Arapların Türklere Yaptığı Katliamlar ve İhanetler

Arapların Türklere Yaptığı Katliamlar ve İhanetler

1916 yılının Şubat ayında tarihi Erzurum Kalesi düşmanın sürpriz bir saldırısıyla düştüğünde, bu durumun Osmanlı ordusundaki Arap

subaylarının Çarlık Rusyası’nın komutanlarına verdiği bilgiler sayesinde gerçekleştiği anlaşıldı.Arapların Türklere Yaptığı Katliamlar

ve İhanetler 1916 yılının Şubat ayında tarihi Erzurum Kalesi düşmanın sürpriz bir saldırısıyla düştüğünde, bu durumun Osmanlı

ordusundaki Arap subaylarının Çarlık Rusyası’nın komutanlarına verdiği bilgiler sayesinde gerçekleştiği anlaşıldı. (1)

Emir Hüseyin’in oğlu Faysal, Araplara şu bildiriyi yayımlar: “…Uyanınız! Elele vererek, Osmanlı saltanatını yıkma zamanı geldi.” (2)

Emir Faysal’ın 11 Ağustos 1919 günlü mektubu: “Bütün Müslümanların gözleri İngiltere’ye dikilmiştir. Türk-Müslüman

İmparatorluğu’nun yıkılmasında asıl kuvvet olan Araplar, şimdi ödüllerinin ne olacağını bilmek istiyorlar.”(3)

Mekke Emiri Hüseyin, 11 Mart 1917’de Bağdat’ı ele geçiren General Mod’a, “Bağdat’ı Turanilerden(Türklerden) kurtardığı için Allah’a

şükrettiğini, İngilizlerin başarılarına duacı olduğunu” bildirecektir. (4)

Her kim Türk?lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk?lerin başını kesip getirip 100 dirhemi

aldılar.Ve Türk?leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merve geldiler.(5)

Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi.

Neyzekle müttefik idi. Kuteybe nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne

kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe nin askeri orada hesapsız adam öldürdü. (6)

Kuteybe dedi: -Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü

uktülühü). (Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün) Bunun üzerine Neyzek i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri

Osman dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler. hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccac a

gönderdiler.(7)

Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd?e kondu.

Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler. (8)

Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip semerkant’ın fethini de ilan etti. haccac da bu haberi işitip sevindi. kuteybe tekrar

Merv’e döndü. kardeşi abdullah’ı semerkant’a emir yaptı. askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lgereği kadar harp aleti

verip, abdullah’a dedi: kafirlerden ( ki Türkler oluyor) hiç kimseyi semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o

balçığın üzerine mühür vur.(9)

Bu harblerden birinde, et-Taberi’nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle

gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana

kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna,

bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin

kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri

ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim

bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,

Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.

Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük

gibiydiler. (10)

“… 57. Alay 180 yükseltili tepeyi, 27. Alay da Kırmızı Sırt’ın büyük bölümünü geri aldı. Ama sol kanattan haber gelmiyordu. Buraya

yollanan 77. Arap Alayının, 27. Alayın soldaki taburuyla birlikte düşmanı denize doğru sıkıştırıyor olması gerekmekteydi. Anzakların

denize süpürülmesini bu baskı sağlayacaktı. M. Kemal cepheyi siper siper denetleyip askerinin ateş altındaki durumunu inceleyerek,

gün doğarken Kocedere’ye gelecek, çok üzücü, çok şaşırtıcı bir olayla karşılaşacaktı. Çanakkale’de bir daha yaşanmayacak bir olayla…

Gün ağarıyordu… Telefon bağlanmadan, 77. Alayın 1. Tabur Komutanı Binbaşı Hacı Mehmet Emin Bey geldi. Gözleri ağlamış gibi

kıpkırmızıydı.

-“Efendim” dedi, “… Utanç içindeyim. Ne yazık ki, alayımız çil yavrusu gibi dağılarak savaş alanından kaçmıştır…”

– “Ne diyorsunuz?”

-“… Alay komutanını bulamadım. Sizin buraya geldiğinizi duyunca bilgi sunmak için koşup geldim.”

Mustafa Kemal bu dürüst askeri Trablus’ta sömürgeci İtalyanlarla savaştıkları günlerden tanıyordu. Yanında kol komutanlığı yapmıştı.

Gece sol yandan neden bilgi gelmediği, Anzakların niçin denize sürülemediği anlaşıldı. Savaş alanından kaçmak, bağışlanabilir suç

değildi. Hacı Mehmet Emin Bey’e, “Alayı Kocadere’nin batısında toplayınız…” dedi, “…Yine kaçan olursa vurunuz!”

Arap askerlerinin bazı halleri, tavırları, alışkanlıkları, tümende bulunan Türk askerlerini şaşırta gelmişti… Ama en çok da bu

adamların çoğunun silah arkadaşlarını ateş altında bırakıp kaçmalarına şaştılar. Bambaşka bir milletin ve çok farklı bir toprağın

çocukları olduklarını yaşaya yaşaya her gün biraz daha iyi ve derinden anlamaktaydılar”

Turgut Özakman söz konusu dipnotları M. Kemal, Fahrettin Altay, Şefik Aker, İzzettin Çalışlar gibi Çanakkale Savaşlarında görev alan

komutanların resmi raporlarına ve adı geçenlerin anı ve müşahedelerine dayanarak hazırlamıştır.)(11)

Sultan Mehmet Reşat, bir yandan Türk Ordusunu harekete geçirirken, diğer yandan da Halifelik sıfatını kullanarak 11 Kasım 1914 te

Cihad-ı Mukaddes (Kutsal Savaş)i ilan etmek suretiyle, ortak düşmana karşı İslâm âlemini birlikte savaşa katılmaya çağırmıştı. Ancak

Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Hicaz da kutsal savaşa razı olmamıştı. Şerif Hüseyin in esas gayesi, Arapların Kralı olmak ve Halifeliği ele

geçirmekti. Kahire deki İngiliz Genel Valisi Sir Henry McMahon ile Şerif Hüseyin arasında Temmuz 1915 ayı içerisinde yapılan ilk

pazarlıkta, kurulması tasarlanan Arap İmparatorluğu sınırının; Kuzey de Mersin, Adana, Birecik-Urfa-Mardin dâhil, İran sınırına

kadar, Doğuda, Basra Körfezi, Güneyde, Aden üssü hariç Hint Okyanusu kıyısı, batıda ise Kızıldeniz-Akdeniz (Mersine kadar)

kıyılarını kapsayacak şekilde olması görüşülmüştü.(12)

Türk Ordusunun Eylül 1918 ayı içerisinde Tafas çekilme harekâtında Lawrence, kinini ve öfkesini kontrol edemez haldeydi. Artık

Türkleri hiçbir şeyin kurtaramayacağını biliyordu. Bütün benliği ile kendini o kanlı katliama vermişti. Korkunç çığlıklar atıyordu. Deli

gibi bağırıyordu. Süngülü bir Türk erinin yüzüne ateş etti ve yere yığılan ölüyü atına çiğnetti. Arap askerleri, Lawrence ın

kışkırtmasıyla Dera da terkedilmiş bulunan bir hasta trenindeki bütün yaralı ve hasta Türkleri merhametsizce öldürmüşlerdir.(13)

Türk Ordusu, Dera ve Şam istikametinde kuzeye doğru çekilirken Dera Tafas köyü civarında Lawrence, yanında bulunan Arap

birliklerine; Savaşçılar! İçinizde en iyisi, en çok Türk öldürecek olandır. Esir almayacaksınız. Teslim olmak isteyeni öldüreceksiniz.

Hepsini öldürün! Hepsini öldürün! demiş, bunun üzerine Arap kumandanlarından olan Tallal, Auda ve Nasır da bedevi askerlerine

aynı şekilde Esir almak yok! Bütün Türkleri öldüreceğiz!komutunu vermiş ve uygulamışlardır. Ayrıca Tallal, çekilen Türk askerlerini

takip ederken yolda halsiz bir şekilde uzanan su.Su diyen bir Türk askerinin başına ateş ederek onları öldürmüş, yol boyunca gücü

tükenmiş diğer Türk askerlerini de adamları ile birlikte insafsızca katletmiştir. (14)

Arap Kuzey Ordusu nun karşısında bulunan Cemal Paşa komutasındaki 4ncüTürk Ordusu da, Deradan kuzeye Şam a doğru çekilmeye

başlamıştır. Araplar; yol boyunca çekilen ve bitap düşen Türk askerlerine Lawrence?ın de kışkırtması ile insafsızca saldırıyor, onları

arkadan hançerliyordu.

Haçlılar Suriye ye gelince Türklere karşı Mısırlılarla birleşmekte tereddüt etmediler. Haçlı ordusu Antakya da Türklere saldırdığı

sırada, Mısır ordusu da yine aynı Türklerden Kudüs şehrini zaptediyordu. Nihayet Türkler yenilip Antakya da alınınca, Haçlılar

sevinçle Mısırlıların üzerine yürüdüler ve (Beyt-i Mukaddes)i ellerinden aldılar. (15)

Fatimi Halifesi (Elmüstali Billah Ebu-l Kasım Ahmed)in Türklere karşı Haçlılarla birleşmeye neden gerek görmüş olduğunu Miladin

1097 olaylarından söz ederken işte söyle anlatır: Fatimiler kendi hakimiyet sahalarında ve özellikle Suriyede Türklerin ne kadar

ilerlemiş olduklarını görerek nihayet bu akını durdurmaya karar verdiler. Mustali o tarihten bir yıl önce Afdal?in komutasında büyük

kuvvetler gönderip Haçlılar Türklerle savaştığı sırada onların da Türk fütuhatçılarına saldırmalarını emretti.?(16)

Bu müthiş kin ve garezin feci tezahürleri Arap-Haçlı birleşmelerine münhasır kalmamış, Haçlıların Antakya önlerindeki ünlü

yamyamlıkları Arapları sevindirmiştir! Açlıktan muzdarip olan Haçlıların Arap yardımlarından önce Türk şehitlerini mezarlarından

çıkarıp pişirerek kebap gibi yedikleri, tarihin daima korku ve lanetle anacağı bir vahşet hatırasıdır. Bir gün binbeşyüz şehit cesedi

birden çıkarılmış ve bunlardan üçyüzünün mübarek başları kesilerek Mısırdaki ?Halife-i İslam ın haçlı ordugahında Türklere karşı

birleşme yapmaya gelen hayasız elçilerine gösterilmiştir. Ünlü haçlı tarihçisi Guillaume de Tyr, Historia de Rebus gestis in partibus

transmarinis adlı Latince tarihinin onüçüncü yüzyıl Fransızca çevirisinin 1879 Paris baskısının birinci cildinin 165. sayfasında Arap

elçilerinin bu görüntü karşısındaki halini şöyle anlatır: Mısır halifesinin elçileri henüz oradan hareket etmemişlerdi. Bu manzarayı

görünce, düşmanlarının(=Türklerin) ölmüş olmasından dolayı çok sevindiler…Bütün cenazeler bir çukura atıldı ve kesik başlar da

sayılıp ne kadar oldukları bilinmek üzere ordugaha getirildi. Yalnız Mısır Halifesinin Sefirlerine ait dört ata yüklenen başlar sahile

göderildi.?

Osmanlı hizmetindeyken Arap subay ve memurların büyük çoğunluğunun devlet aleyhinde faaliyette bulundukları ve bir bölüm

kişinin daha etkin bir tutum içinde ajan görevi yaptıkları tespit edilmişti. İş bununla da kalmamıştır. Meclis-i Umumî, yani Osmanlı

Parlamentosu?nda bulunan Arap temsilcileri tam bir casus davranışı içine girmişler, Mekke Şerifi?ne yolladıkları mektuplarda ?

Mekke?nin yönetimini derhal ele geçirmesini ve Arap başkaldırmasına öncülük etmesini? istemişlerdir. (17)

Birinci Dünya savaşı sırasında Medineyi korumakla görevli Fahrettin paşa ve askerleri, üç yıla yakın bir süre devam eden bu görevde

kendi yiyeceklerini halkla paylaştıkları için yiyeceksiz kalırlar.

Fahrettin Paşa yiyecek sıkıntısı nedeniyle askere bir tamim yayınlayıp

çekirge yemelerini bildirir. Kendisinin de çekirge yediğini ifade ederken, özel bir çekirge menüsünden de bahsederek tarifesini

verir;”
Dün benim soframda çekirge tavası vardı. Arkadaşlarla yedik çok leziz idi. Hele zeytin yağlı ve limonlu salatası pek hoş oluyor. Eğer
fazla çekirge toplayabilirseniz bana da gönderin”
diye de not geçiyor.
Türk askerleri gıda konusunda kendilerini korudukları bedevilerden araplardan hiç yardım görmezler. Tarih meraklıları bilirler,

Araplar İngiliz oyunlarına inanınca topraklarındaki Osmanlıları çıkarmak için kalleşçe hep arkadan vurdular, Anadoluya dönmek

üzere yola çıkan askerlerimizin geçeceği yerlerdeki su kuyularına zehir attılar. Hatta vahşetleri o boyutlara ulaştı ki silahsız

savunmasız geri çekilen ve yaralılardan oluşan hastane tümenine saldırarak Osmanlı askerlerini bunlar altınlarını yutup midelerinde

saklarlar diye karınlarını deşerek vahşice katlettiler.

1916 yazında Arap meselesi İngilizlerin lehine dönmüştü. İngilizler için sadece hazırlanan esaslar üzerinde faaliyete devam etmek

kalıyordu. Araplar ile olan bu çatışma İngilizlerin o kadar işlerine yaradı ki, Mısır Seferi diye anılan bu seferin daha sonraki

aşamalarında, İngilizler, sanki kendi memleketlerinde savaşıyorlarmışçasına müsait şartlar altında savaştılar. Türkler ise kendi

memleketlerinin bir kısmında doğrudan doğruya düşmanca duygular besleyen yerli halk arasında savaşmaya mecbur olmuşlardı.(18)

Lawrens’in altınla satın aldığı, derleyip toparladığı Araplar, bütün yarımadada Osmanlı askerlerini ve Teşkilât-ı Mahsusa ajanlarını

tek tek avlarlar. Bu toplu katliamlar, zaman zaman Lawrens’de bile tiksinti duygusuna yol açar.

Kitaplarda, belgelerde, gözlemlerden en çok Yemen`de yitirdiğimiz Türk asker sayısını aradım. Farklı rakamlar çıktı ortaya. Üzerinde

birleşilen rakam 300 bin! Bir ansiklopedideki not ise kaybın büyüklüğünü anlatmak için rakamı gereksiz kılıyordu: Tarih, Yemende

ölen Türklerin sayısını bilmiyor, öğrenmekten de ürküyor!? (19)

Filistin bayrağı, ilk olarak Şerif Hüseyin tarafından 1916’daki Osmanlı Devleti’ne karşı yapılan Arap ayaklanmasının sembolü olarak

tasarlandı. Ardından 1964 yılında bayrak Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından Filistin halkının bayrağı olarak ilan edildi ve 15 Kasım

1988 yılında da yine Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından Filistin Ülkesi’nin bayrağı olarak ilan edildi.
Bayrak üç eşit boyutta şeritten oluşur. Bunu soldan en uç noktası bayrağı ortalayacak şekilde duran bir ikizkenar üçgen tamamlar.

Bayrak Batı Sahra ve Ürdün’ün bayraklarına çok benzer.(20)

Din kardeşi(!) saydığımız, birçok millete yeğ tuttuğumuz arapların, türklere yapmış olduğu ihanetlerinin derlemesidir…

Ne zaman başladı?

Arap kelime anlamı olarak türk dilinde olumsuzluk sıfatlarından biridir. peki din kardeşlerimizi olumsuz anlamda yaftalamanın kökeni nedir?

İlk türk arap ilişkileri;
Tarihte ilk türk arap ilişkileri türklerin islamiyete geçmesinden ve hatta islamiyetin ortaya çıkmasından çok önce başlamıştır. islamiyet öncesi Türk-Arap ilişkisinin varlığını, Cahiliye Devri Arap şiirlerinde de görmek mümkündür. Bu şiirlerde Türklerin daha çok askerî yönleri ve kahramanlıkları anlatılmaktadır. yani, arap edebiyatı, türk mitolojisinden ve türk tarihinden önemli etkilenmeler yaşamış, türk mitolojisi islam inancına yol gösterici olmuştur.

İlk ihanet;
Araplar’ın türklere ilk ihaneti ticari ortak oldukları göktürkler’e ait bilgileri türklerin doğal düşmanları olan çinlilerle paylaşmalarıdır.
ipek yolu ticaretinde imtiyazlı bir konuma sahip olan araplar, yine göktürkler’e ikinci ihanetlerini sasani-göktürk savaşı‘nda sasani ordusunda yer almaları ile pekiştirmişlerdir.

İhanetin bedeli;
Göktürk’lere karşı girişilen bu ilk ihanetin cezası araplara Hazar türkleri tarafından ödetilmiş, halife ömer ve osman’a bağlı arap ordularını yenilgiye uğratan hazarlar, doğu anadolu üzerinden kuzey suriye’ye girmiş, halep ve musul’u yağmalamış, emeviler’den hatırı sayılır bir savaş tazminatı da alarak araplar’a türk kavminin gücünü ilk kez göstermişlerdir.

Talas savaşı;
Emeviler’in yıkılması üzerine normal seyrine ve hatta müttefiklik seviyesine dönen türk arap ilişkileri’nin adeta dönüm noktası olan bu savaş esnasında da arap ihanetleri devam etmiştir.siyasi nüfuzunu abbasiler’e kaptıran ve türkler’e sürekli husumet besleyen arap ordusundaki emevi kalıntıları ve emevi komutanları bu savaşta hem kendi halklarına hem de müttefik olarak savaşa girdikleri türkler’e ihanet etmişler, terkettikleri mevziler dolayısıyla arap-türk müttefikliğine 5000 kayba malolmuşlardır.abbasi dönemi ile birlikte türkler’in islamiyet’in hamisi konumuna gelmesinden sonra ve selçuklu döneminde, türkler’in bu imtiyazı bazı arapların gücüne gitmiş, türkler’in islamiyete katkıları hiç şüphesiz ki en çok araplar’ı endişelendirmiştir.Bu vesileyle türkler’i sürekli elemine etme derdine düşmüşler, buldukları her fırsatta türkler’i arkadan vurmuşlardır.Selçuklu döneminde bu ihanetlerin en önemli olanı hasan sabbah’ın ve fedailerinin yaptığı ihanetlerdir.

Haçlı seferleri ve Fatımiler;
türkler’in ve islamiyet’in bizans’ı tehdit edişi ve anadolu’da ilerlemesi üzerine başlayan haçlı seferleri de tarihte en bariz ve en hain arap ihanetlerine sahne olmuştur.haçlılara karşı islam dünyasını her ne pahasına olursa olsun savunan türkler’e karşı, haçlı ordularına savaşmadan teslim olan ve onlara iaşe ve lojistik destek sağlayan arap kentleri ve aşiretlerini din kardeşimiz olarak görmek nasıl mümkün olabilir.haçlı belgelerinde arap-fatimi ihaneti;birinci haçlı seferleri esnasındaki bu ihanet haçlı belgelerinde de yer edinmiştir.

Bir müddet önce, Adsız’ın Mısır’a girip Kahire’yi kuşatmış olduğunu göz önüne getirince, korkuya kapıldılar ve Frenklere(Haçlılara) elçiler göndererek onları Suriye’ye saldırıp orasını zaptetmeye ve kendileri ile Müslümanların arasına girmeye çağırdılar.
Üçüncü haçlı ordusunun kuruluşunda önayak olmakla tanınan onikinci yüzyıl Haçlı tarihçilerinden Sur Piskoposu (Guillaume de Tyr)nin “Historia de Rebus gestis in partibus transmarinis” adındaki Latince tarihinin onüçüncü yüzyıl Fransızca çevirisinin 1879 Paris baskısının birinci cildinin 153. sayfasında da Mısır Halifesinin bu utanılacak ihaneti şöyle anlatır: “(Halife) bizim başkanlarımızın Antakya’yı kuşatmış olmasından da çok seviniyordu. Kendileri ile bu hususta görüşmek üzere dostluk elçileri gönderdi. Bunlar büyük hediyeler getirip, kabulünü rica ettiler. Halifenin kendilerine geniş nispette asker, hayvan ve erzak yardımlarında bulunmaya hazır olduğunu söylediler ve kuşatmayı sürdürmelerini çok rica ettiler.”
işte bu surette Araplar’ın Türkler’e karşı besledikleri milli ve ırki kin ve garez, nihayet islamiyet’i yok etmek için ortaya atılmış olan Haçlıların en büyük başarılarını temin ederek Antakya Haçlı Prensliği ile Kudüs Krallığı‘nın ve sonuç olarak Suriye ile Filistin’deki Latin hakimiyetinin kuruluşunda başlıca amil oldular.
Fatimilerin bu kini, Şiiliğin Sünniliğe karşı beslediği bir mezhep düşmanlığı değil, “Arapların Türklüğe karşı güttüğü ırki bir garezdir.”

Bu gerçek eski batı yazarlarının bile gözlerinden kaçmamıştır.
Mesela 18. yüzyıl Fransız tarihçilerinden profesör Mailly, “L’esprit de Croisades” adlı eserinin 1780 Paris baskısının 4. cildinin 116.sayfasında 9. Fatimi Halifesi (Elmüstali Billah Ebu-l Kasım Ahmed)in Türklere karşı Haçlılarla birleşmeye neden gerek görmüş olduğunu Miladi 1097 olaylarından söz ederken işte söyle anlatır:
“Fatimiler kendi hakimiyet sahalarında ve özellikle Suriye’de Türklerin ne kadar ilerlemiş olduklarını görerek nihayet bu akını durdurmaya karar verdiler. Musta’li o tarihten bir yıl önce Afdal’in(ermeni dönmesi fatimi veziri) komutasında büyük kuvvetler gönderip Haçlılar Türklerle savaştığı sırada onların da Türk fütuhatçılarına saldırmalarını emretti.”
Bu sönmez kin Şii ve Fatimi Araplara münhasır değildir.
Çünkü Fatimi hanedanının Şiiliğine karşı Mısır halkının büyük bir çoğunluğu Sünnidir. Antakya bir ihanet yüzünden düşüp Haçlıların eline geçtikten sonra, Haçlı ordusu 1099 tarihinde Kudüs’e doğru ilerlediği sırada Suriye’deki Sünni Arap Emaretleri’nin hepsi onlarla birleşmiş ve hatta Haçlı ordusu’nun her türlü malzeme, nakliye ve iaşe ihtiyaçlarını bile muntazaman temin etmişlerdir.
işte bundan dolayı Haçlılar için tek düşman arazisi Türk ülkesinden ibaret olduğu halde, sünni ve şii Arap memleketleri onların kendi vatanları gibidir.
İhanetler bitmiyor…
evet, ihanetler bir türlü bitmiyor…birinci haçlı seferleri’nden sonra gerçekleşen ikinci haçlı seferleri esnasında, Müslüman Türkler kadar Ortodoks Bizans’lılara da düşmanlığı ile meşhur Sicilya kralı ikinci Roger’in Akdeniz’e hakim olan Norman donanması’ndaki askerin yarısı Müslüman-Araplardan müteşekkildi. bu norman donanması özellikle akdeniz kıyılarındaki(anadolu) türk köylerine sürekli yağma harekatları yapması ile meşhurdur.
yine bu haçlı donanmasındaki müslüman arap mevcudiyeti ünlü denizcimiz çaka bey‘in de dikkatinden kaçmamıştı. bir harekat esnasında esir edilen haçlı donanmasına ait bir gemideki tutsakların birçoğunun arap olduğu malumatını alan çaka bey bu ihanete çok hiddetlenmiş, tüm arap esirleri öldürtmüş, norman askerlerini ise fidye karşılığında serbest bırakmıştır.
Müslüman-Arap kavmi, Hıristiyan’dan fazla kin beslediği Müslüman-Türk ırkına karşı o üzücü tarihi düşmanlığını her gittiği yerde yaymış ve özellikle ilk islam fetihlerinden başlayarak Araplaşmış olan Sami milletlere milli diliyle beraber milli kinini de aşılamıştır.

Osmanlı dönemi;
türkler’in efendi’liğini bir türlü kabullenemeyen ve buldukları her fırsatta milli kinlerini açığa çıkaran araplar, islam’ın kutsal toprakları’nın ve halifeliğin yeni sahibi olan osmanlı’ya ihanet etmekte de gecikmemiş, yüzünü avrupa’ya dönmüş olan ve fetihler yapan osmanlı suriye ve mısır’da başgösteren arap isyanları neticesinde avrupa’da giriştiği bu fetih harekatını uzun yıllar askıya almıştır.mostagonem savaşı; osmanlı dönemindeki arap ihaneti’nin en önemli vesikalarından biridir.
kuzeybatı afrika hakimiyeti için osmanlı ve ispanya arasında cereyan eden bu savaşta yerli halk ve fas sultanı ispanya krallığı’nı desteklemişler, lakin osmanlı zaferi sonrası istemeyerek de olsa osmanlı himayesine girmeyi kabullenmişlerdir.
osmanlı dönemi arap isyanları 17. ve 18. yüzyıllarda da devam etmiş, 17. yüzyılda kürtlerle birlik olan arap aşiretleri kilis ve antep kentlerini yağmalamışlardır.
özellikle 18. yüzyıl sonlarında arabistan’da ortaya çıkan vahabilik ie birlikte araplar’ın türk düşmanlığı bir kat daha artmış ve 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı ile birlikte doruk noktasına çıkmıştı.
18. yüzyılda Arabistan’da ortaya çıkan Vahhabilik imparatorluğu tehdit etmeye başlayınca devlet olayın üstüne gitti. Vehhabiler’in lideri Abdulaziz, Ekim 1803′de Diriyye’de suikastla ortadan kaldırıldı.
Ancak isyan bitirilemedi.
Vahhabiler, 1806 yılı Ocak ayında ise Mekke’yi ele geçirdiler. Durum kötüye gidince devlet Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘yı isyanı bitirmekle görevlendirdi. Kavalalı ibrahim Paşa çok şiddetli savaşlar sonrası Eylül 1818′de Vehhabiler’in merkezi Diriyye’yi girerek isyanın lideri Suud oğlu Abdullah’ı(bugünkü suudların atası) ele geçirdi. istanbul’a gönderilen Suud oğlu Abdullah, Aralık 1819`da saray meydanında idam edildi.
osmanlı artık hasta adam;vahhabilik ile doruk noktasına çıkan arap ihanetleri osmanlı’nın en zayıf dönemlerinde de sürekli devam etmiş, napolyon muharebeleri, osmanlı-rus savaşı gibi osmanlı’nın meşgul olduğu meseleler esnasında araplar sürekli yağma ve isyan hareketlerine girişmişlerdir.ne vardır ki osmanlı artık eski kudretinde değildir.emperyalist ülkelerin iştahını kabartan ve arap nüfusun çoğunlukta olduğu petrol bölgelerinde ingiliz ajanları arap halkı’nın aklını çelmekte gecikmez.
ufukta görünen büyük savaşta bölgede osmanlı’yı arkadan vuracak yegane müttefik hazırdır ingilizler için. araplar…

nitekim büyük hakan ikinci abdülhamid han aslında bu tehlikeyi, araplar’ın osmanlı’ya ihanet edeceğini çok önceden öngörmüş, emir hüseyin’i istanbul’a getirterek göz hapsinde tutmuştu.lakin yılmaz bir türk düşmanı olan bu meczup emir bir seferinde yabancı bir gazeteci ile hasbihalinde;“Allah bana ömür verirse, türklerin akıl ve hayal edemeyecekleri şeyler hazırlayacağım…” demekten yine de çekinmemiştir.

Emir Hüseyin, ingiliz yetkilileriyle yaptığı ilk temaslarda, kendilerinden gerekli yardımı gördüğü takdirde Hicazlıları Türkler’e karşı bir ayaklanmaya yöneltebileceğini belirtti.ingilizler, Osmanlı Devletinin ittifak devletleri safında savaşa katılmasından sonra, bu desteği verebileceklerini belli ettiler.Bunun üzerine Emir Hüseyin bir yandan Arap ileri gelenleri arasında konu ile ilgili zemin yoklamalarına başladı, diğer yandan da ingilizlerle pazarlığa girişti.ingiltere Emir Hüseyin ile bu pazarlığı Mısır yüksek komiseri Sir mc. Mahon aracılığı ile yürüttü. “Hüseyin – Mcmahon mektuplaşması” olarak bilinen bu temaslar 1915′ten 1916 yılının şubat ayına kadar sürdü.Bu görüşmelerde ingilizler Emir Hüseyin’e, Arapları Osmanlı imparatorluğuna karşı bir savaşa yönelttiği takdirde, sonradan kurulacak bir Arap Devleti’nin başına getirileceği konusunda söz veriyorlardı.
Ama bu “Arap Devleti”nin sınırları pek açık bir şekilde tanımlanmıyordu.
lawrence’in örgütlediği araplar, ortadoğu’da osmanlı ordularını bertaraf etmekte ingilizler’in en önemli yardımcılarıydı.
kanal seferi‘nde, filistin’de, medine müdafaası‘nda ve en nihayetinde megiddo savaşı‘nda araplar kendilerine yüklenen bu zorlu ihanet görevini başarı ile ifa etmişlerdir.şam’a girip ilk işi selahaddin eyyubi’nin mezarını küstahça ziyaret etmek olan general allenby’i araplar isminden ötürü peygamber zannediyor, kendilerine kurtarıcı olarak gördükleri bu işgalciyi “el-nebi” olarak tanımlayıp bir de dinden çıkıyorlardı…

araplar saldırdıkları hiç bir ordudan esir almadılar.aralarında bazı alman ve avusturyalıların da bulunduğu koca türk tugay’ı 27 eylül günü tafas yakınlarında tek bir kişi kalmadan araplar tarafından katledildi.araplar ertesi günde benzer katliamlar yaptılar ve bu iki savaşta bir kaç yüz kişilik kayba karşılık yaklaşık 5000 türk’ü kestiler.
çanakkale savaşları’nda arap ihaneti;
çanakkale’de bizlerle birlikte omuz omuza çarpıştığı iddia edilen, daha doğrusu şirin gösterilmeye çalışılan arapların yaptıklarına bir de şu açıdan bakalım;
Bütün subaylar ve erler, çok kere aç, susuz, uykusuz savaşıyordu. Teğmen Cevat Abbas, bir gün Şamlı Lütfi adındaki kurmay binbaşının, yeni gelen iki teğmenle pek samimi olduklarını gördü. Aralarında Arapça konuşuyorlardı.
“Herhalde hemşerileridir, onu ziyarete gelmişlerdir” diye düşündü.
Fakat, Binbaşı Lütfi, az sonra bu iki teğmenin tayin emirlerini vererek görev yerlerinin belirlenmesini Cevat Abbas’tan istedi. Genç teğmenin içine kurt düşmüştü. Tamamen önsezi ile o iki teğmeni muharip kuvvetlere değil, geri hizmete vererek araba kollarına memur etti. Ama bu görev yerini Binbaşı Lütfi’nin onaylaması gerekiyordu.
Elindeki yazı ile onun yanına giden Cevat Abbas şiddetli ve öfkeli bir itirazla karşılaştı. Şamlı Lütfi, yeni gelen teğmenlerin muharip hatlara gönderilmesini istiyordu. Üstlerini de ikna ederek bu isteğini yerine getirdi.

Cevat Abbas, hâlâ bu işte hemşerilik gayretinin rol oynadığını düşünüyordu.
Fakat öyle olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. O iki Arap teğmen, yanlarına birer çavuş da alarak, bir gece, kahramanca dövüşen birliklerimizin siperlerini terk edip düşman tarafına geçme alçaklığını gösterdiler. Bu hainlerin düşmana verdikleri bilgiler yüzünden Anafartalar cephesindeki çarpışmalar şiddetlendi ve binlerce Türk çocuğu şehit oldu.
Şamlı Lütfi’ye gelince: Harekât şube müdürü iken, ilk nöbetleri sırasında gösterdikleri kayıtsızlık sebebiyle, Tümen Kumandanı Mustafa Kemal, Binbaşı Şamlı Lütfi ve onun gibi Arap asıllı Binbaşı Mustafa’nın ellerine derhal ilmühaberlerini verip ordu emrine gönderdi. Bu ikisinin kayıtsızlığı cehaletlerinden ileri gelmiyordu, soylarının dürtüsüyle hareket ederek Türk’ün başarısına hizmet etmekten kaçınıyorlardı. Mustafa Kemal, bunun hemen farkına varmıştı.
Aradan zaman geçti. Cevat Abbas, Şamlı Lütfi’nin Suriye’deki 4. Ordu emrine verildiğini duydu. Bu ordunun kumandanı, aynı zamanda geniş yetkilere sahip Suriye valisi olan Cemal Paşa idi.
Şamli Lütfi, Türk ordusunun gerilerinde Arap isyanı hazırlayan kimselerle birlikte yakalandı ve idam edildi. ihanet cezasını bulmuştu.
arap’ta ihanet bitmez;
araplar’ın türk din kardeşlerine ihanetleri sadece bunlarla sınırlı değil tabi.
malum bu millet türkler’e ihanet ettiği kadar kendi milletine’de ihanet etmiş, dinini yok saymış, islam peygamberi hz muhammed’in mezarını yıkma kararı dahi alacak kadar alçalmışlardır.yine araplar’dan yana yazılan tarih kabul etmez belki ama nasır’ın, kıbrıs’ta türk katliamı yapan yunan eoka’cılarına yaptığı yardımlar henry kissinger tarafından “diplomasi” adlı eserinde dile getirilmiş, modern zamanlara ait bir ihanet belgesi olarak hafızalarımızda yerini almıştır.şüphesiz ki hiç kimse araplar’ın “topyekün kanı bozuk ve hain bir millet olduğunu” iddia edemez.ama örnekler o kadar çok, tarihi gerçekler o kadar belgeli ki, arap milleti’ne sırf “din kardeşi” olduğumuzdan ötürü sevgi beslemek şehitlerimizin kemiklerini sızlatmak için yeterli bir neden.


KAYNAKLAR

1.(Osman Özsoy, Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı, s.19)
2.(Fahri Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti, s.330)
3.(Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s.118)
4.(Fahri Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti, s.303-304)
5.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/ Syf-343)
6.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/ Syf-343)
7.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/ Syf-347)
8.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/ Syf-344)
9.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/ sayfa 33)
10.(Ziya Kitapçı, İslam Tarihi ve Türkler, Sayfa 314)
11.(Age, s:296-297 / Age, 4. Bölüm 75, 76 ve 77 nolu dipnotlar, s:623.
12.(Hicaz, Asir, Yemen Cephesi ve Libya Harekâtı (1914.1918)Gen.Kr.Baş.
13. (A.g.e. ; s.173 – Willy Bourgeois; +Çeviren Nusret Kuruoğlu, Lawrence, İstanbul, 1967)
14.(Matthew Eden; Çeviren Kemal Kutlu, Casus Lawrence?ın öldürülmesi,İstanbul, 1991
15.(Fransız tarihçi Rene Grousset, Bilan de historia adlı eseri, 1946 )
16.(18. yüzyıl Fransız tarihçilerinden profesör Mailly, Lesprit de Croisades adlı eseri,)
Aktaran: İsmail Hami DANIŞMENT- 1979 yılında İstanbul?da basılan Tarihi Hakikatler kitabı-
17.(Ergun Hiçyılmaz, Teşkilât-ı Mahsusa, Istanbul, 1979: 83)
18.(Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene s.178)
19.(Mustafa Balbay, Türkler Mezarlığı Yemen, İstanbul, 2005)
20.(Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s.118)

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ VIII

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“
(*) AHISKA TÜRKLERİ…

Kıpçaklar İslam kaynaklarına göre Yukarı İrtiş boylarındaki Kimek/Kıymek/Kemak/Kemek/İmek kavminin en önemli koluydu. 8 – 9. yüzyıl civarında Orta Asya’dan Urallara geçtiler. Buralar 8. yüzyılda Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Çölü) adıyla anılmaya başlandı. Kumanlar da denilen Kıpçaklar 10. yüzyıldan itibaren Balkanlara kadar yayıldılar. 1068’de Rus knezlerinin müttefik kuvvetlerini yenerek güney Rusya sahasına yerleştiler. 1080’lerde Balkaş gölünden Tuna nehrine kadar uzanan topraklara Kıpçak Eli/Kumanya deniliyordu. Bu günkü Romanya belli bir dönem Kumenya olarak anılmıştır.

Gürcü Kralı II. David, Selçuklulara ve İranlılara karşı savaşacak ordusu olmadığından, Kıpçak Türklerini ülkesine davet etti. 1118 de Deşt-i Kıpçak’taki 50.000’e yakın Kuman ailesi (yaklaşık 300.000 kişi) Kırımlı Kıpçak Başbuğ Şaraga Han (Sarıcık) ın torunu Atraga Han (Atrek/Atrak/Etrek) önderliğinde Kafkaslar’dan Gürcistan ve Azerbaycan’a kadar indiler. Gürcü Kralına kızını veren Atraga Han beraberindeki Kumanlarla Batı Gürcistan’da Batum, Artvin , Çoruh vadisine yerleşti. Kıpçaklar/Kumanlar kurdukları 40.000 kişilik ordu ile 1123 de ağır bir kuşatmanın sonunda Tiflis’i ve 1068 yılında Sultan Alparslan tarafından Selçuklu Devletine katılan Ahıska’yı aldılar, topraklarını Erzurum yakınlarına kadar genişlettiler. Gürcistan, onların ordusu sayesinde canlandı.

1195 de Azak Denizi doğusu ve Kafkaslar kuzeyinden ikinci göç dalgası olarak gelen 45.000 Kıpçak/Kuman ailesi (yaklaşık 250.000 kişi) Sevinç Han liderliğinde Trabzon’a kadar Çoruh-Kür ırmakları boylarına yerleştiler. Gürcistan’da uzun süre kalan ve sayıları 800.000 e yaklaşan Kumanlar Hıristiyan olmaya başladılar.

Ahıska Hanlığı

Gürcistan’a göç etmiş ve Hıristiyan olmuş Kıpçaklardan “Atabek” adlı bir sülale 1267 yılında Tiflis’e baş kaldırarak 310 yıl sürecek Atabeklik denen kendi bağımsız yönetimlerini başlattı. Onların bu faaliyeti İlhanlı Hükümdarı Abaka Han tarafından da desteklendi. Bugün Posof’ta kalıntıları bulunan Cak/Caksu kalesi onların hatırasıdır.

Ahıska Atabekleri hükûmet olduktan sonra Osmanlı Devleti ile iyi münasebetler kurmuşlardır. 1500/1516 yıllarında Artvin, Ardahan, Ahıska Beyi olan Kıpçak Atabeki Mirza Çabuk, 1508’de Trabzon Sancak Beyi Şehzade Yavuz Selim’e kendi askeriyle öncülük etmiş; Batı Gürcistan’ın Osmanlı’ya itaatini sağlamıştır. 1514’te Çaldıran Seferi’nde de Osmanlı ordusuna sefer sırasında, sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek yardımcı olmuştur.

Osmanlı İdaresi

Osmanlı Ordusu 1578 de Vale, Ahıska, Tümük, Hırtız, Çıldır ve Ahılkelek kalelerini fethetti. Çıldır Meydan Muharebesinde Safevileri yenerek bölgeyi hakimiyeti altına aldı. Ahıska şehri, yeni kurulan Çıldır Eyaleti’nin başkenti oldu. Kür ırmağı başlarında ve Çoruh boyundaki eski Atabek Yurdu bölgeleri de buraya bağlandı. Ahıska şehrine, birer sancak olarak şu yerler bağlı idi:

Bedre, Azgur, Ahılkelek, Hırtız, Cecerek, Ahıska, Altunkale (Koblıyan), Acara (Bu sekiz sancak 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması’yla Ruslara bırakılmıştır, bugün Gürcistan’dadır); Maçahel (Bugün bir kısmı Acara’da), Livana (Artvin), Yusufeli, Ardanuç, İmerhev, Şavşat (Bu sancaklar bugün Artvin ilinde), Oltu, Narman, Kamhıs (Bunlar şimdi Erzurum’da); Posof, Ardahan, Çıldır, Göle (Bunlar da şimdi Ardahan ilinde).

ahiska_haritasiBağımsızlık mücadeleleri sırasında destek aldıkları İlhanlı Hükümdarı Abakan zamanında İslam dinine geçmeye başlamış olan bölgenin geri kalan Türk ahalisi, Osmanlı fethini müteakip gönüllü Müslüman oldu. Gürcüler bunu zorla İslamlaştırma olarak kabul ederler.

Rus İşgali

1800’lü yılların başlarında Avaristan, Bakü, Kuba, Derbend, Karabağ Hanlıkları Rusların eline geçti. Ahıska şehri, muharebeler sonucunda 28 Ağustos 1828 sabahı Rusların eline düştü. Bu kanlı savaşta Gürcüler de aktif olarak Rusların safında yer aldı. Ahıska’dan sonra Ardahan ve Azgur da alındı. Eylül ayında Ahıska/Çıldır Eyaleti toprakları Rusların eline geçmiş oluyordu. Daha sonra Acaralıların Ahıska’yı kurtarma girişimi sonuçsuz kaldı. Çıldır Eyaletinin merkezi Ahıska halkının bir kısmı Anadolu’ya göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve Bursa yörelerinde yerleşmiş, göç etmeyenler de 1944 sürgününe kadar bu bölgede yaşamışlardır. 1828 Osmanlı-Rus savaşları sonucu 14 Eylül 1829 tarihinde Ruslarla imzalanan Edirne Antlaşması gereğince –savaş tazminatı yerine- Ahıska ve Ahılkelek Ruslara verilmiş; Kars ve Ardahan’dan itibaren diğer topraklar Osmanlılara bırakılmıştı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Ayastefanos/Yeşilköy Antlaşması’yla Kars, Ardahan ve Batum da savaş tazminatı yerine Ruslara bırakıldı.

Osmanlı’nın dönüşü

Rusya’daki 1917 Komünist ihtilâlinin getirdiği “oto determinasyon” hakkından yararlanan Ahıska Türkleri, 1918 nisanında Türkiye’ye katılma kararı aldılar ve bu kararı resmî bir müracaatla Osmanlı Devleti’ne ilettiler. Bu müracaat, 4 Haziran 1918’de yapılan Batum Antlaşması’nda Gürcistan Cumhuriyeti tarafından kabul edildi. Böylece Osmanlı, daha önce kaybedilen topraklarına kavuşarak 1828’deki sınırına ulaştı. Halit Paşa kumandasındaki Türk askeri Ahıska’ya girdi. Halk teşkilâtlandı ve Ömer Faik Bey başkanlığında geçici idare teşkil edildi. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesiyle Osmanlı ordusu 1914 sınırına çekildi. 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması, Batum’la birlikte Ahıska’yı da kalan anayurttan ayırdı. Sınırdaki bazı köyler kendi istekleriyle Türkiye’de kaldılar. 25 Şubat 1921’de Gürcistan Sovyetler Birliği’ne katıldı.

2. Dünya Savaşı

22 Haziran 1941 de Hitler Barbarossa Harekatı ile Sovyetleri işgale başladı. Kafkaslara kadar dayandı. Sovyet adı altında zaten Rus işgaline uğramış ve Stalin zulmünde yaşamış bir çok halk Almanları ehveni şer olarak gördü. Bazıları yönetim boşluğunu kendi devletlerini kurarak gidermeye çalıştılar. Savaş Mayıs 1945 de Almanların yenilgisiyle sonuçlandı.

Sürgün

2. Dünya savaşı sonlarına doğru Almanlar Rusya’dan çekilince Gürcü asıllı Sovyet diktatörü Stalin Sovyetler içerisinde yer alan bazı Türk halklarını Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Sibirya’ya sürerek cezalandırmaya karar verdi. Ahıska Türkleri de bu halklardan biriydi Stalin’e göre. Halbuki Almanlar Ahıska Türklerinin yaşadığı topraklara girmemişlerdi. Stalin’in asıl amacı memleketi Gürcistan’ı Türklerden temizlemekti. Stalin, Kars ve Ardahan’ı Gürcistan’a ilhak etmek istediği için Türkiye sınırındaki Gürcistan’da kuşku ile baktığı Türk unsurlarını istemiyordu. Türkiye üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgede Türk unsuru olmamalıydı. Nitekim sürgünden hemen sonra Gürcü profesörleri bir beyanname yayınlayarak Kars, Ardahan, Artvin, Rize, Tortum ve Bayburt ‘u istemişlerdir.

15 Kasım 1944 de bir kış gecesi Stalin’in emriyle Ahıska’daki Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı. Kapılar dövüldü. 200’den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek birkaç saat içinde yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürüldüler. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar. Gönderildikleri bu yerlerde 1944-1956 arasında bir köyden diğer köye gitmeleri dahi yasaktı

Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy, 40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy, 5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne gönderilmiştir. Sürgün sırasında savaş devam etmekte olduğundan cephede bulunan 40.000 kişiyi de bu rakama eklemek gerekir. Böylece sürgün insan sayısı, bir Alman dergisinin verdiği gibi 180.000 kişi olarak tahmin ediliyor. Ahıska Türklerinin 25.000 kadarı savaşta 50.000’i de açlıktan ve soğuktan öldü.

Stalin’in sürgüne gönderdiği Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalmuk gibi Kafkasya halkları, Komünist Partisi’nin XX. Kongresinden sonra ana yurtlarına dönme izni aldılar. Kırım Türkleri ile Ahıska Türklerine dönüş izni çıkmadığı gibi eski vatanlarını ziyaret etmeleri de yasaklandı. 1958’de, bazı aileler kendi vatanlarına yakın gördükleri Azerbaycan’a geldiler. Yine 1970 yılı içinde vatana dönme teşebbüsleri, Gürcistan yetkililerince şiddetle engellenmiştir. O zamanın İçişleri Bakanı olan Eduard Şevardnadze yönetimi, Ahıska’ya dönmek üzere Tiflis’e gelen binlerce Ahıska Türkü’nü cop, basınçlı su vs. ile geri çevirmiştir.

Fergana kırgını

1989 Nisanında Özbekistan’ın Kuvazay kasabasında başlayan bir pazar kavgası, günden güne büyüyerek Ahıska Türklerinin yeni bir felâketine sebep oldu. Özbeklerle Ahıska Türkleri arasında cereyan eden kardeş kavgasında kan döküldü. Fergana’da meydana gelen olaylarda yüzlerce, binlerce ev, hatta köyler yakılıp yıkıldı. İş yerleri ve otomobiller zarar gördü. En korkuncu, canlar telef oldu, masum çocuklar vahşice öldürüldü hatta ırza tecavüz edildi. Yüzlerce ölü ve yaralıdan sonra Ahıska Türkleri, Özbekistan’ı terk etmek zorunda kaldılar. Savaş uçaklarıyla Rusya’nın iç kesimlerine, Kafkaslara (Krasnodar, Azerbaycan, Adıgey) Kazakistan’a (Çimkend), Kırgızistan ve Türkmenistan’a taşındılar. 45 yıl öncesinin dehşetini yeniden yaşadılar.

Günümüzde

Bugün yarım milyona yakın Ahıska Türkü, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Ukrayna, Sibirya ve Kuzey Kafkas ülkelerinde (Adıgey, İnguşetya, Kuzey Osetya), Amerika’da darmadağınık bir hâlde hayat mücadelesi vermektedirler.
Batıda savaşın sonu
Almanlar, Baltık ülkelerinde, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da kurtarıcı olarak karşılanmışlar, fakat halka çok kötü davrandıklarından kısa sürede tüm sempatiyi yitirmişlerdi. Esir Kamplarındaki muameleler de eklenince, artık Kızılordudan ilticalar durmuş, direniş ise şiddetlenmişti. Türk soydaşlarımız da kandırıldıklarını, Almanlar savaşı kazansalar da ülkelerine bağımsızlık vermeyeceklerini anlamışlardı.
Nazi Almanyası’nın milli komiteleri hiçbir zaman ulusal muhataplar olarak görmemesi ve onları sıradan “komisyonlar” olarak tanıması savaşın son aylarında değişti. Nazi makamları diğer Kafkas milli komiteleri ile ortak hareket ederek 1944 Ekim’inde “Kafkas Şurası”nı kurdular. Milli komitelerce yapılan başvuru üzerine Kafkasya devletlerinin bağımsızlığı tanındı. Çok geç kalmış traji-komik bu sonucun uluslararası ilişkiler düzeyinde hiç anlamı yoktu. Çünkü Nazi Almanyasını da artık kimse tanımamaktaydı.
II. Dünya Savaşı’nın Almanlar aleyhine gelişme göstermesi, Alman ordusundaki eski Sovyet vatandaşı Türk askerlerin durumunu da değiştirmeye başladı. Avrupa’da Müttefiklerin Batı cephesinin açmalarından sonra Doğu’daki Alman birlikleri geri çekilmeye başladı. O zaman”Türkistan Millî Birlik Komitesi” türlü yollar ve bahanelerle, 70-75 bine yakın Türk askerini Batı’ya getirmeyi başardı. Amaç, Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin Kızıl Ordu’nun eline geçmesini önlemekti. Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin çoğunluğu İtalya ve Fransa cephelerinde geri hizmette görevlendirildi. Böylece; Türkistan Milli Birlik Komitesi, Türkistanlı askerleri bir zaman için Kızıl Ordu’nun elinden kurtarmış oldu.

Savaşın Mayıs 1945 de Almanların yenilgisiyle sonuçlanmasıyla esir kampları taraf değiştirmeye başladı. Amerikan ve Fransız savaş kayıtları üzerine araştırma yapan Kanadalı yazar James Bacque ve yardımcısının buldukları belgelere göre savaş sonunda 5 milyondan fazla Alman askeri esir kamplarında tel örgülerin arkasına alındılar. Fransız Ordu Arşivleri ve Kızılhaç raporlarına göre Alman savaş esirleri Fransa’da 1600, Almanya’da 200 kampta toplandılar. Batılıların Almanlara olan nefretinden dolayı esir kamplarında 1 milyon Alman askeri öldü. Esir kamplarında işkence, soğuk hava ve bulaşıcı hastalıktan ölen Alman askerlerinin sayısı 1941 Haziran’ı ile 1945 Nisan’ı arasında tüm Batı cephesinde Almanlarca öldürülenlerin sayısına eşit idi. Kanadalı yazarın o döneme ait erzak kayıtları üzerinde yaptığı araştırma, bütün esirlere yetecek kadar yiyecek, ilaç ve barınak bulanmasına rağmen esirlerin bu ihtiyaçlarının ve bu yöndeki isteklerinin görmezden gelindiğini belgeleriyle ortaya koyuyordu.
Hitler’in hayal perdesi yıkılıp savaş Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanınca Stalin ‘hain’ ilan edip bir bir avlamaya başladı eski Sovyet Türklerini. Özellikle Berlin’de Türk komitelerinde görev yapanların peşindeydi Ruslar. Kimlikleri tespit edilen bu kişilerin başına ödül bile koydu Stalin.
Ethem Feyzul – Tataristan: “Vatanda bizi Sibirya bekliyordu!- 1943’de 17 yaşındayken beni askere aldılar, yılın sonuna kadar Ukrayna’da savaştım. Almanlar’a esir düştüm. Esir kamplarındaki barakalarda 150 kişi olsa, her gün 10 adam ölüyordu. 6 ay kampta kaldıktan sonra bizi İtalya’ya Alman atlarının bakıcısı olarak yolladılar. 1944’ün sonuna dek İtalya’da Alman askerlerine çalıştırdılar. Uçaktan atılan Amerikan bombalarından biriyle yaralandım. Bir ayağımı kaybettim. Onun için ayağımın biri ağaçtan yapılmış ayak. (…) Vatanda da bizi tek şey bekliyordu: Sibirya!..”

Dönüp dolaşıp esir kamplarına dönenler
Avrupa’da Müttefik esiri beş milyon Alman askeri arasında savaşa önce Kızılordu’da başlayıp sonra Almanlara esir düşen ve daha sonra da Almanlar safında mecburen kendi milli lejyonuna katılıp Sovyetler’e karşı savaşmış Türkler de vardı. Kader onları istemedikleri halde zorla arkalarından itildikleri savaşın hiçbir zaman ait olmadıkları iki tarafına da esir düşürmüştü. Ruslara esir olmak istemiyorlar, İngiliz, Amerikan ve Fransız ordusuna esir olurlarsa kurtulacaklarını zannediyorlardı. Çünkü eski Sovyet vatandaşı olmaları sebebiyle Sovyetler Birliği tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmişler, en ağır şekilde cezalandırılmaları öngörülmüştü.

Şanslılar
Türkler sadece Avrupa’nın muhtelif yerlerindeki esir kamplarında değillerdi. Kamplardan kaçanlar çeşitli şehirlerin kuytu mahallelerinde hayatta kalmaya ve yakalanmadan Türkiye’ye ulaşmaya çalışıyorlardı. Savaşın akabinde kesin olmamakla birlikte 450 bin civarında Türk soydaş Avrupa’da idi ve bunlardan fırsat bulabilenler Türk sefaret ve konsolosluklarına Türkiye’ye gitmek için başvuruyorlardı.
Yalta Antlaşması gereğince Sovyetler Birliği’ne iadesi gereken binlerce Kuzey Kafkasyalı savaş esirinin yanı sıra, Almanların Kuzey Kafkasya’dan geri çekilişi sırasında Kızılordu’nun şerrinden korkarak vatanlarını terk eden onbeşbin Kuzey Kafkasyalıyı da (çoğunluğu Adige) de vardı. Kuzey Kafkasya Milli Komitesi mültecilerden binlercesini Sovyetlere teslim edilmekten kurtararak ABD, Avustralya, Türkiye ve yakın doğu ülkelerine geçmesini sağladı. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. Amerikan ordusu İngilizler gibi kalleş çıkmamış, Rusların ısrarlarına karşılık ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ diyerek Türk soyluları vermemişti.

Terhis olunan askerler şanslılardı, sivilleşiyor ve böylelikle Sovyetlere teslim edilmemiş oluyorlardı. Teslim edilmemek için Türk Lejyonerlerine başka yöntemler de uygulanıyordu. Bu yolların birinde doğulu işçi statüsünü sağlayan belgeydi.
Bazı Türk soydaşlar Ruslara yakalanmamak için her ayrıntıyı düşünüyorlardı. Bunlar kendilerini Türk vatandaşı olarak tanıttılar; Herkes kendine bir il seçti. Kimi Karslı oldu, kimi Antalyalı. Kendi aralarında birbirlerini çalıştırıyorlardı. Türkiye’nin başkenti Ankara, İstanbul en büyük şehri gibi. Birileri Rusça bir şey soruyor; ama hiç kimse cevaplamıyordu. Cevaplayan yanıyordu. Çünkü etrafta birçok Sovyet ajanı vardı. Bazıları Türkiye’nin farklı şehirlerinden tanıdıklarına mektuplar yazdırıyor, bu mektupları müttefik ordularına karşı Türk vatandaşı olduklarını ispat için kullanıyorlardı. Bu sahte mektuplar Fatih’te bir Kırım Türk’ünün kahvesinden Alman kamplarında kalan esir Türkler’e ‘bunlar akrabamız” diyerek gönderiliyordu.
Yıllar sonra ABD Başkanı Bill Clinton’a danışmanlık da yapan, bugün New York’un sayılı zenginlerinden olan Orhan Sadıkhan “patatesten yaptığı mühürle” Alman kamplarından Türkleri çıkartmıştı. Pek çok Lejyoner bu kağıtlarla ve mektuplarla Frankfurt’ta kurulan Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğuna başvurdu. Soydaşlarımız buradan aldıkları belgeyle Türkiye’den Almanya’ya getirilmiş işçi konumuna sokularak ölümden kurtuldular. 1948 yılında Türkiye, Almanya ve Avrupa ülkelerinden iltica taleplerinde bulunan Türkistanlılara vatandaşlık hakkı tanıdı. O yıl pek çok Lejyoner T.C vatandaşı oldu. Savaş sonrasında Sovyet güçlerine teslim edilmekten onlara bu yolla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır diye belge veren Türk Diplomatlarının sayesinde mucizevî şekilde kurtulan Kırım Tatarlarından bir kaç bini 1940’ların sonlarında Orta Avrupa’daki mülteci kamplarından Türkiye’ye geldi. Onlara bu imkanı sağlayan vatansever diplomatların birisi de ilerde Dış İşleri Bakanlığı yapacak olan Haluk Bayülken idi. Vicdan sahibi Türk Diplomatlar yoğun yazılı ısrarları sonucu Stalin’den ödü patlayan İnönü’den mucizevi şekilde bu insanlara dönüş belgesi verme iznini kopartabilmişlerdi.
Ruzi Nazar’ın hikayesinin devamı
Önceki bölümlerde Özbek Türkü Ruzi Nazar’ın savaş sırasındaki faaliyetlerine değinmiştik. Nazar, savaş sonunda da ortada kalan Türkistanlı Lejyonerlere öncülük etmiş ve soydaşlarının olabilecek en az hasarla durumdan kurtulmasını istemiş, bunda da kısmen başarılı olmuştur. Kendisine verilen Alman Başkomutanı Feld Mareşal Keıtel tarafından imzalı belgeyi lejyonların terhisi için kullandı. Terhis olunan askerler sivilleşiyor ve böylelikle Sovyetlere teslim edilmemiş oluyordu. Bu başarısı CIA’in dikkatinden kaçmamıştır. 1950’li yıllarda CIA Archibald Roosevelt aracılığıyla ABD’nin Türkiye Büyükelçi Yardımcılığı görevini sundu. Bu yüzden CIA ajanı ve Yahudi olduğu iddia edildi. Ancak 2. Dünya savaşı sonunda Almanya kartıyla Sovyet idaresi altındaki Türk devletlerinin ve özerklik-bağımsızlıklarını kazanmaları projesi düşünce Ruzi Nazar bu kez Amerikanı ve Amerikadaki güçlü Yahudi örgütlerini devreye sokmaya çalışılmıştı. Ruzi Nazar, CIA’deki görev süresince kendi vatanına gelebilecek her türlü faaliyetten kaçındı. Türkiye aleyhine çalışacak tıynette bir insan değildi ayrıca Yahudi de değildi. İstediği Sovyetlerin dağılmasıydı. Zira biliyordu ki, SSCB’nin en büyük problemi milletlerden oluşmuş olmasıydı. Amerikan İstihbarat Servisi ve tabi ki Ruzi Nazar bu konunun üzerine gitmişti. Ruzi Nazar için nihai hedef Sovyetlerin yıkılması ve bölgedeki Türkistan’ın bağımsızlığıydı. Sovyetlerin yıkılacağını biliyordu. Ve bunu 1990’lı yıllarda kendi sağlığında gördü ve 1940’lı yıllarda ayrıldığı vatanına ancak Sovyetler yıkıldığı zaman gidebildi.

Kamp Kardeşleri
gamalihac_04Azerbaycanlı Hasan ve Nuri beyler ll. Dünya Savaşı sonunda İsviçre’deki kampta karşılaştılar. 1500 kişinin kaldığı kampta kendi barakalarını kendileri yaptılar ve İsviçre hükümetinin müsaadesi ile ülkede iş buldular. Kampta kalan mültecileri Sovyetler Birliği’ne götürmek isteyen heyete karşı İsviçre’deki konsoloslukları harekete geçirip mültecilerin Rusya’ya verilmesine mani oldular. 1948 yılında 870 kişiyle birlikte vapurla Türkiye’ye geldiler. Hasan ve Nuri beylerin kampta başlayan beraberliği Türkiye’de de devam etti. Beraber iş kurdular ve aynı soyadı aldılar: İsmaili. 50 seneye yakın zaman beraberlikleri devam etti ve birlikte yaptırdıkları Azeri isimli apartmanda altlı üstlü oturdular.
Mısır Kralı Faruk’un kabul etmesiyle ile 600 Azerbaycan Türkü asker Mısır’a gitti.
Azerbaycan Türklerinden Abdürrahman Fetelibeyli Düdanginski, Cabbar Ertürk ve haftalık gazetesi Azerbaycan ‘ın yazı işleri müdürü Celil İskender ve yazarlarından Latif 22 Nisan 1945’te Berlin’den ayrıldılar, Kuzey İtalya’ya geçerek Bergamo’da ABD Kara Kuvvetleri’ne teslim oldular. Daha sonra Montecatini’deki kampa yerleştirildiler. 1946’te serbest göçmen statüsünü aldılar ve aileleriyle, Bari’ye oradan Santa Maria al Bagno’daki göçmen kampına geçtiler.
Azerbaycan Lejyonundan Almanya’ya Noy-Ulm’a ve çayın Noy-Ulmdan ayırdığı Ulm şehrine 200 kadar kaçabilen olmuş. Bunlardan biri olan Beşir Alizade anlatıyor: “Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak. Arkamdan bağırdılar. Ağaçların arasıyla kaçıp açıklığa çıktım, sonra daha iyi kaçabilmek için ayakkabılarımı çıkardım, ormanda yokuş yukarı kaçmağa başladım. Hayli gittikten sonra bir Almanın evine vardım, yemek istedim. Süt, ekmek verdiler. Yiyende gördüm ki, ev sahibesi de, uşakları da bana bakıp ağlarlar. Önce anlamadım. Meğer ayakyalın kaçarken ayaklarım kesik-kesik olmuş, kan revan, benim de haberim yok.” Beşir bey savaştan sonra Noy-Ulmda şehrin yıkıntılardan temizlenmesine katılmış, sonra inşaat malzemeleri üreten fabrikada çalışmış. Bundan başka Türkçe bildiği için tercümanlık yapmış. Lejyoner olmaktan hiç pişman olmayan Beşir Alizade anlatıyor: “Katiyyen. Bizi vatan haini sayanlar ise sadece vatanperver değiller. Biz ancak o zaman anladık ki, vatanımız komünistlerin işgali altındadır, serbest konuşmak, serbest gezmek yok. Biz Almanların tarafına geçtikten sonra bunun farkına vardık. Biz düşünürdük ki, eğer Vatan komünizmin esaretinden kurtulursa, oradaki vatandaşlarımız da bizim gibi hürriyete kavuşmuş olurlar. Bazıları bizi mücahit olarak değerlendirdi. Onlar haklıdır. Biz Vatana karşı değil, Vatan için çarpıştık.”
Fatma Baştimur’un hikayesinin devamı
NBA’de All Star oynayan milli basketçi Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’un hikayesinin baş tarafını önceki bölümlerde anlatmıştık. Savaş sırasında Almanların yarı boğaz tokluğuna zorla işçi olarak çalıştırdığı Ukrayna vatandaşı, o zamanki adıyla Pavlina savaş sonunda müttefik esir kampına götürülmüştü. Geceleri bir barakada onlarca esirle kalıyor, tek kova kömürle sabaha kadar ısınmaya çalışıyordu. Ne var ki, bu kötü günleri bile özleyeceğini aklına getirmiyordu. Bir gün Rus askerlere teslim edilmelerine karar verilince, Tamara isimli arkadaşıyla kaçmaya karar verdi. Bir kamyonun arkasına saklanarak, Tamara’yla İtalyan kampına gitmek istedi. Yolda yeniden Rus askerlere yakalandı. Arkadaşıyla bir esir çadırına götürüldüler. Çadırın önündeki nöbetçinin bir kızla uzaklaşmasını fırsat bilen Pavlina ve Tamara yeniden dağlara kaçtılar. Amaçları Tamara’nın gençlik aşkının yaşadığı İtalya’nın Udina köyüne gidebilmekti. Günler, haftalar sonra Udina’ya ulaştılar. Tamara’nın sevgilisinin evini buldular. Genç, Tamara’yla evlenmek istedi, ama babası karşı çıkınca iki kıza yeniden yol göründü. Üç yıl Modena’da kampta kalırken yine kampta kalan Dağıstan Türkü Süleyman Baştimur’a âşık oldu. Savaş bitince de dinini ve adını değiştiren Pavlina, Fatma olarak Baştimur’la evlendi. Tercihlerini Türkiye’ye dönmekten yana kullanan gençler Tuzla’ya yerleştiler. İleride Mehmet Okur’un annesi olacak Nimet’le birlikte dört çocukları oldu. 15 yaşında ayrıldığı annesini bulmak için aklında kaldığı kadarıyla Ukrayna’daki adrese bir mektup gönderdi. Bu mektup, Pavlina’nın ablasının bir komşusuna ulaştı. Annesi kızının yaşadığını öğrenince heyecandan felç geçirdi. Bir daha savaş filmi izleyemeyen Fatma Baştimur, çocuklarını babasına emanet edip 1970’te 43 yaşındayken Ukrayna’ya annesinin yanına gitti. Ve annesi 2001’de 88 yaşında ölene kadar ziyaret edip hasret giderdi. Pavlina’nın Fatma olana kadarki yaşamı, Nazilerden kaçışı TRT’de de belgesel olarak yayımlandı.
Şefika Ortaylı – İlber Ortaylı’nın annesi: “1918’de Kırım’da Kemençi köyünde doğdum.İç savaş başlamıştı, Kızıllar geliyor denilirdi o zamanlar. Bir gece babamı alıp götürdüler, babam 4 ay Simferepol’da hapiste kaldı. 1941’de savaş başladı. Ruslar Almanlar’a işbirliği yaptılar diye Kırımlılar’ı sürmeye başlamış, biz o sürgünden evvel trene binmeyi başardık. Bizi önce Polonya’ya Nazilerin gönderme kampı dedikleri yere daha sonraları da trenlerle Avusturya’nın Graz kentine götürdüler. Ruslar yaklaşınca o kamptan bizi çıkardılar. Önce İnnsbruck diye bir yere geldik. Sonra Landeck’e. Landeck eskiden Hitler Yurgen kampıymış. Alwerşivende’de İlber’in babası Kemal ile tanıştım. Kemal yol yapımında çalışıyordu. Alwerşivende’de iki sene kaldık. 48’de buraya geldik. İlber bir yaşındaydı.”
21 Mayıs 1947 de Avusturya’nın en batısındaki şehir olan Bregenz’de doğan İlber Ortaylı 2 ya?ındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti.

Yalta’da satılanlar
Ruslar Sovyet vatandaşlarını ısrarla istiyordu, zaten Almanya yanında savaşmış gruplar Batılıların umurlarında değildi, Batılılar onlara hiç sempati ile bakmıyorlardı. Müttefik Devletler, Amerika, İngiltere ve Sovyetler Birliği, Şubat 1945 yılında Yalta’da toplanarak anlaştılar. Anlaşmaya göre; her devlet savaşta esir düşen vatandaşını geri alacak idi. Bu karar Batılı esirler için sevindirici idi, fakat Sovyetler Birliği askeriyken Almanlar’a esir düşenler için ölüm fermanından farkı yoktu. “Yalta Antlaşması”na göre, Amerika, İngiltere ve Fransa ordusunun elinde esir olan Türk soylu ve başka millet askerleri zorla Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeye başlandı. Batılıların insanî, ahlâkî duygu ve düşünceleri sayesinde kurtulacaklarını uman Türkistanlı askerler bu ümitlerinin boş olduğunu savaş bittikten sonra gördüler. Onlar, Batılılar tarafından idama mahkum edilen kitleler gibi Sovyet Rusya cellatlarına teslim edildiler. Doğu halkları ile, özellikle Türklerle yakında meşgul olmuş bulunan von Mende’nin bildirdiğine göre sadece Kafkasyalılardan teslim edilenlerin sayısı 100 bindi. Ama, araştırmacılar, bunun daha fazla olması gerektiğini söylüyorlar.
Güney Almanya’da 30 Türkistanlı er Sovyetlere teslim edilmemek için tutuldukları binayı ateşe verdiler ve canlarına kıydılar.

Ergeş Şermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkistanlı askerlerin başına yine ağır felaketler geldi. Bu zamanda önümüzde iki önemli vazife var idi. Bunun birincisi ve en önemlisi vatandaşlarımızın Rusların eline geçmesini önlemek ve onları UNRRA kamplarına yerleştirmek idi. Fakat bu yoldaki hareketlerimiz netice vermedi. Türkistanlı askerlerin Ruslar’a teslim edilmemesi ve esirlikten kurtarılması hususunda yaptığımız müracaatlarımıza önem vermediler. Batılı küçük rütbeli subay ve memurlar “Yalta Konferansının kararları kutsal” diyerek kabul etmediler. Milletlerarası Kızılhaç Teşkilatı ile yaptığımız yazışmalarımız neticesinde, Kızılhaç, bu hususta yardım vermeye hazır olduğunu, fakat elinde imkan olmadığını bildirdi. Sadece nerede kaç Türkistanlı askerin olduğunu tespit edebileceklerini bildirdi. Bu dönemde askerlerimizi Batılı Müttefik Devletler, Ruslara teslim etmeye başladılar. Ruslara teslim olmayı istemeyenler intihar etmeye başladılar. Elimizden bir şey gelmediği için çok üzüldük, neticede 70 binden fazla askerimiz zorla Ruslara teslim edildi. Almanya ve Avrupa’nın türlü kuytu köşelerinde dağınık ve saklanarak yaşayan vatandaşlarımızı toplamak gerekti. Avrupa’da 1000’e yakın vatandaşımızın kaldığı tespit edildi. Bu arada şunu da belirtmeyi uygun görmekteyim. Bazı Türkistanlı askerler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını ve Almanya’ya okumaya geldiklerini, savaşta her şeylerini kaybettiklerini bildirerek Türkiye’ye gelip yerleşti, bir kısmı ise Almanya’da kaldı.”
Drau faciası
Fatima Abayhan. Nalçik doğumlu Balkar Türkü. “Ben 20 yaşıma gelmiştim, Diş Hekimliği Fakültesine gidecektim. Almanlar geri çekiliyor Ruslardan kaçıyorlardı. Kafkasyalılar da artık bıkmışlardı komünizmin hayatlarını yok etmesinden. Kaçabilenler Almanlarla beraber kaçtılar, biz de onlarlaydık… Karaçaylar, Balkarlar, Osetler ve Adigelerden de vardı kaçanlar arasında.
Almanlar bize çok iyi davrandı, kendi askerlerine nasıl bakıyorlarsa bize de öyle yardım ettiler. Almanlar nereye giderse biz de onlarla gidiyorduk. Almanya da 3 yıl kaldık, Polonya’da da kaldık. Amerikalılarla Ruslar, Berlin’e saldırmaya başlayınca Almanlar bizi İtalya’ya götürdüler. İtalya yolunda İngilizler yetişti peşimize. Motosikletli bir grup ve helikopterler kesti yolumuzu. İngiliz askerlerinden birisi çıktı karşıma. Yüzüğünde Stalin’in resmi vardı. Bana yüzüğü gösterip “Haroşo?” diye sordu. Ben de oracıkta öldürülmemek için “Haroşo” dedim. Sonra hepimizi topladılar, esir alındık. Bizi esir kampına götürdüler, tanklarla denetim yapıyorlardı sürekli. İngilizlerin bizi Ruslara vereceğini biliyorduk. Biz de Alp dağlarına kaçtık. Her yerde kozalaklar vardı, çam ormanları vardı, kaçarken kozalaklar kaymamıza sebep olurdu. İngilizler çok geçmeden fark etti, kaçtığımızı. Peşimize düştüler tekrar. Bizi bir akrabamız götürüyordu, elinde bir pusula vardı. İngilizlerin peşimizde olduğunu fark ettik, helikopterlerle geliyorlardı. Toplu halde dolaşırsak yakalanacaktık, bu yüzden herkes tek başına br köşeye saklanacak, kımıldamadan duracaktı. Aileler dağılarak saklanmaya başladı. 4-5 saat kımıldamadan durduk saklandığımız yerlerde. İngilizler bulduklarını yakalamaya başladı. Kiminin annesini, kiminin babasını, kiminin çocuğunu götürüyorlardı. Benim de iki ablamı ve erkek kardeşimi götürdüler. Ben de peşlerinden gitmek istedim kardeşlerimi kurtarmak için. Ama akrabalarım beni bırakmadılar, tek başıma gitsem de ormanda kaybolacaktım. Böylece ayrıldık kardeşlerimle birbirimizden. Sonradan duydum ki onları Orta Asya’ya götürmüşler, maden ocaklarında çalıştırmışlar.
Kamplarda Sultan Kılıç Girey adlı vatansever bir komutan vardı. Kendisi 1917’de komünizm gelince kaçmış Kafkasya’dan. İnsanlarımız toplanıp Ruslara götürülünce “Artık burada kalmamın bir manasi yok, o gençler götürüldüyse ben de gideceğim” deyip, gitti Kafkasya’ya. Herhalde öldürülmüştür gittiği yerde de…
Askerlerin öldürmesine gerek kalmadan insanlar kendilerini öldürüyorlardı. Çünkü kimse Ruslara teslim edilmek istemiyordu. Drau nehri kıyısındaydık. Karaçay bir kadın vardı. Ruslara teslim edileceğini öğrenince kendini nehre attı. Beş aylık bir çocuğu vardı. “Haram Tarla” derdi Kafkasyalılar o bölgeye bu ölüm vakaları sebebiyle…
Kamplardaki Beyaz Rusyalı Ruslardan da birçoğu kendini asıp öldürdü Ruslara teslim edilmemek için.
Savaş bitmişti artık. Fakat Ruslar, Almanya’da tekrar peşimize düştü. Bizden olanları alıp götüreceklerini söylüyorlardı. Biz tabi ki gitmek istemiyorduk. Bir jüri oluşturdular, Alman, İngiliz, Amerikalı, Fransız ve Türklerden oluşan bir jüri vardı. Rusya sınırlarında doğanları Ruslara teslim ediyorlardı. Ben de Yugoslavya doğumluyum dedim öyle anlattım kendimi. Böylece ellerinden kurtuldum. Müslüman olduğumuz için bizi Türkiye’ye kabul ettiler. Birçok Kafkasyalı vardı gidecek grubun içinde. Elbruz Gaytaoğlu’yla da aynı kamplarda kalmıştık, sonradan Türkiye’de öldüğü duyunca çok üzüldüm…Türkiye’ye geldikten sonra bizi Tuzla’da beklettiler bir süre. Bulaşıcı hastalığımız olabilir diye bizi karantina altına aldılar. Hasta olmayanları aldılar ülkeye.“

Alman ordusu Rusya’dan geri çekilirken 10 binlerce Türk soydaşımız bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya İtalya’nın Pazulla bölgesine geldiler. Kafkasya’da yaşadıkları coğrafyaya benzeyen dağ köylerine dağıtıldılar. Burada yeniden düzen kurabilecekleri umudunu taşıyorlardı. Bir süre sonra Müttefik orduları Akdeniz sahillerinden İtalyanın kuzeyine doğru ilerlemekte oldukları için daha kuzeye, Alman ordusunun hala güçlü göründüğü Avusturya’ya göç ettirildiler. Gönderildikleri yer Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresiydi. Drau Nehri kıyısında orada burada kurulan çadırlarda, derme çatma barakalarda kalıyordu aileler. Irschen Köyü’nden Delach’a kadar olan alana yayılmıştı yerleşim. Talihsizlik peşlerinden kovaladı ve Avusturyayı işgal eden 8. İngiliz ordusu onları buldu. İngilizler ne yapmaları gerektiğini Londra’ya sordular. Londra`dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli cevap şöyleydi: “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir“. İngilizler Sovyet ordusuna gelin bunları alın diye haber verdiler, diğer taraftan da mültecilere Sovyetler Birliği’ne teslim etmek zorunda olduklarını fakat Moskova’dan öldürülmeyeceklerine ait güvence aldıklarını açıkladılar. Aslında böyle bir güvence yoktu. Rus askeri konvoyları esirleri almak için Dellach’a gelmeye başladığında, soydaşlarımızın ya Ruslara teslim olmak ya da intihar seçeneği kalmıştı.
1945 yılının baharında tarih çok acı bir gerçeğe şahitlik ediyordu. Drau Nehri’nin azgın sularına kadınlar kocalarıyla, çocuklarıyla el ele dua ve çığlık sesleri karışımıyla atlayarak intihar ettiler.
Bir haftada, 3 bin insan intihar etti. 4 bin kişi ise tren vagonlarına bindirilerek, Türkiye üzerinden Rusya’ya yola çıkarıldı. Trendeki soydaşlarımız, Türkiye topraklarına girdiklerinde çok büyük bir umut içerisine girmişti. Edirne’den itibaren tek umutları vagonların havalandırma pencerelerinin açılması ve bu sırada vagonlardan atlamaları sonucunda Türk yetkililerinin kendilerine yardım edeceğiydi. Edirne’den Kars’a doğru tren yol almaya başladığında maalesef ne kapılar ne de pencereler açıldı. Stalin’den ödü patlayan İnönü bir yandan Rus baskısı diğer yandan son anda müttefikler yanında yer alabilme, saf tutma siyasetini Londra üzerinden kabul ettirme telaşındaydı. Soydaşlarının durumu ise ikinci plandaydı. Tren Kars’a doğru yaklaşırken, vagonlarda bulunan muhafız askerlere, “Ne olur bizi vurun Ruslara teslim etmeyin” çığlıkları yükseldi. Ankara’dan subaylara verilen kesin emir belliydi. Tren Kars’ın Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne yaklaştığında kırılan vagon kapılarından 2 bin Türk bu kez göle atlayarak intihar etti. Rus sınırına gelindiğinde 2 bin kişi Rus askerlerine teslim edildi ve Türk muhafızların gözü önünde teslim alındıkları yerde hemen infaz edildiler.
Bu olay Zülfü Livaneli’nın Serenad romanındaki yan hikâyelerden biri. Olayı 11.6.2003 de Radikal Gazetesinde binler mertebelerindeki sayılarla anlatan Avni Özgürel, yaklaşık 3 yıl sonra 12.3.2006 da yine Radikal gazetesinde Türkiye üzerinden Ruslara teslim edilmek üzere transit geçirilenlerin sayısını “200” olarak belirtmiştir.
Önceleri Özgürel’i “Uyurken sırtınız açık kaldığı için hayal/kâbus görmüşsünüz” diye suçlayanlar oldu. Ancak yukarıda anlattığımız olayın “Drau ayağı” tamamen gerçek, zira hayatta kalan bir sürü şahidi var. Mesela ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı. 85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçiren oldukça güçlü hafızaya sahip, o günleri yaşar gibi hatırlıyor.
Niyazi Bayçora. ”Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik”.
Alp dağlarının yamacında bulunan Drau nehrinin kenarına kurulan 8 bin kişilik mülteci kampına yerleşen Karaçaylılar’dan başka kampta Malkar, Çerkez ve diğer milletlerden insanlar da vardı. Ancak Stalin Yalta anlaşmasına göre burada kalan Rusya’dan ayrılmış sivil ve askerlerin geri teslim edilmesini talep etti ve bu talebi kabul edildi. Yetkililer, ‘Sizi Rusya’ya teslim edeceğiz’ dediklerinde başımızdan kaynar sular döküldü. Zulmünden kaçtığımız Ruslar’a tekrardan teslim edilmek bizim için ölümdü. Önümüz tanklar ve askeri araçlarla kesiliydi. Arkamızda ise Drau nehri vardı. Geri dönmek istemeyen 300 kişi ile birlikte gece dağlara doğru kaçtık. Kaçanlar arasında çocuklu kadınlar da vardı. Yakalanmamak için küçük gruplar halinde dağlarda saklandık. Kaçışın ardından Drau kampında yaşananları dağdan seyrettik, kamptan dumanlar yükseldi ve siyah bayraklar çekildi. ‘Ruslara teslim olmaktansa ölürüm’ diyen onlarca insanın kendini Drau nehrinin soğuk sularına attı. Geride kalanların Ruslar tarafından teslim alındığını ve bu kişilerin kurşuna dizildiklerini duyduk. Yaklaşık 2 ay dağlarda yaşadık Savaşın bitmesi ile herkes ülkesine dönmeye başladı. Bizler ise tekrardan Rusya’ya dönmek istemiyorduk. 1946 yılında Londra’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda Anna Eleanor Roosevelt, ABD adına heyete başkanlık ediyordu. Rus heyeti ABD’lilere neden verdikleri sözü tutmadıklarını; mültecileri neden teslim etmediklerini sormuş. Bayan Roosevelt sert bir şekilde cevap vererek ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ demiş. 1949 yılında Türkiye’ye gittik. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. İlk defa huzurlu, rahat ve korkusuz günler geçirdik.”
ABD’de yaşayan Türk toplumunun önemli bölümünü teşkil eden Karaçay Türkleri’nin bir başka yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz da Drau faciasının şahitlerinden. Aybaz’a göre İşgal kuvvetleri mültecilerle toplantı yapma bahanesiyle bir araya getirdikleri mültecileri Ruslara iade etti.
Cabbar Aybaz: “Toplantıya katılanlardan bir daha haber alamadık. Toplantıya katılmayarak 2 ay dağlarda yaşayan Karaçaylılar ise zor günler geçirdi. Grup açlıktan dolayı yanlarında taşıdıkları 2 atı keserek yemek zorunda kaldı. Avusturya dağlarından Almanya’ya geçerek Türk yetkililere başvuran Karaçaylıların bir kısmı, 1948 yılında İtalya üzerinden Türkiye’ye gittiler. Kimimiz İstanbul’a, kimimiz Eskişehir’e yerleşti. Kısa bir süre akrabalarımız bizi misafir etti. Ardından Türk hükümeti, Ankara Polatlı’da ev ve toprak verdi, para yardımı yaptı. Bu yardımı hiçbir zaman unutamam. Bizi en güzel şekilde ağırladılar. Uzun bir süre Milli Savunma Bakanlığı’nın tamir atölyesinde çalıştım. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın arabasını bile tamir ettim. Kendisi şahsen teşekkür edip; yağ pas içindeki elimi bile sıkmıştı.”

Ziyad Ebuzziya- Gazeteci, yazar, Konya eski milletvekili: “Sovyetler’in bu isteği hemen kamplara yayılıyor. Panik yaşanıyor ama, Sovyet vatandaşı Türkler sevk ediliyorlar. Kaçabilenler kaçıyorlar, ötekiler gönderiliyorlar. O sırada Viyana yakınlarında içinde bulundukları tahta barakayı ateşe veren 128 Azerbaycanlı birlikte intihar ediyorlar. Bu, büyük gürültüye sebebiyet verdi. Amerikalılar dehşet içinde kaldılar. O zamanın Newyork Belediye Başkanı Laguvar ‘Nasıl olur da Amerika, insanları istemedikleri memlekete zorla verir?’ diye isyan bayrağı açtı. Bütün Amerika ayaklandı. Sevkiyat durdurulduğunda 110 bin Türk teslim edilmişti. Bizimkilerin yanında 10 bin Rus Kazağı, 20 bin Ukraynalı, buna yakın Beyaz Rus da Sovyetler’e teslim edilmişlerdi. Almanya’da kendi lejyonunu kuran ve Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan Türkistanlı ve diğer kavimlerden 200 binden fazla esir Sovyetler Birliği’ne dönmemek için direndi. Fakat Müttefik devletlerin subay, asker ve ayrıca Rus subayları, nerede bir eski Kızıl Ordu askerini veya esirini Almanlar ile Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan askerleri görseler hemen Ruslara teslim ediyorlardı. Ruslar teslim aldıkları askerleri vagonlara doldurarak geri gönderdiler. Onların bir kısmını hemen kurşuna dizdiler, bir kısmını ise Sibirya veya başka yerlerdeki çalışma kamplarına sürgün ettiler. Rusların teslim aldıkları esirleri kurşuna dizdiklerini duyan daha teslim edilmeyen askerler intihar etmeyi tercih ettiler. Bunları gören Avusturya’da bulunan Türk soyluların bir kısmı Kuzey İtalya’ya kaçtılar.“

(*).1,Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 (Mayıs 1972), shf.292-293, 1972.
(*).2.Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990.
(*).3.Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti, Doğu Kütüphanesi,2006.
(*).4.Bülent Pakman. Ağustos 2011.Buhara Altınları…https://bpakman.wordpress.com/ataturk/1919-yili-mayisinin-19-uncu-gunu-samsuna-ciktim/kurtulus-savasina-buhara-altinlari/.
(*).5,Bülent Pakman. Kasım 2014…Basmacılar Hareketi …https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/
(*).6,3 Mayıs 1944 Tabutluktan İktidara Türkçülük….http://www.ulkucudunya.com/index.php?kod=607&page=haber-detay

Cesur bir aşk hikayesi

Ürpertici bir Haziran rüzgarı mezarlığın dev selvilerini hafifçe sallıyordu. Ay ışığının kısmen aydınlattığı bazı mezar taşlarının dışındaki kesif karanlıkta, iki gölge ellerindeki kazma ve küreklerle bir mezar kazmakla meşguldü…

1955 yılının 12 Haziran geccesiydi ve saatler gecce yarısını çoktan geçmişti. İşleri fazla sürmedi çünkü gömecekleri tabut minicikti…

İçinde henüz doğmuş bir bebeğin cesedi vardı…

Eğer geccenin karanlığında  mezarlıktan geçen meraklı bir göz, mezar kazıcılarından uzun boylu olanını tanısaydı, şaşkınlıktan küçük dilini yutabilirdi… Çünkü o adam Adnan Menderes’in makam şöförüydü…

Aradan 5 yıl geçmişti… 27 Mayıs 1960 sabahı saat 04.36’da Türkiye, Ankara radyosundan Alparslan Türkeş’in tok sesinden yayınlanan şu bildiriyle güne gözlerini açtı: “Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini eline almıştır” Genç Türkiye ilk darbe ile böyle tanışıyordu… Adnan Menderes, Celal Bayar ve diğer hükümet üyeleri tutuklanarak önce İstanbul’a getirildiler, sonra da hayatlarının en acı dönemlerini yaşayacakları Yassıada’ya nakledildirler.

Bu gün bir tatil beldesi olarak halka açılması planlanan Yassıada onlar için tam bir cehennemdi. Bir gün sonra Celal Bayar bel kemeriyle intihara kalkıştı, bir subay tarafından kurtarıldı. Haklarında açılan pek çok davaya yıllar sonra bakıldığında insani açıdan vicdan azabı duymamak imkansız. Örneğin ilk dava Afgan kralının Celal Bayar’a hediye ettiği köpeğin hayvanat bahçesine satışıyla ilgili Köpek Davası’ydı. Adnan Menderes’in ilk yargılandığı dava ise soprano Ayhan Aydan’dan olduğu iddia edilen çocuğunu öldürttüğü hakkındaki Bebek Davası oldu.

Adnan Menderes son derece çapkın bir adamdı. Evli olması onun başka kadınlara gönlünü kaptırmasına engel olmuyordu. Ama en büyük ve unutamadığı aşkı opera sanatçısı Ayhan Aydan’dı Tanıştıklarında Menderes 50 yaşındaydı, Aydan 25… Menderes 20 yıllık evliydi, Aydan 6… Ama aralarındaki tutkulu aşk giderek büyüyor, Menderes pervasızca davranıyordu. Bu ilişki Celal Bayar’ın kulağına da gitmiş, başbakanını uyarmıştı. “Muhalefetin eline koz verme” 

Ama hiçbir şeyin gizli kalmadığı Ankara kulislerinde CHP yanlısı Ulus Gazetesinin başyazarı Nihat Erim’in eline geçen bir fotoğraf bu yasak aşkı belgeliyordu. Erim’in elindeki Menderes’in fotoğrafının üzerinde, başbakan’ın el yazısıyla şu not vardı: “Severek ve en iyi temennilerimle… Ayhancığıma…” Hükümeti sarsmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Nihat Erim hemen soluğu İsmet İnönü’nün yanında aldı ve sevinçle fotoğrafı gösterdi. Ama İsmet Paşa’nın tepkisi çok farklıydı. Bu gün bile tüm medyaya ders olması gereken şu cümleyi o gün söyledi; “O fotoğrafı hemen ortadan kaldırın, özel hayatlarına karışmak bize yakışmaz.”

Gelelim başta sözünü ettiğimiz tüyler ürperten mezarlık sahnesinin nedenine… Adnan bey ve Ayhan hanım bir süre sonra ayrılmışlardı ama bu yasak aşk meyvasını vermişti. Genç kadın karnında Menderes’in bebeğini taşıyordu. Ama talihsiz yavru 18 Haziran 1955 geccesi henüz sekiz aylıkken dünyaya geldi. Menderes’in talimatıyla Zeynep Kamil hastanesi başhekimi Fahri Atabey doğuma girdi, yine de çocuğu kurtaramadılar. İşte o gecce, Başbakanın makam arabasının şoförü, minik vücudu Cebeci asri mezarlığına gömdü. Ölüm kütüğünde “Fevzi oğlu Ahmet Aydan” yazıyordu. Adnan Menderes bir skandaldan kurtulmak için bu çareyi bulmuştu.

Ama yıllar sonra Yassıada’da, bebeğini öldürmek suçundan yargılanıyordu. Sonra inanılmaz bir şey gerçekleşti. Tanık olarak dinlenen Ayhan Aydan mahkeme heyeti karşısında göğsünü gere gere şunları söyledi: “ “Adnan Menderes’i 1951’de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Hasta bünyem müsaade etmedi. Çocuğum 8 aylık doğdu ve öldü. Hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin ölmesine razı olabilir.

Adnan Menderes, hakkında açılan onca dava arasından sadece ‘Bebek davasından’ beraat etti. 1961 ayının Eylül ayında Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam cezaları onandı ve infaz edildi…

Bu gün o cehennem adası bir tatil cennetine çevrilecekmiş… Yapılacak otellere bari onların adı verilse…

Gecce 

‘Menderes’le yattım, kocamı kurtardım’

Adnan Menderes’in aşk yaşadığı kadınlardan biri de Suzan Sözen’di
Ancak Ayhan Aydan, bu ilişkiyle ilgili adeta sessizlik yemini etmişti. Birkaç istisna dışında kimseyle konuşmamıştı. Bunlardan biri eski bakan, yazar Yılmaz Karakoyunlu’ydu. “Hatırla Sevgili” dizisinin danışmanlığını da yapan Karakoyunlu, uzun uğraşları sonucunda Ayhan Aydan’la bir dizi görüşmede bulunmuş ve edindiği bilgilerle “Yorgun Mayıs Kısrakları” romanını yazmıştı.

Böylece biz de kendisiyle geçen hafta sonsuz bir suskunluğa gömülen Ayhan Aydan’ı yani Cumhuriyet tarihinin en gizemli kadınlarından birini konuşabilme fırsatı bulduk.

Çok zeki, asil ve aranılan bir kadındı

Cumhuriyet tarihinin en gizemli kadınlarından biriydi Ayhan Hanım. Siz onunla tanıştınız. Nasıl biriydi?
Çok zekiydi. Sorduğum bir sorunun yanıtının başka hangi soruya varacağını tahmin eder, onu da kapsayarak konuşurdu. Müthiş bir gözlem yeteneği vardı. Hiçbir zaman gözü yaşlı olmadı. Yaşadıklarını anlatırken kendinden geçmedi. Vakur ve gururluydu. Ama en önemlisi olayları anlatırken, olayların içinde oturup çeperindekileri kendi etrafında döndürecek bir kabiliyete sahipti. Böyle bir kadından bir erkek çok hoşlanır. Çok da güzel bir kadındı. Tavırlarından da anlıyorsunuz ki her şeyiyle güzel bir kadındı. Ayrıca karşı tarafı kötüye kullanmayan… Ama darbe yemiş bir kadındı da. Bu darbe Adnan Bey’in diğer kadınla (Suzan Sözen) sürdürdüğü ilişkiydi…
Neden?
Adnan Bey, onunla tanışmadan önce de çapkındı. Hatta 1946’da dönemin derin devleti, Adnan Bey henüz başvekil değilken, çok iyi bir hatip, çok iyi muhalefet yapıyor diye “Nedir bu adamın hayatı, araştırın” demiş ve sevgilisi Mukaddes Hanım’la hangi saatte ne yapıyor öğrenilmişti. Bunlar devlet zabıtlarında vardır.
Ayhan Hanım, Menderes’in diğer ilişkilerini nasıl karşılıyor?
Çevresindekiler Adnan Bey’in ilişkilerinden onu haberdar ediyor. Ama Ayhan Hanım, Adnan Bey’i onu o kadar seviyor ki, “Yeter ki senden bir çocuğum olsun” diyor. Yani “Eşini boşa, beni al” gibi bir talebi yok. Şunu da unutmamak gerek; Türkiye’de başbakan sevmeye hazır, on binlerce değil yüz binlerce kadın bulursunuz. Türk kadını otoriteyi sever. 1950 koşullarında bir başbakanı sevmek ise fevkalade önemli bir hususiyet. Ayhan Hanım bunun da farkındaydı. Ama bu hiçbir zaman Adnan Bey’den bir şey talep etmek tarzında olmadı. Yani “Ahmet’i oradan al, buraya koy gibi.”
Her ne kadar Ayhan Hanım aşık olsa da bu çok zor bir ilişki. Onu bu ilişkide tutan ne?
Ayhan Hanım, o sırada 25-26 yaşında. Adnan Bey ellilerinde… Onun yanında yaşadığı mutluluğu çok iyi tarif edip Ayhan Hanım’a hissettiriyor. Mesela Ayhan Hanım “Küpem kayboldu” diye anlatmıştı; oturup saatlerce arıyorlar. Dikmen’deki gazino kapatılıyor, korumalar falan hep birlikte arabaların farlarını yakıp, küpenin taşını arıyorlar. Ayhan Hanım “Benimle beraber gözlerime baka baka aradı”
demişti.

Aşırı kıskançtı, şoförsüz sokağa çıkarmazdı


Tanışmaları da film gibi…
Öyle. Ziraat Bankası Umum Müdürü Mithat Dülge’nin düzenlediği davette tanışıyorlar. Kendisinin ifadesiyle, 1950 senesinin Ekim ya da Kasım’ı. Adnan Bey, kalabalığın içinden Ayhan Hanım’ı görüyor.
Yanında da Sakarya milletvekili Rıfat Kadızade var. “Kim bu?” diyor. O da “Mithat Bey’in yeğeni” deyince hiçbir şey demeden Ayhan Hanım’a doğru yürüyor. Tanışıyor, sonra da “Aaa, burada duman çok oldu” deyip elinden tutup bahçeye çıkarıyor. Gece boyunca dolaşıyorlar. Adnan Bey hiç elini bırakmıyor.
Hollywood çekse “Amma abartmışlar” deriz. Başbakan gelecek, genç kadını kalabalıkta görecek, elinden tutacak, herkesin ortasında bahçeye çıkıp, liseliler gibi dolaşacaklar…
Gerçekten öyle yazsanız kimseyi inandıramazsınız. Ama gerçek bu! O gece seni arayacağım diyor ve aramaya başlıyor. Kısa bir süre sonra da ona gri renk bir otomobil hediye ediyor. Şoförüyle… “Bundan sonra her yere bununla gideceksin” diyor. Çünkü Ayhan Hanım’ın sokak ortasında yürümesine müsaade edecek biri değil, aşikar bir kıskançlık değil bu, ama potansiyel olarak müthiş bir kıskançlık. Ben bu arabayı bir latife yaparak yüz görümlüğüne benzetirim.
Eşi Ferit önemli bir müzisyendi!
Ama bu arada sadece Adnan Menderes değil Ayhan Hanım da evli. Ünlü bir müzisyen olan (Türk Beşlileri’nden) Hasan Ferit Alnar’la…

Evet. Ayhan Hanım’ın annesinin evinde görüşüyorlar, ilişkilerini orada yaşıyorlar. Yani annesi evde oluyor. Bir-iki üç birliktelikten sonra Ayhan Hanım bunun bir başkasıyla evliyken cereyan etmesini hazmedemiyor. Durumu Adnan Bey’e açıyor “Boşanma talep edeceğim” diyor. Adnan Bey de “Sen beceremezsin, ben konuşurum” diyor ve onu kocasından istiyor. “Boşa ben alacağım” diyor.
Ferit Bey de çok önemli, değerli biri. Çok zor bir durumda kalmış…
Ferit Bey büyük adamdır. Ama dünyanın da en talihsiz adamıdır. Türk Beşlileri dediklerimizin hepsi devlet sanatçısı ilan edilmiştir; Ahmed Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses… Hepsi! Hasan Ferit Anlar hariç! Halbuki onun mesleki tecrübesi diğerlerinden çok daha yüksekti. Üstelik alaturka eğitim görmüş bir adamdı, Viyana’ya gönderilmişti. Kanun virtüözüydü.
Ferit Bey’den olan çocuğu da öldü


Ama Ayhan Hanım’la evli olmak gibi bir kadersizliği vardı…
Evet ve Ayhan Hanım’ın ondan çocuğu vardı. 15-16 yaşındayken Londra’da bir trafik kazasında öldü. Adnan Bey’in son yıllarına denk gelir ölümü. İlişkiye başladıklarında çocuk da 6 yaşındadır.
Ayhan Hanım’ın çocuğunun olması ilişkilerini nasıl etkiliyor?
Adnan Bey’in bulunduğu yerde çocuk görünmüyor. Ayhan Hanım’ın annesi çok dirayetli bir kadın… Doğması muhtemel bütün sıkıntıları önceden fark ederek önlem alıyor. Ayhan Hanım Adnan Bey’i çok sevdiği için ondan da çocuk istiyor. Adnan Bey bunu uzun süre reddediyor. Ama Ayhan Hanım hamile kalınca, biraz da geç söyler, “Doğur” diyor.
Bebekleri erken doğdu…
Doğan bu çocuk Bebek davasına konu oluyor?

Ayhan Hanım’ın kendisinden dinledim. “Çocuğun kolunu kırdılar” iddiasını sordum. “Doktorların yapabileceği bir şey yoktu. Hastanede olması gereken bir doğumdu, ben evde doğurmuştum” dedi. Erken doğum çünkü.
Hastaneye niye gitmiyor?
Hadisenin duyulacağını, Adnan Bey’in zedeleneceğini düşündüğü için. Olay Adnan Bey’e intikal edince o da Dr. Alaattin Bey’in yanı sıra en yakın arkadaşlarından Mükerrem Sarol’u da (o da jinekolog) haberdar ediyor. Zeynep Kamil Hastanesi’nin Başhekimi Fahri Atabey’i de. Gittiklerinde çocuğun yaşama şansı olmadığını görüyorlar. Kuvöz olsaydı bile. Çocuk yedi-sekiz saat yaşıyor. Ölünce kayda geçirmeden Cebeci Mezarlığı’na gömüyorlar, mezarın kaydını da sanırım Ayhan Hanım’ın ismiyle yazıyorlar.
Ayhan Aydan’ı bu kadar özel kılan ne? Yani hakkında roman yazmanızın, bizim bu röportajı yapmamızın nedeni?
İlişki içindeki duruşu ama en önemlisi Yassıada duruşmalarındaki tavrı. O davaya Ayhan Hanım’ı Adnan Bey’i aşağılamak için çağırdılar; “Bu adam seni zorluyor muydu?” diye soruyorlardı. Ama o, “Ben bu adamı sevdim” demişti. Bu yiğit bir ifadedir. İhtilal mahkemelerini karanlığa gömecek bir nur idrakinin cesur ve fedakâr iradesi. Deseydi ki “Gençtim, güzeldim, başbakandı, beni kandırdı” deseydi, orada biterdi Ayhan Hanım. Bir daha lafı bile olmazdı. Ne siz burada olurdunuz, ne de ben bunları anlatırdım.
Ayaklarını yıkardı…
Adnan Bey, çok da kıskançmış…

Hem de nasıl. Hanımefendinin anlattıklarını kendimde mahfuz tutarak, romanda hafifçe hissettirdim. Ama neredeyse şiddet gösterecek kadar.
Ailesini kaybetmiş bir hukuk fakültesi öğrencisinin Ayhan Hanım’dan yardım istemesi üzerine Adnan Bey’in “Kimdi o” diye başlayan şiddetini mi kastediyorsunuz?
Evet. Kadını “Sen nereye gidiyorsun” deyip çektiğinde elbisesi elinde kalıyor, yırtılıyor, neredeyse çırılçıplak kalıyor. Operadan istifa etmesini istiyor. Önüne istifasını hazırlayıp koyuyor.
Yani evinin kadını olmasını, onun için süslemesini, kimseyle görüşmemesini, eve geldiğinde de ayaklarını yıkamasını istiyor.
Adnan Bey Ayhan Hanım’ı evinin kadını gibi değerlendiriyor. Büyük sevdaların içinde başka koşullarda yadırganacak şeyler doğal bir görünüm kazanır. Adnan Bey’in ayaklarını yıkıyor olması gibi. Bunlar ayıplanacak şeyler değil.
Celal Bayar galalarına giderdi
Ayhan Hanım bu ilişkiden ötürü hiç mi gururlanmıyor?

Gururlandığı yerler var. Mesela “Benim primadonnası olduğum her operanın galasına cumhurbaşkanı geldi” derdi. Adnan Bey gelmiyor! Onun operada tek fotoğrafı yoktur. Ama Celal Bayar gidiyor. “Kulise gelir, yanıma oturur, elimi tutar, fotoğraf çektirdi” diye anlatmıştı. Yani cumhurbaşkanı bu ilişkiden haberdar; “Gideyim şu kızı bir de ben göreyim” diyor. Yanına alıp, oturtup, elini tutup gazetecilere “Çekin bakalım fotoğrafımızı” demesinin anlamı ise şu; “Bu kız benim başbakanıma layık bir değerdir!”
Biri hanım, diğeri o kadın!
Olanlar karşısında Berrin Hanım ne hissediyor sizce?

Bir rahatsızlık hissettiği şüphesiz. Ama bana bunu aileden biri söylemişti; Ayhan Hanım’ın bahsi geçtiğinde “Ayhan Hanım”, Menderes’in diğer sevgilisi Suzan Sözen’in adı geçtiğinde ise “O kadın” deniyor. Bu iki tanım arasında Lut gölü ile Everest tepesi kadar fark vardır. Oğluyla da konuştum, Aydın Bey’le parlamento arkadaşlığım vardı, bu ilişki hakkında en ufak imada dahi bulunmazdı. “Yaşanmış bir olaydır, tarafları ilgilendirir, her ikisi için de saygıdeğerdir” derdi. Bu da Aydın Bey’in olgun kişiliğini yansıtır.
Suzan Sözen bir şehvet fırtınasıydı
Suzan Sözen nasıl biriydi?

Lacivert gözlü bir kadındı. Bir kere Maçka’da gördüm. Bir haziran günü güneşin en yoğun olduğu saatte gökyüzü ne kadar maviyse gözleri o kadar mavileşiyor, gece bastığı zaman ne kadar lacivert olursa o kadar lacivert oluyordu. Çok güzeldi. Hafif göğüs çatalı göstermeye meraklıydı. Seksi görünen bir kadın havasından çok, sakin görünen bir şehvet fırtınasıydı. Çok güzel omuzları vardı. Dorothy Lamour’a benzerdi…

Suzan Hanım da evli değil mi? Onun da eşinin adı Ferit…
Adnan Bey’in çok enteresan bir yanı var. Bence bunu psikologların tahlil etmesinde fayda var. Beraber olduğu kadınların kocaları evdeyken bile onları ziyarete gidiyor. Düşünsenize Ayhan Hanım’a “Seni kocandan ben boşayacağım” diyor. Suzan Hanım’ın oturduğu Belveder Apartmanı’nına gidip zili çalıyor. Suzan Hanım, sokakta Adnan Bey’in arabasını gördüğünde de kocasına “Hadi Ferit sen arka odaya geç” diyor, o da geçiyor. Ferit dediğimiz İstanbul Emniyet Müdürü! Sizce bunun tahlil edilmesi gerekmez mi! Adam geliyor, evden içeri giriyor, eşi arka odaya gidiyor.

Sizce bunun nedeni ne?
Benim Adnan Bey’in ilişkilerine yönelik bir rahatsızlığım yok. Bir tabiat kendini böyle ortaya koymuş. Ama kadının kocası oradayken gitmesi… Kadının kocasına “Sen arka odaya geç” demesi. Bu nasıl bir kadın? Mahkeme zabıtlarında vardır; savcı sorar; “Nasıl tanıştınız” diye. O da başlar anlatmaya; “Kocamı Bitlis’e tayin etmişlerdi. Bir arkadaşım da Adnan Bey’le temasımı temin etti. Adnan Bey beni aradı, geldi, bende kaldı, ertesi gün kocamın İstanbul’da kalması sağlandı…”
Bugünkü siyasetçiler ilişkileri ucuzlattı!
Eski siyasetçilerin ilişkileri ile bugün kasetleri çıkanlarınki arasında fark var mı?

Fatin Rüştü Zorlu’nun da birlikte olduğu bir Vuslat Hanım vardır. Bir büyükelçinin eşiydi. Kürşat Başar’ın “Başucumda Müzik” romanında bahsi geçen kadın… Tarihimizde böyle çok örnek vardır. Bugünkülere gelince…
Şimdikiler ucuza düştüler. Eskiden bir siyasetçi, üst düzey bir bürokrat vasfı olmayan bir kadınla birlikte olmazdı. Hepsi vasıflıydı kadınların. Ayhan Hanım opera sanatçısıydı!

BUKET AŞÇI  |  02 Mart 2009 Pazartesi – 18:55

DERİN TARİH DERGİSİ ve ATATÜRK DÜŞMANLIGI

DERİN TARİH DERGİSİ ve ATATÜRK DÜŞMANLIGI
ASAGIDAKİ  YAZIDA A.TOYNBEE nin DERİN TARİH DERGİSİNİN SAPTIRARRAK YAYINLAMIŞ OLDUGU BİR YAZIYI ve
(Arnold Joseph Toynbee İngiliz tarihçi olarak 14 Nisan 1889 tarihinde doğdu Londra)
ve AYNI YAZARIN  İŞTE ATATÜRK ADLI  YAZISINDAN ALINAN PARAGRAFLAR ARASINDA FARKLAR
 YAZILARI DEGİŞTİRMEDEN AKTARIYORUM.
Toynbee: Atatürk’e katılmıyorum

Derin Tarih dergisinin 10. sayısında Toynbee’nin 1966 yılında tamamladığı ve 1967 yılında yayımlanan Acquaintances kitabının ‘eksik’likler barındıran tercümesine dikkat çekilmiş

Asım Öz/ Dünya Bülteni – Kültür Servisi

Arnold J. Toynbee(1889-1975) uzun zamandır Türkiye’de tanınan bir tarihçi. Birçok eseri çevrildi Türkçeye, değişik kişilerce. Değişik yayınevlerince de yayımlandı. Çok okunduğunu söyleyemesek de belli konulardaki Batı eleştirilerinin Türkiye’deki muhafazakâr ve İslamcı zihin bakımından yol gösterici bir konumda olduğundan söz edilebilir. Mesela Medeniyet Yargılanıyor adlı eseri birkaç farklı yayınevinden farklı tarihlerde yayımlanmıştır.  1920’lerde Türkiye Hilafetin İlgası adlı eseri hilafetin ilgasından tam üç yıl sonra, Batıda bu sürecin nasıl algılandığını resmi ağızdan aktarması bakımından önemlidir. Okunduğu halde yararlanılmadığı ve özümlenmediği de düşünülebilir. Tarih Bilinci eserine pek atıf yapılmamasını anabiliriz burada.

Gelgelelim onun metinlerinin yasalardan kaynaklanan kimi kaygılarla büsbütün ‘sansürsüz’ çevrilemediği de bir başka gerçek. Kişilerin yasa ile koruma altına alınması durumundan dolayı devrin iklimine göre ‘olağanüstü’ kararlar alınabildiği hatırlanırsa doğal da sayılabilir bu tür yayın tercihleri. Düşüncenin, tanıklıkların açık ucunu kapayıcı bir yönü var tarihsel kişileri yasa ile koruma altına alma kararının. Yoksa kim sever ‘sansürü’!

YAYIN TERCİHLERİ

Derin Tarih dergisinin 10. sayısında Toynbee’nin  1966 yılında tamamladığı ve 1967 yılında yayımlanan Acquaintances kitabının ‘eksik’likler barındıran  tercümesine dikkat çekilmiş olması bunun ufak bir örneği. Toynbee bu kitabında kısa sayılabilecek portre yazılarına yer vermiş. Şunu söylemeliyim ki ilgi uyandıran bir anlatım tarzı var onun porte yazılarının. Yazdıklarının anlattığı kişileri incitmeyecek tarzda olmasına özellikle dikkat ettiğini belirtme gereği duyan tarihçinin, fraklı kişileri anlattığı satırlar tabir caizse “taşı gediğine koyar” nitelikte. Hatıralar: Tanıdıklarım(2005) adıyla Türkçeye tercüme edilen kitabın “Bazı Türk Dostlarım” bölümünün Atatürk’le ilgili kısımları ‘sansürlenerek’ yayımlanmış.

Kuşkusuz Derin Tarih, ‘sakıncalı’ bulunarak çıkarılan satırları yayımlamakla önemli bir ayrıntıya dikkat çekmiş. Bu değerli ayrıntıya dikkat çektiği için kutlanmayı hak ediyor. Fakat buradan hareketle liberal demokrasinin kavramlarına yaslanarak “Türkiye’de ilk defa sansürsüz tam metin!” şeklinde çekici ifadelerle kahramanlık üretmenin âlemi de yok. Bilemediğim nedenlerle tercümede yer almayan kısımlarla ilgili şunu söyleyebilirim: Tamam ‘sansür’ tartışılabilir bir tercih ama kitabın tercümesinde yer alan ilgili bölümler okunduğunda ana düşünce olarak Derin Tarih’te yayımlanan metinden aşağı kaldığını söyleyemeyiz. Bunu kitabı ikinci kez okuduğumda daha iyi fark ettim. Elbette iki binli yılların başlarında bu tür kitapları yayımlamanın oldukça netameli olduğu hatırda tutulmalı. Hem ayrıca ufakta olsa Derin Tarih dergisi de “sansür” tavrını sürdürüyor hatta yazarın kitabına yazmış olduğu önsözü ihlal ederek yazarı yargılama yoluna gidiyor ki, kabul edilebilir bir hâl değil bu.

Şöyle deniliyor Derin Tarih imzalı açıklama notunda: “Metinde sadece yazarın, doğrusu pek de yakışık almadığını düşündüğümüz bir teşbihindeki kelimeyi İngilizce orijinaliyle vererek kime yapılırsa yapılsın hakaretamiz bir ifadeyi tasvip etmediğimizi de göstermek istedik.” Dergide yayımlanan metinlerin tamamının atlanan kısımlar olduğu şeklinde bir izlenim oluşturuluyor ki, bu da yanıltıcı. Leibniz’den mülhem monadik zihin, kişisel ilişkiler, “ülkenin düşmanları tarafından sürgüne gönderilmek”, bakışlarla korkutmak vs. önceki tercümede bulunuyor.

Elbette, geçmiş yayın tercihleri üzerine eleştiriler yapmak, varsayımlar sürmek kolay. Ne ki, şöyle bir durum da var: Sanırım kitapta ‘sakıncalı’ görüldüğü için atlanan başka kısımlar da var. Sözgelimi Ermeni meselesi ile alakalı kısımlarda da zaman zaman (…) konularak bazı ifadelerin metinden çıkarıldığı anlaşılmakta. Yalnız metinden ne kadar çıkarma yapılmış? Sakıncalı bulunan yerlerde ne var? Bu noktalar bilinmiyor. En azından bir okur olarak ben bilmiyorum. Merak uyandıran bu kısımları, her konuda ‘sansürsüz’  yayın anlayışını sürdüreceğini belirten Derin Tarih’in sonraki sayılarında; 2015’e kalmadan okuyup okuyamayacağımızı da merak etmiyor değilim. Kitabı okursanız bu beklentimin yersiz ve haksız olmadığını anlarsınız.

Beklemenin erdemine inanarak Toynbee gibi çok önemli bir tarihçinin not defterine düştüğü tespitleri Derin Tarih’in ‘tarihin derinliklerine yapmakta olduğu yolculuğun’ bir gereği olarak okurlarıyla buluşturmasının elzem olduğunu düşünmekteyim. Keşke, tamamlayıcı bir metin olarak bu kısımları Derin Tarih’in önümüzdeki sayısında okuyabilsek!

Peki, neyi nasıl anlatması gerektiği konusunda kırk kere düşünen Toynbee ne diyor, kitabına yazdığı kısa önsözde bir de onu okuyalım: “Biri ya da ikisi dışında, bu kitapta kendisinden bahsedilen kimselerin hiçbiri şu an hayatta değildir. Onlar hayatta olsalar bile yazdıklarım onları incitmezdi, buna özellikle dikkat ettim; bunun yanında, onları ve kendi dostlarımı incitebilecek şeyleri anlatmaktan da kaçındım.”

KENDİNİ BÜTÜN HARAMLARDAN KURTARMAK

Gelelim Toynbee’nin anlattıklarına: Toynbee Atatürk’ü anlatırken kişisel ve kişisel olmayan ilişkiler konusunda yaptığı açıklamaların kendi tecrübelerine dayandığını; onun karakteri hakkındaki değerlendirmelerinin bu konudaki fikirlerine yol göstermediğini ifade ediyor. 1923 yılındaki izlenimlerine dayanarak içki konusunda Mustafa Kemal’in tavrını tasvir gücü yüksek şu cümlelerle ortaya koyuyor Toynbee: “Atatürk kendini bütün haramlardan kurtardığını kanıtlamak istermiş gibi oldukça gösterişli bir tavırla içerdi içkisini. Fakat aynı zamanda pervasızca içerdi; zira bu Batılı günah, tam da onun doğasına uygun bir şeydi. Atatürk’ün şeytanî(demonic) bir doğası vardı ve o dönemin bazı hızlı Amerikalıları gibi alkolü, yaptığı her işte ortaya koyduğu insanüstü ‘dürtü’yü canlı tutacak bir uyarıcı olarak kullanırdı. Atatürk pek çok insanın bir ömre sığdırabileceğinden  daha fazlasını başardı, alkol de enerjisinin kaynaklarından biriydi; ne var ki, vakitsiz ölümünün sebebi de içki olacaktı. Bu şeytanî sabık Müslümanın Batı’nın bu zehiriyle başa çıkamaması, belki de Muhammed Peygamber’in içkiyi yasaklamasındaki hikmetin de bir kanıtıdır- Batı’nın da benimsenmesi gereken bir İslâmî gelenek diyebiliriz ona.”

Adnan Adıvar ve Rauf Orbay’la arkadaşlığı bulunan Toynbee’nin Mustafa Kemal’in İsmet İnönü ile Fethi Okyar dışında en yakın arkadaşlarının hepsini sürgüne göndermesinin altında yatan düşünce hakkında da uzunca sayılabilecek açıklamaları var. Onlardan bir kısmı şöyle :

“Atatürk bu insanları sürgüne yollayarak hem sürgüne gönderdiği insanlara karşı kişisel olarak, hem de kendisinin ve sürgüne gönderdiği insanların ülkesine karşı büyük bir suç işledi.Atatürk, Türkiye’nin vatanını seven, dürüst ve yetenekli vatandaşlara en çok ihtiyacı olduğu bir dönemde ülkesini kendisi dışında herkesten mahrum bıraktı ve aslında bunu yaparken sürgüne yolladığı insanların sahip olduğu yurtseverliğe sahip bulunmadığını da kanıtlamış oldu.”

(…)

Atatürk diktatörlerin, kendisine eşit olanlarla birlikte çalışmalarına engel olan meslek hastalığına yenik düşmüştü, bunun bedelini de sürgüne gönderdiği insanlar ödüyordu. Bu insanların her birinin kendisine en az Dante kadar exul immeritus[haksız sürgün] deme hakları vardı. Ancak bu insanların Dante’nin karşı karşıya kaldığı amansız mağduriyet pozisyonunu benimsemeleri yakışık alır mıydı?”

Kişisel ilişkilerin önemli olduğuna inanan Toynbee bu meseleyi Atatürk’le tartışmış.  Konuyla ilgili gözlemlerini aktarırken Atatürk’ün bakışlarına özellikle dikkat çeker: ” Atatürk bir, hoşlanmadığı bir şey söylerken karşısındaki insanı görsel olarak korkuturdu; ağzını açmadan bütün alnını, kaşlarının üzerine çöreklenen bir fırtına bulutu gibi öne eğecek şekilde kaşlarını çatardı. Ben de bu asılan yüz ifadesiyle bana tamamen haksız olduğumu söylediğimde karşılaştım. Bana kişisel ilişkilerin çok az bir öneminin olduğunu ve hiçbir işe yarar etki yaratmadığını söyledi. Kişisel olmayan toplumsal ilişkilerdi önemli olan.

Atatürk ile aramızdaki fikir alışverişi oldukça kısa sürdü; ancak bu kadarı bile oldukça güçlü fakat aynı zamanda Leibnizci manada ‘tek yönlü’ ( monadik) bir zihinle karşı karşıya olduğumu anlamama yetti. Biliyordum ki, Atatürk’ün zihni en az bir tane dahiyane fikrin peşinden gidiyordu. (…)Bu güçlü ve yaratıcı aklın zayıf tarafı ise kendine ait bir fikri olduğunda bir midye gibi kapanması ve alternatif fikirler edinme şansından aklını yoksun bırakmasıydı, zira alternatif fikirlerin kaynaklarından biri, fikir alışverişiydi. Atatürk’ün aklının midye gibi içine kapanması, bence onun şeytanî kararlılığının bir bedeliydi. Atatürk’ün kararlılığı ülkesini kurtarmış  olabilir; ancak inatçılığı, ülkesinin ödemek zorunda olduğu ağır bir bedele yol açtı; artık o ülkesinin diktatörüydü.” Bu satırları okuyunca Atatürk’ün psikobiyografisini ortaya koyan çalışmaların Toynbee’den yararlanıp yararlanmadığını da merak ettim.

Atatürk’ün oldukça yüksek düzeyde bir karakter yapısına sahip olduğunu fakat insanı insan yapan özelliğin yani birilerini sevme duygusunun onda bulunmadığı gözlemini yapan Toynbee şöyle devam ediyor: “Eğer Atatürk’ün herhangi bir şeyi sevdiğini söyleyeceksek, onun sevdiği şeyin soyut bir kavram, bir fikir olduğunu söyleyebiliriz. O, Türkiye’yi sevmişti, ancak gerçek anlamda hiçbir Türkü sevdiğini söyleyemeyiz ( tabii ‘sevmek’ doğru kelimeyse)”

Elbette metnin tamamını aktarmak mümkün olmadı. Neyse uzun uzun alıntı yapmadan tadında bırakalım bu yazıyı. Bağlayalım. Umarım, bu satırların dergi sayfalarında kalmaktan öte işlevleri olur. Kitabın yeni basımlarında (…) konulan kısımların sayısı azalır veya sıfırlanır.

Hamiş: Toynbee’yi ‘kendi kutbunda yalnız’ bırakmaksızın okuyalım. Çünkü onun hatıraları yalnızca “şahsi masalı”na gönderme yapmamıştır. Okuduk, diyorsanız bu vesile ile yeniden okuyun. Eminim Toynbee kıtasında yeni ayrıntılar, düşünceler keşfedilecektir. Sözgelimi Lawrence ve Mevlana Ebu’l Kelam Azad hakkında yazdıkları yeni sorular oluşturdu benim zihnimde.

 

Çok Yönlü Tarihi Kişiliği ile Atatürk

I. GİRİŞ

Genellikle benimsenmiş olan bir görüşe göre, “Büyük adamları büyük milletler yetiştirir”. Tarihî gerçeklere dayanan bu görüşten hareket ettiği anlaşılan bir asker-diplomat, 1920’li yıllarda ülkemizde Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi olarak bulunmuş olan General Sherrill (Charles H.), “Gazi Mustafa Kemal” adlı eserinde şöyle diyor: “… Bir milleti anlamak için, onun liderlerini incelemekten daha iyi bir yol yoktur. Türkler, Mustafa Kemal gibi, çağımızda henüz hiç kimsenin aşamadığı büyüklük ve yetenekte çok nadir bir insan yetiştirmiştir…”

General Sherrill, bu tanımlamasında “çok nadir” sıfatını kullanmak gereğini acaba niçin duymuştur? Atatürk’ün bu çok nadir, diğer bir deyişle “çok seçkin” kişiliği ile ilgili durum üzerinde, ben de, gerek uzun süreli aktif meslek hayatımda ve gerek daha sonraki yarı resmî diyebileceğim görev yaşantımda önemle durdum. Sonunda; hayranlık derecesine varan kendi gözlerimle birlikte, incelemek fırsatını bulduğum yerli ve yabancı otoritelerin görüşlerinden de etkilenerek, şu inanca vardım: Toplumları güçlü kılan çeşitli alanlarda parlak bir geçmişe dayanan ulusların, tarihî yaşanılan boyunca, yüksek yetenekli siyaset ve devlet adamları ya da üstün nitelikli askerler yetiştirdikleri oldukça sık görülen bir olaydır. Türk milleti de, bu bakımdan, seçkin bir örnek oluşturur. Fakat; toplumların çok değişik alanları kapsayan yaşamlarında, asker ve devlet adamlığı nitelik ve yeteneklerini, hele köklü reformları gerçekleştirme başarısını, bir bütün olarak, kendi kişiliğinde toplamış bulunan çok yönlü liderlerin varlığına pek az rastlanır. Atatürk, dünya tarihinde, bu müstesna kişilerden biridir. Hele, ulusal tarihimizde, General Sherrill’in nitelediği gibi sadece çok nadir değil; özellikle “inkılâpçı” yanı ile “tek” insandır.

Bu nedenle yazımın başlığını, bir gerçeği dile getirmiş olmak için, “Çok Yönlü Tarihî Kişiliği ile Atatürk” olarak seçtim. Böylece; dünya literatüründe, bu büyük Türkün “asker, devlet adamı, devlet kurucu ve inkılâpçı” yönleri ile belirginleşen ulusal lider kişiliğini, “ulusal, çevresel ve evrensel etkileri”ne de değinerek, belirtmek istedim.

II. ULUSAL LİDER ATATÜRK

a. Genel:

“Lider” sözcüğü, çoğumuzun bildiği gibi, İngilizce kökenlidir. Genelde “yol gösteren, sevk eden, reis ya da baş” anlamına gelir. Fakat; toplumsal ve siyasal bir terim olarak, “liderlik” kavramına dayanan çok daha özel bir anlam taşır.

Liderlik, en geniş kapsamı ile, “toplumları sevk ve idare sanatı” olarak tanımlanabilir. Bu kavram, seçkin bir uygulama alanı bulduğu askerlikte, daha ziyade “askerî liderlik veya önderlik” ya da daha ihtisaslaşmış bir şekilde “komutanlık” terimine yerini bırakır, Askerlikte eğitim ve öğretim kural ve uygulamalarını kapsayan temel belgelere, yani asıl adı ile talimnamelere göre; “Liderlik, ortak bir amacın gerçekleşmesi için, işbirliği sağlayarak, bir topluluğu etkileme sanatıdır”. Bunun sonucu olarak; “Lider, başkalarını yönetecek yetenek ve niteliklere sahip kimse” şeklinde tanımlanabilir.

Çağdaş dünya literatüründe, liderlik konusunda değişik ve ilginç tanımlamalara rastlıyoruz. Bunlar arasında dikkatimi çeken iki örnek vermek isterim. Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından Truman (Harry S.), “Anılar” adlı eserinde, tarihle ilgili incelemeleri sonucu, şunu öğrendiğini yazıyor: “… Lider, diğer insanlara istemedikleri şeyi yaptırmak ve bunu sevdirmek yeteneği olan kişidir.” ikinci örneği Feldmareşal Montgomery’den aldım. II. Dünya Savaşı’nın kaderini etkileyen komutanlardan biri olan Montgomery, Truman’ın yaptığı liderlik tanımlamasını kendi eserine alarak şöyle diyor: “… Liderlik, böyle kısa bir tanımlamaya sığdırılamayacak kadar karmaşık olabilir, öte yandan; bu terim, tam anlamı ile kavranmadığı için de, yerinde kullanılmamaktadır. Bana göre; lider, erkek ve kadın herkesi, ortak bir amaç çevresinde toplamak yetenek ve iradesi olan ve inanç ilham edebilen kişidir. Liderin sadece yetenek sahibi olması yeterli değildir. Aynı zamanda, bu yeteneğini kullanmasını sağlayacak irade gücü de olmalıdır. O takdirde, liderin önderliği gerçeğe ve karaktere dayanmış olur. (Dolayısıyla), amaçta gerçek, karakterde ise irade gücü bulunmalıdır. ..”1

Bu görüşlerin ışığı altında, hemen belirtmeye değer bir gerçek olarak diyebilirim ki; Atatürk, çağdaş liderliği sembolleştiren bir örnek olarak, toplumda hâlâ etkisini hissettiriyor.

Atatürk’ün de liderlikle ilgili bu tanımlamalara benzer kesin görüşleri vardır. Ancak, bu görüşler, yukarıda belirttiğim tanımlamalardakinden çok daha önce söylenmiştir. Atatürk, lider terimi yerine, Fransızca kökenli “şef” sözcüğünü kullanarak, şöyle diyor: “… Şef, görüşünü ve düşüncesini en üstün kabul ettiren, işi yedendir. Şef, kalitesi ve kalibresi en yüksek olan adamdır.. .”2 “… Büyük kararlar vermek kâfi değildir, bu kararları cesaret ve kesinlikle tatbik etmek de lâzımdır…” 3

Bu bölümü bitirirken, ilginç bir hususa değinmek isterim. Atatürk, Avrupalıların, örneğin Alman kökenli yazar Hans Kohn’un dediği gibi, “doğuştan lider” midir yoksa, Amerikalıların genelde benimsediği gibi, “Liderlik, doğuştan var olmaz; eğitim sonucu sağlanır” şeklindeki ilkeye göre, “yetişmesi zamanla ve eğitimle mi olmuştur?”

Kanımca; Atatürk’ün liderliğinde, “Tanrı vergisi” yetenek ve niteliklerin, çağdaş terimi ile “karizma”nın büyük bir payı vardır. Nitekim; tanınmış Amerikalı siyasal bilim adamı Profesör Rus-tow (Dankwart A.) da, Atatürk’ün karizmatik liderliği üzerinde önemle durmaktadır. Ama, ne olursa olsun, şu hususu hemen belirtmeyi uygun buluyorum : Atatürk’ün gördüğü askerî eğitim ve yaşadığı çalkantılı ortam, hiç kuşkusuz, kendisinin askerî liderliğinin gelişmesinde büyük bir rol oynamış; bu kadarla da kalmayarak, siyaset alanında da kendisine olgunlaştırıcı tecrübeler kazandırmıştır. Bunun sonucu olarak; Türk milleti, tarihî yaşamının çok kritik bir dönemini Atatürk’ün liderliğinde aşacak ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti halinde dünya toplumları arasındaki gerçek yerini alacaktır. Dolayısıyla; mensubu olmakla daima övündüğü aziz milletinin varlığında, “asker, devlet adamı, devlet kurucu ve inkılâpçı gibi” çok yönlü tarihî kişiliği ile ulusal lider olarak anıtlaşacaktır.

b. Asker Atatürk:

“Ben asker olarak doğmuşum.” Bu inanç, hayatının başlangıcından itibaren, Atatürk’ü yönlendirmiş; klasik eğitim aşamalarını başarı ile geçmesini ve 1905 yılında, Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal olarak, Osmanlı ordusu saflarına katılmasını sağlamıştır. Böylece; Osmanlı İmparatorluğu’nun değişik bölgelerinde, çeşitli kıta ve karargâh hizmetlerinde bulunmuş; küçük rütbelerde de dikkati çeken bir subay olmakla beraber, askerî liderlik, diğer bir deyişle üstün komutanlık yetenek ve niteliklerini önce I. Dünya Savaşanda Çanakkale Harekâtında (1915) ortaya koyarak ulusal bir ün kazanmış; daha sonraki yüksek komuta mevkilerinde de (1916-1918) başarılarını sürdürmüştür. O kadar ki; I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devletinin yenik düşmesine rağmen; bazı Batılı otoritelerce “Savaşta yenilmemiş olan tek Türk generali” olarak nitelenmiştir. Bu arada; Atatürk hakkında, ülkenin içine düştüğü karanlık günler sırasında beslenen ulusal duygu, bir İngiliz yazar tarafından şöyle dile getirilir: “… Mustafa Kemal Paşa, Gelibolu ve Suriye’de İngilizlere karşı kazandığı askerî başarılar nedeni ile, bütün Türklerin gözünde büyük bir kahramandı. Ayrıca; o günlerin Türkiye* yi aşağılatıcı koşulları altında, Müttefiklerin esaret boyunduruğuna karşı direnmek isteyenler için de birleştirici bir ümit sembolü idi…”*

Atatürk, tanınmış Alman tarihçi ve Türk dostu Profesör Gotthard Jaeschke tarafından “doğuştan asker” olarak nitelenecek değerde büyük bir komutandır. Doğuştan asker terimi, bir bakıma, “askerî deha sahibi” anlamını taşır. Çünkü; genel olarak “deha”, özellikle “askerî deha”, kişinin özünde vardır. Atatürk de bu müstesna kişilerdendir. Bu görüşümüzü paylaşırcasına, dünya literatüründe birçok tarihçi ve yazarın benzer değerlendirmesine rastlıyoruz. Örneğin; “… (Atatürk), hiç kuşkusuz, askerî deha sahibi idi…”5 veya “… askerî dehası ile teşkil ettiği ordu, istilâcıları denize döktü. . .”,6 vb. Bu arada, özel değer verdiğim şu örnek: II. Dünya Savaşanın sonucuna ve dolayısıyla insanlık dünyasının kaderine damgasını vurmuş devlet adamlarından biri olan Winston Churchill, Atatürk’ü “I. Dünya Savaşı ve sonrasının yetiştirdiği en büyük dört beş simasından biri, Türk milletinin lideri büyük bir asker, muharip prens”7 sözleri ile anar. Tanınmış İngiliz yazar Lord Kinross’un dediği gibi, “… Gerçek de budur.. .”8

Atatürk, hiç kuşkusuz, bir askerî dâhiyi simgeleyen birçok üstün niteliğe sahiptir. “Uzağı görüş, gerçekçilik, kararlılık, inisiyatif, sorumluluğu benimseme, esneklik” ve daha birçok meziyetler…

Bazı otoritelerin görüşlerinden ve tarihî olaylardan da yararlanarak, Atatürk’ün askerî liderlik niteliklerini vurgulamak isterim. Bunlar, bir ölçüde, liderliğin diğer alanları için de geçerlidir denilebilir. Örneğin; İnönü’ye göre, “… (Atatürk’ün) askerlik vasıfları hakikaten yüksektir. Her millette, her devirde yüksek vasıfta komutan sayılır. . . “9 Bir Amerikalı tarihçiye göre ise, “… Kemal’in meslek hayatının başlangıcına askerlik hâkimdi ve hiç kuşkusuz, kendisi askerî deha sahibi idi… Kemal kuvvetli inançlı, kesin kararlı ve kararsızlığa tahammülsüz bir adamdı. ..”10

Atatürk’ün tarih sahnesinde köklü bir yer alması, kuşkusuz, 1915 yılında Çanakkale Harekâtı sırasında olmuştur. İngiliz Harp Tarihi arşivindeki “Gelibolu Seferi” adlı eserinde General Oglander (C.F. Aspinall), Mustafa Kemal Paşa’yı “Mukadderat Adamı” olarak niteliyor ve özetle şöyle diyor: “… Şimdi (yıl 1932’dir) Türkiye’nin Cumhurbaşkanı bulunan Gazi Mustafa Kemal’in Çanakkale Muharebelerindeki büyük başarılarını gereğince övmeye ve takdire imkân yoktur; bu konuda ne söylense azdır… Bir tümen komutanının üç ayrı yerde kendi inisiyatifi ile giriştiği hareketlerle bir savaşın ve hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı, tarihte pek az görülür..”11

İngiliz generalinin bu görüşünü, Avustralyalı yazar Moorehead (Alan), “Gelibolu (Gallipoli)” adlı tanınmış eserinde bir bakıma, şöyle vurguluyor: “… Çanakkale Harekâtının başlangıcı Müttefikler bakımından seferin en acı olayıdır. Çünkü; ilk çıkarma anında, bölgede, deha sahibi genç bir komutan hazır bulunuyordu. Bu komutan olmasa idi, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar, pekâlâ Conk Bayırı’nı (Çanakkale Boğazı’na hâkim bölgedir) o sabah ele geçirebilirler ve muharebenin sonucunu daha o zaman ve o yerde tayin edebilirlerdi.. .”12

Bu noktada hemen bir değerlendirme yapmalıyım: Atatürk, o tarihî ana önalan dönemde, ortaya koyduğu ileri görüşlülük, o andaki inisiyatif ve sorumluluğu üzerine alma gibi üstün liderlik nitelikleri ile, hiç kuşkusuz, tarihî bir rol oynamıştır. Çünkü; bazı Batılı tarihçilere ve siyasî otoritelere göre, İttifak ülkelerinin Çanakkale Seferi başarıya ulaşsa idi, Türkiye’nin parçalanması ve Boğazlar yolu ile Rusya’ya yeterli ikmal ve ulaştırma hattı kurulması sonucu, I. Dünya Savaşı iki yıl kısaltılabilirdi.

Nihayet, çağımızın ünlü tarihçisi Toynbee (Arnold J.) de, Çanakkale ve sonrası ile ilgili olarak Atatürk’ün değerini şu sözlerle vurgular: “… Mustafa Kemal parlak bir asker, başına buyruk bir kişi idi… Çanakkale Seferi’nde Anafartalar’da İngiliz kuvvetlerini durdurunca; hem Almanya’da, hem de Türkiye’de askerî bir kahraman oldu. Bundan sonra da, Alman Yüksek Komutanlığı ile Türk Başkomutanı Enver Paşa tarafından sevilmesine rağmen, askerî ünü pekleşti…” 13

Bununla beraber; Atatürk, askerî dehasını, bütün kapsam ve derinliği ile, hiç kuşkusuz, Türk Bağımsızlık Savaşı’nda ortaya koymak olanağını bulmuştur. Burada, en kritik bir dönemde Başkomutan sıfatı ile taşıdığı sorumluluğa ve sahip olduğu geniş yetkilere lâyık olduğunu kanıtlamış ve sonunda savaşı kesin sonuçlu bir zafere ulaştırmasını bilmiştir. Bu sonuca ulaşırken; çağdaş askerî literatürde sayısı 9-10 arasında değişen savaş prensiplerini de büyük bir başarı ile uygulamıştır. Bu noktada, izninizle, bu prensiplerden birkaçına değinmeyi, Atatürk’ün askerî, hatta siyasî, dehasını vurgulamak bakımından, yararlı görüyorum.

Hedef: Ülkenin içinde bulunduğu o günkü koşullara göre, “Hedef Prensibi”, en hassas bir sorun olarak karşımıza çıkar. Hiç kuşkusuz, Türk Bağımsızlık Savaşanın askerî hedefi açıkça bellidir ve “istilâcıları, sınırları Misak-ı Millî (Ulusal And) ile belirlenmiş olan Türk yurdundan kovmak ve iç güveni sağlamaktan ibarettir. Bu hedefe, kuşkusuz, kesin sonuçlu bir zafer kazanmakla ulaşılabilirdi. Böyle bir zaferin gerçekleştirilmesi için ise, özellikle o günkü sınırlı ulusal olanaklar ve kuvvet dengesi, daha doğrusu kuvvet dengesizliği, ile, çok çetin zorlukların aşılması zorunluluğu vardı. Türk milleti bu zorluklara katlanarak bütün engelleri aşmak ve zafere ulaşmak kararında birleşebilirdi; nitekim, birleşti de. Fakat; bu karar yeterli miydi? Artık, hepimiz biliyoruz: Atatürk, sadece askerî zaferle yetinecek bir lider değildir. Çünkü, O’na göre, “Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için gerekli en belli başlı vasıtadır.. . Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra, yeni bir âlem doğmalıdır; doğar. Yoksa, tek başına zafer, boşa gitmiş bir çaba olur.. .” 14 Atatürk’ün özlemini duyduğu ve kuşkusuz, gerçekleştirmek istediği bu “yeni âlem” ne olabilirdi? îşte burada Atatürk’ün “devlet adamlığı” ortaya çıkar; diğer bir deyişle, Atatürk, sadece bir asker değil; aynı zamanda, devlet adamıdır da; kısacası, asker-devlet adamıdır. “Yeni âlem” sorununun cevabını ise, bundan sonraki “Devlet Adamı Atatürk” bölümünde sunacağım.

Sıklet Merkezi: Türk Bağımsızlık Savaşı, çok uluslu ve çok cepheli bir harekât dizisinden oluşur, istilâcı düşman kuvvetlerine karşı üç “dış cephe (Doğu Türkiye’de, Ermenilere karşı Doğu Cephesi; Güney Anadolu’da, Fransızlara ve onların yönetimindeki Ermenilere karşı Güney Cephesi; Batı Anadolu’da, özellikle Lyloyd George yönetimindeki İngiliz hükümeti tarafından desteklenen Yunan ordusuna karşı Batı Cephesi)” ve bir de “iç cephe” vardır. Atatürk, dış düşman karşısındaki cepheleri “görünür cephe (eski terimi ile, zahirî cephe)” olarak tek bir isim altında topluyor ve şöyle bir değerlendirme yapıyor: “… asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Görünür cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilgiye uğrayabilir. Fakat; bu hal, hiçbir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez. önemli olan, memleketi temelinde yıkan, milleti esir ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden iyi kavramış olan düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar; bugüne kadar başarmışlardır da. Gerçekten; kaleyi içinden almak, dışından zorlamaktan çok kolaydır..”15

Bu ana düşünce çerçevesinde; Atatürk, “çok cepheli harekâtı tek cepheli savaşa dönüştürmek” şeklinde özetlenebilecek askerî doktrinini uygularken; iç cephedeki gerici ve bozguncu hareketleri bastırmayı ön planda tutmuş; milletin ve Millet Meclisinin ulusal birlik içinde bulunmasına büyük önem vermiştir. “Görünür Cephe” lerden Doğu Cephesindeki askerî durum, bölgede güçlü bir kolordunun (Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki 9. Kolordu) varlığı nedeni ile, her zaman Türk kontrolünde kalmıştır. Güney cephesinde, bazı dalgalanmalar olmakla beraber, genellikle dengeli bir durum sürmüştür. Dolayısıyla, bu iki cephe, stratejik yönden bir sıklet merkezi bölgesi olmamışlardır. Buna karşılık; başlangıçtaki yaygın ayaklanmalar yüzünden iç cephede ve 1919-1921 sırasında Yunanlılar karşısında Batı Cephesinde zaman zaman kritik durumlar meydana gelmiştir. Bu nedenle; Atatürk, duruma göre sağladığı “kuvvet tasarrufları” ve “lojistik önemler” ile, tehdit altındaki noktaları desteklemiş; bununla beraber, stratejik bakımdan sıklet merkezini en tehlikeli düşman harekâtını karşılamak maksadı ile, genel olarak Batı Cephesinde bulundurmuştur.

Manevra: Atatürk, teknolojik olanakların sınırlı olmasına rağmen; coğrafya ve mesafe faktörlerini en iyi şekilde değerlendirmek suretiyle, kuvvet tasarrufları sağlanması ve sıklet merkezi oluşturulması bakımından, stratejik alanda “iç hatlarda manevra” ilkesinden büyük ölçüde yararlanmıştır. Bu arada; özellikle “Büyük Taarruz, Kuşatma ve Takip Harekâtı” sırasında, o zamanın tek üstün manevra unsuru olan süvari birliklerini etkili bir biçimde kullanmıştır.

Baskın: Türk Bağımsızlık Savaşı, özellikle “gerilla savaşı” safhasında, birçok taktik baskın hareketleri ile doludur. Buna karşılık; kesin sonuç sağlayan Büyük Taarruz, hem stratejik ve hem de taktik alanda örnek bir baskın hareketidir. Taktik alanda baskın gerçekleştirmek, özellikle inisiyatifi elinde bulunduran taraf için (bu, genelde, taarruz eden taraftır) az çok normal sayılabilir. Fakat; burada işin dikkate değer yanı, stratejik alanda da baskın etkisi sağlanmış olmasıdır. Büyük Taarruzca önalan dönemde, dış politika alanında Atatürk tarafından yönlendirilen barışçıl girişimlerin ve bu arada Meclis tartışmalarının yarattığı hava, stratejik alanda baskın etkisi sağlanmasında başlıca etken olmuştur, denilebilir. Atatürklün direktifi ile, bütün kıta intikallerinin gece yapılması; yığınak bölgelerde çeşitli gizleme, örtü ve aldatma tedbirleri uygulanması; etkili propagandalar yapılması ve nihayet sıklet merkezi kuvvetlerinin beklenmedik ve riskli bir bölgede toplanması, baskın etkisini taktik alana da yaymıştır.

Böylece; Atatürk’ün stratejik anlayış ve uygulayış biçimine ana hatları ile değinmek fırsatını bulmuş oluyorum. Atatürk, strateji konusuna genç yaşından beri yakın bir ilgi duymuş; küçük rütbelerin kendine özgü sorumlulukları ile, çok ortamlarda, örneğin Suriye, Makedonya, Bingazi, Trablusgarp gibi cephelerde, duruma en uygun taktik uygulayıcısı olarak, kendisini stratejik konulara hazırlamış; bu aşamaya dayanarak, Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı Harekâtında strateji kavramına hâkim olduğunu ortaya koymuştur. Nihayet; Türk Bağımsızlık Savaşanda, biraz önce kısmen değindiğim gibi, sadece askerî alanda değil; bugünkü anlamda, siyasal, sosyal, ekonomik, vb., “ulusal güçleri jeopolitik koşullar çerçevesinde en uyumlu bir biçimde geliştirerek, yüksek strateji alanında da büyük bir strateji ve çok yönlü bir lider” olduğunu kanıtlamıştır.

Atatürk’ün stratejik uygulamalarında ön planda tuttuğu prensip “amaç-araç arasında dengeli bir durum sağlamak”tır. Kendisi, bu prensibi şu sözlerle dile getirir: “.. Alınan görev ve harcanacak askerî çaba arasında ciddî bir bağlantı vardır. Bu nedenle; görev verenlerin, görev alanların kullanacağı araçları ve askerî çabayı tayinde tereddüde düşmelerine yol açmamaları gerekir…”16

Atatürk, daha ziyade, stratejinin “savaş hedefini elde etmek için muharebeleri kazanmak sanatı” şeklinde göze çarpan Glausewitz tanımının hâkim bulunduğu bir dönemde yaşamış; fakat, bu tanımlama sınırlarını aşarak, daha o zamandan bugünün stratejik anlayışına yönelmiştir. Stratejiyi bugünkü anlamı ile kavramak, bütün dünyaya karşı kullanmak ve amacına ulaşmak başarısı, pek az stratejde görülür; Atatürk bunlardan biridir. Bugünkü strateji anlamı şöyle özetlenebilir: “Ulusal amaçları gerçekleştirmek üzere, silahlı kuvvetlerle ilgili savaş hazırlıklarına ve savaşın güdümüne ilişkin (tüm ulusal kaynakları kapsayan) ana tedbirler düzeni. ..”17 Buna göre; biraz önce açıklanılan hedef ve cephe ile ilgili düşünceleri, Atatürk’ün çağdaş strateji anlayışına yönelik ileri görüşlülüğünü de gözler önüne serer. Bu stratejik anlayış çerçevesinde; Atatürk’ün sözleri ile, “… Eldeki bütün kuvvetleri ve bütün vasıtaları en önemli hedef üzerinde toplamak, stratejide temel bir kuraldır. Buna göre, birinci derecede önemli olan hedefi meydana çıkarmak, ciddî ve esaslı bir incelemeye ve düşünmeye değer. En önemli hedef üzerinde kazanılacak başarı, ikinci ve üçüncü derecedeki hedefler bakımından başlangıçta göze alınacak fedakârlıkları daima haklı çıkarır.. .”18 Diyebiliriz ki; bu görüş, uygulamada “çağdaş sıklet merkezi ve kuvvet tasarrufu prensiplerine” ışık tutar niteliktedir.

c. Devlet Adamı Atatürk:

Atatürk, hiç kuşkusuz, Türk Bağımsızlık Savaşı’nın, askerî lideri olduğu kadar, siyasî lideridir ve sadece bizim gözümüzde değil, dünya kamuoyunca da “Çağdaş Türk Devletinin Kurucusu” dur. Bunda, kendisinin deha derecesine varan asker-devlet adamı kişiliği en önemli etkendir. Çünkü; Atatürk, genç yaşından beri, askerlik yönünden olduğu kadar, toplum yaşamının siyasal, sosyal, ekonomik, vb., koşulları bakımından da kendini bunalımlı bir ortamda bulmuş; İmparatorluğun hemen her köşesine uzanan askerlik hayatı, O’nu çökmekte olan bir devletin iç ve dış sorunları ile yüz yüze getirmiş; uyanık ve araştırıcı zekâsını, daha o zamanda, tüm ülke sorunlarına çözüm bulunması üzerinde toplamaya yöneltmiştir. Hatta, bir ara, kendisini aktif politikanın içinde bulmuş; fakat, kısa zamanda sıyrılmayı becermiştir. Bununla beraber, yüksek komuta kademelerinde bulunduğu dönemlerde, siyaset ve stratejinin iç içe oluşu nedeni ile, Osmanlı Hükûmeti’ni ve kamuoyunu uyarıcı düşünce ve önerilerini açıklamaktan da geri kalmamıştır. Özellikle Millî Kurtuluş Hareketimiz sırasında; Atatürk, hükümetin ve ordunun yönetimi genellikle kendi elinde olduğu için, asker-devlet adamı kişiliğini bütün parlaklığı ile ortaya koymuştur. Bu hususu, şu iki örnekle vurgulamak isterim:

İlk örnek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşu ile ilgilidir. Bu konuda İnönü şöyle diyor: “… Millî Mücadele’nin askerî safhada idaresi kadar, siyasî idaresi de nazikti. Hatta, daha nazikti denilebilir. Atatürk, siyasî safhanın idaresinde de aynı derecede maharetli, daha maharetli olmuştur. Meselâ; benim kanaatimce, Millî Mücadelecin bir Millet Meclisi kurularak onunla beraber yürütülmesi, son derece güç, fakat olağanüstü isabetli bir karar olmuştur. Padişah idaresi, saltanat idaresi, bütün tarihten gelen mekanizma, hayatî bir mücadelede karşı tarafta bulunuyordu. Bunun karşısında Millet Meclisi kurulabiliyor ve Millet Meclisinde ihtilalciler bir hükümet teşkil ederek mücadeleyi devam ettirebiliyorlar. Askerî sahada, idarî sahada, iç ve dış siyaset sahasında; bu, olağanüstü bir buluştu. Emsali de hemen hemen yok gibidir. Zannederim, anlattığım niteliklerden sadece bir tanesi bile, bir insanın hayatını dolduracak kuvvette ve önemdedir. ..”19 Şu örnek ise, Türk Bağımsızlık Savaşanın kapanış safhasındaki önemli bir olaya ışık tutar niteliktedir, sanırım: Başkomutan Meydan Muharebesi (30 Ağustos 1922) kazanıldıktan sonra; Gazi Mustafa Kemal Paşa, muharebeye pek istekli görünmeyen İngilizler ile çarpışmayı göze alarak Boğazlarca karşı sert bir tutum izleyebilirdi; bunu yapmadı. Sadece, gücünü göstermekle yetindi ve ilk uzlaşma eğilimini gördüğü zaman, ordularını durdurdu. Çünkü, asıl savaşı, Bağımsızlık Savaşanı kazanmıştı. Artık, amacı, yeni muharebeler peşinde koşmak değil; barışı, uygarlık ve kalkınma atılımlarına yol açacak barışı kazanmaktı; nitekim, kazandı da… Atatürk’ün bu davranışında, caydırıcı bir strateji kadar, belki daha fazla, ileri görüşlü bir devlet adamlığı, gerçekçi bir diplomasi de hâkimdir.

Görülüyor ki; Atatürk, gerçekleri kavrayış ve uzağı görüş yeteneğine dayanan idealist ve realist karakteri ile, bir hareketi başlatma ve sona erdirme anını, çoğunluğu şaşırtan bir isabetle daima kestirebilmiştir. Nitekim; genel kanıya göre, her şeyin bittiği sanılacak kadar umutsuz koşullar altında Millî Kurtuluş Hareketimizi başlatarak yönlendirmesi; buna karşılık, ulusal umutlarla birlikte, muzaffer bir komutanın kişisel ihtiraslarını da kışkırtabilecek bir başarı anında, daha önce gerçekçi bir devlet adamı uyanıklığı ve uzak görüşlülüğü ile çizmiş olduğu Misak-ı Millî dışına, bazı baskılara rağmen, çıkmayarak durmasını bilmesi, olağanüstü denilebilecek bir devlet adamı yeteneğidir. Atatürk’ün bu seçkin niteliklerinin temelinde, sanırım, kendisinin şu felsefesi yatar: “… Muvaffakiyetlerde gururu yenmek, felâketlerde ümitsizliğe mukavemet etmek lâzımdır. ..”20 Atatürk’ten yıllar sonra, 1950’de, Winston Churchill’ in II. Dünya Savaşı ile ilgili altı ciltlik eserinde, başlangıç kısmındaki “yenilgi” ve “zafer” ile ilgili nitelemesi, Atamız’ın belirttiğim görüşü ile, bana göre, dikkate değer bir benzerlik taşır: “Savaşta: azim, yenilgide: meydan okuyuş, zaferde: âlicenaplık (soyluluk), barışta: iyi niyet”.21

Atatürk’ün gerçekçi ve ileri görüşlü devlet adamı kişiliği, siyasal olayların gelişme yönlerini doğru olarak değerlendirmesinde ve siyaset adamlarını gerçek değerleri ile tanımlamasında çok belirgindir. Bu hususu, siyasî tarihte seçkin bir yer alması gerektiğine inandığım iki örnekle vurgulamak isterim: îlk örnek, II. Dünya Savaşı öncesi ile ilgilidir. Şöyle ki:

1932 yılında, o sırada Amerika Birleşik Devletleri’nin “Müşterek Kurmay Başkanları Başkanı (bir bakıma, bizdeki Genelkurmay Başkam) “olan General Mac Arthur (ki, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’da “Savaş Kahramanı” olarak anılmıştır). Ankara’ya gelmiş ve Atatürk tarafından kabul edilmiştir. Bu kabul sırasındaki görüşme, yıllar sonra, 1951’de, Caucasus adlı bir Amerikan dergisi tarafından yayımlanmıştır. Bu görüşmeyi tarihî olarak nitelemek, kanımca, gerçeğin tam ifadesi olur. Çünkü; bu görüşme, Atatürk’ün gerçekten insanı şaşırtan sezişleri ve doğru tahminleri ile doludur. Nitekim; Amerikan dergisinin bu görüşmeyi yansıtan yazısına koyduğu başlık, “hayret verici siyasal kehanetler (gelecekten haber verişler) “dir. Bu görüşme sırasında, Atatürk şöyle diyor (tekrar ediyorum, yıl 1932’dir): “. .. Almanya, kısa sürede büyük bir ordu meydana getirebilecek ve İngiltere ile Rusya hariç, bütün Avrupa’yı işgal edebilecek kabiliyettedir. .. Fransa, büyük bir askerî güç oluşturma yeteneğini kaybetmiştir. İngiltere, artık, Adalardın savunması bakımından Fransa’yı hesaba katamaz. .. İtalya, Mussoli-ni’nin yönetiminde, kuşkusuz, önemli ölçüde yükselmiş ve ilerlemiştir. Mussolini, gelecek savaşa katılmaktan kaçınırsa, İtalya’nın dış görünümündeki büyüklüğün yarattığı tehditten yararlanarak, barış konferansı masasında ana rollerden birini oynayabilir. Ama, korkarım ki; İtalya’nın bugünkü şefi, bir Sezar rolü oynamanın cazibesine dayanamayacak ve İtalya’nın bir askerî güç olmaktan çok uzak olduğu gerçeğini hemen ortaya koyacaktır.. . Amerika, tıpkı geçen savaşta olduğu gibi, tarafsız kalmayacak ve Almanya, Amerika’nın savaşa katılması sonucu, yenilecektir.. . Eğer Avrupa devlet adamları, ulusal alandaki bencil ve bölücü duygularını bir kenara atmazlarsa; temel siyasal sorunu, tüm Avrupa’nın yararına olmak üzere, içtenlik ve kararlılık ile çözüme bağlamaya çalışmazlarsa; korkarım ki, yeni bir felâketten kaçınmak imkânsız olacaktır. . . Bugün, medeniyeti, hatta bütün insanlığı tehdit eder şekilde, Doğu’da yeni bir güç ortaya çıkmıştır. Bu korkunç güç, maddî ve manevî bütün kaynaklarım bir dünya ihtilâli için seferber ettikten başka; Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından henüz bilinmeyen siyasal yöntemler de uyguluyor. Avrupa’da patlayacak savaşta zaferi kazanacak olan, İngiltere ile Fransa veya Almanya değil; fakat, Bolşevik Rusya olacaktır.”

İkinci örnek, ünlü bir Alman operatörünün anılarında yer alan Hitler’le ilgili bir değerlendirmedir. 1933 yılındaki üniversite reformu sırasında Türkiye’ye gelen dünyaca tanınmış bilim adamları arasında, Hitler Rejiminden kaçan Profesör Nissen de vardı. Birkaç yıl önce ölen bu ünlü operatörün “Aydınlık SayfalarKaran-lık Sayfalar” adını verdiği ve bir bölümünü Türkiye’ye ayırdığı anılarından kısa bir çeviriyi görmek fırsatını buldum. Bu çeviriden anlaşılıyor ki; Profosör Nissen, kendi tanımlamasına göre, “kahramanlık, cesaret, organizasyon yeteneği ve düşüncelerini uygulamada gösterdiği eşsiz enerji” nedeniyle, Atatürk’ün hayranıdır. Kendisi şöyle diyor: “…I. Dünya Savaşı’nın her zaman başarılı tek Türk generali, Bağımsızlık Savaşı’nda Yunanlıları yenerek çare bulma sanatının en parlak örneğini veren ve bütün dünyayı hayran bırakan bir kişi olmasına rağmen, gerek giyiniş ve gerek davranışlarında gösterişten kaçınıyordu.. . Güzel ve kültürlü bir Fransızca ile konuşuyordu ve görünüşe göre, bundan hoşlanıyordu. Bir ara konuşmayı Almanya’daki duruma yöneltti. Kısa ve kesin bir biçimde formüllendirdiği sorularından, bu konunun O’nu çok meşgul ettiği ve Hitler’den hiç de hoşlanmadığı anlaşılıyordu. Gerçi; konuşmamız sırasında, bu yönde doğrudan doğruya sarf edilmiş bir sözünü hatırlamıyorsam da; sorularından ve jestlerinden, diktatörler âleminin bu yeni yıldızının hayranı olmadığı belli oluyordu. Yalnız bir kez, o da konuşmamız sona ererken ve ben Nazilerin savaş niyetlerine değinerek sözlerimi bitirirken; karşılık olarak, hemen hemen felsefî ve psikolojik bir görüş açıklaması biçiminde, şunları söyledi: “Daha hiçbir devlet adamlığı ve askerlik başarısı göstermemiş bir adama iktidarı topyekûn teslim etmek temel bir hatadır. Bir onbaşı, büyük bir askerî dâhi, büyük bir stratej olduğunu kanıtlamak için her şeyi göze almaktan çekinmeyecektir…” Artık; bütün dünya biliyor: Tarihin akışı, Atatürk’ü doğrulamıştır.

d. Devlet Kurucu Atatürk:

Tarihî belgelere göre; Atatürk, çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin artık devrini kapamak üzere olduğunu daha gençlik yıllarında görmüştür. Fakat, çoğunluk bu görüşte değildir. O kadar ki; I. Dünya Savaşı sırasında, itilâf (Entente) devletlerinin kendi aralarında Osmanlı İmparatorluğumu parçalamaya yönelik birçok antlaşma imzalamış olmalarına; savaş sonunda da, Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) Türkler için esasen ağır olan hükümlerini daha da haksız ve insafsız bir biçimde uygulamalarına rağmen; aydın çevreler bile, bu gerçekleri görmeyerek; büyük ölçüde hayale dayanan çözüm yolları aramışlardır. Bu çözüm yollarından biri, “İngiltere’nin himayesini istemek”tir. Ama, himayesini arzuladıkları İngiltere’yi yöneten hükümetin Başbakanı Lloyd George’tur. Yurdumuzda da iyi tanınan bir İngiliz yazarının (Lord Kinross) kendi vatandaşı bu başbakan ile ilgili şu görüşü gerçekten dikkate değer: “İtilâf devletleri, Paris Kongresi’nde Osmanlı İmparatorluğu’nu sadece müstemlekelerinden ayırmakla yetinmemişler; Anadolu topraklarını da bölmeye çalışmışlardır. Bu tertip, özellikle devrin İngiliz Başbakanı Lloyd George’un başının altından çıkıyordu. Lloyd George, çok mükemmel (!) bir liderdi; fakat, coğrafî bilgiden yoksun, tarihî olaylar hakkında pek az bilgisi olan bir insandı. Lloyd George, Türkiye’yi geçmişi ve geleceği olan bir varlık olarak mütalâa etmiyor; onu sadece harita üzerinde bir toprak parçası olarak görüyordu. . .” 22

Bazılarına göre de; diğer bir çözüm yolu, “Amerikan Mandasını kabul etmek”tir. Bu mandanın Türkiye’ye ne yarar sağlayacağı bir yana; o dönemdeki Amerikan Basınının görüşünü yansıtan aşağıdaki satırlar23, bu hayalî çözüm yolunun da ne kadar tutarsız olduğunu kanıtlar. 1920’de yayımlanan “New York Tribune”den: “… Boğaziçi Korsanı Türkler …”, Milwaukee’de yayımlanan bir gazeteden: “… Bütün uygar dünyanın duygusu, Türklerin Constan-tinople’u ellerinde tutmalarına müsade edilmesine karşıdır. Türkler, uygarlık için ne bir istek ve ne de bir kabiliyet göstermişlerdir. Onlarla oyalanmalıyım . ..”. Hele şu sözler, o dönemdeki Amerikan yanılgısının ne kadar yaygın olduğunu gösterir “…Hiçbir kışkırtıcı neden yokken; 1919’da Türkiye’ye yapılan Yunan taarruzu, aydın Amerikan gruplarınca genellikle desteklendi . .. Açıkçası; Yunan istilâsı, bir 20. Yüzyıl Haçlı Seferi gibi görüldü…”

Üçüncü bir çözüm yolu ise, “yöresel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Bu çözüm yolunu düşünen bölgeler, çeşitli gelişmelere ve ihtimallere göre, kendi başlarının çaresine bakmayı öngörüyorlardı, işte bu ortamda; Atatürk’ün devlet adamlığı, “devlet kurucusu” yönü ile, kendini gösterir. Atatürk şöyle diyordu: “… Ben, bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü; bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassızdı. Gerçekte; içinde bulunduğumuz tarihte Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamı ile parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir Ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da paylaşılmasını sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, Hükümet, bunların hepsi anlamsız birtakım sözlerdi.. .”2İ O halde karar ne olabilirdi? Bu sorunun cevabı, Atatürk’ün “…daha İstanbul’dan çıkmadan evvel (16 Mayıs 1919 öncesi)” düşündüğü ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz (19 Mayıs 1919) uygulamaya başladığı, kendi deyişi ile, şu “… ciddî ve gerçek karar”da toplanır: “Ulusal egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”25

Atatürk’ün bu ciddi ve gerçek kararı, kendi sözleri ile, “… Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine isyan etmeyi ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmeyi gerektiriyordu. .. Bu amacı ilk gününde ortaya koymak, elbette, uygun olmayacaktı . ..”26 Atatürk, bunun nedenini şöyle açıklıyordu: “… Millet ve ordu, Padişah ve Halife’nin hiyanetinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği dinsel ve geleneksel bağlarla itaatli ve bağlı. Millet ve ordu, kurtuluş çareleri düşünürken, bu atadan kalma alışkanlığın gereği olarak; kendinden önce o yüksek makamı, Halifelik ve Padişahlığın kurtuluş ve korunmasını düşünüyor; Halifesiz ve Padi-şahsız kurtuluşun anlamını kavramak istidadında değil; bu anlayışa karşı oy ve görüş açıklayanların vay haline! derhal dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi olur.. .”27 işte bu nedenle, benimsediği tutumu şöyle belirtiyor: “… Uygulamayı birtakım aşamalara ayırmak ve olayların gelişmesinden yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak; böylece, hedefe safha safha ulaşmaya çalışmak gerekiyordu.. . Ben, milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük ilerleme istidadını bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak azar azar bütün sosyal toplumumuza uygulatmak zorunda idim. ..”28 Çağdaş Türk Devletinin kuruluş ve Atatürk inkılâbının gerçekleştiriliş temeli, sanırım, Atamızın bu pragmatik felsefesine dayanır.

Millî Kurtuluş Hareketimiz tarihini hafızalarımızda canlandırırsak görürüz ki; Atatürk’ün öngördüğü ulusal amaca ulaşmak, dış ve iç düşmanların yarattığı engellerle dolu çok çetin bir yolun aşılmasını gerektiriyordu. Sonuçta; Türk milleti, eşsiz önderinin liderliğinde, yılmadan, bütün engelleri başarı ile aştı; omuzlarında artık taşınamaz bir yük halini almış olan Osmanlı İmparatorluğumdan arınarak, ülke yüzölçümü ve nüfus bakımından nispeten küçük; fakat, ulusal uyum yönünden çok daha güçlü; siyasal varlığını sürdürme yeteneği çok daha üstün çağdaş Türk Devleti’ne, Türkiye Cumhuriyeti’ne kavuştu. Bu olağanüstü olayın kahramanı, Millî Tarihimizde olduğu kadar, çağdaş dünya literatüründe de “Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu”, “Çağdaş Türkiye’nin Doğuşu”, vb. eserlerde; birçok otoritenin değerlendirmelerinde, örneğin ünlü tarihçi Toynbee’nin şu sözlerinde yankılanmaktadır: “… (Mustafa Kemal) ülkesini yüksek bir itibar ve güce kavuşturdu… (böylece) tarih sayfalarında kendisi için müstesna bir yer sağladı.. .”29

e. İnkılâpçı Atatürk:

Bir Batılı düşünüre (W.R. Alger’e) göre, “gerçek devlet adamlığı, bir milleti olduğu biçimden, olması gereken biçime dönüştürme sanatıdır.”30 Bu tanımlama, âdeta Atatürk’ü, bu Büyük Türk’ün inkılâp ve reformlarını niteler. Çünkü; Atatürk’e göre, “İnkılâp, Türk milleti’ni son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak; yerlerine, milletin en yüksek uygarlık gereklerine uygun olarak ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır.”31 Bu ana fikre dayanan “Atatürk (veya Türk) İnkılâbı” ya da bazı Batılı yazar ve otoritelerin deyişi ile “Kemalizm” veya “Kemalist Hareket”, Mustafa Kemal Paşa’nın 1919 Mayısı’nda Anadolu’ya geçişi ile başlar. İnkılâp hareketinin ilk belirtileri, safhalara bölünmüş bir şekilde ve millî bir devletin oluşumuna yönelik olarak, siyasal alanda görülür. Bu ilk aşamayı, toplumsal yaşamın hukuk, kültür ve eğitim, ekonomi, vb. çeşitli alanları kapsayan köklü reform hareketleri izler. Sonuçta; Atatürk’ün enerjik liderliği ve halkımızın sağlam dengesi sayesinde, dünyayı şaşırtan bir basan ile gerçekleşir.

Başlı başına birer konferans konusu oluşturacak kadar derin anlamlı ve köklü reform hareketlerini kapsayan Atatürk İnkılâbı, Türk halkının uygarlık eğilim ve niteliklerini harekete geçiren ulusal bir atılımdır ve büyük bir başarıdır. O kadar ki; Batı dünyasının bazı kesimlerinde Türk milletine yönelik olarak, birikim halindeki kuşkuların ve insafsız değerlendirmelerin yanlışlığım ve haksızlığını, gözler önüne sererek kanıtlar. Örneğin; “Türkiye’ye yeni bir düzen vermek, onu tahrip etmek demektir”32 veya “Türkler, reform yapmak bakımından kabiliyetsizdir”33 ya da “Bugün tecrübe kanıtlamış ve kesinlikle göstermiştir ki; Türkler, uygarlık konularını hiçbir zaman benimsemeyecek bir toplumdur”34 gibi görüşler, artık hiçbir değer taşımayan ve gerçekdışı kalan yargılardır. Bu durumun yaratılmasında, kuşkusuz, Çağdaş Türk Devletinin Büyük Lideri Atatürk’ün rolü kesindir ve bu gerçek, dünya kamuoyunca da benimsenmiştir, örneğin; Atatürk inkılâbını ele alan bir Amerikalı diplomata göre, “… Bu göz kamaştırıcı reformlar, kesin ve güçlü bir milliyetçilik ruhuna dayanır. Fakat; en büyük çapta, bu ülkenin babası olan bir adamın, Mustafa Kemal’in eseridir.” 35

Bu bölümü, bir Batılı düşünürün çok dikkate değer bulduğum bir değerlendirmesi ile bitireceğim: “Atatürk, yani Türklerin Atası, girişim ve umutlarının gürültüsü ile ortalığı ayağa kaldırmadan çalıştı. .. İnsana şaşkınlık veren eserleri, İngiliz, Fransız ya da Rus devrimcilerinin eserlerine hiçbir bakımdan benzemez. Bu ülkeden hiçbiri, dile, yazıya dokunabilmeyi akıllarının ucundan geçirme-miştir. Ne Cromwell, ne Robespierre, ne Lenin ve ne de onu izleyenler, liderlik ettikleri ulusu bilim felsefesi, düşünce yöntemi, kısacası alınyazısını değiştirme yoluna götürmeye kalkışabilmişlerdir. Mustafa Kemal, bunu yapan ve başarı ile sonuca vardıran adamdır.”36

III. EVRENSEL ATATÜRK

600 yılı aşkın uzun bir çağın önemli bir bölümünde dünya tarihine damgasını vurmuş olan bir İmparatorluğun, Osmanlı Devleti’nin (1299-1922) yıkıntıları üzerinde çağdaş bir Türk Devleti’ni, Türkiye Cumhuriyetini kurmak suretiyle; Batılı bir tarihçinin nitelediği gibi, “… bir dönemi kapatıp diğerini açarak Yakındoğu’ya yeni bir biçim veren…” insanın uluslararası bir değer taşıması, diğer bir deyişle evrensel bir yanı ve etkisi de olması, kuşkusuz, doğaldır. Nitekim; Türk Bağımsızlık Savaşı’nın ulusal lideri olan bu büyük insanın bağımsızlık ve özgürlük idealizminin çapı, yetkili belgelere göre, ulusal sınırları çok aşmış; dünyanın birçok kesiminde emperyalizmin boyunduruğu altında çırpınan bütün ülkelere kurtuluş ümidi saçmıştır. Atatürk’ün daha 17 Temmuz 1922 gibi erken bir tarihte yapmış olduğu bir konuşmadaki şu sözleri gerçekten dikkate değer: “…Türkiye’nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye’ye ait olmadığını… bir daha doğrulamak lüzumunu hissediyorum. Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsa idi; belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye, büyük ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü; müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır…”37 Evrenselliğe yönelik bu idealist amacın etkisi, güvenilir bir kaynak niteliği taşıyan bir ansiklopedide, Encyclopaedia Britannica’da, hemen göze çarpar: “… Mustafa Kemal’in Türkiye’yi kurtarma mücadelesi, Afrika ve Asya’da doğum halindeki birçok devletin bağımsızlık yolunda çarpışmaları için ilham kaynağı olmuştur…” 38 Gerçekte Atatürk, sadece ilham kaynağı olmakla kalmamış; bu ülkelerin geleceğini de engin bir ileri görüşlülük ve derin bir insanlık duygusu ile erken tarihlerde (1923) sezmiştir: “… Şu anda, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşacak olan daha çok millet vardır. Bu milletler, bütün engellere rağmen, muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır …” 39 Çağımızdaki örnekler, Atatürk’ü doğrulayan kanıtlardır. Atatürk’ün evrensel felsefesi, kanımca şu sözlerinde en anlamlı biçimde yansır: “insan, mensup olduğu milletin varlığım ve saadetini düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını (da) düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa, bütün dünya milletlerinin saadetine hizmet etmeye (de) elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Kaldı ki; dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetini temine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn, açıklık ve iyi geçim olmazsa; bir millet, kendi kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan mahrumdur. Bunun için, insanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir. Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi, onunla alâkadar olmalıyız. Hadise ne kadar uzak olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu düşünüş, insanları, milletleri ve hükümetleri bencillikten kurtarır. Bencillik, şahsî olsun millî olsun, daima fena sayılmalıdır…”40

Atatürk’ün evrensel etkisini, Batı ve Doğu literatüründen aktardığım birkaç kısa örnekle vurgulamak isterim.

Londra’nın Observer dergisinden: “…Atatürk, sadece Türkiye’nin tüm kaderini değiştiren bir dâhi değil; aynı zamanda, uluslararası ilişkilere iyi, sadece iyi katkılarda bulunmuş bir adamdır.”.4X Paris’in Illustration dergisinden: “… (Atatürk’ün) saygıdeğer hatırasını, şimdi, yüzyılımızın en seçkin insanına yaraşır bir tarzda, hayranlık ve takdir duyguları ile (selamlayalım)…” 42 Tanınmış Alman düşünürü Herbert Melzig’e göre, “Kemal Atatürk, kendi ulusu ve insanlık için beslediği sevgi ile, bir dâhinin neler yapabileceği hususunda bütün dünyaya görülmedik, işitilmedik bir sahne seyrettirmektedir.”

Doğu ülkeleri, özellikle İslâm dünyası, kendi geleneklerine ışık tutan ve ilham kaynağı oluşturan Atatürk’ü şükranla anarlar. Örneğin; Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba’nın sözleri (1963); “… Biz, O’nun kişiliğinde, savaş alanlarında büyük bir asker olduğunu kanıtladıktan sonra; her şeyin büsbütün kaybedildiği sanılan bir anda, ulusundan ümidini kesmeyi şiddetle reddeden, Tanrı’nın seçtiği büyük insanı yüceltiyor, kutluyoruz. Atatürk, ölümü, köleliğe üstün tutan bir milletin neler yapabileceğini, şaşkınlık içindeki bir dünyaya göstermiştir. Bu örnek unutulmayacak; O’nun ölmez eseri, egemenliklerini elde etmiş olan ulusların kaderlerine hükmedenler için ışıklı bir örnek ve ilham kaynağı olarak kalacaktır…” Kardeş Pakistan’ın seçkin devlet adamı ve kurucusu Muhammed Ali Cinnah’a göre, “…O, Türkiye’yi kurtarmakla; bütün dünya uluslarına, Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti”. Hintli bir profesöre göre, “… Mustafa Kemal, genellikle Atatürk olarak biliniyor. Atatürk, birkaç sebepten gerçekten de Türklerin babasıdır. (Ama), O’na Mazlum Milletlerin Babası demek belki daha uygun düşer. Çünkü; diğer ulusal liderlerden farklı olarak, O, kendi milletinin olduğu kadar; Doğu milletlerinin ve esir ülkelerin refahlarını ve istiklâllerini de düşünüyordu, işte bunun için, O’nun Türkiye’de ve Türkiye için yaptıklarının anlamı ve etkisi, Türkiye sınırlarını çok aşmaktadır…”iz Son olarak, büyük Hint Şairi (aynı zamanda Nobel Edebiyat ödülü sahibi) Rabindranath Tagore’un şu anlamlı değerlendirmesi: “… Kemal gelip geçmişinin şanlı hatıralarını yeniden yaşatırcasına, önümüze yeni bir Asya modeli koyuncaya kadar; Türkiye’ye Avrupa’nın Hasta Adamı denirdi. Fakat; Kemal’in gerçekleştirdiği bu yeni Asya modeli, ülkeleri için yeni bir hayat ümidi olmuştur. Bu bakımdan; Kemal’in getirdiği ruh, en yüksek saygıya ve takdire lâyıktır. . . “40

IV. SONUÇ

Asker, devlet adamı, devlet kurucu ve inkılâpçı olarak çok yönlü tarihî kişiliği ile, Türk Bağımsızlık Savaşı’nın ve sonrasının ulusal lideri olan Atatürk, Türk milleti için, hiç kuşkusuz, ulusal bir kahramandır. Bu ölümsüz kahramanlığın temelinde, elbette, sadece savaş alanlarında kazandığı zaferler değil; aynı zamanda, ulusunu çağdaş uygar toplumlara yaraşır bağımsız, özgür ve saygın bir devlete kavuşturan ilke, inkılâp ve reformlarda yatar. Bu nedenle; Atatürk, ulusal tarihimizde Türk milletinin sembolü olarak seçkin bir yer alır. Bu inanca ulaşmamızda, hiç şüphesiz, yalnız değiliz, örneğin; bir Batılı yazar, Türk milletinin Ata’sına olan duygusunu şu anlamlı sözlerle dile getiriyor: “… Bütün ulusların büyük adamları vardır. Fakat, modern Türkiye’de Atatürk’e gösterilen derin saygıya benzer bir şeyin (başka bir yerde) bulunduğundan şüpheliyim. O, Ebedî Önder’dir.”45

Bundan başka; Atatürk, insan haklarına inanmış, giriştiği Bağımsızlık Mücadelesi ile bu hakların gerçekleştirilmesine katkıda bulunmuş ve nihayet, jeopolitik ve jeostratejik bakımdan çok kritik ve önemli bir bölgede denge unsuru olan Çağdaş Türk Devleti’ni, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş bir lider olarak; ulusal olduğu kadar, uluslararası alanda da saygın bir yere sahiptir. Bu hususu vurgulayacak bir örnek olarak, ünlü tarihçi Toynbee’nin şu değerlendirmesini sunuyor ve konumuzu noktalıyorum: “… Mustafa Kemal uyanık, doğru görüşlü, sarsılmaz derecede sağlam kararlı; kendisinden çok, ülkesi için ihtiraslı; yüksek karakterli ve otokratik disiplinli bir önderdi… Bu ilerici ve Batılı Türk, gerek kişisel karakteri ve gerek başarıları bakımından, takdir ve saygıya lâyıktır.. “46

1 The Memoirs of Field-Marshal Montgomery, New York, 1958.

2 Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 1984, s. 335-336.

3 a.g.e., s. 338.

4 Elain D. Snaith, Turkey: Origins of the Kemalist Movement (1919 1923),Washington D.C., 1959, p. 9.

5 Richard D. Robinson, The First Turkish Republic, Cambridge-Massachusetts, 1963, p. 29.

6 Lord Kinross, Gerçekçi Atatürk (10 Kasım 1968), Ankara, s. 10.

7 a.g.e.

8 a.g.e.

9 Abdi İpekçi, înönü Atatürk’ü Anlatıyor, İstanbul, 1968, s. 35.

10 Robinson, p. 29-30.

11 C. F. Aspinall Oglander, History of the Great War-Military Operations: Gallipoli, vol. II, London, 1932, p. 485-486.

12 Alan Moorehead, Gallipoli, Hong Kong, 1975, p. 97.

13 Arnold J. Toynbee, Turkey, New York, 1972.

14 Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, İstanbul, 1939, s. 85.

16 M. Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt II, İstanbul, 1967, s. 639.

16 Atatürk ve Strateji, İstanbul, 1976, s. 20.

17 Cemal Enginsoy, Çağdaş Stratejinin Yeni Boyutları, Ankara, 1980, s. 11.

18 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I, İstanbul, 1945, s. 169.

19 İpekçi, s. 35-36.

20 Kocatürk, s. 339.

21 Winston Churchill, The Gathering Storm Boston, 1950, p. VIII.

22 Kinross, s. 9.

23 Robinson, p. 35-36.

24 Atatürk, Cilt I, s. 12.

25 a.g.e., s. 12.

28 Atatürk, Cilt I, s. 14.

27 a.g.e., s. 14.

28 a.g.e., s. 14-16.

29 Toynbee, p. 115.

30 The New Dictionary of Thoughts, USA, 1957, p. 638.

31 Cihat Akçakayalıoğlu, Atatürk, Ankara, 1980, s. 499.

32 Dagobert von Mikusch, Mustapha Kemal, New York, 1931, p. 94.

33 Robinson, p. 36.

34 Eleanor Bisbee, The New Turks (1920-1950), USA, 1951, p. XV.

35 Joseph C. Grew, The Turkey, Turbulent Era, New York, 1970, p.708.

36 Çağlar Boyunca 100 Büyük İnsan, İstanbul, 1971, s. 794.

37 Vedat Nedim Tör, İdeolojisiz Türkiye, Makaleler (Atatürk Üniversitesi Yayınları: 534), Ankara, 1978, s. 170.

38 Encyclopaedia Britannica, vol. 2, p. 255.

39 Dünya Gazetesi, İstanbul, 20 Aralık 1954.

40 Söylev ve Demeçler, Cilt II, s. 278-279.

41 Special News Bulletin (Cyprus), 14 November, 1980, p. 2.

42 a.g.e., p. 3.

43 S.A.H. Haqqi, Üçüncü Dünya Milletleri Açısından Mustafa Kemal ve Kemalizm, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 2, Ankara, 1985, s. 341.

44 S.A.H. Haqqi, Türkiye, Atatürk and India, Ankara, 1985, p. 8.

45 David Hotham, The Turks, London, 1972, p. 21.

46Toynbee, p. 115, 131.

Emekli Korgeneral Cemal Enginsoy

SON SAVAŞ SAKARYA

.

Son savaş tanığı Sakarya’yı anlatıyor

Yenimehmetli muhtarı olan babası Ahmet Çavuş’un yanından bir an olsun ayrılmayan Fatma PAZIOĞLU Yenimehmetli’nin nahiye olması ve karakol kurulması şeklinde gelişen Atatürk’la tanıştığı o günü hiç unutmamış bugüne kadar. Atatürk’ün Yenimehmetli’yi çok sevdiğini söyleyen 104 yaşındaki tarihe mal olmuş Anadolu kadını Bugün Kurtuluş Savaşı şehitlerinden ve gazilerinden bahsederken rahmetle anıyor. Türk, Kürt askeri yok ‘biz’ varız; ayrımız gayrımız yok diyor. Fatma çok görmüş çok geçirmiş. Bu gözler hepsini gördü diye anlattı. Yunan köye geldi meydanda hepimizi topladı, evlerimizi yaktı yıktı, teslim olun diyerek köyden beş altı kadını da alıp gitti. Muhtar babam Yunan Kumandanı ile görüşüp,‘Hepimiz insanız! Ne için bizim namusumuzla oynuyorsunuz? Öyle yapmayın’ dedi. Yunan Kumandanı hemen bir mektup yazdı babama verdi, aşağı in askerlere bunu göster dedi. Babam köyün girişine taşın olduğu yere dikildi askerlere mektubu gösterdi kadınların bir ikisini geri aldı. Savaşın açlık yokluk ve şehit mertebesine erenleri yakınen gören Fatma Pazıoğlu Yenimehmetli’de yaşanan ve kendisinin de bizzat şahit olduğu Yunan işgalini böyle anımsadı.

 

YUNANLILAR KÖYÜMÜZE GELDİĞİNDE BEN 10 YAŞINDAYDIM

Yenimehmetli Köyü’nde babam muhtardı. Köy o zaman çok kalabalıktı. Annem Hanım  Haymana Erif Köyü eşrafından. Babam Ahmet ÇavuşPazıoğlu  Yenimehmetli muhtarı. Eşim Süleyman  66 yaşında vefat etti.O zaman köyümüzde okul yoktu biz  Kur’ana gidiyorduk. 10 yaşında çocuktum köye ‘gavur’ geldi dediler.

 

  GAVUR KOMUTAN BİZİ ÇAĞIRDI ‘TESLİM OLACAKSINIZ’

Yunan, Gecek yaylasının oradan köprüden geçince  geçince  Yenimehmetli Mevkisinde köyde Kocadere derler (Akbayır’dan) Toydemir’le Karabenli hududunda Kalkan Tepe savaş cephesinde Türk ve Yunan askeri karşı karşıya geldiler. Gavur komutan köyümüze geldi herkesi köy meydanında topladı ‘Teslim olacaksınız’dedi.

 

BU GÖZLER HEPSİNİ GÖRDÜ

 Fatma  teyze zaman zaman çok hislenerek, bu gözler hepsini gördü. Köye geldiklerinde evlerin hepsini yaktılar. Köyümüz yoksuldu. Kadın erkek çoluk çocuğu  hep ağlaştık. Evler yıkık virane kaldı biz günlerce aç susuz gezdik. Annem vefat ettiği için babam her gittiği yere beni de götürürdü. Babam nerede ben oradaydım, diye geçmişe döndü.

 

 GAVURLAR DÖRT GÜN KÖYÜN İÇİNDE GEZDİ

 Yenimehmetli Köyü’nde  dört gün gezen yakıp yıkan  Yunan askerleri giderken  de beş kadını aldı götürdü.Babam muhtar olduğu için Yunan Kumandanına çıktı  yanında ben vardım sorup sual etti olanları anlattı. ‘Hepimiz insanız! Ne için bizim namusumuzla oynuyorsunuz? Öyle yapmayın’dedi. Yunan Kumandanı hemen bir mektup yazdı babama verdi, aşağı in  askerlere  bunu göster dedi. Babam köyün girişine  taşın olduğu yere dikildi. Aklım her şeye eriyordu. Askerlere mektubu gösterdi kadınların bir ikisini geri aldı.

 

  ATATÜRK VE KARA FATMA ÇIKA GELDİ

 Bir gün köyde beş kız arkadaş salıncakta sallanarak çeşitli oyunlar oynuyorduk. Köyün içine doğru iki atlının geldiğini gördük. ‘Kızlar iki atlı geliyor’dedim. Bize selam verdiler ve  atın üstünden seslenerek ‘Biz Türk askeriyiz ’dediler. (Fatma nine ağlayarak) o günler gitsin gitsin geri gelmesin dedi. Hemen yanlarına gittim. Annem Erif Köyü’nden olduğu için Türkçeyi çok iyi konuşuyordum diğer kızlar benim kadar bilmiyordu. Sonradan Mustafa Kemal Atatürk olduğunu   öğreneceğim asker bana köyün muhtarı Ahmet Çavuşu tanıyor musun  diye sordu ve onu buraya  çağırmamı söyledi. ‘ O benim babamdır’ dedim. Babam geldi Atatürk’ü karşısında gören babam onun ayağındaki toprağı alıp avuçladı, öptü.

 

ATLILAR

Bu arada babama  meydana çağırmak için asker gönderen Atatürk, bana  Sen Ahmet Çavuş’un kızı mısın diye sormuş, ben de evet demiştim bu sıcak konuşmayı  Hiç unutamadım babamın Atatürk’olan sevgisini de   o zaman öğrendim.

 

  ATATÜRK, ‘AĞLAMA BABA ALLAH KERİMDİR’

 Babam ağlarken Atatürk babama döndü ‘ Ağlama baba Allah Kerimdir’diye teselli etti.

 

ATATÜRK, YENİMEHMETLİ’Yİ SEVDİM  NAHİYE YAPACAĞIM!

 Atatürk, Yenimehmetli Köyü’nü sevdiğini  şöyle anlattı Fatma Hanım: “Bu köyü nahiye yapacağım deyişi hiç aklımdan çıkmaz. Ben ölürsem bayrağımız asılı kalsın  deyince köylü selam verip  hep bir ağızdan marş okudular. Atatürk muhtarlığa imza bıraktı buraya kurulan karakol ne olursa olsun hiç kalkmayacak dedi. bu  belgeyi karakola bıraktı.Karakolun ana defterinde Atatürk’ün karakolun kalkmaması için verdiği belge bulunmaktadır  diye iddiasını yineledi. Atatürk, Türkiye ne zaman savaşta yenilirse bizim bayrağımız ancak o zaman kalkar, diye konuştu.”

 

 KALKANTEPE’DE  ASKERLER ALLAH ALLAH DİYEREK  SAVAŞTI; ASKERLERİN BAĞIRSAKLARI DEŞİLDİĞİNİ  BU GÖZLER GÖRDÜ

 Fatma Pazıoğlu , Kalkan Tepe’de Türk ve Yunan askeri karşılaştı. Askerler Allah Allah diye saldırıyor yere düşen askerlerin bağırsakları toprağa yayılıyordu, her yer kan gölüne dönmüştü Allah Allah o günler gözümün önünden bugün bile hiç gitmiyor. Kalkan Tepeden Polatlı’ya doğru kaçan askerlere  top vurup deviriyor  kiminin başı gidiyor, kiminin ayağı kopuyor, kiminin eli gidiyor paramparça askerler toprağa düşüp kalıyordu. Bizim Askerler ardından koşuyordu.

 

 ATATÜRK BİZE  SARI ÜZÜM VERDİ

Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken Yenimehmetli Köyü’ne bir kez daha gelen Atatürk Caminin önüne seyyar hastane kurduğunu anlatan Pazıoğlu,  Babamla ikimiz  Atatürk’ün yanına gittik, dedi. Burası hastane olacak diye konuşan Atatürk, yaralılara bakılacak dedi. orada develerin getirdiği üzüm çuvalını askere getirmesini söyledi.Bu üzümleri şu beş kıza ve çocuklara ve köylülere dağıtın dedi. Köye çekirdeksiz sarı üzüm dağıttı işgalde millet açtı. Rahmetli(Atatürk’ü kast ederek) bizimle epey konuştu ve Yenimehmetli’yi çok sevdiğini tekrar etti. Bana Maşallah Türkçe’yi çok güzel konuşuyorsun deyince  babam da anası Türk dedi.

 

KARA FATMA POŞULU O KALPAKLI

 Atatürk geriden gelirken bakmaya kıyamayacak kadar yakışıklıydı. Kara Fatma’yla ikisinin elbisesi bir. Dizlerine kadar çizme. Kara Fatma’nın başında poşu Atatürk’ün başında kara kalpak vardı. Yeşil gözlü bembeyaz yüzüne bakmaya kıyamazsın. Elinde kırbacı da vardı. Kara Fatma

savaşta Atatürk’ün yanından ayrılmadı. Savaşın esası Toydemir, Karabenli, Kalkan Tepe Yenimehmetli arasında V şeklindeki bölgede olmuş. Bizim Kocadere’de  düşman  dürbünle  Türk askerini görünce  oraya gizli siper  makineyi kuruyor. Haymana Mangal Dağı’nda orada karşılıyorlar orada bir ufak bebe türüyor.

   ATATÜRK’Ü BİLE ŞOK EDEN ‘KÜÇÜK ÇOCUK EFSANESİ’

  Sakarya Meydan Muharebesi’nde  ‘Küçük Çocuk ‘ efsanesini anlatan Fatma Pazıoğlu nu tüylerimiz diken diken dinliyoruz. “Haymana Mangal Dağı’nda düşmanla karşılaşan Türk askerinin  yanında bir ufak erkek çocuk belirir aniden. Çift Çeşme olan yerde  Atatürk’e ‘Paşam  bana bir top ver deyince  Atatürk çocuğa dönerek, oğlum zaten iki topumuz var der. Bu  askerin arasında yayılan bir efsane olabilir ama bizler inandık diye anlattı asker  olan dayım. Allah tarafından  meydana çıkan bu çocuk Atatürk’ün çadırına girip top istiyor. Yenimehmetli cephesinde hidayete eren bu çocuğa Atatürk sen bir çocuksun topu ne yapacaksın diye sorar ama topu yine de verir. Tam gavur Kalkantepe’nin üstünde iken öğle yemeği üzerinde çocuk  topu fırlatır köprü infilak eder işgalciler Sakarya’ya dökülür.  Savaşta kaçan kaçana. 

 TOPRAĞIN ALTI ŞEHİT DOLU

 Bizim askerimiz Sağır Mehmetgilin avlusu  derler  o bölgede kalırdı.  Bu  toprağın altı şehit dolu. Allah Allah  hala içim yanıyor. Kurban olduğum büyük Allah’ım bir daha yaşatmasın of offffff savaş çok zor.

 

ACIMIK OTUNDAN UN ÖĞÜTTÜK

 Tek Mezarlık Tepesi Kel Mehmet’in çayırında acımık otu toplayıp un öğüttük. Ahırlarda samanlıklarda saklandık. Başakları toplar yerdik. Açlık ve yoksulluk çekiliyordu. Milletimiz  acı ot yiye yiye hep ishale tutuldu. .  Çeşme boylarında çıkan naneleri yufkanın arasına koyup yedik.Neler  gördük neler çektim hepsini gördüm. Düşman bir daha ardına bakmasın yavrum  ama Atatürk’ü yenemediler. Kurban olduğum Ay babam(Atatürk’ü kast ediyor)

  YENİMEHMETLİ’DEN  İÇME SUYU İSTİYOR

 Yine o günlerde elinde bir kağıtla asker geldi, diye anlattı Fatma Teyze. dedi ki, Atatürk beni yolladı.Katırın üstündeki iki kara şişeyi Yenimehmetli’nin yaylasındaki çeşmeden doldurup getirmesini istemiş. Kel Mehmet’in yaylasından oradaki sudan doldurup  götüreceğiz.

 MENTEŞELİ SELVİ KADIN BİZE SAHİP ÇIKTI

 Biz üç bacı babamızda ölünce hem yetim hem öksüz kaldık. erkek kardeşimde askerdeydi. Bizi menteşe köyü’ne götürdüler. Menteşeliler bize baktı. Orada  Selvi kadın.  Ve Menteşe’den Kıllı Mehmet’in annesi Iraz ana bize baktı.

Savaşta neler  gördük yokluk gördük çıplak kaldık ekmek bulamadık

  KARAKOL KALKTI

  Savaşın bittiğini, köylerine davul zurnalarla geldiklerini hatırlayan Fatma hanım, sonra diyor: “O günkü karakol defterinde belge vardır. Savaş sırasında Atatürk, bando ve marşla Türk bayrağını o karakola dikmişti. Ben askere güvenmeyip de kime güveneceğim. En mühim benin ordumdur. Benim askerim başka. Savaşın bittiğinde yoksulluk içindeydik beyaz bayraklar( beyaz gömlekler ) asıldı. Sonra başağa gittik tarlalarda başak topladık. Arpaları ateşe ve atları koyuvermişlerde kalanları bir bir topladık”dedi.

  İSMET İNÖNÜ

Fatma Pazıoğlu,  sanki babasından bahsediyor rahmetli İsmet İnönü geldi kocası askere giden dokuz kadını topladı. Eşim 4 buçuk sene askerlik yaptı. İnönü, kadınlara hitaben, “Yavrularım siz hiç merak etmeyin kocalarınız askerde iken  size makine(buğday biçen ) çıkartacağım, dedi ve orak makinesi verdi.

  ATATÜRK ÖLÜNCE KARALAR  BAĞLADIK

 Atatürk’ün öldüğünü duyunca ağladık, karalar bağladık. Yas tuttuk bayraklar yarıya indi. Çanakkale de ve Kurtuluş Savaşı’nda  Türk ve Kürt askeride vardı savaşta ayrısı gayrısı yoktu. Bizim Kürtlerde  cenaze olunca eskiden uzun süre yas tutulurdu. Cenaze çıkan evde  40 gün banyo olmazlardı. Yeni elbise giymez hatta tersini çevirip giyilirdi. Kadınlar saçını başını yolardı.Atatürk ölünce bizde ağıt yaktım ağladım onu çok sevdim. Hala bugün gibi  gözümün önünde.

 PEHLİVAN DAYISI ÇANAKKALE’DE  ŞEHİT

 Fatma Pazıoğlu’nun dayısı  Pehlivan Mehmet Genç Çanakkale’de şehit düşmüş. Eski adıyla Erif yeni adıyla Sarı Değirmen Köyü’nden  olan Pehlivan Mehmet Genç Fatma Pazıoğlu- nın dayısı Çanakkale Harbine gitmiş ve orada  savaşırken şehit düşmüş.

  DAVAR YAĞI VE YOĞURDU YİYEREK GENÇ KALMIŞ

 Köyde olduğum için bizim başka yağımız yoktu. Hep davar yağı  ve yoğurdu yedim. Kırmızı et  bulgur yanında ayran. Köyde hayvanı olan sabah çay yerine sütlü çorba yapar içerdik. Süt pilavı deriz çorba gibi. Sabah  sabah yaylaların otunun özünden  sağılmış süt çorbasını içen kadın ihtiyar olur mu? Ömrü uzun olur. Oğlu Nufel, annem geçen yıla kadar koyun yağı ve kuyruk yağını dilim dilim kızartıp  yiyordu.

  ÇOCUKLARI: FERİHA VE NUFEL

 Bizler annemizin hatıralarıyla savaşı  görmüş gibi olduk. Biz o günlere üzülüyoruz. Ordumuz esir kalmış. Yunanın götürdüğü kadınlar için yakılan ağıt:

 “Kara  tavuk kesildi  Kanadından asıldı  Kürt kızının  yüzünü  Gazeteye basıldı.”

O günleri anlatırken gözyaşlarını tutamayan Fatma Hanım  kuzinenin sıcağı alev alev yüzümüze vururken  bir kadının hazin öyküsünü anlattı.

ANA BİZİ ATMA SUYA

Yenimehmetli’den Yunan’ın eline düşen kadın iki çocuk doğurmuş ben bu çocukları nasıl götüreyim köyüme diye Sakarya’ya atmış. Çocuklar da bizi Sakarya’ya atma  anne dayımıza götür diye ağlaşmışlar. Kadın çocukları Sakarya’ya atmış ama dudağı çenesine kadar acıdan yarılmış. Bu türkü yakılmış kaç sene olmuş.

 “Ana bizi atma suya  Bizi götür dayımıza Ana bizi atma suya Biz gidelim  dayımıza”

 ABLAMI ENGÜRÜ’YE  GÖTÜRDÜLER

 Atatürk milleti Ankara’ya götürdü.Yenimehmetli Köyü’nden de ablamı götürdü orada atın üzerinde talim yapmışlar.Bizim ebemiz Erifli Türkmenlerden  Kör Haneydi. Gülizar ablam muazzam Türkçe  biliyordu.  Ankara’ya gitti atla   süvari talimi yapmışlar.

AYNALI PAROLA

Türk askerleri Yunan’a esir düşünce, kendi aralarında kimliklerini korumak için  bir yanı Türk  bayraklı ayna  taşırmış bu askerlerin parolası  imiş

. SAKARYA SAVAŞI SONRASI

Fatma , işgalin zor zamanlarına babamla  dayanmaya çalıştık. Sonra babamı da kaybettim.Emmi oğlumla evlendim. Şimdi kadınlar bizden daha şanslı biz çok çile çektik. Yıllar böyle geldi geçti. Çalışkan ve terbiyeli çocuklar yetiştirdim. Vatana hayırlı olsunlar. Ben 100 yaşımın üstündeyim. Hayatımın en güzel anı: Atatürk’ün çocukluğumda ki hayalinin   hala gözümün önünde   olması, dedi.

ALINTI
MUTLU ÖZ
(Polatlı Postası)