FİLİSTİN MESELESİ III

 

 

1991 – Madrid Zirvesi

1991′de çıkan Körfez Savaşı FKÖ için felaket niteliğinde olmuştur. Yaser Arafat, Irak’a destek verdiği için Körfez bölgesindeki zengin hamilerini kaybetmiştir.

Irak’ın Kuveyt’i işgaline son verilmesi ardından ABD yönetimi Ortadoğu’da barış arayışına ağırlık vermiştir. Bu girişimler mâli olarak zayıflamış ve siyaseten tecrit edilmiş Arafat için, İsrail’deki muhafazakâr Başbakan Yitzak Şamir’e oranla daha değerli olmuştur.

ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın defalarca yaptığı ziyaretler, Madrid’de bir uluslararası zirve toplanmasına zemin hazırlamıştır. Suriye katılmayı kabul etmiştir. Umudu, Golan Tepeleri’ni geri alacak müzakerelere girmekte bulmuştur. Ürdün de daveti kabul etmiştir.

Ancak Şamir, terörist olarak gördüğü FKÖ ile doğrudan muhatap olmak istememiş ve bu yüzden önde gelen Filistinli simalardan oluşan bir Filistin-Ürdün heyeti oluşturulmuştur. Bu Filistinliler FKÖ üyesi değildir. Zirve öncesindeki günlerde ABD, İsrail’le ender görülen bir cepheleşme içinde olmuştur. İşgal edilmiş topraklarda Yahudilere yerleşim birimlerinin inşa edilmesi yüzünden İsrail’in alacağı 10 milyar dolarlık kredi garantisini askıya almıştır.

30 Ekim’de başlayan tarihi zirveyi dünya izlemiştir. Eski düşmanlara, yaklaşımlarını açıklamaları için 45′er dakikalık konuşma fırsatı verilmiştir. Filistinliler, İsrail’le paylaşılan bir gelecek umudunu dile getirmiştir. Şamir Yahudi devletinin meşruiyetini anlatmıştır. Suriye Dışişleri Bakanı Faruk el Şara ise Şamir’in ”Terörist” geçmişini anlatmıştır.

ABD zirveden sonra İsrail’in, Suriye ve Filistin-Ürdün heyetleriyle ayrı ayrı ikili görüşmelerde bulunması için hazırlık yapılmıştır.

1993 – Oslo Barış Süreci

Haziran 1992′de İsrail’de sol kanadın, yani İşçi Partisi’nin iktidara gelmesi çok kuvvetli bir barış sürecini başlatmıştır. Sertlik yanlısı olarak gösterilen Başbakan Yitzak Rabin ile “Güvercin” olarak gösterilen Şimon Peres ve Yosi Beilin, Filistinlilerle barışı konuşacak çok uygun bir ekibi oluşturmuştur. Körfez Savaşı’ndan sonra konumu zayıflayan FKÖ bu barış pazarlığından sonuç almayı ummuştur.

Washington’daki ikili görüşmeler tıkanınca İsrail, FKÖ’nün katılımına yönelik itirazını kaldırmıştır. Daha da önemlisi Dışişleri Bakanı Peres ve yardımcısı Beilin, Norveç’in girişimi olan gizli bir müzakere zemini kurma imkânını incelemiştir.

Washington’daki ikili görüşmelerden sonuç alınamayacağı anlaşılınca gizli Oslo kulvarı 20 Ocak 1993′te açılmıştır. Norveç’in Sarpsborg kasabasında görülmemiş bir ilerleme kaydedilmiştir. Filistinliler işgal topraklarından aşamalı çekilmeye başlaması karşılığında İsrail devletini tanımayı kabul etmiştir.

Görüşmeler İlkeler Deklarasyonu’nu getirmiştir. Bu belge Washington’da imzalanırken, Arafat ile Rabin arasındaki tarihi tokalaşmayı 400 milyon insan canlı izlemiştir.

1994 – Filistin Yönetimi’nin Kurulması

İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü, İlkeler Deklarasyonu’nun başlangıçta nasıl uygulanacağı konusundaki anlaşmayı Kahire’de 4 Mayıs 1994′te imzalamıştır.

İsrail, Gazze Şeridi’nin çoğunu terk etmiş; sadece Yahudi yerleşimleri ve etraflarındaki arazilerde İsrail varlığı sürmüştür. Batı Şeria’da ise Eriha kentini Filistinlilere bırakmışlardır. Bu pazarlıklar güçlükle yürütülmüş ve Batı Şeria’nın El Halil kentinde düzenlenen bir katliam neredeyse görüşmelerin kesilmesine yol açmıştır. Tarihi İbrahim Camii’nde sabah namazı kılan Filistinlilerin üzerine makineli tüfekle ateş açan Yahudi yerleşimci Baru Goldstein, 29 kişiyi öldürdükten sonra öldürülmüştür.

Anlaşmanın içinde de aşılması gereken zorluklar da bulunmuştur. Metinde beş yıllık geçiş dönemi içinde İsrail ordusunun geri çekilme aşamaları yer almıştır. Ama bu aşamalar çok zorlu pazarlıkların sonuç vermesine bağlıydı. Bunlar Filistin devletinin kuruluşu, Kudüs’ün statüsü, işgal edilmiş topraklardaki Yahudi yerleşimlerinin durumu ve 1948 ile 67 arasında göçe zorlanan 3,5 milyon Filistinli mültecinin ne olacağı gibi konulardı.

Barış sürecini eleştirenler 1 Temmuz’da susmuştu. Çünkü Yaser Arafat, Filistin topraklarına bu tarihte geri dönmüş, coşkulu kalabalık tarafından muzaffer bir eda ile karşılanmıştır. Filistin Kurtuluş Ordusu, İsrail birliklerinin boşalttığı yerlere konuşlandırılmıştır. Filistin Ulusal İdaresi, yani özerk yönetimin başkanı olarak Yaser Arafat vardı artık. 1996′daki seçim de bunu tescil etmiştir.

1995 – İkinci Oslo ve Rabin Suikastı

Filistin yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki ilk yılında zorluklarla boğuşmuştur. Filistinli militanların bombalı eylemlerinde onlarca İsrailli öldürmüştür. İsrail özerk yönetimin topraklarına giriş çıkışları engellemiş; militanlara suikastlar düzenlemişlerdir. Yeni yerleşim inşaatları da durmamıştır. Filistin Özerk Yönetimi kendi toplumunun öfkesini kitlesel göz altılarla bastırmaya çalışmıştır. İsrail içinde ise barış sürecine tepkiler sağ kanattan ve dini gruplardan gelmiştir.

Bu ortam içinde barış görüşmeleri yoğun çaba ile yürütülmüşse de başlangıçta belirlenen takvime yetişilememiştir. 24 Eylül’de 2. Oslo diye anılan anlaşma Mısır’ın Taba şehrinde ve Washington’da ayrı törenlerle imzalanmıştır.

Bu anlaşma Batı Şeria’yı üçe bölmüştür.

1 – A Bölgesi: Batı Şeria’nın yüzde 7′sini oluşturan bu bölge, Doğu Kudüs ve El Halil haricindeki belli başlı yerleşim merkezlerini tam olarak Filistin idaresine bırakmıştır.

2 – B Bölgesi: İsrail ve Filistinlilerin ortak kontrolüne bırakılan bu bölge Batı Şeria’nın yüzde 21′ini oluşturmuştur.

3 – C Bölgesi: İsrail bu bölgeyi kontrol altında tutacak, ama aynı zamanda Filistinli tutukluları serbest bırakacaktı.

2. Oslo Anlaşması, Filistinlileri pek heyecanlandırmamıştır. İsrailli dinciler ise ”Yahudi Toprağının” teslim edilmesine öfkeliydi. Öfke ve tahrik içeren bir kampanyaya hedef olan Başbakan Yitzak Rabin, bir aşırı dinci Yahudi tarafından 4 Kasım’da öldürülmüştür. Suikast bütün dünyaya şok dalgaları yaymıştır. “Güvercin” diye nitelendirilen ve bir türlü tamamlanamayan barış sürecinin mimarı Şimon Peres başbakan olmuştur.

2000 – İkinci İntifada

Ehud Barak hükümetinin barışa ulaşacağına dair başlangıçta duyulan iyimserliğin temeli olmadığı zamanla anlaşılmıştır. Yeni bir Wye River Sözleşmesi Eylül 1999′da imzalanmıştır.

Ama işgal topraklarından çekilme işleminin devam etmesi mümkün olmamıştır. Çünkü Kudüs’ün durumu, mülteciler, yerleşimler ve sınırlar gibi nihaî statü pazarlıkları sonuçsuz kalmıştır. Beş yıllık barış süreci sonunda pek bir şey elde edilememesi, Filistin halkında büyük bir bıkkınlık doğurmuştur.

Barak, Suriye ile barışa odaklanmıştır. Bu alanda da başarı olmamıştır. Barak yine de İsrail’in 21 yıllık Lübnan macerasına son vermiştir.

Mayıs 2000′de İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, dikkatleri Yaser Arafat’a yöneltmiştir. ABD Başkanı Bill Clinton ile Ehud Barak kademeli barış görüşmeleri yerine, bütün konularda hep birden sonuç almayı amaçlayan nihai pazarlığa girmeye zorlanmıştır. Bu görüşmeler için ABD başkanının yazlığı Camp David seçilmiştir. İki hafta süren görüşmelerde Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönüş hakları konusunda bir uzlaşmaya varılamamıştır.

Bunun getirdiği belirsizlik içinde, 28 Eylül’de muhalefetteki Likud Partisi’nin Netanyahu’dan sonraki lideri, yılların sağcı politikacısı Ariel Şaron, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kompleksi ziyaret etmiştir. Bunun çok tahrik edici bir hareket olduğu söylenmiştir. Filistinliler bu ziyareti protesto için gösterilere başlamıştır. Ve gösteriler El Aksa intifadası diye anılan ayaklanmaya dönüşmüştür.

2002 – Batı Şeria yeniden işgal altında

Birkaç dalga halinde gelen intihar saldırıları ardından, İsrail önce mart sonra da haziran aylarında Batı Şeria’nın neredeyse tamamını işgal etmiştir. 2002 yılının büyük bir bölümünde Filistin kentleri sık sık baskına uğramış, birbirleriyle bağlantısı kesilmiş, kuşatılmış ya da uzun süreler sokağa çıkma yasağı altında kalmıştır.

Nisan ayında İsrail güçleri Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin mülteci kampına girip bölgeyi ele geçirmişlerdir. Filistinliler, burada bir katliam yapıldığını iddia etmişlerdir. Kendisi de ağır kayıp veren İsrail ordusu ise örgütlü bir direniş ile karşılaştığını belirterek burada sadece 52 Filistinlinin öldüğü konusunda ısrar etmiştir.

Birleşmiş Milletlerin bu konuda hazırladığı bir rapor, “Sivilleri tehlikeyle karşı karşıya bırakan şiddet olayları” dolayısıyla her iki tarafı da suçlamış ama ortada bir katliam olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Uluslararası Af Örgütü ise İsrail ordusunun Batı Şeria’da Cenin ve Nablus’a düzenlediği operasyonlarda savaş suçu işlediği hükmüne varmıştır.

Dikkatlerin odaklandığı bir diğer merkez de Beytüllahim olmuştur. Beytüllahim’deki Mîlad Kilisesi’nde 5 hafta boyunca devam eden kuşatma, mayıs ayında, kiliseye sığınmış olan çok sayıda Filistinli arasındaki 13 militanın sürgüne gönderilmesiyle sona ermiştir.

İsrailli yetkililer 2002 yılı boyunca Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da düzenlenen operasyonların amacının Filistinlilerin terör altyapısını yıkmak olduğunu kaydetmiştir.  Ancak hızı kesilmiş de olsa intihar saldırıları yıl boyu devam etmiştir.

Üst üste iki yıldır barış süreci durma noktasına gelmiştir. Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa Birliği’nden oluşan, “Dörtlü” Orta Doğu’da çözüme yönelik bir “Yol Haritası” ile süreç yeniden canlandırmaya çalışılmıştır.

2003 – Bush’un Ortadoğu Politikası

Yol haritasının yayımlanması, içeriği üzerinde 2002 yılı boyunca devam eden pazarlıklar dolayısıyla gecikmiştir. Belge ancak 2003 yılı nisanında Amerika öncülüğünde Irak’a düzenlenen operasyon sonrasında yayımlanmıştır. Belgenin yayımlanmasına kadar da tüm diplomatik girişimler askıda kalmıştır.

2003 Haziran’ında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, Ortadoğu konusundaki siyasetini uzun süredir beklenen bir konuşmayla açıklamıştır. Bush konuşmasında Filistinlilere “Teröre Taviz Vermeyen” bir lider belirlemeleri çağrısında bulunmuştur.

Filistinli militan grupların yoğun müzakereler ardından haziran ayında ilan ettiği ateşkes ise ancak 7 hafta süreyle geçerli olmuştur.

2004 – Arafat’ın Ölümü

İsrail’in hava saldırıları ve Filistinli militanların intihar saldırılarının yaşandığı bir yıl olmuştur. İsrail’in mart ve nisan aylarında Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmet Yasin’le örgütün önde gelen isimlerinden Abdülazizi el Rantisi’yi öldürmesi Filistinliler arasında büyük tepkiye neden olmuştur.

İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Gazze’den yerleşimcileri ve askerleri çekme planını açıklamıştır. Aynı yıl içinde İsrail Yüksek Mahkemesi, duvarın güzergâhının değiştirilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Temmuz ayında da Lahey Adalet Divanı duvarı yasadışı ilan etmiştir. Ancak İsrail bu kararlara rağmen duvar inşasını sürdürmüştür.

Ekim ayının sonlarında rahatsızlanan Filistin lideri Yaser Arafat, 11 Kasım’da tedavi için götürüldüğü Fransa’da hayatını kaybetmiştir. Mahmud Abbas, Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine getirilmiştir.

2005 – Gazze’den Çekilme

Ocak ayında Filistin’de yapılan seçimler sonunda Mahmud Abbas özerk yönetimin başkanlığına getirilmiştir.

Ariel Şaron ise, Gazze’den çekilme planı için hükümetinden onay almış ve plan ağustos ayı sonunda yaşama geçirilmiştir. Gazze’de bulunan yerleşimciler zorla bölgeden uzaklaştırılmıştır.

2006 – Hamas’ın Zaferi

Ocak ayı başında beyin kanaması geçirerek komaya giren Ariel Şaron’un yerine gelen Ehud Olmert, Kadima adlı yeni bir parti kurmuştur. Kadima, seçimler sonunda merkez sol İşçi Partisi ve aşırı Ortodoks Şas Partisi’yle koalisyon oluşturmuştur. İlk başta güçlü bir kamuoyu desteğine sahip olan Olmert, Hizbullah’ın iki askeri kaçırması ardından temmuz ayında Lübnan’a savaş açmış ve Beyrut’un da aralarında bulunduğu bazı kentleri bombalamıştır. Sonunda ilan edilen ateşkesin ardından Olmert, askerleri kurtarmayı başaramadığı ve savaşı yönetme biçimi nedeniyle ağır şekilde eleştirilmiştir.

Filistin’de ise, ocak ayında düzenlenen seçimlerden Hamas ezici zaferle çıkmış ve tek başına hükümet kurmuştur. Ancak İsrail’in var olma hakkını tanıması ve şiddeti reddetmesi için baskı altında kalan Hamas’a yönelik uluslararası ambargo uygulanmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, Hamas’ı gerekçe göstererek, Filistin’e mali yardımları durdurunca, Hamas hükümeti kamu çalışanlarının maaşlarını bile ödeyemez hale gelmiştir. Hamas’la El Fetih arasında tırmanan gerilim çatışmalara dönüşmüş; bu çatışmalar kimi gözlemcilere göre, Filistin’i bir iç savaşın eşiğine getirmiştir.

Geçen yılın mayıs ayında, tarafların üzerinde uzlaşabileceği bir siyasi zemin olması için İsrail cezaevlerinde bulunan önde gelen El Fetih ve Hamas’lı isimler, “Cezaevi Belgesi” olarak anılan bir bildirge hazırlamıştır.

Direnişin 1967′de işgal edilen topraklarla sınırlı tutulmasını ve İsrail’in üstü kapalı olarak tanınmasını öngören bildirgenin başta yarattığı heyecana rağmen, bu belge de anlaşmazlıkları gidermeye yetmemiştir. Hamas’ın belgenin bazı noktaları üzerindeki itirazları karşısında Filistin lideri Mahmud Abbas, konuyu referanduma götüreceğini ilan etmiştir.

Bu amaçla Hamas’a tanınan süreler tekrar tekrar uzatılmış, referandum kozu yerini erken genel seçime gitme tehdidine bırakmış, ancak Abbas bu adımları hayata geçirme aşamasına gelememiştir.

2006 –  İsrail-Lübnan Krizi

2006 İsrail-Lübnan Krizi, Hizbullah’ın askeri kanadı ile İsrail Silahlı Kuvvetleri arasında Lübnan toprakları ve İsrail’in kuzeyinde, 12 Temmuz – 14 Ağustos 2006 tarihleri arasında sürmüş olan silahlı çatışmadır.

Kriz, Lübnan’da yerleşmiş Hizbullah Örgütü’nün, 12 Temmuz 2006 tarihinde 2 İsrail askerini kaçırması ve 8′ini öldürmesiyle başlamıştır. Askerlerin kaçırılmasına ek olarak güney Lübnan’daki Hizbullah militanlarının İsrail topraklarına Katyuşya füzeleri ateşlemesi; İsrail tarafından Lübnan’ın bir savaş hareketinde “Act of War” bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bunun üzerine İsrail, Lübnan’a hava ve kara saldırıları yapmış ve ülkenin limanlarını denizden ablukaya almıştır. İsrail’in bu davranışına karşılık olarak Hizbullah, güney Lübnan’dan İsrail’in kuzeyine yaptığı füze saldırılarını şiddetlendirmiştir.

Bir aydan fazla süren çatışmaların ardından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1701 sayılı karar uyarınca 14 Ağustos’da taraflar saldırılarını durdurmuştur. İsrail Lübnan’a uyguladığı ablukayı 7 Eylül 2006 yerel saatle 18.00’e kadar kaldırmayı taahhüt etmiştir. Litanni Nehri’ne kadar olan Güney Lübnan topraklarını işgal etmiş olan İsrail, Lübnan ve UNIFIL askerlerinin konuşlandırılmasına paralel olarak birliklerini geri çekmiştir.

Krizin ilk günlerinden beri aralıksız süren İsrail saldırılarının 1.000′in üzerinde sivil Lübnanlıyı öldürmüş olması, İsrail’in uluslararası ortamda çok ağır eleştirilere maruz kalmasına sebep olmuştur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Louise Arbour, kriz sırasında savaş suçlarının işlenmiş olabileceğini söylemiştir.

2007

“İç savaş” endişeleri nedeniyle devreye giren Suudi Arabistan’ın aracılığıyla Mekke’de bir araya gelen Filistinli rakip gruplar Hamas ve El Fetih’in ulusal birlik hükümeti kurulması üzerinde anlaşmaya varmıştır.

Ancak İsmail Hanya başkanlığındaki hükümetin ömrü uzun olmamıştır. El Fetih’le Hamas arasında yaşanan çatışmalar sonunda, haziran ayında Hamas Gazze’nin kontrolünü ele geçirmiştir. Abbas hükümeti azledilmiştir. Hamas kontrolü altındaki Gazze’de hükümet kurmuş, Mahmud Abbas ise, Selam Feyyad başkanlığında yalnızca Batı Şeria’yı kontrol edebilen bir hükümet kurmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush, temmuz ayı ortasında İsraillilerle Filistinliler arasında barış görüşmelerinin yeniden başlatılmasını tartışmak üzere uluslararası bir toplantı yapılması çağrısında bulunmuştur.

Filistin ile İsrail tarafları “Konferansın Sonuç Bildirgesi” konusunda uzlaşmakta zorlanınca toplantının yapılacağı yer ve tarihin açıklanması son dakikaya kalmıştır. Amerikalı yetkililer, kasım ayı ortasında konferansın 27 Kasım’da Annapolis kentinde düzenleneceğini açıklamıştır.

2008-2009 – Gazze Savaşı

2008-2009 İsrail-Gazze çatışması, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin, Işık Bayramı’nın devam ettiği 27 Aralık 2008 tarihinde yerel saatle 09.30 sıralarında Hamas’ın İsrailli sivillere ve askeri birimlere karşı kassam roketli saldırılar yaptığı gerekçesi ile başlattığı operasyondur. İsrail’in saldırıları nedeniyle 1000′den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

 

FİLİSTİN MESELESİ II

1956 – Süveyş Krizi

Süveyş Krizi, 1956 yılında İsrail, Birleşik Krallık ve Fransa’nın oluşturduğu gizli ittifak ile Mısır arasında yapılan savaştır. Mısır lideri Nasır’ın Süveyş Kanalını millileştirdiğini açıklamasından sonra çıkan savaş, Sovyetler Birliği’nin Londra ve Paris’e atom bombası atma tehdidi karşısında Birleşik Krallık ve Fransa’nın geri adım atmasıyla sonlanmıştır. Süveyş Krizi, II. Dünya Savaşı öncesinde dünyaya egemen olan Batı Avrupalı devletlerin mutlak egemenliğinin son bulduğunu ve artık Amerika’nın desteği olmadan hareket edemeyeceklerini göstermiştir.

1964 – Filistin Kurtuluş Örgütünün Kuruluşu

1948′den beri, İsrail’in ortaya çıkışına verilecek karşılığa önderlik etmek için Arap devletleri arasında rekabet vardı. Bu yüzden Filistinliler olaylara seyirci kalmışlardır.

1964′te Kudüs’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Arap devletleri tarafından tanınmıştır. Bu devletler FKÖ’nün esasen kendi kontrollerinde kalmasını istemiştir. Ama Filistinliler gerçekten bağımsız bir örgüt istemiş ve 1969′da örgütün başkanlığını ele geçiren Yaser Arafat’ın amacı da bu olmuştur. Kendisine bağlı, beş yıl önce gizli olarak kurulmuş El Fetih örgütü, İsrail’e karşı operasyonlarıyla ün kazanmıştır. Fetih savaşçıları, 1968′de Ürdün’de İsrail birliklerine ağır kayıplar vermiştir.

1967 – Altı Gün Savaşı

Altı Gün Savaşı, diğer adlarıyla 1967 Arap-İsrail Savaşı, Üçüncü Arap-İsrail Savaşı, Altı Günün Savaşı veya Haziran Savaşı, 5 Haziran 1967′de İsrail ile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve 6 gün süren savaşa verilen addır.

Arap İttifakı’na Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla katılmışlardır. İsrail’in kesin üstünlüğü ile bitmiştir. Bu savaştaki önemli olaylardan biri de savaşı gözlemlemek üzere gönderilen USS Liberty adlı bir Amerikan gemisinin İsrail tarafından saldırıya uğramış olmasıdır. Şimdiki birçok sorunun temelini oluşturmuştur. Savaşın sonunda Mısır’dan Sina Yarımadası’nı, Suriye’den Golan Tepeleri’ni ve Filistin’in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını alan İsrail topraklarını dört katına çıkarmıştır. Savaş sonrasında Sina Yarımadası’ndan Mısır lehine çekilen İsrail ilerleyen dönemlerde diğer toprakları ilhak ettiğini açıklamıştır. Bu kararları tanınmadığı gibi, İsrail’in BM Kararlarını da uygulamaması sonraki dönemde bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturmuştur.

1973 – Yom Kippur Savaşı

Yom Kippur, yani “Kefaret Günü”, Yahudilerin en önemli dini bayramıdır. 1967′deki savaşta kaybettikleri toprakları diplomatik yollardan geri alamayan Mısır ve Suriye, 1973′teki Yom Kippur bayramı sırasında İsrail’e karşı taarruza girişmiştir. Bu çarpışmalar, Müslümanların da ramazan ayına denk geldiği için “Ramazan Savaşı” diye de anılır.

Başlangıçta Mısır ve Suriye, Sina ve Golan Tepeleri’nde ilerleme kaydetmişlerdir. Üç hafta süren çarpışmalar sonunda bu durum değişmiştir. İsrail neticede bazı yerlerde 1967′deki ateşkes hattının da ötesine geçmiştir. İsrail güçleri Golan Tepeleri’ni aşarak Suriye içinde ilerlemeye başlamış; ancak sonradan bu toprakları bırakmışlardır. Mısır’da da, İsrail güçleri toprak kazanmışlar, Süveyş Kanalı’nın batı yakasına geçmişlerdir. ABD, Sovyetler Birliği ve BM, diplomatik müdahalelerle ateşkes anlaşmasına varılmasını sağlamıştır. Mısır ve Suriye, toplam 8 bin 500 asker kaybetmiştir. İsrail’in can kaybı ise 6 bin olmuştur.

Savaş sonunda İsrail, askeri, diplomatik ve ekonomik destek açılarından ABD’ye daha da bağımlı hale gelmiştir. Savaşın hemen ardından Suudi Arabistan, İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu başlatmıştır. Petrol fiyatları bütün dünyada hızla yükselirken küresel nitelikte bir ekonomik kriz baş göstermiş ve ambargo Mart 1974′e kadar sürmüştür. Ekim 1973′te, BM Güvenlik Konseyi, 338 sayılı kararı almıştır. Bunda, taraflardan, bir an önce çarpışmaları durdurmaları ve müzakerelere başlamaları istenmiştir.

1974 – Arafat’ın BM’ye ilk gidişi

Arafat liderliğindeki FKÖ ile Ebu Nidal gibi, FKÖ dışındaki Filistinli örgütler, İsrail ve diğer hedeflere karşı 1970′lerde bir dizi eylem düzenlemişlerdir. Kara Eylül diye de bilinen Ebu Nidal’in örgütü, 1972 Münih Olimpiyatları’ndaki eylemde 11 İsrailli sporcuyu öldürmüştür.

Filistin’in tamamını kurtarmak için silaha başvuran FKÖ’nün lideri Arafat, bir yandan da BM’de barışçı çözümü savunduğunu anlatan ilk konuşmasını yapmıştır. Siyonist projeyi kınamış fakat eklemiştir: “Bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde kurtuluş savaşı veren birinin silahı var. Zeytin dalını düşürmeyin.” Bu konuşma, Filistinlilerin uluslararası tanınma çabalarına büyük katkı sağlamıştır. Bir yıl sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Harold Saunders, Arap-İsrail barışı müzakere edilirken Filistin halkının meşru çıkarlarının da hesaba katılması gerektiğini söylemiştir.

1977 – İsrail’de sağın yükselişi

İsrail’in 1948′de kuruluşunda İrgun ve Lehi gibi aşırı grupların katkısı büyüktür. Ama bu örgütlerin mirasçısı Herut (sonradan Likud adını alıyor) Partisi, 1977′ye kadar hiçbir seçim kazanamamıştır.

İsrail siyaseti bu tarihe kadar sol kanattaki İşçi Partisi’nin hâkimiyetindeydi. Likud ideolojisi, İsrail idaresinin İngiliz mandasına dâhil olan bütün topraklara, yani Ürdün de dâhil Kutsal Kitap’ta anlatılan “Büyük İsrail’e” yayılmasını savunmuştur. Eski İrgun lideri Menahem Begin başkanlığındaki yeni hükümet, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde yerleşim açmayı hızlandırmıştır. Amaç 1967′de kazanılan toprakları ileride geri vermemek için gerekçeler sağlamaktır. Tarım Bakanı Ariel Şaron bu faaliyetleri körüklemiş; Şaron 1981′e kadar yerleşimlerle ilgili bakanlar komisyonunun başında olmuştur.

1979 – İsrail-Mısır Barışı

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat 19 Kasım 1977′de İsrail’e uçup Knesset’te, yani parlamentoda konuşma yapınca dünya şaşkına dönmüştür. İsrail’i tanıyan ilk Arap lider Sedat olmuştur. Yom Kippur Savaşı’nı daha dört yıl önce başlatan da kendisidir. O savaş nihaî sonucu getirmemiştir.

Mısır ve İsrail, 1978′de Camp David anlaşmalarını imzalamışlardır. Metinde Orta Doğu’da barışın çerçevesi çizilmiş ve buna Filistinlilere sınırlı özerklik verilmesi de dâhil olmuştur. İkili barış anlaşmasını da Sedat ile Begin Mart 1979′da imzalamışlardır. Sina yarımadası Mısır’a geri verilmiştir. İsrail’le kendi başına pazarlığa giriştiği için Mısır, Arap devletleri tarafından boykota uğramıştır. Enver Sedat 1981′de kendi ordusundaki İslamcı unsurlar tarafından öldürülmüştür.

1982 – İsrail Lübnan’ı işgal ediyor

İsrail, Lübnan sınırına yakın yerleşim birimlerini saldırılardan korumak amacıyla Lübnan’ın güneyine asker sokmuştur. Ama Savunma Bakanı Ariel Şaron orduyu başkent Beyrut’a kadar götürmüş; FKÖ’yü bu ülkeden çıkarmıştır.

Sina’daki son İsrail birliklerinin geri çekilmesinin üzerinden daha iki ay bile geçmemiştir. Lübnan işgali, Ebu Nidal örgütünün İsrail’in Londra büyükelçisine suikast girişimi üzerine başlatmıştır. İsrail birlikleri Beyrut’a Ağustos ayında varmıştır. Yapılan ateşkes anlaşması uyarınca FKÖ milisleri çekilince, Filistin mülteci kampları savunmasız kalmıştır.

İsrail güçleri 14 Eylül’de Beyrut etrafında birikirken, Hıristiyan Falanj milislerin lideri Beşir Cemayel, başkentteki karargâhında bir bombanın patlamasıyla ölmüştür. Ertesi gün İsrail ordusu Batı Beyrut’u işgal etmiştir.

16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinliyi öldürmüştür. Neredeyse bir asrı bulan Ortadoğu mücadelesindeki en katlı katliamlardan biri olmuştur. Şaron, savunma bakanlığından başka bir göreve geçmek zorunda kalmıştır. Çünkü 1983′te İsrail’de yapılan bir soruşturma, onun katliamı önlemek için harekete geçmediğine hüküm vermiştir. Sabra ve Şatilla katliamları Ariel Şaron hakkındaki ”Savaş Suçlusu” iddialarının kaynağı olmuştur. Bazı görgü tanıkları, İsrail askerlerinin, Hıristiyan milislerin kamplarda neler yapacağından haberdar olmuş, hatta olanları izlediğini anlatmıştır.

1987-93 – İntifada

İsrail işgaline karşı intifada, yani kitlesel ayaklanma Gazze Şeridi’nde başlamış; kısa sürede Batı Şeria’ya yayılmıştır.

Protestolar, sivil itaatsizlik şekline bürünmüştür. Genel grevler düzenlenmiş, İsrail ürünleri boykot edilmiş, duvarlara yazılar yazılmış ve yollarda barikatlar kurulmuştur. Ama uluslararası ilgi toplayan protesto şekli, ağır silahlarla donanmış İsrail askerlerine taş atan Filistinliler olmuştur. İsrail ordusu karşılık vermiş; çok sayıda Filistinli sivil yaşamını yitirmiştir. 1993′e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aşmıştır.

1988 – FKÖ barışa kapıyı açıyor

İsrail büyük askeri gücüne rağmen 1987′de başlayan intifadayı durduramamıştır. Eylemleri İsrail işgali altında yaşayan Filistinlilerin tamamı desteklemiştir.

1982′de Lübnan’dan sürüldükten sonra Tunus’a yerleşen FKÖ için de bu ayaklanma tehlike işareti olmuştur. Filistin “Devrimi” hedefine dönük mücadelede dikkatler, FKÖ ve diaspora yerine işgal topraklarına dönmüştür. FKÖ başrolü kaybedebileceğini düşünmeye başlamıştır.

Sürgündeki hükümet işlevi gören Filistin Ulusal Konseyi, Kasım 1988′de Cezayir’de toplanmış ve 1947′deki Birleşmiş Milletler kararında yer alan ”İki Devlet” çözümünü kabul etmiştir. Oylamada kabul edilen kararda ayrıca terörizm kınanmış; BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına dayalı müzakere isteği dile getirilmiştir. 242 sayılı karar, ayrıca 1967′de, İsrail’in ele geçirdiği topraklardan çekilmesini öngörmüştür.

ABD, FKÖ ile diyaloga girişmiştir. Ama İsrail hala FKÖ’yü terör örgütü olarak görmüş, muhatap almak istememiştir. Bunun yerine İsrail Başbakanı Yitzak Şamir, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin bir anlaşmaya varılmadan önce işgal topraklarında seçim yapılmasını önermiştir.

FİLİSTİN MESELESİ

Filistin Meselesi, Orta Doğu bölgesini ilgilendi­ren bir bölgesel mesele olarak ortaya çıkmakla birlikte, kısa zamanda uluslararası bir nitelik kazanmış ve özellikle uluslararası sisteme yön veren süper güçlerin yakından ilgilendikleri başlıca konulardan biri olmuştur.

Filistin Meselesi, üç büyük din (Musevilik-Hıristiyanlık-İslam) tarafından kutsal sayılan Filistin toprakları ile ilgili meseledir. Bu mesele, çağı­mızın en önemli uluslararası sorunlarından bi­ri olup halen çözüme kavuşturulmuş değildir. Filistin Meselesi, Orta Doğu bölgesini ilgilendi­ren bir bölgesel mesele olarak ortaya çıkmakla birlikte, kısa zamanda uluslararası bir nitelik kazanmış ve özellikle uluslararası sisteme yön veren süper güçlerin yakından ilgilendikleri başlıca konulardan biri olmuştur. Günümüzün en karmaşık uluslararası meselelerinden birisi olan Filistin meselesinin çok eski bir geçmişi vardır.

Filistin meselesi şu beş temel noktada toplanmaktadır:

1) İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi ve bunun için işgal ettiği toprakları boşaltıp sahipleri olan Filistinlilere devretmesi.

2) İsrail, terör, tedhiş, etnik arındırma, sindirme, baskı ve başka yollarla 2,5 milyon Filistinliyi kendi vatanlarından sürmüş, onları sağda solda mülteci kamplarında yaşamaya mecbur etmiştir. Meselenin ikinci ayağı mülteci Filistinlilerin kendi yurtlarına dönmesinin sağlanmasıdır.

3) Üçüncü önemli mesele, İsrail kesintisiz olarak dünyanın her bölgesinde yaşayan Yahudileri İsrail’e getirtmekte ve bunlara Filistinlilerin toprakları üzerinde yerleşim alanları açıp yerleştirmektedir. Yerleşimcilerin sayısı arttıkça ve yerleşim alanları genişledikçe Filistinliler biraz daha toprak kaybına uğramaktadırlar ki, özellikle bugün işgal altındaki Batı Şeria’nın başına gelen budur. Dışarıdan gelen yerleşimciler Filistinlilerin topraklarını işgal etmekle kalmamışlar; zeytinliklerini, bağ-bahçelerini, evlerini ve mal varlıklarını gasbedmişlerdir.

4) Meselenin dördüncü ayağı Kudüs’ün statüsü meselesidir. İsrail, açık bir dille Kudüs’ü İsrail’in “Ebedî Başkenti” ilan etmekle, her üç din için kutsal olan bu tarihî şehri hiç kimse ile paylaşmaya niyetli olmadığını açıkça belli etmektedir.

5) Filistin meselesinin beşinci ve belki de çözüm ihtimali neredeyse sıfır olan boyutu Mescid-i Aksa konusudur. Yahudiler, her ne pahasına olursa olsun Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etme kararındadırlar. Mabedin inşa edilebilmesi için Mescid-i Aksa’nın yıkılması gerekir. Ne dindar Yahudiler ne Siyonistler bu projeden taviz vermeyi düşünmemişler; sadece uygun zamanı kollamışlardır.

Filistin Meselesi’nin geçmişine bir göz atmak yararlı olacaktır. Mısır’dan gelip buraya yerle­şen Yahudiler M.S. I.yüzyıla kadar Filistin’de yaşamışlardır. Yahudilerden sonra Roma İmparatorluğu’nun eline geçen Filistin, daha sonra Bizans İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde kalmış ve ardından burası Perslerin hâkimiyetine girmiştir. Erken dönemlerde bu bölge ile ilgile­nen Müslümanlar, Halife Hz.Ebubekir zama­nında Filistin’i İslam Devleti’nin sınırlarına katmışlardır (634). Hz.Ömer zamanında ise Ku­düs’ün de alınması İle (638) bölge tamamen Müslümanların eline geçmiştir. Kutsal yerleri ve özellikle Hz.Ömer Kudüs şehrini Müslümanlardan kurtarmak amacı taşıyan Haçlı Seferle­ri sırasında bölge bir süre Haçlıların eline geç­mişse de, Selahaddin Eyyubî tarafından bura­da yeniden İslam hâkimiyeti tesis edilmiştir (1187). Bir ara Memlûkluların elinde iken 1516 yılında tüm Arap Yarımadası İle birlikte Osmanlı Devleti’nin siyasî sınırlarına dâhil ol­muş ve tam dört yüz yıl Osmanlıların elinde kal­mıştır.

I.Dünya Savaşı’nda Filistin cephesinde İngi­lizlerle çarpışan Osmanlı Devleti’nin yenilme­si üzerine bu bölge İngiltere’nin eline geçmiştir. Savaş yıllarında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 1916′da imzalanan Sykes-Picot gizli Antlaşması’na göre tüm Orta Doğu bu ülke­ler arasında paylaşılmışsa da, Rusya’nın yıkıl­ması üzerine bölge İngiltere ile Fransa arasın­da bölüşülmüştür. Irak, Şark’ül-Ürdün ve Filistin İngiltere’nin mandasına girmiştir. İngiltere işgal ettiği Filistin’de kurduğu askerî yönetimi 1920′de sivil yönetime dönüştürmüştür. I.Dünya Savaşı’nın sonundan 1948′e kadar Filistin’de devam eden İngiliz manda yöneti­mi döneminde Filistin Meselesi yönetimin Siyo­nizm lehine olan tutum ve uygulamaları ile ciddi boyutlar kazanmıştır. Savaş yıllarında İngil­tere Dışişleri Bakanı Lord Balfour 1917 yılın­da yayınladığı bir deklarasyonda, Filistin’de Yahudilere bir yurt temini için İngiliz hükü­metinin çalışacağı belirtilmiştir. Filistin Meselesi’nin ortaya çıkmasında en önemli paya sa­hip olan Siyonizm’e yapılan desteklerin başın­da Balfour deklarasyonu gelmektedir. Bu dek­larasyonla dönemin süper gücü olan İngilte­re’nin desteğini kazanan Yahudiler, Filistin’e yeniden yerleşmek için dünyanın çeşitli yerle­rinden göç ederek buraya gelmiş ve kısa za­man içerisinde bölgenin demografik ve sosyal yapısının Filistin halkının aleyhine değişmesi­ne ve böylece de Filistin Meselesi’nin ortaya çıkmasına neden olmuşlardır.

1897 – Birinci Siyonizm Kongresi

Birinci Siyonizm Kongresi İsviçre’nin Basel şehrinde toplanmıştır. 1896′da gazeteci Theodor Herzl, ”Der Judenstaat” yani Yahudi Devleti adlı bir kitap yayınlamıştır ve kongrede bu kitaptaki fikirler tartışılmıştır. Herzl, Viyana’da yaşayan bir Yahudi’dir. Yahudilerin kendi devletini kurmasını savunmuştur. Özellikle Avrupa’daki Yahudi düşmanlığına karşı bu fikri geliştirmiştir.

Kongrenin sonunda, Basel Programı yayınlanmıştır. Bu belgede, Filistin’de bir Yahudi vatanının kurulması ve Dünya Siyonizm Teşkilatı’nın bu amaca ulaşmak için faaliyete geçirilmesi öngörülmüştür.

1897′den önce, çok az sayıda Siyonist göçmen zaten bölgeye gelmeye başlamıştır. 1903′e kadar, bunların sayısı 25 bine ulaşmıştır. Çoğu da Doğu Avrupa’dan gelmiştir. 1904 ile 1914 arasında 40 bin kişilik bir ikinci göçmen dalgası gelmiştir.

1947 – Birleşmiş Milletler devrede

Filistin’i 1920′den beri idare eden İngiltere, Siyonist-Arap sorununu çözme sorumluluğunu 1947′de Birleşmiş Milletlere devretmiştir. Bölge şiddet olaylarıyla sarsılmıştır. Yahudiler artık nüfusun üçte birini oluşturmuş; fakat toprakların yüzde 6′sı onların ellerinde bulunmaktaydı. Avrupa’daki Nazi zulmünden kaçan yüz binlerce Yahudi’nin buraya ulaşması çözüm arayışını daha da acil hale getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudi öldürülmüştür.

BM’nin kurduğu özel komite, bölgeyi Filistin ve Arap devletleri arasında bölmeyi önermiştir. Arap Yüksek Komitesi diye anılan Filistinli temsilciler, teklifi reddederken, Yahudi temsilciler kabul etmiştir. Paylaşım planı, Filistin’in yüzde 56,47′sini Yahudi devletine, yüzde 43,53′ünü de Arap devletine bırakmıştır. Kudüs ise uluslararası bir idare altında olacaktır. 29 Kasım 1947′de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin oyuyla plan onaylanmıştır. 13 ülke karşı oy vermiş, 10 ülke de çekimser kalmıştır. Filistinlilerin reddettiği plan hiç uygulanmamıştır. İngiltere, 15 Mayıs 1948′de, Filistin’deki manda idaresine son verme niyetini ilan etmiş; ancak bu tarih öncesinde çarpışmalar başlamıştır. İngiltere halkı, askerlerinin ölümü nedeniyle Filistin’de İngiliz varlığına karşı çıkmaya başlamıştır. Ayrıca İngilizler, ABD’nin daha fazla Yahudi mültecinin buraya kabul edilmesi için uyguladığı baskıya öfkeliydi. Bu da Siyonizme Amerikan desteğinin artışının işaretiydi. Hem Arap hem de Yahudi taraflar, yaklaşan savaş için güçlerini seferber etmişlerdir. Yahudi milis güçlerinin Arap köylerinde “Temizlik Operasyonları” 1948 Aralık ayında başlamıştır.

1948 – İsrail’in Kuruluşu ve Arap-İsrail Savaşı

Birinci Arap-İsrail Savaşı, Filistin’de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948′de, Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bir bildiri ile İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etmiştir. Bunun hemen ardından ABD ve ertesi gün de Sovyetler Birliği İsrail’i tanıdığını açıklamıştır. Bu gelişmelerin öncesinde ise İngiliz birlikleri bölgeyi terk etmeye başlamışlardır.

İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden birkaç saat sonra Arap Birliği İsrail’e savaş açmıştır. Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Ancak İsrail’in planlı savunması üzerine savaş Araplar aleyhine dönüşmüştür. İsrail savaş sonunda 1947′de taksim planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını % 78’e çıkarmıştır. 700.000 Filistinli, evlerini terk etmek zorunda kalarak komşu ülkelere veya Arapların yoğun olduğu bölgelere sığınmışlardır. Yurtlarını terk eden Filistinlilerden 250.000’i Gazze’ye yerleştirilmiştir. Filistinlilerin başka ülkelere göçü ve Yahudilerin Filistin’de gün geçtikçe artan nüfusu, demografik yapının bölgenin asıl yerleşik halkı olan Araplar aleyhine dönüşmesine neden olmuş ve bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorunu başlamıştır. Benzer şekilde 1948 -1952 arasında Arap ülkelerinde yaşayan bir milyon kadar Yahudi ülkelerinden kovulmuştur. Bu mültecilerin çoğu İsrail’e yerleşmiştir.

İsrail, savaş sonunda savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzalamıştır. Savaşa girmiş olan Ürdün Batı Şeria’ya, Mısır da Gazze Şeridi’ne asker yığmıştır. Kudüs’ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölünmüştür. Gazze Mısır’ın olmuştur.

1948 savaşı sonrasında savaşa katılan Arap ülkelerinde siyasi rejim değişikliğine varan karışıklıklar yaşanmıştır. En önemli değişiklik Mısır’da gerçekleşmiştir. Mısır’da Kral Faruk bir darbe ile tahttan indirilerek yerine General Necib getirilmiştir.

Savaştan en karlı çıkan taraf İsrail olmuştur. 1914t’e 85.000, 1943′te 539.000, 1946′da 608.000, 1947’de 650.000 olan Filistin’deki Yahudi nüfusu, savaş sonrası anlaşmaların imzalandığı 1949 yılında 758.000’e ulaşmıştır. Ürdün de İsrail’den sonra en çok toprak kazanan ülke olmuştur.

FİLİSTİNİ KİMLER SATTI

İkinci Abdülhamid ‘in sıkı tedbirlerini bazı memurların hainliği deldi.

Akka’nın eski Umumı Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler’in raporu, Filistin topraklarının rüşvet ve para hırsıyla Yahudiler’e gittiğini ispatlıyor.

Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları Temmuz 1882’lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştı.1 II. Abdülhamid Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newlinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:

”Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. o bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiç bir parçasını veremem. Bırakalım Musevi’ler milyonlarını saklasınlar; benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin ‘i karşılıksız ele geçirebilirler.Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.” 2

“Filistin’i Satmayız.”

Fakat buna rağmen bugün 0lduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da ”Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunanacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç 0lmazsa Hayfa dahil Akka sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar; hükümetimiz Arap memleketlerinin hiç bir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasi bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.3

Siyonistlere Tedbir

II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevilerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış, Duhuliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı.

Önce Alman İmparatoru II. Wilhelm ile görüşerek ona Herzl’in tasarısının (Siyonizmin) ”Osmanlı’nın toprak bütünlüğü ve egemenliği” prensibiyle bağdaşmadığı anlatılmış, daha önce Siyonizme destek veren Almanya 1900’lerde bu tavrından vazgeçmişti. Ağustos 1903’de Rus İçişleri Bakanı Plehve, Dr. Herzl’e bir mektup yazarak, “Amacı Filistin’de bağımsız bir devlet kurmak olduğu sürece Rus Hükümeti olarak Siyonizm’in arkasındayız” diyordu. Ancak kısa bir süre sonra Rusya bu vaadini unutarak Siyonizmi desteklemekten vazgeçmemişti. Fransa Hükümeti, Filistin’i asırlardır göz diktiği Suriye’nin içinde mütalaa ettiğinden Siyonizme zaten karşı idi. Ancak İngiltere ve ABD’de Siyonistlere büyük bir destek vardı.

II. Abdülhamid, Amerika’da çok etkin olan Yahudi lobisini Siyonizmden vazgeçirebilmek için 1898’de Amerikalı Müslümanların lideri Muhammed Webb aracılığı ile Amerikan Yahudilerinin lideri Richard Gottheil’e ulaşmayı başarmış, ona, ”Filistin’e Yahudi iskanı” emelinden vazgeçme çağrısı yapmıştı, Osmanlı devleti, özellikle Amerika ve Rusya’daki dindar ve reformcu Yahudi gruplarla temas kurmuş, özellikle onlara, Filistin’de bağımsız bir devlet kurulursa vatandaşı oldukları ve müreffeh yaşadıkları ABD ve Rusya gibi ülkelerde herşeylerine el konulacağını, kendilerinin hiç bir maddi imkanı olmayan Filistin’e sürüleceklerini anlatmıştı, Özellikle ABD’de Siyonist Federasyonu’nun üye kaybetmesi bu girişimlerin etkili olduğunu göstermektedir.

Bu arada hususan Filistin’e yerleşmek isteyen Musevilerle ilgili de, Osmanlı ülkesine girişleri ve, yerleşmelerini engelleyici ciddi önlemler alınmıştı. Önce; yurtdışındaki Osmanlı temsilciliklerine bir yazı göndererek, şüpheli Musevilerin pasaportlarının vize edilmemesi istenmişti, Avrupa’daki Siyonist faaliyetler yakından izlendiği için özellikle Hayfa ve Yafa limanlarında Osmanlı ülkesine giren kaçak Museviler kendilerini bekleyen Türk güvenlik güçlerince sınırdışı ediliyordu, Ekim 1882’de Osmanlı yönetimi, hac yapacaklar dışında tüm Musevilerin Filistin’e girmesini yasaklamıştı, Ancak bazı Siyonistler, kendilerine hacı süsü vererek Filistin’e yerleşmeyi başarmışlardı.

Dahiliye Nezareti, 1884’de hacı dahi olsalar vizesiz Yahudilerin Filistin’e girmesini yasaklamıştı. 1887 ilkbaharında Filistin’i ziyaret edecek Yahudi hacıların süresi de bir ayla sınırlanmış, Musevi ziyaretçilerin ülkeyi terk etmeleri için girişte oldukça yüksek bir depozito alınmıştır. Museviler bu kez bir büyük ülkenin vatandaşı olarak Osmanlı ülkesine yerleşmeye çalışmışlar, Ağustos 1898’de Filistin kapıları hangi ülkenin vatandaşı olduğuna bakılmaksızın tüm Yahudilere kapatılmıştır.

Kırmızı Pasaport

21 Kasım 1900’de yayınlanan Duhul Şartları Nizamnamesi ile Siyonistlerin Filistin’e yerleşmesini önlemek için ”Kırmızı Pasaport” uygulaması başlatılmıştı. Bu arada Osmanlı ülkesinde yaşadığı halde ABD ve İngiliz vatandaşı olup bazı haklar kazanmak isteyen Museviler de, tabiiyetine girdikleri ülkelerde yaşamak zorunda bırakılmışlardı.

1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi Musevilerin Kutsal Topraklarda arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.

Böylece bazı Siyonist koloniler kurulmuştu.4 İleride nakledeceğimiz önemli bir belgede de görüleceği gibi, bir çok yerli halk ve bürokrat, bu işten para kazanma arzusuyla, bu yıllarda Filistin’in önemli bir bölümünün Yahudilere satılmasında aracılık yapmışlardı.

II. Abdülhamid yönetimi, bu konuda bölgeden gelen şikayetleri de göz önünde bulundurarak, 1892 sonbaharında bir dizi yeni önlem almak zorunda kalmıştır. Yerli ve yabancı kim olursa olsun Yahudilerin taşınmaz mal almalarını yasaklanması, mahalli kadastro ve halka bildirilmişti.5 Bu yıllarda Osmanlı ülkesinde yabancılara toprak satmak
“hem vatan hainliği hem de ahiret azabının” nedeni olarak görülüyor, Padişahın (II. Abdülhamid’in) özel izni olmadan yabancılara toprak satma ve okul, hastane açma gibi misyonerlik kurumlarıyla ilgili haklar kesinlikle verilmiyordu.6 Sultan II. Abdülhamid, toprağını satmak zorunda kalan Filistinli Arapların topraklarını “Hazine-i Hassa” adına kendisi satın alıyordu.

Filistin’i Satanlar

15 Ağustos 1893’de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akka’nın eski Umumi Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz. 7

”Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskanları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirsch’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti.

Bu işte onlara Akka mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanavetti, Yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akka Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azasından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel-i Lübnan ahalisinden Selim Ve Nasrullahi’l-Havari’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbate çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2000 lira aracılık parası almıştır. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişah idaresi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, salahiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır, yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece bir gecede 140 Yahudi aile Osmanlı vatandaşı olarak Osmanlı fakirlik ve ilmühaberi verilerek bir çok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”

15 Ağustos 1893 tarihli, üç Filistinli yöneticinin gönderdiği, Filistin’i kimlerin “sattığına” dair önemli bilgiler içeren raporun birinci sayfası (BOA, Y. PRK. AZJ. 27/39)

15 Ağustos 1893 tarihli, üç Filistinli yöneticinin gönderdiği, Filistin’i kimlerin “sattığına” dair önemli bilgiler içeren raporun ikinci sayfası (BOA, Y. PRK. AZJ. 27/39)

Kıskanç Misyonerler

Şikayetçilere göre Hayfa ve Akka’da bu yolla Yahudilerin iskanı sürekli hale getirilmiştir. Bundan başka Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı, Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akka Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır, Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 bin dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı, Yine dönümü 3 kuruşa alınan beş bin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı, Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı.

Raporun bir başka bölümünde ise misyoner örgütlerin bölgede nasıl mülk sahibi olduklarını göstermesi açısından çok önemliydi:

”Bunlara ilaveten devletçe o havalide çok önem verilen Cebel-i Kermil adıyla meşhur bir yerin büyük bir bölümü -15 bin dönümden fazlası Belediye Reisi Mustafa Efendi el-Halil ve İdare Meclisi Azası Necip Efendi İlyas’ın girişimleri ve aracılığı ile Fransız rahiplerine satılmıştı.

Bunun üzerine onlarla rekabet eden ve onları kıskanan Alman rahiplerin girişimi başlamış, onlara da çok ucuz bir fiyatla on bin dönüm toprak satılmıştır. Bunun üzerinden çok zaman geçmeden , üçüncü bir güç olarak İngilizler ortaya çıkmıştı. Elsten İngiliziyye adlı kadın misyoner ve Hayfa İngiltere Konsolosu Mösyö Smith’in mesaisiyle beşbin dönüm arazi de sus payı olarak İngilizlere verilmişti. Bu uygunsuzluklara tahammülü olmayan Akka mutasarrıfı merhum Zeyyur Paşa; Hayfa Bidayet Mahkemesi’nde Trabluslu Muhyiddin Efendi Selhim’in reisliği döneminde dava açtırmıştır. Davayı Hükümet-i Seniyye’nin vekili olarak eski Nasıra Kaymakamı açmıştı Dava hüküm safhasına gelmişken o sırada Sadaretten gelen bir telgrafla dava tatil edilmiş ve Zeyyur Paşa Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Mutasarrıflığına tayinle bölgeden gönderilmişti.

Yıllar önce yaşanan bu gelişme nedeniyle ”her parçası cana bedel olan bu münbit vatan toprağı, Şeria kıyıları ve Kermil dağı mürur-i zaman gerekçesiyle yabancılara (Batılı emperyalistlere) peşkeş çekilmişti.”

Bahailer’in Rolü

Raporun son bölümünde ise bir başka ihanetin belgeleri ile karşılaşıyoruz. İnanç ve düşünceleri nedeniyle idam edileceği İran’dan Osmanlı ülkesine sığınan, gönderildikleri Edirne’de ayrı fraksiyonlara ayrılarak birbirlerine saldıran ve bu yüzden bir bölümü Akka ‘ya sürülen Bahailer de 8 bu işte Yahudilere aracılık yapmakta ve bu iş ten para kazanmakta idiler. Raporun son bölümünde de konu anlatılırken Akka’da sürgün bulunan Bahailerin lideri Abbas (Abdülbaha) Efendi’nin bu işteki rolü de şöyle anlatılır:

“Ve el an Akka’da menfa (sürgün) ve sahip olduğu servet ü saman ve nüfuz sayesinde her istediğini icraya muktedir bulunan İranlı Abbas Efendi ile hem-efkarı (fikirdaşı) Hayfa Belediye Başkanı Mustafa ve şimdi mahkeme azası olan eski idare Meclisi Azası Necip Efendi ittihat ve ittifak ile bazı fakir ahalinin arazilerini ellerinden ucuz ucuz alarak tahliye ve daha sonra da Yahudi ve ecnebilere satarak menfaatlenmekten kaçınmamışlardır.”

Yahudilerin maddi fedakarlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir, Bunlardan biri olan Maykeri Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine Yahudi köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudiler bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı. 9

Daha önce de vurguladığımız gibi II. Abdülhamid bu ve benzeri raporları çok iyi değerlendirmiş, yeni uygulama ve kararlarla Siyonizmin en azından kendi döneminde Ortadoğu’da yerleşip yeşermesini önlemeye çalışmıştır.

ALINTI tARİH dERSLERİ

%d blogcu bunu beğendi: