ÇANAKKALE CEPHESİ VE MUSTAFA KEMAL

I.DÜNYA SAVAŞI ÇANAKKALE CEPHESİ VE MUSTAFA KEMAL

28 Haziran 1914’te Avusturya veliahdı arşidük Ferdinand Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmüş, bundan bir ay sonra Avusturya-Sırbistan savaşı başlamıştı.Bu I. Dünya savaşının başlaması demekti.M. Kemal savaşa Almanya’yla beraber girilmesine karşıydı.Almanya savaşı kazanırsa Osmanlı onun uydusu olacak,kaybederse Osmanlı her şeyini kaybedecekti.Ona göre devlet tarafsız kalıp kuvvetlenmeye bakmalıydı.Enver Paşa ise bu düşüncenin tam zıddını savunuyordu.Nitekim onun istediği oldu.Osm. savaşa girdi.bu sırada Batılı müttefikler Almanya karşısında zor duruma düşen Rusya’ya yardım ulaştırabilmek için Çanakkale Boğazını zorla geçmeye karar verdiler.Rus donanması bir çok defa boğazın dış tabyalarını bombardıman etmişti.Bir çıkarma işleminin gün geçtikçe yaklaştığı anlaşılıyordu

Mustafa Kemal’in Çanakkale savaşlarına başlaması bu savaşın ilk günlerinde başlar.1 Ekim’de Boğaz resmen kapatıldı.19 Şubat 1915’te düşmanın ilk taarruzu başladı.Mustafa Kemal’in 19. Tümen Karargahı Eceabat’a nakledildi.Şubat sonunda M. Kemal birliklerini kıyılara yerleştirmiştir.5 Mart’ta tümen karargahına gelen Boğaz Komutanı Cevat Paşa’ya (Çobanlı) kendi tümeninin Seddülbahir sahil tertibatını gösterirken düşmen gemilerinin ateşine maruz kalmışlardı. Bölgenin korunmasından sorumla 26. alay M. Kemal’in talimatı ile düşmanı mağlup etti.Bu muhaberelerin kara tarafı M. Kemal’in üzerinde idi.İngiliz ve Fransızların deniz mağlubiyetlerinden sonra vazgeçmeyeceklerini bilen M. Kemal,kıyıya adam çıkaracakları düşüncesiyle maiyetindeki birliklere uyanık olmaları emrini verdi.Gerekli yerlere müracaat edip kuvvetlerini arttırıyordu.O bölge kumandanlığına Halim Sami Bey’in atanmasıyla, Yarbay M. Kemal “genel yedek” olarak kalmıştı.M. Kemal’in tümeninden bir alay Çanakkale’ye geçmişse de geri çevrilmiş.Bunun üzerine o da bütün tümeni Bigalı köyünde toplayarak,talim ve terbiye ediyordu.18 Mart’tan 25 Nisan’a kadar zaman,düşmanın keşif ve oyalama hareketleriyle geçer.Düşman Boğazın geçilemeyeceğini anlayıp,yarımadanın Avrupa kıyılarına asker çıkarma planlarını tamamladı.25 Nisan’da ise önce yarım ada ile Trakya arasındaki Saros körfezine ve Boğaz ağzındaki Anadolu köşesine şaşırtma çıkarmaları yaparlar.26 Nisan’da,Rumeli tarafı giriş noktasında(Seddil Bahir) çıkartma başlar,Bu çıkartma Ege Denizine bakan Kabatepe ve Arıburnu kıyılarındaki çıkartmalarla hedefini belli eder.O günden itibaren de kara harpleri başlamış demektir.Mustafa Kemal bu savaşların tam içinde,Arıburnu cephesindedir. Bu topraklardaki savaşlar bir meydan harbi değildir.Bir harekat harbi değildir.Bu savaşlar birer avuç denebilecek dar topraklar üzerinde binlerce,on binlerce,yüz binlerce insanın kucak kucağa,boğaz boğaza gırtlaklaşmasıdır.

Halil Sami Bey’den gelen bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor.Mustafa Kemal’den taburunu adı geçen düşmana karşı sevk etmesi isteniyordu.Daha önce tahmin ettiği gibi düşmanın Kabatepe’ye karaya çıkma girişimi başlıyordu.Bu işle mücadelenin zor olacağını bildiği için bütün tümeniyle düşmana yaklaşmayı düşündü.Emrindeki tüm kuvvetleri derhal hazır bulunarak emir almaları için yanına çağırdı.Bigalı deresi boyunca alayı Kocaçimen Tepesi’ne doğrulttu.Yaya olarak Conkbayırına vardılar.

Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayın Ege denizinden gelecek bir saldırıya hazırlıklı olmadığı bir gerçektir.Onun içindir ki Gelibolu karaları Ege Denizine karşı tamamen açık bulunuyordu.Bu tertipsizliğin,yolsuzluğun,muharebe şebekelerinden yoksun oluşun, Çanakkale savaşlarında,Türk ordusuna çok pahalıya mal olduğu hakikattir.Kocaçimen’e 57. alayını bizzat sevk ederek ulaştıran M. Kemal’in ilk gördüğü manzara pek fikir verici değildir.Düşmanın çıkartma yeri Arıburnu ölü zaviyededir.Yani Kocaçimen’den görülmez.Bunun üzerine bin bir güçlükle Conkbayırına ulaşır Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahil gözetlemesine memur bir müfreze efradının,Conkbayırına doğru kaçmakta olduğunu gösteren M. Kemal ile arasında şu konuşma geçer:

-Niçin kaçıyorsunuz? dedim

-Efendim düşman!dediler

-Nerede?

-İşte,diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Hakikaten düşman tepeye serbestçe yaklaşmaktadır.Mustafa Kemal’in ise elinde kuvveti yoktur.Düşman ona Kocaçimen’deki askerinden daha yakındır.Derhal karar verir. “Bu kararı kendisi bir mantıki muhakeme veya sev kitabi olarak değerlendirir.”İşte bu karar savaşın gidişatını değiştirir.

-Düşmandan kaçılmaz der

-Cephanemiz yok diyen askere.

-Süngünüz var ya…dedi ve sonrasını şöyle anlatır:

Bağırarak bunlara süngü taktırdım.Yere yatırdım.Aynı zamanda Conkbayırına ilerlemekte olan piyade alayı ve cebel bataryasının “marş marşla” benim bulunduğum yerdeki emir zabitini onları çağırmaları için geriye saldırdım.Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı.Kazandığımız an bu andır.

-Düşününüz,işte bu bir andı.

Conk bayırından harekatı idare eder,sağ sol birliklerle irtibat kurmaya çalışır,taarruz ilerlemektedir.Bu harekatı anlatırken sözleri şuydu:”Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.”

Ya öldürmek ya ölmek!Zaten bu verilmiş bir emirdir.Aslı şöyledir:-Size taarruzu emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde başka kuvvetler ve komutanlar olabilir… “Kumandan işte böyle bir anda böyle bir emri verebilen insandır.”

Neticede düşmana saldırıldı.Boğuşuldu.Düşman dayanamayıp geri çekildi.Sahile kadar gerileyerek orada tutunabildi.Arıburnu cephesi işte böyle açıldı.

25/26 Nisan 1915 gecesi 5 İngiliz tümeni yeniden Arıburnu’na çıkarma yapar.Bu bir küçük ordudur.Halbuki bizim kuvvetlerimiz yetersizdir. Ayaklarındaki çarıkları dökülmüş,yiyecekleri kıt,yolları yoktur.Muharebe şebekesi iyi kurulamamıştır.Mustafa kemal her türlü olumsuzluğa rağmen emrindeki birliklerle sonuna kadar mücadele etmiş,26 Nisan günü savaş neticesini mağlup olmuyoruz şeklinde bildirmiştir.27 Nisan’da 2 alay daha takviye ederler.Verdiği emir aynıdır.O günkü harekatı yönettiği tepeye Kemalyeri adı verilmiştir.

Kemalyerindeki Mustafa Kemal Artık dünyanın en kudretli imparatorluğunun,Türk topraklarına kustuğu sonu gelmez insan ve ateş kudretiyle boğuşmuş kendini denemiştir.Kendine güvenen ve yenilmeyeceğine inanan bir genç ve güzel insandır.Kemalyeri’nden sağ kanattaki bir çok düşman askerinin ellerini kaldırıp,beyaz mendiller sallayarak kendi erlerine teslim oluşunu seyreder.Ama düşmanın asker çıkarması durmaz devam eder.29 Nisan gene çarpışmalarla geçer.Herkes bulunduğu toprağa,taşa elleri,ayakları,tırnaklarıyla sarılmıştır.Gene de herkesin çabası karşısındakinin yapıştığı toprağı onun elinden almaktır.Onu ya öldürmek ya atmaktır.

Churchill hatıratında Türklerin mücadelesini şöyle özetler:

“Türkler bu daracık geçit başında sıkı bir savunmaya girişmişlerdi.Canlarını veriyorlar fakat vatan toprağından karış vermiyorlardı. 30 Nisan!da bir kumandanlar toplantısı yapılır.Mustafa Kemal şöyle der: “Bire kadar hepimiz ölerek düşmanı mutlaka denize dökmemiz lazımdır.”İçimizde ve askerlerimizde,Balkan harbi utancını tekrar görmektense ölmeyecek yoktur.Böyleleri varsa kendi elimizle kurşuna dizelim.

Yarımadanın en dar ve en tehlikeli noktası olan Arıburnu cephesinin gerisinde bizim 19. tümenimiz ihtiyatta bulunuyordu.Bunun komutanı genç yarbay Mustafa Kemal idi.Karaya çıkarmayı ve arz ettiği tehlikeyi hissedince kendiliğinden harekete geçti.Tümenin düşmanın eline geçmesi çok tehlikeli bir durum doğuracak olan Kocaçimen tepesi istikametine sevk etti. Bizzat kendisi 57. Alayın başında bu tepenin en şiddetli noktasına yaklaştığı zaman Anzak kolordularının öncüleri tepeye ulaşmışlardı.Kısa bir müddet boğazın en dar noktasını seyredebildiler.Sonra 57. alayın şiddetli bir taaruzuyla geri atıldılar.Çıktıkları sahile sürüldüler ve deniz filosunun himayesine tutunabildiler.Bu hareketiyle Genç Mustafa Kemal boğazı 1. defa kurtarmış oldu.Ya 57. Alay?57. Alay başka türlü bir Alaydı.57. Alaydan Gök kubbeye baki kalan bir hoş sedaydı.57.Alay Çanakkale harbinde tamamen şehit oldu…

Ama nasıl olur da Balkanlar’da bir nefeste bir vilayeti bırakıp dağılanlar,bugün burada hem de dünyanın en kudretli imparatorluğunun birlikleri karşısında bir karış torak için bir alayın kanını bir nefeste kurban ederler…Evet bunda bir mucize vardı.Bir kumandan mucizesi.Mustafa Kemal artık 19. Tümen komutanı değildir.Arıburnu ve Ağıl dere Cepheleri Kumandanı Mustafa Kemal’dir.

M. Kemal Arıburnu çevresinde savaşlarını yaparken onun sağındaki Anafartalar Cephesi de ateş içindedir.Sol kanattaki Conkbayırını ise gece gündüz endişe ile takip eder.Cephelerin bazıları birbirine karışmış,kumanda karışıklığı ortaya çıkmıştı.Bilhassa Conkbayırı böyleydi.9 Ağustos’ta kumanda karışıklığı son haddine varmış,savaş ise zirve noktasındadır.Düşman denizden durmadan çıkarma yapar,karaya durmadan birlikler kusar.Türk Ordusu karargahın son gücünü da cepheye yollamaktadır.Mustafa Kemal bu cephe kargaşasını düzeltmesi gerektiğini bilir.Yoksa tehlike vardır… Mustafa Kemal bu durumun düzeltilmesi için ordu kumandanına açık ve kesin olarak mevcut kuvvetlerin kendi kumandasına verilmesini isteyerek böyle büyük bir sorumluluktan çekinmemiştir;ve “sorumluluk ölümden ağırdır” sözünü söylemiştir. Ordu karargahtan gelen emirle Anafartalar Grup Komutanlığına tayin edilmiştir.10 Ağustosta Taarruza geçmesi emredilmiştir.Çanakkale harbinin en büyük ve en kanlı taarruzu için harekete geçti.Düşmanı ani ve şiddetli bir baskınla yenmek istiyordu.Bu işte kuvvetten çok karar vardır.Her türlü olumsuzluğa rağmen verdiği karar şudur.Düşman yenilecek ve mahvedilecekti.

Mustafa Kemal hücum anını şöyle anlatır:

“Bütün askerler,zabitler her şeyi unutmuşlar,başkalarının kalplerini verilecek işarete bağlamışlardı.Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış olan askerlerimiz,onların önlerinde ellerinde tabancaları,kılıçları,zabitlerimiz kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırışla ileriye atıldılar.Bir saniye sonra düşmanın siperlerinde gökleri dolduran Allah Allah!uğultularından başka bir şey işitilmiyordu.Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı.Boğaz boğaza kahramanca bir boğuşma sonunda birinci hattaki düşman kamilen imha edildi.Mustafa Kemal;bu muhaberede hücuma kalkarken askerlerden okuma bilenlerin Kuran-ı Kerimi göğüslerine basarak,bilmeyenlerin kelime-i şahadet getirerek ve hemen hepsinin de iki üç dakika sonra öleceklerini bilerek,nasıl titremeden,irkilmeden ileri atıldıklarını anlatır. “Emin olmalısınız ki,Çanakkale muhaberesini kazandıran bu yüksek ruhtur” demiştir. 10 Ağustos Conkbayırı Savaşı o gün, Mustafa Kemal’in askerlerinin başarısıyla böyle bitmiştir.M. Kemal Çanakkale Muhabereleri denilen destanın ortasında işte bu zafer halesiyle görülür.Yaklaşık 8 aylık Çanakkale savaşlarında Türk askeri cesur,akıllı ve ortak bir komutanın idaresinde neler yapmaya gücü yettiğini göstermiştir.Bilhassa anafartalar savaşında(7-8 Ağustos 1915) yarbay olan M. Kemal’in askere “taarruzu değil ölmeyi emretmesi” savaşın kaderini etkilemiştir.Churchill’in kaderin adamı olarak tanıdığı Mustafa Kemal Conkbayırı ve Kocaçimen’de ilerleyen,Anzak Ordusunu geri çekilmeye zorlayarak işgal edilen noktaları kurtarmıştır.19. Tümen ve 57. Alayı merkezden emir beklemeden kendi inisiyatifiyle cepheye sürmüş,Çanakkale cephesinin düşmesini engellemiş Boğazları kurtarmıştır. Savaşlar İngilizlerin 19/20 Aralıkta Arıburnu ve Anafartalar’ı 8/9 Ocak Seddülbahri boşaltmasıyla sona ermiştir. Çanakkale Muharebesi bize bir çok muvaffakiyetten mada bir de Mustafa Kemal kazandırmıştı.Osmanlı tarihinin en şerefli sahifesini işgal edeceğine hiç şüphe olmayan Çanakkale muvaffakiyeti Orada çarpışan Türklük ruhunu,Türklük fedakarlığını ispat ettiği gibi büyük bir kahramana malik olduğumuzu gösterdi.Çanakkale zaferi Türk kahramanlık destanıydı.Türk askeri ne demektir?Bunu cihan Çanakkale’de bir daha tanıdı.Düşman çok kuvvetli,bol silahlı ve çok zengin bir milletti.Ona rağmen Türk askeri süngüsüne dayanarak,düşmanı siperlerine mıhladı.Düşmanı tek adım ileri attırmadı.Türk’ün süngüsü Çanakkale’de çelik bir kale oldu.Mustafa Kemal’in kuvvetli sevk ve idaresi,Türk askerinin sarsılmaz iman ve iradesi Türk tarihine altın yaldızlı bir Çanakkale zaferi yazdı.Hiç Şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevat Paşaların bu savaşlardaki çabaları yadsınamaz.Mustafa Kemal genç ve azimkar metin bir kumandandır.Çanakkale’de ordu nevmid bir vazifeye düştüğü zaman ümidini bozmamış ve imanından aldığı kuvvetle,ordunun da maneviyatını yükseltmiştir.Büyüklerini tanımak mecburiyetinde olan gençlik “Mustafa Kemal” namını da hafızalarına ilave etmeli halaskarlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır.

Düşmanlar Çanakkale boğazından hüsranla çekip gidince artık İstanbul da zabıt ve istila tehlikesinden kurtulmuş demekti.Bütün memleket ahalisinin hususile İstanbulluların M. Kemal’e hürmet minnettarlıkları son dereceyi bulmuştu.Düşmanlar bile bu dahi kumandan idaresindeki Türk askerinin harekatına hürmet ve takdirlerini ifadeden geri durmamıştır.Artık Çanakkale savaşlarının siper savaşına dönüşmesi üzerine son bir saldırı ile düşmanı denize dökme önerisinin reddedilmesi üzerine 10 Aralık 1915’te görevinden istifa etti.Kendisine çok büyük saygısı olan Limon Von Sanders bu istifayı kabul etmeyerek kendisine hava değişimi verildi.İngilizlerin Gelibolu’yu boşalttıkları öğrenildi.İngiliz ve Fransızlar hiç kayba uğramadan çekilmek istiyorlardı.Mustafa Kemal Buna razı olmuyor, düşmanın bedavadan çekip gitmesi sonradan bizimle alay etmesini istemiyordu.10 Aralık 1915’te grup komutanlığından istifa etti.Limon Von Sanders’in bu istifayı hava tebdili iznine çevirmesinden sonra M. Kemal Gelibolu’dan ayrıldı.
M. Kemal’in 31 Mart irtica olayını ezmekteki hizmeti daha o dönemde gölgelenmiş ve unutturulmuştu.Arıburnu Conkbayırı ve Anafartalardaki kahramanlıkları ise örtbas edilmeyecek bir hal almıştı.İstanbul’da sansürün gazetelerde isminin yazılmasına izin vermemesi,Enver Paşanın bir çok subayın rütbesini yükselttiği halde onunkinin olduğu gibi kalması,bir çok kişinin hizmetlerini küçük göstermeye çalışmasına rağmen,M. Kemal’in ülke ve ordudaki şanı azalmadı.Artık o bir ad,bir kuvvet,bir umut olmuştu.O iki kere İstanbul’u kurtarmış ve cihan harbinin gidişini değiştirmekte esas amil olmuştu.Türk erlerinin kahramanlığından azami sonuç almayı o bilmiştir. En kalabalık ve güçlü Osmanlı ordusunu o komuta etmişti.Bu yeni duruma dayanarak sırf askerlik görevi dışında bir çok uğraşta bulundu.Bir süre İstanbul ve Sofya’da dinlendikten sonra 1916 yılı başında Edirne’de 16. Kolordu Kolordu Komutanlığı’na atandı.Bir ay sonra Muş ve Bitlis dolaylarında kurulan b aşka bir kolorduya nakledildi.Bu göreve giderken Tüm Generalliğe yükseldi.Van Gölü güneyinden,Çapakur Boğazına kadar 80 km’lik cephede Kazım Karabekir Paşayla beraberdi.Önce cephe hattını geri çekti,sonra Muş ve Bitlis’i geri aldı.Kendisine altın kılıçlı imtiyaz madalyası verildi.M. Kemal Sekarat’ta bulunan 2. Ordu Kumandanlığı’na gelince,Orada Ordu Kurmay Başkanı İsmet İnönü ile tanıştı.Hicaz Seferiyesi Komutanlığı önerildi.Kabul etmedi.Enver Paşa Bağdat’ı geri alma hayaliyle Yıldırım Ordular Grubunu kurdu.M. Kemal de bu orduya bağlı 7. Ordu Komutanı olmuştu.Asıl sorunun Irak’ta değil Filistin’de olduğu anlaşılınca Bağdat’ın geri alınmasından vazgeçilerek,Yıldırım Orduları Filistin’e gönderildi.M. Kemal bu cephede göreve başladıktan sonra,Enver,Talat ve Cevat Paşalara rapor vererek savaş yönetimi ve halkın içinde bulunduğu durumu bildirmiş ve alınması gereken önlemleri açıkça anlatmıştı.Bu rapora 2. bir ek olarak da Yıldırım Ordu Komutanı Falkenhayn’ın tutumunu şiddetle eleştirdi.Enver Paşandan Falkenhayn’ı tutan bir cevap gelince 7. Ordu Komutanlığını Ali Rıza Paşa’ya bırakarak İstanbul’a geldi.2.Ordu kumandanlığına atandıysa da görevi kabul etmedi. 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümüyle yerine Vahdettin geçti.Yarbay Naci’yi kendisine başyaver,İzzet Paşa’yı yaver-i ekrem yaptı.M. Kemal böbrek rahatsızlığı yüzünden Krlsbadda’ydı.Tedavisini yarım bırakıp İstanbul’a geçti(Padişahın emriyle)M. Kemal burada Padişaha orduyu ele almak gerektiğini söylemiş,Vahdettin de gereken işleri Talat ve Enver Paşa ile görüştüğünü söylemiş.Fakat yıkım görülmeye İttihat ve Terakki iktidarının düşeceği sezilmeye başlayınca M. Kemal’in yaver olması gündeme geldi. Vahdettin kendisini yeniden Fahri Yaverliğe ve 7. Ordu komutanlığına getirdi.Osmanlı’nın Filistin’de verdiği mücadele yenilgiyle sonuçlandı.Bulgaristan da Selanik anlaşması ile çekildi.Bu surette Osmanlı’nın müttefikleriyle bağlantısı kesildi.Çok geçmeden Almanya da mütareke istedi.8 Ekim’de Talat Paşa kabinesi istifa etti.M. Kemal bu durumda Osmanlı Devleti’nin müttefiklerinden ayrı bir barış yapmasını sağlamak,elde kalan kuvvetlere ileri sürülecek ateşkes önerilerine karşı milletçe direnmeyi düşünüyordu.Padişaha telgraf çekerek Ahmet İzzet Paşa’yı Sedaret’e getirerek,kendisi harbiye nazırı olmak birkaç kişiyi daha kabineye almak istiyordu.Sadrazam Ahmet İzzet Paşa oldu.M. Kemal’i Harbiye Nazırı yapmadı ama kabine M. Kemal’in isteğine yakındı. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti Rauf Bey başkanlığındaki heyetin 36 saat tartışarak kabul ettiği Mondros Mütarekesi imzalandı.Mütareke gereğince Alman komutanların Türkiye’yi terk etmesi gerekiyordu.Limon Von Sanders Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını Mustafa Kemal’e verdi.Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti kendini düşmana kayıtsız şartsız teslim etmiş,bununla da kalmayarak memleketin istilası için onlara yardım da etmişti.M. Kemal bu mütarekenin sakıncalı bulduğu noktaları sadrazama bildirip bir yandan da elindeki 2. ve 7. kolorduları ulusal savunma kuvveti haline getirmek için çalışmaya koyuldu.

13 Kasım 1918’de itilaf donanmasına bağlı gemilerin İstanbul’a girmesi üzerine yanındakilere dönerek “geldikleri gibi giderler” dedi.Bu sözü bir gün ülkenin bağımsızlığına kavuşacağına olan inancını belirtiyordu.İstanbul fiilen işgal altındaydı.Enver,Cemal ve Talat Paşa’lar memleketten kaçmış,meclis ve hükümet üyeleri birbirine düşmüştü.M. Kemal İstanbul’da kaldığı 6 ay içinde vatanın kurtuluşuna en küçük yardımı dokunabilecek herkesle ilişki kurdu,görüştü.Düşüncelerini daha kolay yayabilmek için Fethi Bey’in çıkardığı Minber gazetesine ortak oldu.Komutan ve subayların moralini yükseltebilmek için,Hasbihal adlı eserini yayımladı.Onun bu çok yönlü çalışmaları işgal kuvvetleri yetkililerini ve hükümeti kuşkulandırıyordu.Onu tevkif etmenin,halk çoğunluğu üzerinde kötü etkileri olacaktı.Şu halde M. Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak için uygun bir görev gerekliydi.İngiliz raporlarına göre bir görev vardı.Samsun dolaylarında Türk ahali Rum halka baskı yapıyordu.Bu durumda hükümet önlem olarak M. Kemal’i 9. Ordu Müfettişliğine atadı.Bu kıtaat 15. Kolordu Kazım Karabekir’e bağlıydı.M. Kemal Kazım Paşa’nın yardımıyla çok geniş yetkilerle göreve gidiyordu.Buna göre müfettişlik sınırları dışındaki bütün komutan ve sivil makamlara emir verebilecekti.Bu doğrultuda İngilizlerin vereceği vizeyi heyecanla beklemeye başladı.

KURTULUŞ MÜCADELESİ

Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir orduyla İzmir’i işgale başladı.Böylece Türk kurtuluş savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgali sırasında düşmana ilk kurşun sıkmasıyla fiilen başladı.İngilizler padişahın M. Kemal’e güveni vardır gerekçesi ile beklenen vizeyi verdiler.16 Mayıs akşamı eski bir şilep olan Bandırma ile yola çıktı.M. Kemal her an bir İngiliz tarafından yolu kesileceğinden kuşkulanıyordu.Kuşkusunda da haklıydı.M. Kemal’in nasıl bir amaçla gittiğini anladılar.Fakat geç kaldıkları için durdurmayı başaramadılar.M. Kemal fırtınalı bir havada Samsun limanına çıktı.

Anadolu,İzmir’in işgali ve bunun doğuracağı sonuçlar hakkında çok az bilgiye sahipti.M. Kemal burada telgraf aracılığıyla yetki altında bulundurduğu makamlarla sıkı bir ilişki kurmak,halka protesto ve mitingler yaptırarak Bab-ı Ali ve müttefiklere karşı halkın cephe aldığını göstermek istedi.Askeri ve siyasi alanda çalışmalara başladı.Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleriyle bağlantı kurdu. Bu cemiyetler Yunan işgaline karşı kurulduğu için ve Kuvay-i Milliye ile ilişki kurulamadığı için vatanı kurtaracak güce erişemiyordu. Bu çalışmalar gerek işgal kuvvetleri gerek İstanbul’u rahatsız ediyordu.İngilizler baskılarını arttırınca M. Kemal geri çağırıldı. Oysa Samsun’a geleli bir hafta olmuştu ve rahat çalışabilme imkanları arıyordu.Dolayısıyla bu çağrıya kulak asmadı.Karargahını Havza’ya çekti.Mitingler düzenletti.Müdafa-i Hukuk Derneğinin Havza şubesini kurdu.Reddi İlhak ve Müdafa-i Hukuk dernekleriyle Anadolu ve Trakya’daki bütün komutan ve sivil yöneticilere Havza’dan ilk genelgesini yolladı.Devlete baş kaldırmış olan efeler derhal M. Kemal ve arkadaşlarıyla işbirliğine karar verdiler.Amasyalılar M. Kemal’i davet ettiler o da kabul etti.Amasya çalışmalarına uygun bir ortamdı.Ali Fuat ve Rauf Beyler ile 21-22 Haziran Amasya Genelgesini yayınladı.

Mustafa Kemal bu genelge ile Sivas’ta bir kongre toplanması kararını İstanbul hükümeti ve işgal kuvvetlerine duyurdu.İşgal kuvvetleri M. Kemal’i görevden azletti. Bu haberi alır almaz 3. Ordu Müfettişliği ve askerlikten istifa etti.Milli kurtuluş hareketinde milletle beraber herhangi bir fert gibi çalışmak istediğini Ordulara ve millete duyurdu.Vilayet-i Şarkiye Müdafa-i Hukuku Milliye derneğinin Erzurum şubesinin isteğiyle derneğin faal heyetinin başına geçti.Erzurum kongresi 23 Temmuz’da toplandı.9kişilik bir heyeti temsiliye seçildi bunun başında M. Kemal vardı.Temsilcilerin bir çoğu Sivas’a varmışlar,M. Kemal ve arkadaşlarını bekliyorlardı.Erzurum’dan ayrılması gerekiyordu.Sivas kongresi Doğu ve Batı illeri ile Trakya’nın yani bütün bir memleketin birliğini sağlamak gayesi güdülüyordu.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da lise binasında toplandı.Şark-ı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adını aldı.11 eylül 1919’daki toplantıda Heyet-i Temsiliye’ ye ek olarak 6 kişi daha seçildi.16 kişilik Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Heyet-i Temsiliyesi oldu.Bu bir geçici hükümet sayılıyordu.Kongre Erzurum Kongresi kararlarını onayladı.Damat Ferit’in adamı Elazığ valisi Ali Galip, Kürt aşiretlerini M. Kemal’e karşı kışkırtıp,çalışmalarını bozmaya çabaladıysa da başarılı olamadı.M. Kemal tarafından sorgulandı.Halep’e kaçtı.Sivas kongresi bu hava içinde sona erdi.Damat Ferit kabinesinin olumsuz çabalarını tespit eden M. Kemal ve arkadaşları,yapmış olduğu olumsuz çalışmaları padişaha bildirdiler.Ferit Paşa Kabinesi çekilmek zorunda kaldı.Yerine gelen Ali Rıza Paşa hükümeti,Heyet-i Temsiliye hükümetini şartlı olarak desteklemeye karar verdi.M. Kemal Sivas’ta iken İrade-i Milliye gazetesin çıkarmıştı.(13 Eyl).Bu defa Ankara’da Hakimiyet-i Milliye gazetesini kurdu.(10 Ocak 1920)

Meclis-i Mebusan 12 Ocak’ta İstanbul’da açıldı.Mustafa Kemal İstanbul’ giden millet vekillerine,kendisini seçmelerini ve mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurmalarını tavsiye etmişti. Kendisi hazır bulunmayan birini seçmenin sakıncalı olacağı düşüncesiyle onu başkanlığa seçmediler.Kurdukları gruba Felah-ı Vatan adı verdiler.Mebusan meclisi heyeti 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli esaslarını bir bildiri şeklinde kabul ve imza etti.Pariste toplanan müttefikler arası konsey 13 Mart’ta İstanbul’un fiilen işgaline karar verdi.16 Mart’ta İstanbul fiilen işgal edildi.M. Kemal olayı İslam elemi ve dünya parlamentolarına yayınladığı bildirilerle protesto etti.Bildiride 700 yıllık Osmanlı Devletinin hayat ve hakimiyetinin sona erdiğini belirterek, milleti hayat ve bağımsızlığını bütün geleceğini korumaya çağırdı.

http://tr.yenisehir.wikia.com

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat III

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat

 

Saat dakika
12 nisan 10 24 evvel

Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburna ile Kabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki sırtları işgal etmiştir. 27’nci alay düşmanı şark cephesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında altı yüz metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan kıtaatının ricate başladığı görüldü.

İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Yine hikâyemize devam edelim, olmaz mı? 57’nci alay, verdiğim emir üzerine şiddetle takip ediyordu, 27’nci alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi. Bununla beraber gerek bizzat benim, gerek yanımdaki zabitlerden tarassut için ileri gönderdiklerimin neticei tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.

– Pek iyi Paşa Hazretleri, böyle bu kadar şiddetle hücum eden düşmanı bu kadar süratli bir surette ricate mecbur eden amiller nedir?

– Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arzedeyim: Şimdi saat on bir buçuk evvelden sonra vaziyet bence şu idi:

Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, sekiz taburdan fazla idi. Şimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle gayrimünasip gayet geniş bir cephe üzerinde “261”e kadar şimalen, ve Kemalyeri’nin bulunduğu sırtların garp yamaçlarına kadar şarkan ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cephe hattı, ziyade manialı birtakım derelerle kesik bulunuyordu, bu sebeple düşman kendi cephesinin hemen her noktasında zayıf idi. Conkbayırı şimalinde mevzi alan 19’uncu fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu ihraç noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz ihraç etmeye devam ettiği kıtaatın ihracı hem müşkülâta, hem de teahhura uğradı. 57’nci alayın Conkbayırı ve Suyatağı hattından “261” istikametinde ve dar cephe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi iki taburdan ibaret olan 27’nci alayın da Merkeztepe istikameti umumîyesinde geniş cephe ile düşmana atılması düşmanı ricate mecbur etmiştir.

Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir amil vardır ki o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.

Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu bir taarruzdur. Hattâ ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlere şunu ilâve etmişimdir:

– Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

Bu sözler Paşanın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki, muhakkak, kumandan o günü hayalinde tekrar yaşatıyordu. Bunları duydukça muharebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her şeyin fevkinde gene ruh azminin, bir gaye uğruna fedakârlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.

– Şimdi bu böyle, efendim? Fakat akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralarda idi ki 9’uncu fırka kumandanından haber getiren bir zabit, düşmanın Kumtepe’ye kuvvet ihracına başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını, 19’uncu fırkaca bu cihetin nazarı dikkate alınmasını, 9’uncu fırka kumandanının tekmil kuvvetleriyle Kirte’ye gittiğini bildiriyordu.

Kumtepe, Kili dülbahir’e en yakın ve pek müessir bir noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksatları zıyaa uğratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen şey, Arıburnu’nda muharebeye iştirak eden kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve fırka kısmı küllîsiyle bizzat Kumtepe’ye yetişmek oldu. Buna dair icap eden emirler verildi. Fakat bizzat fırka kısmı küllîsine mülâki olmayı tercih ettiğim için hemen hareket ettim.

Kumandan hemen hareket ediyor. Ve Kocadere’de 77’nci alaya, ondan sonra da… inci alaya mülâki oluyor. Öğleden sonra saat bir raddelerinde Maltepe’ye yaklaştığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor. Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu kumandanı Esat Paşa ve maiyeti erkânı harbiyesi… Mustafa Kemal Bey, müşarünileyhe gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aitti, ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe’ye çıktığını haber veren zabit, bu raporun mealini söylemiştir. Halbuki okuduğu tahrirî rapora nazaran düşmanın Kumtepe’ye çıktığı doğru değildir.

– Bakınız bu raporun şifahen tebliğinde bir “Kumtepe’ye asker çıktı” cümlesinin ilâvesi bütün tetkik kararlarına değiştirebiliyor, iş bu suretle anlaşıldıktan sonra kolordu kumandanı paşa hazretleri kararımı sordular.

Mustafa Kemal Bey de tekmil kuvvetle Arıburnu’ndaki düşmana taarruza devam edeceğini arzediyor. Kolordu kumandanı paşa kabul ediyor ve Mustafa Kemal Bey derhal yanından ayrılıyor, muharebe meydanına geliyor. 77’nci alayı 27’nci alayın solundan düşman sağ cenahı aleyhine taarruza geçiyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lâzım gelen yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ cenaha gidip oradan muharebeyi idare ediyor.

Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman ricatine devam ediyor, hattâ kısmen sandallara binmekle bile iştigal ediyormuş. Fakat akşam olmuş. Gecenin hulûlüne kadar muhtelif emirlerle hücuma sevkedilmiş olan cüzütam kumandanları, fırka kumandanının ısrarı üzerine, ta ki düşman tamamıyla tardedilsin diye savletlerine devam etmişler ve pek de muvaffakiyetli hücumlarda bulunmuşlarsa da düşmanı kâmilen sürememişler. Gece de pek ilerleyince muharebe kesilmiş. Bu anî sükûnet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama başlamış.

Paşa:

– Demek ki, dedi 12/13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir taraftan sahih malûmat alamıyorum. Gece karanlığından dolayı manzarai harbi gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cepheyi bizzat dolaşıyor, oradan, telefon merkezi yapılmasını emrettiğim Kocadere’ye geliyorum. Orada vâkıf olduğum yeni vaziyete göre sağ cenahtaki ihtiyat kuvvetlerini alıp merkeze ve sol cenaha yaklaştırıyorum. Kendim de bilâhare Kemalyeri unvanını alan merkezden muharebeyi idare ediyorum.

Muharebenin yalnız bir gününü dinlemek insanın içinde helecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığını dolduruyordu. Sordum ki:

– Arıburnu vakayii yalnız bundan mı ibarettir?

Paşa ruhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keşfetmiş tecrübeli bir adam temkiniyle gülümsedi:

– Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vak’anın başlangıcıdır. Benim Arıburnu’nda 12 nisan dahil gününden 4 mayıs dahil gününe kadar 23 günlük “Arıburnu kuvvetleri” kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cephenin sağ cenahında tekrar yalnız 19’uncu fırka kumandanlığım vardır. Bu müddet zarfında birçok vakayii harbiye cereyan etmiştir. Biz yalnız en mühim günleri işaret edebiliriz.

Ve önünde duran sigara paketini uzattı. İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı çaldı. Arkamızdaki mahmuz şıkırtısına:

– Çocuk, bize iki kahve daha yapın, sonra da şu sobanın ateşi sönmesin, dedi.

– Başüstüne Paşam.
Ve yine çalışmaya başladık:

Düşman 13 nisanda, yani geceden beri ihracına devam ettiği kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor, evvelâ sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza faik kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız faik düşman kuvvetinin süngü hücumundan kendini korumak şartıyla arada bir mesafe muhafaza etmek üzere mağlûbiyetten sıyanet ediliyor. İşte bu suretle 13 nisan günü, mağlûp olmadan kazanılıyor.

Paşa dedi ki:

– Bu, askerimizin en mühim surette fedakârlığı, kahramanlığı demeyim -çünkü Türklerin bundan daha fazla fedakârlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum -herhalde sebat ve metaneti, zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en namüsait vaziyetim 13 nisan günü idi. Çünkü beş İngiliz livasına karşı duran kuvvetim dünkü, yani 12 nisan günkü, şanaver şedit savlet ve taarruzlarla zayiata uğrayan 57’nci alaydan, ikişer taburlu olan 27 ve 77’inci alaylarla, gayri kabili istifade bulunan 72’nci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 insan muharebesiyle Arıburnu cephesi muvaffakiyetinin temelini kuran, İngilizlerin bu cephede azmini kırıp plânını mahveden, bu kuvvetti. 14 nisan günü daha iki alay kuvvetin tahtı emrime gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim.

13/14 nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim. Kat’î kararımı fecre yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla ateş altına almıştı. İşte icap eden taarruz emri bu ateş altında yazılmıştır. Bu emir, emiratlıları ile cüzütam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri’ne gittim.

Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cephede taarruza başlandı. Bundan sonra idi, sağ cenahta da kıt’alarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cephe üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt’ta firar suretinde ricate başlamıştı. Kırmızısırt’ta ricate başladı. Saat 10’dan sonra sağ cenahımız da düşmanı tazyike başladı, ricate mecbur etti. Ve takibe koyuldu. Zeval sıralarında idi ki düşmanın Kanlısırt’ta ricat eden aksamından baki kalmış olanlar Kırmızısırt’ta da en son ricat ettikleri avcı hendekli mevziinde tüfeklerini bırakarak hemen heyeti kâmilesiyle siperelrinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil, bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı! Bütün bu manzaraları Kemalyeri’nden ben ve tekmil maiyetim dürbünsüz olarak seyrediyorduk.

Bu aralık gerek fırka erkânı harbi İzzettin Bey’den aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşahedelerimden anlıyordum ki düşmanın Arıburnu şarkındaki sırtlarda hiçbir faaliyeti kalmamıştır. Sağ cenahımız karşısında düşman efradı sahile iltica etmiştir.

Yalnız ricat noktasına uzak kalan düşmanlar Kanlısırt’la Kırmızısırt’taki vaziyetlerinden dolayı, Merkeztepe’de kalmış olan aksamı da sağ cenahımızın Kömürkapıderesi ve Bombasırtları’na kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt’ta aldıkları hâkim vaziyetten dolayı çekilmiyorlar, ister istemez sebat gösteriyorlardı.

Düşmanın asıl sebatı Yükseksırt’ın garbında ve Haintepe’de görülüyordu. En nihayet gece hulûl edince, kıtaatın fevkalâde yorgun olduğu da anlaşılınca kazanılan muvaffakiyetle iktifa olundu. Muharebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi.

15 nisan günü görülen vaziyet şu:

Düşman sağ cenahımız karşısında Yükseksırtın sahile müteveccih kısmında, Kömürkapıderesi içinde yamaçlara tutunmuş bir halde, buna mukabil bizim kıt’alarımız Cesarettepe’deki düşman hattı bâlâsında, bunun karşısındaki kıtalarımız da Edirnesırtı’nda Kırmızısırt ve Kanlısırt’ta imiş. Hattı bâlâ tekrar tekrar düşman tarafından işgal edilmiş ve buna mukabil kıt’alarımız mezkûr hattı bâlânın şarkında ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de ihraca devam ediyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevkedilerek ön hatlar takviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe de umumî vaziyetini tashih edebilmek için cephenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında, Kanlısırt cihetinden düşman sol cenahımızı sabahtan beri tazyik etmekte imiş. Bu taarruzu tevkif edilmiş. O gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz, üç yüz metre karşısında bulunuyormuş. Bu suretle gittikçe tekâsüf eden düşmanın karşısında beklemektense kat’î neticeyi kazanmaya kifayet edecek kadar kuvvet celbi için Mustafa Kemal Bey mafevk kumandanlara maruzatta bulunmuş. İstediği kuvvetleri alınca cephesi genişlediğinden muhtelif kumandanlarla daimî münasebette bulunmak zorlaşmış. Onun için cephesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına ayırmış.

16 nisan:

Düşman sağ cenahımıza taarruz teşebbüsünde bulunmuşsa da durdurulmuş.

17 nisan:

Sağ cenahımızdaki siperlerimize düşman taarruz etmiş. Fakat kıt’alarımızın mukabil süngü hücumları ile geri püskürtülmüş: Fakat tamamıyla yerleşen düşmanın yeniden mühim bir hücuma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa Kemal Bey taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı kararlaştırmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemalyeri nezdine celbedip şifahî talimatta bulunmuş.

O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim ve şunları aldım: Zira taarruz emri vermeden evvel Mustafa Kemal Bey ruhlara hitap etmekten pek kuvvetli neticeler bekliyor. Onun için diyor ki:

“Düşmanın altı gündenberi iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin menaatinden dolayı neticeye kadar şiddetli takip edememek yüzünden barınabilen aksamı himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduğu anlaşılmıştır. Seddülbahir’de Kumkale cihetinde de hal hemen aynı olmuştur.

Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemal denize dökmek lâzım olduğu kanaati vicdaniyesindeyim. Vaziyetimiz düşmana nazaran zayıf değildir. Düşmanın kuvvei maneviyesi tamamen mahvolunmuştur. Mütemadiyen siper yapmakla kendisine bir melce aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz.

Düşmanı büsbütün kaçırmamak için daha çok teemmüle lüzum yoktur.

İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan hacaletinin ikinci bir safhasını görmektense burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kat’iyyen kabul etmem. Şayet böyleleri olduğunu hissederseniz derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim.

Şimdiye kadar ihraz ettiğimiz muvaffakiyeti tamamlamak için emrime verilen taze kuvvetleri hattı harbe vasıl olmaktadır.”

Ve ruhları bu hitapla dolan kumandanlara, edecekleri taarruz hakkında lâzım gelen emirleri veriyor, tertibatını da kolordu kumandanlığına arzediyor. Kararı oraca da tasvip görüyor.

Bunun üzerine 18 nisan tarruzu vukubuluyor ki onun neticesinde husule gelen vaziyet, Paşaya nazaran o günden sonraki hareketlerin hiçbirisiyle “kabili tebeddül olmayan vaziyet”tir.

Şöyle ki: “Saat beş evvelden itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açması ile diğer taraftan müteakıben yeni gelmiş olan 14’üncü alayın Boyun ve Merkeztepe’ye doğru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cephe üzerinde topçu ve piyade muharebesi başlamış oluyoruz”. Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıt’alarımızla düşman hatları arasında mesafe pek az olduğu için düşman bataryaları piyademiz üzerine hiçbir tesire yapamıyorlarmış.

Yalnız düşmanın harp gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden muharebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve devamlı ateşler altında bulundurmaktan bir an hali kalmıyormuş.

Paşadan kendisinin bu muharebeyi nereden idare ettiğini sordum:

– Ben bu muharebeyi Kemalyeri’nden idare ediyorum, dedi.

Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ cenahtaki bazı kısımlar müstesna olmak üzere, bütün düşman mevzilerini, sonra da hemen bütün kıt’alarımızın hareketlerini göz altında bulundurabilmesi mümkünmüş.

Paşa dedi ki: “Düşmanın şiddetli piyade ve mitralyöz ateşleri karşısında 14’üncü alayın taarruzu bataetle ilerlemekte idi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz düşman siperleri üzerine endaht ederek piyademizin ilerlemesini himaye hususunda pek ziyade, amma fevkalâde ziyade çalışmakta idi. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzları da görülmeye başladı. Saat 6.45 evvelde 14’üncü alayın gerisinde bulundurulan 125’inci alayın kısmı küllîsi Merkeztepe istikametinde 14’üncü alaya takrip edilmişti. Sol cenah kuvvetlerimizin daha ciddî taarrruz etmesini, sağ cenah kuvvetlerimizin de taarruzla 14’üncü alaya muavenette bulunmasını emrettim. Fakat saat 10.30 evvele kadar devam eden safhada düşmana pek müessir olmamakta bulunduğumuzu görüyordum.”

Bunun üzerine tertibatta birçok teferruata müdahaleye lüzum görmüş. Bu baptaki emirlerinin kumandalara vusulüne kadar, geriden sevkolunan takviye kıt’alarının muharebe cephesine muvasalatına kadar geçen zaman zarfında taarruzlarımızda bir durgunluk peyda olmuş, kumandanlardan bazıları taarruzun tevkifini, yahut hiç olmazsa geceye talikını rica etmekte imişler. Halbuki Mustafa Kemal Bey düşmanın hakikaten büyük bir tazyik karşısında bulunduğunu bildiği için mutlaka taarruza karar veriyor.

– Bu tazyikin mevcut olduğunu ne suretle takdir edebiliyordunuz, efendim.

– Bir defa bulunduğum yer pek müsaitti. Bütün vaziyeti tekmil cüzütam kumandanlarından daha iyi görebiliyordum. Sonra da muhtelif membalardan malûmat alabiliyordum. Meselâ düşman kumandanının “buraya imdat yetiştiriniz” tarzındaki bir telsiz telgrafını mevkii müstahkemde bulunan telsiz telgrafımız kapmış. Bunu bana bildirdilerdi. Binaenaleyh başlanılan taarruza devam etmek lüzumlu idi. Düşmanın imdat kuvvetleri yetişmeden evvel taarruzumuzu kat’î bir neticeye iktiran ettirmek lüzumu aşikârdı. Sonra düşmanı bir an evvel sahillerimizden atma gayet vatanî bir vazife idi.

Maksadımı cüzütam kumandanlarına bildirdim. Bu maksadın tatbiki için askerlerimizin süngüsünden başka güvenilecek hiçbir çare yoktu. Elimde bulunan bütün kuvvetler ileriye yaklaşmış bir halde idi. Bir hücum savletiyle düşman mevzilerine girmeleri için borazanlarla, trampetlerle geriden şiddetli bir hücum emri verdirdim. Saat 4 sonra idi. Umum cephede ileri hareketi canlandı. Bilhassa merkez grubu savletle ilerlemeye başladı. Doğrusu bütün kıt’alarımız şayanı takdir bir surette ilerliyordu.

Gayet itidalle konuşan muhatabımın ağzında “şayanı takdir” terkibinin mühim mânası vardı. Bu terkip benim nazarımda tarifsiz fedakârlıklar, muhayyelesiz kahramanlıklar sahnesi demekti.

– Sonra ne oldu efendim?

Birçok efrat bazı yerlerde düşman siperlerine kadar girmeye muvaffak oldu. Fakat asıl keşif avcı hatlarımız düşman siperlerinin yirmi otuz, hattâ sekiz on metresinde durdu.

Bizim askerlikçe bu mesafede hâlâ muharebenin bitmemiş olması şayanı istiğraptı. Çünkü eski nazariyata göre bu mesafenin pek çok fevkindeki bir mesafede muharebe neticesi taayyün etmiş olmak lâzım gelir. Halbuki düşmanın sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden yılmaması böyle burun buruna gelindikten sonra da daha aylarca müddet pek kanlı muharebe safhaları görmek imkânını muhafaza etmiş oluyor.

Bu muharebe böyle saat dörtte burun buruna gelmekle taarruz durdu. Fakat muharebe olanca şiddetiyle devam ediyordu. Ben kemali ciddiyet ve şiddetle taarruz edilmek, bu taarruz ihtiyat ve istinat kuvvetleriyle iyi takip olunmak şartıyla neticei kat’iyyenin kazanılacağına kaniydim. Ve bu kanaatimde musırdım. Bilhassa düşmana bu kadar yaklaşıldıktan sonra gecenin zulmetinden istifade edilerek düşman siperlerine atılmak pek mümkün olacaktı. Gece yarısına kadar bazı tertibatla iştigal edildi. Sonra bir gece hücuma yapılmasını emrettim. Fakat sabaha kadar cereyan eden ahvale, hâsıl olan vaziyete nazaran düşman mevazii asliyesine girilemediği anlaşıldı.

Yirmi dört saatten beri devam eden muhabere askerin pek ziyade yorgunluğunu mucip olmuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı takhim etmekten, orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh lâzım gelen emri verdim.

Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere Paşadan bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:

“Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kat’iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur. Hâb ü istirahat aramanın bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı göstermeyeceklerine şüphe yoktur.”

Mustafa Kemal Paşa’nın umum Arıburnu kuvvetlerine şamil olan kumandanlığı 4 Mayıs 1331 gününe kadar devam etmiş, bu müddet zarfında cereyan eden vak’alar içinde öyle mevziî mütekabil taarruzlardan başka hiç büyük muharebe yok. Fakat cidden kahramanlık sahneleri var. Meselâ bakınız Paşa ne anlattı:

– Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimei şahadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.

Paşa, Arıburnu kumandanlığından ayrılıyordu. Fakat gece olmuştu. Ben de Paşadan ayrılmaya mecburdum! Kendisine pek çok teşekkür ederek, iki gün sonra diğer safhalar hakkında malûmat almak için tekrar ziyaret edeceğimi söyleyerek kahraman elini sıktım.

Bana Kanije müdafil Tiryaki Hasan Paşa ile, yahut Pilevne aslanı Gazi Osman Paşa ile görüşmek mukadder olsaydı bugünkü muhavereden daha fazla mı bir heyecan duyacaktım?

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat II

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat

Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşarünileyh de henüz cereyanı ahval hakkında vazıh malûmat edinememiş olduğu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey’den vürut eden bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’de icra ettiğim hususî tarassudat neticesinde bende hâsıl olan kanaati kat’iyye, öteden beri imali fikir ettiğim gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın gayri kabili içtinap olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalıköyü’nde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzre amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emralmak üzre yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten cıgara dumanları arasından bakarak:

– Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emir maiyet cüzütam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka üçüncü kolordu kumandanlığına da telefonla arzedilmek üzre bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi ve teşebbüsümü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğu, memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi süratli, kararları kat’i genç bir kumandanın bütün kıt’alarıyla tehlikeye atılma müheyya vaziyeti karşımda, bu anda sakin sakin kâğıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği notları mülâhaza ile seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde o kadar vuzuhla seziliyordu ki… Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyuyordum.

– Bundan sonra kıt’alarını yürüyüşe müheyya olarak içtima ettirmiş bulunduran 57’inci alay, -meşhur bir alaydır bu, çünkü hepsi şehit olmuştu -kumandanları ve sertabip ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde içtima mahalline gittim. Basit bir tertiple Bigalıderesi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine tevcih ettim.

Yolda giderken kumandanlarına olsun, sertabibe olsun şifahî izahatı lâzıme veriyordum. Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan başka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa’bülmürur, kayalıklı derelerle mali idi. Bir yol bulup kıt’ayı sevke delâlet etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.

– Zati âliniz ne ile gidiyorsunuz efendim?

– Ben? Atla!… Bu kumandalar da atlarının üzerinde tabiî… Biz hepimiz kıt’anın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar.

Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş, delâletinden istifade edilemedi.

– Yani müşkülât. Muharebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları?

– Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmeden suretiyle Kocaçimentepesi’ne muvasalat edildi. Şimdi Kocaçimentepesi’ni tasavvur buyurun: Kocaçimen şibihcezirenin en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviyei meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakın.

Sir Hamilton’un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı gene çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı… Asker, Paşanın askerî ceketindeki cepten haritayı alması için emir telâkki etti. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat gitti.

Yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarda hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus muharebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, mektebi harbiye talebeliğinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşanın genç kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir agrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzak’ın Kolonel Şaber (Colonel Chabert)i, Mopasan (Maupassant)ın Bul dö Süif (Boule de suif)i, Lavedan’ın Servir’i duruyordu. Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.

Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda pek mahirane vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoğrafı nazarı dikkatimi celbetmişti. Ona bakıyordum: Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o esnada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi.

Kalın ve azimkâr sesiyle:

– Evet Sofya’da bir balkostüme (Kıyafet Balosu) hatırası, dedi.

Gene şal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 nisan muharebesine avdet ettik. Paşa:

– Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki, orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrat o müşkül araziyi bilâ tevakkuf kat’etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumadanına afradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler, sonra beni takibedeceklerdi. Ben de, arada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi’nden Conkbayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emirzabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebeltopçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı’na vardık.

Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enterasan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim anı bence budur.

Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:

Bu esnada Conkbayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıkarak:

– Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

– Efendim düşman! dediler.

– Nerede?

– İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemei mantıkıye midir, yoksa sevkı tabiî ile midir, bilmiyorum.

Kaçan efrada:

– Düşmandan kaçılmaz, dedim.
– Cephanemiz kalmadı, dediler.
– Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasını yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emirzabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzeye bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!

Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

– Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay 57. tabur 2. kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi’ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı’nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

– Zati âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?
– Ben de bataryanın yanında idim.
– Bizim o ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?
– 57’nci alayın taarruza başlaması… durun size söyleyeyim… (defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerinde idi. O esnada 9’uncu fırkaya mensup süvari zabitanından mülâzımievvel Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27’nci alayın Kocadere garbındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkûr alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğumu, 27’nci alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigali civarında bulunan 19’uncu fırka kısmı küllîsini Kocadere istikametine celbedeceğimi, bu emri kendisine isal eden süvari mülâzimi Salih Efendi’yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı’ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı’da bulunan fırka erkânı-harbine de emir atlısı ile bir emir gönderdim. Dedim ki:

İzzettin Bey (Rahmetli Gn. İzzettin Çalışlar): Alay 72 Maltepe’ye takarrüp etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocadere’ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere şarkına takarrüp etsin. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

– O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş vak’alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu.

– Hayhay, bunu verebilirim, yazınız.

Üçüncü Kolordu Kumandanlığına Arıburnu şimalindeki sırtlar.

 

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat

 

Ruşen Eşref Ünaydın tarafından 1918 yılında yapılan bu röportaj ilk olarak Yeni Mecmua’da yayınlanmış, 1930,1933,1954 ve 1981 yıllarında kitap olarak yayınlanmıştır. Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşa’yı Türk basınında ilk defa tanıtmasıyla ünlüdür. Soldaki fotoğrafta Ruşen Eşref Atatürk ile birlikte aynı masada…

Ruşen Eşref:

– Paşa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. Bu hamaset günleri artık silinmemek üzre cihan tarihinde lehimize iki üç sahife daha ilâve etti. Sir Hamilton bile, Türkçeye tercüme edilmiş raporunda okudum, bizi cesaretimizdeki, bizim fedakârlığımızdaki ulviyeti kendi aleyhlerine kaydediyor. Bütün Fransız mecmua ve gazeteleri, Çanakkale’de döğüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapamadık. Yeni Mecmua’nın son kıymettar teşebbüsü bana o gazâ yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabiî zatı âlilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz… Kim bilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zâti âlinizden onları dinlemek için geldim.

Paşa bu sözleri ciddî bir tebessümle telâkki ediyordu.

Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanepeleri, koltukları bile halılar, seççadeler ve kilimler altında koyulaşmış, bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambrandvarî bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mâna gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülâyemet, huşunet, saffet, zekâ… Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz…

Çekmekte olduğu doksan dokuzlu necef tesbihi masasının üzerine bırakarak:

– O halde derhal başlarız, dedi.

Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zaptolunma koca bir makinalı tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden süzülen Çanakkale menkıbesinin hulâsasını, bu sabırlı ve temkinli kumandandan üç gün, ve her mülâkat on iki saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.

Başlamazdan evvel dedi ki:

– Tabiî esrarı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alâkadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar san’at adamları içindir ki tarih hepsinden bahsedecektir.

– Elbet Paşam. Maksadım, o günlerin vak’alarını bizzat zati âlinizden öğrenmektir. Askerliğe temas eden noktaları ben de anlamam. Bunun üzerine Paşa izaha başladı.

Evvelâ Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağrılmış ve Tekirdağ’da 19’uncu fırkayı teşkile memur edilmiş ve bu kuvvetle Eçe limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen Balkan harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.

Dedi ki:

– Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi:

Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı… Ve benim noktai nazarıma göre düşmanı karaya çıkartamadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek surette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben şubat 1330…

Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos mıntıkası kumandanlığı esnasında cereyan eden mühim vak’aları şu suretle hulâsa etti: Düşman bir defa Seddülbahir’e ve Kumkale’ye asker çıkarmak teşebbüsün de bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.

– Düşman bu karaya asker çıkarmak teşebbüsünü neden denedi?

– Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir de malûm olan 5 mart vardır.

– Ki asıl bizi alâkadar eden de odur, Paşa Hazretleri.

– Fakat bu tamamen bahrî bir harekettir. Sahil müdafaası Cevat Paşa Hazretlerinin tahtı emrinde bulunuyordu. Benim bu hareketle alâkam, dolayısiledir. Yalnız 5 mart gününün sabahı Cevat Paşa Hazretleri… Maydos’ta bulunan karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı göstermek üzere beraber Kirte’ye gittik. Oraya vardığımız zaman, düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.
– O vakit ne yaptınız efendim?
– Bunun üzerine bendeniz…
– Estağfurullah…

– Mezkûr mıntıkanın muhafazasına memur 26’ncı olay kumandanına icap eden talimatı şifahiyemi verdim. Ve Cevat Paşa ile birlikte vazife başında bulunabilmek için Maydos’a döndük. Düşmanın mağlûbiyetiyle neticelenen bu 5 mart muharebeyi bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemde idi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre şayan hiçbir şey vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayanı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün haddi azamîsiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir. Düşünün ki birçok çökmeler, infilâklar, yangınlar, zayiat arasında, daimî ateş karşısında, muharrip endahtlar altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır.

Düşmanın mağlûbiyetiyle kapanan bu hâdisei bahriyeden sonra, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların boğazı yalnız donanmaları ile zorlayarak bir maksat elde etmekten ümidi kestiklerine hükmediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıt’alara “teyakkuzda” bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin arttırılması için lâzım gelen yerlere resmî müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini arttırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diğer bir zat tayin olunuyor! O zaman kaymakam rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği fırka ile icabında Gelibolu civarına, icabında Anadolu cihetine harekete müheyya bulunmak üzere “ihtiyatı umumî” olarak terkediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay beyin fırkası tahsis ediliyor.

Bu sıralarda, yani mart içinde Mustafa Kemal Bey’in fırkasından bir alay, Çanakkale’ye geçiriliyor; fakat gene iade olunuyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalıköyü civarında bulundurmayı muvafık görüyor. Fırkası beşinci ordunun ihtiyatı umumîsi olarak Bigalıköyü ve bunun cenubuşarkîsindeki Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugâhlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir mucibince icabında Bolayır’a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren bütün kıt’alarını talim ve terbiye ile iştigal ettiriyor.

– İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi ki Arıburnu’nda bir hâdise cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı.

Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyit edildi. Bir taraftan Maydos mıntıkası kumandanlığından malûmata intizar etmekte idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine… Yalnız fırkanın süvari bölüğüne – istihsali malûmat için – Kocaçimen hareket etmesi emrini verdim.

Siperde Koşullar

Öne çıkan görsel

Zavallı nöbetçi içinde bulundukları tehlikenin farkındaydı, ancak hastalık ve yorgunluk çoğunlukla uyanık durmanın hemen hemen mümkün olmaması demekti: “Nöbetteydim ve birden küt diye siperin dibine devrilmiş olduğumu fark ettim. Süngülü tüfeğim elimdeydi –orada bir kaza olup ölmüş olmamam bir mucizeydi. Ama yaralanıp yaralanmadığımı aklıma bile getirmedim. Savaş divanına verileceğim için hemen kalktım.” Askerler fiziki olarak mümkün olduğu derecede birbirlerine yardım ederlerdi: “İnsan çoğunlukla uyuyakalır ama arkadaşları kendisini uyandırırdı. Gözlerimi kapattığımı ve sonra bir tekme ile uyandığımı hatırlarım. Öylesine bitkindik ki. Ateş basamağında ayakta dururdun ve sonra birden kendini kaymış olarak kıç üstü siperin dibinde otururken buluverirdin. Bunun nasıl olduğunu anlamazdın bile.”
Nöbetçilerin bir görevi de Türkler’in aralarına sızmalarını önlemekti ve bu konu da İngiliz askerleri arasında ün salmışlardı:

Türk subayları siperlerimize girip “Bay Falanca burada mı? Diye sorarlar, subay karşılarına gelince de onu öldürüp kendi siperlerine koşar giderlerdi. Bu konu da bizi uyarmışlar, gözümüzü dört açmamızı söylemişlerdi. Bir ün siperin ucunda bir arkadaşla duruyorduk. İki kişinin konuşarak geldiklerini duyduk. Hemen yerimizden fırladık, ben süngümü birinin çenesinin altına dayayıp, “Kimsin?” diye sordum. “General Firth,” dedi. Generaldi gerçekten. Ve çenesinin altında süngüm vardı! (Er George Peake)

Nöbetçinin görevlerinden biri de ara bölgedeki dinlenme noktalarında beklemekti. “Dinlemek hiç de hoş bir görev değildi. Uyumayacaklarına ve heyecanlanmayacaklarına güvenilen birkaç kişi birer saatliğine ikişer kişi olarak gönderilirdi. Bunlar bir hendekten sürünerek gidip siperlerimizin önündeki açık araziye çıkarlar ve bir kulaklıkla çevreyi dinlerlerdi.” Harry Baker heyecanlanmayacağına güvenilenlerden birisiydi:

Akşam ve sabah yoklamaları arasında iki siper arasına gidip yatmak işi vardı. Bu insanlar genelde silahsız olurlardı ve görevleri Türk tarafındaki herhangi bir hareketi bildirmekti Elinde sadece bir bıçak ve hareket gördüğünde çekeceğin bir ip parçası vardı. Ama Türkler kimi zaman siperlerden çıkıp ölülerin ayakkabılarını çalıp torbalarını boşaltırlardı. Orada bir saat yatardın. Ben bir gece ordayken üzerimde şortum vardı –ve birden ağ dizimin arkasında bir şey hissettim. Tam o anda bir işaret fişeği atıldı ve ortalık aydınlandı. Başımı yavaşça çevirince bacağımın arkasında kocaman bir farenin oturduğunu gördüm. Doğrusu bir Türk’ün yerine onu gördüğüme çok sevinmiştim. (Er Harry Baker)

Nöbetçiler görevdeyken diğerleri siperlerin onarım ve iyileştirilmesiyle uğraşırlardı. Bu iş kimi zaman gündüz yapılırsa da çoğunlukla geceleri çalışılırdı. Yalnız geceleri yapılacak bir şey de, siperlerin önündeki dikenli teli yerleştirmek, pekiştirmek ve onarmakti:

Kuşkusuz, insan dikenli telin kazıklarını çakarak dalan uzun işlere giremezdi. Bir kısım teli siperin içinde hazırlar, dışarı iter, sonra çıkıp 10-15 metre ileri yuvarlardık… Ahşap bir çerçeve, 4 metre uzunluğunda ve çevresine dikenli tel dolanmış… Ancak, işin güç yanı siperimizin önünde Türk dikenli tellerinden kalıntıların olmasıydı. Geçen gece bir arkadaşla bunlardan birini yuvarlarken tellere iyice karıştık ve sanırım on dakika (bana on yıl gibi geldi) orada asılı kaldık. Telin canlı olduğuna yemin edebilirdim. Yere dümdüz yatmış olduğun halde bir ayağını kurtarıyordun ve bu arada bir santim bile kıpırdamadığın halde öteki ayağını kurtarmaya çalışırken o ayağın yine tele dolanıyordu. Ancak en kötüsü insanların boş konserve tenekelerini siperin önüne fırlatmaları, o zaman bir süt arabası gibi sesler çıkarmadan kımıldaman olanaksız oluyor… (Binbaşı Norman Burge)

Siperler birbirlerine o kadar yakındı ki, insansız bölgede devriye Gelibolu siper yaşantısının önemli bir parçası değildi, ama yine de bazı bölgelerde buna gerek duyuluyordu. “Geceleri devriye nöbeti için siperden çıkarken çok dikkatli olmak gerekirdi; siperden kolayca çıkılacak iki yer vardu ve Türkler makineli tüfeklerini buraya çevrili tutarlardı. Subaylarımızın yarısını geceleri bu körü körüne ateşten kaybettik sanırım” Birliklerin çoğunda devriye nöbeti gönüllü yapılan bir faaliyetti ve bazı subaylar buna şiddetle direnirlerdi.

Devriye karanlıkta bir saklambaç oyunudur, genelde belirli bir hedefi yoktur, karşına düşman devriyesi çıktığında ikiniz de kaçarsınız… Bu da oyunu daha da heyecanlandırır… Ama eğer bir yarar sağlamak istiyorsanız riskli bir oyundur ve sonucu da genelde sıfırdır. Ben daha ilk başta canımı gönüllü olarak tehlikeye atmamaya karar vermişti. (Teğmen George Hughes)

 

Duke of Wellington Taburu’ndan çavuş Edward Miles tipik bir keşif devriyesine çıkmıştı.Jefferson İleri Karakolu’ndan çıktık, bizim tellerin arasından geçip Türk tellerine gelene kadar yerde süründük. Göreceğin gibi tehlikeli bir iştir. Düşman teli boyunca bir aralık arayarak sürünürüz (düşmanın bir baskın yapamaya niyetli olduğunu göstereceği için bu rapor etmemiz gerekir) ve Türk nöbetçileri bizi görüp de ateşe başladıklarında karın üstü yatmak zorundayız. Islanıp çamura bulandıktan sonra kendi hattımıza döndük. Oradaki nöbetçilere bizim şafak sökmeden hemen önce döneceğimizi bildirildiğinden ateş edilmeden sipere girebildik. Yorgun bir halde rapor vermek için bölük komutanının siperine gittim.(çavuş Edward Miles)

Bazı subayların kendisi gibi olanların yaptıkları hakkında neler düşündüğünü bilseydi Miles herhalde çok kızardı.

Askerler kum torbalarının üzerinden atlıyorlar, teller arasında sürünerek geçiyorlar, ki bu bizim siperlerin önünde fazla güç bir iş değil. Sonra dinlenme noktalarının yanından geçip canlarının istedikleri yöne gidiyorlar. Önemli olan ertesi sabah saat 4’te döndüklerinde bir çukurda uyudukları gerçeğini örtecek bir masal uydurmaları… Başçavuş ve ben hep devriyelerin raporlarını değiştirir ve gece yarısı bir Türk grubunun terk edilmiş bir siperde bir şeyler yaptığı gibi bölük komutanının hoşuna gidecek bir şeyler uydururduk. (Teğmen George Hughes)

Teğmen Reginald Rathbone aralık ayında bir derciye görevine gönderilmişti:

Yanıma iyi bir bombacıyla iki piyade eri aldım. “Türk siperlerine mümkün olduğu kadar yaklaşacağız, siperlere mümkün olduğu kadar çok bomba atacaksınız, sonra da geri döneceğiz,” dedim. Siperlere yaklaşınca, “Haydi, bombalarınızı atın şimdi!” dedim. Patlamalar oldu, bombaların Türk siperlerine düşüp düşmediğini bilmiyorum. Hemen ateş açtılar. “Tamam, artık dönebiliriz,” dedim. Pek koşmadık ama oyalanmadan kendi siperlerimize döndük. (Teğmen Reginald Rathbone)

Askerler cepheden çekildiklerinde kumsallara yakın olan kamplarda dinlenirlerdi. “Bunlara neden dinlenme kampı denildiğini hep merak etmişimdir. Aklıma gelen tek çözüm kurşunlardan bazılarının siperlere isabet ettiği, gerisinin ise buraya geldikleri oldu.!” Askerlerin burada kullandıkları sığınaklar epey basitti. “İki metre uzunluğunda, altmış santim kadar enine ve toprağın sertliğine göre kimi zaman dört karış derinliğinde mezara benzer bir çukur kazardık. Üzerine su geçirmez bir muşamba gerer, bunu dört köşesinden taşlarla tuttururduk. Bu şarapnelden değil, güneşten korunmak içindi.” Askerler böyle basit başlangıçlardan yola çıkıp günün veya gecenin herhangi bir saatinde üzerlerine yağan kurşun yağmurundan korunma çarelerini ararlardı. Herkes sığınağını güçlendirecek malzeme ‘kazanma’ peşindeydi:

Robson ile çok esaslı bir sığınak yaptık. Eski bir Türk siperi bulmuştuk. Tuvaleti toprağın altına kazıp, zemine, toprakla doldurduğumuz bisküvi tenekelerini yerleştirdik. Sonra bir istihkam deposundan ‘kazandığımız’ tahta ve oluklu tenekeyle çatıyı örttük. İşimizi bitirdiğimizde depo subaylarından biri sığınağımızı inceledi ve, “Çok esaslı çatı,” dedi. “Evet, komutanım,” dedik. “İşiniz bitince tahtayla tenekeyi depoma taşıyın,” dedi. “baş üstüne,” deyip çatımızı söküp ait olduğu yere götürdük. (İstihkam eri Thomas Rowatt)

Cephede Askerin Maneviyatı

Öne çıkan görsel

Askerler hücum sırasında tam bir iman örneği sergiliyorlardı. Bilenler Kur’an okuyor, bilemeyenler ise bildikleri duaları okuyarak taarruz ediyorlardı. Hepsinin bildiği tek bir şey vardı ki, ölseler de kalsalar da her iki durumda da kazançlı olacaklardı. Aziz vatanları uğrunda ya gazi olacaklar, ya da şehit. Balkan Muharebeleri’nin askerde ve toplumda meydana getirdiği mahcubiyetin etkisi, Çanakkale Savaşları’nın hazırlıklarında ve askerlerin maneviyâtında da kendisini göstermiştir. Zira Çanakkale’ye evlâdını gönderen veya bizzat katılanlar milletin akıbetini tayin edecek mukaddes bir vazife için orada olduklarının tamamen şuurunda idiler. Çanakkale’de kendilerine yüklenen bu vazifenin idrakinde olan subaylardan biri olan Mucip Kemal Bey bu durumu şöyle ifade etmektedir :

“Devlet fakir, millet fakirdi. Açık ve ciddi görünüş böyle olmakla beraber, biz denizden karadan yapılacak taarruzu, o müthiş anı aylardan beri hiçbir ümitsizliğe kapılmadan mütevekkilâne bekliyorduk. Hâl ve şartlar ne olursa olsun, ilâhî kader bizim kuşaklara bu ağır vazifeyi yüklemiş bulunuyordu ve ehemmiyetle dikkate layıktır ki, sözlerin çok ilerisinde bulunan bu ödevin derin manasını, kutsiyetini kumandanlar, subaylar, erler iyice anlamışlardı…” 

Bu gerçeği Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref ile yaptığı mülakatta şöyle ifade etmiştir :

“Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran işte bu yüksek ruhtur.”

Muharebeler sırasında cephede bulunan bir İngiliz gazeteci Türk askerinin sahip olduğu vatan sevgisini takdir etmekten geri kalmamıştır :

“Askerlerimizin savaşmakta olduğu bugünkü düşman evlatları, namdâr, gazi ve şöhretli kumandan Osman Paşa’nın kumandasında olarak Plevne’yi kahramanca tutan arslanların aynısıdır. Bugünkü Türkler, Avrupa politikasının tek faktörü olan varlıkları için savaşıyorlar. Bugünkü Türkler, her bir Türk’ün kalpten sevdiği ve iftihar sebebi olan, sevgili İstanbul’u muhafaza için kanlarını döküyorlar.”

Kanal Cephesi’nden dönerek İstanbul’a gelen Münim Mustafa, Haydarpaşa İskelesi’nde Gülnihal Vapuru’ndan indirilen yaralılar ile Çanakkale’ye sevk edilen askerlerin me’yusiyet ve nefreti icap ettiren bir hâlet-i rûhiyelerinin olmadığı, aksine mahalle sakinlerinin askerlerle ilgilenip ihtiyaçlarını giderme gayretlerinin Türk milletinin askeri ile bütünleştiğini gösterdiğinden bahsetmektedir . 

Çanakkale’ye ikmâl eri nakleden Şirket-i Hayriye’nin 38 Numaralı Sultanhisar Vapuru gemi suvarisinin “O askerler ki, yarın Çanakkale’de düşmanı karşılayacaklar, belki çoğunun ruhları bu ebedî maviliğe karışacaktı.” ifadesi Türk askerinin sahip olduğu ruh halini açıkça gösteriyordu. Cepheye giden erlerde hüzün yerine neşe ve sevinç vardır . Bu sevk, taburlar arasında cepheye ilk önce varmak amacıyla tatlı bir yarış havasında cereyan etmekteydi. 
Hamdullah Suphi, bu yarışı bir zabitin “Taburlarımız arasında günlerden beri ‘Harp yerlerine biz evvel varacağız!’ diye bir yarışmadır devam ediyor.” ifadeleri ile nakletmektedir :

Cepheye koşan askerlerle yaralanarak geri gelenlerin arasında özel bir muhabbet hasıl olmuştur. Tasvîr-i Efkâr muhabirinin Haydarpaşa İskelesi’nde şahit olduğu sahne Çanakkale’de zaferi kazandıran yüksek ruh portresini göstermektedir. Zira Mehmetçik vatan ve mukaddesâtı için çekinmeden canını vermeyi göze almıştır. Hepsinde var olan duygu aynıydı: Vatan düşman çizmeleri altında pây-i mâl olmamalı, gerekirse bunun için şehit olunmalıdır . 

Mehmetçiğin gösterdiği fedakârlıklar, düşmanın cepheyi terk edişine kadar devam etmiştir. İstanbul hastanelerinde tedavi edilen yaralılarla yapılan röportajlar da göstermektedir ki, çoğu zaman hayatı hafife alan bu gaziler, tedavileri biter bitmez tekrar arkadaşlarının yanına dönmek için can atmışlardır. Yaralılardan birçoğu da seyyar hastanelerdeki tedavilerle yetinerek harp meydanındaki görevlerine koşmak için, yaraları uzunca bir tedaviye muhtaç bulunanların birçoğu ise siperlerinde kalmak için tabiplere ricada bulunmuşlardır. Zira milletin kendilerine gösterdiği bu hüsn ü muhabbet karşısında yatakta rahat rahat yatmayı ayıp görmüşlerdir. Hekimlere yalvararak bir an önce taburcu edilmelerini istemişlerdir. Zira milletimizin iyiliklerini kendimize helâl ettirmek istemektedirler 

İstanbul’a gelen yaralılar, Balkan Harbi’nin utancını değil, zafer kazanan bir ordunun mensubu olmanın verdiği gururu taşıyorlardı. Fatma Aliye’nin ifadeleri halkın, yaralılara bakışını göstermesi bakımından önemlidir :

“Balkan Harbi’nde mecrûhînin hâliyle bu günkü mecrûhînin hâlindeki farkı onları ziyâret edenler görmüştür. Onlar mahzun idi. Bunlar memnun! Onlar da yaralanmıştı. Lakin mağlubiyetlerden, intizamsızlık ve firar gibi bir zilleti görmekten avdet ediyorlardı. Şimdikiler ise vazifelerini ifa eylemiş olmakla beraber, zaferden geliyorlar. Yaralarının açısından bahis yok ancak şifâyab olup tekrar harbe gitmek arzu ve hevesi hüküm sürüyor.”

Kendisi ile mülakât yapılan Mülâzımıevvel Abdullah Nâbi Efendi, askerin göstermiş olduğu fedakârlığın sebebini Çanakkale’de ne için harp ettiğini bilmesinde görmektedir . Ayrıca vatanı için canını vermeyi göze alan Türk askerinin yaralarını gizleyerek “yaptığının sadece vazifesi olduğu” bilinci, onun sahip olduğu yüksek karakterinin sadece bir tezahürüdür .

Kendi Cenaze Namazını Kılanlar

Kirte muharebelerini yaşayan o dönemin gazilerinden birisi tarafından anlatılmış, kendi cenaze namazını kılarak ölüme aldırış etmeyen Mehmetçiğin hikayesi muharebelerin hangi koşullarda yapıldığını ortaya koymaktadır: 

“Kirte muharebeleri sırasında, bölükler arka sıralarda hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Askerin tamamı süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin… Dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor: “Yavrularım… Aslanlarım… Biraz sonra Cenâb-ı Rabbü’l-alem’in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim… Haydi! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim…” Teyemmüm edilir… Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı; “Çocuklarım… Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz… Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için hem de vakit varken kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım. Kabe karşımızda…” Arkadan Oflu Ali Çavuş bağırır: 
“Er kişi niyetine…” 

Niçin muharebe ettiklerinin farkında olan bu yiğitler, biraz sonra şehadet sırasının kendilerine geleceğini de biliyorlardı. Tek bir gayeleri vardı: Ezanlar susmamalı, vatan toprağı namert çizmeleri altında ezilmemeliydi…

Gelibolu’ya yeni gelenlerden çoğu ilk kez ateş altına giriyorlardı ve kahramanca hayalleri varsa da, çoğu sadece korkularını bastırmak istiyorlardı:

Ateşe başladıklarında ödüm patladı. Şarapnel dolu gibi yağıyordu. Hemen cepheye gitmemiz gerekiyordu ve orada kurşunlar gerçekten uçuşmaya başladı. Korkmadığını söyleyen yalancıdır! George Washington başının üstünde uçuşan kurşun vızıltısından hoşlandığını söylemişti ama o benim savaşımda değildi! (Deniz eri Joe Murray)

Giderek alışmaya başlamışlardı: “Yuvarlanan bir taşın ivme kazanması gibi insan ilk hafta boyunca cesaret kazanıyor; ondan sonra insanın cesareti yine yavaş yavaş kaybolup gidiyor”

Askerlerin girdikleri siper yaşamının günlük alışkanlığı, ani ölümle kesilen sıkıcı ve pis bir tekdüzelikti. İnsanlar siperin kenarında açabildikleri çukurlarda ya da daha çok siperin dibinde uyuyorlardı:

Ateş hattında insanların yatacak o kadar az yerleri var ki, ateş ederken çıktığımız basamakta uyuyor çoğu. Bazıları da yere boylu boyunca uzanıp nöbetçi subayın tekmelerine razı oluyor. Uyuyanlar hiç uyanmıyorlar. Gerçekten yorgun bir insanın pek seyrek olarak uyanabildiğini tahmin ediyorum. (üsteğmen George Hughes)

Sabahları bütün tabur Türk saldırısına karşı koymak için ayağa kalkardı. Bu genelde şafak saatinde yer almasına karşın değişik şekilde uygulanan bir hazırlık dönemiydi:

Herkes şafaktan bir saat önce ateş basamağında yerini almış olmalıdır. Bu, insanın canlılığı en alçak düzeyde olduğu için bütün orduların birbirlerine saldırdığı söylenen saattir. Karanlıkta, siperin benim olan kesiminde bir saat yukarı aşağı yürüdükten sonra canlılığım genelde gerçekten en alt düzeyde olurdu.

Türkler’i gözetlemek için yirmi dört saatlik bir nöbet tutuluyordu. Keskin nişancı kurşununu kafasına yeme tehlikesi karşısında, gündüz nöbetçilerinin siperin kenarından bakmaları çok tehlikeliydi. Mümkün olan yerlerde periskop kullanmak bir çözümdü ama böyle basit bir araç bile garanti değildi:

İlk sipere varmıştık ve bizimkilerden birine ne işe yaradığını bilmediği bir periskobu taşıma görevi verilmişti. Ona siperin dışında olanları görmek için kullanıldığını anlattık. O da periskobu dikip baktı. “Deniz görüyorum,” dedi. “Aferin!” dedik. “Büyük bir gemi görüyorum…” “Aptal herif, ters tarafa bakıyorsun,” dedik. (onbaşı Arthur Hemsley)

Sıradan bir nöbetçi periskopla bile olsa ancak birkaç dakika bakardı. Geceleri bile Türk keskin nişancılarına ve zaman zaman ateş eden makineli tüfeklere karşı dikkatli olmak zorundaydı:

Bir gece siperin dibinde oturdum, ama ay ışığında tüfeğim ve süngüm parlıyordu. Tüfeğin parıltısını ve birinin gözcülük yaptığını görünce içim rahat etti. Başını dışarı uzatmıştı. Başını dışarı fazla çıkarmamaya dikkat etmek gerekiyordu. Başını çıkarmanın da bir yolu vardı. Şöyle bir bakıp kafanı çekmezdin dikkat çekmemek için ağır ağır kaldırır ve ağır ağır indirirdin. (Er George Peake)

Daha yaşı ve deneyimle bir asker çoğunlukla arkadaşlarına güvence vermeye çalışırdı:

Bazıları epey heyecanlıydı. Güven duymak için senin uyanık olmanı isterlerdi. Bir iki delikanlı tellere bakardı. Sonra birden gözleri sulanırdı ve birinin gelmekte olduğuna yemin ederler, “Dur!” diye bağırırlardı, ama orada kimse olmazdı. Ondan sonra gelen olup olmadığını anlamak için bir işaret fişeği atardın. Ben herhangi bir tehlike hissetmiş değilim, vurulursan bu sadece senin talihsizliğindi. (Onbaşı Alexander Burnett)

Teğmenin rolü nöbetçilerin tetikte olup olmadıklarını anlamak için ön hatları dolaşmaktı. Ama öğütleri her zaman dinlenmezdi. “Karanlıkta subay geldiğinde siperden dışarı bakman gerektiğini söylerdi. Ama bence bu budalalık olurdu. Tabii, o konuşurken dönüp ön tarafına bakardık ama o gidince hemen kafanı indirirdin. Çünkü hem önünü göremezdin, hem de ateş ediliyorsa isabet alma olasılığın vardı.” Uyuyan askerlerle dolu siperlerde dolaşmak da subaylar için kolay bir iş değildi. Uyuyan bir nöbetçi buldukları takdirde bunun sonucunun ne olacağını çok iyi bilirlerdi:

Bir subay olarak nöbette uyuduğun için savaş divanına verilmenin ciddi bir konu olduğunu bilirdim. Eğer subaysan ve uyurken bulduğun birini rapor etmemişsen, o da çok ciddi bir konuydu. O yüzden biz dolaşırken uyuduğunu sandığımız kimselerin bacaklarını tekmeler, on beş yirmi metre kadar yürür, sonra dönüp kendisiyle konuşurduk. O zaman uyanmış olurdu! (Teğmen George Horridge)

 http://www.canakkalemuzesi.com

Çanakkale ve Yahudiler II

Öne çıkan görsel
Böylece, Yahudi Katır Bölüğü, Mısır’da, 23 Mart 1915’te, Yarbay Patterson yönetiminde göreve başladı. Trumpeldor, birlikteki 2. komutandı. İkisi, Kahire’den Yahudi mültecilerin yaşadığı İskenderiye’ye gittiler ve Rue Sesostris 14 numarada bir karargah kurdular. 31 Mart’ta, Yahudi toplumunun önde gelenleri, özellikle de Hahambaşı Prof. Raphael de la Pergola’nın yardımlarıyla Gabbari’de gönüllü kaydettiler. İlk 500 kişiye yemin ettiren Hahambaşı Pergola, yaptığı konuşmada Patterson’u, “İsrail’in Mısır’dan Vadedilmiş Ülke’ye ulaşmasını sağlayacak 2. Musa” olarak tanıttı. Başlangıçta bu birliğe karşı olan Jabotinsky ise, Roma, Paris ve Londra’ya giderek İtilaf Güçleri’nin içinde “tam teşkilatlanmış bir Yahudi lejyonu” kurulmasına destek vermeleri için birtakım devlet adamlarıyla görüşmeler yapmaya başladı. Ama, görünürde böyle bir iş için umut yoktu.

Tam bu sırada, İskenderiye’deki Rus konsolosu Petrov, Mısır ve İngiliz yetkililerini uyararak, Rus Yahudileri’nin Rusya’ya geri gönderilmelerini ve Rus ordusunda kullanılmasını istedi. Hahambaşı Pergola, Jabotinsky ve Yahudi banker Edgar Suarez’in de yardımıyla, ilişkilerini kullanarak bu konunun rafa kaldırılmasını sağladı.

Bu yeni birlik, Mısır Seferi Gücü’nün bir birliği olarak tasarlandı. Birlik, 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subaydan oluşacaktı. 20 at ve 750 yük katırı, eyer ve yük sandıkları, her biri 4 galon su alan bidonlar İskenderiye’de temin edildi. Yahudi subaylar, İngilizler’den yüzde 40 daha az ücret alacaktı. Birlik, her biri iki subaylı 4 takıma, her takım, bir çavuş yönetiminde 4 bölüğe, her bölük de başlarında birer onbaşı olan alt birimlere ayrıldı.. Emirler İngilizce ve İbranice verilecekti. Hahambaşı da “onursal din görevlisi” olarak nitelendi. Subayların ve askerlerin birçoğu yüksek okul okumuş ya da öğretmenlik, avukatlık yapmış profesyonel insanlardı. Sıhhiye ekibinin başına getirilen Dr. Meshulam Levontin de bunlardan biriydi.

Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da ANZAC Kolordusu’yla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak, bu ikinci grup, görünürde nedensiz, Mısır’a geri gönderildi. Hamilton’un bir mektubunda belirttiğine göre, bu tasarrufun nedeni, Anzac askerlerinin, Katır Birliği mensuplarını “Türk zannederek” vurmalarıydı. Diğer grup ise, savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı.

Savaşa Gen. Ian Hamilton’un kurmay heyetinde görevli olarak katılan ve 1932’de “Çanakkale Askeri Operasyonu” adlı önemli kitabı yayınlayan Gen. C.F. Aspinall-Oglander, Hamilton’un Yahudi Katır Bölüğü için şöyle dediğini anlatacaktı:

“Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudiler’den kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türkler’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla, İsa’dan sonra 70’de Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”

Savaş sırasında, uluslararası kamuoyu, cephedeki bu biricik Yahudi birliğine büyük ilgi gösterdi. New York’ta yayınlanan Yahudi gazetesi Der Tag, bu birlik hakkında Ian Hamilton’a başvurmuş ve bilgi istemişti. Hamilton şöyle yanıtlar Der Tag’ı: 

“Bildiğiniz gibi, burada emrimde savaşan bir Yahudi birliği var. Bildiğim kadarıyla da, Hıristiyanlık çağında böyle bir olay ilk kez oluyor. Bu insanlar, Türkler tarafından, aileleri ile birlikte, acımasızca, aç-bilaç Kudüs’ten kovulunca Mısır’a gelen kişiler… 

Tüm birlik bu insanlardan oluşturuldu ve benimle burada Türkler’e karşı savaşıyorlar. Bu birlik resmi olarak Zion Katır Bölüğü olarak adlandırıldı; subay ve erleri yoğun ateş altında su, cephane taşımakta büyük cesaret gösteriyorlar. Bunlardan özellikle bir er için Majesteleri Kral’a DCM madalyası ile ödüllendirilmesi için teklif ettim. (Zaten 3 tanesine verilmişti) “ 

Ne var ki, bu birlik için işler hep böyle iyi gitmedi. Birlikte, kimi zaman sonu herkesin önünde kamçıyla cezalandırmaya varan ciddi disiplinsizlik olayları görülüyordu. Ayrıca, Yahudi idealistlerle birlikte Mısır’daki mülteci kampının zor şartlarından kurtulmak için birliğe yazılmış olanlar arasında çatışmalar oluyordu. Bu da, “Trumpeldor’un Rusları” ile Sefarad Yahudileri’ni kavgaya sürüklüyordu. Gelibolu savaşı sona erdiğinde, birlik 8 üyesi kaybetmiş, 25’i de yaralanmıştı. Katır kaybı ise 47 idi. 1915’in Haziran ayında Patterson, adam toplama, bir üs kurma ve iki birlik daha oluşturması için İskenderiye’ye gönderildi ama Gelibolu’daki birlik için Kahire’den sadece 150 kişilik bir takviye alabildi. 

Zion Katır Bölüğü’nün görevine, bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle, İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi, tamamı Yahudiler’den oluşan bir birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekatına katılacaktı. 

Trumpeldor ise, 1917’de Rusya’ya dönerek Geçici Hükümet’e Rus ordusu içinde bir Yahudi alayı kurmak için yardım etti. Ancak bütün uğraşısı, Rusya’nın Almanya’yla 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasını imzalamasıyla boşa gitti. Ertesi sene Filistin’e döndü ve bölgedeki Yahudi yerleşimcilerin Arap saldırılarına karşı kendilerini savunma çabalarına yardım etti. 1 Mart 1920’de, Tel Hai adlı yerleşim yerinin savunulması sırasında da Araplar tarafından öldürüldü. Ölmeden önceki son sözleri “Ein davar, tov lamut be’ad arzenu” oldu. Yani, “Boşverin, vatan için ölmek güzel…” 

Parçalanan Osmanlı’nın topraklarında kendilerine “vaadedilen ülke”lerini kurabileceklerini düşünen, çoğunluğu Rusya’dan göçme Yahudiler, İtilaf güçleri yanında Çanakkale Savaşı’na katılmakta fayda gördüler. Hesaplarına göre, İngilizler galip çıktıklarında, katkılarının karşılığı olarak bu toprakları kendilerine vermek zorunda kalacaklardı. Nitekim, biraz gecikse de sonuç böyle oldu. 

Yahudiler, savaşın garip bir cilvesi olarak, karşılarındaki siperlerde Osmanlı askeriyle omuz omuza savaşan Osmanlı Yahudileri’ne kurşun atacaklardı. Siyonist Yahudiler Osmanlı’nın yıkılmasını “yeni bir gelecek” olarak görürken, Osmanlı Yahudileri “geleceklerinin mahvolması” olarak görüyorlardı. Yüzyıllardır askerlik bile yapmayan Osmanlı Yahudileri, kendilerini 400 yıldan beri kucaklayan devletin bu savaştan hasarsız kurtulabilmesi için cepheye de gitmişler, cephe gerisinde de hizmet etmişlerdi. 

Kuşkusuz, İngilizler, Yahudiler’i, onlara bir devlet yaratmak için kullanmamıştı. General Ian Hamilton bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyordu: 

“….. Yahudiler’i kendi çıkarlarımız için istismar edip Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık. Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katar, Yahudi bankerler de kesemize para yağdırırdı…” 

Jabotinsky ise şöyle diyordu: 

“Ben Gelibolu’ya gitmedim. O nedenle size Gönüllü Birlik’in hikayesini anlatamam. Ama şunu açıkça belirtebilirim: Trumpeldor, o zaman görüşlerinde haklıydı… Savaşmak amacıyla Gelibolu’ya gidiş, Siyonizm’e yepyeni ufuklar açmıştır… Eğer biz 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile Filistin’de yurt edinme konusunda söz aldıysak, buna ulaşan yol Gelibolu’dan geçmiştir..” 

Yukarıda yer alan yazı, U.S. Marine Corps Baş Tarihcisi Benis M Frank’ın “Shanghai Gönüllü Birlikleri Yahudi Bölüğü’nün diğer Yahudi Diaspora Savaşçı Birimleriyle Kıyaslanması”(1992) adlı eseri ile Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğretim görevlileri Murat Karataş ve Muhammet Erat’ın “Çanakkale ve Yahudiler” adlı çalışmalarından, Yetkin İşçen’ in http://www.gallipoli-1915.org adındaki sitesinde yazdığı Zion ( Sion) Katır Bölüğü isimli yazısından derlenmiştir. 

%d blogcu bunu beğendi: