İNGİLİZ BELGELERİ ve TÜRKİYE II

Türk askerinin …telefon hatları bile yok..Bu kuvvetlerdeki askerler günde 50 kuruş,subaylar 100 kuruş almaktadır… Bu insanlar Yunalılardan nefret etmektedir ve kahramanlıkları da bilinmektedir. Özellikle dağlık bölgelerdeki ZEYBEK ve YÖRÜKLER korku nedir bilmezler… Yunanlılar köyleri yakıp kadın ve çocukları öldürünce, kadınlara tecavüz edince harekete geçtiler.

17 Eylül 1919 (Amiral Sir F.de Robeckden Lord Curzona)

…Bu hükümetin kabul edeceği sulhu milliyetçiler kabul etmeyecektir. 1908 de de, şimdi de Başbakanlar bizim dostumuzdu, Başbakan (sadrıazam) İtalyan komiserinden, şehir milliyetçiler tarafından tehdit edilrse ne yapacağız diye sordu..

27-Eylül-1919 ( Albay Mayner Tzhagemdan Lord Curzona)

… Noel gayet tehlikeli bir şekilde Türklerin aleyhinde çalışıp Kürt propagandası yapıyor.

30-Eylül-1919 (Amiral Sir F.D Robeckten Lord Curzona)

… Sultan İngiliz otoritelerinden kuvvet kullanarak milliyetçileri durdurmalarını istedi … Başbakan(Sadrazam) ve içişleri Bakanı ( Dahiliye Nazırı) durumun kötülüğünü kabul ediyorlar ve asileri bastırmak için müttefiklerden izin istiyorlar…Başbakan (sadrazam) Ferit Paşa Hükümeti milliyetçilere karşı savaş ilan etti ve milliyetçilerle konuşulamayacağına karar verdi… İngiltere Türklere karşı olan savaşta başrolü oynadığı halde bugün Türk gazetelerinde ve hatta milliyetçi gazetelerde bile İngiltere iyi bir yerde.

10-Ekim-1919 (Harbord tarafından)

… İstanbuldan Mardine kadar bütün bölgeleri gezdik… Türklerin Ermenileri öldürmek istediklerine dair bir işaret görmedik… Üç ay önce Ermenilerin

tek bir adam kalmayıncaya kadar kesildiğini duymuştuk, halbuki duyduklarımızın hiçbiri doğru değildi.Fransızlar Türkleri mandaları altına almak istiyorlardı, bunun için de dünyanın şüphesini Türklerin üzerine çekmek gerekirdi.

15-Ekim-1919 ( Amerikan Radyosu konuşmasından)

… Mustafa Kemal bana dedi ki: Bizim hükümetimiz yabancı hile ve müdâhaleleriyle zayıflatılmıştır. Milliyetçilerin İngiliz ve Fransızlardan yardım aldığı yalandır. İngiliz sermayesi Türkiyeyi mahvediyor. Biz İngilteredeki eski Türk Dostları Cemiyeti Başkanı Adil Beyin 200 bin Sterlin, Konya Valinin 150 bin Sterlin ve belki de Ankara Valisinin bu miktar para aldığını biliyoruz.

19-Ekim-1919 (Mr. Ryandan rapor)

… Milli kuvvetler gittikçe geliştiği için, silahların bırakılmasına rağmen 40 bin kişilik bir hükümet kuvvetinin milliyetçilere karşı kullanılaması istendi.

Başbakan (sadrazam) bu isteği derhal kabul etti. Ancak, İzmirde cinayetlere ve kadınlara yapılan tecavüzlere karşı kurulan kuvvetleri bunlarla karıştırmamak gerekir dedi.

14-Ekim-1919 (İngiliz Yüksek Komiserliğinden Amiral Sir D. Robecke)

… İtalyanlar İzmirdeki Müslümanların dinlerini değiştirip İtalyan vatandaşı yapmak istiyorlar… Fakat benim anladığım Türklerden çok korkuyorlar.

11-Kasım- 1919 ( Amiral Sir F. Robeckten Lord Curzona)

… İstanbula Ermeni ve Rum göçmenleri geliyor. Amerikalılar bunlara yardım ediyorlar… Ayrıca İzmir bölgesinde evleri yandığı ve yıkıldığı için evsiz barksız kalan Müslümanların durumu da bizi hayli utandırıyor. Şimdi her tarafta milliyetçi adı altında çeteler türedi. Mustafa Kemal ve adamları bütün yabancıların ve özellikle İngilizlerin gitmesini istiyor.

28-Kasım 1919 ( Mr. Kitsondan Sir. E. Crowea)

… Ermenilerin Müslüman komşularını kesmesinden hiç şüphe etmem… Taşnaklar müthiş bir vahşetle çalışıyorlar… Kürtlere her nekadar inanmasak ta onları kullanmamız çıkarımız gereğidir. Doğu illerine gelince; Türklerle harp etmeden o bölgeleri Ermenistan ve Kürdistan diye bölemeyiz.

28-Ekim-1919 ( 27 Köyün Eşrafından Konyadaki İngiliz Yüksek Komiserinin aldığı mektup)

… Milli kuvvetler adı altında bir grup, Müslüman ve hristiyanları öldürmektedir. Hayvanlarımızı elimizden alıyorlar, telgraf hatlarımızı kesip bizim sizlere haber vermemizi önlüyorlar. Bizim hükümetimiz zayıf olduğu için milliyetçileri ezemez. Milliyetçileri ezmek için İngiliz hükümetinin bize yardım elini uzatması için yalvarırız. Aşağıdaki köylerin eşrafı tarafından imzalanmıştır: < Soğucak Kovanlı – Hacı Yunuslar Dumnu Karabayır Uluslar Seyit Citret Bekle Sat Yalnızca Kiraz – Elma ağaç Beybahin Fakirtepe Ekitse Sarıca Sarıskat Akçapınar – Ahırlı-Günce – Gün – Ali Çerçi Fatma Sorkun Mervesti >

9 Aralık1919 (Amiral Sir F. de Robekten Lord Curzona)

…Mr. Hohler Kürt meselesi hakkında Kürt başkanı olan Şeyh Sait Abdülkadir Paşayla görüştü. Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar.Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler , Kürtleri Mustafa Kemale karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırdırlar..

22Aralık1919(Türk meselesi hakkında ikinci toplantı):

…Türk Hükümetinin parasal bakımdan iflas ettiği.Çatalca hattı dışında Türklere yer verilmemesini ,kapitülasyonlara çok benzer bir sistemin kurulmasını,Türk ordu ve donanmasının ancak jandarma örgütü haline getirilmesini,Erzurumun Ermenistana verilmesini,12 adanın Yunanlılara verilmesini,..

26 Aralık1919 (Türk meselesinde üçüncü toplantı):

…Kürt kabileleri İngiliz ve Fransız hakimiyetine konacak, KÜRDİSTAN da hiçbir şekilde TÜRK BIRAKILMAYACAK. Bir tek KÜRT DEVLETİ mi yoksa bir çok küçük KÜRT DEVLETİ mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilerine Amerikalılar kanalı ile SİLAH sağlanacak … İstanbulda gizli bir örgüt kuruldu .Milliyetçileri vatan haini ilan ediyor…

4 Ocak 1920 (Lord Curzonun notları)

…Türkler Avrupadan atılmalıdır.Amerikalı Senatör Lodge ın dediği gibi; İstanbul Türklerden tamamen alınalı,bir veba tohumu olan; savaşların yaratıcısı,komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa dan silinmelidir.

25 Aralık1919 (Mr. Ryanın raporu):

…Milliyetçiler şimdi ki yol kullanıyor: Milliyetçi ol, çünkü İslamı kurtaracak tek yol odur. İslama sadık ol, çünkü senin milli varlığını kurtaracak tek yol odur… Bu fikirlerin her ikisi de İslam dünyasındaki İngiliz hakimiyetini mahvedebilir. BİZ; GERÇEK İDEALİ DİN GİBİ DAVRANACAK ÇIKARCI GRUBU İDARECİ OLARAK GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIZ… Panislamizmi ezemeyiz, bu tıpkı Batıdaki milliyetçilik gibidir.Bizim şimdiki amacımız bölmek, arkadş gibi davranıp kazanmak ve sonra hükmetmek olmalıdır…

22Ocak1920 (Amiral Webbden Lord CURZON a):

…Baybutta Şeyh Kürt Ali milliyetçilere karşı harekete geçti..

(Lonra Konferansı):

A-Türkiye özerk devlet olmalıdır.

B-Boğazlar uluslar arası olmalıdır.

C-Türkiye özerk ERMENİSTENI tanıyacaktır.

E-Azınlıklar ,kuvvetlerin himayesinde olacaktır. .

Lloyd George göre: Türkler yüzlerce yıl Avrupada kaldılar ve Avrupadaki bütün belaların başı oldular. İstanbul Türk değildir, Yunanlılarındır.Türkler oradan atılmalıdır.

İtalya delegesine göre: Boğazları işgal edelim, böylece Türkler merhametimize kalır

Yunanlıların İzmire çıkışına biz izin verdik…Lloyd George, Yunalıların İzmirde ticari çıkarları var, diyor…Mr.Cambona göre : Türklerin mali kontrolü mümkündür, Türklerden kimse bu işi anlayamaz. Biz bu durumdan yararlanarak Türkleri mali ve idari kontrole alırsak, durum her bakımdan düzelir…. Müttefiklerin Türkiyede çok önemli mali ve politik çıkarları vardır.Boğazları kontrol edip para alsak ,yılda 1 milyon sterlin toplarız…

ERMENİ YASA TASARISI I

Ermeni Yasa Tasarısı’nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar

Eylül 2000 yılından beri ısıtılıp ısıtılıp Amerikan kongresine getirilen “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı” bu defa Demokrat Kongre başkanı Nancy Pelosi sayesinde geçecek kaygısı Türkiye’de hakimdir. Aslında tasarının geçip geçmemesinin birkaç açıdan önemli olmadığı kanaatindeyim. Birincisi, zaten benzeri karar tasarıları Eyalet Parlamentolarında kabul edilmiştir. ANCA’nın resmi sitesine göre şu an 42 Eyalette Ermeni soykırımı kabul edilmiş durumda. Gerçi bu sayı abartılıdır gerçek rakam 32 kadardır ama bunun da önemi yoktur. Nasıl olsa önümüzdeki yıl içinde hedeflenen sayıya ulaşmaları mümkündür. İkincisi, tasarının yaptırım gücü yoktur. ABD Başkanından 24 Nisan günü 1,5 milyon Ermeninin öldürüldüğünü ifade etmesi istenmektedir. Bu güne kadar Amerika’nın Cumhuriyetçi veya Demokrat başkanları 24 Nisan konuşmalarında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmeden aynı anlama gelebilecek sözler sarf ettiler. Ancak bu söylediklerimizden Türkiye’nin tasarıyı engellemek için mücadelesine son vermesi anlamı çıkarılmamalıdır. Elbette Türkiye var gücüyle hakkındaki bu son derece haksız, ahlaksız ve karalayıcı tasarıyı engellemek ve Türk milletinin sonsuza dek “soykırımcı” olarak damgalanmasının önüne geçmek için mücadele edecektir. Aksi takdirde diasporadaki Türk çocukları okul kitaplarında katil olarak ilan edilmenin ezikliği ile bulundukları ülkelerde asosyal bir kişilik geliştireceklerdir.
Diğer taraftan Alt Temsilciler komitesine sunulan söz konusu tasarı tarihi açıdan gayri ciddi ve maddi hatalarla doludur. Gerekçeler özensiz ve bu senatörler ne versek kabul eder mantığı ile hazırlanmıştır. Tasarı, Başkan’ın ABD dış politikalarını, insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşiv kayıtlarının ortaya koyduğu Ermeni soykırımı gibi konulara daha duyarlı bir şekilde yürütülmesini temin etme çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yine Başkan’dan 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini talep etmektedir. Bu çağrı, doğal olarak Türkiye ABD arasındaki ilişkileri etkilemeye yöneliktir. Bu bakımdan yaptırım gücü olmamakla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde yürütülmesine pürüz getireceği için önemlidir. Çünkü bu tasarıda önceki tasarıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti soykırımdan sorumlu tutulmaktadır. Halbuki önceki tasarının politika deklarasyonu kısmında üçüncü bir madde vardı ve burada soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırım yapmadığı açıkça belirtiliyordu. Belki daha da önemli olan, tasarı kabul edildiği takdirde ABD’de Türk imajının çok olumsuz bir şekilde etkileneceğidir. Bu da iki ülkenin ticari ve kültürel ilişkilerinde önümüzdeki yıllarda önemli bir kambur oluşturacaktır. Bu yüzden tasarının doğruları yansıtmadığı Amerikan kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu amaçla, tasarının maddelerindeki maddi hatalar aşağıda değerlendirilmektedir.
Ermeni soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni’nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.

Bu maddede sözde soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1915-1923 yılında gerçekleştirildiği, 2 milyon Ermeni’nin sürgüne gönderilerek 1,5 milyon kadın, çocuk ve erkeğin ölümüne sebep olunduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca hayatta kalan 500.000 Ermeni’nin evlerinden çıkarılmak suretiyle Anadolu’daki 2500 yıllık Ermeni varlığının sona erdirildiği öne sürülmektedir. Halbuki 1923 yılında Osmanlı Devleti artık tarih sahnesinde yoktur. Başta V. Dadrian ve pek çok diğer Ermeni araştırmacı da 1915-1916 yıllarında 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü ve sözde soykırımın gerçekleştiğini iddia ettiği bilinmektedir. O halde neden tarihin 1923’e kadar uzatıldığı sorusu akla gelmektedir. Muhtemelen Ermeni lobileri tarihi bu aralıklarda tutmak suretiyle, Türkiye’nin reddi miras yoluyla cezasız kalmasının önüne geçmeyi planlamakta ve T.C. devletini de karalamaktadırlar. Diğer taraftan öldürüldüğü veya hayatta kaldığı belirtilen Ermeni sayısı hakkında tasarıda yer alan rakamlar abartılı ve yanlıştır. 1914 Ermeni nüfusunun tahminlere göre 1.400.000-1.700.000 arasında olduğu artık bir çok bağımsız araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Dr. Johannes Lepsius-ki pro Ermeni bir papaz ve yazardır- Patrikhanenin verdiği rakamların üzerini çizerek 1.845.450 rakamını yazmıştır (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, s. 308). 2 milyon nüfus rakamı ise hiçbir kaynakta geçmemektedir. (Bkz. H. Özdemir ve diğ. Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara, 2004, s. 49-50). 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü de bir efsanedir. Bu efsane 24 Temmuz 1915 tarihinde (yani tehcirin resmen 44. günü) Harput Amerikan konsolosu Leslie Davis’in raporunda “ne kadar Ermeni’nin öldürüldüğünü söylemek imkansızdır, fakat sayının bir milyondan az olmadığı tahmin edilebilir” demesiyle başlamıştır (NARA 867.4016/269) Kaldı ki Ermenilerin teorisyeni Dadrian bile 1 milyon hayatta kalan Ermeni’den bahsetmekte ve kayıpları da 1.1 milyon olarak pek çok yayınında beyan etmektedir. 1919 Paris görüşmelerinde Bogos Nubar Paşa yaklaşık 600-700 bin Ermeni’nin tehcir edildiğini belirtmektedir. Ayrıca Patrikhane savaş sonunda Anadolu’daki toplam Ermeni sayısını en az 644.000 olarak vermektedir. Cemiyet-i Akvam 1922 yılında dünyadaki Türkiye Ermeni sayısını 817.873 olarak açıklamaktadır. Üstelik aynı belgeye göre Müslüman olan veya Türkiye’de kalan 281.000 Ermeni bu rakama dahil değildir. (NARA 867.4016/816) O halde nasıl 1.5 milyon Ermeni öldürülmüş olabilir. Kaldı ki savaş sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından İngiltere ve Fransa büyükelçilerine gönderilen bir memorandumda 1914-1918 arasında “200.000 Ermenin canlı canlı gömüldüğü veya Van Gölü, Fırat ve Karadeniz’de boğularak öldürüldüğü” iddia edilmektedir. Bu memorandum, Paris Barış görüşmeleri öncesinde Amerikan delegasyonuna verilen bir rapora “Report Presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission on the Responsibility of the Authors of the war and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919) da aynen yansımıştır.Demek ki 1919’da Ermeni Patrikhanesi de Ermeni kayıp sayısını 200 bin olarak tahmin etmektedir.

24 Mayıs 1915 Müttefik Kuvvetler; İngiltere, Fransa ve Rusya ilk kez açıkça bir başka hükümeti “insanlığa karşı suç” işlemekle itham eden ortak bir bildiri yayınladı.

Tasarının 2. maddesinde 24 Mayıs 1915 tarihindeki Müttefik deklarasyonuna yer verilerek güya Osmanlı devletinin sürgünden önce uyarılmasına rağmen etnik temizlik yaptığı ileri sürülmekte ve bu şekilde devletin planlı ve sistematik bir operasyon ile Ermenileri imha ettiği fikri uyandırılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu deklarasyon yayınlanmıştır ama yayınlayanlar o tarihte Osmanlı’yı parçalamak için gizli anlaşmalar yapan devletlerdir. Ayrıca deklarasyonu yayınlayan Rusya o tarihlerde ülkesindeki Yahudilere karşı katliam yapmaktaydı. İngiltere ise Alman kökenli isyancı vatandaşlarını sınır dışı etmekte yada toplama kamplarına göndermekteydi. Ayrıca belirtilmelidir ki, deklarasyonda bahsedilen iddialar Ermeni siyasi partilerinin görüşlerine dayanmakta ve tarih 20 Mayıs 1915’de Rusların Van şehrini tamamen işgal etmesi ve Ermenilerin Müslümanları kılıçtan geçirdiği bir dönemdir.

Bu ortak bildiride, “Müttefik Kuvvetler’in, bu suç için Osmanlı Devletinin tüm üyelerini ve yanında bu katliamlara bulaşmış işbirlikçilerini de bizzat sorumlu tutacağını açık açık Bab-ı Ali’ye beyan eder” deniliyordu.

Yukarıda ifade edildiği gibi bu Müttefiklerin bir propaganda faaliyetidir. Nitekim Osmanlı Devleti verdiği cevapta, Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı katliam yapıldığı kesinlikle yalandır demiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun cevabında çok ilginç bir detay da vardır: Bu iftiraların kaynağı Romanya ve Bulgaristan’da bulunan İngiltere ve Rusya konsoloslarıdır. Gerçekten de Taşnaksutyun Siyasi propaganda büroları da bu iki ülke başkentindeydi ve Mavi Kitap’taki pek çok katliam haberiyle ilgili raporlarda bu bürolardan çıkmıştır.

I. Dünya Savaşı sonrası Türk hükümeti, Ermeni soykırımının “organizasyonu ve uygulamasında” ve “Ermenilerin katliamı ve imhasında” yer almış bulunan üst düzey yöneticileri suçladı.

Tasarının 4. maddesi savaş sonrasında Osmanlı’nın suçu mahkemelerinde kabul ettiğini ve soykırım sanıklarının tutuklu olanlarını mahkum ettiğini iddia etmektedir. Ünlü Amerikan tarihçisi Justin McCarthy bu mahkemeleri “kanguru mahkemeleri” olarak değerlendirmekte, mahkemelerin işgalci müttefiklerin kukla yönetimi tarafından kurulduğunu hatırlatmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Caltorphe Londra’ya yazdığı bir raporda yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü ve hem Türk hem de kendi hükümetlerinin itibarını zedelediğini belirtmiştir. (FO 371/4174/118377) Ferudun Ata adlı bir tarihçi tarafından hazırlanan İşgal İstanbulu’nda Tehcir Yargılamaları, Ankara 2005 adlı eserde ifade edildiğine göre, dönemin hükümeti, Paris Barış Konferansı’nda daha uygun koşullar elde etmek ve muhalifi olduğu İttihat ve Terakki Milletvekillerinden intikam almak için mahkemeleri kurmuştur. Mahkemeler de sorgular da düzmecedir. Yalancı şahitler, sanıklar aleyhine ifade vermeye zorlanmıştır. Örneğin Yozgat tehcir davasından sanık olan Jandarma komutanı Binbaşı Tevfik aleyhine ifade veren kunduracı Artolos ücret karşılığı ifade vermesi için İstanbul’a getirilmiş, daha sonra aynı kişi Dr. Ata’nın tespitine göre Müslüman olmuş Rifat adıyla komisyona ifade vermiştir. Dr. Ata’nın eseri bunun gibi yalancı tanık ifadelerini deşifre etmektedir. Tanıklar lehine ifade veren kimse mahkemeye çıkarılmamıştır. Mahkeme başkanları yalan şahitleri bazen ortaya çıkarmalarına rağmen asla cezai işleme baş vurmamışlardır. Dr. Ata şahitlerin İngiliz Yüksek Komiserliğinde oluşturulan “Ermeni-Rum Şubesi”nde eğitilerek mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir. Tevfik Paşa hükümeti döneminde mahkeme kararlarının temyizi için açılan davaların büyük bir çoğunluğu da bozulmuştur. Temyiz sonucu kararı bozulanlar arasında maalesef idam edilen Nusret Bey’in davası da vardır. Öte yandan İngiliz Komiseri Amiral Caltorphe da bu mahkemelerin Müttefik güçler için utanç verici olduğunu rapor etmiştir (FO 371/4173/61185’den naklen Gunther Lewy) 4. Nisan 1919’da ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck, “ yaygın bir şekilde, [yargılamaların] çoğunun kişisel intikam saikiyle veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna inandığını” rapor etmiştir. (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448) Kaldı ki haksız yargılamalarla bu kararların alınmasına yardımcı olan İngiltere, 144 İttihatçı ileri gelen mahkumu benzeri suçlamalarla Malta’ya götürmüş ama haklarında somut delil bulamadığı için mahkemeye çıkarmamıştır.

Jön Türk Rejiminin (İttihat ve Terakki Partisi) yetkilileri, kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerinde, Ermeni halkına karşı katliamlar organize etme, uygulama suçlamasıyla yargılanarak mahkum edildiler.

Dr. Feridun Ata’nın yukarıda işaret ettiğimiz tespitleri dışında, Justin McCarthy, Gunter Lewy gibi tarihçiler bu mahkemelerin güvenilir olmadığını, sanıklar aleyhine şahitlik yapanların sorgulamalarının yasal zeminde yapılmadığını, savunmalarının dikkate alınmadığını, mahkeme başkanlarının savcı gibi hareket ettiğini, sanığa savunma hakkının usule uygun olarak verilmediğini belirtmişlerdir. Lewy’nin de belirttiği gibi yargılamalar boyunca mahkeme hiçbir tanık dinlememiş ve hükümler tamamıyla savunmanın yanıtı dikkate alınmadan yalan şahitlerin ifadelerine dayanılarak verilmiştir. ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck Yozgat mahkemesindeki sanıkların “anonim mahkeme kayıtlarına” dayanılarak yargılanmalarını onaylamadığını ifade etmiştir. (NARA 867.00/81’den naklen Gunther Lewy). Ayrıca mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu görevlerini suiistimal ve askeri emre itaatsizlik gibi suçlardan mahkum olmuşlardır.

(6) Ermeni soykırımının başta gelen organizatörleri olan Harbiye (Savaş) Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat ve Donanma Bakanı Cemal işledikleri suçlardan dolayı idama mahkum oldular, ancak mahkemelerin kararları uygulanmadı.

İşgal İstanbul’undaki olağanüstü mahkemelerde Enver, Talat ve Cemal gıyaplarında yargılanmışlar ve idama mahkum edilmişlerdir. Ancak tasarı metninde ima edildiği gibi bu üç kişi, “Ermeni halkına karşı katliamlar organize etmek ve uygulamak”tan değil, ülkeyi korkunç bir savaşa sokmak gibi siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmişlerdir. Ayrıca not etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya savaşında en etkili bu üç kişisinin mahkemeleri firarda oldukları için gıyaben yapılmış, mahkemelerinde hiçbir somut delil gösterilmeden mahkumiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla bu sanıklara verilen cezanın infaz edilmemesi ihmal veya işlenen suça kayıtsız kalmakla alakalı değildir. Üstelik Cemal Paşa Suriye’deki kamplarda Ermenilere yaptığı yardımlar dolayısıyla Ermenilerin bile takdirini kazanmış, Lepsius bile onun yardımlarını övmüştür. Sonuçta, bu üç tarihi şahsiyet firar ettikleri ülkelerde Nemesis adlı gizli bir Ermeni terör örgütünün tetikçileri tarafından öldürülmüşlerdir. Üstelik bu örgüt, mahkemelerde suçlu bulunmayan Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi gibi devlet görevlilerini de yargısız infaza tabi tutarak öldürmüştür.

Ermeni soykırımı ve bu adlî başarısızlıklar, Avusturya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Vatikan ve diğer birçok ülkenin ulusal arşivlerinde yer alan karşı konulamaz delillerle belgelenmiştir. Bu belgelerdeki sayısız kanıt, bu gerçekleri, bu olayları ve bu sonuçları doğruluyor.

Tasarının 7. maddesinde Avusturya, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD arşivlerinde yeterli arşiv belgesinin soykırımı ispat için mevcut bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak tarafımdan Amerikan arşivlerindeki bütün malzeme görülmüş ve didik didik edilmiş olmasına rağmen somut olarak kişiler hakkında kullanılabilecek nitelikli belgelerin sayısının çok az olduğu tespit edilmiştir. Ölümlere veya katliamlara doğrudan tanıklık edenlerin ifadelerini içeren belge sayısı çok azdır. Tanık ve konsolos raporlarında sözü edilen hemen bütün katliam bilgileri duyumlara dayanmaktadır. Belgelerin önemli bir kısmı da Patrikhane ve Taşnak siyasi propaganda bürolarının deklarasyonlarından ibarettir. Nitekim Malta’da tutuklu bulunan 144 Türk hakkında Amerikan arşivlerinde yapılan araştırma sonucunda hiçbir somut veriye ulaşılamamış ve R.G. Craigie, Lord George Curzon’a yazdığı 13 Temmuz 1922 tarihli yazıda delil teşkil edebilecek somut bir bilgiye ulaşamadığını belirtmiştir. Bu yüzden olsa gerek Türk Hükümeti tarafından resmen Ermenistan Cumhuriyetine önerilen ortak bir tarih komisyonu kurulması ve çalışma sonuçlarının her iki tarafça kabul edilmesi teklifi reddedilmektedir.

ABD Ulusal Arşivleri, Ermeni soykırımı İle ilgili çok kapsamlı ve doğru belgeleri bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 59. kayıt grubu altındaki 867.00 ve 867.40 numaralı dosyalar kamuoyu ve ilgili kuruluşların kullanımına büyük ölçüde açıktır.

Amerikan arşivlerinde bulunan belgeler çeşitli tasnifler altında toplanmıştır. Ermenilerin genelde iddialarını dayanak olarak kullandıkları koleksiyon “Dışişleri Bakanlığı Belgeleri” ve özellikle de “Türkiye’nin İçişleri”dir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu Morgenthau’nun iki Ermeni tercümanının yorumuyla derlenmiştir. Ermeni siyasi propaganda bürolarının hazırladığı sahte tanık ifadeleri söz konusu raporlara girmiştir. Bununla birlikte özellikle konsolos raporlarındaki duyumlarla ilgili satırlar göz ardı edilerek bu belgeler okunduğunda tehcir operasyonun olumlu tarafları hakkında çok değerli bilgiler içerdikleri görülecektir. Mesela Halep’te bulunan J. Jackson’ın raporlarında Halep’e ulaşan Ermenilerin sayısının 500.000’lere ulaştığı, bunların kent içinde ve dışında evlere, köylere ve kamplara yerleştirildikleri, Cemal Paşa’nın yaptığı yiyecek yardımları, kampların yönetimi ve gelenlerin din, mezhep ve ulaşım vasıta çeşitlerine göre tasniflerinin yapıldığı görülmektedir.

1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, aralarında Osmanlı İmparatorluğumun müttefiklerinin de yer aldığı çeşitli ülkelerin resmi görevlilerinin Ermeni soykırımına ilişkin protestolarını organize etti ve başını çekti.

Madde 9-10. da Morgenthau’nun kitabını soykırım iddialarını desteklemek için kullanmak bilimsel açıdan kınanacak bir durumdur. Amerikalı tarihçi Heath Lowry, Morgenthau’nun Hikayesi adını verdiği kitabında büyükelçinin iki Ermeni tercümanının raporları nasıl tahrif ettiklerini delilleriyle göstermiştir. Kaldı ki Morgenthau’nun eseri yerine onun Dışişleri Bakanlığına göndermiş olduğu raporların aslını kullanmak daha doğru ve bilimsel metotlara uygun bir yaklaşımdır. Diğer taraftan Morgenthau Anadolu’ya ayak basmış bile değildir ve kendisi fazlasıyla Ermenilerin davasına angaje olmuş bir kişidir. Kendisinden sonra İstanbul’da görev yapan Amiral Bristol de raporlarında Morgenthau’yu taraf olmakla ve katliam haberlerini abartılı olarak bildirmekle suçlamıştır. Morgenthau’nun eserinin 1918 yılında Paris Barış Konferansında Ermenistan delegasyonunun devlet kurma taleplerini desteklemek üzere yazılmış bir propaganda eseri olduğu kanaati bilim çevrelerinde hakimdir.
Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı’na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını “bir ırkın imha kampanyası” olarak açıkladı ve kendisine 16 Temmuz 1915’te Dışişleri Bakanı Robert Lansing tarafından “Bakanlık, Ermeni zulmünü durdurmak için (yürüttüğünüz)….prosedürünüzü onaylıyor” şeklinde bir talimat verildi.

Morgenthau’nun raporunda geçen bu tür ifadeler onun tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian’ın ne kadar etkisinde kaldığını göstermektedir. Morgenthau’nun bu tespitlerini yaptığı günlerde henüz pek çok ilde sevk ve iskan faaliyeti ya başlamamış ya da birkaç hafta önce başlamıştır. Unutulmamalıdır ki Erzurum dışında pek çok doğu vilayetinden sevk 1Temmuz 1915 sonrasında başlamıştır. Harput’tan sevkıyat 4 Temmuz’da Elazığ’dan 1 Temmuz’da, Trabzon’dan 1 Temmuz’da ve Yozgat’tan 18 Temmuz’da sevk başlamıştır. Demek ki Morgenthau’nun raporunu kaleme aldığı Temmuz ayı, henüz yaşananları “bir ırkın imha kampanyası” olarak betimlemek için çok erkendir. Bu rapor, olsa olsa büyükelçinin ön yargısını anlamak bakımından uygun olabilir. ABD Dışişleri Bakanlığının söz konusu talimatı, kuşkusuz Büyükelçisinin bakanlığa verdiği raporlar doğrultusundadır. Henüz erken bir tarihte ABD Dışişleri Bakanlığının katliamların bir ırkın imhası boyutunda olduğuna kanaat getirerek bir talimat vermesi zaten mümkün değildir.

ANKARA SAVAŞI

1402 yılının başlarında, bir zamanların görkemli Bizans İmparatorluğu’nun üç aşamalı surları Osmanlı Türkleri tarafından kuşatma altındaydı. Kuşatmayı yöneten kişi, beş yıl önce Niğbolu Savaşı’nda Macar Sigismund komutasındaki büyük bir haçlı ordusunu mağlup eden ve askeri yeteneğini defalarca kanıtlamış olan Sultan Bayezid idi. Bayezid, neredeyse tüm Balkanlar ve Anadolu’nun hakimi idi ve ordusu güneydoğu Avrupa’nın en güçlü ordusuydu. Tüm Hıristiyanlık kendisinden korkuyordu.

Bir gün Osmanlı ordugâhına garip elçiler geldi. Gelenler Timur’un elçileriydi. Sultana, kuşatmayı kaldırmasını ve Bizans’dan aldığı toprakları geri iade etmesini emrettiler. Becerikli ve yaşlı bir fatih olan Timur adına konuşuyorlardı. Timur, Güney Rusya’dan, Kuzey Hindistan’a kadar olan coğrafyada büyük bir imparatorluk kurmuştu. O ve Bayezid birbirine komşu iki devdi ve birbirleri arasında yıllardır süren bir sürtüşme vardı. Mağrur ve aşırı güven sahibi Sultan, elçilerin sözlerini duyunca kendini kaybetmişti. Elçileri hakaretlerle aşağılayarak geri gönderdi. Sonra kuşatmayı kaldırdı ve ordusunu Anadolu’ya sürerek, kendisine emir verme cüretini gösteren bu türediyi bitirmek için harekete geçti.

Ankara’ya vardığında, Anadolu’nun dört bir yanından gelen sipahilerle ordusu kabarmıştı. Aynı zamanda bir düzineden fazla Tatar birliği kendisine katılmıştı. Sultan, ordusunu dinlendirmek ve bir sonraki hamlesini planlamak üzere ağır tahkimatlı Ankara şehri dışında ordugahını kurdu.
Osmanlı keşif birlikleri Timur’un Sivas’ta ordugah kurduğunu, Tokat civarındaki vadi ve boğazlardan geçerek Ankara’ya yürümeyi planladığını bildirdiler. Bayezid’in iki seçeneği vardı; ya Tokat’a doğru yürüyecek ve düşmanın önünü kesecekti, ya da su, yiyecek ve hayvan yeminin bol olduğu Ankara’da bekleyecekti. Bayezid doğuya ilerlemeye karar verdi. Çünkü Ankara civarındaki ekinin hasat mevsimi yaklaşıyordu. Bu ekinlerin düşman eline geçmesini istemiyordu.

Timur, Bayezid’in kararını öğrenince iki avantaj doğduğunu gördü. Kendi ordusu genel itibariyle süvari ağırlıklıydı. Bayezid’in ordusunda ise ağırlık piyadeydi. Timur derhal Sivas’tan ayrıldı ve güneybatıya doğru ilerledi. Kuzeyinde kalan Osmanlı Ordusu’nu geçti ve onların arkasına sarkarak Ankara’yı kuşattı. Sultan’ın bu stratejik merkezi kaybetmek istemeyeceğini biliyordu.
Bayezid hemen ters istikamete döndü. Ordusu Temmuz sıcağında, çorak arazide yapılan cebri yürüyüşlerden perişan olmuş vaziyetteydi. Ankara’ya vardığında, düşman ordusunun, önceden kendi ordusunun terkettiği bölgede ordugah kurduğunu gördü. Kurnaz Timur, bölgedeki tek akarsuyun yatağını saptırmıştı. Osmanlı ordusu bu akarsuya ulaşamıyordu. Ayrıca bölgedeki tek membayı da kirletmişlerdi. Osmanlı Ordusu’nda susuzluktan ölümler yaşanıyordu.
Bayezid’in iki seçeneği vardı. Ya ordusunu gerideki dağlara çekecek ve derlenip, toplancaktı. Ki bu durumda Timur Ankara kalesi düşene kadar kendisini takip edemezdi. Bu durumda Timur ya sıcak altında kuşatmaya devam edecek, ya da Sultan’ı takip edip, onun belirlediği savaş alanında çarpışacaktı. Bayezid’in diğer seçeneği ise hemen saldırmaktı.

Buradaki durumu Niğbolu ile kıyaslamak ilginç olacaktır. Orada 5000 Fransız şövalyesi, güçlerinden ve cesaretlerinden emin şekilde, Macar müttefiklerinin hazırlanmasını beklemeden, aceleyle Türkler’e taarruz etmişlerdi. Bu, tarihte Müslüman bir orduya karşı yapılan son şövalye taarruzuydu. Şövalyeler, Türklerin ilk savunma hattını kolayca dağıttılar, hemen arkalarındaki elit yeniçerileri kuvvetini de yardılar ve onların arkasındaki sipahi atlılarıyla muharbeye tutuşup onları da kısmen bozdular. Tam da tek başlarına koca bir orduyu mağlup ettiklerini düşünürken, kendilerini Bayezid ve ordusunun ana kuvvetiyle karşı karşıya buldular. Şövalyeler kısa sürede kuşatılıp imha edildiler. Bu olay Haçlı Ordusu’nun kaderini tayin etmişti. Mağlubiyetin sebebi mağruriyet ve aşırı güven olmuştu.

Haçlılar’a mağlubiyet getiren bu sebepler, bu sefer Bayezid’in hemen saldırmayı seçmesine sebep olmuştu.

Kuruluş itibariyle farklı olsalar da, iki ordu birbirine denk sayılırdı. İki orduda da bir çok savaş görmüş komutanlar vardı. Bu adamlar cesur, disiplinli, yetenekli ve sadıklardı. İki ordudaki atlı okçular birbirinin aynıydı. Ok, mızrak ve kılıç taşıyorlar, miğfer dışında zırh giymiyorlardı. Hızlı atlara sahiptiler ve usta binicilerdi. Ama Osmanlılar, süvarinin üstünlüğünün yokolmaya başladığını önceden görmüşler ve piyade kuvvetlerine ağırlık vermişlerdi. Piyadenin, süvariye göre iki ana avantajı vardı. Birincisi; atlı okçudan daha uzun bir ok taşıyordu ve ikincisi; uzun oku sayesinde daha uzun bir menzile sahipti. Timur’un ordusundaki bazı atlı okçular Moğollar gibi iki ok birden taşıyorlardı. Ayrıca atlı okçular, yaya olarak hiç bir değere sahip değildiler. Sonuç itibariyle Osmanlı Ordusu savunma yapması gereken bir orduydu ve Bayezid’in bunu bilmesi gerekirdi.

İki taraf arasındaki en büyük fark, liderlerin karakteriydi. Bayezid iktidarını babasından devralmıştı. Şatafatı seviyordu, aşırı güven sahibiydi ve düşmanlarını hor görüyordu. Timur ise, basit bir kabile emirinin oğlu olarak dünyaya gelmiş ve iktidara kendi çabasıyla yükselmişti. Bayezid hiç sıkıntı ve yokluk çekmemişti. Timur ise yokluk ve sıkıntıyla pişmişti. Ayrıca Timur daha çok savaş tecrübesine sahipti. Timur zaferlerini titiz planlamayla, sefer düzeniyle ve gece yarılarına kadar satranç tahtasının başında düşünerek kazanmıştı. Aceleci ve ani saldırılarıyla ün yapan Bayezid’in lakabı “Yıldırım” idi. Timur’un lakabı ise daha dehşet vericiydi; “Yıkım Prensi”.
İki ordu, Ankara’nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldiler. Timur birliklerini titiz bir planlamayla yerleştirmişti. Sağ yanını Çubuk Nehri’ne vermiş, sol yanını ise hendekler ve siper kazıklarıyla koruma altına almıştı.

Timur, İran ve Maveraünnehir bölgesinden gelen Asyalı bir kuvvete komuta ediyordu. Piyadeleri vardı ama bunlar az sayıdaydı. Ordunun en kuvvetli birliği Semerkant’tan yeni gelen torunu Muhammed komutasındaki takviye kuvvetlerdi. Her birliğin farklı bir sancağı vardı. Ünifromaları, eyerleri, kalkanları ve sadakları sancak rengindeydi. Bu sancaklar kırmızı, sarı, beyaz, pembe ve diğer parlak renklerdeydi. Bazı birliklerinde örme zırh, bazılarında ise göğüs zırhı vardı.

Timur’un ordusunun sağ kanadı oğlu Miranşah komutasındaydı. Öncü birlikler, Ebubekir ve Emir Cihan Şah komutasındaydı. Sol kanat Emir Süleyman Şah komutasındaydı. Torunu ve veliahtı olan Muhammed ise merkezdeydi. Tepesinde altın bir hilal olan at kuyruğundan yapılmış tuğ onun yanındaydı. 40 süvari kıtasından oluşan ihtiyatlar ise bizzat Timur’un komutasındaydı. Timur’a torunları ve emirler eşlik ediyordu.

Bayezid’in ordusunun sağ kanadında, tamamen zırhlı 20000 Sırp süvarisi bulunuyordu. Bu birliğe Bayezid’in kayın biraderi ve yakın dostu olan Sırbistan Despotu Stefan Lazareviç komuta ediyordu. Sağ kanatta ayrıca, tımarlı sipahiler, piyadeler ve bir miktar mancınık vardı. Sol kanat ise Şehzade Süleyman Çelebi komutasındaydı. Bu kanatta da Tımarlı Sipahiler’le desteklenmiş Makedonyalı birlikler, Anadolulu piyade birlikleri ve bir miktar da Türk ve Tatar başıbozuk piyade ve okçuları vardı.

Ordunun merkez birlikleri bizzat Bayezid’in kendisi ve üç oğlu, İsa, Musa ve Mustafa Çelebiler komutasındaydı. Kapıkulu süvarisyle desteklenmiş 5000 kişilik bir yeniçeri birliğinden oluşuyordu. Ordunun süvari ihtiyatı ise Mehmet Çelebi komutasındaydı. Öncü birlik olarak tüm cephe hattına Tatar birlikleri konuşlandırılmıştı. Bu birlikler, tüm ordu mevcudunun %25’inden biraz daha fazlaydı. Bu birliklerin buraya yerleştirilmesi Osmanlı askeri doktrininin bir sonucuydu. Amaç düşmanın önüne en değersiz birlikleri koyup, Osmanlı Ordusu’nun ana kuvveti ile vuruşmadan önce bu birliklerle asker ve enerji harcamasını sağlamaktı. Bayezid aynı usülü Niğbolu’da da uygulamıştı.

Ordu mevcutları arasındaki fark büyüktü. Timur’un 140.000 civarında askeri varken, Bayezid’in ordusu 80.000 civarında idi. Bu sayılarla Ankara Savaşı, Ortaçağ’ın en büyük meydan savaşlarından biridir. Bazı kaynaklar iki ordunun da savaş filleri olduğunu söyler. Timur’un savaş filleri olduğu kesindir ama savaşta çok büyük bir rolleri olmamıştır.

İki ordu da savaşın öncesindeki akşamı ibadete ayırdılar. Ertesi sabah ise çalınan borazanlar, davullar ve büyük ziller savaşın başlangıcını haber veriyordu.

Bayezid hemen saldırıya geçti. Sırp Süvarisi Timur’un sol kanadına saldırmak üzere ileri fırladılar. İlerlemeleri atlı okçular tarafından durduruldu. Bu okçular, Osmanlı mancınıklarının attığı neft yağı ile yakılmış ateş gülleleri ile bombardımana tutuldular. Bunu fırsat bilen zırhlı Sırp süvarisi öncü birliği yardı ve düşmanın ana kuvvetleri üzerine saldırmak üzere ilerlemeye devam ettiler.

Çalan borazanlar Bayezid için ihanetin haberini veriyordu. Öncü kuvvetleri oluşturan Tatarlar sağ ve sol kanatlara doğru çekildiler ve Mehmet Çelebi komutasındaki süvari ihtiyatına ve sol kanadın gerisine saldırmak üzere harekete geçtiler. Sultan ile Tatarlar’ın arası yüksek vergiler ve ordudaki düşük ücretler yüzünden zaten iyi değildi. Ayrıca Timur’un casusları savaştan çok önce Tatarlar’ın arasına sızmışlar, onlara aralarındaki kardeşlik bağını hatırlatmışlar ve Timur’un yağmada Bayezid’den daha cömert olduğunu söylemişlerdi.

Yürekli Sırplar, Timur’un sol kanadını acımasızca geri püskürterek onun samimi takdirini kazanmışlardı. Bu bölgedeki bazı birlikler geri çekilmiş ve kaçmaya başlamışlardı. Kaçan birlikler Sırplar tarafından takip edilmeye başlanmıştı. Bu birliklerin pusuya düşürüleceğinden korkan Bayezid daha fazla ilerlememeleri emrini verdi. Timur’un sol kanadındaki durum o kadar kritik hale gelmişti ki, Muhammed ihtiyattaki süvarilerinin bir kısmını oraya yollamıştı.

Bu sırada Timur, Osmanlı sol kanadına hücuma geçmişti. Bu hücuma filler de katılmıştı. Burada cephesinde Timur’un saldırısından bunalan ve gerisinde de ihanet eden Tatarlar ile uğraşan Süleyman Çelebi, savaşın kaybedildiğini düşünerek toplu geri çekilme emrini verdi.

Süleyman Çelebi’nin birliklerinin savaş alanını terkettiğini gören Sırp süvarileri de ümitlerini kaybederek geri çekilmeye başladılar. Osmanlı Ordusu’nun geri çekilmesi adeta bir çığ gibi büyüdü. Kısa sürede, savaş alanında bir tek Sultan Bayezid, ona bağlı yeniçeriler ve Mehmet Çelebi’nin süvari ihtiyatı kalmıştı. Mehmet Çelebi de kısa süre sonra savaş alanını terketti.Timur’un ordusunun ana kuvvetleri kaçan birlikleri takip ederken, kalan birlikler de Bayezid’in bulunduğu tepeyi kuşattılar. Düşman kuvvetlerinin sayıca üstünlüğüne rağmen yeniçeriler saatlerce direndiler. Bayezid de askerlerinin yanında, elinde savaş baltası ile taarruzları püskürtmek üzere yiğitçe vuruştu. Karanlık çöktüğünde yanında sadece 300 adamı kalmıştı. Çekilmeye karar verdi. Düşman hattını at sırtında geçmeyi başardı ama bu sırada atı okçular tarafından vuruldu. Burada yakalandı ve Timur’un o sırada oğullarıyla satranç oynamakta olduğu çadırına götürüldü. Devler savaşa tutuşmuştu ve “Yıkımın Prensi” bu savaştan galip çıkmıştı.

%d blogcu bunu beğendi: