SÜMERBANK-ADALARIMIZ

SÜMERBANK
Sümerbank Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve ülke çapında yaygınlaşan bir fabrika.

Bu gün TV ekranlarında hükümete yaranmak için ahkam kesen Şeytan Lakaplı Rıdvan Dilmen’in dogup büyüdüğü Nazilli Sümerbank’tan, Sümerbank Mahallesi ismini alan, bir zamanlar Nazilli’nin göz bebeği bir semt.

Yokluklar içinde var edilen ve 2.500 kişiye istihdam sağlayan Nazilli Sümerbank sonra ne oldu, Özelleştirme adı altında 2004 yılında elden çıkarıldı.

Bugün Nazilli’de Sümerbank yok. Diger şehirlerimizde olmadığı gibi. Rıdvan Dilmen efendi hala geçmişini unutup TV ekranlarında ahkam kessin.

Sümerbank yerine. Ülkeyi Defacto, LC Waikiki. Coton. Collins, Nike, Adidas gibi şirketler sarsın.

Bilmezsen degerlerini, bildirirler degerlerini.

ADALARIMIZ
Dışişleri Bakanı Yunanistan’ın adalarımızı 1996 Yılında işgal ettiği bilgisini verdi.

Belgeler 2004 Yılından itibaren işgal edilen ada sayısının 17 kayalıklarında 1 oldugundan bahsediyor. İşin ilginç olanı Bu adaların. Türkiye’den göç eden rumların malvarlıgına karşı mubadele edildiği.

Bu işgalden Genel Kurmay Başkanlığının ve Cumhurbaşkanlıgı’nın da haberdar oldugu.

Bu adalarda Yunan Belediye’ lerinin kurulduğu ve Yunan, Rum Halkına hizmet ettiği bilgiside paylaşılıyor.

EMPERYALİST UŞAKLIK
Emperyalist güçlere uşaklık.

Filistin Topraklarında vali yok, kaymakam yok. Halkı dizayn edecek bir yetkili yok. İNGİLİZ GENERAL var. Halkı dizayn ediyor.

Papa Haçlı seferlerine destek veriyor.

Türklere karşı çıkmayan hiristiyanlar AFOROZ edilecek.
Bir Arap askeri hastahanede.

Yaşasın İngilizler kahrolsun Türkler diye bağırıyor.

Osmanlının her tarafı düşmanlarla çevrilmiş. Osmanlı Padişahı tarafından imar edilen Filistin Ajanların cirit attığı zamanda Araplarca satılmış. Filistin küçülmüş İsrail büyümüş.

Osmanlıyı tuzağa düşüren İngiliz Araplarca baş tacı yapılmış.

İsrail Kudüs benim başkentim diyor

. Müslüman Araplar Kudüs bizim için kutsaldır diyor. Arafat zamanında Filistin toprakları Emperyalist güçlere satılırken neredeydiniz.

Reklamlar

TANIK KİM SANIK AYAGA KALK

TANIK KİM SANIK AYAGA KALK
:Tanık kim. Sanık ayağa kalk.
Yer İzmir Bornova, Zihinsel Engelliler Okulu.

Tanık Muhabbet Kuşları. Sanık Zihinsel Engelliler Okulu Ögretmeni.

Zihinsel Engelli çocuğun evinde Muhabbet Kuşları Gagaları ile birbirlerine kur yapmaktadır. Zihinsel Engelli Çocuk Annesine. – Anne bizler de Ögretmenimizle böyle yapıyoruz.

Anne Zihinsel Engelliler Okulu Müdürlüğü’ne şikayette bulunur. Müdürlük Cumhuriyet Savcılığına şikayet eder.

Savcılık Tutuksuz yargılanmak üzere Sanıgı serbest bırakır.

Bakanın açıklaması Cinsel Taciz suçu işleyenlerden İyi hal uygulaması kaldırılacak.

Kravat takıp, takım elbise giyen Ögretmen iyi hal uygulamasından olsa gerek, Tutuksuz yargılanacak.

Birkere den birşey olmaz diyeceğim. Ama bu suçlar birkere ile ölçülmez.

PROFESÖR:

II. Bir Profesör kuyuya bir laf attı çıkar çıkarabilirsen.

Profesör Doktor Celal Şengör Fatih Sultan Mehmet müslüman degildi diye bir laf atmıştı.

Cevap Sakarya Üniversitesi Tarih bölümü dalı Doç. Dr. Ebubekir Sofuoğlu ‘undan geldi. Bir yerlerine dokundu ki Osmanlı’ cılığı tuttu.
_Profesör Doktor Celal Şengör kendi işine baksın. Tarihi tarihçilere bıraksın.

Doçent Doktor Ebubekir Sofuoğlu bir zamanlar Yunanlılar tarafından işgal edilen Adapazarı’nın işgal edilmediği tartışması yaratmış “Sakarya İşgal edilmediki kurtuluşunu kutlamak anlamsızdır” diyebilmiştir.

Kurtuluş Savaşı efsanesiyle
Zaferin ünüdür gülüm SAKARYA
Göklere yükselen ezan sesiyle
Tarihin şanıdır ilim SAKARYA.

Doçent Doktor Ebubekir Sofuoğlu kuyudan lafı çıkarabildimi.
Profesör Doktor Celal Şengör’e verdiği cevapla.

Doçent Doktor Ebubekir Sofuoğlu ‘na Cumhuriyet tarihi Tarihçileri gerekli cevabı vermişlerdi.

DNA TESTİ

DNA Testi.Esas yaşı.Ve Tecavüzü aklamak.

Yer Manavgat.Mahalle bakkalı yaş 63 Tecavüz suçu Lise öğrencisine tecavüz.DNA Testi pozitif.Alkollüydüm.

Savcı birden fazla tecavüz var.Defalarca tecavüzden yargılansın.
Sanık nasıl hamile kaldı bilmiyorum. Bilseydim ilişkiye girmezdim.

Sanık savcısı Hamile kaldığı andaki yaşı tesbit edilsin.Senin gibi savcının… Adamın yaşı 63 kızın yaşı 16.Senin çocuklarından kaç yaş küçük.???.

KÜRT DÜŞMANI BARZANİLER

ERMENİ VE RUS BELGELERİYLE
Barzanilerin Kürtlere ihaneti

Çarlık ve Ermeni arşiv belgeleri, Ermeni çetelerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaptıkları Kürt katliamını, tartışmaya yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor. Bu yüzden, Osmanlı’ya karşı Ruslarla işbirliğine sıcak bakan ayrılıkçı Kürt aşiretleri bile Ermenilerle yan yana gelmekten şiddetle kaçınmışlardı. Bir aşiret hariç: Barzaniler. Molla Mustafa Barzani’nin büyük kardeşi Ermeni Çeteci Andranik’e yardıma koştuğu yıllarda da Taşnaklar Ermenistan illerinde Kürt katliamına devam ediyorlardı…

Barzani aşireti, son dönemde ABD’nin Kuzey Irak’ta kurduğu kukla devletin en temel dayanağı olarak sık sık gündeme geliyor. Özellikle ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından Barzaniler, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bölgedeki baş piyonu oldu. Tarihin sayfalarını araladığımız zaman, Barzanilerin bugün oynadığı rolü Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında da oynadığını görüyoruz.
Batılı emperyalist devletlerin ve Çarlık Rusyası’nın Osmanlı topraklarını paylaşma stratejisinde Taşnaklara önemli bir misyon düşüyordu. Rus devlet arşivlerindeki belgeler, bu stratejinin taşeronluğunda Taşnakların yanına Barzani aşiretinin de kullanıldığını gösteriyor. Kürt aşiretlerinin önemli bir kısmı Türk hükümetinin yanında yer alırken Barzaniler, Ermeni çeteleriyle de işbirliği içinde emperyalist devletlerin safında Türk ordularına karşı savaştılar.

BÖLÜCÜLÜKTEN İDAM EDİLDİ

Musul vilayetinde bulunan Barzan aşireti, uzun yıllar boyunca ayrılıkçı faaliyetler ve ayaklanmalar nedeniyle Osmanlı hükümetiyle sık sık karşı karşıya geldiler. Birinci Dünya Savaşı’na doğru 1914 yılında aşiretin reisi Şeyh Abdüsselam, İran Azerbaycanı üzerinden Tiflis’e kaçmış ve burada Çarlık Rusyası’nın yetkilileriyle görüşerek Türkiye’ye karşı savaşta Ruslar’dan destek ve yardım sözü almıştı. Hatta 150 ruble maaşa bile bağlanmıştı.
Şeyh Abdüsselam, Musul’a dönerken diğer Kürt aşiretlerinin yardımıyla Türk makamları tarafından yakalandı. Türk makamlarına yardım eden Kürt aşiretleri daha sonra Rus orduları tarafından cezalandırıldı. Şeyh Barzani ise 14 Aralık 1914’te (başka anlatımlara göre Ocak 1915’te veya 1916 yılında) “bölücülük yaptığı, 30 güvenlik yetkilisini şehit ettiği ve hükümete karşı isyan hazırlığı içinde olduğu” gerekçesiyle idam edildi.
Ondan sonra aşiretin başına Mesut Barzani’nin babası olan Molla Mustafa Barzani’nin ağabeyi Şeyh Ahmet geçti. Şeyh Ahmet, Şeyh Abdüsselam’ın büyük oğluydu.

RUS VE İNGİLİZ KONSOLOSLARININ BARZANİLERE İLGİSİ

Rus devlet arşivlerindeki belgeler de Barzanilerin bu faaliyetlerini net bir şekilde ortaya koyuyor. Barzaniler, daha 1912 yılının sonlarında, himayesi altına girmek için Ruslara başvurdular.
Şeyh Abdüsselam, Şeyh Taha’ya gönderdiği mektupta da Rusların Kürtlerin kurtarıcısı olacağını, Ruslarla iyi ilişkiler kurması gerektiğini belirtiyor. Şeyh Barzani, Talat Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta ise ayaklanmaları Rusya’nın Musul Konsolosu’nun öğütleriyle organize ettiğini söylüyor. Tabi Şeyh Barzani, diğer taraftan İngiliz desteğini almak için de çabalıyor.
Kafkas Askeri Bölgesi Kurmay Başkanlığı’ndan Tümgeneral Yudeniç’in 27 Mayıs 1913 tarihinde Tiflis’ten Genelkurmay İdari Başkanlığı’na “gizli” kaydıyla gönderdiği raporda ayrılıkçı Kürt aşiretleri içinde iki eğilimin olduğu belirtiliyor. Birinci grup İngiliz güdümündeyken, diğer grup Rusya’nın yardımını aramaktadır. Rusya’nın Musul’daki konsolos yardımcısı Kirsanov’un aynı raporda aktarılan anlatımına göre Barzaniler, birinci grubun başını çekmektedir. “Birjevıe Vedemosti” gazetesinin bölgedeki muhabiri Berezovskiy ise Diyarbakır’daki Rus diplomatı N. S. Vışinskiy’e Musul’daki İngiliz Konsolosluğu’nun şüpheli ve ikili bir rol oynadığını belirtiyor. İngilizler, kendisini dost gibi gösterip bütün gücüyle Ruslara karşı çalışmakta, Rus etkisini kırmaya çalışarak Kürtleri ve Ermenileri onlara karşı silahlandırmaktadır.

“ŞEYH BARZAN’I TÜRKİYE’YE GÖNDERMENİN TAM ZAMANI”

Rusya’nın Urimiye’deki konsolos yardımcısı Vvedenskiy’in Tahran’a gönderdiği 21 Temmuz 1914 tarihli gizli telgrafta ise Barzanilerle ilgili şu satırlar dikkat çekiyor:
“Şeyh Barzan’ın (Şeyh Abdüsselam kastedilmektedir-MP) Türkiye sınırlarına gönderilmesinin tam zamanı olduğu fikri kabul görmedi mi? Ufak miktarda silah ve mermi desteği yapıldığı takdirde Türkiye’yle savaş durumunda onun yardımı faydasız olmayacaktır.”
30 Temmuz 1914 tarihli başka bir belgede de İran’da görev yapan Rus Albayı A. İ. İyas, Barzani aşiretinin Türk ordularının cephe gerisinde ayaklanma ve karışıklık çıkartmak için kullanılabileceğine işaret ediyor. Türkiye’nin Tahran elçisi, İran’daki Rus diplomatların bu faaliyetlerinden rahatsız olmuştur. Türk elçisi, Eylül başında Rus temsilcileriyle yaptığı görüşmede Hoy ve Urimiye’deki Rus konsoloslukların desteğiyle Şeyh Abdüsselam Barzani’nin Türkiye’ye karşı giriştiği düşmanca hareketleri protesto ediyor.
Rus Dışişleri Bakanı Sazanov, Savaş Bakanı Suhomlinov’a gönderdiği 23 Temmuz 1914 tarihli gizli bir mektupta, Türkiye Kürtlerine Abdürrezak Bey ve Şeyh Barzan aracılığıyla etki edebileceklerinin altını çiziyor. Raporda her iki aşiret reisinin o anda Kafkasya’da yaşadıkları da belirtiliyor. Yetkili, yukarda anılan aşiret reisleri aracılığıyla Türkiye Kürtleri arasında ajitasyon faaliyeti yürütmek için erken olduğunu, Türkiye’nin daha tam tavrını belirlemediğini, ancak hazırlıklar yapılarak ihtiyaç olan silah ve mühimmatın nasıl aktarılacağının tespit edilerek, gerekli durumda sevkiyatın hemen yapılabilmesi lüzümunu ifade ediyor.

“ŞEYH BARZAN TÜRKİYE’DEN İNTİKAM İÇİN HAZIR”

Kafkas Askeri Bölgesi Kurmay Başkanı Yudeniç, 10 Ağustos 1914 tarihli şifreli telgrafında Türklere düşman unsurlar kullanılarak ayaklanmaların örgütlenmesi gerektiğini vurguluyor. Yudeniç’in ifadesiyle Türkiye’den Şeyh Barzan ve İran’dan Şeyh Taha, Türklerden intikam almak için hazırdır. Yudeniç, telgrafında, Ermenileri ve Kürtleri silahlandırmak amacıyla, 25 bin silah ve 20 milyon mermi talep ediyor.
Yudeniç, 18 Ağustos 1914 tarihli raporunda da Türkiye Ermenileri, Kürtleri ve Asurîleri arasında ayaklanma çıkarma konusuna değiniyor. Şeyh Barzan’ın Türklerden intikam almak için yanıp tutuştuğunu belirten Yudeniç, Barzanilerin çıkaracağı bir ayaklanmanın Türklere büyük sorun yaratacağını ve Türklerin önemli bir kuvvetini ayaklanmayı bastırmak üzere kendi üzerine çekeceğini ifade ediyor. Yudeniç, raporunun devamında Kotur Hanı’nın ve Zerza aşiretinin Türkler için ciddi bir tehlike yaratmasa da Barzanilerle ortak hareket ettikleri takdirde Kürtler arasında Türk düşmanlarının sayısının artmış olacağını vurguluyor. Yudeniç, ardından bu Kürt aşiretlerine çok fazla silah ve mermi göndermenin gerek olmadığını, ancak başarılı bir ayaklanmanın örgütlenmesi için küçük bir miktara ihtiyaç olduğunu söylüyor.

“HIRISTİYANLARIN ŞEYHİ” BARZANİ MİSYONER PAPAZLARIYA

Şeyh Abdüsselam, diğer taraftan Osmanlı Devleti’ne karşı İngilizlerle işbirliğinin peşinden koşmaktadır. Kendisini ziyarete gelen İngiliz misyoner papazlarına “Hindistan’a gittiniz, sizi istemedikleri halde orada kaldınız. Oysa biz sizi istiyoruz, neden bize gelemiyorsunuz? Burada her yerde hoşnutla karşılanırsınız” diye sitem ediyor. Şeyh Barzani, ayrıca misyonerlere onlarla birlikte İngiltere’ye gitmeyi teklif etmiştir. Amacı, Canterbury Başpiskoposluğuna uğramak, Başpiskoposu köylerinde okul açmaya ikna etmek, sonra da yardımlarıyla Kürdistan’ın kurulmasına yönelik hazırlıklar yapacağı Windsor’da Kral George’a çıkmaktır.
Şeyh Barzani, bölgedeki Britanya Konsolosluğuyla da sık sık görüşüyordu. Hatta bazı toprakları ele geçirip İngilizlere devretmeyi bile planlamıştı. Lakabı “Hıristiyanların Şeyhi” olan Barzani, Birinci Dünya Savaşı sırasında cihada karşı çıkmış, müritlerinin katılmasını yasaklamış ve cihadı engellemek için güçlü bir biçimde müdahalelerde bulunmuştu. Tabi bu durum, İngiliz misyonerle tarafında büyük takdirle karşılanmıştı.

Celal Bayar da Barzani Aşireti’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Ruslarla işbirliği yaparak Osmanlı ordularını arkadan vurduğunu ifade ediyor. Osmanlı arşivlerinde bu işbirliğini kanıtlayan belgeler bulunuyor.

BARZANİLER ERMENİ ÇETELERİNİN İMDADINA YETİŞİYOR

Barzanilerin emperyalistlerle işbirliği Birinci Dünya Savaşı sonrasında da devam etti. Mesut Barzani, “Mustafa Barzani ve Kürt Kurtuluş Hareketi (1931-1961)” adlı kitabında Sevr Antlaşması’nın Kürtler için bir umut yarattığını ifade ederken, Lozan Antlaşması’nı ise “utanç verici” olarak niteledi. Ancak Mesut Barzani’nin kitabında babasının ağzından aktardığı aşağıdaki satırlar, aşiretin o dönemde oynadığı rolü göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır:
“Barzaniler, Asurilerin yanında Ermenilerle de sıcak ilişki içindeydiler. Bu noktada Ermenilerle ilişkiler bağlamında bizzat Barzani’den (Molla Mustafa Barzani-MP) dinlediğim bir olayı aktarmak istiyorum. ‘Ermeniler, 1920-1921 yıllarında soykırıma uğradıkları sırada, Andranik Paşa, Şeyh Ahmet’e (Molla Mustafa Barzani’nin büyük kardeşi-MP) bir mektup göndererek yardım istemişti. Bunun üzerine Şeyh Ahmet, Veli Bey ve silahlı 200 kişiyi gönderme emri verdi. Ben de bu grubun içindeydim. Ermenilere yardım etmek üzere diğer Kürt aşiretlerinin bölgelerinden geçtiğimiz sırada bize ‘Nereye gidiyorsunuz’ diye sorduklarında ‘Ermenileri vurmaya gidiyoruz’ diyorduk. Çünkü, malesef Türk hükümeti birçoklarını bunun Müslümanlarla Hristiyanlar arasında bir savaş olduğuna ve Türkiye’nin İslam adına savaştığına inandırmıştı. Biz Ermenilere yardım ettik ve onları Suriye’ye kadar götürdük. Kurtardığımız aileler arasında Andranik Paşa’nın ailesi de vardı. Türk orduları ile girdiğimiz çatışmalarda 14 Kürt savaşçısını yitirdik.’”
Mustafa Barzani’nin anlatımında iki nokta dikkati çekiyor: Birincisi, Barzanilerin bölgedeki Türk-Kürt ayırt etmeden Müslüman nüfusa karşı şiddetli bir şekilde kırım politikası izleyen Ermeni çetelerinin komutanı Andranik’e yardım etmesidir. İkinci nokta ise bunu diğer Kürt aşiretlerinden gizlemeleri, Ermenilere karşı savaşmaya gittiklerini söylemeleridir.
Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Kürtlerin önemli bir kısmı Türkiye’nin cephesinde yer almış ve süreç içerisinde bir millet olarak kaynaşma iradesiyle ortak vatanın kuruluşunda kan dökmüşlerdi. Tabi bu süreçte Ermeni çetelerinin faaliyetlerinden bölgede en fazla muzdarip olanların başında Kürtler geliyordu. Bu olgu, Türkiye’nin karşısında saf tutan ayrılıkçı Kürt aşiretleri ve liderleri tarafından da net bir şeklide ifade edilmektedir.

“ERMENİ ÇETELERİ, KÜRTLERE KARŞI ZEHİR FIŞKIRTMIŞTIR”

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde ayrı bir Kürt devleti kurulması için faaliyet yürüten, İttihat ve Terakki’nin keskin muhalifi, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin aktif üyelerinden, Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden ve bizzat Mustafa Kemal’in emriyle tutuklanmış olan ve hatta Ermenileri Kürtlerin ırkdaşı olarak gören Nuri Dersimi’nin ilk defa İsveç’te yayımlanan hatıralarında Ermeni çetelerinin faaliyetleriyle ilgili yazdıkları, Barzanilerin Andranik’in yardımına koşmalarının ne anlam ifade ettiği açısından çarpıcıdır.
Dersimi, meselenin 19. yüzyılın sonunda Ermeni çetelerinin Ruslardan aldıkları destekle gerçekleştirdikleri tecavüzlerle ortaya çıktığını belirtir. Dersimi’nin ifadesiyle Taşnaklar uzun yıllar boyunca yayın organlarında Kürtlere karşı kin ve düşmanlıklarını gizlememişler, Kürtlere karşı zehir fışkırtmışlar ve yaptıkları katliamları kahramanlık olarak nitelemişlerdir.
Türkiye karşıtlığını gizlemeyen Dersimi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi’nde bulunmuş ve hatıralarında Barzanilerin yardımına koştuğu Ermeni çetelerinin cins, yaş ayrımı yapmadan Kürtlere karşı başvurdukları vahşi katliam metodlarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Buradan kısa bir bölüm aktarıyoruz:

“YÜZBİNLERCE KÜRDÜN KANINA SEBEBİYET VERDİLER”

“Ermeniler, ‘Ey Kürtler, nere gitseniz bizden kurtulamazsınız’ diye hücum etmişlerdi. (…) Harp devam ettiği müddetçe Ermeni silahlı kuvvetleri Kürtlere, Kürt köylerine, kadın ve kızlarına bila merhamet saldırış yaparak yüzbinlerce Kürdün kanına sebebiyet vermiş oldular. Bu harp sırasında Ermenilerin Kürdistan mıntıkasında irtikab etmiş oldukları cürümler haddini aşmış ve bir çok Kürt ocakları sönmüş ve bu cerayimi vahşiyeden evlatlarını kaybeden anneler, kocalarını ölmüş gören gelinler hep kara giymişlerdi. Babaları Ermeniler tarafından öldürülen binlerce öksüz Kürt yavruları harabe damların duvarları önünde aç ve çıplak dilenmiş ve en son açlıktan ölmüşlerdi. (…)
“[Ermeni çeteleri] gebe kadınların karnını deşerek ruşeymlerini yerlere dökmüş, memedeki çocukları süngülere takmış, kestikleri Kürtlerin derilerinden cep yapmak gibi türlü zulüm ve vahşetler yapmış, (…) henüz memede olan çocukların karınlarını yarıp tuzlatmış ve bazen de bir süt emen çocuğun başını keserek annesinin karnına sokmuş, insanlığa ve akla sığmayacak eziyetlerle Kürdistan’dan yüzbinlerce Kürdü yakmışlardır.”
Dersim’in önemli Kürt aşiret reislerinden Seyit Rıza ise şu olaylara tanık olduğunu anlatıyor:
“Gayet büyük ve tamamen ahşaptan mamul bir binanın içerisinde binlerce erkek, kadın, kız, çoluk-çocuğun mezkur binaya doldurularak müthiş bir surette ateşler ve canhıraş bir tarzda ateş dumanları içerisinde yanmakta olduğunu ve mezkur binanın dış kapısı altında bir çay gibi kan ve yanmakta olan zavallıların suları akmakta olduğunu gözümle gördüm. (…) Binlerce felaketzede insanların Kürt olduklarını ve hiç olmazsa insan olduklarını görerek ve bilerek hüngür-hüngür ağlamaktan kendimi zapt edemedim.”
Nuri Dersimi, Kürtlerin felaket ve sefaletini tasvir etme lüzumunu Alman veya Amerikan misyonerlerinin vicdanlarında hissetmediklerini, Ermeni katliamlarından Kürtlerin mesul tutulduğunu ama Kürt katliamlarından asla Ermenilerin sorumlu sayılmadığını vurguluyor.

“SOYUMUZU SOPUMUZU KAZIYIP YOK ETMEK İSTİYORLARDI”

Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamış ve hatta Çarlık Rusyası’nın askeri okullarında eğitim görüp Rus ordusunda subay olarak görev yapmış olan Kürt Brukan Aşireti’nin reisi Kinyas Kartal ise Ermeni çetelerinin Müslümanları bölgeden söküp atmak istediklerini, köyleri basıp, ev ve ekinleri yaktıklarını anlatıyor:
“Bu çetelerden birisi bir gün (1917-1918) bizim aşiretin köylerinden Zeve’ye geldi. Kadın erkek, çoluk çocuk ne varsa hepsini katlettiler. Canlı varlık bırakmadılar. Bütün evleri ve tarlaları yaktılar. Bizim aşiretin yaşlılarından Kafkasya’daki Zeve köyünde Ermenilerin yaptığı katliamı bilmeyen yoktur. Bu acı hatıranın ağıtları bile vardır.
“Ermenilerin bize yaptığı asıl büyük mezalim İran’dan geçerken yol boyunca oldu. Hiç beklenmedik bir anda çeteler saldırıya geçerlerdi. Geceleri çadırları basar sırf öldürmüş olmak için ateş ederlerdi. Hayvan sürülerimizi toplu halde imha eden Ermeni çeteleri hatırlıyorum. Adeta soyumuzu sopumuzu kazıyıp yok etmek istiyorlardı.”

TAŞNAKLARLA İŞBİRLİĞİNE KARŞI KESİN TAVIR

Barzaniler dışındaki Kürt aşiretleri, Ermenilere yardım etmek şöyle dursun, yan yana gelmekten bile şiddetle kaçınmışlardır.
Çarlık arşivlerindeki bir belgeye göre Rusya’nın Erzurum Başkonsolosu Adamov’la 1914 Haziranında bir görüşme yapan Hayderan aşireti şeyhleri, Ruslarla işbirliğine yanaşmakla birlikte Taşnaklarla ilgili kesin olumsuz bir tavır takınırlar. Bir Sovyet yetkilisi ise Ankara’dan yazdığı 3 Şubat 1923 tarihli raporda Birinci Dünya Savaşı sırasında bulunduğu işgal bölgelerinde görüştüğü Kürtlerden devamlı olarak şunları duyduğunu aktarıyor:
“Ruslardan korkmuyoruz. Ancak bizi öldüren, kadınlarımızın onurunu ayaklar altına alan Ermenilerden korkuyoruz, siz Ruslar da buna göz yumuyorsunuz.”
Buna benzer tepkiler, İngiliz belgelerine de yansımıştır. Bu belgelere göre Kürt aşiretleri, bölgede Ermenilerin yönetici unsur olarak kendilerine dayatılmasından dolayı kızgındırlar ve bunun yalnızca şiddeti doğuracağını belirtmektedirler. Böyle bir durumda en güçlü işgal ordasu bile barışı sağlayamayacaktır. Kürt aşiretleri, diğer taraftan Ermeni çetelerinin Adana’daki varlığından ve davranışlarından ise acı içinde bahsetmektedirler. Haftalık yayınlanan Kürdistan dergisinin 1919 yazında çıkan bir sayısında Bitlis ve Van’da Ermeniler tarafından katledilen Kürtlerin sayısı yaklaşık yüz bin olarak belirtiliyor.
Aynı şekilde önde gelen ayrılıkçı Kürt aşiret reisi ve şeyhlerinin Şam’da çıkan “Aş-Şaab” gazetesinde yayımlanan mektuplarında, Taşnakların Kürtleri aldattığı, Kürtlerin köle olacağı Ermeni yurdu için savaşta, Türklere karşı onları bir silah olarak kullanmaya çalıştıkları ifade ediliyor.
Yukarıdaki olgular, Barzanilerin neden Kürt aşiretlerinden gizleyerek Ermeni çetelerine yardım ettiklerini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Barzaniler, düşman Rus ordularıyla işbirliği içine girmenin ötesinde ayrılıkçı, Türkiye karşıtı Kürt aşiretlerinin bile tepkisini çekebilecek bir eylem içerisinde bulunmuşlardır.

ÇARLIK VE ERMENİ KAYNAKLARINDA KÜRT KAYIPLARI

Çarlık Kafkas Ordusu Karargâhına bağlı askeri mahkemede görülen bir dava, Kürt nüfusun maruz kaldığı mezalimin boyutlarını farklı bir gözden yansıtıyor. Ermeni gönüllülerinin yargılandıkları davanın karar metni, insanın tüylerini ürpertiyor:
“Azerbaycan-Van Birliğine bağlı Kolordu Mahkemesi, 1916 yılı 10 Eylül günü, gereken heyet toplanarak, 3’üncü ve 4’üncü Ermeni Gönüllü Birliklerine bağlı Ermeni gönüllülerden sanıklar Seno Arutunyan, Hay (hem de Ayk) Ohanyan ve diğerlerinden oluşan toplam sekiz kişiyle ilgili davayı görerek; onları Kürt kadın ve kızlara tecavüz, 26 kadın ve çocuğa kasıtlı olarak işkence etme ve ölümcül yaralayarak öldürme konusunda suçlu bularak, adı geçen sanıkların tümünün asılarak idam edilmelerine ve tüm imtiyazlarının alınmasına karar verdi.”
Ermeni gönüllülerini silahlandıran ve kullanan Çarlık ordularının bile mahkeme kararıyla kayıt altına aldığı bu tür katliamlar, Barzanileri Ermeni çetelerine yardım etmekten alıkoymamış. Ermeni milliyetçilerinin yayın organı olan Mşak gazetesinde Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslara ve Ermenilere karşı nüfusunun dörtte üçünü kaybettiği, yüzlerce köyünün yerle bir olduğu ifade edildikten sonra bir Ermeni gönüllü birliği komutanının şu sözlerine yer veriliyor:
“Bence savaş sırasında Kürtler her şeylerini kaybetti. Eğer bizim güçlerimize karşı savaşmaya devam ederlerse, Doğu Kürdistan ve Diyarbakır bölgesindeki arda kalan zavallı Kürtlerin sayısı 250000’i geçmeyecek.”
Ermeni çetelerinin Kürtlere yönelik katliam politikaları sadece Birinci Dünya Savaşı’yla da sınırlı değil. Barzaniler, Andranik’e yardım gönderdiği dönemde Ermenistan sınırları içerisindeki Kürt nüfusu, etnik temizlik politikası sonucunda Ermeni tarihçi Lalayan’ın verdiği istatistike göre yüzde 98 azaldı. İki buçuk senelik Taşnak iktidarında 1918’de 25 bin olan Kürt nüfusu, 1920’de 500’e düştü.

ERMENİ MİLLİYETÇİLERİNİN KÜRTLERE HAKARETLERİ

Ermeni çetelerinin Kürt nüfusa yönelik bu katliam politikalarında Ermeni milliyetçiliğinin Kürtlere bakışı da önemli rol oynamış ve bu saldırıların zeminini hazırlamıştı. Ermeni milliyetçiliğinin ilk teorisyenlerinden Grigori Yeremeyeviç Artsruni, 11 Mayıs 1879 tarihinde Tiflis Zanaatkârlar Kulübü’nde Ermenice olarak verdiği ve daha sonra “Türkiye Ermenilerinin Ekonomik Durumu” başlığıyla kitap olarak basılan derste Kürtlerin vahşi olduğunu, geçmişe, tarihe, edebiyata sahip olmadıklarını ifade ediyor. Ermeni liberalizminin fikir babasına göre doğa, bütün halklara aynı yeteneklere sahip beyin vermemiştir, Türklerin ve Kürtlerin dilleri, kültüre ve medeniyete eğilimleri yoktur. Bu yüzden insanlığın genel mutluluğu için kültüre yatkınlığı olmayan halklar, kültürlü halklar tarafından yutulmalı, güçlü halkların etrafında toplanmalı ve sonunda onlara karışmalıdır.
Taşnakların da ideolojik önderi olan Artsruni, Ermeni milliyetçiliğinin ideolojik temellerini attığı kitabında Kürtleri göçebe olarak tanımlar ve en önemli meşguliyetlerinin yağma olduğunu belirtir. Ona göre Kürtler, Ermenilerin en güvenilir uşağı olmuştur, ancak uygun bir fırsat bulduğunda efendisinin evini terk etmiş, eşkıyalara katılarak efendisinin evini yağmalamış, onu öldürmüş, eşine, kızlarına tecavüz etmiş, mallarını çalmış, evini yerle bir etmiş, bağını, tarlasını yakmıştır.
Sovyet Ermenistanı’nın önemli devlet ve bilim adamlarından A. B. Karinyan’ın Taşnakizmin “temel İncili” olarak nitelendirdiği bu kitapta Kürtler, sinsi eşkiyalar olarak nitelendiriliyor.
Ermeni milliyetçiliğinin şoven bakış açısını göstermesi açısından Viktor Gordon’un 1962’de Paris’te yayımlanan “Şovalye Ale Emat” isimli romanındaki satırlar da dikkat çekici. Romanda bir Kürt aşiretini ziyaret eden iki Ermeniye aşiret reisi, 6 karısından birini bir geceliğine vermektedir. Kadın, bu iki Ermeniden o gece hamile kalacak ve böylece iki erkek çocuğu olacaktır. Bu da aşiret reisine büyük bir şeref verecektir.

YİTEN KİMLİKLER VE AHLAKİ DEĞERLER

Barzanilerin Ermeni çetelerinin yardımına koşması, bütün bu olgular değerlendirildiğinde emperyalist planlarda oynanan rolün dibe vurduğu yeri göstermesi açısından önemli. Emperyalizmle işbirliği, başka hiçbir kimlik ve ahlaki değer bırakmıyor. Geriye kalan sadece üstlenilen “görevi” yerine getirmektir. “Görev” için feda edilmeyecek hiçbir şey yoktur. Aynı Büyük Ortadoğu Projesi’nde üstlenilen görev gibi.
Barzaniler, bu sefer ABD’nin kukla devletinin baş rol oyuncusu. Ermeni çetelerinin lideri Andranik’in kurtarıcılığına soyunmanın, bölge halklarını arkadan vurmak anlamına gelmesinin yanında Kürt halkının en basit çıkarlarıyla bile bağdaşmadığı, hatta buna ters düştüğü açık. Barzanilerin kukla devletin bekçiliği de bu temelde değerlendirilmeli ve en başta Kürtlere karşı bir hareket olduğu görülmeli.

Andranik Ozanyan, ‘Kürt ve Türk katili, korkunç bir canavar’

Andranik Torosoviç Ozanyan, Şubat 1865’te Şebinkarahisar’da doğdu. 1890’lı yılların başında Ermeni çetelerine katıldı. Andranik’in çetesi, Türk ordularıyla sadece 1904 yılında otuzun üzerinde çatışmaya girdi. Birinci Balkan Savaşı sırasında Bulgaristan’da Ermeni gönüllü birliklerini örgütleyerek Türkiye’ye karşı savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nda Birinci Ermeni Gönüllü Birliği’nin komutanlığını yaptı ve Rus ordularının yanında yer aldı. Vladikafkaz’da çıkan Trek gazetesinin 10 Ağustos 1916 tarihli sayısında Andranik’ten şöyle bahsediyordu: “O, Türkler için yolu boyunca sadece başıbozukların (Düzensiz Kürt birlikleri kastedilmektedir-MP) cesetlerini bırakan büyük, korkunç bir canavardı. (…) Onun ardından savaş meydanında oluk oluk Türk kanı akardı.” Bir Amerikan Ermenisi olan William Saroyan, Arap Lawrence’ın Arabistan’da oynadığı rolü Andranik’in Türkiye’de oynadığını belirtir. Saroyan’a göre Batılı emperyalislerin çıkarları için Andranik, Türk ordularına karşı savaşmış, Batılı devletler onu Ermenilere özgürlük verileceği sözleriyle kandırmıştır. Andranik, daha sonra yurtdışına kaçtı ve 1927 yılında California’da (ABD) öldü. Bir sene sonra külleri Paris’e getirildi ve orada gömüldü.

ÇARLIK GENERALİ BOLHOVİTİNOV’UN RAPORUNDAN:
‘Ermeni birlikleri, Kürt köylerinde hiçbir canlı bırakmadılar’

Rus Kafkas Ordusu’nun Birinci Dünya Savaşı sırasında kurmay başkanı Tuğgeneral L. M. Bolhovitinov’un 11 Aralık 1915 tarihli raporundan:
– “Biz bu bölgeyi işgal ettiğimizde Ermeni birlikleri de Kürt köylerinde taş üstünde taş bırakmadıkları gibi, amansızca hiçbir canlı da bırakmamışlardır. Bu şekilde ihtiraslar körüklenmiş ve iki milliyet arasındaki ilişkiler sonuna kadar gerilmiştir.”
– “Hemen hemen her [Rus] subayı, [Ermeni] birliklerinde sadece gönüllüler değil, komutanların arasında da disiplinsizliğe, itaatsizliğe, iç çatışmalara, entrikalara, böbürlenmelere, korkaklıklara, farklı farklı hırsızlık ve gasp olaylarına ve hatta bizim tarafımızdan işgal edilen Türk topraklarında Müslüman sivil halka karşı tecavüzlere tanık olmuştur. Buna benzer tecavüzlere ve cins ve yaş gözetmeksizin Kürt nüfusunun neredeyse tamamının imhasına yönelik gönüllülerin ele geçirilen yazışmaları ve gönüllülerin faaliyetlerinin çileden çıkardığı tarafsız kişilerin mektupları bulunmaktadır.”
– “Rasul Bey ve akrabası Halil Bey (Kürt aşiret reisleri-MP), bize tam itaat etmelerinden ve alaylarını dağıtma sözünü yerine getirmelerinden dolayı, kişisel güvenlikleri, dokunulmazlıkları ve geçmişte yaptıklarının unutulacağı garantisiyle Iğdır’a gönderilmelerine rağmen daha sonra casuslukla ve ordumuza saldırmakla suçlanarak Erivan Valisi tarafından tutuklanmışlardır. Bu arada, onların Türkiye’de kalan malları, Ermeniler ve Ermeni gönüllüleri tarafından tamamen yağmalanmıştır. Rasul Bey, bu olaya çok kızmış ve bizim tarafımızdan Erivan vilayetine yerleştirilmesine ve devletten emekli maaşı bağlanmasına rağmen serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra, uygun bir fırsatını bularak Türkiye’ye kaçmıştır. (…) Ordu karargâhının dosyalarındaki belgelere göre, Rasul Bey’in akrabalarıyla birlikte bize teslim olduğu dönemde aralarında Sipkan, Haydaran ve Sıraç aşiretlerinden Abdulmecid, İbrahimoğlu ve Hüseyin Bey’in de bulunduğu diğer Kürt beyleri de teslim olmayı planlamaktaydılar. Ancak Rasul Bey’in ve mallarının başına gelenleri öğrenir öğrenmez derhal niyetlerinden vazgeçmişlerdir.”
– “Ermeni halkının Kürtler tarafından tamamen yok edildiğine dair bilgiler, General Nikolayev tarafından bilinmemektedir ve onun açıklamalarına göre Van’dan Teperiz’e doğru yaklaşık 50 000 mülteci yola çıkmıştır ve Kürtler tarafından öldürülenlerin sayısı 100’ü geçmemektedir. Teperiz’den Bergrikale’ye doğru dönüş yolunda hastalıklardan ölen Ermeni cesetlerinin sayısı ise 500’den fazla değildir.”

ALINTI

MEGRİ,MEGRİ

MEGRİ,MEGRİ:Artık,inleme ağlama, aglama(Megri,megri)
Bu ne haldir,ağlama,ağlama(Megri,megri)
Ağlama,ağlama,ağlama.
Sayın Cumhurbaşkanı,Başbakan olduğu zaman Diyarbakır’da Barzani’yi Ülke başkanı gibi karşılamış,Tatlıses ve Perver’in söylediği ağlama,ağlama şarkısına,Arınç,Emine Erdoğan ile birlikte Megri megri diyerek göz yaşı dökmüşlerdi.
Şimdi Barzani’nin.Libya ile dosttunuz dostluğunuz bitti.Suriye ile dosttunuz dostluğunuz bitti.Ankara’ya Kürdistan bayrağı astırdınız,benimlede dost oldunuz.Kürt açılımı diyerek Kürtlerle dost oldunuz.Hoca diyerek,Fetö ile dost oldunuz.Müttefikimiz diyerek ABD ile dost oldunuz.Dostluğu hep senmi bitireceksin.Bu sefer dostluğu ben bitiriyorum.Megri,megri(Ağlama,ağlama)dediğini duyar gibiyim.
Bu sözleri duymaktaysa,silmek istediğiniz Atatürk’ün Ankara anlaşmasında koyduğu Irak bütünlüğü bozulursa Kerkük ve Musul’a girmek hakkımız diyerek.Musul ve Kerkük ‘e girmeliyiz.
Kurulacak olan kukla Kürdistan’ı,yakında.İsrail Suriye’si ve İsrail Kürdistan’ı olarak karşımıza çıkacaktır.

BİR DÖNME:Bir dönmeden, diğer bir dönmeye.
Bunca yıllık dönmeyim,ama senin gibi dönmeyi hiç görmedim.(Defalarca din değiştiren,AKP ye yaranmak için başını kapatıp,)-Ben yine Müslümanlığa geri döndüm diyen, Tuğçe Kazaz’a .Trans Kadın Çağla Akalın’dan Ters Köşe.
Trans Kadın Çağla Akalın.
Daha öncede,LBGT yürüyüşüne ahlaken engel olacağız diyen,bir ocak başkanına..
-Benimle hertürlü fanteziyi yaşarken,Karaman’da kırkbeş çocuğa (Erkek Çocuk)tecavüz edilirken ses çıkarmıyordunuz..Benimle fanteziler yap ve Genelevdeki kadınlarla ,onların işi bu(Fahişelik)deyip birlik ol.Sonra Gusül Abdest alıp temizlendim de.Böyle ahlak temizlenmiyor diyerek Ters Köşe yapmıştı.
Akılımda bir zamanlar ,tercümanlık yapan.Turgut Özal’ın şahit olduğu.Amerikan Askeri ile yatmak istemeyen Genelev çalışanı Malatya’lı Kezban’ın
-Ben Türk orospusuyum.Amerikalı Coni ile yatmam deyişi.
Dönmede olsan,orospuda olsan.Dansözler gibi kıvırmıyacaksın.
Hep Akit magazin yapmayacakya,birazda ben MAGAZİN yapayım dedim.
HOŞGÖRÜNÜZLE EFENDİM.

BİZİM TARİHİMİZ Mİ:Bizim Tarihimiz mi..?Görsel medyada birileri,İngiliz Mandasına atıfta bulunuyor.Birileri Humeyni’yi seviyor.
Özkökten yoksun,1867 Tanzimat ve İslahat fermanları çıkarılmış,yabancılara mülk satışı serbest bırakılmıştı.Bu sebeple mülk satışı Abdülhamid ‘e kadar fazla değildi.
Abdülhamid ‘ten sonra satışlar bilhassa İzmir’de talan edilecek boyutadır.Abdülhamid’in askeri başarısızlığından dolayı(Gemiler Çürütülmüş) Rus savaşı kaybedilmiş.Ege’de toprak satışı yagmaya dönüşmüştür .Dönümü bir Sterlin’e bag ve bahçeler İngilizler’e satılmıştır.
Kurtuluş Savaşından sonra çıkarılan Köy Kanunu ile bu topraklar geri alınmış İzmir bu yüzden “Gavur İzmir “olmaktan kurtarılmıştır.
İzmir halkının Mustafa Kemal Atatürk ‘ü nedenli sevdikleride ortaya çıkmaktadır.Bu topraklarda İngilizlere satılan yerlerin üstünde, Kraliçeye doğum günleri tertip edilmekte.Hoş geldin partileri düzenlenmektedir.
Birileri hala,İngilizlerin Abdülhamid zamanında,Ülkeyi talan ettiğini unutup,Atatürk İngiliz Valisi olmak istiyordu diyebilmekte.Ve yine birileri Menderes zamanında Süt tozu furyası ile okullara kadar giren Amarikan emperyalizminin,Atatürk zamanında başladığını telkin etmektedir.
Ve Yunanistan da bile bütün kitapçıların raflarında birinci sırada satılan NUTUK kitabını okumak yerine ,Osmanlı tarihini İngilizler çarpıtarak yazıyor diyerek işin içinden çıkmaktadırlar.
Yine tarihçiler 1931 Yılında Bulgarlara satılan evrakları,önümüze ısıtıp ısıtıp getirmekte tarihi sattılar denilmektedir.1964 yılında satılanlar nerede,2000 yılında adı Milli kütüphane olan kurum,eski yazı ile yazılanları arşivlemekte,yeni harflerle yazılan belgeleri kağıt hamuru yapılmak üzere satmaktadır.
Kısaca tarihimiz nedir.Abdulhamid tarafından İngilizlere satılan Ege Topraklarımı.Süt tozu ile okullarımıza giren Amerikan Emperryalizmi mi.Bir Mason tarafından Ermenilere satılan arşiv belgelerimiz mi.Yeni harflerle yazılan,kağıt hamuru yapılan arşivlerimiz mi.

MÜPTEZEL

Müptezel nedir?
Müptezel; Saygınlığını yitirmiş, çokluğundan dolayı değerini yitiren, değersiz gibi anlamlara gelmektedir.

Ayrıca Pek bol ve ucuz şey; ortamalı; ortaya düşmüş kadın anlamınada gelmektedir.

Tarihçilerimiz;Söze başlarken Selçuklu’da bizim dörtyüzyıl hüküm sürmüş.Osmanlı’da bizim altıyüzyıl hüküm sürmüş.
Cumhuriyet’te bizim kısabir süre sonra yüzüncü yılına girecegeiz.Bazı tarihçilerimiz de Tarih Türk’lerle başlar.

Hepsi dogru tesbit.Selçuklu.Osmanlı ve Cumhuriyet bizim tarihimiz.Dogrusu ile Yanlışları ile bizim tarihimiz.
Son zamanlarda Eski Türk Tarihinden bahis söz konusu degil.Osmanlının kuruluşu ve Selçululunun yıkılışı hiç degil.
Osmanlı altıyüzyıl Cihana hükmetmiş bir imparatorluk.Selçuklu Devletinin yıkılışından sonra kurulan ve Aile soyundan
gelen bir imparatorluk.Yine bir aile finansı olan. Savaşların Gizli Finansörü Rothschild Hanedanlığının yıkıma
sürüklediği bir imparatorluk.

Bazı Tarihçilerimiz varki,kadın olmadıkları için ortamalı(Müptezel ) demiyecegim.Saygınlığını yitirmiş diyecegim(Müptezel).
Osmanlı’yı göklere çıkarırken ,Cumhuriyeti yerlerde süründürmek için
degersizliklerinden olsalar gerek,bazı yerlere yaranmak İçin olsa gerek.Yazılarında ucuz olan ne varsa paylaşıyorlar.

Atatürk’e Söven “Kadir Mısırlıoğlu Kimdir?

Kadir Mısıroğlu diye bir adam var.
Siyasal İslamcılar arasında daha bilinen, kabul gören ve okunan bir isimdir.
Kimine göre zavallı bir meczup, kimine göre ardından gidilmesi gereken bir fikir önderidir. Hitabetini görenlerde “Müslüman mı,
yoksa koca bir şarlatan mı?” kuşkusunu bırakan garip bir üslubu vardır.
Tabi ki bilemeyiz, Müslüman mı, yoksa koca bir şarlatan mı?
Orasını Allah bilir ve Mahkeme-i Kübra’da elbette hükmünü verir. Dolayısıyla biz bilmediklerimizi bir kenara bırakalım,
bildiklerimizi yazmaya başlayalım.
10 Kasım günü herkesi tahrik edercesine “saat 09.05’te kenefe gidin” çağrısını yapan Kadir Mısıroğlu’nu biraz daha yakından tanıyalım.
Bilmem ki hangi birini yazalım. Mustafa Kemal’e hakaretine alkış tutan “muhafazakâr demokratlara” Kadir Mısıroğlu gerçeğini nasıl anlatalım?
En iyisi biz, kendi ağzından hayatını anlattığı yazılarında yer vermeye gerek görmediği “Hac Ticaretinden” başlayalım.

Yıl 1963!
Bugün “dindar gençliğine” rol model olarak sunulan ve kendini “belli ölçüde deliyim” şeklinde tanımlayan Kadir Mısıroğlu’nun
henüz bu denli tanınmadığı yıllardır.
Bugün olduğu gibi, o günlerde de Kadir Mısıroğlu çevresine dindar bir profil çizmekte, tertemiz Müslüman profiliyle güven telkin
etmektedir. Ticarete heveslidir. Dönemin tanınmış ilahiyatçılarından olan ve Türkiye’nin ilk Hac ve Umre Organizasyon şirketinin
kurucularından Prof.Dr.Mehmet Müftüoğlu; ağzı iyi laf yapan bu genç adama güvenir. Kadir Mısıroğlu ve İhsan Toksarı’yla
birlikte “ORTAŞARK” isimli Hac ve Umre Organizasyon Şirketi’ni kurarlar. Hacı Bayram Mevkiinde Kıskaç Sok Numara 4’te kurulan
bu şirket Güney Matbaasının hemen yanındadır.
Mehmet Müftüoğlu çok iyi düzeyde Arapça bilmesi nedeniyle Türkiye’den Hacca giden kafilelerin başında yer alır. Müftüoğlu,
Hacılarla birlikte Suudi Arabistan’a giderken; şirketin Türkiye’deki işlerini de Kadir Mısıroğlu ve İhsan Toksarı’ya bırakır…
1960’ların Türkiye’sinde oldukça uzun süren bir Hac seyahatine çıkan Mehmet Müftüoğlu bu defa geri döndüğünde her şeyin buhar
olup gittiğini fark eder.. Dünyası yıkılmıştır. Her şeyini emanet ettiği Kadir Mısıroğlu ve İhsan Toksarı toplanan Hac paralarını
adeta buharlaştırmıştır. Bir türlü hesabı tutturamazlar. Rivayet göre İhsan Toksarı hacıların parasıyla bebekte apartman yaptırmış,
Kadir Mısıroğlu da paraların bir kısmını buharlaştırmıştır.
Olay Adliyelik olur. Bütün birikimini bir anda kaybeden İlahiyat Profesörü Mehmet Müftüoğlu derhal mahkemeye koşar. Kadir Mısıroğlu
ve İhsan Toksarı aleyhine alacak davası açar. Açar ve kazanır da! Ama parasını tahsil etmesi mümkün olmaz. Ahını bırakıp geride,
Rahmet-i Rahman’a intikal eder. Çok meraklısına buna ilişkin mahkeme kararını da gönderebiliriz.
Neyse Kadir Mısıroğlu, sonrasında yayıncılık gibi işlerle uğraşır. Ama asıl işi Atatürk’e ve Cumhuriyeti kuran kadroya küfretmek
ve şeriat düzeni istemektir.
Hayatını küfür ve hakaretlerle geçiren ve güya Allah’tan başkasından korkmayan Kadir Mısıroğlu; hakir gördüğü Allahsız Devrimcilerin
ya da kafatasçı ülkücülerin hücrelerde tutulduğu ihtilal günlerinde; cuntacıların hışmından korkmuş ve soluğu yurtdışında almıştır.
Bütün hayatı boyunca, memlekete Batı tipi bir düzen getirmekle suçladığı Mustafa Kemal’e küfreden ve şeriat düzeni isteyen Kadir
Mısıroğlu’nun, hayalindeki gibi şeriatla yönetilen bir İslam Ülkesine kaçtığına kesin gözüyle bakılmıştır. Oysa şeytanın şerrinden
Allah’a sığınırım diyen dili bir anda “lal” olmuş, cuntacıların şerrinden kaçıp şeytan dediği Batı’ya sığınıvermiştir. Gençlere
şeriatın hikmetlerini, Batı’nın melanetini anlatan Kadir Mısıroğlu soluğu Almanya’da almıştır. Frankfurt’a yerleşen Mısıroğlu,
buradan da İngiltere’ye geçmiştir…
Bakmayın şeriat istediğine, 7 Eylül 1983 tarih ve 18158 numaralı kararla birlikte Türk Vatandaşlığından çıkarıldığında, bu defa da
İNGİLTERE’DEN siyasi iltica talep etmiştir.
Sonrası mı?
İngiltere’de geçirdiği günleri sonrasında beş parasız kalmıştır. Mehmet Müftüoğlu’nu hiç hatırladı mı bilinmez ama rotayı yine
şeriata değil “kişisel rahatına” kırmıştır. Tekrar Almanya’nın yolunu tutmuş, yurtdışında kaldığı 11 yıl boyunca dilinden düşürmediği
“şeriatla yönetilen İslam ülkelerine” bir kez bile uğramamıştır..
Almanya’da camileri dolaşıp, kurduğu sucuk fabrikası için Müslümanlardan para toplamıştır. Tabi aklına kim geldiyse söverek…
Bugün Tayyip Bey’in mirasçısı olmakla övünüp durduğu Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar’ı “İnönü’den bile dinsiz ilan ederek…”
Çok merak edenler arşivlerden, sucuk fabrikası için para toplayan Kadir Mısıroğlu’nun Celal Bayar’a ithamlarını da okuyabilirler.
Uzatmayalım…
1991 yılından sonra Türkiye’ye tekrar dönmüştür. Kaldığı yerden Atatürk’e, İnönü’ye ve Bayar’a; Cumhuriyeti kuranların neredeyse
tamamına küfretmeye devam etmiştir.
Sadece O kadar mı?
Elbette hayır…
Akif’e de küfretmiştir Akif’e…
Yandaşların dilinden düşürmediği Mehmet Akif’e…
Kaldırıp milli şairimize “serserinin teki” deyip geçmiştir…
Dedik ya…
Müslüman mı, yoksa koca bir şarlatan mı bilemeyiz…
Bu adama alkış tutmaya devam edenlere de sadece Allah’tan akıl ve fikir ihsan etmesini dileyebiliriz…

Atatürk’e düşmanı “Mustafa Armagan Kimdir?

Atatürk düşmanlığıyla tanınan “tarihçi” ve Yeni Şafak gazetesi yazarı Mustafa Armağan, her fırsatta Atatürk’e saldırmayı adeta bir “görev” gibi görüyor.

Son olarak, Rize’de Atatürk heykelinin kaldırılmasının ardından “Bize bu şan yeter” yorumunda bulundu. Birçok kez tüm Atatürk heykellerinin
kaldırılması gerektiğini de dillendirmişti.

Atatürk’e her fırsatta düşmanlık yapmak için deyim yerindeyse “fırsat kollayan” Armağan’ın, birçok kez tarihi belgeleri çarpıttığı ortaya
çıkmış, ancak “huylu huyundan” vazgeçmemişti.

Öyle ki tarihçiliği “troll” seviyesine kadar indirip Atatürk için “Atatürk, Anadolu topraklarında İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmayı
teklif etti!” bile demişti.

CEMAAT’TEN YANDAŞ MEDYAYA

Mustafa Armağan’ın kafa karıştıran bir geçmişi var. Son dönemlerde dillendirmekten kaçınsa da FETÖ bağlantıları oldukça düşündürücü.

Armağan, uzun yıllar Atatürk saldırılarına Cemaat medyasında devam etmişti. AKP-Cemaat savaşının ardından da, tası tarağı toplayıp yandaş
Yeni Şafak gazetesine taşındı.

İyi de, FETÖ konusunda 17-25 Aralık operasyonlarını ölçü alan hükümet medyasında, Mustafa Armağan nasıl kabul gördü? Ya da atılan tweet’leri
bile takip eden hükümet tetikçileri, buna nasıl göz yumdu?

Bu soruların yanıtından önce, Mustafa Armağan’ın Cemaat geçmişini biraz irdeleyelim:

Armağan 1995 yılında Cemaat’in gazetesi Zaman’da köşe yazmaya başladı. Zaman’a kayyum atanmasından sonra bile yazıları Ekim 2015’e kadar
devam etti. Yani, 17 – 25 Aralık operasyonlarının 2 yıl sonrasına kadar…

10 yıllık Cemaat yazarlığı dışında uzun süre Cemaat’in TV kanalı olan Mehtap TV’de “Tarih Aynası” adlı programı yaptı.

Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda yayın bölümü yöneticiliği görevini üstlendi.

2000-2002 yılları arasında, yine Cemaat’in hazırladığı “DA” (Diyalog Avrasya) dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.

Cemaat’in düzenlediği Abant Platformu toplantılarının “seçkin” katılımcılarındandı ve neredeyse tüm Abant Toplantıları’na katıldı.

GÜLEN’İ ÖVEN KİTAPLAR YAZDI

Bugünlerde hiç sözünü etmediği Fethullah Gülen’le ilgili, Armağan bir de övgü dolu kitaplar kaleme aldı.

Cemaat’in önemli yazarlarından biri olan Ali Ünal ile birlikte 1999 yılında “Medya Aynasında Fethullah Gülen (Kozadan Kelebeğe)”
adlı kitabı hazırladı. Kitap, yine Cemaat’in kurduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından basıldı.

2000 yılında ise bu kez, Gülen için yazılan yazıların derlendiği “Diyaloğa Adanmış Hayat” kitabını hazırladı. Bu kitap da yine
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından basıldı.

17-25 ARALIK MİLAT DENİLDİ AMA…

Armağan’ın Gülen övgüleri sadece kitaplarla sınırlı değildi…

Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan her fırsatta, Cemaat’e yardım edenler için 17-25 Aralık operasyonlarını milat kabul
edeceklerini söyledi. Ancak Mustafa Armağan, Cemaat ile AKP savaşının zirveye çıktığı tarihlerde bile Cemaat’in yanında durmaya devam etti.

“HAŞHAŞİ BENZETMESİ HAKKANİYETLE BAĞDAŞMAZ”

Tarih: 15 Ocak 2014

17-25 Aralık operasyonlarının üstünden günler geçmiş, kavga zirveye çıkmış, saflar keskinleşmişti.

Dönemin Başbakanı Erdoğan, Cemaat’e “Haşhaşi, virüs, sülük, maşa, ihanet şebekesi” gibi ağır benzetmelerde bulunmuştu.

Zaman gazetesi 15 Ocak 2014’te “Aydınlar ve siyasetçiler Başbakan’ı aklıselime davet etti” başlıklı bir haber yayımladı.

Haber’deki “aydın”lardan biri olan Mustafa Armağan, Erdoğan’ın Cemaat’e yönelik çıkışlarına tepki göstererek şunları söyledi:
“Zaman zaman dışarıdan yardım da alan bir cinayet şebekesi ve eli kanlı örgüt olarak on yıllarca Sünni İslam âlemine darbe üstüne
darbe indirmiş bulunan Haşhaşilerin yaptıklarını Hizmet Hareketi mensuplarına yakıştırmak anakronizme düşmek bir yana, hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.”

“GÜLEN ASLANLAR GELMELİDİR”

Mustafa Armağan Cemaat sahiplenmesini her zaman böyle açıktan yapmadı. Bazen de moda deyimiyle “subliminal” mesajlarla Fethullah Gülen’e sahip çıktı.

Mustafa Armağan, Cemaat’in kanalında sunduğu “Tarih Aynası” programının bir bölümünde Nietzsche’nin “Gülen aslan”larını konu aldı.

Fethullah Gülen’in soyadına göndermede bulunan Armağan, Nietzsche’den “Ben başkalarını bekliyorum bu dağlarda. Onlarsın şuradan şuraya
adımımı atmam. Daha üstün kişileri, daha güçlü kişileri, daha başarılı kişileri, canı gövdesi dimdik kişileri bekliyorum ben. Gülen aslanlar
gelmelidir” alıntısını yaptı.

“BU ASLANLAR KENDİLERİNDEN GEÇMİŞÇESİNE ÇAĞIN KADERİNİ DEĞİŞTİRECEKLER”

Armağan, sizin de hemen fark edeceğiniz gibi Fethullah Gülen’in soyadı olan “Gülen” kelimesine özellikle vurguda bulunarak şu yorumda bulundu:

“Nietzsche, çağının kokuşmuşluğuna, pıhtılaşmışlığına karşı ‘Gülen aslanlar’ terimiyle bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. Bu gelecek olan
aslanlar, adeta ölüme gülecekler, hayata gülecekler ve kendilerinden geçmişçesine bu çağın kaderini değiştirecekler diye umut ediyordu.”

İfadeler oldukça tanıdık değil mi…

“ACABA O GÜLEN ASLANLAR BUGÜN NEREDE”

Armağan, Osmanlı dönemindeki “Gülen aslan”ları tanıttıktan sonra, programın sonunda mesajını biraz daha netleştirerek ve Hz. Ömer’den de
örneklendirerek Cemaat’i şöyle işaret ediyordu:

“Gülen aslanlardan oluşacak bir orduyu, bir kadroyu arzulayan Hz. Ömer’in bu isteği tarih boyunca gerçekleşti ve en sonunda, az önce
zikrettiğimiz Osmanlı aslanlarının elinde bugüne kadar ulaştı. Acaba bugün o ‘Gülen aslanlar’ nerede, ne yapıyorlar, hangi serhatlerde
geziyorlar. Bunlar herhalde bizim eğitim gönüllülerimizin elinde bir bayrak olarak, dünya ufuklarında dolaşıyor diyebiliriz. Allah hem
geçmiştekilerden, hem de bugün yapılan hizmetlerden razı olsun.”

ÖZGEÇMİŞİNİ “TEMİZLEME” ÇABASI MI VAR

Yakın zamana kadar her fırsatta Cemaat’in yanında yer alan Mustafa Armağan, bugün ise Yeni Şafak gazetesinde yazılarına devam ediyor.

Ancak Yeni Şafak’taki köşesinde dikkat çekici bir detay var.

“Yazarın Hayatı” bölümünde Armağan’ın Cemaat geçmişi ile ilgili neredeyse hiç bilgi yok. Ne Zaman’da yazarlık yaptığı, ne Cemaat övgüsü
kitapları, ne Cemaat kanallarında yaptığı programlara, ne de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda üstlendiği göreve öz geçmişinde değinilmemiş.
Kişisel sayfasındaki “kitapları” bölümünde de Fethullah Gülen’i övdüğü kitaplara yer verilmemiş.

Armağan Cemaat geçmişini unutturmaya çalışsa da, arşiv unutmuyor.

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY

Mustafa Armağan, kuşkusuz bugün sorulursa Cemaat ile ilgili “kandırıldım” diyecektir. Ancak değişmeyen bir yönü de var; Atatürk düşmanlığı…

Armağan, Cemaat yazarlığı döneminde olduğu gibi bugün de Atatürk düşmanlığını provokatif bir boyutta devam ettiriyor.

Ne zaman Türkiye’de birlik ve beraberlikten söz edilse, ne zaman toplumsal uzlaşı gündeme gelse Mustafa Armağan ortalığı karıştıracak yeni
bir “Atatürk düşmanlığı”na imza atıyor. Bu da akıllara “Armağan kripto FETÖ’cü mü” sorusunu getiriyor.

DİGER BİR MÜPTEZEL

HASAN Akar,  “Ben de o anda ihtiyari ve irademin dışında dini hassasiyetimle söyledim. Bazı kitaplar böyle olduğu için nakil yaptım.  Atatürk ile
ilgili üslubum yanlıştı. Bilerek böyle bir suç işlemedim” dedi. Kaynak: İşte Atatürk düşmanı Hasan Akar’ın ifadesi! Geri vites yaptı ama…

Atatürk’e hakaret eden Mustafa Armağan, Yavuz Bahadıroğlu ve Süleyman Yeşilyurt’un ardından Nurcuların Hocası Hasan Akar, Atatürk’ün annesini
hedef almıştı. Hasan Akar “Atatürk’ün annesi Selanik genelevinde çalışıyordu” şeklinde alçakça ifadeler kullanmıştı.

Öyle ise

ATATÜRK NE YAPTI DA BÖYLESİNE HEDEF OLDU?

Atatürk Düşerse Hepiniz Düşersiniz !

Son günlerde AKP’nin perde arkasının organize ettiği ve başını Cüneyt Zapsu ve ekibinin çektiği ifade edilen “Atatürk Düşmanlığı” internet ortamında
ivme kazanıyor. “Atatürk’ün adını anmaktan utanılacak günlerin yakın olduğu, Atatürk’ün İngiltere’ye dayanarak bir şeyler yapmaya çalıştığı ve başarının
İngiltere’ye ait olduğu” ifade edilmeye çalışılıyor, bunun propagandası yapılıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de 28 Şubat süreci ile başlayan, Org. Çevik Bir’in o dönemde yaptıklarını düşününce, Atatürk’ü gözden düşürme operasyonunun
Şeriat tehlikesi çığırtkanlığı adı altında başlatıldığını, Sayın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Paşa’nın omuz verişi ile son sürat devam ettiğini
görüyoruz.
Atatürkçülüğü, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletini imha etmek için ticari ve etnik İslamcılar, bazı etnik gruplar ve Masonların faaliyetini
hep birlikte izliyoruz.
Bir defa, Atatürk mason localarını kapattı, bizde Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü sileceğiz diyen İshak Alaton’un da içinde bulunduğu çevrelerin onun
koyduğu öğretileri gündemden düşürerek, hatta ortadan kaldırmak için ne tür çalışmalar yaptıkları bilgimiz dahilinde.

Acaba Atatürk ne yaptı da böylesine hedef oldu ?!!!

– Türk İstiklal Savaşının başarıya ulaşmasını sağlayacak planlamayı yaptı ve muvaffak oldu.
– Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan asli unsur Türklerin ve diğer etnik unsurların yok edilmesini, ve soykırımını engelledi.
– İslam’ı sadece Mekke ve Medine ye hapsedecek makro operasyonu çökertti.
– İngilizleri, onlara uşaklık yapan Yunanlıları, Fransızları ve İtalyanların Osmanlı’yı yani Türkleri ve İslam’ı yok etme ve Anadolu’ya yerleşme
planlarını iptal etti.
– Batıyı kendi silahları ile kendi yöntemleri ile vurabileceklerini sömürülen ülkelere ortaya koydu.
– Yok olmaktan nasıl kurtulunulacağı nı ampirik olarak gösterdi.
– Gerçek İslam’ın (İngiliz ve Siyon eli değmemiş İslam’ın) nasıl bir güç olduğunu somut olarak ortaya koydu.
– Kısacası, emperyalizmi yenilgiye uğratarak dünyaya örnek oldu.
– Türk’ün ve diğer etnik unsurlar Arap’ın, Kürdün, Çerkez’in, Hıristiyan’ın, Musevi’nin, Ermeni’nin Anadolu’da var olabilmelerine sebep oldu.
– Şarkta bir zihniyet devrimi planladı ve başardı.
– Şarkta medeniyet tasavvurunu ve bilincini yeniden uyandırdı.
– Gayr-ı milli odakların üstüne korkmadan gitti.
– Dini istismar eden Batı güdümlü sahte İslamcıları teşhir etti.

Liste uzatılabilir. Atatürk’e hakaretin sebebi işte yukarıda ki listedir.

Atatürk, Türkün, İslam’ın ve Türkün kardeşlerinin en büyük darbesi, İngilizlere, Fransızlara, İtalyanlara, Yunanlılara, ABD’lilere olmuştur.
İşte bu yüzden de Atatürk’le ve Atatürkçülükle en çok İngilizler ve diğer emperyalistler meşgul olmuştur. Çanakkale’de ve Anadolu’da aldıkları
darbeyi hala anlamaya çalışmakta ve hasarı telafi etmek isterken, o yarayı açanları imha planları yapmakla meşguller.
Sadece onlar değil elbet; diğer ülkeleri ve onların içerdeki işbirlikçilerini unutmayınız.
İhanetin perdesi açılıyor;

İşte Atatürk’ün ve Türk Milletinin Çanakkale’de, İstiklal Savaşı’nda emperyalizme indirdiği bu ölümcül darbeyi yiyenlerin Türkiye’ye dayattıkları
Atatürk profili ve Atatürkçülük;

Öğretilen ATATÜRK;
– İçki sofrasından kalkmayan bir insan.
– Milletin namusuna sarkan bir zampara.
– Din düşmanı bir adam.
– Modernliği dayatan ve çıplaklığı özendiren lider.
– Türk dilini ve kültürünü unutturmaya çalışan lider.

Öğretilen ATATÜRKÇÜLÜK
– Din düşmanlığı
– Halk düşmanlığı
– Gelenek düşmanlığı
– Faşist ideolojiyi hedefleyen ırkçılık
– Irkçılık

Her iki konuda da listeyi isteyen uzatabilir. Biz kısa kestik.
Yukarıda ki Atatürk profili ve Atatürkçülük anlayışını Türkiye’ye ve Türk Milletine dayatanları ve onların hedeflerini aslında hepimiz biliyoruz.
Ama maalesef Atatürk’ü gizlenen ve görmememiz istenen yönüne bizler de nerede ise gönüllü olarak yabancı kaldık.
Dayatılan Laikliğin Atatürkçülükle Atatürk’le ne kadar uyuştuğunu hiç araştırmadık. Dayatılan Laikliğin Atatürk tarafından ne şekilde algılandığı,
neden öyle algılandığını ve neden Laikliğin (bugünkü haliyle değil) devlete hakim kılınmaya çalışıldığını anlamadık ve anlatamadık.

Dolayısıyla Atatürk zihnimizde iki üç resimle çakılı kaldı :
– Sürekli içki içen, içki sofrasından kalkmayan bir insan,
– Modern kıyafetli, kadınlarla konuşan ve dans eden bir salon beyefendisi,
– Karatahtanın başında Latin harflerini öğreten (güya öz kültürünü reddeden) başöğretmen,
– Halka zorla şapka giydiren adam

KAHRAMANLARI KARALAMAK

Hep kolay olanı seçtik. Kahramanları karalamayı tercih ettik. Peki, neden bu güne kadar hiç kimse sormadı ;
– Peki bu ayyaş zevk-ü sefa düşkünün adam, İstiklal Savaşı’nı nasıl organize etti? Büyük Millet Meclisi’nin verdiği Başkomutanlık görevini
nasıl yaptı? Nasıl savaştı? Savaş sonrası diplomasiyi nasıl idare etti? Anadolu’yu nasıl turladı?
– Atatürk, rakı ve çerezden ibaret bir hayat sürdü ise Türkiye Cumhuriyeti gibi bir Devleti nasıl kurdu, kurguladı?
– Atatürk ve arkadaşları gerçekten içki masasından kalkmamış ise Türkiye kimin eseri?
– Güya sürekli içki içen, zevk sefa peşinde koşan bu adam , bir kütüphane dolusu kitabı nasıl okudu?
– Atatürk din düşmanı olsa idi acaba Türkiye de bu gün İslam ın İ ..si kalır mıydı?
– Bu içkici adam, Misak-ı Milli’nin yeniden hayata geçirilmesi için nasıl çalıştı? Hatay’ı nasıl topraklarımıza kattı. Batı Trakya ile
Gagavuzlarla, Afganistan’la nasıl bu kadar yakinen ilgilenebildi?
– Bu adam madem bu kadar içkici idi, Trablusgarp’ da, Şam da, Galiçya’da, Çanakkale’de Sakarya’da son olarak Ankara’da bunca işi nasıl yaptı?
– Dağlara taşlara “Ne Mutlu Türküm” diye yazanlar kimlerdi ve neyi amaçlıyorlardı?
– Atatürk bir ırkçı olsaydı, acaba bu gün Türkiye de kendisini niteleyen Kürt, Arap, Ermeni, Çerkez ve diğerleri olur muydu?
– Yoksa bizler, içmesi abartılan ve abartıya inandırılan kandırılmışlar mı olduk?
– Yoksa Atatürk’ün kahramanlığını ve dehasını karalayarak İngilizlerin ve topluca İslam düşmanlarının, daha açık ifade ile dünyada tek
bir Müslüman’a ve Türk’e tahammül edemeyenlerin oyununa mı geldik?
– ACABA ATATÜRK MİSAK-I MİLLİ GİBİ MUAZZAM BİR ASKERİ SİYASİ VE KÜLTÜREL OPERASYONU YAPMASAYDI, bugün ona düşmanlık besleyenler yaşıyor
olacaklar mıydı?
– Çanakkale de, Balkanlar da, Kafkaslar da, Ortadoğu da, Afrika da savaşılmasaydı, acaba haritadan hangi etnik unsurlar silinirdi, hiç baktınız mı?

Alıntılar

Yücel Bulut. Ortadoğu Gazetesi. Serbest Köşe.15.11.2014.
İşte Mustafa Armağan’ın unutturmak istediği şeceresi.Şahin Çakmaklı
ADD HANNOWER.DE

GENERAL TRİKOPİS VE MUSTAFA KEMAL

GENERAL TRİKOPİS VE MUSTAFA KEMAL

1952 Martı’nda Vali ve Belediye Başkanı Ord, Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’la birlikte Atina’ya gitmiştik. Gökay, Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesi için ortam hazırlamakla görevlendirilmişti. Yunanlılar, Türk heyetini her yerde büyük dostluk gösterileriyle karşıladılar. Atina Büyükelçimiz Ruşen Eşref Ünaydın da elçilikte bir kokteyl düzenledi. Kimler yoktu o kokteylde? Bütün ünlü parti liderleri, bakanlar, gazeteciler. Bir ara yaşlı bir kişiyle tanıştık.

“General Trikopis!”
“Nee…” dedim, “Siz İstiklâl Savaşında esir düşen General Trikopis misiniz?”
“Evet,” dedi, “benim!”

Bu benim için bulunmaz bir olaydı. Hemen kendisinden bir randevu aldım. Ertesi gün de kalkıp emekli başkomutanın evine gittim. Beni büyük bir nezaketle odasına kabul ettikten sonra, “İstanbul’dan mı geliyorsunuz?” diye sordu.
“Evet,” diye cevap verdim.
Daldı. Bir müddet derin derin düşündükten sonra:
“54 sene evvel İstanbul’dan geçmiştim,” diye devam etti. “Güzel şehirdir İstanbul, ben de o zamanlar 30 yaşındaydım. Hey gidi günler hey…”

Odada Generalin gençliğinden kalma bir yığın resim görüyordum, işte, bu grubun ortasında bulunan burma bıyıklı genç teğmen Trikopis’tir. Bu resim galiba Paris’te çekilmiş. Sene 1903. Şu masanın üstünde duran resim de General’in Birinci Cihan Savaşı’nda Yugoslavya’da çekilmiş bir resmi. Masanın tam arkasında büyük bir resim daha görüyorum. Bu da 1921’de Eskişehir’de çekilmiş. Yunan Kralı Konstantin, Anadolu harekâtında başarı kazanan komutanlara şecaat nişanı dağıtıyor. Trikopis o zaman kolordu komutanı. Konstantin’in yanında Başkomutan Papulâs, Kral Paul, Prens Georges, Prens Andre, İstiklâl Savaşı’nın sonunda Yunanlılar’ın kurşuna dizdikleri Başbakan Gunaris ve Bakanlardan Teotakis bulunuyor. Hey gidi günler.

“Generalim,” dedim, “nasıl oldu da, Ankara’nın kapılarına kadar geldikten sonra savaşı kaybettiniz?”

Trikopis bir süre düşündükten sonra,
“Bizim Anadolu’da işimiz ne idi?” dedi. “Bizim menfaatimiz Balkanlar’da, Makedonya’da, Adalar’da olabilir, amma Anadolu’dan bize ne? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Aradan bunca yıl geçti, şimdi insan geçmişi daha iyi görebiliyor. Çok daha sağlam hükümlere varabiliyor. Şimdi artık itiraf etmekten çekinmiyorum, bizim Anadolu savaşında hiçbir menfaatimiz yoktu. Biz yabancı devletlere âlet olduk. Sizden de, bizden de bunca insan öldü. Bu kadar şehit verdik. Sonunda ne oldu? İşte bugün kardeşiz. Hata idi Anadolu hareketi. Hem de muazzam bir hata…”

Trikopis yine bir müddet susuyor. Emekli General’in duyduğu pişmanlığı anlamaya çalışıyorum. Zavallı Yunan askerleri, zavallı İstiklâl Harbi kahramanları! Boş yere yanan, yıkılan köylerimiz! Ve tarihin karanlık bulutları gerisinden eski büyük düşmanımızın duyduğu pişmanlık. Ne büyük çelişki Trikopis, bugün seninle kardeş olabilmemiz için Anadolu topraklarının kanlarımızla sulanması gerekmiş.

Emekli General bir süre sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ben Anadolu’da sizinle dört defa çarpıştım. Birincisine biz “Avgin Muharebesi” diyoruz, siz “İnönü Savaşı.’ 1921 yılı Mart ayının son günleriydi. Ben o zaman üçüncü tümen komutanıydım, İnönü’nde bizim 3 tümenimiz bulunuyordu. 7’nci tümen merkezde, 3’üncü tümen solda ve 10’uncu tümen de sağda olmak üzere muharebe vaziyeti almıştık. Hepimiz kahramanca çarpıştık. Fakat Türkler bizden çok üstün oldukları için sonuç bizim lehimize olmadı.Geri çekildik ve burada ilk olarak İnönü’nün askerlik yeteneğini anlamış olduk.

“İnönü ile ikinci karşılaşmam Eskişehir-Kütahya hattında oldu. 1921 Haziranı’nın sonlarına doğruydu. Ben Bursa’da bulunuyordum. Birliklerimiz Eskişehir ve Kütahya üzerinden taarruza geçmişlerdi. Türkler oyalama muharebesiyle yardım bekliyorlardı. Ben derhal cepheye hareket ederek bu yardıma engel oldum. Bu muharebe bizim başarımızla sonuçlandı.

“Türk ordusu ile üçüncü defa Sakarya’da karşılaştık. 1921 Ağustosu’nun sonlarında yapılan bu savaşlarda biz geri çekildik. Ben ikinci kolorduya komuta ediyordum. Afyon cephesini tutarak Yunan ordusunun çöküşüne mâni oldum. Eğer ben cepheyi tutamasaydım Sakarya’dan sonra çok kötü bir mağlubiyete gidebilirdik.

“Bundan sonra uzun bir duraklama devresi oldu. Bu esnada birinci kor komutanlığı da bana tevdi edildi. Aralık 1921’de cenup grubu komutanlığına getirilmiştim. Türklerin büyük bir hazırlık içinde bulunduklarını fark ediyorduk. Anadolu’da üç kor’umuz vardı. Başkomutan general Papulas’ın uğradığı başarısızlıktan sonra yerine general Haci Anesti tâyin edilmişti. Muhtemel taarruzları önlemek için cepheyi yıkılmayacak bir şekilde tahkim etmiştik. Ve bu cephenin çökmesine ihtimal vermiyorduk. Nihayet 26 Ağustos 1922 sabahı, Türklerin beklenmedik taarruzu ile karşılaştık. Bu taarruz bizim için muazzam bir darbe oldu. Haci Anesti bütün kollara bizzat komuta etmek istiyordu. En büyük korkumuz da İzmir’le bağlantının kesilmesiydi. Bizim için en tehlikeli vaziyet bu idi. Ben İzmir’e telgraf çekerek takviye istedim ve aksi halde mağlûp olacağımızı bildirmiştim, istediğim bu takviyeyi göndermediler. Halbuki karşımızda Mustafa Kemal
vardı. Neye uğradığımızı anlayamadık. Cephe çökmüş ve ordu mağlûp olmuştu…

“Birliklerimiz perişan olmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın başından beri durmadan savaşan asker yorgundu. Kimsede savaşı sürdürme isteği kalmamıştı. Ordunun morali bozuktu. Halk savaştan bıkmıştı. Askeri, inanmadığı bir amaçla savaşa sürüklemek çok çetin bir iştir. Her yanımız çevrilmişti. Durumun kötüye gittiğini gören yaverim bir ara yanıma gelerek,’Generalim,’ dedi, “kılıçlarımızı yok edelim!”
“Kılıcımı kendisine verdim. Aldı ve kırıp parçaladı.
“Bu sırada atım da vurulmuştu. Başka bir ata binerek çemberi yarıp kaçmayı denedim. Olmadı; yakalandım. Beni yakalayanlar kim olduğumu anlamakta güçlük çekmediler. Üzerimde bir revolver vardı, bunu aldılar. Bindiğim atın eyerine bağlı bir kılıç sarkıyordu. Bunu da benim kılıcım sanıp aldılar.

“Beni önce Garp Cephesi Komutanı İsmet İnönü’ye götürdüler. Kendisiyle fazla bir şey konuşmadık, İnönü beni yanına alarak Başkomutanlığa götürdü. Atatürk beni mert bir askere yakışır bir biçimde kabul etti. Yunan Orduları Başkomutanlığına atandığımı da orada öğrendim. Üzüntülü ve heyecan içindeydim.

“İnönü beni Atatürk’e tanıttı. Gazi’nin bana söylediği sözleri hiç unutamayacağım.
“‘Üzülmeyin generalim,’ dedi. ‘Siz görevinizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte yenilmek de vardır. Napolyon da savaş kaybetmiş, tutsak olmuştu. Size karşı büyük bir saygı besliyoruz. Burada kendinizi tutsak durumda saymamanızı rica ederim. Konuğumuzsunuz. Yakında her şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.’

“Atatürk’ün bu ince ve nazik davranışı karşısında rahatladım. Moralim düzeldi. Bu büyük Komutana karşı içimde bir hayranlık duymaya başladım.”

Bir de bu eşsiz olayı Mustafa Kemalin ağzından dinleyelim.
Atatürk Büyük Nutuk’ta. Başkomutanlık Savaşını şöyle anlatıyordu. “Efendiler, 26 ve 27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, Karahisar’ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğunda bulunan düşman cephelerini düşürdük.

Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde çevirdik. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik. Düşman ordusu Başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasındaydı.”

Mustafa Kemal 2 Eylül’de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Orbay’a da yolladığı şifreli bir telgrafta şöyle diyordu:
“Dumlupınar savaşına katılmak üzere Seyitgazi bölgesine gönderilen bağımsız bir Yunan tümeni Kütahya yakınlarında birliklerimizin saldırısına uğradı. Tümen birçok ölü verdi ve 200 kadar tutsak bıraktı. Ordumuza sığınanlar bölük bölük toplanıyor. Bugün önümden 100 subay ve 1000 erden oluşan tutsaklar topluluğunun geçtiğini gördüm. Bunların arasında General Dimiros, Albay Kalodopulos da var. Birinci Kolordu Komutanı General Trikopis’in de otomobilini ve hayvanını da bırakarak erlerin içine karıştığı, tutsak ya da öldürülmüş olacağı da bildiriliyor. Uşak ve Eskişehir’in düşmesini bekliyorum.”

Mustafa Kemal iki gün sonra da yine Başbakan Rauf Beyefendi’ye çektiği telgrafta şöyle diyordu:
“Dumlupınar savaşında yenilen düşman tümenlerinin kalıntılarından 4000 kişilik bir grup, başlarında General Trikopis olmak üzere dün gece Uşak yakınlarında birliklerimize teslim oldular. Aralarında değişik rütbede çok subay var. Benim gördüğüm miktar 300’ü aşıyor. Generallerle görüştüm, kendilerini teselli ve konuk ettim. Ailelerine sağlık haberini bildirmelerine izin verdim.
Başkomutan Mustafa Kemal”

Bundan sonrasını yine General Trikopis bana şöyle anlattı:
“Bundan sonra bizi Kayseri’nin Talaş bölgesinde kurulan bir esir kampına sevk ettiler. Yüksek rütbeli subaylardan başka yanımda 4 general daha vardı. Artık bizim için savaş bitmişti. Neticeyi beklemeye başladık. Bundan sonraki vaziyeti biliyorsunuz. Ordumuzun bakiyeleri birkaç gün içinde Anadolu’yu terk ettiler. Fakat barış antlaşmasının imzalanması kolay olmadı.

“‘Bir seneye yakın bir süre Kayseri kampında yaşadık. Sürekli göz altında bulunuyorduk. Bir gün kamp komutanına:
“Beni bıraksanız bile bir yere kaçamam,” dedim. “Bundan sonra nereye gidebilirim? Haydi kamptan kaçtım, Yunanistan nerede, Kayseri nerede?”

“Nihayet Türkiye ile Yunanistan arasında esirlerin karşılıklı değişimi konusunda anlaşma imzalandı. Biz de memleketimize döndük, İşte Anadolu seferimizin hazin hikâyesi!

“Fakat bu hikâye henüz bitmemişti. Yunanistan halkı kendisini bu maceraya sürükleyen insanlardan hesap soracaktı. Memleket karışıklık içindeydi. Anadolu harbine sebep olanlar kurşuna dizildiler.

“Orduda tasfiye yapıldı. Fakat benim bu işlerde hiçbir suçum olmadığı için bütün bu işlerden yüzümün akıyla çıktım. Ordudaki görevime devam ediyordum. Fakat yaşım da ilerlemişti. Nihayet 1928’de emekliye ayrılmamı isteyerek ordudan istifa ettim. Ve işte o zamandan beri köşemde dünyayı seyrediyorum. Şimdiye kadar birçok partilerin mebusluk teklifleriyle karşılaştım. Fakat hiçbirini kabul etmediğim gibi bundan sonra da politikayla uğraşmak niyetinde değilim. Tek isteğim yeni bir harp görmeden, barış içinde yaşama gözlerimi kapamaktır.”

Trikopis bu konuşmanın sonunda bana İstiklâl Savaşı’ndaki yenilgisini anlatan Rumca bir kitabını imzalayıp verdi. Seksen dört yaşındaki bu emekli General, emekli Başkomutan Türklere karşı hiç de kızgın ve kırgın değildi. Anadolu Savaşı’nın bu yenik generali barıştan bir süre sonra Venizelos’la ayrı ayrı cephelerde Türk-Yunan dostluğunun temellerini oluşturmuş bir kişiydi.

Bu konuşmadan yedi yıl sonra General Nikolas Trikopis 91 yaşında Atina’da öldü. Türk Yunan dostluğu da temel direklerinden birini yitirmiş oldu.

Benim General Trikopis’le yaptığım konuşma, 1952 Nisanı’nın başlarında Akşam’da yayınlandıktan dokuz yıl sonra, o zamanlar Demokrat Parti’nin yayın organı olan Zafer gazetesinde bir yazı çıktı. O yazıya göre tarih saptırılmıştı, çünkü garp cephesi komutanı İsmet İnönü’ye karşı gösterilen saygı ve sevginin hiçbir dayanağı yoktu. Gazeteye göre İnönü, General Trikopis’i ne esir etmiş, ne de yüzünü görmüştü. Bunu yazanlar Akşam’daki röportajı okumamışlardı. O zamanlar CHP’yi tutan ve partinin yarı resmi organı sayılan Dünya gazetesi de Zafer’e en iyi yanıtı benim yedi yıl önceki röportajıma dayanarak dört sütun üzerine şu başlıkla verdi:

“Trikopis iktidarı tekzip ediyor: “Beni teslim alan İnönü’dür.”

Hıfzı TOPUZ:Eski Dostlar S:83-89 6.Baskı Ekim, 2000 İstanbul

AYRIŞTIRMA

AYRIŞTIRMA
:Kurban Bayramınız Mübarek Olsun.Bugün Bayram.Bayramlar Müslümanların birleşme,bütünleşme günüdür.
Ayrıştırma günü değildir.
Bir yazarımız,Bayram günü olduğunu unutmuş.Kurban kesmenin gariplere,ihtiyaç sahiplerine dağıtılması gerektiğinden bahsetmemiş.
Kurban hakkında sahifelerce yazı yazabilecegini biliyorum.O yazar yıllar öncesine gitmiş.1932 Yılında Dünya Güzeli seçilen Keriman Halis’in üzerinden Cumhuriyet’e veryansın etmiş.
Biraz daha geri gidelim.
“Kendini Osmanlı zannedenler Rakının 19 Mayıs 1919 dan sonra icat edildiğini zannederler.
Rakı Fabrikası Cumhuriyet’ten 22 Yıl önce kuruldu.Üstünde kız resimleri olan,Deniz Kızı Rakısı,Üzüm Kızı Rakısı.
Başmabeyinci Sarıcazade Ragıp Paşa tarafından,Şeyhülislam’dan icazet alınarak.
Her konuşmalarında,iki ayyaş diye bahsederlerken.
Osmanlı’nın henüz İzmir’de.ilk birahane açılmadan önce.Yılda onmilyon litre bira tüketildiginden haberleri yoktu.
Padişah tarafından madalya ile taltif edilen Musevi Alatini kardeşler ,şampanya fabrikasını kurmuşlardı.
Rakı,Bira ve Şampanya fabrikası kurduran,Padişah Rom içerdi.Reklamlarla tanıtılan,üstün de haremde oynayan,oryantal kız resimlerinin olduğu sıgaranında tiryakisiydi.
Acemin Hanesi,Alaycı Kadri’nin Hanesi,Keseci Hürmüz’ün Hanesi,Langa Fatma’nın Hanesi gibi evler vardı.Bu evlere son verilerek Zürafa sokakta ilk Genelev de açılmıştı.”Yılmaz Özdil
Yok aslında birbirimizden farkımız diye bir reklam vardı.Aslında Cumhuriyet farklıydı.Parça parça,lime lime edilmiş bir İmparatorluk’tan yeni bir Ülke,Bağımsızlık benim karakterimdir diye yola çıkan, yedi düvele karşı koyan Vatansever insanların, birleşmesiydi.
Dini bayramlar,Milli Bayramlar hala yaşatılıyorsa,Vatansever insanların varoluşundandır.
Birleşelim Varolalım.

GENERALİN EŞİ

Bir medya baş yazısı”Resepsiyonda Bir Generalin Eşi ilk defa Başörtüsü ile görüntülendi”
30 Ağustos Zafer Bayramında Cumhurbaşkanı Saray’ında düzenlenen resepsiyonunda Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın eşi başını örttü.
Olması gereken budur.
Bu örtünmeyi Medya Başlığı olarak taşımanın manası ne.
Bilemiyorum.
Örf ve Ananelerinize göre,hatta İslam dini inancına göre bu bir saygı değilmidir.
Kuran’ı Kerim okurken başınızı örtmeniz,Yüce kitaba olan saygınız değilmidir.
Mezarlığa giderken,ölmüşlerinize dua okumazmısınız.Başınızı örtmeniz dua’ya saygı degilmidir.
Başsağlıgına giderken başınızı örtmeniz,okunacak Kuran’ı Kerim ve dua’lara saygı değilmidir.
Genel Kurmay Başkanı’nın eşi resepsiyona katılmıştır(Katılmasamıydı,davete katılmasa,katılmadı demiyecekmiydiniz)İnancı gereği Kuran’ı Kerim tilaveti ve ardından okunan dua’lar için başını örtmüş,saygısını göstermiştir.
Yüzde 99u Müslüman dediğimiz Bu ülkede İmam Hatiplerde okuyan çocukların %15i namaza gidiyor.Bunlar tuhaf olmuyor, ama Kuran’ı Kerim tilavetinde başını örten Genel Kurmay Başkanı eşi tuhafınıza gidiyor.
Hiristiyan inancında bile,kiliseye giden bayanlar yapılacak dualara saygı göstermek için,dekolte kıyafet,mini etek ve şort giyemezler.
Bu düpedüz Öküz altında Buzağı aramak.

DÜŞMAN KİM

:30 Ağustos Zafer Bayram’ınız kutlu olsun.
Her zaman olduğu gibi yine Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları ,duvarın tamamını koşarak geçiyor.Bitişe doğru bir köşeden sıvışıyor.
Türkiye Cumhuriyeti sayesinde 5 Milyonluk araca binen ve bindiği aracı oğluna tahsis eden(Yazılanlar Böyle)TBMM Başkanı Zafer konuşmasında,Mustafa Kemal Paşa’dan es geçmiş ve 15 Temmuz hain saldırısı ile işini kotarmış.
Ve geriye dönelim.
1954 Yılında İncirlik Üssü’nü ve Türkiye Ekonomisini ABD’ye teslim eden Adnan Menderes’ten tek bir cümle yok.
Sonrası
Yıl 1969.ABD altıncı filonun gelmesine karşı çıkan guruplar,Mustafa Kemal yürüşü yapmak üzere toplanacaktır.
Aynı günlerde Mehmet Şevki Eygi daktilosu başına oturur.”Cihat’a hazır olunuz,Fırtına patlamak üzeredir.Müslümanlar ile Kızıl kafirler arasında top yekün savaş kaçınılmazdır. Müslüman Kardeşim sen bu savaşta bitaraf kalamazsın.Cihat eden Zelil olmaz.Sag kalırsa Gazi,can verirse Şehit olur.”
1954 Yılında Ülke Ekonomisini ele geçiren ABD. ye karşı çıkmayan bu topluluk, altıncı filoya karşı Mustafa Kemal yürüyüşüne çıkan topluluğa karşı çıkmak İçin toplanırlar.
Tarihe “Kanlı Pazar “olarak geçen bu olaylarda iki kişi ölür,ikiyüz kişide yaralanır.
Daktilosu başında olayları kışkırtan Mehmet Şevki Eygi ile birlikte İsmail Karaman’da vardır.
Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığını devam ettirmekte olanlar,ABD hakimiyetine devam etmek istemektedirler.
Anlaşılan bu.
Afganistan’da ABD var.Ölenler Müslüman.Irak’ta ABD var.Ölenler Müslüman.Suriye’de ABD var.Ölenler Müslüman.
Biz hala Ortadoğu batağında ABD ile dost olmak İçin uğraş veriyoruz.

%d blogcu bunu beğendi: