KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ III

 

 

Sözde Ermeni meselesi karşısında, konuyla ilgilenenleri, özellikle dünya
kamuoyunu hakikatlerle aydınlatmaya ve yıllarca kin ve ısrarla sürdürülen Ermeni
terörünü bütün açıklığı ile ortaya koymaya mutlak ihtiyaç ve zaruret vardır.
Bunca yıl, aleyhimize yapılan çeşitli propagandalara hemen hemen hiç cevap
verilmemiş; buna mukabil tarihteki Türk-Ermeni münasebetlerinin yalnızca bir yönü
üzerinde duran ve devamlı olarak Türkün aleyhine çalışan bir zümre, ilim ahlâkından
 nasipsiz sözde ilim adamları faaliyetlerini her geçen gün artırmış; kin kusmaya
devam etmişlerdir. Türk milletinin haklı insanların vakarı içindeki sükûtu ise, âdeta
suçlu insanların sessiz kalışı gibi gösterilmek istenmiştir.
Bilinmelidir ki, Türk’ün tarih boyunca uğradığı zulmü görmezlikten gelmek,
hakkın ve adaletin bütününü öldürür.
Ermeni propaganda ve yaygarasıyla şartlandırılmış kitleleri ve devletleri,
gerçeklerle yüz yüze getirmek ve bunun için de, asırlardır devam ettirilmek istenen
Türk-Ermeni anlaşmazlığının iç yüzünü ve Ermeni terör ve mezâlimini arşiv
belgelerine dayanarak ortaya koymak ise, bizim için ilmî ve millî bir mecburiyet ve
ahlâk ölçüsü olmuştur.
Türk milleti olarak, kan davası gütmek, cinayetler işlemek ve intikam almak gibi
hareketlere başvurmak, inancımıza da, tarihî şeref ve asâletimize de yaraşmaz; ancak
hakikatleri ortaya koymak, unutulmamalıdır ki, millî ve insanî bir vazife ve
mükellefiyettir.
Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile azınlık statüsünü
onaylayarak, Ermenilere Türk vatandaşlarının sahip olduğu ferdî hak ve hürriyetlerin
tamamını kullandırmış ve o tarihten bu yana Türkiye’de yaşayan Ermenilerle hiç bir
problem yaşanmamıştır. Dışarıdan kumandalı teşkilâtların oyununa gelmeyen ve
onları tasvip etmeyen Türkiye Ermenileri bugün huzur, refah ve dinî serbesti içerisinde güvenle yaşamaktadırlar.
Ermeni asıllı vatandaşlarımız, devletin yüksek güvencesi altında olup, her türlü
hukukî haklarını serbestçe kullanmaktadırlar. Eskiden olduğu gibi, ülkenin varlıklı
vatandaşları olup, her mesleği serbest bir şekilde yapabilmektedirler. Ermeni
vatandaşlar, kendi inançlarına göre, kiliselerinde ibadetlerini yapmakta, kendi
okullarında kendi dilleri ile eğitim görmekte, kendi dillerinde yayınlar yapmakta,
sosyal ve kültürel faaliyetlerini sürdürmektedirler. Özetle, Ermeni vatandaşlar, Türk
vatandaşlarının sahip oldukları bütün haklardan eşit şekilde yararlanmaktadırlar.
*
Mahut ve düzmece Ermeni iddiaları, günün şartlarına göre, Türkiye’ye dost ve
düşman devletlerce iç ve dış politika malzemesi olarak maalesef zaman zaman
gündeme getirilmektedir.
Takdir edileceği üzere, tarihin gerçek bilgileri ilk elden orijinal kaynaklara,
yani arşiv belgelerine dayanır. Belgesiz tarih yazılamaz ve olayların gerçek yönleri
gün ışığına çıkarılamaz. Arşiv belgeleri olmadan ve bilinmeden, varsayımlarla tarih yazmak, belirli bir devir hakkında hüküm vermek, bir devri veya olayları değerlendirmek, tarih biliminin
gerektirdiği tarafsızlığa ve ilmî objektifliğe sığmaz.
Batı ülkelerinde Türk-Ermeni münasebetlerinin sosyal ve siyasî yönleri, Türk
kaynaklarına, özellikle de birinci el arşiv kaynaklarına dayandırılarak ortaya
konulmadığı için, bugüne kadar çoğunlukla hep tek taraflı ve Türkler aleyhine eserler
ortaya konmuştur. Türk arşivlerinde araştırma yapmaları için kendilerine izin verilen
Ermeni asıllı araştırmacılar ile, Ermenilerce desteklenen sözde ilim adamları ise,
Türk arşivlerinde Ermeni tezini teyid eden belgeler bulamayınca, mevcut olduğunu
iddia ettikleri belgelerin kendilerine kapalı tutulduğu yolunda maksatlı iddialar
ortaya atmakta, bu iddialarını kendilerine yakın basın-yayın organlarında gündeme
getirerek, bu ve benzeri çeşit provokatif davranışlarla ilim çevrelerinde taraftar
toplamaya ve kendilerini haklı göstermeye çalışmaktadırlar.
Geçmişte Ermeni meselesi, Ermeni vatandaşlarımıza rağmen emperyalist
güçler, onlardan destek ve teşvik gören terör kuruluşlarınca yaratılmaya çalışılan
sun’i bir hâdiseydi. Günümüzde ise, aynı oyun daha da tutarsız şartlarda
sahnelenmeye çalışılmakta; Türkiye’yi yıkmak ve parçalamak isteyen veya onun
zayıflamasında fayda uman güçlerce bu mesele devamlı körüklenmektedir.
Konu siyasî konjonktüre, Türkiye’nin münasebetlerinin durumuna paralel
olarak, aktüalitesini koruyarak gündemde tutulacak gibi görünmektedir.
Konuyu görmezlikten gelmek, karşı faaliyetlere, özellikle de bu konudaki
maksatlı neşriyata cevap vermemek asla geçerli olamaz.
Tarihî gerçekleri arşiv belgelerine dayanarak ortaya çıkarmak, esas zâlimin
mezâlim yapan Ermeniler olduğunu arşiv belgeleri ışığında göstermek ve bu konudaki
tek sesliliği ortadan kaldırmak, bu kabil yıkıcı tahrik ve milletlerarası entrikalara
karşı koymanın en sağlam ve gerçekçi yoludur.
Objektif bir şekilde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki belgelere dayanarak
ortaya konan bu eser, bilinmelidir ki, herhangi bir art niyet ve düşünce
taşımamaktadır. Bu eserin neşredilmesinden maksat, dünya kamuoyunun, Ermeni
meselesinin ve terörünün aslının ne olduğunu, temelinde hangi unsurların ve güçlerin
bulunduğunu, bu defa da Türk arşiv kaynaklarından görüp, değerlendirmesidir.
Konusunda büyük bir boşluğu dolduracak olan Ermeni mezâlimi ile ilgili arşiv
belgelerinin neşre hazırlanmasında emeği geçen Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı personelini tebrik ediyorum.
Bu vesileyle çalışmalarımızda her türlü teşvik ve desteği bizlerden esirgemeyen
Başbakanlık Müsteşarı Sayın Ali Naci TUNCER’e ve Müsteşar Yardımcısı Sayın
Muzaffer TUTAR’a teşekkürlerimizi sunmayı görev biliyorum.

TALAT PAŞA SUİKASTI

“Talat Paşa!.. Talât Paşa!..”

İttihat ve Terakki’nin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yığılması bir olmuştu.

Bir zamanlar, Osmanlı İmparatorluğunun kaderini elinde tutan Talat Paşa, İran’ın Selmas şehrinde doğan Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.

Olay Berlin’de geçiyor, takvimler 15 mart 1921’i gösteriyordu.

Eşi Hayriye hanım, kocasının ölümünden yıllar sonra, Talat Paşa’nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:

“Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kimbilir, ne maksatla kimler dolaşıyor, dikkat et, dedikleri zamanlarda bile aldırmaz, çantasını koluna alınca, fırlar tek başına giderdi. Berlin’de -en sonunda kanına giren- katil daha önce iki kere karşısına çıkmış, Paşa’yla göz göze gelmiş. Fakat Paşa o kadar pervasız, sakin, hatta gülümseyerek bakıyormuş ki, adam avuçladığı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa’ya baka baka silahımı çekemeyeceğim, ancak arkasından vurabilirim, demiş.”

Talat Paşa Berlin’deyken, bir dostuna yurt hasreti içinde şunları söylemişti:

“Selanik’teyken ikide bir sürgün cezasına çarpılan Bulgar komitacılarıyla karşılaşırdık. Bunlar vatanlarından ayrılmadan evvel, jandarma nezaretinde bulundukları halde merasimle rıhtımın üzerinde toplanır ve içlerinden birisinin verdiği işaretle hep birden eğilip toprağı öperlerdi.

Bu, onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesiydi: Öptüğümüz toprak bizimdir, buraya yine geleceğiz… demek istiyorlardı. Bir gün ben de vatana dönersem, bilir misiniz ne yapacağım?”

Dostu: “Her halde siz de onlar gibi toprağı öpeceksiniz…” deyince, Talat Paşa ağlayarak şu karşılığı vermişti:

“Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki… Yiyeceğim vatan toprağını, yiyeceğim…”

Talat Paşa, 1874 yılının 17 Ağustosunda Edirne’de doğmuştu. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak ilk ve orta öğrenimini bitirdikten sonra Alyans İsrail okulunda iki yıl Fransızca okudu. Zeki, çalışkan bir gençti. Okul yöneticileri, kendisine bir yıl kadar Türkçe öğretmenliği görevini vermişlerdi.

Mehmet Talat, Edirne’de çok durmadı. Selanik’e giderek Telgrafhaneye maaşsız memur adayı olarak girdi. Hukuk Mektebi’ne kaydoldu. Bir yıl sonra. Telgrafhane “Mukayyid”i (Kayıt memuru) olarak maaşa geçti ve yirmi yaşının içindeyken politikayla ilgilenmeye başladı. Jön-Türklerle haberleşirken yakalandığından üç yıl sürgün cezası yedi, Hukuk Mektebini de ikinci sınıfında bırakmak zorunda kaldı.

Cezası iki yıl sonra bağışlandı ve 1898’de Selanik’le Manastır arasında “gezici posta memuru” oldu. Bu görevi, İttihat ve Terakki örgütünün bu dolaylardaki haberleşmesini, güvenlik içinde yapabilmesi amacıyla kabul etmişti. 1893 yılında Posta Telgraf Başmüdürlüğü kâtipliğine, 1903’te de başkâtipliğine getirildi. 1907 yılındaysa, İttihat ve Terakki’nin “İhtilâl Komitası” sivil kadrosunun basında olduğu anlaşılarak, görevinden çıkarıldı ve tutuklandı.

1908’de, İttihat ve Terakki’nin önde gelen kişilerinden biri olarak Mehmet Talat, İkinci Meşrutiyet Meclisine, Edirne mebusu seçildi. Önce Meclis Reis Vekilliğine getirildi, 1909 Temmuzundan başlayarak sırasıyla Dahiliye Nazırı, Meclis’te İttihat ve Terakki Fırkası Reisi, Posta Telgraf Nazırı ve yine Dahiliye Nazırı oldu.

1916 yılında, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın istifasıyla onun yerine getirildi. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesi ve Mondros Mütareke’sinin imzalanması üzerine, Enver ve Cemal Paşalarla birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

31 Temmuz 1918’de Mondros Mütarekesi uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu orduları silahlarını bırakmış, yenilgiyi kabul etmişti, İttihat ve Terakki’nin üç büyükleri, Talat, Enver ve Cemal Paşaların, savaş suçlusu olarak yargılanmaları kesindi. Bu nedenle, üç büyükler yurtdışına kaçmaya karar verdiler,

Talat Paşa, yurt dışına çıkmadan önce, yerine getirilen Başvekil İzzet Paşa’ya şu mektubu göndermişti:

“Pek muhterem ve mübarek tanıdığım İzzet Paşa Hazretlerine,

Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalacağını anladım. Buna rağmen memlekette kalmak ve millet muvacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım bunu atiye talik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fahimtaneleriyle istişare edemedim. Müşkül mevkide kalacağınızdan çok düşündükten sonra sarfı nazar ettim. Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim, memleket namuskârane ve fedakârane hizmet etmek idi. Şahsen buna muvaffak oldum. Bütün servetim, zat-ı şahanenin ihsan ettiği otomobil esmanıyla (değer, kıymet) her ay artırdığım yirmişer liradan müterakim bin altı yüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve bir de dört arkadaşımla birlikte isticar (kiralamak) ettiğimiz çiftliğin devri icarından hasıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aileme terk ederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka bir nesneye malik değilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemal-i cesaretle çekmek isterim, işte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldığı gün, ilk telgrafınıza itaat edeceğim. Baki kemal-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa Hazretleri.

2 Teşrinisani 1334 (2 Kasım 1918)

Mehmet Talat”

2 Kasım 1918 cumartesi gecesi, saat 11’e yaklaştığı sırada, karanlıklar arasında iki kişi hızlı hızlı rıhtıma doğru yürüyordu. Bunlardan biri Talat Paşa, öteki de İhsan Namık Bey’di. Rıhtıma yaklaştıklarında üç kişinin daha orada beklediğini gördüler. Talat Paşa, İhsan Bey’e dönerek:

“Bir kadınla iki erkek dolaşıyor, bunlar kimdir İhsan?” diye sordu.

“Belki de pokerden dönüyorlardır. Paşam…”

Bekleyen üç kişiden biri onlara doğru ilerleyince, tanımakta gecikmediler: Bu Enver Paşa’ydı.

Eski Harbiye Nazırı Talat Paşa’nın elini sıktıktan sonra:

“Tam zamanıdır, motor da neredeyse gelir…” dedi.

Gerçekten de az sonra, burnunda cansız bir ışıkla yol alan bir motor Amerikan Koleji yönünden gelerek rıhtıma yanaştı. Enver Paşa, kendisini uğurlamaya gelen kız kardeşini kucakladıktan sonra motora atladı. Onu ötekiler izlediler. Biraz sonra bütün yolcularını alan motor, açıkta kendilerini bekleyen Alman torpitobotuna yanaşıyordu.

Talat Paşa Berlin’e yerleşmişti. Anılarını yazıyor, karısıyla birlikte yoksul sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Sık sık karısı Hayriye hanıma:

“Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kanlar akarak yere serileceğim. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ama ziyanı yok, varsın vursunlar, vatan benim ölümümle bir şey kaybetmez. Bir Talat gider, bin Talat gelir!..” derdi.

Bir gün ya Ermeni Komitacılarının ya da bir başka düşmanının kurşunlarıyla can vereceğini biliyordu. Özellikle Ermeni Komitacılarının…

Ermeniler, 1878 Türk-Rus savaşından sonra Doğu illerimizde bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Çarlık Rusyası ve İngiltere, Ermenileri sürekli olarak kışkırtıyor, Amerikan misyonerleri de aynı yönde çalışmalar yapıyorlardı. Aya-Stefanos Anlaşması (Yeşilköy’ün eski adı) yapılırken, Avrupa Devletlerinin Berlin Kongresi’ndeki yetkili delegelerine bu amaçla baş vurmuşlar fakat, diplomatik yollardan yaptıkları bu baş vurmanın sonuçsuz kalmasıyla birtakım anarşist örgütler kurarak, sabotaj ve ayaklanma eylemlerine girişmişlerdi. Hınçak ve Taşnak adlı bu gizli örgütler, her eylemlerinde karşılarında Osmanlı Hükümetini buluyor, yabancıların işe karışmasını sağlamak için, “Türkler, Ermenileri kesiyor!..” şeklinde propaganda yaparak, Avrupa’yı birbirine katıyorlardı.

Ermeni Komitacılar, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, Ermenilerin Doğu illerimizden göç ettirilmelerinde İttihat ve Terakki’nin, dolayısıyla bu örgütün önderleri durumundaki Enver, Talat ve Cemal Paşaların parmağını görüyor, intikam için fırsat kolluyorlardı.

15 Mart 1921 günü Talat Paşa, her zamanki gibi erkenden kalkmış saat ona kadar çalıştıktan sonra, eşine dönerek:

“Haydi Hayriye, seninle biraz dolaşalım. Hava almış olursun…” demişti.

Fakat mutfakta yemek pişirmekte olan karısı:

“Ben çıkmayayım. Hem yorgunum, hem de ateşte yemek var.” diye karşılık verdi.

Talât Paşa Hardenberg Strasse’deki evinden çıkıp tek başına yürümeye başlamıştı. Daldın ve düşünceli bir şekilde. Kurfüstendam caddesine saptı. Daha birkaç adım atmamıştı ki, arkasından birinin:

“Talat Paşa!.. Talat Paşa!..” diye bağırdığını duydu. Geriye döndü ve…

Rumeli’de başlayan, fırtınalar içinde geçen bir hayat,. Kurfüstendam caddesinin kaldırımları üzerinde sona ermişti. Katil Salomon Taleyran, 24 yaşında üniversite öğrencisi gözü dönmüş bir Taşnak Komitacısıydı.

Alman mahkemesi, kendi toprakları üzerinde işlenen bu cinayetin suçlusuna hiç bir ceza vermeyerek, Taleyran’ı beraat ettirdi. Yıllarca dost bildiği, Birinci Dünya Savaşı’nda kader birliği ettiği Almanya, onun anısına ve kanlı ölüsüne bile saygı göstermemişti.

Talat.Paşa’nın cesedi, aradan 22 yıl geçtikten sonra 25 Şubat 1943’te yurda getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesindeki şehitliğe gömülmüştür. Talat Paşa, dostuna söylediği biçimde yurdunun toprağını yiyememiş, ancak bir torba kemik olarak yurt topraklarında sonsuz uykusuna dalmıştır.

İNGİLİZ BELGELERİ ve TÜRKİYE III

Ermenistana altı ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistana yardım edecektir… Trabzonda bir tane bile e yok, Ermenisiz bir Ermenistan biraz gülünç olmuyor mu, deniliyor…küçük bir Türk Devleti kurulmalı, Kapitülasyonlar adli işlere de uzatılabilir.Japonyadan kapitülasyonları kaldırdık çünkü, onlar kuvvetliydi başka çaremiz yoktu. Türklerin kafası daha az işler (Turkish mind was far less precise than the Japanese)

Bu nedenle kapitülasyonlar adli işlere de uzatılabilir. Lloyd George ve Lord Curzon, … Amerikalı Yahudiler de Lloyd Georgea telgraf göndererek parçalanan Türk yurdundan hisse istiyorlar… Türkleri yatıştırmak için İzmir üstündeki isteklerini kabul etmiş görünelim. Yunanlılar daha fazla asker çıkartsınlar, sonra Türk isteklerini kabulden vazgeçeriz… İtalyan S. Nitti, < Türklerin bütün arazilerini ellerinden aldık, bari ağır borç altına sokmayalım> diyor… İzmire bir Türk bayrağı asarak, Türk varlığını kabul etmiş görünelim… Venizalos < Türk bayrağı şehrin dışına asılsın, Giritte de Türk bayrağı ada dışında bir kayalıkta asılıydı> diyor… İngiltere; Kürt devleti kurmak istedikleri bölgede çok fazla maden olduğundan emin… Lord Curzon, < Erzincan da Ermenilere verilmeli, Karadenizde de bir Lazistan kurup Ermenilerin mandasına verilmeli ve İstanbulu boşaltmak için Mustafa Kemalin adamlarını neden olarak ileri sürebiliriz> diyor.

28.Şubat.1920 ( İngiliz Dışişlerindeki Toplantı)

… Lloyd George < İstanbuldan Türkleri çıkartmalı>… Mr. Cambona göre: < Bütün sıkıntı Mustafa Kemal Paşa tarafından yaratılıyor ve Sultan onu kontrol edemiyor>… Fransız gruplarının 1/3ü Fransız askerlerinden gerisi yerli Ermenilerdendir… İstanbuldaki komiserimiz, bu olayları önleyemezse Sultanı İstanbuldan atacağımızı bildirerek tehdit etsin… Erzurumun yeni kurulacak Ermeni Devletine katılacağı bir sırada; Mustafa Kemal olmasaydı Ermenilerin bir şansı olurdu… Mustafa Kemalin askerleri hiç para almıyor, onları harekete geçiren vatan aşkıdır.

20. Mart.1920 (İngiliz Dışişlerindeki Toplantı)

… Sonuç: Mali işler Türklerin eline hiçbir şekilde bırakılamaz. Ayrıca bütün işgâl masraflarını ve toplanan bu komisyonların parasını da Türkler verecek… Sinyor Litti, < Türkler İzmiri isteyeceklerdir, bizde pekâla, İzmiri işgâl için yaptığımız bütün masrafları verin deriz, tabii Türkler bunu ödeyemeyeceklerine göre İzmirde bize kalır> dedi. Buna karşılık: Loyd George; < bizim Suriyedeki birliklerimiz oradan çıkacak, yani bunun masrafını biz mi, ödeyeceğiz? Hiç böyle saçma şey olur mu? Hepsini Türkler ödemelidir. İngiliz vergi müfettişleri bu iş için 750 milyon Sterlin ödediler, bütün bunları Türklerden altın olarak alacağız, Türklerin altın stoklarını ele geçirmeliyiz> dedi… Mr. Cambon,< ilk yapacağımız iş bunların milliyetçi liderlerini yok etmek olmalıdır> … Lloyd George < Sultan(Vahdettin)a şöyle deriz: Biz bütün etleri alıyoruz sen de birkaç kemikle yetin. Gerçekte Türkiyeden geriye ne kaldı?

En zengin, en verimli toprakların hepsi ve imp.luğun yarısı gitti. Bütün bunlara ilâveten Boğazlar işgâl edildi, üstelik bütün masrafları da Türkler ödeyecek…Türklerin şöhreti yalancı bir şöhrettir ve müttefikler hâlâ bu şöhretten dehşet duymaktadırlar. Türklerle ancak savaşarak başa çıkılabilir … Bir Ermenistan kurma hülyası ölecektir ancak bu bir Kürdistan kurulması anlamını taşır. Müttefik kuvvetler Türk kuvvetlerini gözlerinde fazla büyütüyorlar, şimdi bizim 160 bin ve Türklerin 80 bin askeri var. Fransız, İngiliz, İtalyan ve Yunanlılardan oluşan, her iki asker bir Türk askerini yenemez ise Türklerin bütün isteklerini kabul edelim>…Mr. Cambon, < Türklerin hiçbir kaynakları yoktur derken yanılıyorsunuz. Şayet Türkler kızarlarsa, Yunanlıları İzmirden denize dökerler>… Aynı tolantıda alınan kararlardan:

1. İstanbul resmen işgâl edilecek ve bahane olarak Türkiyedeki azınlıklara kötü davranıldığı ileri sürülecek.

2. Türklere sulh şarlarını kabul ettirirken, çıkacak ayaklanmalara karşı koymak için İstanbuldaki milliyetçi liderler tevkif edilecek. İstanbul Hükümetine 24 saat süre verip Mustafa Kemali ve bütün kuvvetlerini dağıtması istenecek. Aksi halde, Yunanlıların bu işi yapacağı söylenecek.Mr. Churchill, < Biz bir taraftan Mustafa Kemale mektup gönderelim diğer taraftan da Yunanlılara fırsat verip Mustafa Kemalin adamlarını yakalatalım, böylelikle Türklerin prestijini sıfıra indiririz>.

3. Tarihi ve artistik değeri olan mallar alıp götürülecek.

Lord Curzon: < Türkler için askerlik mesleği tamamen kapanmıştır. Şüphesiz Türkler askerlik yapmak isterlerse başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Maafih İngiltere buna dahi itiraz eder. Çünkü, Türkler diğer düşmanlarımızdan çok farklıdır, başka bir yerde bile askeri eğitim görmeleri iyi değildir.

25.Mart.1920 (Gelecekteki Ermeni Devletinin kurulması hakkındaki rapor.)

Ardahan, Batum ve İmer Vadisi verilecektir. Ermenistanın, Kürdistan ve Türkiye ile olan sınırlar şöyledir: Karadenizde Yanbatı Deresi… Erzurum ilinin batı sınırı, Bitlis suyu.

*Sayfa No:93-Belge No:1/98-18-26. Nisan.1920 (Sanrema Konferansı)

…Türkiyenin sınırları: Erzurum Ermenilere verilecektir. Böylece, büyük Ermeni Devleti teorisi yerine gelecektir. İtalyan Nitti, <…Erzurumda Türkler çoğunlukta olduğu için bir yolunu bulup Türkleri oradan atmalıyız. Erzurum, son zamanlarda milli hareketin merkezi olmuştur.> Mr. Berthelot, < Mustafa Kemal ve kuvvetleri rüşvet verilerek yada başka bir yoldan ortadan, kaldırılabilir.> … Mr. Aharonian, < Mustafa Kemalin ordusu, sizin sandığınızdan çok daha küçüktür ve başı boş bir ordudur. >

…Lloyd George, < Eğer, Erzurumsuz Ermenistan olacaksa, bu hiçbirzaman bir Ermenistan olmayacaktır > dedi.

… Azınlık gruplarının her türlü hakları korunacaktır. İleride hür Kürdistan kurulması sağlanacak, Güney-Anadoluda İtalyan, Diclenin batısında İngiliz çıkarları korunacaktır. Yunanlıların çıkarı olan bölgeler, Yunanlılara verilecektir. Türkiyenin herhangi bir yerinde özel çıkarları olan büyük devletler o bölgedeki azınlıkları da idaresi altına alacaktır.

*Sayfa No:324-Belge No:33- 21. Haziran.1920 (Villa Belledeki toplantı)

… Lloyd George, < Mustafa Kemalin başarısı Araplara da sıçrayabilir, bu nedenle mutlaka ezilmesi gerekir… Yunanlıların çarpışma yeteneğini büyüttük, Türklerinkini de küçülttük>.

7. Temmuz.1920 ( Villa Franeusedeki toplantı)

…İstanbul Hükümeti yanlı bizim için değil, bütün dünya için tehlikeli olan Türk milli hareketini bastırmakta bize yardımcı olabilir… Savaşın iki yıl uzamasına sebep olan Türklere hiçbir şekilde merhamet edemeyiz…Mr. Venizalos, < İmkânı olsa Türklere silahtan başka bir yol kullanabiliriz fakat Türkler silahtan başka bir şeyden anlamazlar.>

11.Temmuz.1920

…Türk Hükümetine verilen cevap: Türk Hükümetinin mesajını dikkatle inceledik. Türkler… savaşa girerek insanlığın kayıplarına ve sefaletine sebep oldular… milyonlarca insanın ölümüne ve milyarlarca sterlin kaybına sebep oldular. Dünyada özgürlüğün yeniden kurulması için Türkiyenin ödeyeceği bedel çok fazladır… Türklerden başka ırklar devlet haline getirilecektir. İzmir ve Trakya Türklerin elinden alınacak, Amerikan Cumhurbaşkanı(Wilson)nın karar vereceği sınırlar içerinde hür bir Ermenistan kurulacaktır… Türklerin uygar dünyaya bir daha ihanet etmemesi için sıkı tedbirler alınacaktır bu sebeple Türkiye küçük bir devlet haline getirilecektir… Türk halkının emperyalist arzuları silinecektir.

Boğazların özerkliği konusuna gelince:

Boğazlardaki bütün askeri tesisler tıkılacak, sahiller ve adalar silahsız hâle getirilecektir.
Silahsızlanma masrafları Türkler yada Yunanlılar tarafından ödenecektir.
Adalarda müttefik kuvvetler haricinde hiçbir asker bulunmayacaktır.
Türk Jandarmaları bizim emrimiz altında olacak, Türk borçlarının hepsi Türkler tarafından ödenecektir. Eğer, anlaşmayı imzalamazsanız Avrupadan kesin olarak atılacaksınız. İncelemeniz için 10 gün müddet veriyoruz.

23. Ağustos.1920 (İngiliz ve İtalyan Başbakanlarının görüşmesi)

…Llyod George, < Türkler bize ihanet ettiler. Çanakkalede binlerce insanımız öldü. Şimdi Türklerin ölümüne kim bakar.>

11. Nisan.1920( Lord Curzondan Mr. Wardropa)

…Ermeni Bogos Nubar Paşa ve Mr. Ahoromiyanı azarladım. Türkleri öldürmek için silahların Azerbaycanlılara karşı kullanılmasının aptallığını anlattım.

4. Temmuz.1920 ( Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

… Mr. Khatissian, 25 bin tüfek aldıklarını, ayrıca Ermeni ordusunda 30 bin Rus yapısı tüfeğin ve bir milyon merminin bulunduğunu Yunan ilerlemesi başlayınca Ermenilerin de derhal saldırıya geçeceklerini bildirdi.

23.Şubat.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

…Anadoludaki bütün hareketler Mustafa Kemal Paşa tarafından düzenlenen milli hareketin parçaları olarak düzenlenmektedir… Damat Ferit milliyetçi harekete karşı asker göndermek istiyor… Aldığımız kararlara saygı göstermeyen tek halk Türk halkıdır.

9.Mart.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Cırzona)

… Türkler Yunan idaresi altına girmezler, özellikle Yunanlıların İzmirde yaptığı kepazelikten sonra İngiliz subayları ve bizim adamlarımız Türkleri öldürmekte, Yunanlılarla iş birliği yapıyorlar. Bizim Türklere gösterdiğimiz şiddet anlaşılır şey değildir… Türkler müthiş savaşçıdır, cephaneleri azdır, hiç ulaştırma araçları yoktur… Türklerle yapılacak sulh anlaşmasında Kürdistanda Türklerin hiçbir hakları kalmayacaktır. Kürdistanda durumdan emin olmalıyız, Kürtler bile ne istediklerini bilmiyorlar. Erzurum Türklerin en kuvvetli kalelerinden biridir, çok büyük bir Türk toprağının Ermenilere verilmesine göz yummazlar… İngiliz İmp.luğu bir zamanlar Türk İmp.luğunun olan bütün bölgeleri elde etmiştir.

18.Mart.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

… Anadolu hareketinin nedeni Yunan işgali ve yaptığı dehşet verici eylemlerdir. Ayrıca büyük Ermenistan ve Pontus Devletlerinin kurulması bu hareketin sebebidir.

26.Mart.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

… Kürdistan Türkieden tamamen ayrılıp özerk olmalıdır. Ermenilerle Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz. İstanbuldaki Kürt Klübü başkanı Seyit Abdülkadir ve Paristeki Kürt delegesi Şerif Paşa emrinizdedir.

30.Mart.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

….Başbakandan (Sadrazam) Mustafa Kemali kötülüyen ve onları hükümetin emrine karşı gelen asiler olduklarını bildiren ve halkın hükümete bağlı olması gerektiğini anlatan bir yazı aldık.

15.Nisan.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

… Damat Ferit(Başbakan) 7.Nisanda bana geldi, milli hareketi bastırmak için her çeşit moral baskıyı kullanacağını söyledi. Milli harekete karşı organize edilen Aznavur, hükümetin elinde ilk silahtır. Aznavur,Bandırmayı işgâl her türlü etti. Hükümet onu Balıkesir valisi tayin etti ve ayrıca İngilizlerden de yardım istedi. Ben, milliyetçileri ezmek için yine hükümete her türlü yardımı yapacağımı söyledim… Hükümet, milliyetçileri lânetleyen bir bildiri yayınladı, milli harekete karşı bir seri fetva ilan etti.

28. Temmuz.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

… Damat Ferit bana geldi, < Sulh anlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaklardır, Kürt liderleri Mustafa Kemali sevmez… Siz Mustafa Kemalden nefret ediyorsunuz çünkü o, sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemale karşı birlikte kullanalım> dedi.

1. Ağustos.1920 ( Amiral F.de. Robeckten Lord Curzona)

… İstanbulda vaziyet karışık… Şeyhülislam ve Ticaret Bakanı ve Damat Ferit yerinde kalabilirse bize çok faydalı olabilirler. Fakat, halk çok muhalefet gösterirse, onları tutmanın yararı yoktur.

23.Eylül.1920 (Mr. Raynın Anadolu Milli Hareketi hakkındaki notu: )

… Türkler yapılan sulhu çok sert ve adaletsiz buldular. İstanbul hükümeti son derece zayıf ve iflas etmiş durumdadır. Milliyetçiler de zayıf, Yunanlılar ise zırhlar içinde pırıl pırıl ve hazır… İtalyanlar politik ve ekonomik bakımdan Türkiyeyi emmek istiyorlar. Kürtlerin, Türklerden ayrılmaları çok güç. Böyle olmakla beraber majestenin hükümeti Kürtleri Kemalistlere karşı kullanabilir. Anadoluyu milliyetçiler karşı cesaretlendirmeliyiz. Halkın milliyetçilerden bıkkın olduğu teorisini yaymalıyız. Ferit Paşa (Başbakan) Anadoluya bir grup gönderip kendi halkı kandırmaya çalışacak…

4.Ekim.1920 (Amiral Sir F.de Robeckten Lord Curzona)

… Damat Ferit(Başbakan) şahsi emniyetinden, Sultanın emniyetinden ve kendi adamlarının emniyetindenkorkmaktadır. Eğer milliyetçiler Türkiyede idareyi ele geçirirlerse, kendisinin ve Sultanın hayatının himayemiz altında olduğunu söylememe izin verir misiniz?… Ferit söylüyor. Damat Feritin istifası halinde Onun ve Sultanın yurt dışına şerefli bir şekilde çıkmasını sağlamalıyız… Sultan tahtını terk ederse, Ona Türkiyeden çıkması için gereken her türlü yardımı yaparım.

5.Ekim.1920 (Venizelostan Llyod Georgea)

… Türk hükümetinin Mustafa Kemali ortadan kaldıramayacağına kanaat getirdim… Mustafa Kemale karşı tedbir olarak:

23. Ekim.1920 (Lord Curzondan Lord Derbye )

… Damat Ferit istifa etti, şimdi yeni başbakanı ve Sultanı elde etmeliyiz.

22.Kasım.1920 ( Sir H.Rumboltdan Lord Curzona)… İzmirden gelen askeri raporlar iyi değil. Yunanlılar bile askeri disiplinleri olmadığını itiraf ediyorlar. 3. birliğin komutanı Kondylis Salihliden kömür vagonlarının altına saklanarak kaçmış, öyle görünüyor ki Yunanlılar tek başlarına bu işi yürütemeyecekler.

TARİHÇİLER ve ERMENİ SORUNU


Türk Ermeni Sorunu
Tarihi Tarihçiler Sorguluyor

Türkiye, tehcir sırasında ve sonrasında gerçekleşen Ermeni ölümlerine; savaş koşulları, hastalıklar ve zorunlu göçü kolaylaştıracak yeterli imkânın bulunmamasının neden olduğunu, dünya kamuoyuna anlatıyor. Türkiye’nin soykırım iddialarının açıklığa kavuşturularak, gerçeklerin gün yüzüne çıkarılması için her iki ülkenin devlet arşivlerinin karşılıklı açılması ve tarihçilerce incelenmesi isteğine ise, Ermenistan olumlu yanıt vermiyor.

Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6’ncı yüzyılda Kuzey Suriye ve Kilikya Bölgesi’nde yaşayan Hititlerden olduklarını, bir kısmı ise Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıklarını iddia ediyor. Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, geçmişte, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayılarının ne olduğu ise bilinmiyor.

Ermeniler, tarihte Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşamış. Ermeni derebeyliklerinin birçoğu ise, bölgenin hakimi olan ve Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuş.

M.S. 301 ‘de Hıristiyanlığı tarihte ilk kez resmi devlet dini olarak kabul edenler Ermeniler olmuş. Bu özelliklerini sürekli vurgulayarak, Hıristiyan dünyasının gönlünde taht kurmaya çalışmış, bunu da başarmışlar.

Ermeniler, anayurtlarında huzurlarının bozulmasını ve bağımsızlıklarını yitirmelerini, Türklerin Anadolu’ya gelişleri ile ilişkilendiriyorlar. Oysa Ermeni Krallığı’na son veren de, Ermenileri Anadolu içlerine dek sürgün ederek ilk tehcir olayını gerçekleştirenler de dindaşları olan Bizans imparatorlarıydı. Ermeni halkı tıpkı Anadolu’nun tarihe gömülen diğer Hint-Avrupa kavimleri gibi eriyip gitmek üzereyken, Bizans İmparatorluğu’nun bölgedeki hakimiyetine Selçuklu Sultanı Alparslan son noktayı koydu.

Ermenilerin ilk ihaneti
Ama içlerindeki bağımsızlık ateşi hiç sönmeyen, sahip oldukları prenslikleri ve Haçlılar sayesinde kurdukları Çukurova Ermeni Krallığı’nı korumak için Selçuklu sultanlarının tökezlemesini bekleyen Ermenilere bekledikleri fırsatı, Anadolu’yu kasıp kavuran Moğollar vermiş.

Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ailesi ve yakınları 1243 yılındaki Kösedağ bozgununun ardından Anadolu’yu terk ederken geçtikleri Ermeni ülkesinde ihanetle karşılaşmış; tutuklanarak, Moğollara teslim edilmişler.

Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla, sultanların tebaalarını hoş tutma politikasının en mutlu azınlığı Ermeniler olmuş. Fatih döneminde, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti verilip, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulunca, İstanbul’a ve Osmanlı topraklarına dışardan çok sayıda Ermeni göç etmiş. Çünkü tarihte belki de ilk kez Ermeniler mezhep zorlamalarından kurtularak, dini özerkliğe kavuşmuştur.

Millet-i sadıka
Ermeniler, 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı idaresinde altın çağlarını yaşadı. Askerlik yapmayan ve kısmen vergi muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükseldi. Cephede eriyip giden Türklerin yerine bürokratik kadroları dolduran Ermeniler arasından, 5 bakan, 22 paşa, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 12 müderris, 8 tabip general, 42 yüksek dereceli memur çıktı. Rum isyanından sonra boşalan Osmanlı hariciyesine yerleştirilen Ermenilere, Osmanlı Devleti’ne hizmetlerinden dolayı “millet-i sadıka” adı verildi. 19’ncu yüzyılın son çeyreğine kadar ne Osmanlı Devleti’nin bir Ermeni sorunu vardı, ne de burada yaşayan Ermenilerin.

Ermenilerin yol ayrımı
1878 Osmanlı-Rus Harbi, Türk milletinin asla unutamayacağı, asla sarılamayacak yaralarla dolu bir savaştı. “93 Harbi” olarak anılan bu savaşta Rusya, Osmanlı topraklarında hızla ilerlemekteydi. Toprak ve insan kaybı büyüktü. Daha önemlisi bu savaşta Osmanlı İmparatorluğu “sadık bir milletini”; Ermenileri de kaybetti.

Ermeniler bir yandan, Doğu Anadolu’da, Ruslara karşı savaşan Osmanlıların ikmal yollarını kesti, bir yandan da isyan çıkarttı.

Her şey Sarıkamış’ta başlamıştı, 1914 yılının Aralık ayında. Allahuekber dağlarının buz kesen soğuğunda, Enver Paşa ve askerleri, karşılarında Rus ordusunu bulmayı beklerken, sırtlarında Ermeni gönüllülerin haince sıktıkları kurşunların sıcaklığını hissetti. O gün 65 bine kadar sayabilmişti, soğuktan donan parmaklar, şehitlerin sayısını. Nefeslerin bile donduğu vatan topraklarında, daha doğu yoktu artık. Gönüllü Ermeni birliklerinin Sarıkamış’ta Enver Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun lojistik desteklerini kesmesi sonucu, 90 bin asker donarak şehit olmuştu.

Bu arada düşman kuvvetleriyle Çanakkale’de de amansız bir savaş sürüyordu. Hem doğuda, hem batıda tam bir ölüm-kalım savaşı verilirken, Ermeni komitacıları da ellerine silah alıp Osmanlı ordusunu arkadan vuruyor, bütün lojistik hatlarını kesiyordu.

Bir zorunlu göç hikayesi
Cephede savaşılırken, düşmanla işbirliği yapanların arkada bırakıldığı, onlara göz yumulduğu, nerede görülmüştü? Rus ilerleyişi ve sonrasında Ermenilerin Müslümanlara karşı vahşet derecesine varan katliamları, devletin Ermenilere bakışını sertleştirdi. Artık savaş bölgelerinden Ermenilerin çıkartılması şarttı. Ve bu önlemin daha fazla geciktirilmemesi gerektiği, 15 Nisan 1915 günü Van’da Ermenilerin yaptığı katliam ile görüldü.

Hükümet 24 Nisan 1915 günü 235’i İstanbul’da olmak üzere çok sayıda Ermeni komitacıyı tutukladı. Ermeniler bu tutuklamaların yapıldığı 24 Nisanı, sözde soykırımı anma günü ilan etti. 27 Mayıs 1915’te çıkarılan Sevk ve İskan Kanunu’yla da, özellikle doğudaki Ermenilerin, Osmanlı toprakları içindeki Irak, Suriye ve Lübnan bölgelerine göç ettirilmesi kararlaştırıldı.

18 Aralık 1918’de çıkarılan geri dönüş kararnamesi ile Osmanlı Ermenilerinin büyük bir kısmı Anadolu’ya döndü. Geri dönen 350-400 bin civarındaki Ermeni’ye hem evleri hem de depolarda resmi evrakla tutulan malları teslim ediliyordu.

İhtilaf devletlerinin Ermenilere vaat ettikleri Çukurova, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’yu kapsayan Büyük Ermenistan, Kurtuluş Savaşı’nın ardından onlar için artık sadece bir hayaldi. Doğu Anadolu’da acımasızca katliamlara girişen Ermenilerle 3 Aralık 1920’de Gümrü Anlaşması imzalandı. Böylece Ermeniler, Sevr’de kendilerine vaat edilen yedi vilayetten vazgeçtiklerini resmen kabul ettiler. Moskova ile imzalanan dostluk anlaşması ve son olarak Kars Antlaşması, Türk-Ermeni anlaşmazlığına nokta koydu.

Kanlı Ermeni terörizmi
1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren, ABD ve batılı ülkelerden yoğun destek alan Ermeni lobisinin, Türkiye aleyhine başlattığı karalama kampanyaları, 1973’den sonra “kanlı Ermeni terörizmi”ne dönüştü. Yurtdışındaki Türk görevlilerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı saldırılar sonucu 1973 ile 1994 yılları arasında 36 devlet görevlisi şehit edildi.

Soykırım iddiaları karşısında Türkiye, tehcir sırasında ve sonrasında gerçekleşen Ermeni Ölümlerine; savaş koşulları, hastalıklar ve zorlu göçü kolaylaştıracak yeterli imkânın bulunmamasının neden olduğunu, dünya kamuoyuna belgelerle anlatıyor. Tüm gerçeklere karşın, Ermeni diasporasının, tehcir sırasında ölenlerin sayısını, hiçbir resmi kayda bağlı olmadan her geçen gün artırdığı da gözleniyor. Türkiye’nin, soykırım iddialarının açıklığa kavuşturularak, gerçeklerin gün yüzüne çıkartılması için her iki ülkenin devlet arşivlerinin karşılıklı açılması ve
tarihçilerce incelenmesi isteğine ise, Ermenistan olumlu yanıt vermiyor.

Türkiye bugün kilitlenen Türkiye-Ermenistan kapısını açmak için, Dağlık Karabağ’ın işgaline son verilmesini, soykırım iddialarından vazgeçilmesini ve sınır antlaşmalarının onanmasını istiyor.

Türkiye’nin, insanlığa karşı işlenen en aşağılayıcı suç olan soykırım ile suçlanarak, tazminata mahkum edilmesi, diaspora Ermenilerinin ortak projesi. Batılı ülkelerin parlamentoları aracılığı ile hedeflerine ulaşmak bu siyasetin en tehlikeli ayağı.

TRT’den; Türk-Ermeni sorununa tüm yönleriyle bakış
TRT, diaspora Ermenilerinin baskılarıyla gerek ABD’nin, gerek batılı ülkelerin sürekli gündemde tutmaya çalıştıkları Türk-Ermeni sorununa ışık tutacak bir belgesel hazırladı. Tarihten bugüne Türk-Ermeni ilişkilerinin ve tehcir olayının ayrıntılı olarak işlendiği belgesel, 7 bölüm olarak ekranlara geliyor.

Belgesel kapsamında, ABD, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye’de konunun uzmanı ve tanığı 172 kişiyle görüşüldü, bu ülkelerdeki arşiv kaynaklardan yararlanıldı.

Programın Danışmanı Prof.Dr. Kemal Çiçek’le Dergimiz için yaptığımız söyleşide, Türk-Ermeni sorununun nedenlerini konuştuk:

Tehcîr kararı alındığında, ülkede nasıl bir ortam vardı?

Ermenilerin göçe zorlanması yasal bir güvenlik önlemi olarak değerlendirilmeli. Arnold Toynbee bile bu zorunluluğu kabul ediyor. Ermeniler Van ve 38 değişik il ve ilçede savaş başlangıcından itibaren isyan etmişlerdir. 15 bin kadarı Rus ordusuna katılmış, 40 bin kadarı ise ülke içinde çeteler oluşturarak orduyu sabote eylemleri yapmışlardır. Van, Ermeniler tarafından işgal edilmiş ve burada bir geçici hükümet kurulmuştur. Kilikya Ermenileri, Fransızlara ve Ruslara başvurarak silah ve cephane istemişler, 40 bin gönüllünün Osmanlı’ya karşı savaşa hazır olduğunu söylemişlerdir. Çanakkale kuşatıldığında İzmit ve İstanbul’da şiddet eylemleri yapılmış, donanmaya karşı gizli operasyonlara girişilmiştir. Üstelik Kafkaslardaki Müslümanlar da Ruslar tarafından Doğu Anadolu ve Karadeniz’e zorunlu göçe zorlanmışlardır. Bu ortamda da Osmanlı Devleti, savaş bölgesindeki Ermeni nüfusu daha güvenli bölgelere sürgün etme kararı vermek zorunda kalmıştır.

Tehcir sırasında ölen Ermenilerle ilgili ortaya atılan rakam karmaşasını neye bağlıyorsunuz?

Kimse savaş öncesi Osmanlı Ermenilerinin nüfusunu kesin olarak söyleyemiyor ama bu yaklaşık olarak nüfusun bilinmediği anlamına da gelmemeli. Sonuçta 1892-1894 yıllarında yapılmış genel bir nüfus sayımı ve bunun üzerine 1906 ve 1914 de dahil olmak üzere çeşitli yıllarda yapılmış kısmi sayım sonuç değerlendirme istatistikleri var. 1914 yılındaki son Osmanlı nüfus istatistiği ise 1 milyon 161 bin 169 Gregorian Ermeni, 67 bin 838 Katolik Ermeni, 65 bin 844 Protestan olduğunu kaydediyor. Yani 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda toplam 1 milyon 294 bin 851 Ermeni görünüyor. Justin McCarthy gibi demografik araştırmalar yapan bazı tarihçiler ise hata paylarını ilave ederek bu rakamı 1 milyon 698 bin 303 olarak belirlediğini açıklıyor. Amerikalı tarihçi ve nüfus bilimci David Magie ise ABD Dışişleri Bakanlığı Tarih Bölümü için yaptığı çalışmada, Osmanlı İmparatorluğu geneli için toplam 1 milyon 650 bin Ermeni olduğunu kaydediyor. Ermenilerin Patrikhane kaynaklı raporları, tamamen Osmanlı kayıtlarının abartılması ile ortaya çıkmıştır. Cemaat kayıt defterleri olsa bile Patrikhane’nin bunları sistemli bir şekilde analiz ettiği ve nüfus tespiti yaptığına dair kanıt yoktur. Dolayısıyla Patriklerin 1 milyon 913 bin ile 2 milyon 600 bin arasında verdikleri rakamları kabul etmemek lazım. Göçe zorlanan toplam Ermeni sayısı 600-700 bin arasındadır ve kaynağımız Halep Amerikan Konsolosu J.Jackson ve Bogos Nubar Paşa’dır. Osmanlı arşivlerinde son tasnif sonrası yapılan çalışmalar da, bu rakama yaklaşmıştır. Bu zorunlu şevke tabi tutulanların 500 bin kadarı kamplara ulaşmıştır.”

Ermeniler’in, dünya kamuoyunu etkilemek için ileri sürdükleri iddialardan biri de, kadın ve çocukların göçe zorlanması…
Maalesef Ermeni tarihçiler, erkeklerin savaşa alındığı ve öldürüldüğü, sürgün edilenlerin ise sadece kadın ve çocuk olduğu yalanını yaydılar. Bir kere Osmanlı ordusundaki Ermeni asker sayısı 40 bin bile değil. İkincisi tehcir konvoylarında erkek – kadın dağılımının normal olduğu, Halep Amerikan Konsolosu’nun kamplara varanlar hakkındaki raporlarıyla da sabittir. Ayrıca tehcir kararının alındığı mayıs ayında kadın, çocuk ve yaşlıların mümkün olduğunca geç tarihlerde sevk edilmesi emredilmiştir. Ne var ki, Taşnak ve Hınçak örgütleri kadın ve çocukları canlı kalkan olarak kullanmak suretiyle Şebinkarahisar, Urfa ve Adana’da büyük çaplı isyanlar çıkartmışlar ve direnişleri, 2 ay gibi uzun bir sürede kırılabilmiştir. Bu yüzden hükümet, öncelikle bu şehirlerden kadın ve çocukların şevkini de yapmak zorunda kalmıştır. Bazı konvoylardaki erkekler ise misyoner ve yandaşı çeteler tarafından sözde baskınlarla kafilelerden çıkarılmış ve gizlenmişlerdir. Bu şekilde 50 bin kişinin kurtarıldığını, misyoner kaynakları bize haber vermektedir.

Türkiye’nin defalarca yinelediği, tarihin tarihçilere bırakılması, arşivlerin açılması ile Türk ve Ermeni tarihçilerin birlikte çalışması önerisi neden hayata geçirilemiyor?
Bu teklifin hayata geçmesini Ermeni tarafı istemiyor çünkü 1915 ve sonrasında yaşadıkları olayları dünya kamuoyuna sözde soykırım olarak kabul ettirdiler. Her türlü uzlaşmacı teklife, bir taviz veya geri adım gibi bakıyorlar. Ancak barış iki taraf arasında olacağından, bu inatlarından vazgeçmeleri kendi uluslarının çıkarınadır. Aksi takdirde neden Türk tarihçileriyle sorunu tartışamadıklarını dünya kamuoyuna anlatmakta zorluk çekecekler.

Fransa Parlamentosu tarafından Ermeniler lehine alınan son kararın açıklaması ne olabilir sizce?
Fransa Parlamentosu’nun çıkardığı ve onay bekleyen kanun, Ermeni diaspora teşkilatlarınca zaferdir. Ancak Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesinin önünde ciddi bir engeldir. Bu kanun aynı zamanda, konunun tarihçilere bırakılması ve komisyonlarda ele alınması şeklinde formüle edilen çözüm çabalarını da sonuçsuz bırakacak bir girişimdir. Fransa bu kanunu çıkartarak, devlet kurma yalanıyla Çukurova’ya topladığı, lejyoner olarak kullandığı ve 1921 yılında yüzüstü bırakıp gittiği Ermenilere diyet borcunu ödemektedir. Fransa, kendi kamuoyunda, Türkiye hakkında oluşan kötü imajın etkisiyle de bu kanunu çıkarmış ve böylece Türkiye’nin AB yolundan kendi rızasıyla ayrılmasını sağlamayı da düşünmüş olabilir.

Zorlu geçen Ermenistan çekimleri
20 ay süren belgeselin çekimleri ABD, Rusya, Ermenistan, Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere 5 ülkede gerçekleştirilmiş. Yapım ekibi açısından en zorlu çekimler ise, Ermenistan’da, sözde soykırım gününde yaşanmış. Bu zorlu çekimi de, belgeselin yapım ve yönetimini gerçekleştiren Zeynep Gülru Keçeciler anlatıyor:

“24 Nisan 2006 tarihindeki 90 yıl etkinliklerini. çekebilmek için 15 gün Ermenistan’da kaldık. Diplomatik ilişkilerimiz olmadığı için çekim izni çok zor alındı. Ermenistan’a giriş ve çıkışımızda pek çok zorlukla karşılaştık.

Türk televizyonundan gelen .bir ekip olarak Erivan’da çalışmak da oldukça zordu. Ancak Ermeniler arasında, bizi çok sıcak karşılayıp, inanılmaz misafirperverlik gösterenler de vardı. En ilginç röportajımız, kendisinin Muş’tan göç etmek zorunda bırakılan bir Ermeni aileden olduğunu belirten Ermenistan Başbakanı Andranik Markaryan ile oldu. Markaryan’a, iki ülke sınırının, Kars ve Gümrü anlaşmalarıyla onaylandığını hatırlattığımızda, ‘Bu anlaşmalar varsa Sevr Anlaşması da var. Türkler Sevr’i de hatırlamalı’ dedi. Ayrıca, Ermenistan’da pek çok insanın Türkiye’nin doğusundan, Batı Ermenistan olarak bahsetmeleri de dikkat çekiciydi.
Azerbaycan’da Karabağ kaçkınlarının çekimleri de bizi çok etkiledi. Ermeniler yüzünden pek çok sevdiğini kaybetmiş, inanılmaz zor koşullarda yaşayan, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca insanı görüntülemek ve onlar için hiçbir şey yapamıyor olmak çok can sıkıcıydı. Son bölümümüzde bu konuya yer verdik, adını da ‘Ölmeye Vatan Gerek-Karabağ’ koyduk. Bu ismi Karabağ kaçkını yaşlı bir kadının ağıtından esinlenerek verdik. Bütün ailesini Hocalı Katliamı’nda kaybetmiş olan yaşlı bir kadın çaresizliğini ‘Bunca acıdan sonra bu dünyada yaşamak istemiyorum ama ne yazık ki benim ölecek bir vatanım bile yok.’ sözleriyle anlatıyordu.”

Belgeselde Türk-Ermeni sorununu irdelerken, öncelikleriniz neler oldu?

Bizim bu projedeki en önemli hedeflerimizden biri 1915 olaylarını; dünya kamuoyunun bir de Türk tarafından dinlemesini sağlamaktı. Belgeselde Türk, Ermeni, Rus, Amerikan ve Azeri uzmanların görüşlerine yer verdik. Ayrıca Türkiye’de farklı görüşü savunan çeşitli uzmanlara da belgeselimizde yer ayırdık. Ancak bu uzmanlardan sadece Etyen Mahçupyan davetimize icabet etti. Sayın Hrant Dink, Selim Deringil, Halil Berktay, Taner Akçam davetimize faklı sebepler ileri sürerek katılmadılar. Türk ve Ermeni uzmanlara eşit oranda yer vererek, görüşlerini sağlıklı bir şekilde anlatmalarına olanak tanıdık. Dönemi en iyi bilen Rus ve Amerikalı uzmanlardan görüş alarak, son noktayı ne bir Türk uzmana, ne de bir Ermeni uzmana koydurmamaya çalıştık.

Bir Türk yapımcı olarak, konuyu irdelerken objektif olmayı başarabildiniz mi?

Konuya çok farklı açılardan yaklaşan pek çok uzmana yer vererek mümkün olduğunca bilimsel bir belgesel hazırlamaya çalıştık. Herkesin görüşünü dile getirebilmesini sağlamak temel hedefimizdi. Bu noktada yapımcı olarak tarafsız olabildiğimi söyleyebilirim. Ancak herkes bulunduğu konum itibariyle taraftır. Ben de olaya bir Türk yapımcı nasıl yaklaşırsa öyle yaklaştım. Ama bu konuda, Ermeni yapımcılardan bir adım önde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü onlar belgesellerinde 1915 olaylarının ‘soykırım olmadığını’ duymaya tahammül edemedikleri gibi, bunu belgeleriyle savunabilen Türk uzmanların görüşlerine başvurmaya, Türk tarafını dinlemeye gerek bile duymuyorlar. Kısaca, çalışmanın bilimsel olabilmesi ve Ermenilerin tam olarak neyi savunduklarını, ne talep ettiklerini izleyiciye aktarabilmek için Ermeni uzmanların, siyasetçilerin, gazetecilerin görüşlerine yer vermeyi olmazsa olmaz koşul kabul ettik.

İzleyiciler belgeselde, Türk-Ermeni sorununu her yönüyle bulabilecek mi?
Gerek Ermenistan’daki, gerekse Türkiye’deki çekimlerimiz sırasında her iki halkın da birbiri hakkında çok da sağlıklı bilgilere sahip olmadıklarını gördük. Bu bizi iki kimliği sorgulamaya ve tarih sahnesinde ilk olarak ne zaman ve nasıl karşılaştıklarını irdelemeye yönlendirdi. Birlikte yüzyıllarca barış içinde yaşamış iki toplumun, hangi olaylardan sonra bu noktaya geldiğini ve bunda nelerin rol oynadığını, bugün hangi noktada olduğumuzu sorgulamaya çalıştık.

Belgeselle izleyiciye en çok anlatmak istediğiniz gerçekler neydi, bunları yeterince iietebildiğinize inanıyor musunuz?Projenin ön çalışması sırasında ilgili kaynakları okudukça, Türk-Ermeni sorunuyla ilgili çok az şey bildiğimi fark ettim. Projeyi çevremdeki insanlarla paylaştıkça onların da çok yüzeysel bilgilere sahip olduğunu gördüm. Bu kadar önemli bir konu hayatımızda yeterince yer almıyordu. Ermenistan çekimlerini gerçekleştirirken, onların hayatlarındaki en önemli amacın Türklerden 1915 olaylarının intikamını almak olduğuna, Türklere karşı inanılmaz bir nefret beslediklerine tanık oldum. Türkiye’de pek çok insan konudan bihaber olduğu gibi Ermenilerin etkin olarak yürüttükleri propagandadan etkilenenlerin “Biz de pek çok Ermeni’yi öldürmüşüz ama…” gibi söylemleri benimsemiş olduklarını fark ettim. Bunun üzerine, bu konudaki tüm farklı görüşlere yer vererek izleyiciyi tam olarak bilgilendirmeyi hedefledik. Türk kamuoyu kadar, dünya kamuoyunu da bilgilendirmeyi amaçlayan projede, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri ile Genelkurmay Arşivlerinden de çok önemli destek gördük. Belgeselle, olayın soykırım olmadığını gösteren tüm belgeler Türk ve dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışıldı.

NEDEN SOYKIRIM DEGİL

NEDEN SOYKIRIM DEĞİL

Soykırım (genoside), 9 Aralık 1948 tarihli “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nde aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır :

1. Ulusal, ırksal ya da dinsel bir grubun, toptan veya bir bölümünü yok etme niyetiyle, bir grubun üyelerini öldürmek,

2. Bir grubun üyelerine bedensel-ruhsal ağır zarar vermek,

3. Bir grubun yaşamının fiziki çöküşünü sağlayacak ortamı hazırlamak,

4. Bir grubun çocuk sahibi olmasını engellemek,

5. Bir grubun çocuklarının zorla bir başka gruba verilmesini sağlamak.

Osmanlı Devleti’nin Ermenileri ihraç kararının ve uygulamasının, yukarıda tanımı yapılan “soykırım”a uyup uymadığını değerlendirmek gerekmektedir. Osmanlı Devleti, Batılı ülkelerin Ermenilerin topluca katledilecekleri iddialarına karşı 27 Mayıs 1915’te şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “Ermeniler hakkında hükûmetçe alınan tedbirler, sırf memleketin âsâyiş ve inzibatını temin ve muhafaza mecburiyetine müstenittir. Ermeni unsuruna karşı Hükûmetin imhakâr bir siyaset takibetmediği, şimdilik tarafsız bir vaziyette kaldıkları görülen Katolik ve Protestanlara dokunmamış olması göstermektedir…”

1915’te meydana gelen iskân uygulamaları ve bu uygulama sırasında meydana gelen olaylar, yukarıdaki tanıma göre bir soykırım olarak adlandırılabilir mi ? Bu sorunun cevabını vermek için İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi Almanyasının Yahudilere uyguladığı toplu imha hareketiyle, Osmanlı Devleti’nin Ermenilere tehcir uygulamasını karşılaştırmak bizleri doğru sonuca götürecektir. Osmanlı Devleti ihraç ettiği Ermenilere nasıl bir uygulama yapmıştır ? :

1- Osmanlı Devleti, Nazilerin aksine, topraklarında yaşayan Ermenilerin belli bir coğrafyadakilerini nakletmiştir. Nakil, Osmanlı Devleti’ne karşı silaha sarılan Ermeni gruplarını ve onlara lojistik destek verenleri kapsamaktadır (Bkz. Harita 1).

2- Nakledilenler yine Osmanlı sınırları içinde yer alan bir coğrafyaya göç ettirilmiş, göçe tabi tutulanlara, Nazilerin evlere baskın yaparak yaka-paça toplama kamplarına sevk uygulamalarının aksine, göç hazırlığı yapmaları için bir hafta ile 15 gün arasında süre verilmiştir.

3- Göçen Ermenilerin tüm ihtiyaçları (yiyecek, sağlık, bilet temini v.s.) devlet tarafından “Muhacirîn tahsisatı”ndan karşılanmış, bir şehir ve kasabada yaşayan Ermenilerin tümü sürgüne gönderilmemiş, hastalar, yetimler, katolik ve protestan mezhebi mensuplarıyla, zanaat sahipleri ve orduda görev yapanlar tehcir kapsamı dışında tutulmuştur.

4- Göçe tabi tutulanlar, Nazilerin toplama kamplarının aksine, gittikleri yerlerde, devlet tarafından evler yapılması, hayatlarını devam ettirebilmeleri için yerleştirildikleri yerlerin ziraate elverişli olması ve göçmenlerin geldikleri vilâyetlerin belirlenerek, nüfus kayıtlarının çıkarılması karar altına alınmıştır.

5- Nazi kamplarının aksine, hasta göçmenler için kamplarda hastahaneler kurulmuş, göçmenlerin sağlık sorunları ile ilgili olarak çeşitli ülkelerin sağlık ekiplerine kamplarda görev yapmaları için izin verilmiştir. Konsolos raporlarına göre, bu yabancı sağlık mensuplarından bazıları bulaşıcı hastalık nedeniyle ölmüştür.

6- Kimsesiz çocuklar ve yetimler, yetimhanelere ve bazı zengin ailelerin yanına yerleştirilmiş, 1919 yılında geri dönüş izni verilince bu çocuklar yakın akrabalarına teslim edilmiştir.

7- Aşiretlere ve sivil halkın saldırısına karşı kafileleri korumak üzere jandarma görevlendirilmiş, suistimalde bulunan görevli ve halktan kimseler mahkeme edilerek cezalandırılmıştır.

8- Zorunlu göçten kurtulmak için müslümanlığı kabul ettiğini söyleyenlerde göç ettirilmiş, fakat bir müslümanla evlenmiş kadınlar göçten muaf tutulmuştur. Bu gibilere, savaş sonrasında çıkarılan bir yasa ile, istedikleri takdirde eski dinlerine dönebilme imkânı tanınmıştır.

9- Savaş, kuraklık, çekirge istilâsı, seferberlikten dolayı iş yapabilecek hemen bütün erkeklerin silah altına alınması gibi nedenlerle, tarladaki mahsulün kaldırılamamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan yiyecek sıkıntısından dolayı, başta Amerika olmak üzere çeşitli devletlerin yardım kuruluşlarının yardım talepleri kabul edilmiş, bunlar tarafından Suriye’deki Ermenilere yardım edilmiştir (Bkz. Belge 11).

10- Savaşın sona ermesiyle birlikte, devlet tarafından çıkarılan “geri dönüş kanunu” ile göçmenlerin evlerine dönmeleri sağlanmış, Ermeni Patrikhanesi’nin tespitlerine göre 644.900 Ermeni geri dönmüştür (Bkz. Belge 12).

Evet yukarıda bahsedilen Belge 11’i dikkatlice okumamız halinde, zorunlu göçün henüz sona erdiği 3 Şubat 1915 tarihi itibariyle Suriye’de 500 bin Ermeni göçmenin mevcut olduğunu görüyoruz. Bu rakam, aslında bir milyon Ermeninin göç sırasında öldüğünü rapor eden bütün konsolos raporlarını yalanladığı gibi, Osmanlı Devleti’nin, muhtaç göçmenlere yardım için uluslararası kuruluşlara kamp kapılarını açtığını, dolayısıyla sadece Suriye’de 486 bin kişiye yardım edilmesine izin vermek suretiyle, Ermenileri imha düşüncesinde olmadığını ispat ediyor. Buna bağlı olarak, göç bölgelerindeki Ermenilerin belli bir kesiminin zorunlu göç kapsamına alınması, diğerlerinin evlerinde bırakılması, “etnik temizlik” veya “soykırım” iddialarını tümüyle ortadan kaldırıyor. Nitekim özellikle ülkenin İstanbul, Bursa, Kütahya, Edirne gibi savaş mühimmatının sevkedildiği bölgelerin dışında bulunan şehirlerinden, terör mensupları hariç, kimsenin zorunlu göçe tabi tutulmadığı yabancı ve Osmanlı belgelerinde yer alıyor. Ayrıca göç kapsamındakilerin topluca imha edilmesi gibi bir art niyetin olmadığını, göç edeceklere hazırlanmaları için süre verilmesi de gösteriyor. Hele hele göçe tabi tutulanların, gittikleri yerlerde, geldikleri şehirler de belirtilmek suretiyle, nüfus defterlerine kaydedilmelerinin emredilmesi, hayatlarını devam ettirebilmeleri için ziraate uygun bölgelere yerleştirilmelerinin istenmesi, imha düşüncesiyle bağdaşmıyor.

Bütün bu saydıklarımızla, Nazi Almanyası’nda Yahudilere uygulanananlar arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. Bu durumda 1915’te cereyan eden olayların soykırım olarak tanımlanması mümkün değildir. Nitekim soykırım olduğunu iddia edenler, bugüne kadar “soykırım”ı ispat edecek bir belge sunamamışlardır. Tezlerini kuvvetlendirebilmek için, Talat Paşa’ya atfedilen sahte telgraflar ortaya atmışlardır. Ancak bu telgraflar üzerinde yapılan incelemede, telgraflar üzerinde Osmanlı bürokrasisinin mutad işlem kayıtlarının bulunmadığı, telgrafın gönderildiği iddia edilen valinin, o tarihte o vilâyette valilik yapmadığı, her Osmanlı belgesinin en üstünde yer alan besmeleye farklı şekilde yer verildiği ve en önemlisi de Talat Paşa’nın imzasının sahte olduğu ortaya çıkmıştır.

Soykırım iddiasında bulunanların en önemli açıklarından biri de, 1915’ten itibaren öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısının sürekli yükseltildiğidir. 600 binlerden başlayan rakamlar, günümüzde 1,5 milyona çıkarılmıştır. Halbuki, o tarihlerde yabancı devletlerce yapılan nüfus tespitlerinde, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilerin toplam nüfusu ortalama 1,5 milyon olarak gösterilmekte, hattâ Ermeni Patrikhanesi bile 1,915,000 rakamını vermekteydi. Nitekim güvenilir olarak bulunan Patrik Malachia Ormanian da Ermeni nüfusunu 1,895,400 olarak vermektedir. Bu durumda ancak 400 bin Osmanlı Ermenisinin hayatta kalması gerekirdi. Aşağıdaki cetvelde, çeşitli kaynaklarda belirlenen Ermeni nüfusu görülmektedir :

Kaynağın Yılı Yazarı Osmanlı Ermenileri

1892 Vital Cuinet 1.475.011
1896 Felix Weber 1.000.000
1901 H. F. B. Lynch 1.325.246
1901 Lodovic de Constenson 1.383.779
1910 Encyclopedia Britannica 1.500.000
1913 Ermeni Patrikhanesi 1.915.651
1913 Lodovic de Constenson 1.400.000
1914 Daniel Panzac 1.5-1.600.000
1914 Justin McCarthy 1.698.303
1914 Osmanlı nüfus sayımı 1.229.007
1914 Stanford J. Shaw 1.294.851
1914 David Magie 1.479.000
1919 Dr. Lepsius 1.500.000
1923 Claire Price 1.500.000
1923 E. Alexander Powell 1.500.000

Oysa ki, 1919 yılı itibariyle, Osmanlı topraklarından diğer ülkelere gerçekleşen göçlere rağmen, Amerikan arşiv belgelerinde bulunan ve Ermeni Patrikhanesi’nce, diğer ülkelere göçenler hariç, sadece Anadolu’daki evlerine geri dönenler 644,900 olarak verilmekte, bütün dünyadaki Osmanlı Ermenilerinin sayısı ise 1,200,000 olarak gösterilmektedir. Bu durumda 1,5 milyon Ermeninin öldüğünü iddia edenlere şu soru sorulabilir. Ölen Ermenilerin toplu mezarları nerededir ? Zira her bir toplu mezarda 500 kişi olsa, 3,000 toplu mezar olması gerekirdi ki, Anadolu’nun her kazma vurulan yerinden toplu mezar çıkardı.

Son olarak, savaşın sone ermesinden ve İstanbul’un İtilâf devletlerinin eline geçmesinden sonra, katliam iddialarına karşı Osmanlı Devleti, dört tarafsız ülkeye resmen başvurarak konuyu araştırmak için ikişer hukukçu talep etmiştir. İyi niyetle yapılmış bu talep, başvuru yapılan İspanya, Hollanda, Danimarka ve İsveç tarafından reddedilmiştir. Aslında bu durum, o dönemde dahi sorunun siyasî olduğunu ve çözümün istenmediğini ortaya koymaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: