HADİSLERDEN HANIMLARA

HADİSLERDEN HANIMLARA MESAJLAR

 

Bu yazıda, Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’nden nakledilen ve hanımlar için bir takım özel mesajlar taşıyan bazı hadisleri, kısa bir açıklamayla huzurunuza takdim etmek istiyoruz. İnşaallah faydalı olur. Rabbim gereğince amel etmeği nasip buyursun:

 

1-      Uğurlu ve Bereketli Kadının Bir Alameti:

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kadın ilk çocuğunun kız olması onun uğurlu ve bereketli olmasının (bir) alametidir.” 

Ne kadar ilginçtir ki dinimiz ve dinimizin peygamberi, bugün toplumumuza hakim olan kültür ve anlayışın tam tersine, kız çocuğu ve kız çocuğu doğuran anneye olan bakış tarzını bu şekilde ortaya koymaktadır. Bu da bizim toplum olarak, bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da İslamî anlayıştan uzak olduğumuzu ve cehaletten kaynaklanan âdet ve törelerden etkilendiğimizi gösteriyor.

 

2-      Kız Evladı:

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kim üç kız çocuğunu veya üç bacıyı kefaleti altına alır ve onların geçimini sağlarsa, cennet ona vacip olur.” Ya Resulallah, ikisi nasıl? diye sorulunca: “İkisi de’ diye cevap verdi. Birisi nasıl? diye tekrar sorulunca: “Birisi de’ diye cevap buyurdular.

Resul-i Ekrem (s.a.a) yine şöyle buyurmaktadır: “Bir insanın bir kız çocuğu olur da ona güzel bir terbiye ve talim verir ve Allah’ın verdiği nimetleri ondan esirgemezse, bu onun ile cehennem ateşi arasında bir engel ve perde olur.” 

Bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin kız çocuğu olur da ona eziyet etmez, küçümsemez ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmazsa, Allah bu tutumundan ötürü onu cennete götürür.” 

İşte bu dinimizin bakış tarzı, o da toplumumuzda hakim olan cahiliyet anlayışı. Allah bizi ve toplumumuzu ıslah eylesin.

 

3-      Kadınlara Cihad Sevabı:

Amellerin en üstünlerinden birisi, belki de en üstünü Allah yolunda cihad etmektir; ondan da üstünü şehid düşmektir. Bildiğimiz sebeplerden dolayı Allah-u Teala kadının üzerinden bu görevi kaldırmıştır. Ancak başka yollardan bunu telafi etmiş ve mücahid erkeklere verilen sevaptan kadınları mahrum bırakmamıştır. Ama nasıl? Bunu sevgili peygamberimizin dilinden dinleyelim:

Bir gün Resulullah (s.a.a) cihadın faziletinden bahsettikten sonra; kadının biri Allah Resulüne: “Ya Resulullah, kadınların da bundan nasibi var mıdır?” diye sorunca; buyurdu: “Evet kadın hamileliğinden doğum yapıncaya kadar, Allah yolunda cihad eden mücahidin sevabını alır. Bu süre içerisinde vefat ederse de şehid sevabını alır.” 

 

4-      En İyi Kadınların Beş Önemli Özelliği:

İmam Rıza (a.s) Hz. Emir-ül Mû’minin (a.s)’dan şöyle nakletmiştir: “En iyi kadınlarınız beş özelliğe sahip olan kimselerdir.” “O beş özellik nedir ya Emir-el Mû’minin?” diye sorulunca şöyle buyurdu:

a-)     Hafif yüklü ve mihiri az olan,

b-)    Yumuşak huylu ve güzel ahlaklı olan,

c-)     Kocasına itaat eden,

d-)    (Onun yüzünden) kocası öfkelendiğinde, onu razı etmeden uyumayan,

e-)     Kocası bir yere gittiğinde onun gıyabında onu koruyan; (haysiyetine, malına kimseyi dokundurmayan) kadın.”

Evet böyle bir kadın, Allah-u Teala’nın bir elemanıdır; Allah’ın elemanı ise hiçbir zaman hüsrana uğramaz.”

 

5-      Kadınların Cihad Meydanı:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah resmi cihaddan gerçi kadınları muaf kılmıştır; ancak bunun sevabını başka yollardan telafi etmeği mümkün kılmış ve bir anlama kadınlar için başka bir cihad meydanı belirlemiştir. Bu ise belki zahirde kolay bir olay olarak düşünülebilir. Ancak derinlemesine düşünüldüğünde kadının aile ortamında büyük görevleri ve ağır sorumlulukları bulunduğunu ve bu görevlerini en iyi şekilde ve Rabb’imizin istediği ölçüde yerine getirdikleri takdirde bu büyük sevaba nail olurlar. Şimdi bunu yine hadislerin dilinden öğrenmeye çalışalım:

Hz. Emir-ül Mû’minin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kadının cihadı, kocasına karşı olan görevlerini en iyi şekilde yerine getirmek (ve onu hoşnut etmesidir.)”

Bir gün Ensar kadınlarından birisi olan Esma bint-i Yezid, ashabının arasında bulunduğu bir sırada Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna vardı ve şöyle arz etti: “Anam, babam sana feda olsun; ben kadınların bir elçisi ve temsilcisi olarak huzurunuza varmış bulunmaktayım. Canım size feda olsun, doğu veya batıda bulunup da benim huzurunuza neden vardığımı duyan her kadın mutlaka benimle aynı şeyleri paylaşacaktır. Arzım şudur ki:

Allah seni hak olarak bütün erkek ve kadınlara göndermiştir. Ve biz sana ve seni gönderen Rabb’ine iman etmiş bulunuyoruz. Biz kadınlar, siz erkeklerin evlerinde oturarak, sizlerin isteklerini yerine getirmekte ve evlatlarınızın yükünü taşımaktayız. Siz erkekler ise Cuma namazı, cemaat namazı, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma, haccetme ve hepsinden de önemlisi Allah yolunda cihad etme gibi amellerle biz kadınlara üstün kılınmışsınız. Sonra hacca, umreye veya sınırları korumaya çıktığınızda, elbiselerinizi dokuyan ve çocuklarınızı eğiten yine bizleriz. O halde ey Allah’ın Resulü, sevap ve mükafat açısından sizinle bir ortaklığımız var mı?”

Allah Resulü (s.a.a) o kadının bu sözlerinin ardından yüzünü asabına çevirerek şöyle buyurdu: “Acaba bu kadının dini meselelerinden bu şekilde sorması gibi güzel bir konuşma dinlediniz mi?” Ashap da “Ya Resulallah, dediler biz bir kadının böyle konuşabileceğini sanmazdık.” Sonra Allah Resulü (s.a.a) kadına dönerek şöyle buyurdu: “Ey kadın, git ve seni bekleyen kadınlara söyle ki, sizden her kim eşine karşı vazifelerini en güzel şekilde yerine getirir ve onu hoşnut etmeğe çalışır ve ona itaat etmeğe çalışırsa, erkeklerin alacağı o kadar sevabın hepsi ona da verilecektir.” Bunu duyan kadın sevinçli bir şekilde ve tekbir ve tehlil getirerek Allah Resulü’nün huzurundan ayrıldı.

İşte ilahi adalet buna derler. Kadın-erkek arasındaki eşitlik böyle mi sağlanır, yoksa kadınlara da erkekler gibi, yaradılışları gereği kaldıramayacakları bir takım ağır yüklerin ve sorumlulukların yüklenmesiyle mi? Evet insanların amelleri, doğuracağı sonuçlar ile ölçülür; bu açıdan ise görüldüğü gibi kadınlara da erkeklere verilen mükafatların aynısı verilecektir; elbette vazifelerini yerine getirdikleri takdirde.

Bu mevzunun daha iyi pekişmesi ve bacılarımızın vazifelerini daha iyi müdrik olabilmeleri için birkaç hadisi daha bu bölüme eklemek istiyoruz.

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Bir kadın vefat ettiğinde kocası ondan razı ise, cennete girer.”

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Siz kadınlardan herhangi biri, evinde ev işleriyle meşgul olması vasıtasıyla (iman ve ihlas şartıyla) mücahidlerin cihad sevabını alır inşallah.”

Yine şöyle buyurmuştur: “Bir kimse, hanımının kötü ahlakına sabrederse, Allah ona Hz. Eyyub’a belalara sabretmesinin sevabını verir. Bir kadın da kocasının kötü ahlakına sabrederse, Allah ona Asiye bint-i Mezahim’in sevabının aynısını verir.”

 

Bir kişi Resulullah’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Benim bir eşim var ki eve girdiğimde beni karşılar, evden çıktığımda uğurlar. Beni üzüntülü gördüğünde ise, nedir seni üzen? der; eğer geçim ve rızk sıkıntısı ise, buna kefil olan var (yani Allah rızka kefildir; bilahare bir çıkış yolu bulunacaktır.) Eğer seni sıkan, rahatsız eden şey, ahiret endişesi ise, Allah bu sıkıntını artırsın (yani ahiret düşüncen çok olsun ki ona kendini hazırlayasın).” Bunu dinleyen Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah’ın bir çok (özel) elemanları vardır ki bu kadın da onlardandır. Allah ona bir şehidin yarı sevabını verecektir.”

İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Medine’li Müslümanlardan bir kişi bazı işleri için (yolculuğa) çıktı. Çıkarken hanımından o dönünceye kadar evden bir yere çıkmaması için söz aldı. Bu arada kadının babası hastalandı. O birisini Resulullah’a göndererek, kocasının yolculuğa çıktığını ve dönünceye kadar evden çıkmaması için söz aldığını, fakat bu arada babasının hasta olduğunu ve babasını ziyaret için izin verip vermediğini Resulullah’a sordu. Allah Resulü cevaben:  “Hayır, evinde otur ve kocana itaat et.” buyurdu. Bilahare babası vefat etti. Bu sefer kadın gidip de babasına namaz kılması için izin istedi. Allah Resulü yine: “Evinde otur ve kocana itaat et.”buyurdu. Böylece kadının babası defnedildi. Bu sefer Allah Resulü birisini kadına yollayarak şu mesajı iletti: “Hiç şüphesiz Allah, kocana itaat ettiğin için seni de, babanı da bağışladı.”

Hz. Ali (a.s): “Kadınlarınızın en hayırlısı eşlerine en çok mihriban ve çocuklarına en çok merhametli olan kimsedir.”

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Müslüman bir erkek, İslam’dan sonra, kendisine baktığında huzur bulan, emrettiğinde itaat eden ve gıyabında onun (haysiyetini) ve malını koruyan Müslüman bir eşten daha iyi bir (nimet) ve fayda elde etmemiştir.” 

İmam Sadık (a.s): “Saliha bir kadın, salih olmayan bin erkekten daha hayırlıdır. Hangi kadın, kendi eşine yedi gün hizmet ederse, Allah onun yüzüne cehennemin yedi kapısını kapatır ve cennetin sekiz kapısını açar; hangisinden isterse içeri girer.” 

Evet Allah-u Teala’nın kadınlara inayet ve lütfü bu kadar büyüktür. Elbette ki bütün bunlarda, başta iman ve ihlas şarttır. Yani Müslüman kadın bütün bunları Allah rızasını kazanma niyetiyle yaparsa tabii ki bu sevapları alır.

 

6-      Kadınlar İçin Tehlike Çanları:

Buraya kadar Allah-u Teala’nın kadınlara olan lütuf ve inayetini gördük. Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakıp kadınları bekleyen bazı tehlikelerden ve Allah korusun, vazifelerini yerine getirmedikleri ve İlahi ölçüleri dikkate almadıkları takdirde yüklenecekleri vebal ve katlanmaları gereken kötü sonuçlardan biraz bahsedelim ki inşaallah o tehlikelerden kendilerini koruyabilsinler Allah’ın yardımıyla.

İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Bir kadın eşine, ‘Ben senin yüzünden bir hayır görmedim.” derse, hiç şüphesiz ameli boşa çıkar ve yok olur.” 

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bir kadın, diliyle kocasına eziyet ederse, onu kendisinden razı edinceye kadar, Allah onun hiçbir tevbesini, keffaretini ve iyi amelini kabul etmez; hatta gündüzlerini oruç ve gecelerini ibadetle geçirse dahi.” 

Yine şöyle buyurmuştur Efendimiz (s.a.a): “Hangi kadın kocasıyla müdara etmez ve onu güç yetiremeyeceği şeylere mecbur kılarsa, onun hiçbir iyi ameli kabul olmaz ve (tevbe etmeden ölürse,) Allah’ı gazaplandırdığı halde onun huzuruna varır.” 

Yine şöyle uyarmaktadır hanımları: “Bir kadın, kocasının yatağını (haklı bir mazereti olmadan, küs bir şekilde) terk eder ve (başka bir yerde) sabahlarsa, sabah açılıncaya kadar melekler ona lanet okur.”

Bir başka hadis yine yüce Resulullah (s.a.a)’den, şöyle buyurmuştur: “Bir kadın, kocasının hakkını eda etmediği müddetçe, Allah’ın da hakkını eda etmiş olamaz.”

Allah Resulü’nün (s.a.a) ettiği dualardan biriside şudur: “Allah’ım, ihtiyarlık çağım gelmeden beni ihtiyarlatacak kadından sana sığınırım.”

İmam Musa-i Kazım (a.s)’a kocasını gazaplandıran kadının durumu sorulunca, şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kocası ondan razı oluncaya kadar, günahkar sayılır.”

Elbette bunları burada aktarırken, “Erkek, başına buyruk, istediği her türlü haksızlığı eşine karşı yapabilir.” diye bir şeyi söylemekten ve düşünmekten bile Allah’a sığınırız. O ayrı bir konudur ve erkek yaptığı en küçük haksızlığın bile karşılığını Adil Allah’ın adalet mahkemesinde bulur; eğer eşini kendisinden razı etmezse. Bizim burada muhatabımız kadınlar olduğu için, onlara özgü vazifelerini ve İlahi uyarıları aktarmaya çalışıyoruz. Allah kadın-erkek cümlemize rızası doğrultusunda hareket edebilmeği nasip buyursun. Amin!

 

7-     Hanımların Bilmesi Gereken Birkaç Husus Daha:

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Allah, (kendilerini) erkeklere benzeten kadınları ve kadınlara (kendilerini) benzeten erkekleri lanetlemiştir.”

Resul-i Ekrem (s.a.a) kızı Hz. Fatıma’ya (s.a) hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma, her hangi bir kadın güzel bir şekilde süslenir ve güzel bir elbiseyle evinden çıkarak insanların dikkatini üzerinde toplar ve kendisine bakmalarını sağlarsa, yedi göğün ve yerlerin melekleri ona lanet eder ve ölüp de cehenneme girinceye kadar, Allah’ın gazabına mazhar olur. (Elbette tevbe edip dönüş yapar ve bir daha tekrarlamazsa o başka.)”

İmam Sadık (a.s): “Bir insanın alçalıp rezil olması için, onu meşhur edecek (yani başkalarının dikkatini üzerinde yoğunlaştırıp, parmakla gösterilecek duruma getirecek) bir elbise giymesi yeterlidir.”

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Kalın olan (vücudu göstermeyen) elbiseler giyin; zira elbisesi ince olanın dini de ince (gevşek) olur.” 

Hz. Ali (a.s) Resul-i Ekrem (s.a.a)’den şöyle duyduğunu naklediyor: “Zamanların en kötüsü olan ve kıyametin yaklaştığı bir zaman olan ahırüz-zamanda, bir çok kadınlar olacak ki örtülü oldukları halde çıplaktırlar; süslerini gösterirler; dinden çıkıp fitnelere girerler; şehvetlere yönelirler; nefsani lezzetlere koşarlar ve haramları mubah kılarlar. Onlar cehenneme girip orada ebedi olarak kalacaklardır. (Bütün bunlar tevbe edilmediği takdirdedir tabi.)”

Bir hadiste şöyle geçmektedir: “Allah Resulü (s.a.a), kadınları dışarıya çıkarken başkalarının dikkatini üzerinde toplayacak elbiseler giymekten ve ses çıkaracak takılar takmaktan nehyetmiştir.”

Resul-i Ekrem (s.a.a)’den yine şöyle rivayet edilmiştir: “Kadın zarar görmeye müsait bir varlıktır; şeytan onun yanı başını kesiverir. (Onun için ya dışarıya çıkmamalı, yada çıktığında çok dikkatli olmalıdır.)”

Hz. Emir-ül Mû’minin (a.s): “Güzelliğin zekatı, iffetli ve hayalı olmaktır.”

Yine şöyle buyurmuştur: “Haya ve iffet iman adabındandır; hür insanların özelliği ve iyi insanların sıfatıdır.

Evet haya ve iffet kadın-erkek bütün insanlar için önemlidir ve iman ve hürriyetin bir simgesi durumundadır; ancak kadınların taşıdığı tabii ve fiziksel yapılarından ve insanları etkileyecek özelliklerinden dolayı, haya ve iffet onlarda daha bir önem taşımaktadır. Bu yüzden de Allah Resulü (s.a.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Haya, on kısma ayrılmıştır; bunların dokuz kısmı kadınlara, bir kısmı ise erkeklere verilmiştir.” 

Evet kadının iffetli ve hayalı olması toplumun iffetli ve selametli olması demektir; ama Allah korusun, kadının iffetsizliği toplumun kötülüklere ve fesada sürüklenmesi ve selametini kaybetmesi demektir. İşte bu hakikat dikkate alınarak, bazı hadislerde “Kadın şeytanın bir tuzağıdır” tabiri kullanılmıştır. Bu sözden maksat kadının yerilmesi ve kötülenmesi değil, onun çok dikkatli olması ve şeytanın bir tuzağı haline gelmekten kendisini koruyup kollaması gerektiğidir. Aksi halde hem kendisi, hem de toplumu fesada sürüklemesi kaçınılmaz olur. Nasıl ki maalesef günümüzde büyük ölçüde öğle olmuştur. Allah kadın-erkek cümlemizi, şeytanın ve nefsimizin şerrinden korusun. Amin!

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kim namahrem bir kadınla tokalaşırsa, Allah-u Teala’yı gazaplandırır.”

Şimdi bir bu hadisi şerifi dikkate alın; birde bazılarının getirdiği bahaneleri. Eğer tokalaşmazsak ne derler? Aman kırılırlar, küser öfkelenirler, gerici derler. Hadi bakalım, Allah’ın gazabını almak, azabını hak etmek mi daha önemlidir, yoksa neye kızıp neye öfkeleneceklerini bilmeyen, bir gün dost bir gün düşman olan, zayıf ve zavallı mahlukatın rıza ve gazabını kazanmak mı?! Karar sizin!

İmam Cafer-i Sadık (a.s): “Hiç bir kadının, evinden dışarı çıkarken elbisesine güzel koku sürmemesi gerekir.”

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Bir kadın kocasından başkası için güzel koku sürünürse; cenabetinden yıkandığı gibi yıkanıp o kokuyu vücudundan temizlemediği müddetçe namazı kabul olmaz.” (Yani o namaz boynundaki vazifeyi kaldırsa da, o namazdan sevap almaz.)

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kadının kocasından başkası için güzel koku sürünmesi, ateş ve zilleti satın alması demektir.” 

Evet bu hadislerin ne demek istediği ve neden bu kadar bu meselelere dinimizde önem verildiği açıktır. Zira kadın ve erkek Allah’ın belirlediği ölçüler dahilinde hareket ederlerse, bir taraftan toplum her türlü fesad ve şaibeden uzak kalırlar; diğer taraftan aile ortamında karı-kocalar birbirlerine daha çok ısınır ve bağlanırlar ve tabii ihtiyaçlarını Allah-u Teala’nın helal kıldığı sınırlar dahilinde bertaraf ederler. Bugün, ailelerdeki huzursuzlukların büyük bir kısmı işte bu İlahi ikazların dikkate alınmamasından kaynaklanmıyor mu?!

İmam Bakır (a.s): “Kadının (aile ortamında) kendini bakımsız tutması yakışmaz; boynuna asacağı bir kolyeyle, eline süreceği birazcık kınayla da olsa, kendisini süssüz ve ziynetsiz bırakmasın.”

İmam Cafer-i Sadık (a.s): “Sizin en iyi kadınlarınız, kokusu güzel ve yemeği (yemek yapması) güzel olan kimsedir…”

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Üç (ses) perdeleri yırtarak, Allah-u Teala’nın huzuruna varır; (Allah’ı hoşnut eder). -Âlimlerin kalemlerinin sesi, mücahidlerin ayak sesleri, iffetli kadınların iplik dokuma, elbise dikme sesleri.”

İşte zahirde önemsiz gözüken, ama kadınların yapı ve tabiatına uygun şeylerle uğraşmasının Allah katındaki önemi. Elbette hadiste söylenen şey bir örnek olarak verilmiştir.

Biz bu bölümü yine uyarı niteliğini taşıyan birkaç hadisle noktalıyoruz;

Resul-i Ekrem (s.a.a): “En kötü kadınlarınız, hayadan yoksun, (kocasına karşı) dili uzun ve ağzı bozuk olan kimsedir.”

Bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır Efendimiz (s.a.a): “Kadınlarınızın en kötüsü, temizliğine dikkat etmeyen, inatçı ve (kocasına karşı) asi olan kimsedir.

Yine şöyle buyurmaktadır: “Kadınlarınızın en kötülerinden birisi, kötülükten kaçınmayan, kinci olan kimsedir.”

 

İSLAM KÜTÜPHANESİ

MOGOL ŞAMANİZMİ

MOGOL ŞAMANİZMİ

ÖNSÖZ

Bu yazı özellikle Moğolların açısından Sibirya Şaman dünyasının ana hatlarını kısaca tanıtmak amacındadır. Bazı dil farklara rağmen Sibirya’da Şamanizm’in bütün türlerinde ortak temalar ve imajlar bulunmaktadır. Şamanizm ile ilgili klasik etütler Buryat, Moğol ve Tungus gibi Altaik halklara özel ilgi gösterip “klasik” Şamanizm imajını yaratırlar.     

Bazılarınız Moğol Şamanizm konusunda açıklayacağım özelliklerin tüm ayrıntılarının bütün Moğol veya Sibirya toplulukları için geçerli olmayacağını bulabilir. Bu yer aldıkları geniş coğrafi bölge, farklı çevreler ve kabile tarihinin neden olduğu uygulama ve inanç farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Bazılarınız Amerikan yerlilerinin inançlarına ve yeryüzüyle yakın ilişkileri inançlarını ve davranışlarını nasıl şekillendirdiğine aşinadır. Bu aynı zamanda Moğol ve Sibirya halkları için de genelde geçerlidir. Toprak anası ve yukarıdaki Gök Babasını ululamaları, bütün hayvan ve doğa ruhlarına saygı göstermeleri onları doğa güçlerine saygı göstermelerini ve mümkün olduğunca zarar vermekten kaçınmalarını sağlıyor.        

Moğollar yaşamın amacının dünya ile dengeli, tegş yaşamak olduğuna inanıyorlar. İnsan dünya ortasında tek başına ve güçlü durmaktadır, yukarıda sonsuz Gök Babası vardır ve altta Toprak Anası destek veriyor ve besliyor. Düzgün ve itibarlı bir yaşam yaşamakla bir insan (hun) dünyasını dengede tutar ve kişisel gücünü azami (rüzgar tayı, hiimori) düzeye getirir. Sema ve Dünya, doğa ruhları ve atalar her ihtiyacı karşılar ve bütün insanları korur. Denge felaket ve ruhsal müdahalelerle bozulduğu zaman, Şamanlar dengeyi yeniden tesis etmekte önemli bir rol oynarlar.  

 

 

Moğol Kozmolojisi

Moğolların evreni sadece üç boyutlu olarak değil, ama zaman açısından da bir daire olarak düşünülebilir. Her şeyin dairesel bir hareketi vardır, güneşin günden güne yörüngesi, yıldan yıla mevsimlerin dönüşü ve bütün canlıların ruhlarının dünyaya tekrar tekrar dönüşü bunu gösterir. Daireyle dört yönün eksenleri ve dünya merkezinden  çıkıp ebedi semaların ötesinden üst dünyalara giden, Toprak Anaya inip alt dünyaya inen eksen kesişir. Bununla da örtüşen Şaman yolculuklarının görüş bakışından, Şamanın üst dünyaya çıkmak için dünya ağacına tırmanıp veya uçacağı, veya ruh nehrinden yüzüp kuzeydeki alt dünyalar girişine gireceği veya bir tünel bulup yerin altına ineceği yolculuğun evren görüntüsü vardır. 

 

Dört Yön (Durvun Zug)

Dört yönün farkındalığı Moğul dünya görüşü için hayati önem taşır. Birkaç Moğol arkadaşım sürekli olarak dört yönün konumunun farkında olmadıklarında rahatsız hissettiklerini anlatmışlardı. Dört yönün adları “ön”, “arka”, “sol” ve “sağa” tekabül eder. Kadim zamanlarda Moğollar için “ön” konum doğuydu, ama bilinmeyen bir nedenle bu yön günümüzde halen olduğu gibi güneye dönüştü.   

Moğol dünya görüşü kuzeyden güneye bakar. Bundan dolayı güneye “ön” taraf denilir. Buna karşılık kuzeye Moğollar “arka” derler. Dünyanın (batı) sağ yönü özde eril ve ulvi gök ruhların mekanı olarak kabul edilir. Dünyanın (doğu) sol yönünün dişil ve gök ruhlarının hastalık ve uyumsuzluk getirdiğine inanılır. 

 

Ger ve Kutsal Daire

Batılılar tarafından yurt olarak bilinen ger, Moğolların geleneksel yaşam mekanlarıdır. Yuvarlak bir örgü duvar üstüne monte edilmiş merkezi bir duman çıkış halkasından (tono) yayılan direklerden (uni) inşa edilmiştir ve  Amerikan Güneybatısı yerlileri Navahoların hooghan’larına yakın bir benzerlik arz eder. Ayrıca, Tsantang ve Urianhai dahil birçok Siberia halkı tepee’lerde yaşar. Her durumda ger’in konumu ve sembolizmi bütün Moğol toplulukları için geçerli olmaktadır. Göçebe yaşantısı gereği seyahatlerine uymak üzere ger ve tepee’ler (yurt) kolay sökülüp takılmak için tasarlanmışlardı, ama yine de nerede kurulursa da ger’in görüntü ve anlamı değişmez.    

Ger sadece evrenin merkezi değil, ama aynı zamanda evrenin içinde bir küçük kopyası olarak bir mikrokozmostur. Hatta evrenin bir haritasıdır ve içindeki kubbe gök kubbesine tekabül etmektedir. Ger’in önü olmasından dolayı, giriş her zaman güneye bakar. Ateşin arkasında bulunan hoimar denilen kuzey tarafı ger’de en onurlu yerdir. Burada bir masa üstüne kutsal eşyalar, ongon ruh mekanları ve diğer dini imajlar konulur. Hoimar’ın yanındaki oturma yeri en onurlu yerdir ve yaşlılar, reisler, şamanlar ve diğer saygın kişilere ayrılır. Sağ batı tarafı eril taraftır ve erkeklerin oturduğu ve ok, tüfek, semer gibi eril eşyalarını sakladığı yerdir. Sol taraf kadınların oturduğu ve mutfak eşyaların, beşiklerin ve diğer dişil eşyaların saklandığı yerdir. Güney taraf en az onurlu yer olduğu için orada genelde sağında solunda gençler otururlar.   

Hareket “güneşe doğru” saat yönündedir. Bunun nedeni ise,  güneşin yolu olarak görüldüğü gündüzleri ger’in tepesinde duman deliğinden gelen güneş ışınlarının bıraktığı yuvarlak izin takip ettiği yolu düşünürsek hemen anlarız. Ger içinde ne zaman hareket edilirse hep güneş yönünde dönmek gerekir. Aynı hareket ayrıca şamanik dans, ibadet ve ritüellerde’de gerekli görülür.

Ger’in merkezi gal golomt, ger’in en kutsal yeri, ateş yeridir. O Gök Babanın kızı Golomto’nın mekanıdır ve ona karşı mutlak bir huşu ve saygı gösterilmelidir.Ger’in nasıl dünyanın merkeziyse, ateş yeri de ger’in temsil ettiği evrenin merkezidir. Gal golomt’tan yükselen duman sütunu şeklinde dikey eksen de Şamanların üst aleme çıktıkları Dünya Ağacını temsil eder ve tepedeki duman deliği de üst aleme açılan kapıyı temsil eder. Bazı Şaman ritüellerde, örneğin Buryatia’daki Şamanların inisiyasyonlarında gal golomt’ten duman deliğinden geçip ötesine giden bir ağaç monte edilir. Vecd halinde Şaman ağaca tırmandıkça üst aleme yolculuğunu anlatır. Ayrıca toroo ağacının bulunmadığı durumlarda bile, bir çok kez ruhu bir kuşa dönüşen Şaman yine de duman deliğinden çıktıktan sonra başka dünyalara seyahat eder

Dolayısıyla, ger, Amerikan yerlilerinin dört yöne ve evrene göre konumlanmış kutsal dairenin bir fiziksel temsilcisi olan şifa çemberine bir paralel olarak görülebilir. Dairesel motif ve dört yöne düzenleme ayrıca kutsal aboo cairnleri etrafında yürüme ve dans etme veya Şamanı gökyüzüne kaldırmak için dansçıların spiral bir dans yaptıkları toroo ağacı etrafındaki yohor dansı gibi açık hava Şamanik seremonilerde de dikkate alınır.  Güneş yönünde dairesel hareketler ayrıca dallaga kutsama seremonisinde ve bütün Şaman danslarında kullanılır.

 

Üst ve Alt Alemler, ve Dünya Merkezi

Bütün Sibirya boyunca ve birçok Amerikan yerli grubunda evrende üstü üste üç ayrı alem varolduğu konusunda yaygın bir inanç vardır. Bazı bakımlardan, üst ve alt alemlerin varoluşu görüşü pastadaki üst üste yığılmış dilimlerden ziyade paralel dünyaların iç içe varolduklarını ima etmektedir. Gökyüzünün sonsuz derinlikte olduğuna inanılırken, Şamanlar yine de semaların ötesine yol açan bir kapı olduğunu iddia ederler. Aynı şekilde, dünyanın derin ve katı olduğuna inanılırken, ruhların ve Şamanların alt dünyanın ötesine geçebilecekleri birçok geçit vardır. Diğer iki dünya konusunda diğer bir fikir de onlarında dünyamıza benzer yönü olması, onlarda da güneş, ay, orman ve beşeri sakinleri vardır. Üst ve alt alemlerin sakinleri bizim orta alemimizce görünmezdir ve oraya seyahat edenler de görünmezdir. Bu tür varlıkların gelişi ateşte bir çıtırdı, tilkilerin havlaması veya Şaman tarafından görülmesi ile belli olur.   

Alt alem genelde dünyamıza benzerdir, ancak sakinlerinin insanlar gibi üç ruhu değil tek ruhu vardır. Bedende solunum ve sıcaklığa neden olan ami ruhu eksiktir, dolayısıyla alt dünya sakinleri soğukturlar ve karanlık renkte kanları vardır. Ayrıca, alt dünyaların bazı sakinleri reenkarnasyon bekleyen insanların güneş ruhlarıdır. Güneş ve ay bu alemde dünyamız kadar parlak değildir, ve her iki yarım küre görüntüdedir. Alt alemin aynı dünyamız gibi orman, dağ ve yerleşimleri vardır, hatta sakinlerinin Şamanları da vardır.

Alt dünyanın hakimi Gök Babanın oğlu Erleg Handır. O ruhların durumları üzerinde, ne zaman ve ne nerede reenkarne olacakları üzerinde otoritesi vardır. Daha beden ölmeden erken alt dünyaya kayan ruhları geri getirmek için Şamanların ona başvurup talepte bulunmaları gerekir. Bu durumlar dışında orta dünyada yaşayan insanlar nadir olarak alt aleme girerler.  

Alt dünyaya birçok farklı yolla girip çıkılır. Yollardan biri alt aleme akan ve Mongoldai Nagts tarafından girişi korunan ve beden ölmeden ruhların alt aleme girmelerini önlenen Erk Nehridir. Yine de, bazen ruhlar oraya kayar ve ruhun olmayışından kaynaklanan hastalığın kalıcı hasar yapmadan oradan geri getirilmesi gerekir. Erk Nehrinde seyahat çok tehlikelidir ve şiddetli akıntıları vardır. Bir ruhu alt dünyadan geri getirmeye çalışırken ölen bir Şamanın fazla tehlikeli bir yolculuğa girdiği ve ruhu kaybolduğu söylenir. Bir Şamanın alt aleme yolculuk yaptığı sırada Mongoldai Nagts ve Erleg Han ile karşılaşıp yatıştırmak ve ruhun geri alınmasını arz edip onları bu yönde ikna etmek zorunda olabilir. Alt aleme ayrıca mağaralardan, girdaplardan, derelerden ve alt alem varlıkların dünyaya çıktıkları mevcut birçok tünelden girilebilir.

Üst alem aynı alt alem gibi dünyaya büyük bir benzerlik arz etmektedir. Ancak üst alem, normal olarak insan ruhlarını barındırmaz, yine de Şamanlar tarafından ziyaret edilebilir. Dünyamızdan daha aydınlıktır, bazı efsanelere göre yedi güneşi vardır. Üst alemi anlatanlar, dünyaya benzediğini, ama doğası halen bozulmadığını söylerler. Sakinleri atalarının geleneksel tarzında yaşadıkları söylenmektedir. Üst alemin hakimi aynı Erleg Han gibi Gök Babanın oğlu olan Ulgen’dir. Bazen alemler arasındaki kapı aralandığında üst alemin aydınlığı açığa çıkar. Bu bulutların ötesinden gelen güneş ışınları şeklinde görülür ve bu durumda söylenen dualar özellikle güçlüdür.   

Üst aleme seyahat etmek uçuş gerektirir ve Şamanlar bu yolculuğu yapabilmek için sıkça kuş şekline dönüşmektedirler. Yolculuklarını gerçekleştirmek için bir geyik veya ata da binebilirler. Yol direk yukarıya doğru veya Güneye, dünya nehrinin kaynağına doğru olabilir. Şaman inisiyasyonları ile ilgili bazı anlatımlar, üst aleme seyahat etmek ve Şamanın dünyada aldığı inisiyasyondan önce ruhlar tarafından inisiye edilmesini içermektedir. Üst aleme seyahat etmenin diğer bir yolu, şaman ayinlerinde bir ağaç olarak temsil edilen Evren Ağacı toroo’ya tırmanmaktır. Şaman vecd halinde fiziksel ağacı tırmanır ve ruhu aynı anda semalara toroo ağacında yükselir. Diğer bir yol da Şamanların erk Dagur Moğul terimi soolong ile ifade edilen erk rüyaları yoluyladır. Standart Moğol dilinde solongo gökkuşağı demektir ve Şaman rüya yoluyla bilgi almak üzere uykusunda gökkuşağın üstünden üst aleme yolculuk yapabilir.

Bu yazının başlarında ger’in dünya merkezini temsil ettiğini yazmıştık. Aslında, her bir kişi şuuru açısından dünyanın merkezinde durmaktadır. Şamanlar ayrıca çalışmalarını yaparken ritüelleri sırasında kendilerini dünyanın merkezinde konumlandırmaktadır. Dünyanın merkezi ile ilgili birçok farklı imajlar ilişkilendirilmektedir. Bunlar arasında en iyi bilinenlerden biri dünya ve üç alemi birbirine bağlayan eksenin buluşma noktası olan ger’de ateş yeridir. Diğer de, hem bir eksen, hem de bir iniş ve çıkış için bir sütun olan toroo ağacıdır. Sibirya ve Moğol gelenekleri bu ağacı dünyanın merkezine, ama ayrıca üst ve orta alemin birbirine dokunduğu güneye de atfetmektedir. Bazılarının “gündüz ve gecenin ayrımında” durduğu dediği dünya ağacıyla dünya nehri üst alemdeki kaynağından orta dünyaya girmektedir. Altayların geleneklerine göre, bu ağaca çıkıldığı zaman orman hayvanlarının efendisi Bayan Ami ile karşılanacaktır ve Şaman’ın üst aleme yolculuğunda yardımcı olmak üzere kazlar verecektir. Toroo ağacının tepesi gök kubbesini yerinde tutun gök çivisi kutup yıldızı altan hadaas’te göğe değmektedir.  Dünya merkezinin diğer bir sembolü de dünya dağı Sumber dağının zirvesidir. Dünyanın merkezindeki zirve kuzey kutba yakındır ve kökleri alt dünyada bir kaplumbağa üzerindedir.       

 

Rüzgar Tayı ve Buyanhişig

Şamanizm kişisel erk ve yaşama şans ve bereket getirmekle ilgilidir. Günlük yaşam bireyi başka insanlarla kesişen durumlarla yüzyüze getirmektedir, ama yaşamın ana sorunları kişisel evrenin içinde yatmaktadır.  Evrenin bu kişisel açısından kişi evrenin tam ortasında Toprak Ana ile desteklenmiş ve Gök Babanın muazzam aydın maviliği tarafından sarılı durmaktadır. Kişinin kozmik ruhu (suns) parlak beyaz bir güneş gibi ışıldar ve beden ruhu (ami) bir kırmızı ışık noktası gibidir. Uzayın derinliğinde veya yeryüzünde kişi serbestçe seyahat edebilir. Çünkü kişinin kendi yolu vardır ve nihai olarak kendi hareketleri için sorumludur.   

Kişisel psişik güce hii (rüzgar) veya hiimori (rüzgar tayı) denilir. Bu güç göğüste mekan etmektedir ve kişinin onu nasıl biriktirdiğine göre büyüklüğü değişir. Çok güçlü rüzgar tayı insanın berrak ve analitik bir şekilde düşünmesini, aldanmadan dış görünüşlerin ötesine görmesini sağlar. Rüzgar tayı Şaman ve diğer güçlü insanların yapılmasını gerekeni kolay bir şekilde becermelerini sağlar. Kişisel gücün zararlı emeller için veya evrenin dengesini bozmak için kullanmak rüzgar tayını tükettir. Bundan dolayı gerçek anlamda kötü niyetli insanlar zaman içinde kendilerine karşı yıkıcı davranışlarda bulunurlar. Evrendeki dengeyi yinelemeye yönelik hareketler ve dini uygulamalarla rüzgar tayı artırabilir. Semaya, dünyaya veya ataların ruhuna içecek sunmak, dua etmek veya ululamak gibi günlük basit hareketler rüzgar tayını destekler. Ada çayı, kekik, ardıç ve diğer otlardan çıkan kutsal buhur Şamanist tapınma sırasında rüzgar tayını yükseltir. Eğer belirli bir amaç için yapılırsa veya geleneksel bayramlarda yapılırsa kurbanlar da rüzgar tayını yükseltmek için diğer bir yöntemdir.         

Semadan veya ruhlardan bir nimet olan buyanhishig, rüzgar tayına ilişkin bir kavramdır. Buyanhishig’i banka hesabına benzetebilen kişinin hareketlerine göre artan veya azalan bir varlık olarak görebiliriz. Büyük bir buyanhishig (kısaca buyan olarak da bilinen) birikimi kısmet, olumsuzluklardan korunmak ve mutlulukla sonuçlanır. İnsan ayrıca tabuları (yasakları) çiğneyerek, atalarının ruhlarına saygısızlık göstermek, amaçsız olarak hayvanları öldürerek doğa ruhlarını öfkelendirerek buyan kaybedebilir. Kişisel pislik de buyan’a zararlıdır. Misafirlere yiyecek ve içecek ikram etmek, ihtiyacı olanları doyurmak aynı rüzgar tayı gibi buyan’ı da artırır. Buyan aynı rüzgar tayı gibi düzgün ve basiretli bir yaşamla (yostoi), dini davranışlar ve kurbanla da artırılır. Gök Baba ve ruhlar ayrıca dallagaritüeli ile çağrılabilir. Bu da buyan’ı yaşamımıza ve cemaatımıza getirir. Bu ellerle güneş yönünde yapılan dairesel bir hareketle birlikte zikredilen “hurai, hurai, hurai!” kelimelerle gerçekleşir.  

Rüzgar tayı ve buyan’ın bilincinde olmakla kişi yaşamını güç, korunma ve iyi şansa geçirebilir. Yaşama karşı tavır, kişinin bulunduğu hareketlerde farkındalık ve davranışlarının nasıl kaderini şekillendirdiği konusunda bilinç yaratır. İdeal insan yostoi (geleneklere uygun yaşam) yaşamayı öğrenir. Bu da saygılı yaşamak ve dünya dengesini bozan tabuları ihlal etmemek anlamına gelir.

 

 

Doğa Dünyası

Taiga ormanların sonsuz büyüklüğü, bozkırlar üzerinde mavi göğün muazzam derinliği, Baykal gölünün, Altay, Hangay ve Sayan dağlarının ihtişamı Sibirya ve Moğolistan’ın Altay halkları arasında huşu ve hayranlık yaratmıştır. Topraktan geçinmek ve beslenmek için doğaya muhtaç olmaları, her ne kadar hayatta kalmak üzere hayvanları öldürmeleri gerekse de bütün yaşayanlara karşı saygı beslemelerine sebep olmuştur. İsraf tabu, Gök Baba ve doğa ruhlara karşı hakaret sayılır. İnsanların doğa ile ilişkisi sömürme üzerine değil, karşılıklı dayanışma üzerine kurulu olarak görülür. Doğaya karşı bu huşu Sibirya kültürlerinin binlerce yıldır çevreye bozmadan yaşamasını sağlamıştır. Bu yaşam tarzı yaşamı dünya ile dengeli bir şekilde sürdürmek ve doğa ve insan toplumunda dengeyi korumak anlamına gelen tegş ideali ile iyi ifade edilmektedir. Aslında insan kültürü ve toplumu diğer yaşayan varlıklara kıyasla özgün veya farklı olarak görülmemektedir. İnsan toplumu en karmaşık şekliyle bile yine de doğal bir sürecin ifadesidir. Özellikle ebeveynlerin çocuklarına anlattıkları öyküler olmak üzere, Sibirya halklarının mitolojisi doğada olup bitenlerin neden öyle olduklarını (uliger) açıklar ve hayvanların, hatta ağaçların bile insanlara çok benzer bir şekilde düşündüğünü ve bazı durumlarda insan gibi görünebildiklerini anlatır. Orman, dağ, göl, nehir, taş ve ağaçların ruhları vardır ve insanoğluna yiyecek ve barınma gibi armağanlarından dolayı saygıya layıktır.

 

Baba Gök, Toprak Ana, ve Semavi Objeler

Şaman dininin esas varlıkları Gök Babası (Tenger Etseg) ve Toprak Anasıdır (Gazar Eej). Tarihte Moğolistan’ın birleştiricisi Cengiz Han, gücünü Tenger’den bir vekilliğe dayandırıyordu ve bütün fermanlarını “Sonsuz Mavi Sema dileğiyle” sözleriyle başlatırdı. Gök Babası zamansız ve sonsuz mavi gök olarak tapılırdı. Her ne kadar iki oğlu olduğu söylense de bir kişi olarak görülmezdi. Gök Babası ve Toprak Anasını tapmak Sibirya’da neredeyse evrenseldir ve Kuzey Amerika’da da bulunur.   

İklim direkt olarak Tenger’in tasarrufuna bağlı olarak görülür. Tenger dünyada dengenin yaratıcısı ve koruyucusudur ve iklimlerin doğal süreçleri, iklimlerin devinimleri onun tarafından sağlanır.  Şimşek ve yıldırım Tenger’in hoşnutsuzluğunun göstergeleridir veya yüksek ruhsal güçlere sahip bir yeri belirlerler. Yıldırım çarpması hoşnutsuzluğu gösterirken, yıldırımın çarptığı yer etrafından onu tekrar Semaya göndermek üzere bir Şaman ritüeli ve yohor dansı yapılır. Yıldırım veya meteor tarafından çarpılan cisimlere ve kadim eşyalara Tengeriin Us (Semanın saçı) denilir. Onlar Semanın yoğunlaşmış erki olan bir ruh (utha) taşırlar. Yıldırım tarafından çarpılan cisimler (nerjer uthatai) ve meteor tarafından çarpılan cisimler (buumal uthatai) ruhlarıyla enerji şarj etmek üzere süt veya içkiye konulabilirler. Şamanlar utha ruhunun gücünü almak üzere bunu içerler. Diğer bir Tengeriin Us de yağmur yağdırma büyüsünde kullanılan bezoar taşıdır.  

Hiçbir Şaman ritüel Gök Baba, Toprak Ana ve atalara invokasyon yapmadan başlamaz. Tengerin varlığı, günlük faaliyetlerde evrenin dengesiyle kişisel yaşamın ilintili oluşu açışında hep anılır. Yeni bir şişe içki açıldığında, üsten bir kısım alınıp bir kaba konulur, sonra da dışarıya çıkarılarak Gök Baba, Toprak Ana ve atalara sunulur. Tsatsah olarak bilinen bu ritüel Moğolistan ve Sibirya dininde önemli bir yer işgal eder. Ev hanımları ayrıca aynı şekilde süt ve çay sunarlar, ger’in etrafında yürürler ve sıvıyı üç kez dört yöne serperler. Tenger’in kaderi tayin etmekteki rolü günlük konuşmalarda Tengeriin boshig (Semanın taktiri) gibi sözlerle sürekli anılır. Kadınların mutfak ve mutfak eşyalarını temiz tutmaları tembih edilir, çünkü onların kirlenmesine meydan vermek Gök Baba’ya hakaret addedilir. Bayramlarda ve dağ ruhlarına kurban verildiğinde Tenger’e adaklar verilir ve dua edilir. Ayrıca kişiye özel bir ritüel olarak acil durumlarda Tenger’e yapılan özel bir kurban vardır. Yağmur yapma ritüelleri direkt olarak Tenger’e hitap etmektedir ve Tenge’e ve dağ ruhlarına adanmış oboo tapınaklarda gerçekleşir. Herkesin Tenger’e yardım için başvurma hakkı vardır, ancak bir felaket veya güçlü bir ruhun müdahalesiyle denge bozulmuşsa, hastasının Tenger ile bağlantısını veya evrendeki dengeyi tekrar tesis etmek üzere Şaman ruhların gücünü kullanır.

Bedende başın tepesi veya tacı olarak bildiğimiz bölgede Tenger’in küçük bir parçası mekan etmektedir. O dünyasının merkezinde duran birey ve üstündeki gökyüzü ile irtibat noktasıdır. Bu nokta kişinin ruhsal küresinin ortasında akan Tenger’den gelen enerjinin alındığı yerdir. Başın tacında olan bu Tenger parçasının gökyüzünde bir yıldız karşılığı vardır. Yıldız kişinin rüzgar tayı gücüne göre parlak veya sönük yanar. Ölümde yıldız söner.     

Toprak Anası (Gazar Eej) aynı Gök Babası gibi insan şeklinde imgelenmez, beslendiğimiz ve dayandığımız dünya olarak görülür. Ona ayrıca İtugen de denilir ve özellikle dişi Şamanlara verilen adlar bu kelimenin türevlerindendir (yadgan, utgan, udagan, vs.). Bu Şamanların Toprak Anasını anmak ve ululamakla ilgileri olduğunu ima eder. Kızı Umai, rahim tanrıçasıdır ve Dünya Ağacında yatan beden ruhlarının bakımcısıdır. Umai, ayrıca Tungus dilinde “toprak” anlamına gelen Tenger Niannian olarak da bilinir. Ağaçlar Toprak Ananın erkinin tezahüratıdır ve Toprak Anasına tapma erk ve güzelliğini uygun bir şekilde yansıtan ağaçlara karşı yapılabilir. Toprak Ana ve kızı Umai’a bereket için yakarılır. Toprak Ana ve Gök Babasının diğer bir kızı, ateşin ruhu Golomto çakmak ve demirden zuhur ettiği söylenir. Dünya merkezindeki duman deliğin altında duran, üzerine yukarıdan güneş ışığı düşen ve toprak, madden ve bitki ürünlerinden yaratılan ateş, sema ve dünyanın ilksel birliğini temsilen yanmaktadır. Ateşin ışığı Semanı ışığını ve sıcaklığı Toprağın barındırıcı özelliğini anımsatır.  Aynı ağaçlar gibi, bütün insanlar aşağıdaki Toprak Anadan ve başın taç bölgesiyle Gök Babadan enerji çekerler.              

Güneş ve ay Tenger’in gözleridir; onlar ayrıca özleri karşılıklı olarak ateş ve su olan iki kız kardeş olarak görülmektedirler, Işıkları sonsuza dek dünyaya parlayan Tenger’in gücünü temsil eder. Güneş ve ayın devimleri, zaman ve hatta bürün doğal süreçlerin döngüsel oluşunu göstermektedir. Bundan dolayı, Sibirya Şamanizm açısından zaman önemsizdir. Zaman sonsuza dek dönüp dolaşır ve her noktası diğeriyle temas halindedir.  Dolayısıyla, zaman ve mesafenin Şaman ritüellerinde anlamı yoktur ve bir Şaman hiç hareket etmeden herhangi bir zaman veya bölgeyle direkt irtibat kurabilir.  Dünyanın merkezi herhangi bir yerde ve zamanda olabilir.        


Ruhsal güçlere sahip birkaç gök cismi daha vardır. Bunlardan biri hem sabah, hem de akşam saatlerinde gözükebilen Venüs gezegeniTsolman’dır. Sıkça gücünü çağırmak üzere Şaman davullarında resmedilmektedir. Tsolman, savaş okları diye tanımlanan kuyruklu yıldız ve meteorları gönderendir. Büyük Ayı takım yıldızı Doloon Obgon (Yedi Yaşlı Adam) olarak bilinir. Onların konumu gökyüzünü yerine tutan Kutup Yıldızının (Altan Hadaas) yerini gösterir. Gök kubbesinin Kutup Yıldızı etrafında döndüğü gözlenimi, aslında dört mevsimde Büyük Ayı takım yıldızının konumunu gösteren gamalı haç, has temdeg sembolünün yaratılışına yol açmıştır,  İlginçtir ki, bu sembol sadece Sibirya’da değil, ama birkaç Kuzey Amerikalı kültürlerinde de bulunmaktadır, bu da çok kadim bir kökenin varolduğunu göstermektedir. Pleiades takım yıldızı diğer bir güçlü ruh grubu olarak ululanmaktadır, Bu takım yıldızında gök tanrıları toplanıp yeryüzüne bir kartal şeklinde ilk Şamanı göndermeye karar vermişlerdir. Beyaz Ay bayramında on dört insens/buhur çubuğu yakılır. Bunlardan yedisi Yedi Yaşlı Adama, diğer yedisi Pleiades içindir.  
Gökyüzünden elde edilir buyanhishig miktarı ay devrelerine göre değiştiği görülüp en güçlü günleri ayın yeni veya dolu olduğu zamandır. Güneş devresi, solstis ve ekinokslar [en uzun gün, gece ve gündüz süresi eşit olup mevsimlerin değiştiği günler] bayram günlerini belirlemek üzere ay devresiyle koordine edilmektedir. Örneğin, yılı başlatan Beyaz Ay Bayramı kış solstisten [21 Aralık] sonraki ilk yeni ayda yılı başlatmaktadır ve Kızıl Yuvarlak Bayramı yaz solstise [21 Haziran] en yakın dolunay ayda tutulur. 

 

Atalar

Ataların ruhları, Gök Baba ve Toprak Ana ile birlikte bütün ritüellerde invoke edilmektedir. Sibirya ve Moğol Şaman geleneğine göre, ruh birkaç parçadan oluşmaktadır, genelde bunların sayısı her biri ölümden sonra ayrı kaderi olan üçtür. Bunlardan, suld veya unen fayengaolarak bilinen altı ruh sürekli olarak dünyada atasal bir ruh olarak kalır. Atasal ruhlar genelde birer koruyucu ve yardımcı olarak torun ve diğer akrabaları ile irtibatta kalırlar. Birkaç kuşak sonra bu ruhlar akrabalarının meskenlerinden uzaklaşabilir, ama çağrılığında yardıma hazır bulunurlar. O zamana dek onlar dualarda deedes mini olarak dualarada çağrılan atalar grubuna dahil olacaklardır. Atasal ruhlar akrabalarının mekanlarından ayrıldıktan sonra genelde taş, dere veya ağaç gibi doğal yerlere yerleşirler. Onlar, ritüeller sırasında Şamanlar tarafından yardımcı ruhlar olarak çağrılır ve bir ongon ruh evine yerleştirilebilir.      

Belirli ruhlar esas olarak ata, cet olmamalarına karşın atasal ruhlar olarak kabul edilen belirli ruhlar vardır. Moğollar Mavi Kurt ve Kızıl Geyik eski ataları olarak anımsarlar ve Buryat Moğolların Buh Baabai Noyon (Prens Baba Boğa) diye efsanevi bir ataları vardır. Ayı birçok Sibirya grubu tarafından bir ata olarak tanınır, hatta Moğolların ayı için kullandığı kelime aslında “baba” (baabgai) kelimesinin bir türevidir. Cengiz Han Moğolların koruyucu bir atasal ruhu olarak görülür ve hem devletin hamisi olarak tapılır, hem de evliliğin koruyucusu olarak görülür. Moğol mekanlarının kutsal köşeleri genelde Cengiz Han ve ölmüş akrabaların resimleri ve aile kullanımı için Şamanların yaratmış olduğu herhangi bir ongon içerebilir.  

 

Tenger, Çotgor ve diğer Doğa Ruhları


Dünya çok çeşitli ruhların mekanıdır, bunların arasında çotgor, ozoor, ongon, burhan ve gazriin ezen ruhları vardır. Birçok Sibiriya kabilesi arasında bu ruhlar toplu olarak ayyy olarak bilinirler. Aynı zamanda kut veya abaasi olarak bilinen çotgor ruhları fiziksel ve akıl hastalıklarına, kafa karışıklığına neden olurlar. Bazıçotgar’lar alt aleme yollarını bulamamış ölü insanların suns ruhlardır. Böyle durumlarda, Şamanın onları uygun mekanlarına göndermesi gerekir. Diğer sorun yaratan ruhlar hiç bir zaman fiziksel olarak yeryüzüne enkarne olmayıp doğada varolmaktalar. Bir Şaman tarafından kontrol altına alındıktan sonra yardımcı ruhlara dönüşebilirler. Ozoor, ongon ve burhan ruhları genelde insanlara karşı etkileri açısından nötr olmaktadırlar, ancak zaman zaman sorun yaratabilirler. Ozoor veongon ruhları birçok kez doğadan serbestçe gezen ataların sud ruhlardır. Bunlar Şamanların en önemli yardımcı ruhları arasındadır. Utha olarak bilinen özel birongon ruh türü Şaman silsilesini takip edip, Şaman için bir tür ek ruh ve rehber olmaktadır. Bir Şamanın bedeninde enkarne olmamakta, ama geçmişte birlikte olduğu bütün Şamanların kitlesel anılarını taşımaktadır. Bir utha ruhu Şaman atası olarak başlamış olabilir, ama soyun esas Şamanı ölünce gelecekte Şaman olacak kişiye bağlanır ve inisiyatik vizyonu verir. Burhan ruhları çok güçlüdür ve genelde Şaman tarafından idare edilemez, ama hastalığa neden olurlarsa hastayı yalnız bırakmaya ikna edilirler. Çok güçlü ruh yardımcıları olan Şamanlar bir burhan’ı belki kontrol edebilirler, bu durumlarda o terbiye edilip daha az güçlü bir ongonruhuna dönüştürülür.    
Gökte ve doğada çok sayıda farklı ruhlar vardır; bazıları çok güçlüdür ve Şamanlar tarafında idare edilemez, diğerlerinin kontrol edilmesi nispeten kolaydır. Dengeyi yeniden tesis etme dışında, hiç bir ruh rahatsız edilmemeli veya kontrol edilmemeli, hele sırf merak veya gereksiz yere hiç irtibat kurulmamalıdır. Ruhlar bedenli canlı varlılardan ne üstün ne de aşağıdır, sadece özde fark vardır, bu açıdan insan ve hayvanlara gösterilen aynı saygı onlara gösterilmelidir. Doğa ruhlarının en güçlüleri dört yönün her bir köşesinde yaşayan gök ruhları tenger’dir. Doğu  ve batı tenger’ler siyah ve beyaz Şamanlarla ilişkilendirilmektedir. Batıtenger’lerinin insan, köpek ve yenilebilir bütün hayvanları yarattığı ve doğu tenger’lerinin kartal, yenilmesi yasak hayvanları ve hastalık ruhlarını yarattığı söylenir. Dünyanın istikrarlı  olabilmesi açısından iyi ve kötü arasında dengeye ihtiyacı gerektiği için doğu tenger’ler hep kötü olarak düşünülmez. Doğutenger’lerinin en önemlisi Ulgen’in kardeşi ve yeraltı alem ruhlarının efendisi Erleg Handır.  Su ruhlarının efendisi Usan Han güney yönünden çağrılır (invoke edilir); ayrıca Tatay Tenger olarak bilinen Keiden kuzeyden çağrılır. O şiddetli fırtınalar, şimşek ve hortumların efendisidir. Tenger’ler çok güçlüdür ve kontrol edilemez, ama Şaman ritüelinde yardımcı olmak üzere çağrılabilirler. Gök ayrıca, o denli emsalsiz yaşam yaşamış ki tekrar alt dünyaya inmeye gereği olmayan insanların güneş ruhları olan endur ruhlarının mekanıdır.  Onlar tenger’ler kadar güçlü değildir, ama bulutlarda yaşarlar ve yağmurun yağmasını sağlarlar.     

Gazriin ezen yeryüzünde ve doğada dağ, göl, nehir, taş, ağaç, yerleşim alanları, binalar, hatta ülkeler gibi belirli yerlerin hakim ruhlarıdır. Bazen doğada onlara ait olan yerlerde mekan etmek isteyen atasal ruhlarla itilaf ve mücadeleye düşerler. Bazı cenaze adetleri, atasal ruhların doğada rahat etmeleri için ölmüş kişilerin suldruhlarını ve gazriin ezen teskin etmeye yöneliktir.   

 

Hayvanlar, Totemler, Hayvan Rehberleri ve Av

Orman ve sular dünyası insanın hayata kalması için gerekli vahşi hayvanların mekanıdır. Hayvanlara “ami ruhuna sahip olan” anlamına gelen amitan hayvanları denilir, çünkü insanlar gibi yaşayan bedenin solunum ve sıcaklığını veren bir ami ruhuna sahiptirler. Hayvanların ami ruhları genelde kendi türünden yavrulara yeniden enkarne olurlar. Dolayısıyla, geyikler geyik olarak, ayılar ayı olarak reenkarne olup tekrar doğarlar. Ruhlara sahip oldukları için hayvanların aynı insanlar gibi kişilikleri, dilleri ve hatta psişik yetenekleri olduğu kabul edilir.  

Bütün av hayvanların hakim ruhu Bayan Ahaa (zengin ağabey) olarak bilinir. Avcılar avda şanslarını artırmak için ondan dilekte bulunurlar. Vahşi doğanın en önemli hayvanları Sibirya kaplanlarıdır, kar leoparları ve ayıdır. Buryatlar kaplana Anda Bars (en iyi dost kaplan) derler ve iyi av için ona dua ederler. Sibirya genelinde ayı hayvanların hakimi olarak görülür ve bir ata olarak ululanır. Birçok Sibirya kabilesinde ayı öldürüldükten sonra onu onure eden özel törenleri vardır.

Hayvanlar reenkarne eden ruhlara sahip oldukları için, ruhları gücenmesin diye öldürülürken uyulması gereken birçok kural vardır. Aksi halde, onlar öfkelenebilir ve kabile avlanma sahasına gelmeyebilirler veya diğer hayvan ruhlarına uzak durmalarını söyleyebilirler. Büyük bir hayvan öldürüldüğü zaman veya büyük balık yakalandığı zaman, avcı veya balıkçı hayvan ruhunu teskin etmek üzere yas tutup ağlayabilir. Avcılar ayrıca hayvan öldürdükleri zaman onlara özür dilerler, hayatta kalmak için ete ve deriye ihtiyaçları olduklarını anlatırlar. Evcil hayvanları da saygılı bir şekilde öldürülür. Kafa kesilmez, çünkü gırtlağı kesmek ami ruhu incittir. Toplu olarak zulddenilen baş, gırtlak, akciğer ve kalp bir hayvanın ami’sinin mekan ettiği yeridir ve tek paça olarak bedenden çıkarılmalıdır. Hayvan bir kurban için öldürüldüğü zaman deri ve zuld semaya doğru diklenmiş direklere asılır.  Ayılar yenildikten sonra kurukafası ve bazen tüm iskeleti ormanda bir direk veya platforma konulur.    

Hayvan ruhlarına karşı bu saygı av konusunda bazı kuralları getirir. İlk başta ormana girerken saygılı davranmak gerekip gülmemeli, bağırmamalı ve koşmamalı. Onun yerine bir hayvan gibi sessiz ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etmek gerekir. Ormanda sopa atmak Bayan Ahaa ve orman ruhlarına hakarettir, dolayısıyla tabudur (nugeltei). Aynı şekilde su birikintilere idrak boşaltmak ve taş atmak da yasaktır. Hayvanlar yiyecek veya deri, kürk ihtiyacı dışında hiç bir zaman öldürülmemelidir ve bu gerekli olduğu zaman hızlı ve insancıl bir şekilde yapılmalıdır. Av cemaatta paylaşılmalı ve depolanmamalıdır, et örf ve adetlere (yostoi) uygun bir şeklide kesilmelidir. Bu basit kuralla uymak avın hayvanların dönmesini ve hayvan ruhlarıyla iyi bir ilişki temin eder.  

Nehir, göl, dere ve denizler, su hayvanlarının mekan ettiği yerlerdir ve aynı zamanda dünyalar arası yolculuk yapan ruhların geçişleridir. Martı ve altın gözlü ördek özel su kuşları olarak görülür. Birçok Sibirya halkı arasında yaygın olan bir efsaneye göre en eski çağlarda dünya suyla kaplıydı ve martı ve altın gözlü ördek deniz dibinden toprak getirip kara parçası oluşuncaya dek yığdılar. Dalgıç kuşu, dalma özelliğinden dolayı çok özel bir su kuşudur. Su ruhlarla doludur ve dalgıç kuşu bütün diğer kuşlardan çok sudaki ruhlarla iletişim kurabilme özelliğine sahiptir. Dalgıç kuşunun çığlığı Moğol ve Sibirya Şamanları tarafından sıkça şarkılarında taklit edilir. Balıklar arasında sudak balığı güçlü sayılmaktadır ve bu balığın imajları batıda Samyed’den doğu Sibirya’daki Tungus’a dek Şaman ritüellerinde kullanılmaktadır.     

Doğada gözüken hayvanlar, aslında bazen işlerini yapmak üzere ruhsal yolculukta hayvan şekline bürünmüş Şamanlardır. Onlar kuş, memeli hayvan, sürüngen ve hatta balıkların bile şekillerini alabilirler.  Bazı hikayeler bir hayvanın bir avcı tarafından öldürüldüğünü ve hayvan aslında Şamanın ruhu olduğu için Şamanın aynı anda ritüel yaparken öldüğünü anlatır. Atasal ruhlar veya basit insanların ruhları da zaman zaman hayvan şekline girebilir. Dagur Moğollara göre ruh yolculuğu yapan Şamanlar için özellikle oklukirpi, yılan, tilki, çakal, örümcek ve sülün seçilir, bu hayvanların normal olarak yenilmezler. 

Belirli bazı hayvanlar kabile veya aşiretler özgün totem veya sembolik ata sayılırlar. Bunların arasında en ünlüleri Moğolların efsanevi ataları Mavi Kurt ve Kızıl Geyiktir. Buryatlar ayrıca ataları olarak boğayı tanırlar. Sibirya boyunca kartal da bir atasal totem olarak görülür ve Moğolistan’da kartal Şaman geleneğine bağlanmaktadır. Yakutlar arasında belirli aşiretler belirli bir memeli hayvan veya kuşu totem hayvanı olarak tanırlar. Hayvanın ismi tabudur ve günlük konuşmalarda farklı isimlerle söz edilir. Moğolca’da ayı için belirli bir kelime bulunmaması olası olarak bu sebeptendir, zira ayı neredeyse bütün Sibirya halkları tarafında bir ata olarak kabul edilir. Moğolistan’da “kurt” kelimesi de birçok topluluk arasında tabudur.    

Hayvan ruhları ayrıca Şamanlar için rehber ve öğretmendirler. Yakut geleneğine göre bir Şaman, Şaman ruhuyla irtibat kurduğu anda, o onu rehberi olacak güç hayvanıyla tanıştırır. Bu hayvana “hayvan eşi” veya “hayvan anası” denilir. Bundan böyle, Şaman sadece bu hayvandan ders alma ama aynı zamanda ruhsal yolculuk yaptığı zaman o hayvanın şeklini alır. Bir Şamanın gücü artıkça, o güç hayvanı koleksiyon ilaveler yapacaktır. Genelde Şamanın kıyafeti değişik hayvanların postları veya kürk parçaları içermektedir, bunlar da bağlı oldukları güç hayvanların ongon ruh evleridir.     

 

Kutsal Dağlar ve Ağaçlar


Dağ ruhlarının son derece güçlü oldukları inanılır ve iyi av ve bol yenilir doğal sebze ve ot sağlamak üzere onlara dua edilir. Bu seremoniler genelde yerel kabile veya aşiretin yaşlıları tarafından genelde ekinoks ve solstislerde yapılır. Dağ ruhları ve diğer güçlü gazriin ezen özel tapınaklarda (oboo) tapılır. Oboo genelde yaklaşık olarak konik şeklinde 2-3 metre boyunda taş ve ağaç dallarının yığılmasından meydana getirilmiştir. Yolcular bir oboo’nun yanından geçerken etrafında üç kez yürümeleri ve üzerine bir taş koymaları öngörülmüştür. Bunu yaptığı zaman kişi sadece ondan asgari belenen ruha karşı saygı göstermiyor, ama sembolik olarak ruhun gücüne bir taş koyarak takviye etmekle aynı zamanda rüzgar tayı ve yolculuğu için iyi şans almaktadır. Oboo aynı zamanda yıl boyunca yakın aile veya aşiretlerin yerel ruhun ve ayrıca Gök Baba, Toprak Ana ve diğer Şamanist ruhların onuruna kutlama yaptığı birkaç törenin uygulandığı yerlerdir. Oboo’lar sadece dağları temsil etmiyor, ama aynı dağların Tenger’e daha yakın ve dolayısıyla ruhsal açıdan daha güçlü sayıldığı gibi, yukarı gösteren şekilleriyle sema ve dünya arasında yakın bir buluşma yerini temsil ediyorlar.           
Dağlar, dereler, ormanlar ve bireysel taş ve ağaçların hepsi Toprak Ananın bir parçasıdır, ama aynı zamanda doağ ruhları gazriin ezen’in mekanlarıdır. Bazıları, ama hepsi değil bir zamanlar insan ruhlarıydı ve o denli eski atalardır ki torunları onları arık hatırlamamaktadır ve ruhları arasında artık bir bağ kalmamıştır. Yüz binlerce yıllık insan tarihinin geçmişine bakıldığında doğada bu ruhların sayısı ne denli fazla olduğunu hayal edebiliriz. Çok ihtişamlı bir dağ veya ağacın suld ‘e sahip olduğu söylenir, bu da ölümden sonra doğada kalan ruh için kullanılan aynı terimdir. Farklı biçimde taş ve ağaçların güçlü bir ruhu barındırdığı inanılır ve onlara saygı gösterilir bazen tütün veya içki sunulur. Bu ruhlar doğanın her tarafında bulunduğu için gereksiz yere doğal yapıları yok etmek veya ağaçları kesmek, budamak veya hırpalamak son derece tabu sayılmaktadır. Öfkeli bir doğa ruhu çok güçlüdür ve Şaman onu kontrol veya teskin edinceye kadar kişi veya bir topluluğa karşı birçok sorunlara neden olabilir.     

 

 

Ruh Alemi

Moğol Şamanların dünya görüşlerinde ruh alemi ruhların farklı bir özleri olması dışında  fiziksel alemden fazla farklı görülmemektedir. Hatta, doğal ve ruhsal alemlerinin ayrımı biraz keyfi bir görüştür çünkü ruhlar her yerde her şeyin içindedir. Ruhların bedenli varlıklardan farlı özellikleri vardır, onlar istediklere yere çok hızlı bir şekilde uçabilirler ve çok uzak mesafede, geçmiş veya gelecekteki şeyleri görüp hissedebilirler. Batılıların telepati veya psişik yetenek dedikleri şey insanların içinde bulunan ruhların yeteneklerini kullanarak şeyleri sezmeden başka bir şey değildir. Güçlü rüzgar tayı olan insanlar özellikle psişik güçlere vardır, çünkü rüzgar tayı psişik enerjiyi yükseltir. Şamanlar düzenli olarak ritüelleri sırasında ruhların özelliklerini üzerine alırlar ve utha ve diğer yardımcılarının desteğiyle başak yerlere uçabilmekte veya uzakta veya ruh aleminde olan şeyleri algılayabilmektedirler.     

 

Kişide Birden fazla Ruh Olması

Bütün insan ve hayvanlar birden fazla ruha sahiptir; bir fiziksel bedende mekan edebilmek için birkaç farklı ruhun bir arada bulunması gerekiyor. Bütün Sibirya ve Moğolistan boyunca insanın en az üç ruha sahip olması gerektiği inanılır. Samoyed gibi bazı topluluklar bu sayının daha fazla olduğunu, kadınlarda dört ve erkeklerde beş olduğu inanılır. Hayvanlar da her biri reinkarne eden iki ruha sahiptir: beden ruhu ami ve suns ruhu.  Bundan dolayı av hayvanları bölgelerine tekrar tekrar dönen ruhlara sahiptir ve bundan dolayı gücendirilmemelidir. İnsanlar aşağıdaki üç ruha sahiptir (kolaylık açısından sadece Moğol terimleri veriyorum):

  • Suld ruhu, ölümden sonra doğada kalır
  • Ami ruhu, reenkarne eder
  • Suns ruhu, reenkarne eder

Üç ruh bedeni saran enerji alanında bulunur. Üç ruh arasında, yaşama en kritik olan suld ruhudur. Eğer bedenden ayrılırsa ölüm hemen hemen kaçınılmazdır. Diğer iki ruh herhangi bir zarara neden olmadan fiziksel bedenden geçici olarak ayrılabilir. Canlı bir varlık küresel bir enerji alanını işgal eder. Kürenin yedi çakraya tekabül eden yedi deliğin kesiştiği dikey bir ekseni vardır.  Suld ruhu bu bölgede bulunan küçük bir tenger vasıtasıyla Gök Baba ile direkt bir irtibat bulunan başın tepesindeki taç bölgesinde bulunur. Diğer iki ruh beden eksenindeki deliklerden girip çıkar. Tam dengeli olabilmeleri için suns ve ami ruhları hep eksenin zıt taraflarında bulunmaları gerekir. Biri heyecanlandığı zaman ruhların yedi delikten dolaşımları hızlanır, bu da kalbin atışlarının hızlanmasına ve yükse enerji ve gerilim hissine neden olur. Ami veya suns ruhlarının dengesi ruhsal bir saldırı veya fiziksel travmayla bozulabilir. En ciddi durumlarda ami veya suns bedenden dışarıya atılabilir ve bu uzun süre devam ederse hastalığa veya zihinsel dağınıklığa sebep olabilir. Ruh kayıplığı veya dengesizliği durumunda düzeni tekrar tesis etmek üzere bir Şamanın yardımına gerek vardır. Ruhların gücü kişinin sahip olduğu  hiimori (rüzgar tayı) miktarına orantılıdır. Farkındalık (setgel) göğüs bölgesinde odaklanmaktadır. Beyin her ne kadar bedensel işlevler için önemli görülürse de, bilincin nihai merkezi göğüstür.  

Suld üç beşeri ruh arasında en bireyselleşmiş olanıdır. Sadece bir kez bir fiziksel bedende mekan eder. Ölümden sonra bir süre bedenin etrafında bulunur ve bazı topluluklar bu ruhlar yardım ve korunma için yakın tutmak üzere kalabilecekleri ongon ruh evleri yaparlar. Yaklaşık olarak sekiz nesil sonra suld bir doğa ruhuna dönüşür. Suld hiç bir geçmiş yaşam deneyim taşımaz, dolayısıyla birisini diğer insanlardan ayırt eden özellikleri geliştirir. Karizma ve itibar güçlü birsuld ruhunun belirtilerdir, bundan dolayı suld, dağ ve ağaçların ihtişamını belirtmek için de kullanılır.

Ami bedene dirilik veren ruhtur. O solunum, amisgal ile ilgilidir. Ölümden sonra, sema ve dünya arasında bir kuş şeklinde beklediği Dünya Ağacına döner. Amiruhları akrabaları arasında tekrar doğma eğilimindedir. Ami, onları doğum anında bedenlere girmek üzere ruh atları, omisi murin üzerinde gönderen rahim tanrıçası Umai’nin koruması altındadır. Ami, bir hastalık anında geçici olarak bedenden çıkmış olsa da, ami ölümden önce sürekli olarak bedeni terk etmez.   

Suns ruhu, suld ruhu gibi kişiliğin gelişmesine katkıda bulunur, ama aynı zaman geçmiş yaşamların birikimini de taşır. Suns, enkarnasyonlar arasında alt alemin bir sakinidir, ama dost ve akrabaları bir hayalet şeklinde ziyaret edebilir. Alt alemin efendisi Erleg Han suns için sorumludur ve ne zaman ve nerede doğacağını tayin eder. Eğer bir ruh dünyada yaşamı boyunca içi fesat olup büyük kötülük yapmışsa, onu ruhların sonsuza dek yok edildiği (helak) alt alemin bir kısmı olan Ela Guren’e gönderebilir. Suns ayrıca bedeni terk edip alt aleme girebilir, bu durumda bir Şamanın ruhu geri getirmek için Erleg Han ile müzakereye girmesi gerektirebilir.    

İnsanları oluşturan ruhlar üçlemi üç aleminin özlerinin karışımı olarak görülebilir. Suld en çok bu dünya ile bağlantılıdır, çünkü başka bir yerde yaşamaz. Ami, Dünya Ağacında yaşar ve neredeyse bir üst alem varlığıdır. Suns’un alt aleme ait olduğu açık ve kesindir. Fiziksel bir varlık olabilmek için çok sayıda ruha sahip olma gereği, canlı fiziksel bir varlığın birden fazla aleme ait ruhlarının kesişmesini temsil ettiğini ima etmektedir.  

 

Şamanın Yaşam Çemberi ve Su Devinimi

Ami ruhu nefesle ilintiliyken, suns ruhu suya ilintilidir. Su yolları suns ruhların seyahat etmeleri için geçitlerdir. Bu özellikle güneyde Dünya Ağacından orta alemi giren ve sonrada kuzeyde alt aleme inen Dünya Nehri için geçerlidir. Tabii ki, bu inanç doğal gibi gelebilir, çünkü Kuzey Asya’nın bütün önemli nehirleri Kuzey Kutbu denizine sürekli su akıtmaktadır, aynı şekilde suns ruhları dünyaya tekrar tekrar dönerler. Çeşitli efsanelerden Sibirya boyunca yaygın olan bu süreci anlatan bir model gelişmiştir. Bu modele göre, ruhlar, Umai’nin ami ruhlar üzerinde durduğu Dünya Ağacı ile Dünya Nehrinin kaynağından dünyaya girerler. Doğum anında, reenkarne olan ruhlar nehirden aşağı iner ve bebeği girer. Ölüm anında, suns nehirden aşağı yüzerek ***ğKuzey Kutbu denizine alt alemin girişine iner, bu arada ami bir kuş şeklini alır ve Dünya Ağacına geri uçar. Bu dünyaya yineden dönebilmek için suns ya yeraltında Dünya Nehrin kaynağına seyahat eder veya Samanyolu’ndan geçerek üst ve orta alemlerin dokunduğu güneye seyahat eder.       

Bu yaşam devinimi, yerel halklarının kuşaktan kuşağa gözünden kaçması mümkün olmayan su devinimine karşı ilginç bir paralellik sunar. Su dünyaya yağmur şeklinde yağar ve derelerle topraktan akar (dereler alt dünaya giriş olduğu inanılır). Nihai olarak denize akar, burada buharlaşma ile su tekrar yağmur şeklinde düşeceği göğe çıkar. Aynı şekilde, beşeri ruhlar Dünya Nehrini takip ederek denize gelirler ve yeniden doğmak üzere tekrar kaynağa inerler.     

 

Ruh ve Toprak Karşılaştığı Zaman: Örf ve Adetler, Tabular ve Ongon’lar

Daha önce belirttiğim gibi, ruhsal ve fiziksel dünyalar aslında ayrı değildir, çünkü birçok yerlerde birbirine kesişmekte ve dokunmaktadırlar. Ancak, özel dikkat gerektiren ve belirli davranışlarla yönetilen, ruh alemi ve dünyanın dramatik şekilde birbirine değdiği belirli olaylar vardır. Bunlar, bir Şaman, yeniden oğan veya ölen bir kişi gibi belirli bir insanda gömülü olabilir. Ruh ve toprağın dokunduğu fiziksel yerler arasında dağ, ağaç veya oboo veya bir ruh için özel tasarlanmış mekanlar, ongon gibi kutsal merkezler vardır. Ruhlar ile irtibat kurmak, irtibat kurlan ruhun türü ve karakterine göre olumlu veya olumsuz, ulvi veya süfli olabilir. Bu ayrıca kişinin ruhlarına tehlike arz edebilir, çünkü ruhları celbedip başka dünyalara takip etme eğilimi gösterebilirler. 

Bir Şamanla temas kurmak genelde emniyetlidir, çünkü ruhlarını faydalı amaçlar için kullanır, ama diğer yandan, ruh alemiyle irtibatı olan diğer kişilerle temas kurmak tehlikeli olabilir. Ruh musallatı, pozesyon veya obsesif etkiler hastalık veya delilik yaratabilir ve şifa için hemen müdahale gerektirir. Yeni doğan çocuklar ve annelerin doğumdan sonra bir süre tecrit edilmeleri öngörülür, bu sadece bebeğe yeni giren ruhları korumak için değil, ama aynı zamanda ruhların anneden girişleri onu biraz dünya dışı ve diğer insanlara karşı biraz tehlikeli kılmaktadır.  Aynı şekilde, ruhların dünya çıkışında yakın olmalarından dolayı, ölen bir kişinin ev halkı ve cesediyle ilgilenen kişi geçici bir süre tabu sayılmaktadır.  Ölen birinin adını anmak birkaç gün ve sonsuza dek arasındaki bir süre için tabu kalabilir. Ölen kimsenin adını söylemek onu alt dünyadan geri çağırabileceği veya gitmesi gereken yere gitmeyip kalmasına sebep olabileceği inanılır. Bu tehlikelidir, çünkü ölmüş insanlar sevdikleri insanların suns ruhlarını almaya çalışabilirler.           

Doğadan ruhsal yönünden güçlü olan yerlerde orada mekan eden ruhlara saygı gerekir. Ruhlara hakaret etmek failine veya topluluğuna karşı bir saldırıyla sonuçlanabilir. Diğer yandan, bu yerlerin ruhlarını onure etmek iyi şans ve refah getirir. 

Özel olarak hazırlanmış ruh mekanları, Ongon’lar, ruhlar ve fiziksel dünya arasında özel irtibat yerleridir. Bunlara saygı gösterildiği sürece faydalıdırlar. Ongon’lar Moğolistan ve Sibirya’daki en önemli Şaman araçları arasıdadır ve hemen hemen bütün kabileler onları kullanır. Onlar çok farkı şekillerde bulunurlar; ahşaptan oyulmuş, deri üzerinde boyanmış, tahta bir çembere takılmış veya metalden yapılmış olabilirler. Ongon’ları yapmak için kullanılan malzeme ahşap, deri, keçe, taş, kağıt, kürk, tüy ve metal içerir. Bazı ongon’lar soyuttur ve taş bebeklere benzerler. Ongon normal insanlar tarafından imal edilse de, onu diriltmek içine bir ruh yerleştiren Şamana düşer.  Çoğu ongon’lar atasal ruhlar veya hayvan ruhları tarafından işgal edilir, ama bazıları son derece güçlü doğa ruhları içermektedir. Diriltildikten sonra, ongon, ger’in kutsal bir yerine yerleştirilerek onure edilir ve içki, kan, süt veya yağ verilerek beslenir. Moğol evlerinde bulunan en önemli ongon’lar arasında Zol Zayaak ve Avgaldai vardır. Zol Zayaak ve Avgaldai, eril-dişil bir çift olarak resmedilir ve ev sakinlerinin ve evcil hayvanların koruyuculardır.  Avgaldai ayı atanın bakır maskesidir ve zaman zaman üçlü yılda bir yapılan, bütün ruhları onure eden ve yeni Şamanları inisye eden ominan ritüelinde bir Şaman tarafından giyilir. Şamanların genelde ruh yardımcılarını barındıran çok sayıda ongon’ları vardır.  Hatta, Şamanın kıyafeti utha ruhunun ongon’udur. Şifa ve ruhları geri getirme ritüelleri için özel ongon’lar yaratılabilir ve tedavi sürecini devam ettirmek ve ruhlarını korumak üzere hastanın yanında bırakılabilir.  Ahşap veya ottan yapılı geçici ongon’lar bazen ritüellerde bir hastalık ruhunu tutmak için kullanılır. Sonrada bu ruh, ongon doğada dağıtıldığı zmana serbest bırakılır. Ongon’lar nesilden nesile elden ele geçer çünkü barındırdıkları ruh içinde yaşamaya devam eder, ama ihmal edilmesi husumetine neden olabilir.   

 

 

Şaman

Moğolistan ve Sibirya ruhsal inançlarına Şamanizm denek biraz yanıltıcıdır, çünkü Şamanın kendisi ululanmamaktadır, sadece ruhlarla olan özel ilişkisinden dolayı saygı görmektedir. Bazı alimler, bu geleneksel dine Tengrizm diye adlandırmaya başlamıştır. Bu aslında daha uygundur, çünkü ibadet Tenger ve ruhlar etrafında odaklanmıştır. Ruhları onure eden günlük uygulamalarda bir Şamanın gerekmemektedir. Bir Şaman sadece bozulan dengeyi yineden tesis etmek ve hastalığa şifa getirmek için bir Şamanın güçlerine ihtiyaç duyulur ve çağrılır. Bazı kabilelerin birden fazla türde Şamanı vardır, bazı topluluklarda onlar güçlerine göre derecelendirilmekte, veya kullandıkları ruhlara ve yolculuk yaptıkları yerlere göre kara veya ak olarak da ayırt edilirler. Dagur gibi en güneyde bulunan Moğol topluluklarda Şamanlar, çıkrıkçı ve bazılarının da ruh yardımcıları olan diğer geleneksel tedavi yöntemleri kullanan Şamanımsı şifacılarla birlikte çalışırlar. Birçok topluluk, aynı zamanda ak, kara ve geleneksel şifacı rollerine üstlenebilen tek bir Şamana sahiptirler. Kolaylık açısında bu tür Şaman bu araştırmada konu edilmiştir.  

 

Bir Şaman Olma

Şamanların diğer insanlardan farklı kılan tarafı, onları inisiye eden bir Şaman ruhuna sahip olmalarıdır. Bu ruh birçok adla bilinir, bunların arasında Buryat ve Dagur’lar arasında kullanılan utha ve onggor’dur. O ek bir ruh gibi davranır, erk kaynağıdır ve bazılarının sonradan yardımcı olabileceği Şamanın diğer ruhlarla irtibatlarını kontrol eder. Bir Şaman genç yaşta Şamansal bazı belirtiler sergileyebilir, ama esas olarak utha (kolaylık açısından Buryat terimi kullanıyorum) aniden ortaya çıkar ve zihinsel veya fiziksel hastalığa neden olur.  Hastalık süresinde Şaman dayı utha’nın onu inisiye ettiği bir vizyon yaşar. Bu vizyondaki ortak unsurlar arasında üst aleme yolculuk, Şamansal göreve yeni ve güçlenmiş bir şekilde girmesini için bedenin parçalanması ve yineden bir araya getirilmesi yaygındır. Yeni Şaman hastalandığı zaman, onu muayene eden Şaman onun bir utha ruhu tarafından seçildiğini hemen anlar.  Bu noktada, eğer bir Şaman olmayı kabul ederse tedavi olur, aksi halde genelde ölür. İyileştikten sonra gördüğü talim ve inisiyasyon, onun ruh aleminde gördüğü inisiyasyonunun sadece teyididir.     

Şamanın görevleri arasında şifa, kutsama, av büyüsü ve arada bir iklim büyüsüdür. Bunların arasında en önemlisi şifadır, çünkü ruhlar hastalığın nedenleridir. Ruhlar ayrıca korunma sağlamak ve şansı artırmak için çağrılabilir. Av büyüsü ritüelleri Şamanı, av sağlayacak hayvan ve doğa ruhlarıyla irtibat kurmasını sağlar. İklim büyüsü genelde yağmur yapma ve yıldırımları semaya geri göndermeyi içerir ve Tenger ile direkt irtibat gerektirir. Oboo merasimi ve ominan ritüeli gibi bazı ritüeller günlerce sürer ve tüm cemaatin menfaatine yöneliktir. Şaman’ın işi basit falcılıktan bir kaç gün süren şatafatlı ritüellere dek değişebilir. İşin zorluğuna göre, Şaman yardım için ruhları çağırabilir veya çok fazla güç gerekli olduğu zaman bedenine girmesini sağlar. Şamanlar genelde çalışmalarında şarkı söyler, davul vurur ve dans ederler.        

Şamanlar çalışmalarında değişik aletler kullanırlar. Kıyafet ve ongon’ları ruh yardımcılarının mekanlarıdır. Genelde 60 cm veya fazla genişlikte tek taraflı bir el davulu çoğu seremonilerin bir parçası olan şarkı ve danslara tempo vermek için kullanılır. Davuldan sonra, Şamanın en önemli aleti metalik yuvarlak bir ayna olan  toli’dir. Şaman elde edebilirse kıyafetine birçok toli takar, ama göğsü üzerinde bir toli önemlidir. Toli zırh gibi davranıp ruh saldırılarını geri püskürtür, ruhları körleştirmek üzere ışık yansıtabilir. Ayrıca Şamanın gücünü artırmak üzere evrenden enerji de çeker. Çoğu Şamanın ayrıca ruh yolculuklarında bindiği atları temsil eden bir veya iki asa da taşır. Birçok kabilede görülen Şamanın diğer bir aleti de hastalardan ruhları kovmak için kullandığı bir tür yelpaze olan dalburr’dur.  Şaman tarafından başka müzik aletleri de kullanılabilir, bunların arasında çene harpı (aman huur) en yaygın olanıdır. Bazı kabilelerde Şamanlar maske kullanırlar, ama en yaygın olanı ominan ritüelinde kullanılan ayı maskesidir.   

 

 

Davul, Halusinojenler, Vecit Yolları

Şamanların çalışmalarında transa girdikleri bilinir, ama her ritüel bunu gerektirmiyor ve Şamanlar birçok şeyi normal bilinç halinde yapmaktadırlar. Değişik bir bilinç hali gerektiğinde, Şamanı vecit haline getirecek birçok teknik mevcuttur, bu hallerde Şaman bir ruhun özelliklerini üzerine alabilmekte, durugörü ve ruh yolculuğu yeteneklerini kullanabilmekte. Çoğu ritüel Şamanı vecit halle getirmek üzere birkaç tekniği bir arada kullanmaktadır.      

Ritüelin etkinliği için ortamı hayati önem taşır. Gece uygulanan Şaman yöntemleri daha trans haline girme açısından daha etkindir; hatta birçok ruh gündüz çağrılığında daha az etkilidir. Ritüele katılan insanlar Şamanın trans ahaline geçmesine yardım edebilirler, şarkılardaki söz ve sesleri tekrarlayabilirler, davul çalabilirler ve davulla birlikte bağırabilirler. Çember dansları enerji üretebilir ve Şamanı üst aleme kaldırabilirler.  

Şaman davulundaki vuruşlar transı teşvik etmek için en güçlü yöntemdir. Bilimsel araştırmalar aynı ritimlerin ardı ardına belirli frekanslarda sürekli tekrarlanması Şamanların trans hallerine benzeri hipnotik haller yaratabileceğini göstermiştir. Ancak, Şaman davul ritimlerinin metronom tipi sürekliliği yoktur, Şamanın o andaki ruh haline göre yavaşlar veya hızlanır, yükselir veya yumuşar. Moğol ve Sibirya davulları genelde çap olarak büyüktür ve Şamanın bedeni boyunca titreşebilecek derin çınlayan yankılanan bir sesi vardır ve davul genelde yüzde veya başın üstünde tutulur, böylece vuruşlar baş ve üst beden üzerinde güçlü bir rezonans kurar.      

Ritüel sırasında bazı maddeler alınabilir. Şamanlar sıkça Şaman ritüelleri arasında alkol kullanırlar ve ritüelde zaman zaman tütün içmek için duraklarlar. Ardıç dumanları hafif bir halüsinojendir ve yüze üflenip solunur. Ritüel sırasında ger’in havası ardıc dumanlarıyla dolar. Kutsal dumanın rüzgar tayı yükselttiği inanılır ve ruhları memnun eder. Daha güçlü bir halüsinojen muscaria mantarı kadim çağlardan beri Sibirya ve Moğol Şamanizm ile birlikte anılmıştır. Mantarlar her zaman Şaman ritüellerinde kullanılmaz, ama Şamanlar ritüeller arasında vecit halline geçmek için kurutulmuş mantar yiyebilirler.  

Toroo ağacını tırmanmak diğer bir vecit yolludur. Moğolca’da dışarıya çıkma ve yukarıya çıkma aynı kelimedir (garah). Chabros, bu iki mana arasındaki bağlantının Şamanizm’de bulunduğunu önermiştir. Şaman sembolik olarak Dünya Ağacını tırmanmakla bu dünyanın dışına çıkıp ruhlar alemine girmektedir. Toroo ağacın dokuz basamağı vardır ve Şaman bir taban nota ve ıslık şeklinde üst nota içeren hoomei (gırtlak) şarkısı söyleyerek giderek daha yükseğe tırmandıkça. Üst notalar, (taban nota ile temsile edilen) fizik aleminde  dururken ruh alemiyle irtibat kurmayı temsil eder.

 

Kozmik Tayi Binmek

Şaman transı ruh aleminde yolculuk içerdiği için, Şaman genelde bu yolculuğu ya bizzat uçarak ya da bir hayvan üzerinde üç alemde gitmesi gerektiği yere binerek gittiğini deneyimler. Bu ruhsal yolculukları Şamanı ya bu dünyada belirli yerlere götürür, ya da üst veya alt aleme gitmesini gerektirebilir. Alt alem yolculuklar genelde sadece ruhları getirme veya ölmüş bir insanın ruhunu Erleg Han’a götürme için gereklidir. Diğer ritüeller genelde Şamanın yeryüzünde yolculuk yapmasını veya üst aleme çıkmasını gerektirir. Alt alem yolculuklar en zor olanlardır ve sadece en güçlü Şamanlar oraya emniyetli bir şekilde girebilirler. 

Ruh yolculuklar yukarıya doğru hareketle başlar ve alt alem giden yolculuklarda bile uçuşla başlar, sıkça bu ger’in duman deliğinden dışarıya çıkarak gerçekleşir. Şaman bir kuş şekline girebilir veya doğa üstü bir hayvanı binebilir. Yolculuk süresince, ona kılavuzluk eden ve bedenine giren ruhlara göre, Şaman birkaç kez şekil değiştirebilir, bir süre kuş şeklini, bir süre insan şeklini, bir süre ayı şeklini alabilir.  Şaman bu dönüşümlerden geçerken hayvan sesleri çıkarabilir. Şaman yolculuk sırasında, fiziksel olarak bilinçdışı gözükebilir veya bilinçli olup, transımsı bir  halde olup hareket edebilir, dans edebilir, hatta dinleyicilere gördüklerini anlatabilir. Şaman, bu ruh haldeyken karakterine uymayan davranışlarda bulunabilir ve normalde yapamayacağı tehlikeli gösterilerde bulunabilir, örneğin kendini bıçaklamak veya ateş üzerinde yürümek gibi. Çoğu Altaik Şamanlar bir yolculukta dokuz geçitten (oloh’lar) geçtiklerini söz ederler ve bu yolculuk yaptıkları aleme göre değişmez.         

Şamanın bindiği hayvan genelde bir at veya geyiktir.  Bunlar şamanın ritüel sırasında yanında taşıdığı bir iki asa veya davulu ile fiziksel olarak temsil edilir.  Bir ritüel başlamadan önce davul ateşte ısıtılır, buna davulu canlandırmak, amiluulah denilir. Davul sadece sürekli ritmik vuruşlarıyla vizyonu yönlendirmiyor, amam aynı zamanda Şamanın yolculuğuna gitmek için bindiği hayvandır. Yolculuğundan dönen Şaman bedeni içinde onunla birlikte seyahat eden ruhları çıkarmak için öksürür veya geğirir. Sonra da ritüeli tamamlamadan önce ruh yardımcılarını öven bir şarkı söyler.   

 

Şifa ve Hastalıkların Nedeni

Bütün hastalıkların kökeni ya yabancı ruhların müdahalesi, ya da ruhsal veya fiziksel travmanın neden olduğu kişinin barındırdığı ruhlar arasında dengesizliktir. Şamanlar hastalığın fiziksel semptomlarının da tedavi edilmeleri gerektiğinin farkında olup hastalara ruhsal şifanın yanında şifalı otlar içeren ilaçlar da vermektedirler. Ancak hastalığın ruhsal yönü önemlidir çünkü sorun sadece fiziksel semptomları içermemektedir. Ruhlar tarafından müdahale ve ruh kaybı bedenin kendini tedavi etme kapasitesini engeller, dolayısıyla ruhsal rahatsızlık tedavi edilmezse, fiziksel hastalık gerçek anlamda hiçbir zaman tedavi olmaz.  

Hastalığa sebep olan ruhlar husumetli atasal ruh, burhan veya düşman Şaman olabilir. Chotgor atasal ruhlar ve diğer az güçlü doğa ruhlardan kaynaklanan durumlarda, şarkı söyleyerek veya hastanın üzerinden dalbuur sallayarak tedavi edilebilir. Hastalık getiren ruh emmek veya bedenden çekme ve atma hareketleriyle çıkarılabilir. Daha güçlü ruhlar veya süfli Şamanlara karşı transa geçme gerekir.Burhan en güçlü ruhlardır ve gitmelerine ikna etmek üzere kurban gerekir. Şamanlar ruhu korkutmak için bıçak, kızgın demir veya yay ve ok kullanabilir veya aynasında yansıyan ışıkla körleştirebilir. Bir ruhu yakalamak veya çıkarıldıktan sonra bir başkasına sıçramasını önlemek üzere bir ongon veya toli kullanılabilir veya Şaman geçi bir süre için bedenine emebilir. Böyle durumlarda Şaman kısmen alt aleme yolculuk yapar ve ruhun alt dünyaya dönmesi ve hastayı rahat bırakmasını tembih eder. Eğer bir geçici ongon kullanılırsa, ruhun ona tekrar dönmesini önlemek üzere doğal bir yere atılır veya yok edilir.      

Bazı tedaviler ruhsal savaş içerir. Bir Şaman inatçı bir ruhla fiziksel olarak mücadele edebilir, hatta silah bile kullanabilir ve müdahaleci varlığı dizginlemek veya kovmak üzere ruhları da yanında savaşır. Şifayı gerçekleştirmek üzere özel bir doğa ruhu çağrılabilir ve hastayı koruyacak bir ongon içinde tutulabilir. Husumetli bir Şaman bir hastalığa neden olursa, yerel kabile Şamanı ve düşman kabile Şamanı arasında bir savaş çıkabilir. Bu ruhsal savaşlar uzun sürebilir ve daha zayıf Şamanın ölümü ile bitebilir. Düzenli olarak başkalarına saldıran Şamanlar şifa güçlerini kaybedebilirler ve bu tür Şamanlar hızlı bir şekilde toplum içinde statülerini yitirirler, hatta bazen öldürülürler.   

Ağır kronik hastalıklarda ruh kurtarma genelde gerekir. Ami veya suns ruhunun eksikliği bedenin normal işlemesini neredeyse imkansız kılmıştır. Ami ruhu bu dünyada kalır ve genelde bir Şaman tarafından kolayca bulunup tekrar bedene yerleştirilebilir. Suns bedene yakın dolanabilir, ama alt aleme inerse, Şaman onu geri getirebilmek için tehlikeli bir yolculuğa üstlenmek durumundadır. Kayıp bir ruh bulunduğu zaman geri dönüş için Şaman kulağına veya davuluna koyar sonrada da silkeleyip bedene geri koyar. Ruhsal bir varlık bir ruh çaldığı zaman Şaman ondan koparabilmek için savaşmak zorunda olabilir. Ruh kurtarma Şamanlar için en tehlikeli iştir, çünkü bedenlerinin dışında uzak mesafelerde yolculuk yapmak zorundalar ve kendileri ayrıca saldırıya ve ruh kaybına maruzdurlar.  

Cehennem Kim İçin Hazırlanmıştır

 Cehennem Kim İçin Hazırlanmıştır

1) “Allah’a ortak koşanlar.” Gafir 73, 76    2) “Allah’a ve Rasulüne asi olanlar.” Nisa 14     3) “Ahireti inkâr edenler.” A’raf 44, 45  4) “Ayetleri yalanlayan ve büyüklenerek onlardan yüz çevirenler.” A’raf 36  5) “Allah’a ibadetten yüz çevirenler.” Gafir 60   6) “Kitabı ve Rasullere gönderileni yalanlayanlar.” Gafir 70  7) “Allah yolundan Alıkoyanlar.” A’raf 45  8) “Kâfirler.”Âl-i İmran 12  9) “Kıyameti inkâr edenler.”Furkan 11  10) “Cehennemi yalanlayan fasıklar.” Secde 20  11) “Din hesap gününü inkâr edenler.”Müddessir 46   12) “Büyüklük taslayanlar.”Zümer 60   13) “Müsrifler ölçüyü taşıranlar.”Gafir 43   14) “Büyük günah işlemekte direnenler.”Vakıa 46
15) “Mal toplayıp sayan ve malının kendini ebedi kılacağını sananlar.” Hümeze 2, 3   16v“Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar.”Tevbe 34
17) “Yeryüzünde haksız yere şımaranlar ve böbürlenenler.”Gafir 75   18) “Allah yolunu eğip bükmek isteyenler.”A’raf 45   19) “Zalimler.”A’raf 41  20) “Azgınlar.”Sad 55
21) “Dalalet üzere olan atalarını takip edenler.”Saffat 69, 70   22) “Arkadan çekiştirip yüze karşı eğlenenler.”Hümeze 1   23) “Yoksulu doyurmayanlar.”Müddessir 44
24) “Batıl ve boş işlerle uğraşanlar.”Müddessir 45  25) “Namaz kılmayanlar.” Müddessir 4

AKİT ve ATATÜRK DÜŞMANLIGI

Papazlar Türkiye’ye rol biçiyor 

Fener Rum Ortodoks Kilisesi Patriği Bartholomeus’un “ekümeniklik” iddiasını fikirden fiile geçirdiğini biliyoruz. İstanbul’da bulunan “Fener Rum Patrikhanesi”nin diğer Ortodoks kiliseleri arasında “onursal önceliği” demek olan “ekümenik” kavramı etrafında Fener Patrikhanesi, bütün Ortodoks kiliselerinin birliğini sağlamaya çalışmakta.

Patrikhane ekümeniklik iddiasında en büyük desteği Yunanistan’dan alıyor. Bu yüzden, Yunanistan’ın İstanbul’un bağrındaki hançeri vazifesini eda etmekten bir an bile geri kalmıyor. Kendini dünya Ortodokslarının liderliği makamında gören Patrikhane’nin, bu kapsamda “Bizans’ı canlandırma”ya çalıştığına dair kuşkuya yer olmayan çalışmalarına şahidiz. Bunun yanında, yaptığı satınalmalarla Fener bölgesinde “Vatikan benzeri bir kurtarılmış bölge” oluşturma çalışmaları da sır değil.

Bugünlerde Rum Patriği Bartholomeus’un önderliğinde İstanbul’da yapılan “Papazlar toplantısı”, aslında “Ekümeniklik iddiası”nın bir yansıması niteliğinde. Nitekim tüm dünya Ortodoksları adına yapılan bu toplantıda Papazlar, Fatih Sultan Mehmed’in kendi parasıyla satın alıp “cami” olarak vakfettiği ve fakat “Osmanlı’ya darbe” yaparak deviren M.Kemal’in emriyle müzeye dönüştürülen “Ayasofya”yı kilise ilan ettiler. Burada garip ve acı olan şu: Onlar bu ilanatı yaparken, “Osmanlı’nın torunları” olanlar ülkenin iktidarındaydılar.

Papazlar toplantısından önce “Aya Yorgi Kilisesi”nde bir ayin yapıldı. Dikkat edin, Atina’da bir tek cami bile bırakılmamışken, başta Girit olmak üzere Yunanistan’ın her yanında İslam’ın bütün izleri silinmişken, Batı Trakya’daki müslüman Türklerin İslami ve insani hakları kendilerini medeniyetin zirvesinde gören Avrupa’nın gözleri önünde çiğnenirken, oradaki müslümanlar kendi müftülerini bile seçemezlerken, burada hiçbir baskı ve kısıtlamaya maruz kalmadan açık olan kiliselerinde ayin yapabiliyorlar. Bu hakikati görmezden gelecek kadar da nankörlük içindeki Patrik, ayinden sonra yaptığı konuşmada bakın neler diyor:

“Türk kamuoyunun bir kesiminde Ayasofya’nın camiye çevrilmesi yönünde bir meyil gözlemleniyor. Kilise olarak biz buna karşı durmaktayız. Bizimle beraber böyle bir olasılık karşısında tüm Hıristiyan dünyası mezhep farkı tanımaksızın yekvücut olup tepkisini ortaya koyacaktır.”

Görüyor musunuz? T.C. vatandaşı olan Patrik Bartholomeus, 14 ülkenin Patriği’nin huzurunda,“zulmen müzeye dönüştürülen Ayasofya Camii”ni “Ortodoks ve Helen dünyasının kutsalı” ilan ederek Türkiye’ye açıkça meydan okuyup dünya hıristiyanlarını “T.C.’ye karşı kalkışma”ya çağırıyor da kimsenin kılı kıpırdamıyor.

Eğer bir “imam” ya da “müftü”, ülkemizdeki bir “İslami hak”kın elde edilmesi ya da savunulması için dünya müslümanlarını T.C.’ye karşı harekete geçmeye çağırsaydı, bir daha gün yüzü görmemecesine içeri alınmaz mıydı? “Hilafet” kaldırılmadan önce Hindistan’dan gel(diği iddia edil)en “iki adet mektup”un nasıl da “kara propaganda” olarak kullanıldığını hatırlarsak, sanırım demek istediğim anlaşılacaktır.

Papazlar toplantısına gelirsek… Toplantının amacı, “Panortodoks Konsili”nin “teolojik ve teknik prosedürleri”ni görüşmek. Dikkat edin, “Panortodoks” kavramı bile “Ekümeniklik” iddiasının bir yansıması. Zira bu kavram ile, “Ortodoks kiliselerini birleştirme hareketi” ifade ediliyor. Yani bütün Ortodoks Kiliseleri, Fener Patrikhanesi etrafında birleşerek, bir “Ortodoks Otoritesi”,  Katoliklerin Vatikan’ı gibi bir “Ortodoks Birliği” oluşturacaklar.

Dikkat edin, bütün bunlar “dünya müslümanlarının birliği”nin sembolü ve “otorite mercii” olan “Hilafet”in Devletin esas niteliğini oluşturan “Laiklik” gereği kaldırıldığı ve hayat hakkı tanınmadığı Türkiye Cumhuriyeti’nde oluyor! Hilafet’e hayat hakkı tanımayan Laik-Kemalist Devlet, Katolik Vatikan’ı devlet olarak tanıyor, İstanbul’un merkezinde, Fener’de ise “Ortodoks Otoritesi”nin doğumuna göz yumuyor!

Konu İslam olunca haşin ve sert yüzünü göstermekten geri durmayan “Devlet Otoritesi” işte böyle “Fener Ortodoks Devleti”ne göz yumarsa olacağı budur; Fatih Kaymakamı’na bağlı sıradan bir Kilise memuru olan Patrik çıkar, “Eğer Ayasofya camiye çevrilirse bütün hıristiyanlar yekvücut olup karşı çıkarız” diye açıkça tehditler savurur.

Burada konumuz, “Papazların ülkemizde toplantı yapması” değil. Ülkemizle hiç alâkası olmayan gruplar bile gelip toplanabilirler, bunda bir sakınca görmüyorum. Tabiî ki Kilisesi ve cemaati bulunan Ortodokslar da toplanabilirler.

Dikkat çekmek istediğim iki husus var: Biri, Hilafet konusu. Diğeri ise, toplanan papazların, aba altından sopa göstererek, aslen “vakıf camii” olan ve müzeye dönüştürülen Ayasofya’nın aslına döndürülmemesi yönünde “Türkiye’ye rol biçme”ye kalkışması…

İşte itirazım buna.

Madem öyle, şimdi buradan bütün “İslami sivil toplum kuruluşları”na, “cemaatler”e ve“şahıslar”a bir “eylem çağrısı”nda bulunuyorum:

Gelin, her Cuma günü seccadelerimizi alıp büyük kitleler halinde Ayasofya’ya girelim ve Cuma namazımızı Ayasofya’da kılalım. Her Cuma, Ayasofya’yı fiilen Cuma Camii’ne dönüştürelim.

Var mısınız?

Faruk Köse 

NOT AKİT gazetesi BASBAKANIN izinde YAHUDİLERE mi HİZMET.NEDE OLSA BOB EŞ BAŞKANI

Ayasofya ve Atatürk!

            Masonların memlekette cirit attığı l930’lu yıllarda, Amerika’nın Boston şehrinde bir enstitü kurulur: Bizans Araştırmaları Enstitüsü… Enstitünün başına getirilen adam bir papaz. Papaz, fakat papazdan çok siyasi bir militan. Adı Whitte More. İsminin önünde Papaz Profesör ünvanı var. Türkiye’deki muhalifleri, adamın ilmi şahsiyetinin olmadığını, yayınlanmış ciddi eserlerinin bulunmadığını yaymak isterler.

İşte bu adam, Bizans Araştırmaları Enstitüsü Müdürü sıfatıyla Mustafa Kemal’e müracaat eder. Küçücük bir dileği vardır: O da Ayasofya’yı tamir etmek… Başvuru yılı 1931. Bu samimi ve zararsız başvuru kabul görür ve papaz başkanlığında tamir çalışmaları başlar. Başlar başlamasına da, papazın başı namaz kılan müminlerle derttedir. Günde beş vakit namaz tamirat işlerini aksatmaktadır.

            Papaz’ın pratik zekası bir daha devreye girer ve tamir faaliyetlerinin daha rahat yapılabilmesi için, Ayasofya’nın geçici olarak ibadete kapatılması sağlanır. Ondan sonra ne tezgahlar kurgulanır bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Ayasofya’nın o günden sonra bir daha ibadete açılmadığıdır. Prof. Semavi Eyice’den dinleyelim: “Whitte More çalışmalar sürerken, 1934’te Atatürk bir akşam sofrasında Ayasofya’nın müze haline getirilmesi düşüncesini ortaya atmıştır.”

            Bizim kanaatimiz:  Mustafa Kemal Batı dünyasının (Haçlı-Siyonist ittifakının) Ayasofya’yı kilise yapma niyetinin farkındadır. Fethin sembolü olan bu mabedin

müzeye çevrilmesi isteği, sonradan kiliseleştirmenin ilk basamağıdır. İşte burada Atatürk’ün taktik dehası devreye girmiş; doğrudan kiliseye dönderilmesi yerine, müzeye çevrilmesinin, Türkiye’ye zaman kazandıracağını ve ileride yeni fırsatlar ve imkanlar doğacağını hesaplamıştır. Çünkü zaten Cumhuriyet o günkü şartlarda, batının dayatmalarına karşı çıkacak güçten yoksun bulunmaktadır. Yani Atatürk, Ayasofya’yı cami iken müze yapmamış; tam aksine kilise yapılacak iken müze olmasına göz yumarak Onun elde kalmasını sağlamıştır.

Ancak bir dönem olduğu gibi günümüzde de hala ara sıra tartışma konusu olan bir durum vardır ki o da; Ayasofya’nın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla müzeleştirilip müzeleştirilmediği olayıdır. Hatta bu konuda 2005 yılı içerisinde, bağımsız milletvekili olduğu dönemde İstanbul milletvekili Emin Şirin de bazı açıklamalar yapmıştır. Şirin, Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu, bu imzanın Paşa’nın kendi imzası olmadığını ortaya atmıştır.

            Bu konu üzerinde yakın tarihimizde görüş bildiren en tanımış aydınlardan birisi de Ebuzziya Tevfik’tir. Torunu, Ebuzziya Tevfik’in bu iddialarla ilgili olarak şu açıklamalarda bulunduğunu, 1995 yılında yayınlanan “Ayasofya” isimli kitabında Yazar Hüseyin Yılmaz’a şöyle aktarıyor: “… Mustafa Kemal tam İstanbul’a geldiği sıralarda, Amerika’dan bir heyet veya zat geliyor. Mutemete resmen müracaat ediyor. Oradaki Bizans Enstitüsü’nün bir temsilcisi diyor ki; -Ayasofya hayli harap halde, bunu müsaade edin de biz tamir edelim. Ve eski haline getirelim…- diyor. “Ancak Amerikalı müracaat edince, hükümet bizim kendi paramız vardır, tamir için paramız yeterlidir. Biz yaparız başkasına ihtiyacımız yoktur, diye talebi geri çevirmiştir. O sırada Maarif Vekili Hikmet Bayur’dur. M. Kemal gelir Ayasofya’nın etrafını görür. -Yahu Ayasofya’yı bu rezalet halden kurtaralım, kırık dökük şeyleri ortadan kaldırmak lazım. Madem ki bunu tamir edip eski haline getirmek de mümkün, bunu biz yapalım” diye teklifte bulunur. Hikmet Bayur, Maarif Vekilliğinden büyükelçiliğe tayin edilir ve yerine Abidin Özmen gelir. Ayasofya’nın sahibi, Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu vakıf dolayısıyla o zaman ki Vakıflar Umum Müdürlüğü’dür. Etrafındaki bir kısım yerler Vakıflar’a aittir. Diğerleri muhtelif kimselerindir. Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne bütün bunların temizlenmesi, kaldırılması, istimlak edilip tamir edilmesi için emir verilir. Bu gelişmeler üzerine mesele Mustafa Kemal Paşa’nın sofrasında yeniden görüşülür. Abidin Özmen, Maarif Vekili olarak madem ki burasını – yani ibadete açık olmayan kısımları- müze haline getirmeyi düşünüyoruz, o halde bunu Maarif Vekaleti’ne verin, biz bunu yapalım- der. Maarif vekilinin yapmasına hemen karar verilir. Fakat Maarif Vekaleti’nin bütçesinde böyle bir tamir için ayrılmış para yoktur. Ayrıca bütçelerden bir fasıldan, bir fasıla para intikali imkanı da yoktur. Bunun üzerine vekiller heyetinde konuşulur. Vekiller heyetinin kararı ile Maarif Vekaleti’nin bu masrafı yapması emredilir. İşte “kararname” diye tutturdukları budur. Bütün kararnameler, Resmi Gazete’de ilan

ATATÜRK’ÜN DIN ANLAYIŞI I

ATATÜRK’ÜN DIN ANLAYIŞI

ATATÜRK-din ilişkisi ülkemizde sürekli tartışılagelmiş konulardan biridir. Belirtmek gerekir ki, Atatürk din bahsinde en fazla gadre ve haksızlığa uğramış bir şahsiyettir.

Bazı çevreler, din ile Atatürk arasında ters bağlantı kurarak Atatürk’ü dine karşı bir silah gibi gösterme gayreti içine girerken, kendilerini İslam’ın müdafii ve sözcüsü yerine koyan diğer bazı çevreler de haksız bir şekilde onu din düşmanlığıyla itham etmişlerdir.

Atatürk, hakkında binlerce kitap, makale, yorum yazılmış büyük bir devlet adamıdır. Atatürk’ün din anlayışını onun hakkında yapılan yorumlardan ziyade, bizzat kendisinin bu konudaki söylev ve demeçlerine bakarak değerlendirmek lazımdır. Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde, onun din aleyhine ve dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir sözüne rastlamak mümkün değildir. Aksine dinimizden, Hz. Peygamber’den övgü ve saygı ile bahseden, Müslümanlığından dolayı duyduğu onuru dile getiren pek çok sözleri vardır.

* * *

Atatürk, 29 Ekim 1923′te kendisiyle görüşen Fransız muhabiri Maurice Pernot’ya verdiği demeçte, yazarın sorusu üzerine şöyle demiştir:

“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinimize bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki, Türkiye’ye istiklalini veren bir Asya milletinin içinde daha karışık, sun’i, itikadat-ı batıldan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince, tenevvür (aydınlanma) edeceklerdir. Onlar ziyaya (ışığa) takarrüp (yaklaşma) edemezlerse kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”Görülüyor ki Atatürk saf, temiz ve sade bir din anlayışı istemektedir. İslam dinine sonradan girmiş her türlü safsata, hurafe ve boş inançlara karşı akılcı bir din anlayışını benimsemiştir. Bunun ilk adımını da Kur’an-ı Kerim’in milletin bütün fertleri tarafından okunup anlaşılabilmesini sağlamakla atmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl bile geçmeden 21 Şubat 1925 tarihinde Meclis’teki bütçe müzakereleri sırasında Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsirinin, Hadis-i Şerif tercümelerinin devlet imkánlarıyla yaptırılması için talimat vermiştir.

Bunun üzerine mealin Mehmet Akif Ersoy, tefsirin Elmalılı Hamdi Yazır, hadis tercümelerinin de Kamil Miras tarafından yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak, Mehmet Akif bilahare bu görevi bırakarak aldığı avansı iade etmiş, hem meal hem de tefsir yazma işi Hamdi Yazır tarafından yapılmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın hazırladığı 9 ciltlik tefsir 1935 yılında, Kamil Miras tarafından hazırlanan “Sahih-i Buhari Muktasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” isimli 12 ciltlik hadis tercümesi de 1928 yılında yayımlanmıştır.

Atatürk, Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesinin şu gerekçeyle yapıldığını anlatıyor:

“Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.” Ayrıca bu gerekçeyle hutbelerin de Türkçeleşmesini sağlamıştır. Ona göre hutbe demek, nasa hitap etmek, yani söz söylemek demektir.

“Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik, doğruluk ve bir aydınlanma kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerden yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması, sanat ve ilim gerçeklerine uygun olması gerekmektedir. Değerli hatiplerin siyasi ve toplumsal olayları ve medeni durumları ve gelişmeleri her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgiler verilmiş olur. Bundan dolayı, hutbeler tamamen Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır” sözleri, onun bu düşüncesini yansıtmaktadır.

* * *

Atatürk, aynı ismi taşıdığı Hz. Peygamber’e son derece bağlı ve saygılı bir insandı. Bu saygı ve bağlılığı ifade etmesi açısından şu olayı nakletmemiz yerinde olacaktır: Batılı bir oryantalistin, Hz. Peygamber hakkında yazdığı bir kitap kendisine sunulur. Kitapta Yüce Peygamberimizden “Cezbeye tutulmuş sönük bir derviş” diye söz edilmektedir.

Bunu okuyunca Atatürk öfkelenerek şöyle der: “Bu gibi cahil adamlar O’nun yüksek şahsiyetini ve başardığı büyük işleri kavrayamazlar. O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O anılacaktır, yaşayacaktır.”
***
ATATÜRK’ü “din” silahıyla gözden düşürme mekanizmasının bazı çevrelerde “gaflet”, bazı çevrelerde “gayret” boyutunda işlediğini görüyoruz. “Gaflet” boyutunda olanlar, dini çağdaşlığın önünde bir engel gibi görüp bu çıkışlarını Atatürkçülük adına yapmışlardır. Din karşıtlığını adeta bir moda haline getirmişlerdir.

Bunun, zaman zaman Atatürk’e yaranma gayretkeşliği ile daha sevimsiz noktalara taşındığı da görülmüştür. 1938 yılında, Faruk Nafiz Çamlıbel, Atatürk’ü yüreğine bir put gibi oturttuğunu şu dizelerde söylüyor:

“Yürüyor kalbimizin durduğu bir yolda değil/Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun

Ey ilahın yüce davetlisi, göklerden eğil/Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!”

Atatürk’ün, sigara izmaritlerini onun huzurunda kültablasından alarak sedef işlemeli bir kutuya koymak isteyen birisini “Ne yapıyorsun çocuk? Beni putlaştırmak mı istiyorsun?” diye azarladığını, O’nun sofrasına oturmuş şahsiyetlerin hatıralarından öğreniyoruz. Bu sözler, Atatürk karşıtları tarafından yıllarca istismar edilmiş, sanki bu mevlidi Atatürk yazdırmış gibi bir kanaat oluşturulmaya çalışılmıştır.

Gerçek şu ki; Atatürk bu aymazlıkların hiçbirine iltifat etmemiş, onların hepsine istihzai bakışlarla gülüp geçmiştir.

Din silahını Atatürk’e doğrultanlar ise bütün gayretlerini, bütün nefeslerini Atatürk’ün din düşmanı olduğu iftirasına dayandırmışlardır. O’nun Kur’an’ı anlaşılır kılmak için meal ve tefsir yazdırmasını, İslam’ın Peygamberi’nin bize yansıttığı ışığın kalplerimizi aydınlatması için hadisler tercüme ettirmesini, İslam dini ve onun Peygamberi hakkında söylediği güzel sözleri daima gözden kaçırmak istemişlerdir. “Ey Millet! Allah birdir, şanı büyüktür” sözleriyle başlayan Balıkesir Paşa Camii’nde verdiği tarihi hutbe, mermerlere kazınması gereken bir “kitabe” niteliğindedir.

Atatürk, din, düşünce ve fikir özgürlüğüne büyük önem vermiş, laikliği de bu temele oturtmuştur. Atatürk’ün 1937 yılında Anayasa’ya dahil ettiği laiklik anlayışını, bazı Marksist ve materyalistlerin savunduğu laiklik anlayışıyla mukayese etmek doğru değildir. Nitekim, Atatürk, “Ben Luther olmayacağım” diyerek bu çeşit fikirleri reddetmiştir.

* * *

Atatürk’ün laiklikle ilgili görüşünü, Nutuk’tan aldığımız kendi sözleriyle belirleyelim:

“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların, vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir.” Yani, din hürriyetine kefil olmaktır.

Atatürk’ün de işaret ettiği gibi “İslam dini hürriyet-i efkára mani değildir”. (Fikir ve düşünce hürriyetine engel değildir.) Dinde zorlama yoktur. Zaten, Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi 256. Ayeti’ndeki “la ikrahe fiddin” (dinde zorlama yoktur) hükmü de bunu emretmiyor mu?

O halde laiklik, dinsizlik demek değildir. Nitekim Atatürk, “Laik hükümet tabirinden dinsizlik manasını çıkarmaya yeltenen fesatçılara fırsat vermemek lazımdır” demiştir.

Mehmet Nuri YILMAZ

KURAN AHLAKI ve MUSLUMANLIK

Kur’an Ahlakıyla Ahlak lanmış Bİr Müslüman Nasıl Olmalı?

Müslümanın başlıca özellikleri şunlardır.

1- Allah’ın birliğine ve ondan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (sav)’in Allah’tan getirdiği şeylerin hepsine kesin ve tereddütsüz bir şekilde inanır ve dili ile bunları ikrar eder, söyler.
2- Allah’ın emreylediği ve Hazreti Muhammed (sav)’inde gösterdiği şekil üzere namazını kılar, orucunu tutar, zenginse malının zekatını verir, zenginse hac görevini yerine getirir.
3- Yetimlere, yoksullara, muhtaçlara, yakınlarına, yolda kalmışlara malıyla canıyla gücü yettiği kadar seve seve yardımda bulunur.
4- Tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik göstermez, Allah’a itimad eder.
5- Felaketleri metanetle karşılar, bunları başarıyla atlatabilmek için bütün gücünü sarfeder ve nihayet çaresizliğe karşı sabır ve tahammül gösterir. Allah’tan ümidini kesmez.
6- Ana ve babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak söz ve işlerde bulunmaz.
7- Verdiği sözü mutlaka yerine getirir. Her ne surette olursa olsun emanete hıyanet etmez.
8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi en iyi bir şekilde yapmaya çalışır.
9- Müslüman dünyanın en temiz insanıdır. Bedenini, üstünü başını, oturup kalktığı yeri, yiyeceğini, giyeceğini, evini barkını, caddesini sokağını tertemiz tutar; kafasını kötü fikirlerden, kalbini fena huylardan, dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Cismen ve ruhen temizliği ile herkese örnek olmaya çalışır.
10- Allah’ın ve Peygamberin emirlerine itaat eder ve ahlaki vazifelerini eksiksiz olarak yapar.
11- İnsanlar arasında fesad çıkarmaz, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır.
12- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve ortaya dökmez. Nefsini içkiden, kumardan, uzak ve pak tutar. Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez. Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz.
13- Kötülüğün, hayasızlığın her türlüsünden, gizlisinden açığından, büyüğünden küçüğünden sakınır. Halkın iyiliğine çalışır.
14- Özü sözüne, sözü özüne uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile olsa, hak ve adaletten ayrılmaz.
15- Düşmanlarına karşı da adaleti, insafı elden bırakmaz, onların düşmanlıkları dolayısıyla adaleti çiğnemez.
16- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalancı şahitlik yapmaz. Haksızlığa karşı nefret duyar.
17- Alçak ve süfli arzulara uyarak doğru yoldan sapmaz, kötülerle düşüp kalkmaz.
18- İsraftan ve cimrilikten sakınır. Ne eliyle, ne de diliyle hiçbir kimseyi incitmez.
19- Komşularını çok sayar ve onları hiçbir surette gücendirmez.
20- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur.
21- Öfkelerini yenerek kusur ve kabahatleri affeder, intikam sevdasına düşmez.
22- Bir kötülük işlemek ister veya bir haksızlık yapacak olursa, hemen Allah’ı hatırlayarak Ondan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman olur.
23- Her iyi işe arka çıkar, maddi ve manevi yardımda bulunur. İnsanlara iyiliği tavsiye eder, fenalığa ve zulme asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten çevirmeye çalışır.
24- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir, kin gütmez, kimseye haset etmez, herkese faydalı insan olmaya özen gösterir.
25- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder, ilim ve hüneri, hikmet ve hakikati nerede bulursa alır ve bunda taassup göstermez.
26- Müslüman tembel değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışır. Her iki vazifesini de eksiksiz yapar.
27- Allah yolunda, millet ve memleket uğrunda elinden gelen fedakarlıktan, yerine göre canını feda etmekten çekinmez.
28- Yapacağı bir işin önünü, sonunu düşünmeden hatıra gelir gelmez yapmaya kalkışmaz, ibadetinde acele ederek eksik bırakmaz, hayırlı işlerde geriye kalmayıp daima ileri koşar.
29- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların iyiliğine çalışır, Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını gidermeye özen gösterir, cenazelerine gider, kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar, küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur, azamet ve kibir göstermez.
30- Bütün müminleri kardeş bilir ve başkalarının hayatlarını, haklarını kendisinin ki gibi muhterem tutar.
31- Kimse ile alay etmez. Başkalarına kötü lakap takmaz. Dilini gıybetten, iftira etmekten, yalan söylemekten ve her türlü kaba ve çirkin sözlerden muhafaza eder.
32- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya çalışır, üç günden fazla dargın durmaz.
33- Bütün varlık alemine sevgi ile bağlanır. Sevdiklerini Allah için (karşılık beklemeksizin) sever, sevmediklerini de Allah için sevmez.
34- İşlerinde tereddütlü ve evhamlı olmaz, bir işin olması için elinden gelen bütün gayreti, çabayı, çalışmayı gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eder.
35- Allah ve Peygamber sevgisini her şeyden üstün tutar. Allah sevgisi ve korkusu onun bütün vücudunu kaplar.
36- Her ne surette olursa olsun şüpheli şeylerden sakınır.
37- Bir Müslüman için en büyük gaye, hakiki bir Müslüman olmaya çalışmak, İslam’ı en güzel şekilde yaşamak ve yaşatmak ve bu surette bütün insanlara örnek olmaktır.
Bu huylarla gidiş, Allah’ın emri, Peygamberin yoludur. Müslüman bu yolun yolcusudur. Nezih ve pak bir yaşayışla dünya hayatını faydalı bir insan olarak tamamlar. İmanla, kalb huzuru ile Allah’a kavuşur. Onun tükenmez ve sonsuz nimetlerine ulaşır
alıntı

KABE NİN İCİNDE NE VAR

 

Kabenin bir çok ismi vardır. Bunlar; Beytullah, Mescidü’l-Haram vs.

 

Kabe’nin kelime anlamı:

Sözlükte dört köşeli veya küp şeklinde olmak anlamlarındaki ka’b kökünden gelen kabe “Küp şeklinde nesne” demektir.

Kabe’ye Allah’ın evi denmesinin sebebi: “Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için EVİMİ tertemiz et.” (Hac Suresi 26)

Kabe’nin fiziksel özellikleri ve konumu:
Duvarlarında kullanılan taşlar Mekke tepelerindeki granit taşlardır.
Tavanı ahşaptandır.
Yer yüzünde yapılmış ilk mescit ve ilk bina dır.
Üzeri altın işlemeli hat yazıları bulunan siyah bir örtü (sitâre) ile örtülüdür. Örtüsü her sene hac mevsiminde yenilenmektedir.
Kâbe’nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerden her birinin ayrı ismi vardır.

Doğu köşesine “Hacer-i Esved” veya “Şarki”, kuzey köşesine “Irakî”, batı köşesine “Şâmî” ve güney köşesine de “Yemânî” denir.
Kabe’nin küresel yer bulma sistemindeki yeri 21°25′24″N, 39°49′24″E.
Kabe’nin içinde ne var ?

Kabe’nin duvarları siyah taşlardan yapılmıştır. 25 cm yükseklikte ve 30 cm kadar çıkıntılı bir mermer kaide üzerinde bulunmaktadır.
Kabe’nin içinde tavana çıkmak için bir merdiven ve üç ağaç sütun bulunmaktadır.
İç duvarlar ve yerler mermer kaplıdır.
Tavanda altın ve gümüş kandiller asılıdır.
Yerden 2 metre kadar yükseklikte altın kapısı vardır.
Kanuni Sultan Süleyman tarafından tavanı onarılan Kabe, beşinci onarımını I. Ahmed döneminde görmüş, IV. Murad döneminde çıkan sel baskını sonucunda üç cephesi yıkılmış ve yine aynı padişah tarafından onarılmıştır.

Kabe ilk binasında yüksekliği 9 ziraa (4,32m.) idi ve yere bitişik iki kapısı vardı. Biri doğuda diğeri ise batıda idi.İbrahim a.s.binasında çatısı yoktu ve kapılara da açılıp kapanan kanat koymamıştı.

İçine de hediyeler koymak için bir kuyu kazmıştı. Kabe’nin içi ve dışı zaman zaman tamirat görmüştür.

Kabenin yüksekliği her inşa edilişinde değişmiştir.
İbrahim a.s. zamanında 4,32 m.
Kureyş’in yapısında 8,64 m.
Abdullah b. Zubeyr yapısında 12,95 m idi.
Abdulmelik b. Mervan bu yüksekliği daha sonra korumuştur.

Kabe Örtüsü (Sitâre veya Kisve)
Kabe örtüsüne verilen addır. Kabenin tamamını kuşatan bu örtü siyah ibrişimden yapılır.Üzeri Altın yaldız sırma yazılarla tezyin edilir. Kabe’yi örtmekten amaç onun yüceliğini ilan etmektir, onu takdis etmektir.

Kabeye ilk örtü giydiren hakkında çok değişik rivayetler vardır. bunlardan doğruya en yakın olanı İsmail A.S.dır. İbrahim A.S. Kabe’yi örtmediğinde ittifak vardır. Bazı rivayetlerde peygamberimizin dedelerinden Adnan b.ud ün Kabe’yi ilk örten kişi olduğu belirtilmektedir. Kabe İsmail a.s. dan sonra hiç bir devirde örtüsüz bırakılmamıştır. Her milletçe bu iş salih amel olarak addedilmiştir.

Tarihte Kabe’yi örtme işi değişik kabileler tarafından yardımlaşarak yapılmıştır. İlk olarak tek başına Ebu Rabia b.Abdullah örtmüştür. Yine Abdulmuttalib’in zevcesi Netile bt. Hubab (Abbasın annesi) rivayet edildiğine göre; oğlu Abbas kaybolur, bulunursa kabeyi kendi balına örteceğini nezr eder. (Adar) Oğlu bulununca da bu nezrini yerine getirir. Böylece tarihte tek başına Kabe’yi örten ilk kadın o olur.

Hz. Ömer zamanında ilk olarak Kabe beyt-ül maldan örtülmüştür. Bundan sonra Kabe örtüsü hükümetlerin sorumluluğunda olmuştur. Yine ilk olarak Hz. Ömer r.a. kabe örtüsünün Mısırda dokunmasını emretmiştir. Hz. Osman da bu kararlara sadık kalmış ancak senede iki defa dokunmasını emretmiştir.

Kabe’nin örtüsü üç bölümden meydana gelmektedir. Kabe’nin dış örtüsü, iç örtüsü (astar) ve kuşak bölümü. Bunların hepsi şu anda Mekke’de bulunan Kabe örtüsü fabrikasında dokunmaktadır.

Kabe kapısının İlk nakışlı örtüsü 810 h. 1407 m. yılında dokunmuş ve örtülmüştür.

Kabe’nin kapısı
İbrahim (a.s.)’in inşa ettiği Kâbe’de, yerle aynı hizada tek bir kapı mevcuttu.

Kureyş, Kâbe’yi yeniden inşa ederken Ebu Huzeyfe b. el-Muğire’nin teklifi doğrultusunda, kapı yerden yüksek tutulmuştur.

Abdullah b. Zübeyr’in inşasında Kâbe’de, kapı tekrar yer seviyesinde tutulmuş ve buna ilâve olarak Kâbe’nin batı tarafında Rükn-i Şâmî ile Rükn-i Yemânî arasında bir başka kapı daha yapılmıştır.

Haccâc döneminde kapı tekrar Kureyş’in inşa ettiği şekle iade edilmiş ve batı tarafındaki kapı kapatılmıştır.

Şu an mevcut kapı ise, saf altından yapılmış olup, Kral Halid b. Abdulaziz tarafından yaptırılmıştır.

KABE’nin anahtarı bir ailenin elinde
Hz. Muhammed (S.A.V)’in de mensubu olduğu Kureyş Kabilesi’nden Es Sidane Seybe ailesi Kabe’nin anahtarı ve her yıl örtüsünü değiştirme şerefini elinde bulunduruyor.

%d blogcu bunu beğendi: