KÜRT SAİD ZINDIKMI

KÜRT SAİD

 

Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı İsparit kasabasının Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Bizzat kendisi Şafii mezhebinden ve tanınmış soydan gelmediğini söylemiştir. Bazıları tarafından matematik ve kimya bilgini gibi anlatılan zat, bir kitabında kendisini yarım ümmi olarak anlatmıştır.

 

Nakşibendi tarikatı etkisi altında yetişmiş, bilimsel bir eğitim hayatı olmamıştır. Yandaşları ve tarikat mensupları zatın 2.Abdülhamit’ten Van’a üniversite kurulmasını istediği için deli hastanesine mahkum olduğunu anlatırlar lakin unuttukları bir resmi mektup vardır. Bu mektup Bitlis Valisi Tahir Paşanın 2. Abdülhamit’e yazdığı mektuptur. Bu mektupta vali ; (Kürdistan alimleri arasında üstün zekasıyla tanınan Molla Said Efendi hasta olduğundan, padişahın merhametine ve ilgisine sığınarak bu defa padişaha başvurmak istemiştir) diyerek zatın niçin hastaneye yatırıldığına açıklık getirmiştir.

3 Nisan 1909 da Ayasofya camiinde bir mevlit okutulur. Bu mevlit in okunuş nedeni, yeni kurulan İTTİHAD-I MUHAMMEDİ CEMİYETİ içindir.

Bu cemiyetin en büyük özelliği, Meşrutiyet karşıtı olmasıdır. Zat yeni kurulan bu cemiyette, kurucuları arasındaki yerini hemen almıştır. Yayın organı olarak Volkan gazetesi ve Kürdistan dergisi kullanılmış, halk din elden gidiyor diye yoğun şekilde kışkırtılmış ve gerici 31 Mart ayaklanması başlatılmıştır. Hatta zat ayaklanmadan önce yazdığı bir yazısında ki cümlesinde şöyle demiştir; ..en evvel mürşid-i umimi olan ulema talebeyi şeriat namına ittihada (birleşmeye) davet ederiz… demiştir. Hareket Ordusu tarafından bastırılan 31 Mart ayaklanmasından sonra zat halkı kışkırtmaya çalışmaktan yargılanmış, ne gariptir ki kesinlikle öyle olmadığını belirtmiş ve beraat etmiştir. Bu olaylardan sonra memleketine dönen zat, Van ve Bitlis’in Rus işgaline girmesiyle gönüllü kuvvetlerle Rus’lara karşı çarpışmış, bu çarpışmalar sonucunda da Rus’ların elinde 14 ya da 15 ay arasında esir kalmıştır.

 

(Ne gariptir ki bu çarpışmalar sırasında da at üstünde işaret’ül icaz adlı kitap yazmıştır.)

1917 Bolşevik devriminden sonra, zat kaçmayı başararak Varşova, Viyana, Berlin ve Sofya istikametiyle İstanbul’a gelmeyi başarmıştır 25 Haziran 1918’de. Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşması ile 1.Dünya Savaşından çekilmiş, 1918 Kasım başında Anadolu’nun dört bir tarafı emperyalistler tarafından işgale başlanmıştı. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları bu duruma sessiz kalmamış, dört bir tarafı gözyaşı ve kanla yıkanan memleketin namusunu kurtarmak için Anadolu’ya geçmiş, markalarından onları her gün sayısız aydın ve yurtsever takip etmişti. Peki durum bu kadar vahim iken ne yapıyordu zat? İşleri çok yoğundu İstanbul’da, meşguldü, ilgilenmesi gereken cemiyetler vardı. Hangileri mi? Kürt Neşriyat Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti ve Teali İslam Cemiyetinin kurucuları arasındaki yerini alıyordu.

 

Yurtseverler Anadolu’da göğüs göğse emperyalistlerle çarpışırken zat yeğeninin Çamlıca’ da ki köşkünde yaşıyordu.İzmir’in işgalini kınamak için yapılan Fatih mitinginde din adamlarının yanında  yoktu, Kuvay-i Milliye ve Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerini destekleyen  din adamlarının arasında yoktu!!! Ama doğudaki Koçgiri ayaklanmasını başlatan Kürt Teali Cemiyetindeki görevine devam ediyordu.(İngiliz Hava Kuvvetleri Komutanlığının gizli belgelerinde Kürtleri Türklere karşı ayaklandırmak için kurdurulmuş bir cemiyet olarak geçmektedir.)Kürt Said ve arkadaşları ABD ‘li yetkililerle bazı görüşmeler yapmış ve bu görüşmelerde Kürt milli haklarının korunması konusuyla kendilerinden yardım istemiş, kurulacak yeni bir İslam devletinden Hristiyan ABD’nin dünyanın en büyük devleti olarak hiçbir yardımı esirgememesini istemişlerdir.

 

(Daha önceki yazımda Fettullah Gülen’ in ABD hayranlığından bahsetmiştim. Bu zatın da ABD hayranlığının temelinin de nerden geldiği anlaşılıyor demek ki.) Tabii ki zatın işleri bununla da bitmiyordu!!! Daha Teali İslam Cemiyetinde ki işleri vardı. Hangi Teali İslam Cemiyeti? 2.Başkanlığını YOBAZ İskilipli Atıf Hoca, başkanlığını da Damat Ferit’in has adamlarından Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin yaptığı Teali İslam Cemiyeti!!! zatın yoğun mesaisini harcadığı bu cemiyetin en önemli özelliklerinden biri de;26 Eylül 1919 da padişahtan başka hiçbir güç tanımadıklarını ve Kuvay-i Milliye’yi dağıtmak için tüm malvarlıklarını harcayıp, bütün güçlerini kullanacaklarını belirttikleri bir bildiri yayınlamalarıydı. Bu vesile ile de Aznavur ayaklanmasını başlatan Ahmediye Cemiyetine de sonuna kadar desteklemişlerdi. Kürt Said ve arkadaşlarının desteklediği Ahmediye Cemiyeti 2 Ağustos 1920 de bir bildiri yayınlamış, ve bu bildiride Kuvay-i Milliyeci’ler  asi olarak adlandırılmış, Osmanlı Saltanatına bağlı insanların yalanla kandırılıp asker olarak topladıklarından bahsedilmiş ve halkı bu asilere karşı çarpışmaya davet etmişlerdir. Bu bildiriyle de Ahmediye Cemiyeti Kuvay-i Milliye’ye cihat ilan etmiştir.

(Ne gariptir ki bu cemiyeti de İngilizler açıkça desteklemiştir.) Bu kadar cemiyetlerle ilişkisi  olan zat eminim ki vakit bulamadığından Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine gidememiştir!!! Lakin Mustafa Kemal ve silah arkadaşları yedi düvele diz çöktürmeye başlayınca Ankara’ya gitmeye ve kazananın yanında yer almaya karar vermiştir. Mustafa Kemal bu zatla yaptığı görüşmede, onun ne çağdaş bilime ve hukuka uygun yönetilecek CUMHURİYET DEVLETİ ‘ni benimsemediğini fark etmiş ve zatla olan kısa istişaresini bitirmişti.

 

Zat bu olay neticesinde Van’a gitmeye karar verir. Lakin benimsemediği CUMHURİYET DEVLETİ ile 1925 yılı Şeyh Sait isyanı nedeniyle yolu yine kesişmiştir. İsyanla alakalı olduğu için batıya sürülür. Cemaatçiler tarafından hala günümüzde bile zatın isyanla alakası olmadığı anlatılmaktadır. Gelin zatın kendi ağzından dinliyelim;

 

Birader-i azamım Şeyh Sait Efendi büyük bir şeref ve derece ile vazifesini tamamladı. Ben bu hadisede onunla beraber cihada Diyarbekir’de şehadete nail olmayı arzuluyordum. (Said_i Kürdi’nin Şeyh Sait’in oğullarına yıllar sonra yaptığı açıklama)

Ben niçin Diyarbekir’de şehit edilen 46 kişinin içinde yoktum diye , kederler ve gamlarla teessürümle ağladım!!! (kendi ifadesi)

 

Beraber üç gün, geceli gündüzlü bir arada kaldık. Cihad-ı ekberin yapılası gerektiğini ve bunu Müslümanlar deruhte etmediği takdirde hepimizin mesul olacağını izah etti. Benim konu hakkımda kanaatimi belirtmemi istiyordu. Bende ona dedim; siz bundan şüphe mi duyuyorsunuz? (Said-i Kürdi’nin Erzurum’da Şeyh Sait ile görüşmesi.)

Zatın Şeyh Sait ile ilgili düşüncelerinden sonra şimdi de ATATÜRK ile ilgili düşüncelerine bakalım;

 

Ahir zamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar ve alnında (haza kafirün) yazılmış bulunur, diye bir hadis var deyip benden sordular. Dedim; bir acayip şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir, bu cevaptan sonra bana sordular; Acaba o zaman onu giyen kafir olmaz mı? Dedim; şapka başa geçecek, secdeye gitme diyecek fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşallah Müslüman edecek. Sonra dediler, aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hadise ile SÜFYAN olduğu bilinecek. Bende cevaben dedim; bir darbımesel var. Çok israflı eli deliktir denir. (…) İşte o dehşetli adam, bir su olan rakıya müptela olur, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak. (SÜFYAN; sahih hadislerde bildirildiğine göre ahir zamanda gelecek ve ümmete karanlık günler yaşatacak, şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışacak dehşetli ve münafık bir şahıstır.)

 

…Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş, bir adam hakkında 30 sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kuran’a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra MUSTAFA KEMAL’in o adam olduğunu zaman gösterdi. Diyor Kürt Said ATATÜRK için!!!

 

İlk önce şunu söylemem lazım değerli okuyucular, ben ATATÜRK’e SÜFYAN , DECCAL diyene, şahsen; HADİ LAN ZINDIK DERİM!!! Şimdi sizin de şunu düşünmenizi ve sorgulamanızı rica ediyorum; Diyarbakır’da idam edilen hainlere üzülen ve ağlayan, onlarla omuz omuza çarpışamadığı için pişman olan, Kurtuluş Şavaşı’nda  padişahtan yana saf tutan, ABD ve İngiltere’den yardım ve aman dileyen, ne gariptir ki her bir köşesi kanla yıkanan ANADOLU insanı için ağlamayı başaramayan, kendi kendine bediüzzaman (zamanın en üstün ve harika insanı) diye sıfat koyan Said-i Kürdi acaba gerçektende bir bediüzzaman mıdır?

 

Yoksa birçok kitabında (hatırıma geldi manen denildi ki…), (kalbime denildi ki…), (gelen cevap manevi canipten geldi, bana denildi ki…) nerden ne geldiği belli olmayan, kendini anlamsız bir maneviyata sokmaya çalışan ve CUMHURİYET REJİMİNİ içine sindiremeyen bir ZINDIK mı

  SERKAN AKTAŞ

ADN CENNETI

 

 

 

Cennet’in en güzel yerlerinden biri.

“Adn” sözlükte yerleşmek, bir yerde iskân etmek anlamına gelir.

Adn Cenneti, peygamberlere, sıddîklara, şehidlere mahsus, içinde gözlerin hiç görmediği, insanın hatırından geçmeyen muazzam güzelliklerin bulunduğu muhteşem Cennet’in adıdır. Bu tarif Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadîse dayanılarak yapılmıştır. Allahü Teâlâ buraya giren kimseleri överek “Sana girecek olanlara ne mutlu!” buyurmuştur.

Ayrıca Adn Cenneti’ne Cennet’teki bir şehir veya nehir ismi diyenler de vardır. (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut (t.y.) II, 207; el-Beydâvî, En vâru’t- Tenzîl, Mecmefu’t- Tefâsir III, 157; en-Nesefî, Medarikü’l-Tenzîl; III, 157-8; el-Hâzin, Lubâbü’tTevîl, III, 157) Bunlardan başka Cennet’in en üst makamı, Cennet’in ortası, birçok kapılı burçları olan Cennet’teki bir köşk diyenler de vardır (el-Hazin, a.g.e., III, 158) Ancak bu görüşlere pek itibar edilmeyip Adn Cenneti’nin ayrı bir makam ve hatta “Cennetler”den ibaret olduğu ifade edilmektedir.

Adn Cenneti Kur’an-ı Kerim’de ondan fazla yerde geçmektedir. Dünyada yaptıkları işe göre buraya girebilecek olan müminler ve Adn Cenneti’nin güzelliği bu ayetlerde açıklanmıştır: “Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, kendileri içinde ebedî kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan Adn Cenneti’ni ve çok güzel meskenler va’d etti Allah’ın rıdvânı (rızası) hepsinden daha büyüktür. İşte bu, büyük kurtuluştur” (et-Tevbe, 9/72) “Sana Rabbinden indirilen şeyin gerçekten hak olduğunu bilen kimse, (onu bilmeyen) kör gibimidir?Ancak sağduyu sahipleri iyice düşünürler O sağ duyu sahipleri ki, Allah’a verdikleri ahdi yerine getirirler, anlaşma ve sözleşmelerini bozmazlar Yine onlar ki, Allah’ın ulaştırılmasını (yerine getirilmesini) istediği şeyi ulaştırırlar Rablerinden korkarlar ve kötü hesabtan da endişe ederler Onlar ki, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazlarını dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açıktan Allah yolunda harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar; işte bunlara dünya yurdunun güzel sonucu, girecekleri Adn Cennetleri vardır. Bunlardan, eşlerinden, çocuklarından, kendilerini düzeltip, iyiler sınıfına girenler de onlarla beraber oraya gireceklerdir Melekler de her kapıdan onların üzerlerine girerler de, “sabretmenize karşılık selâm size, burası dünya yurdunun ne güzel sonucudur!’ derler” (er Ra’d, 13/19-24; Ayrıca bk. en-Nahl, 16/31) Diğer bir ayette de (el-Kehf, 18/30-31) söz konusu cennetlere gireceklerin özellikleri olarak şunlar sayılmaktadır: Allah’a iman etmeleri ve güzel, yararlı işler (salih amel) yapmaları. Öbür bazı ayetlerde de (Meryem, 19/60-61; Tâhâ, 20/75-76) tevbe edip, iman eden ve yararlı işler yapanların da Adn Cenneti’ne girecekleri haber verilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de hayatlarında iman ederek kendilerine zulmetmeden, orta (muktesid) bir yol tutanlar, hayırda ileri gidenler de aynı şekilde bu Cennet’e girecekleri ve burada altın bileziklerle ve incilerle süslenecekleri, elbiseleri ipekten olacağı açıklanarak, Adn Cenneti’ne girdikten sonra Allah’a hamdederek, kendilerinin sonsuz olarak kalacakları bir konağa yerleştirilecekleri ve artık orada kendilerine ne bir yorgunluk, ne bir usanma, ne de bir bıkkınlık gelmeyeceği (Fâtır, 35/32-) anlatılmaktadır.

Adn Cennetlerine girenlerin her an Cemalullah’ı görebilecekleri bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından bildirilmektedir. (Buhârî, Tefsir 55; Müslîm, İman 296)

Müfessirler Adn Cenneti hakkında iki görüş olduğunu ifade ederler. Birincisi el-Kesşâf’da da geçtiği gibi, Adn Cenneti belirli bir yerin özel ismidir. Nitekim çesitli rivayetler bu görüşü desteklemektedir. Meselâ, Hz. Peygamber de bir gece kendisini iki meleğin uyandırarak, çok güzel bir şehre götürdüklerini, Cennet-i Adn’ı ve buradaki kendi menzilini (konağını) gösterdiklerini anlatmışlardır.(Tecrid-i Sarih Tercemesi, XI, 111)

İkinci görüşe göre ise, Adn Cenneti, Cennet’in bir sıfatıdır. Bazı âlimler bunun için, bütün Cennetler Adn Cennetidir demişlerdir (el-Hazin, a.g.e., III. 158) Meâllerini verdiğimiz ayetler de, daha çok bu görüşü destekler mahiyettedir.

ALINTI

FİRDEVS CENNETLERİ

 

FİRDEVS CENNETLERİ:

el-Firdevs: Bitki çeşitlerinin her cinsini bitiren, Bostan ve bahçelerinde her tür sebze ve meyveyi bulunduran, her türlü ağaç ve sebzelerin her çeşidi ile beraber içerisinde üzüm asmaları da bulunan yerdir .
Firdevs; Cennetin tamamı veya bir bölümü için kullanılan isimlerden biridir.     Sözlükte, “içinde her türlü ağacın, özel¬likle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe” anlamına gelen, ferâdîs kelimesinin çoğulu olan Firdevs,  edebiyatta üzüm ve asmaların çoğunlukta olduğu sık ağaçlarla kaplı yemyeşil bahçeleri ifade için kullanıl¬mıştır. İslâmî kaynaklarda firdevs keli¬mesinin menşei hakkında farklı görüş¬ler ileri sürülmüştür . Ancak Firdevs kelimesinin Arapça bir kelime olduğu kanaatindeyim. Çünkü Firdevs kelimesi, Araplar arasında bilinen ve kullanılan çok değerli bir kelimedir ki, Kur’an, buna ulaşılmasını teşvik etmiş ve buna ulaşmanın yollarını da bildirmiştir.
Firdevs cennetleri, gerçek müminlere tahsis edilen cennetlerin en değerli yerlerinden birisidir. Bu yer çok değerli Müminler için hazırlanmıştır. İşte O Müminler oranın mirasçılarıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlar en yüksek cennet olan O Firdevs Cennetine vâris olacaklar, orada ebedi kalacaklardır” .
Firdevs; Cennetlerin isimlerinden bir isimdir. Allah, iman edip, imanının gereği olarak güzel işler yapanlara, Firdevs Cennetlerine girmeleri sözü vermiştir. Bu Cennetlere Firdevs ismini, bizzat Allah vermiştir. Firdevs Cennetlri, Kur’an’ı kerimde iki yerde bu isimle geçmektedir. Önemine dikkat çekmek için ma’rife olarak getirilmiştir.  Demek ki bu, dünyada insanlar tarafından iyi anlaşılan ve bilinen ve son derce değerli olan bir yerdir.
Fir-devsin sadece Şam yöresinde “bahçe” anlamında kullanıldığı, dolayısıyla Arap¬ça’ya sonradan girdiği görüşüne karşı¬lık, şair Hassan b. Sâbit’in bir beytinde geçen “cinân mine’I-firdevs” ifadesi delil gösterilerek Araplar’ın eskiden beri bu kelimeye aşina olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Arapça’da aynı kök¬ten gelen “çardaklanmış” anlamında müferdes kelimesinin bulunması, kaynağı yabancı da olsa fırdevsin Arapça’da yer¬leşmiş bir kelime olduğunu gösterir .
Ubâde İbnu’s-Sâmit r.a.’hın rivayetlerine göre,  duamızda Allah’tan Firdevs cennetini istememizi tavsiye eden Allah Resûlü aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur.
“Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetlerin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah’tan cennet istediğiniz vakit Firdevs’i isteyiniz.”  Aynı konuyu hadis kitaplarının tamamına yakını çeşitli raviler yoluyla nakletmişlerdir. Bu değerinden dolayı Allah Teala şöyle buyuruyor.

“İman edip iyi ameller işleyenlere gelince onlar, O Firdevs cennetlerinde ağırlanacaklardır.”
Allah Kur’an’ı Kerimde, “Firdevs cennetleri” diye çoğul olarak zikretmiştir.  Firdevs kelimesi Kur’an’da İki ayrı yerde, biri izafetli olarak “cennâtü’I-firdevs” diğeri izafetsiz olarak “fir¬devs” şeklinde geçmektedir. Allah’a kullukta devamlı olanların burayı hak edecekleri bildirilmiştir.
Firdevs kelimesi, cennetten söz eden çeşitli hadis¬lerde de dile getirilmiştir.
Süneni Darimi’nin rivayet ettiği bir hadisi şerife göre, Allah Resulü.s.a.v. “Firdevs cennetleri’nin dört tane olduğunu ve bunlardan ikisinin içindeki eşyalarının Gümüşten, iki tanesinin eşyalarının da Altından olduğunu beyan etmiştir”.
Firdevs kelimesini, şairler şiirlerinde ve edipler divanlarında, en çok beğendiği ve sevdiği şeylere izafe ederken, sevgilinin yüzünü, bulunduğu yeri ve çe¬şitli güzelliklerini ifade etmek için teş¬bih, mecaz, İstiare, tenasüp ve kinaye yoluyla “cennet, cennet bahçesi, bahçe” gibi esas anlamının yanında “fırdevs’i berîn, bâğ’ı firdevs, fırdevs’i a’lâ, gül’şen’i firdevs” gibi tanımlamalarla açıklamışlardır .
Irmak ve pınarla¬rın kaynadığı, görülmemiş ve duyulma¬mış güzelliklerin, hurilerin, muhteşem köşk ve sarayların bulunduğu, zümrüt gibi yemyeşil bir mekân olarak tasvir edilen Firdevs, cennet, adn behişt, ravza gibi kelimelerle ve bunların çağrıştırdığı huri, ğılman, hülle, istebrak, selsebîl, bağ, gülsen, tûbâ. saray, dîdâr, arş, ferş, liva gibi unsurlarla birlikte zikredilir. Me¬selâ, bahar mevsiminde tabiatın yeşile ve çeşitli güzelliklere bürünmesi, firdevs cennetlerindeki güzelliklere benzetilir.

Hz. Peygamber s.a.v.’in hadislerinde bildirildiğine göre, Firdevs, ar¬şın altında olup, cennetlerin ortası, en yüksek ve en değerli bölgesinde bulunmaktadır. Yine ilgili hadislerde Hz. Peygamber ashabına, Al¬lah’tan firdevs cennetlerini istemelerini tavsiye etmiş ve oğlu şehid düşen Ümmü Hârise’ye onun firdevs cennetleri¬nin en değerlisine girdiğini müjdelemiş¬tir.
Tirmizi’ nin tefsir babında; Hz. Ömer radıyallahu anh’dan rivayetine göre Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a vahiy indiği zaman, yüzünün yakınlarında  arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi.
Gene bir gün Allah’ın Elçisinin yanında bulunuyorduk. O esnada Resulllah’a vahiy indirildi. Aynı durumla karşılaşmıştı. Bir müddet aynı durumda kaldıktan sonra, Allah Resulü o an inen, Mü’minûn suresinden şu ayetleri bize okudu.

“Mü’minler kurtuluşa ermiş, umduklarına kavuşmuşlardır. Onlar namazlarını Allah’tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tâdil-i erkân ile kılarlar. Onlar dünya ve ahiretlerine faydası dokunmayan her türlü şeyden yüz çevirirler. Onlar nail oldukları her türlü nimetin zekâtını aksatmadan verirler. Onlar namuslarını korurlar. Ancak hanımlarına veya cariyelerine karşı müstesna; bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar. Kim helal sınırını aşarak bunların ötesine geçmek isterse, işte öyleleri haddini aşmış olanlardır. O mü’minler ki, Allah’a ve kullara karşı olan emânet ve mesuliyetlerini yerine getirirler ve sözlerinde dururlar. Onlar namazlarını devamlı olarak, vaktinde ve şartlarına riayet ederek kılarlar. İşte onlar vârislerin ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetine vâris olurlar. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır”   Arkadan dedi ki: “Kim bu on ayeti yerine getirirse cennete girer.” Sonra kıbleye yöneldi ve ellerini kaldırıp: şöyle dua etti. “Allahım hayrımızı artır, bizi iyilik yönüyle noksanlaştırma. Bize ikram et, zillete düşürme. Bize ihsanda bulun, mahrum etme. Bizi tercih et, düşmanlarımızı bize tercih etme. Allahım, bizi razı kıl, bizden de razı ol!” buyurdular.”
Görüldüğü üzere Allah Resulü, hem dua ediyor, hem de duanın en güzel usul ve esaslarıyla beraber, düşünüp anlayarak nasıl dua edilmesi gerektiğini öğretiyordu.
İzzet Derveze, “Ettefsirü’l- Hadis” isimli eserinde, bu konuyu anlattıktan sonra, tercihinin inşallah doğru olabileceği temennisiyle şöyle der. “Bizim tercihimize göre bu ayetler, aynı zamanda Mekke dönemindeki mü’minleri de Övmekte ve bu sıfatlara sahip olduklarını vurgulamaktadır. Bu takdirde imanın o ilk nesilde yaptığı kuvvetli etkinin mükemmelliği ve o andaki vakıa tablosu da¬ha iyi anlaşılır. Önceden geçen bir çok suredeki bir çok ayet de bizim bu tercihimizi te’yid etmekte¬dir. O ayetlerde mü’minlerin ahlâkı, sıfatları ve imanın onlar üzerinde yaptığı etki övül¬müştür. Zâriyat suresinin şu ayetleri bunlar arasındadır: “(Günahlardan) korunanlar, cennetlerde, pınar başlarındadırlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı. Geceleri pek az uyurlardı, seherlerde onlar, istiğfar ederlerdi, mallarında dilenen ve iffetinden dolayı isteyemeyenler için bir hak vardı.” (Zâriyat, 15-19) .

Gerçekten inanan, Namazlarında ve diğer ibadetlerinde derin bir saygı içerisinde Allah’a yönelen, faydasız iş ve boş sözlerden uzak duran, kendisinin ve aile efradının geçim ve rızıklarını helal yollardan kazanan ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıklardan zekâtlarını verenler. Kendi eşleri haricinde her yerde ve her zaman ırzlarını koruyup iffetli yaşayarak Allah’ın koyduğu yasak sınırlarına yaklaşmayanlar, kendilerine verilen her türlü emanetleri görüp gözeterek yerli yerinde kullanıp, verdikleri sözlerine uymaya özen gösterenler ve başta namazları olmak üzere, kulluk görevlerini doğru yapanlar… işte onlar, Firdevs cennetlerinin varislerinden olacaklardır. Çünkü Mü’minun suresinin ilk on ayetinde müminlerin yapması ve uyması gereken bir kısım ana ilkeler beyan ettikten sonra, “İşte onlar vârislerin ta kendileridir” der. Peşinden gelen ayette ise, böyle müminlerin ebedi kalacak oldukları Firdevs cennetlerine vâris olacaklarının müjdesini vermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlar en yüksek cennet olan O Firdevs Cennetlerine vâris olacaklar, orada ebedi kalacaklardır” .
Bedir savaşına katılan Harise şehit olmuştu. Bağrı yanık anne Ümmü’r-Rubeyki, Allah Resulüne gelip selam vererek, oğlunun Cennette mi cehennemde mi? olduğunu sormuş, eğer cennette ise, bu acıya sabredeceğini, eğer cehennemde ise, gücü yettiği kadar ağlayacağını söylemiştir.
Resulullah s.a.v. bağrı yanık anayı teselli etmek üzere, Cennetlerin bir tane olmadığını ve Orada çok cennetlerin olduğunu ve bunlar arasında Firdevs cennetlerinin de bulunduğunu bildirerek;

“Ey Ümmü Hârise! Cennetin tek bir bahçe olduğunu mu sanırsın? Cennette bahçeler var. Senin oğlun ise, Firdevs-i a’lâ’ya kondu” buyurdular. (Bunun üzerine kadın gülerek geri döndü.)”
Ubâde İbnu’s-Sâmit radıyallahu anh’ın başka bir rivayetinde ise “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur.
“Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah’tan cennet istediğiniz vakit Firdevs’i isteyin.”
Aynı olayı Enes ibn Mâlik te şöyle anlatıyor. Harise bin Süraka’nın anası Berâ kızı Ümmü’l-Rubeyy’ki Peygamberize gelerek şöyle dedi:
Ey Allah’ın Peygamberi! Hârise’nin hâlinden bana haber ver¬mez misin? Ona Bedir günü serseri bir ok isabet edip öldürülmüştü. Eğer oğlum cennette ise bu acıya sabrederim. Cennette değilse ona gücüm yettiği kadar ağlamağa çalışırım, dedi. Peygamberimiz s.a.v. cevaben:
“Ey Hârise’nin anası! Sana kıymetli bir haber vereyim: Cennet¬te birçok dereceler vardır.  Ve şübhesiz senin oğlun bunlardan el-Firdevsu’l-A’lâ’ya, yani en yüksek Firdevs’e erişti” buyurdu. Bu cevâb üzerine kadın kendi kendine:
İyi iyi, yâ Harise! Ne mutlu sana! diye dönüp gitti.
Buhari’nin rivayetine göre; Mümin duasında, Allah’dan Firdevs cennetlerini istemelidir. Ancak öncelikle İmanı sağlam olmalı, ibadetlerini zamanında yapmalı bunun yanında çok da dua etmelidir. İmandan sonra ibadet ve dua son derce önemlidir. Bu öneminden dolayı Furkan suresi 77. ayetinde Allah şöyle buyuruyor.

De ki: “Du’â ve ibâdetleriniz olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”
Bu konuda Ebû Hureyre r.a’ın, rivayetine göre, Allah Resulü s.a.v.de şöyle buyurdu:

“Her kim Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne îmân eder de, Namazlarını kılar, Ramazân’da oruç tutarsa, onu cennete girdirmek Allah üzerine bir hakk olur. O kimse ister Al¬lah yolunda cihâd etsin, isterse içinde doğduğu toprağında otursun.” Bunun üzerine sahâbîler:
Yâ Rasûlallah, bu haberi insanlara müjdeleyelim mi? dediler.
Rasûlullah:
“Şübhesiz cennette yüz derece vardır. Allah onları Allah yo¬lunda mücâhede edenler için hazırlamıştır. İki derece arasındaki uzak¬lık, gökle yer arasındaki uzaklık gibidir. Siz Allah’tan cennet isteyeceğinizde, O’ndan Firdevs’i isteyin! Çünkü o, cennetin en ortası yânı en faziletlisi ve en yücesidir”
Tirmizi’nin rivayetine göre ise:
Sahabeden Muâz b. Cebel r.a.’den gelen bir rivayette, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, Ramazan orucunu tutar, namazlarını kılar, Ka’be’yi haccederse -zekatı söyledi mi söylemedi mi hatırlamıyorum- doğduğu ülkede kalsa da Allah yolunda hicret etse de Allah onu mutlaka bağışlayacaktır.” Muâz: “Bunu Müslümanlara aktarayım mı?” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bırak insanları! Kulluk yapmakta yarış edip çalışsınlar. Çünkü Cennet’te yüz derece vardır. Her bir derece arasındaki mesafe gökle yer arası kadardır. Cennetlerin en güzel ve yüksek dereceli olanı, Firdevs Cenneti olup; Rahman’ın arşı bunun üzerindedir. Cennetlerin bütün nehirleri buradan fışkırır. Allah’tan Cenneti isteyeceğinizde Firdevs Cennetini isteyiniz.”
Buna göre cennetlerin en değerli yeri Firdevs cennetleridir. Hemen üstünde Arş bulunduğuna göre burası, Resullerin, Nebilerin, Sıddıkların, şehitlerin ve günaha dalmamış müminlerin yeridir.
O halde her Müminin, Firdevs Cennetlerinin mirasçılarından olması için Allah bu konuda yolu göstererek şöyle buyurmuştur “Sabır göstererek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyiniz. Bu, saygılı olanlardan başkasına, gerçekten ağır gelir” . buyurduktan sonra;     “Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâ’ate devam eden erkekler ve tâ’ate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar; sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, Allah’a saygılı erkekler ve saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; İşte Allâh, bunlar için bağış ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır” ,der.
O halde her Mümin, Resulullah’ın tavsiyesine uyarak duasında Firdevs Cennetlerinin mirasçılarından olması için Allah’a yalvarmalı Ve ayetlerde belirtildiği üzere Firdevs Cennetlerinin mirasçılarından olabilmek için gayretle çalışmalı ve bunun için dünyada hazırlığını yapmalıdır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle; Ancak bu mekânda ve bu makamda yer alabilenler; Namazlarında dosdoğru olan, Sadece onun farz olduğuna inandım demekle kalmayıp Allah’ın emrettiği ve Peygamberin öğrettiği şekilde bilinen namazlarını hiç terk etmeksizin devamlı kılmayı da huy edinen, Allah’ı ve emirlerini unutmayanlar.
Mallarından, nasıl isterse öyle verecekleri nafile bir yardım değil, malına göre belirli bir oranda bilinen bir hak, yerine getirilmesi farz olan bir Allah borcu olduğuna inanıp da, “Mallarında yardım isteyen ve iffetinden dolayı isteyemeyip mahrum olanlar için bir hak vardır” . Fermanına uyarak seve seve, bilinçli olarak ibadet niyetiyle Zekâtlarını verenler.
Din gününü yani, iyi veya kötü amellerinin cezasının verileceği haşir, neşir ve hesap gününü tasdik edenler. Hakkı ve hukuku tanıyıp ahirette verilecek sevaba iman ederek, Büyük günahlara yaklaşmayıp, bedenle ve malla ilgili ibadetleri yapmak için gayretle çalışan, nefislerini zahmete koşan, böyle bizzat yaptıkları işlerle, gerçekten Ceza gününe imanlarında doğru olduklarını gösterenler.
Kendilerine acıyarak, Rabbi’nin azabından korku ve sakınma üzere bulunanlar. Görevlerinde, yapmaları gereken işlerde kusur etmiş olma endişesiyle korkan ve yaptıkları güzel işleri, Allah’a karşı büyük bir şey yapmış gibi saymayıp, devamlı olarak Allah’tan yardım dileyip, O’nun af ve İkramına güvenenler. İffet ve edeplerini devamlı koruyanlar.
Kendilerine emanet edilen; Allah ve kul haklarına, aile efratlarına, yönetimleri altında bulunanlara, komşularına, yabancılara ve yakınlarına vermiş oldukları ahit ve sözlerini tutanlar, kendi azaları ve mallarının birer emanet olmaları sebebiyle, Onları kullanılması gereken yerin dışında kullanmayanlar, kısacası emanete ihanet etmeyenlerdir .
Beyhakî’nin “Şuab-ı İman” da Hz. Enes’ten rivayet ettiği bir hadise göre, Peygamberimiz (s.a.v) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Haberiniz olsun ki, emaneti olmayan kimsenin imanı yoktur. Ahdi olmayanın da dini yoktur.”
“Müminler! Allah için şahitlik yaparak hakkı ayakta tutan kişiler olun; ister kendiniz, ana babanız veya yakınlarınız aleyhine olsun; isterse zengin veya fakir olsunlar, Allah onlara sizin yakınlığınızdan daha yakındır. Arzularınıza uymayın; yoksa saparsınız. Dilinizi eğip büker veya şahitlikten kaçarsanız bilin ki, Allah yaptığınız her işin iç yüzünü bilir” . Emrine uyarak adaletle şahitlik yapan, şahit oldukları şeyin hiçbir noktasını gizlemeden, eğip bükmeden dosdoğru şahitlik edenler, Firdevs cennetlerinin mirasçılarından olacaklardır.
Cennet bir tane değildir. Ayrı ayrı cennetler vardır. Hepsi birbirine eşit değildir. Aralarında elbette dereceler bakımından farklılıklar vardır. Bu durumu Allah’ın Resulü şöyle buyuruyor. “Cennette yüz derece vardır; Her iki derece arasındaki mesafe gökle yeryüzü arası kadardır. Firdevs derece olarak en üstünü olup Cennetin dört ırmağı buradan fışkırır. Arş’ta bunun üstünde bulunur. Allah’tan Cennet istediğinizde Firdevsi isteyiniz.”
“Mü’minler kurtuluşa ermiş, umduklarına kavuşmuşlardır. Onlar namazlarını Allah’tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tâdil-i erkân ile kılarlar. Onlar dünya ve ahiretlerine faydası dokunmayan her türlü şeyden yüz çevirirler. Onlar nail oldukları her türlü nimetin zekâtını aksatmadan verirler. Onlar namuslarını korurlar. Ancak hanımlarına veya cariyelerine karşı müstesna; bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar. Kim helal sınırını aşarak bunların ötesine geçmek isterse, işte öyleleri haddini aşmış olanlardır. O mü’minler ki, Allah’a ve kullara karşı olan emânet ve mesuliyetlerini yerine getirirler ve sözlerinde dururlar. Onlar namazlarını devamlı olarak, vaktinde ve şartlarına riayet ederek kılarlar. İşte onlar vârislerin ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetine vâris olurlar. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır”
“Onlar en yüksek cennet olan O Firdevs Cennetlerine vâris olacaklar, orada ebedi kalacaklardır”
Resulullah’S.A.V’ın, Mü’minun suresinin ilk ayetlerinin inişi üzerine  yaptığı dualarından olan bir duasıyla bitirelim. “Allahım hayrımızı artır, bizi iyilik yönüyle noksanlaştırma. Bize ikram et, zillete düşürme. Bize ihsanda bulun, mahrum etme. Bizi tercih et, düşmanlarımızı bize tercih etme. Allahım, bizi râzı kıl, bizden de razı ol!”  amin.

HZ.İSA ve HZ.MUHAMMED(sav)

Allah Herşeyden Önce Hz. Muhammedin Ruhunu Yarattı

İsa, aşağıda kendisini bekleyen sekiz havarisinin yanlarına vardı ve dört tanesi bu sekiz taneye bütün gördüklerini anlattılar; o gün hepsinin kalbinden îsa ile ilgili tüm kuşkular silindi, yalnız hiç bir şeye inanmayan Yehuda îskariyot hariç. îsa, dağın eteğinde bir yere oturdu ve ekmekleri olmadığından, hepsi dağ meyveleri yediler.
Sonra Andreas dedi: «Bize Mesih hakkında çok şeyler söylediniz, bu nedenle, lütfen bize her şeyi açıkça anlatın.» Ve aynı şekilde diğer havariler de kendisine rica ettiler.
Bunun üzerine İsa dedi: «Çalışan herkes, tatmin olacağı bir gaye için çakşır. Bu bakımdan size söylüyorum ki, Allah, kendinde hiç bir noksanlık olmadığı için tatmin olma ihtiyacı duymaz. Zaten O’nun kendinde kemal vardır. Ve işte, çalışmak dileğiyle O, her şeyden önce, yaratıklar Allah’ta rıza ve doygunluk bulsunlar diye, kendisi için tüm (kâinatı) yaratmaya karar verdiği Elçisi’nin ruhunu yarattı; ki, kulları olarak tayin ettiği tüm yaratıklarından elçisi haz ve sevinç duysun. Ve bu nedenle işte her şey bilip gördüğünüz gibi oldu. Ama O neden böyle olmasını diledi?
«Bakın, size diyorum ki; her peygamber geldiği zaman, yalnızca bir kavme Allah’ın rahmetinin işaretini götürmüştür. Ve sözleri de gönderildikleri insanların ötesine uzanmamıştır. Fakat, Allah’ın Elçisi geleceği zaman, Allah O’na kudret ve rahmetinin sonuymuş gibi verecek, o kadar ki, akidesini alacak olan tüm dünya kavimlerine rahmet ve selâmet götürecektir. Dinsizler üzerine güçle gidecek ve putatapıcılığı ezecek, o kadar ki, şeytan’ı kahredecektir; çünkü, Allah İbrahim’e böyle va’d etmiştir: «Dikkat et, senin soyunla yeryüzünün tüm kabilelerini kutsayacağım. Ve sen, Ey İbrahim, nasıl putları parça parça etmişsen, senin soyun da böyle yapacaktır.»
Sonra şöyle soruldu: «Ey muallim, bu va’d kime verilmiştir, söyle bize; çünkü, Yahudiler «îshak’a» diyorlar, îsmaililer ise, «İsmail’e.»
îsa cevap verdi: «Davud kimin oğluydu ve hangi soydandı?»
Cevap verildi: «îshak’ın; çünkü, îshak Yakub’un babasıydı, Yakub da soyu Davud’a varan Yahuda’nın babasıydı.»
Sonra îsa dedi: «Öyleyse, Allah’ın elçisi geleceği zaman, hangi soydan olacaktır?»
Havariler cevap yerdiler: «Davud’un (soyundan).» Bunun üzerine Isa dedi: «Siz kendinizi aldatıyorsunuz; çünkü Davud, şöyle söyleyerek, ona ruhundan rab (efendi) der: Allah rabbına, «Ben düşmanlarına senin ayak taburen yapıncaya kadar sağ yanımda otur» dedi. Allah düşmanlarının ortasında rablık kazanacak olan asanı gönderecektir. «Eğer, sizin Mesih dediğiniz Allah ‘in Elçisi Davud’un oğlu ise, Davud O’na nasıl «rab» der? Bana inanın, size söylüyorum ki, va’d İsmail’e yapılmıştır, İshak’a değil.»

. “Allahın Elçisi Muhammed Yaratılan Hemen Her Şeye Mutluluk Getirecek Bir Nurdur”

Bunun üzerine havariler dediler: «Ey muallim, Musa’nın kitabında böyle, yani va’dın îshak’a yapılmış olduğu yazılıdır.»
îsa, ah ederek cevap verdi: «Öyledir, ama onu Musa yazmadı, Yuşa da yazmadı onu Allah’tan korkmayan hahamlarınız yazdı.

TURKCE EZAN

 

 

İslâm evrensel bir dindir:

Kur’ân-ı Kerim Son Peygamber’i (s.a.v.), “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu” olarak takdim etmektedir (Ahzâb: 33/40). İlâhî Kitaba göre O “âlemlere rahmettir” (Enbiyâ:21/107), “Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir” (Sebe’ :34/28). Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu’l-enbiyâ Efendimiz (s.a.v.) vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini Araplara ve Arap Yarımadası’na mahsus (özgü) kılmamış, dîni bu dar çerçeve içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın dünyasının bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm’a çağırmıştır. Kendisi bu fânî dünyadan ayrıldıktan sonra samîmî ve sadık mensupları dünyanın dört bir yanına yayılarak İslâm’ı tebliğ etmişler, Çin’den İspanya’ya kadar büyük bir cofrafya üzerinde İslâm’ın tanınmasını, benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.

Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı göremeyen zihin miyopları gibi “Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir yol göstericisi (rehberi) vardır” (Ra’d: 13/7) meâlindeki âyete takılarak Peygamberimiz’in (s.a.v.) elçiliğini ve İslâm’ın kapsamını daraltmaya, Araplara özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) Kur’ân’da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir. “Uyarıcılık” vasfının zikredildiği âyet, âhireti inkâr eden ve Peygamber’e Rabbinden, kendilerini inandıracak bir mûcizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak gönderilen âyetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği mânâ şudur: “Peygamber insanları hidâyete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek ve uyarmaktır, bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidâyet rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür irâdeleriyle o hidâyet rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış olurlar”.

Şu halde Son Peygamber’in (s.a.v.) gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir de hidâyet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm’ın ilk muhatapları olmaları itibariyle Araplar’dır, İslâm’ın evrenselliği itibariyle de mîlâdi 610 yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğuna göre hidâyete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir?

Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir: “Hâdî Allah’tır, insanları -irâdelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola kavuşturan O’dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ’nın yol göstericiliği ve hidâyet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar vâsıtasıyle olmaktadır. O’nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ, hâdî), doğru yolun adı İslâm’dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah’ın kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler, sapanları ise uyarmışlardır.

Hâtemu’l-enbiya da (s.a.v.) aynı hidâyetin temsilci ve tebliğcisidir (En’âm: 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir, hidâyetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır; onunla gönderilen rehber ( hâdî ve hüdâ) Kur’ân’dır, muhatabı da bir kavim değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber (s.a.v.) den sonra ulusal veya evrensel bir peygamber daha gelmeyecektir; hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, “öncekilerin getirdikileri dinlerin özünü tasdik ve teyit eden” Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

Evrensel İslâm’ın Mensupları:

Evrensel bir din olan İslâm’ın mensuplarına Arapça’da “müslim” denir, bu kelime Türkçemize “müslüman” olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı “İslâm Ümmeti”tir. İslâm ümmetini (müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere, belliklere “şi’âr, çoğulu: şe’âir” denir.

Müslümanları birbirine bağlayan ve guruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî… bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm’a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ “dindaşlık bağıdır”, müslüman kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur’ân’a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar “kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah’ın ipine sarılmadır”.

Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme, ne Türk’e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün müslüman kavimlerin ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları “müslümanlar medeniyeti” veya “İslâm Medeniyetidir”.

İslâm’ın Şiarları:

Yukarıda tanımı geçen şiarlar, müslüman kavimlerden, uluslardan, guruplardan birine veya birkaçına değil, bütün müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır; semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, gurupta, kurumda, yerleşim bölgesinde…

İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimsenin, o şeyin ve orasının müslüman olduğu, İslâm’a ait bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemâatle namaz, cum’a namazı, câmî, minare, Kur’ân, Hac ibâdeti, Peygamber (s.a.v.) in sünneti.

Şiarların Korunması:

Kur’ân-ı Kerim’de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara:2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32,36). Fıkıh ve Siyaset-i şer’iyye kitaplarında, ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) , içlerinde müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir bölgeye (dâru’l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6). Bu tarihi vâkıa da meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.

İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir gurubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.

Şiar olarak ezan-ı Muhammedî

Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettikten sonra müslümanlar rahatlık içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi boru çalma, hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin (s.a.v.) içine sinmedi.

Sahâbe’den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat “Sana bundan daha hayırlı bir yol göstereyim” dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz ezanı Abdullah’a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Resûlullah’a (s.a.v.) koştu, gördüklerini anlattı, O da “Bu gördüğün Allah’ın izniyle hak olan bir rüyadır” buyurdu, sesi daha gür olduğu için Bilâl’e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal’e öğretti, Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer, bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü’levtâr, II,37 vd.Tirmizî’den naklen). Peygamberimizin (s.a.v.) müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir (Müslim, Salât, 6).

Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl’e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm’dan önce Arapların bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm’dan sonra bulunup uygulanmıştır, kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir ( ilham edilmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da benimsenmiştir).

İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm aleminde “aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde” okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, sünnete aykırı “ulusal ezan” olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak câiz değildir. Bazı fıkıh kitaplarında bulunan “Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur” cümlesi “başka dilde ezan okumanın câiz ve sünnete uygun olduğunu” ifade etmez, “böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez” mânâsına gelir. Ebû Hanîfe’nin de, “Kur’ân’ı namazda -dili yatmayanların- başka dilden okumaları câiz olsa bile sünnete aykırı olduğu için mekruhtur” demiştir. Ana dili ne olursa olsun bütün müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ’ya dua ve niyaz etmektedirler.

H.KARAMAN

KURAN AHLAKI ve MUSLUMANLIK

Kur’an Ahlakıyla Ahlak lanmış Bİr Müslüman Nasıl Olmalı?

Müslümanın başlıca özellikleri şunlardır.

1- Allah’ın birliğine ve ondan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (sav)’in Allah’tan getirdiği şeylerin hepsine kesin ve tereddütsüz bir şekilde inanır ve dili ile bunları ikrar eder, söyler.
2- Allah’ın emreylediği ve Hazreti Muhammed (sav)’inde gösterdiği şekil üzere namazını kılar, orucunu tutar, zenginse malının zekatını verir, zenginse hac görevini yerine getirir.
3- Yetimlere, yoksullara, muhtaçlara, yakınlarına, yolda kalmışlara malıyla canıyla gücü yettiği kadar seve seve yardımda bulunur.
4- Tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik göstermez, Allah’a itimad eder.
5- Felaketleri metanetle karşılar, bunları başarıyla atlatabilmek için bütün gücünü sarfeder ve nihayet çaresizliğe karşı sabır ve tahammül gösterir. Allah’tan ümidini kesmez.
6- Ana ve babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak söz ve işlerde bulunmaz.
7- Verdiği sözü mutlaka yerine getirir. Her ne surette olursa olsun emanete hıyanet etmez.
8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi en iyi bir şekilde yapmaya çalışır.
9- Müslüman dünyanın en temiz insanıdır. Bedenini, üstünü başını, oturup kalktığı yeri, yiyeceğini, giyeceğini, evini barkını, caddesini sokağını tertemiz tutar; kafasını kötü fikirlerden, kalbini fena huylardan, dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Cismen ve ruhen temizliği ile herkese örnek olmaya çalışır.
10- Allah’ın ve Peygamberin emirlerine itaat eder ve ahlaki vazifelerini eksiksiz olarak yapar.
11- İnsanlar arasında fesad çıkarmaz, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır.
12- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve ortaya dökmez. Nefsini içkiden, kumardan, uzak ve pak tutar. Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez. Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz.
13- Kötülüğün, hayasızlığın her türlüsünden, gizlisinden açığından, büyüğünden küçüğünden sakınır. Halkın iyiliğine çalışır.
14- Özü sözüne, sözü özüne uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile olsa, hak ve adaletten ayrılmaz.
15- Düşmanlarına karşı da adaleti, insafı elden bırakmaz, onların düşmanlıkları dolayısıyla adaleti çiğnemez.
16- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalancı şahitlik yapmaz. Haksızlığa karşı nefret duyar.
17- Alçak ve süfli arzulara uyarak doğru yoldan sapmaz, kötülerle düşüp kalkmaz.
18- İsraftan ve cimrilikten sakınır. Ne eliyle, ne de diliyle hiçbir kimseyi incitmez.
19- Komşularını çok sayar ve onları hiçbir surette gücendirmez.
20- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur.
21- Öfkelerini yenerek kusur ve kabahatleri affeder, intikam sevdasına düşmez.
22- Bir kötülük işlemek ister veya bir haksızlık yapacak olursa, hemen Allah’ı hatırlayarak Ondan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman olur.
23- Her iyi işe arka çıkar, maddi ve manevi yardımda bulunur. İnsanlara iyiliği tavsiye eder, fenalığa ve zulme asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten çevirmeye çalışır.
24- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir, kin gütmez, kimseye haset etmez, herkese faydalı insan olmaya özen gösterir.
25- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder, ilim ve hüneri, hikmet ve hakikati nerede bulursa alır ve bunda taassup göstermez.
26- Müslüman tembel değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışır. Her iki vazifesini de eksiksiz yapar.
27- Allah yolunda, millet ve memleket uğrunda elinden gelen fedakarlıktan, yerine göre canını feda etmekten çekinmez.
28- Yapacağı bir işin önünü, sonunu düşünmeden hatıra gelir gelmez yapmaya kalkışmaz, ibadetinde acele ederek eksik bırakmaz, hayırlı işlerde geriye kalmayıp daima ileri koşar.
29- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların iyiliğine çalışır, Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını gidermeye özen gösterir, cenazelerine gider, kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar, küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur, azamet ve kibir göstermez.
30- Bütün müminleri kardeş bilir ve başkalarının hayatlarını, haklarını kendisinin ki gibi muhterem tutar.
31- Kimse ile alay etmez. Başkalarına kötü lakap takmaz. Dilini gıybetten, iftira etmekten, yalan söylemekten ve her türlü kaba ve çirkin sözlerden muhafaza eder.
32- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya çalışır, üç günden fazla dargın durmaz.
33- Bütün varlık alemine sevgi ile bağlanır. Sevdiklerini Allah için (karşılık beklemeksizin) sever, sevmediklerini de Allah için sevmez.
34- İşlerinde tereddütlü ve evhamlı olmaz, bir işin olması için elinden gelen bütün gayreti, çabayı, çalışmayı gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eder.
35- Allah ve Peygamber sevgisini her şeyden üstün tutar. Allah sevgisi ve korkusu onun bütün vücudunu kaplar.
36- Her ne surette olursa olsun şüpheli şeylerden sakınır.
37- Bir Müslüman için en büyük gaye, hakiki bir Müslüman olmaya çalışmak, İslam’ı en güzel şekilde yaşamak ve yaşatmak ve bu surette bütün insanlara örnek olmaktır.
Bu huylarla gidiş, Allah’ın emri, Peygamberin yoludur. Müslüman bu yolun yolcusudur. Nezih ve pak bir yaşayışla dünya hayatını faydalı bir insan olarak tamamlar. İmanla, kalb huzuru ile Allah’a kavuşur. Onun tükenmez ve sonsuz nimetlerine ulaşır
alıntı

KABE NİN İCİNDE NE VAR

 

Kabenin bir çok ismi vardır. Bunlar; Beytullah, Mescidü’l-Haram vs.

 

Kabe’nin kelime anlamı:

Sözlükte dört köşeli veya küp şeklinde olmak anlamlarındaki ka’b kökünden gelen kabe “Küp şeklinde nesne” demektir.

Kabe’ye Allah’ın evi denmesinin sebebi: “Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için EVİMİ tertemiz et.” (Hac Suresi 26)

Kabe’nin fiziksel özellikleri ve konumu:
Duvarlarında kullanılan taşlar Mekke tepelerindeki granit taşlardır.
Tavanı ahşaptandır.
Yer yüzünde yapılmış ilk mescit ve ilk bina dır.
Üzeri altın işlemeli hat yazıları bulunan siyah bir örtü (sitâre) ile örtülüdür. Örtüsü her sene hac mevsiminde yenilenmektedir.
Kâbe’nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerden her birinin ayrı ismi vardır.

Doğu köşesine “Hacer-i Esved” veya “Şarki”, kuzey köşesine “Irakî”, batı köşesine “Şâmî” ve güney köşesine de “Yemânî” denir.
Kabe’nin küresel yer bulma sistemindeki yeri 21°25′24″N, 39°49′24″E.
Kabe’nin içinde ne var ?

Kabe’nin duvarları siyah taşlardan yapılmıştır. 25 cm yükseklikte ve 30 cm kadar çıkıntılı bir mermer kaide üzerinde bulunmaktadır.
Kabe’nin içinde tavana çıkmak için bir merdiven ve üç ağaç sütun bulunmaktadır.
İç duvarlar ve yerler mermer kaplıdır.
Tavanda altın ve gümüş kandiller asılıdır.
Yerden 2 metre kadar yükseklikte altın kapısı vardır.
Kanuni Sultan Süleyman tarafından tavanı onarılan Kabe, beşinci onarımını I. Ahmed döneminde görmüş, IV. Murad döneminde çıkan sel baskını sonucunda üç cephesi yıkılmış ve yine aynı padişah tarafından onarılmıştır.

Kabe ilk binasında yüksekliği 9 ziraa (4,32m.) idi ve yere bitişik iki kapısı vardı. Biri doğuda diğeri ise batıda idi.İbrahim a.s.binasında çatısı yoktu ve kapılara da açılıp kapanan kanat koymamıştı.

İçine de hediyeler koymak için bir kuyu kazmıştı. Kabe’nin içi ve dışı zaman zaman tamirat görmüştür.

Kabenin yüksekliği her inşa edilişinde değişmiştir.
İbrahim a.s. zamanında 4,32 m.
Kureyş’in yapısında 8,64 m.
Abdullah b. Zubeyr yapısında 12,95 m idi.
Abdulmelik b. Mervan bu yüksekliği daha sonra korumuştur.

Kabe Örtüsü (Sitâre veya Kisve)
Kabe örtüsüne verilen addır. Kabenin tamamını kuşatan bu örtü siyah ibrişimden yapılır.Üzeri Altın yaldız sırma yazılarla tezyin edilir. Kabe’yi örtmekten amaç onun yüceliğini ilan etmektir, onu takdis etmektir.

Kabeye ilk örtü giydiren hakkında çok değişik rivayetler vardır. bunlardan doğruya en yakın olanı İsmail A.S.dır. İbrahim A.S. Kabe’yi örtmediğinde ittifak vardır. Bazı rivayetlerde peygamberimizin dedelerinden Adnan b.ud ün Kabe’yi ilk örten kişi olduğu belirtilmektedir. Kabe İsmail a.s. dan sonra hiç bir devirde örtüsüz bırakılmamıştır. Her milletçe bu iş salih amel olarak addedilmiştir.

Tarihte Kabe’yi örtme işi değişik kabileler tarafından yardımlaşarak yapılmıştır. İlk olarak tek başına Ebu Rabia b.Abdullah örtmüştür. Yine Abdulmuttalib’in zevcesi Netile bt. Hubab (Abbasın annesi) rivayet edildiğine göre; oğlu Abbas kaybolur, bulunursa kabeyi kendi balına örteceğini nezr eder. (Adar) Oğlu bulununca da bu nezrini yerine getirir. Böylece tarihte tek başına Kabe’yi örten ilk kadın o olur.

Hz. Ömer zamanında ilk olarak Kabe beyt-ül maldan örtülmüştür. Bundan sonra Kabe örtüsü hükümetlerin sorumluluğunda olmuştur. Yine ilk olarak Hz. Ömer r.a. kabe örtüsünün Mısırda dokunmasını emretmiştir. Hz. Osman da bu kararlara sadık kalmış ancak senede iki defa dokunmasını emretmiştir.

Kabe’nin örtüsü üç bölümden meydana gelmektedir. Kabe’nin dış örtüsü, iç örtüsü (astar) ve kuşak bölümü. Bunların hepsi şu anda Mekke’de bulunan Kabe örtüsü fabrikasında dokunmaktadır.

Kabe kapısının İlk nakışlı örtüsü 810 h. 1407 m. yılında dokunmuş ve örtülmüştür.

Kabe’nin kapısı
İbrahim (a.s.)’in inşa ettiği Kâbe’de, yerle aynı hizada tek bir kapı mevcuttu.

Kureyş, Kâbe’yi yeniden inşa ederken Ebu Huzeyfe b. el-Muğire’nin teklifi doğrultusunda, kapı yerden yüksek tutulmuştur.

Abdullah b. Zübeyr’in inşasında Kâbe’de, kapı tekrar yer seviyesinde tutulmuş ve buna ilâve olarak Kâbe’nin batı tarafında Rükn-i Şâmî ile Rükn-i Yemânî arasında bir başka kapı daha yapılmıştır.

Haccâc döneminde kapı tekrar Kureyş’in inşa ettiği şekle iade edilmiş ve batı tarafındaki kapı kapatılmıştır.

Şu an mevcut kapı ise, saf altından yapılmış olup, Kral Halid b. Abdulaziz tarafından yaptırılmıştır.

KABE’nin anahtarı bir ailenin elinde
Hz. Muhammed (S.A.V)’in de mensubu olduğu Kureyş Kabilesi’nden Es Sidane Seybe ailesi Kabe’nin anahtarı ve her yıl örtüsünü değiştirme şerefini elinde bulunduruyor.

%d blogcu bunu beğendi: