanlı geleneğini sürdürdü.Tahta geçer geçmez IV.Mustafa’yi öldürmekle siftah etti. Sonra IV.Mustafa’nin annesini zehirletti. Bursa’da sürgünde ölen III.Mustafa’nin karısını ve çocuklarını İstanbul’a getirterek boğdurdu.

Cinayetler sürüp gitti. Bu cinayetler zincirine Yedikule zindanlarinda Yeniçeriler tarafindan ırzına geçildikten sonra işkenceyle öldürülen Genç Osman’ı, zehirlenerek öldürülen Sultan II.Ahmet’i ve yüzlerce veziri ekleyebiliriz.

Anlattıklarımız denizde bir damla gibi. Babalarını, annelerini, kardeşlerini, amcalarını, çocuklarını ve torunlarını iktidar uğruna kendi elleriyle öldüren bir geleneğin , halklara ne yapacağını veya yaptığını ise varın siz hesap edin.

Ayrıca Padişahların ve vezirlerinin, “Saray Oğlanları” adı altında sarayda bulunan şimdiki adıyla gay denilen oğlanlarla yaşadıkları sapıklıklardan hiç bahsetmiyoruz……..

(2)(….. ‘Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…’

Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
‘Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…’
“… ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın.”

(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)

Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
GÜNAH KEÇİSİ: OLİVERA DESPİNA

Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu, özellikle Hristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında. ‘Oğlancılığın’, I. Bayezid döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar. Güya bu gavur hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu oğlanlar oluşturmuştur…

Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını bilmiyoruz ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.)
YAZ OLUNCA AVRETLERE, KIŞ OLUNCA OĞLANLARA

Peki II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: “… ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam.”

“Osmanlı’nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan Mehmed’in ‘Avni’mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni! Talihin yaver gitti ve o sevgili misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini; Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını bekliyor…
DELİ BİRADER VE KİTABI

‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü ‘l-gumûm ve Râfi‘ü ‘l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm ‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara; üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde oğlanların (pasif eşcinsellerin) ve ne idüğü belirsizlerin durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.

Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa’da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi’den ders almış, Bursa’da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid’in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti. Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut’un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti…
SUHTE AYAKLANMALARI

Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.

O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu. Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla “Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu. Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil, ‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi. Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası) çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”

Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını yeleştirmemek mümkün değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu. Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler 100-150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar. Sonra işi eşkiyalığa vurdular. Anadolu’da Tarsus’tan bas¸layarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)

Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’ diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet görevlileri vardı. Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa geçen suhte ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan suhteler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı. Suhte ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu. Ancak suhteler bunlara, hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler. Suhte sorunu ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı…

Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim.
TÜYSÜZ OĞLANLAR KILAVUZU

II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi, valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600), Divân’ında “Zenne rağbet eder mi âkil olan/Tab-ı Ali civâne maildir.” (Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi? Ali’nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır) demiş, dönemin eşcinselliğe bakışını en güzel özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) kaleme almıştı. Bu kitapta eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir yandan da kötüleniyordu.

Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid’in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu. Örneğin “Edirne, Bursa ve İstanbul’un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir,” diyordu. Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu. “Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu. “Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu. “Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış,” diyordu…
EMİRGÂN ADI NEREDEN GELİYOR?

Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi. Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı. Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle katledilmişti… Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…

Halbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler) denirdi. Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düs¸kün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çes¸it çes¸it içki içilen yerlerde sürü sürü gezip boğazı tokluğuna avlanırkan subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi. Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı üstelik…
GENÇ OSMAN’IN BAŞINA GELENLER

Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi. Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti: “Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım!”

Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle rastlayamayacağınız şu beyitle neşelenelim: “İzn alub cum’a nemâzına deyû mâderden/Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden/Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan/Gidelim serv-i revânım yürü Sad’âbâde.”

Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor: “Annenden cuma namazına gideceğiz diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp, yürü selvi boylu sevgilim Sadabad’e gidelim.” Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine göre, Nedim’in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek familyasından biri olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.
ENDERUNLU FAZIL’IN OĞLANLARI

Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi. “Şairiz, şeyn verir şanımıza/Giremez fahişe divanımıza’” (Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu şanımıza leke sürer) şeklindeki ünlü beytin de müellifi olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını (köçekleri) anlatmıştı. Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.

Daha hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’ taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine değinemeden yerimiz bitti. (Kadınsız ve geleceksiz bir hayatın tetiklediği, 16. yüzyıla damgasını vuran ‘medreseli’ ayaklanmalarına internet nüshasında kısaca da olsa değiniyorum.)
AHMET CEVDET PAŞA’NIN SAPTAMASI

Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: “…Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…”

Cevdet Paşa iyimser bir yorum yapmış elbet. Eşcinsellik, insanlık tarihi kadar eski bir insanlık hali. Muhtemelen insanlık var oldukça da var olacak… Eşcinselliğin biyolojik, sosyo-kültürel, siyasal nedenleri ve işlevleri başlı başına araştırma konusu. Kızlı-erkekli yaşamı içlerine sindiremeyenlerin eşcinselliği nasıl sindirdiklerini de ‘muhafazakâr-demokrat’ yazarlar anlatır herhalde.

Yazımızı Jurnal adlı günlüğüne “tarih, galiplerin propagandasıdır” diye yazan, sahici muhafazakar-demokrat düşünür Cemil Meriç bağlasın: “Düşünmek, insan üzerine düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır: İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gözlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”

Bilmem bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı?..
1.https://www.turkishnews.com
2.AYŞE HÜR…hurayse@hotmail.com
Özet Kaynakça: Evliya Celebi Seyahatnamesi, I. Cilt, 1. Kitap, Hazırlayan: Orhan S¸aik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları, 1996; Selim S. Kuru, “Sex in the Text: Deli Birader and Ottoman Literary Canon,” Middle Eastern Literatures, 10:2, 2007, s. 157-174; Gelibolulu Mustafa Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları/Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis-1, Yayına Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser Yayınları, 1978; Murat Bardakçı, Osmanlı’da Seks/Sarayda Gece Dersleri, Gür Yayınları, 1993; Mustafa Akdağ, “Medreseli İsyanları”http://www.egitim.aku.edu.tr/MedreseIsyan.pdf; Sema Nilgün Erdoğan, Sexual life in Ottoman Society, Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri, 1996; Enderunlu Fazıl, Hubannâme ve Zenânnâme, Yeni Şark Kitabevi,1975; Cemil Meriç, Jurnal-1, İletişim, 2012. …….)

İşte miras bu. İster sahip çıkın, ister reddedin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: