HEREDOT

 Resim

HEREDOTOS

 Anadolu’ya ilk gelip, yerleşim yerleriyle konutlar kurmamızın, 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından oluşmadığı, yavaş yavaş da olsa ortaya çıkıyor. Bu yöndeki ön yargıları yıkıp, gerçeği ortaya koymamız şart. Prehistorik dönemlerde Paleolitik kültürlerle başlayıp, daha sonra Çatal Höyük, Alacahöyük, Troia, Lykia, Lydia, Frigia, İonia ve diğer Anadolu kültürleriyle gelişip Byzantion’a varan kültürlerin kökeni, Uzak Doğulu Tokar Türkleriydi. Aşağıda, bu konudaki bilimsel çarpıtmaları ortaya koyan Herodotos’un anlatılarıyla ilgili araştırmada, bugüne kadar gözlerden kaçmış örnekler, belgeleriyle birlikte yer alıyor. Hani, Procopius’un dediği gibi: “Tarih, ataların anısını gelecek kuşaklara iletir; olayları unutturmaya çalışan zamana karşı dirençle karşı koyar; erdemi, her zaman okuyucunun övgüsüne sunar; kötülüklerin sürekli olarak üstüne gider, böylece onların gücünü engeller. Bu yüzden, geçmişteki eylemler, bizim tarafımızdan sadece, bu eylemleri yapanlarla birlikte dikkate alınmalıdır”. Bu nedenle, şimdiye dek Batı’nın çarpıtılmış yorumlarına kandığımız, sırf dil ve inançları yüzünden yadsıdığımız tüm Antik Anadolu kültürlerine; yani, bizden önceki bizlere özür borçluyuz.

 

Neilos (Nil) nehri ve Tritonis (Viktorya) gölü

Herodotos’un (İÖ 490) eserindeki “Libya ulusları” başlıklı bölümün analizine geçmeden, Nil nehri hakkında anlattıklarını konumlandırmamıza tanınacak öncelik, konuyu daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. 

Tarihçi, Mısır Sais’teki Athena hazinesinin yöneticisinden edindiği bilgileri, Nil’in yeri belirlenebilecek biçimde anlatırken şöyle söylüyor: “Thebai’de, Syene ve Elephantine kentleri arasında, sivri tepeleriyle göze çarpan iki dağ vardır; birinin adı Krophi, öbürünün adı Mophi’dir; bu iki dağın arasındaki dipsiz bir uçurumdan fışkırırmış, Nil’in kaynakları; suların yarısı Mısır’a ve Boreas’a (kuzey) doğru, öbür yarısı Ethiopia’ya ve Notos’a (güney)  doğru akarmış….kral Psammetikos….binlerce kulaç uzunluğunda bir ip ördürmüş, bunu uçuruma sarkıtmışlar, ama dibi bulamamışlar”.

Ökmen konuyla ilgili olarak verdiği notta, Sayce’nin, Herodotos’un anlatılarının asılsız olduğu; tapınak yöneticisinin birinci çağlayanı anlatmak istediği; konuyu, Herodotos’un iyi anlayamadığı şeklindeki görüşüne yer vermiş. Herodotos’a bilim adamlığı sıfatını yakıştıramayan Sayce ve diğer batılı bilim adamları, Nil’in birinci çağlayanından aşağıya neden inmek istemez? Herodotos’un bilim adamlığını hak edişiyle, Sayce’nin, günümüze kadar açıklık kazandırılmamış bilime yaklaşımındaki yanılgılarına tanık olacağız aşağıda. 

Bu kapsamda, Afrika haritasına daha geniş kapsamda bakmamız gerekiyor Thebai (Thebes-Teb-Thebāi) bölgesindeki Syene (Assuan-Asvan) ve Elephantine (5. çavlanda Atbara civarı) aynı bölgede ve birbirlerine çok yakın iki merkezdi. Oysa Sais Athena tapınağı yöneticisi,  Nil’in kaynaklarından bahsetmektedir. Nehrin kaynağının, Mısır’daki Thebai, Syene ya da Elephantine’de olmadığı ortada. Bu nedenle, eldeki bilgilerle kalmayıp, Syene’den sonra yeni bir Thebai ve bir ikinci Elephantine yerleşmesini aramamız gerekiyor. 

Herodotos’un bölgeyi bilmemesi ve yalnızca kendisine anlatılanları aktarması, dolayısıyla, aynı adı taşıyan ikinci yerleşkelere açıklık getiremediği ifadelerinde, bundan kaynaklanan bazı belirsizliklerin olması doğaldır  Bu merkez, Nil’in kaynağına yakın bir yer olan Bangweulu bataklığı (Elephantine-Bangweulu Swamps) civarıdır. Bataklık bu adı, Tanganyika gölünün kenarında dev boyutlarda yetişen, bir nevi bataklık sazlarından almış. Yılın son ayları gelip sel suları çekildiğinde, bataklık ve çevresindeki su kanalları, buffalo, daha az sayıdaki fil, timsah, hipopotam ve diğer vahşi hayvanlar yanında çok çeşitli kuş türlerinin de ziyaret merkezi haline geliyor. Asya göçerlerinin ilk kurdukları Elephantine, büyük olasılıkla bu civardaydı.

Zambiya Elephantine’ı, Nil’in yatağına olan yakınlığıyla dikkat çekiyor. Bu merkezle, Mısır’daki Syene arasında sivri tepeleriyle ilgi odağı olan Krophi ve Mophi dağ oluşumlarının günümüzdeki adları, Kongo Demokratik Cumhuriyetinde, Tanganyika gölünün batısındaki Mitumba ve Burundi Cumhuriyeti’nde Karonje dağlarıdır. Bu iki dağ arasında 1,435 m derinliğiyle, dünyanın ikinci en derin gölü, kral Pasammatikos’un dibini bulamadığı “dipsiz uçurum” olarak tanımlanan Tanganyika gölü yer alıyor.  Herodotos, kitabında sözünü ettiği hiçbir bilgiyi imgeleyerek ortaya atmamış. Bilgileri edindiği kaynağın son derece güçlü olduğu açıktır. Kongo-Etiyopya çizgisinde olabilecek bu üç eski kentin, Asya’daki İÖ 5. bin Hongshan Kalkolitik kültürüne bağlı olarak, en geç İÖ 4000-3000 arasındaki bir tarihi kapsaması gerekiyor. Bölgede yapılacak gelecekteki kazılarda, Etiyopya Thebai’ı ve Syene’sinin de ortaya çıkarılacağını umuyoruz.  Bu çerçevede, kral Psammatikos’un Tanganyika gölünde yapmış olabileceği ölçümle ilgili anlatının doğruluğu ortada. Bir tripot’un üçayağı biçimindeki Nyasa, Tanganyika ve Viktorya göllerinden kaynaklanan Nil’in, çıkıştan itibaren Herodotos’un yazdığı şekilde Mısır ve Boreas’a (kuzeydoğu) yönlendiği de doğru. Ancak, sularının öbür yarısının Etiyopya, yani Notos’a (Africvs-güneybatı) gittiği şeklindeki yorumu, aşağı Nil’e göre tanımlanmış ve yanlış bir algılamadan kaynaklanmış olmalı. Zira, nehri besleyen kaynakların tümü kuzeye doğru akarlar. Nil’in Etiyopya kaynaklı üç büyük kolu olan Sobat, Mavi Nil ve Atbara, Etiyopya’da Kaffa ve Amhara tepelerinden çıktıktan sonra, güneydeki Etiyopya’ya değil, Nil gibi kuzeye, yani Mısır’a doğru akan önemli nehirlerdir. Hatanın, Sais Athena yöneticisinin anlatımından, ya da Herodotos’un yanlış algılamasından kaynaklanan, bugün bile coğrafya bilgisinden yoksun, bölgeyi bilmeyen kişilerin içine düşebileceği, basit bir hatadan doğduğu ortadadır. 

Herodotos, Mısır Elephantine’ına kadar olan bilgileri kendi gözleriyle görüp edindiğini, bundan sonrasını ise, sorup soruşturarak ve kendisine anlatılanlardan öğrendiğini açıklıkla ifade ediyor. Kendi payımıza, yazarın bu anlatımı, bilgelik taslamak değil, tam aksine bilimsel açıklık ve gerçekçilik olarak tanımlanmalıdır. 

Anlatımının devamında ise şunları söylüyor: “Nil, Takhompso adasını çevreleyerek bu vadinin içine akar. Elephantine’den sonra içeriye doğru olan bölgede artık Ethiopia’lılar oturmaktadır, adanın yarısı da onlardadır, öbür yarısında Mısırlılar otururlar. Ada büyük bir gölün ağzındadır, bu gölün çevresinde göçebe Ethiopia’lılar vardır;   bu gölü aşınca yeniden Nil yatağını bulursunuz, çünkü Nil burada yayılıp bu gölü meydana getirmiştir. Burada artık gemiden inecek ve kırk gün yaya gideceksiniz; zira burası sivri uçları su üstünde ya da su altında duran kayalıklarla doludur; hangi kayıkla olursa olsun gidilemez.  Bu bölgeyi kırk gün yürüyüp aştıktan sonra bir başka kayığa binip on iki gün daha gideceksiniz; o zaman büyük bir kente varacaksınız ki adı Meroe’dir;  burası deniliyor, geri kalan Ethiopia’nın merkezidir. Bu site tanrılar arasında yalnız Zeus ve Dionysos’a tapar….Bu halk, Zeus oraklleri aracılığıyle, ne zaman ve kime karşı derse o zaman ve ona karşı savaşa girer”. Tarihçi Takhompso adası derken, olasılıkla Viktorya gölündeki en önemli adalardan biri olan Ukereve (Ukerewe) adasını kastediyor Ancak, Nil’i kastettiği ve göldeki adanın etrafını çevirdiğini söylediği satırlarda, Viktorya gölünü de Nil nehrinin bir parçası gibi göstermesi, teşbih sanatının en güzel örneklerinden biridir. 

Yazarın tanımlamaları, Nil’in kaynağından kuzeye doğru yapılmış. Zaten Libya başlığı altında incelediği Afrika anlatımına, kuzeydoğu uçtaki Mısır’ın batısından başlayıp, oradan Akdeniz sahili boyunca batıya yönelmiş, daha sonra batı sahilleri ve zaman zaman orta Afrika’ya değinerek güneyde Ümit Burnu’na (Cabo das Agulhas= İğne burnu) kadar inmiş. Son olarak doğu ve yine orta Afrika ülkelerinde yaşayan toplulukları anlatmasının ardından, tekrar kıtanın kuzeydoğu köşesindeki Mısır’a varmış. Bundan sonraki anlatım planıysa, Mısır-Etiyopya yönündedir. Yani Herodotos da, pek çok Antik yazarda gördüğümüz gibi, disiplinli anlatımını belli bir plan üzerine kurgulamıştır. 

Varsayımsal olarak Mısır’da olduğunu kabul edeceğimiz Takhompso adasının yarısını, Mısırlıların Etiyopya’lılara verecekleri tabii ki düşünülemez. Bu ada, büyük olasılıkla Viktorya gölündeki bir adaydı. Nil nehrinin kaynağı, Tritonis (Viktorya) gölüyle bağlantılı olan Albert gölünün bulunduğu, Etiyopya’nın güney batısındaki Uganda’dadır. Hatta Nil’in buradaki çıkışı Albert Nili olarak adlandırılmış. Bunu, anlatımının devamındaki ifadelerinden de ortaya çıkarmamız olasıdır. Gerçekten de, Viktorya gölü geçildikten sonra, kısa süreli de olsa, Nil yatağı tekrar ortaya çıkıyor. Nehir kısa bir süre sonra, Herodotos’un dediği gibi, doğu-batı doğrultusunda yayılarak, yazarın adını veremediği, bugünkü Kioga gölü’nü oluşturuyor. Buradan kuzeye doğru çıkışta ve aynı yöndeki devamındaysa, yazarın da tarif ettiği gibi, bugün bile aynı adı taşıyan, 4. çağlayanın güneybatısındaki Meroe kentine varılıyor. Bundan sonra, doğu yönünde geriye kalan bölge, onun da dediği gibi o zamanki Etiyopya’nın merkezini oluşturmaktadır.

Mitoslardan birine göre, tanrılar yeryüzündeki kentleri aralarında pay etmeye kalkışmışlar. Atina’ya Poseidon ve Athena talip çıkınca, aralarında anlaşmazlık doğmuş.  Her iki tanrı, yargıç olarak atanan Attika’nın efsanevi kralı Kekrops’un aracılığıyla, Atina topraklarının kendilerine ait olduğu hakkında yarışmaya girmişler. İddialarının kanıtı olarak, akropolde toprağın oğlu Erektheus tapınağında Athena’nın diktiği zeytin ağacı ve akropolün üstündeki tuz gölü  hakkındaki anlatı, Poseidon’un ait olduğu toprakları, yani Etiyopya’da suları tuzlu Turkana gölüne gönderme yapması bakımından özellikle dikkat çekicidir.Tarihçi, şöyle devam ediyor: “Bu kentten (Meroe) çıkarak su yoluyla ‘Kaçaklar’a’ varmak için, Elephantine’den Ethiopia’nın merkezine ne kadar zaman geçtiyse bir o kadar daha zaman harcamak gerekir. Bu kaçaklara Asmakh derler. Bu kelime Yunancada ‘Kralın sol yanında duranlar’ anlamına gelir. Bakınız niçin bu iki yüz kırk bin Mısırlı savaşçı kaçmış ve gelip Ethiopia’lıların yanına yerleşmiş…”. Bu açıklamadan, Viktorya gölündeki Takhompso adasının yarısında oturan Mısırlıların, neden Etiyopya’ya gelip adaya yerleştiklerini anlamak hiç de zor değil.

 Herodotos’un İÖ 850’lerde yaşadığı bilinen Homeros’u, Nil’den, “Okeanos Irmağı” olarak bahsetmesi nedeniyle yadırgamasını, konuları tam olarak bağdaştıramamasına bağlamak gerekir. Zira Homeros, nasıl ve nereden olduğu bilinmez, ama Poseidon’un topraklarının Etiyopya (Turkana gölü) olduğunu biliyordu. Denizlerin Efendisi Poseidon’a, onun Hint Okyanusu’na yakınlığına atfen, bu ünlü nehri Okeanos ırmağı olarak nitelendirmiş Homeros. Bu nedenle onu, bu adı uydurup şiire sokmakla suçlayan Herodotos’un, konuyu bilmezliği nedeniyle şaire haksızlık ettiğini düşünüyoruz

 

Güneş sofrası 

Etiyopya’daki Turkana gölü adını, bölgede yaşayan ve Nuh’un oğlu Ham’dan geldikleri artık kesinlik kazanan Hamî grubu bir kabileden almış. “Chalbi”, Kenya Gabbra dilinde “tuzlu” anlamına geliyor. Turkana gölünün güneydoğu ucundan, güneye doğru biraz inildiğinde, etrafı volkanik ve Antik lavlarla çevrili tuzlu alan, günümüzde “sıcak tava” benzetmesiyle anılmaktadır. Bir makaleye göre, burada yapılan jeolojik ve biyolojik araştırmalarda tespit edilen balık ve küçük omurgalı fosilleriyle salyangoz kabukları, daha 10,000 yıl öncesinde bile, burasının bir göl olduğunu kanıtlamış

 Herodotos, anlatılarının devamındaysa şunları söylemektedir: “….Kambyses’in Makrobios Ethiopia’lılarına karşı yürüyüşü sırasında boyunduruk altına almış olduğu Mısır sınırındaki Ethiopia’lılardır; kutsal Nysa kentinde ve çevresinde otururlar ve ünlü Dionysos bayramlarını kutlarlar. [Bu Ethiopia’lılar ve komşuları, Kalantia Hintlileri ile aynı taneyi yetiştirirler, bu Hintlilerin evleri yeraltındadır]”. Kitaptaki notta, “aynı tane” deyimi, “belki de pirinç” olarak açıklanmış  Etiyopya’da, bugün bile kolay yetiştirilen, yağmurlara dayanıklı ve bereketli (hektar başına 7-8 kental) bir darı çeşidi olan en önemli besin maddesi, Hint darısıdır. Dolayısıyla tanenin, Hint darısı olabileceği hakkındaki olasılık ağırlık kazanıyor. Kuşkusuz, Hindistan’la arada ticaretin olmadığı, İÖ 6. yüzyıldaki bu ürün birlikteliği dikkat çekicidir. Bu ilişki, insanın aklına ister istemez Hindistan’dakiRamapithecus brevirostris’le Turkana çocuğu (Homo erectus) arasındaki yakın ilişki ve köken birliğine işaret etmektedir. Yani, Afrika’dan önce, Hindistan’a varan Pekin Adamı’nın doğduğu yer olan, İç Moğolistan’daki Zhoukoudian’ı (Choukoutien). 

Herodotos Tarihi’ndeki anlatım sırasına göre Libya Ulusları (Dördüncü Kitap): 

Tarihçi, kıtanın kuzeydoğusunda yer alan Mısır’dan (Aigyptos) sonra, batı yönünde yaptığı sıralamada, kıta halklarını aşağıdaki plan doğrultusunda yerleştirmiş

168: Herodotos’un Plynos limanı dediği yer, olasılıkla günümüzdeki Sirte körfezidir. Buna göre, bugünkü Mısır’ın batısından, yaklaşık olarak Sirte körfezi civarına kadarki alan, bugünkü Libya’nın bir bölümünü karşılar. Herodotos burada yaşayanlara, Adyrmakhid’ler diyor.

169: Bunların komşuları olan Gligam’lar, batı yönünde Aphrodisias adasına (bugün Cerbe adası ?) kadar olan alanda yaşamışlar. Yaklaşık olarak yine bugünkü Libya ile Tunus’un bir kısmını kapsıyor. Kyrene’lilerin açmış oldukları Platea adasının mitolojik bir anlamı olsa gerek. Mitosa göre, Apollon’un su perisi Hypseus’un kızı Kyrene’yi kaçırdığı Libya’daki ada bu ada olabilir  Menelaos limanı, Gabeş körfezi; Aziris ise, yine buradaki küçük adalardan biri olmalı. Buranın günümüzdeki Libya olduğu, yazarın, Silphion (Silphium) tarlalarının, buradan başlayıp, Platea adasından Syrtis’e kadar uzandığı hakkındaki ifadesinden anlaşılıyor. Zira, Kyrene’de ele geçen Apollon Karneios’a ait sikkelerdeki Silphion tasvirleri, bitkinin bu bölgeye özel olduğunu açık göstergesi.

170: Giligam’lardan sonra batı yönde gelen Asbyst’ler, Kyrene’nin güneyinde oturanlar. Günümüzdeki Libya topraklarında ve Glygam’ların güney batısındaymışlar.

171: Yine batı yönünde, Asbyst’lerin sınır komşuları olan Auskhis’ler, yaklaşık olarak Fas-Cezayir topraklarında oldukları anlaşılan Barka’ların güneyinde ve bugünkü Cezayir’i kapsamaktadır. Bakales’ler ise, Cezayir’in ortalarına, yaklaşık Talak bölgesine denk düşüyor.

172: Auskhis’lerin batısında bulunan Nasamon’lara ait bölge, Augila vahası karşılığında Çad gölü ve ülke olarak Moritanya’yı karşıtlıyor.                                                             

 174: Garamant’lar dediği kabilenin yaşadığı topraklar, günümüzde Nijer, Güney Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Güney Sudan topraklarını kapsıyor.

173: Nasamonların yakınında  Psylli’lerin ülkesi dediği yer, bugünkü Mali’dir.

175: Nasamonların güneyinde ve deniz kıyısında yaşayan Mak’lar, bugünkü Senegal, Gine, Sierra Leone, Liberya, Fildişi Kıyısı, Gana, Toga ve Benin ülkeleriyle Kamerun’a kadar olan alanda yerleşikmişler. Buradaki önemli Kinyps ırmağı, olasılıkla Nijer nehridir. Buna karşılık Herodotos’un bahsettiği Kharitler tepesini Loma, ya da Nimba dağları olarak tespit etmek olasıdır.

176: Mak’ların komşuları olan Gindan’lar, bugünkü Kamerun’dan Gabon, Kongo ve Angola’ya kadar olan Batı Afrika kıyılarında yerleşikmişler.

177: Gindan’ların ülkesinden denize doğru uzanan İğne burnuna kadarki, Namibia, Botswana, Güney Afrika Cumhuriyeti toprakları, Lotophag’ların yurduymuş. Herodotos Lotophag’larla birlikte, Makhyles’lerden de “Lotos yiyenler” olarak bahsediyor. Madagaskar adasında yetişen ve Altın elma mitosuyla ilgili olduğu açık olan lotos’un (l’Hydnora esculenta-Madagaskar elması),  adanın hemen batı karşısındaki Afrika’da, yani Lotophaglar ve Makhyles’lerin topraklarında da yetiştiğinin belirlenmesi, Herodotos anlatılarındaki doğruluğun kesin kanıtıdır.

178: Deniz kıyısında Lotophag’lardan sonra gelen Makhlyes’lerin toprakları, bugünkü adı Viktorya olan Tritonis gölüne dökülen Triton adındaki büyük ırmağa (Kagera nehri) kadar uzanmaktaydı. O zamanlar, Nyasa ve Tanganyika gölleri de bu ırmaktan kabul edilmiş olabilir. Gölde Phla adında bir ada vardı. Göl bu adı, Titan tanrı Triton’dan almış.

 

180: Makhlyes’ler, komşuları olduğu söylenen Auseia’lılarla (Asyalılar) Atarant’ların arası, Tritonis gölüyle sınırlıymış. Bu alan, günümüzdeki Tanzanya’yı karşılıyor. Auseia’lıların bulundukları bölgenin, büyük olasılıkla Nuh’un gemisinin yanaşmış olabileceği Klimanjaro dağı çevresine denk düşmesi, dikkat çekicidir.179: Tarihçinin Malea burnu olarak bahsettiği burun, Aden körfezinin doğusunda, Somali’den Hint Okyanusu’na uzanan Guardaful burnudur. Burnun güneybatısında Turkana, Tritonis (Viktorya), Tanganyika ve Nyasa gölleri uzanıyor.  Bu alana, Kenya ve Somali düşer.

181: Herodotos, deniz kıyısındaki Afrika göçebelerini anlattıktan sonra, Mısır’da Thebai’ye gelir ve daha sonra, 1. çavlana (yaklaşık bugünkü Asvan kenti) geçer. Bu kez, buradan güneye doğru yaptığı sıralamada, Herakles direklerinden bahsediyor.  Herodotos’un bu sırada tam Sudan’da olması, varlıkları Sudan’da başlayan Baobab (Adansonia digitata-aka the Baobab) ağaçları, yani Herakles direkleri tanımlamasıyla çakışır. Buradan, o zamana göre, on günlük yolun sonunda, Ammon’lar ve Thebai Zeus’u tapınağına benzer tapınaklara geliniyor.

182: Ammon’lardan, güneye doğru bir on gün süren yolculuğun ardından, yine, Ammon’ların bölgesindeki gibi, bir tuz tepesine rastlanır. Bugünkü batı Sudan ve güney Çad topraklarına denk gelen ülke, o zamanlar, Herodotos’a göre Augila’ydı (Çad gölü civarı).  

183: Augila’dan güneye doğru bir on günlük yolculuk sonunda, Garamant’ların yaşadığı, yine tuzlu bir alan oluşturan Etiyopya’ya varılıyor. Herodotos’un anlatımına göre, favna ve fauna bakımından zengin bir topraktır burası. Tarihçinin, Garamant’ların, mağaralarda yaşayan Etiyopya’lıları, dört atlı arabalarla kovalamaları, bize, ilgi çekici bir biçimde, Hermes’i ve Asya’daki dendriti’leri  hatırlatıyor. Mağara adamlarının (Chou adamının torunları), arabaların önünde neredeyse ona denk biçimde hızla koşturmaları, bugün, Etiyopya’lıların atletizmde gösterdikleri başarıların da bir kanıtı. Tarihçi diğer bir yerde, “Kserkes Ordusunun Sayımı” başlığı altında, Etiyopya’lılardan, Mısır’ın güneyinde oturan Etiyopya’lılar ve Asya Etiyopya’lıları  olarak bahsetmesi, iki ayrı yerdeki aynı kökenli halkın, Asya kökenli olduklarını göstermesi bakımından oldukça ilgi çekicidir. Zira, Homeros’un yukarıdaki alıntısında “kimi batan günde oturur, kimi doğan günde…”, şeklindeki söylemiyle çok benzeşen bir anlam taşıyor

184: Garamant’lardan, yine on günlük bir aradan sonra varılan nokta, başka bir tuz tepesinin bulunduğu Atarant’lar (Atlant’lar) denilen insanların yaşadıkları yer, yani Turkana gölü çevresidir. Herodotos Atarantes kabilesinden bahsediyor. Ancak, insanların isimlerinin olmadığı anlaşılan bölgede, tuz tepesinin ardından, bugünkü adı Klimanjaro olan Atlas dağı geliyor. Tarihçiye göre, yerliler bu dağı “gökyüzü direği”   olarak adlandırmışlar. Bunlara verilen “Atlant”lar adının, vaktiyle “Atlas dağı” olarak adlandırılmış olan Klimanjaro dağından geldiği ortada.

Nuh, gemisiyle Afrika’ya gelmeden önce de, bu dağın adı “Atlas”tı. Bu durumda, Atarantlar, burada önceden beri yaşayan Homo erectus’un (Turkana boy) torunlarıydılar.Atlantis, vaktiyle dünyada yer almış ve batmış bir kıta değil, dünyanın ta kendisidir. Bu nedenle, Atarant’ların bu adı taşımaları, Klimanjaro’nun “Atlas” adını taşımasının başlangıcıyla ilgili. Bu durumda, karşımıza iki olasılık çıkıyor:

  1. Klimanjaro, Nuh Afrika’ya geldikten sonra “Atlas” adını aldı.  

Mitos geleneğine göre, Lemuria’daki (MU) tektonik olaylardan sonra Afrika’ya gelen Nuh ve onun oğullarıyla sonraki kuşakların, günümüzdeki Çin topraklarına ait mitosları bölgeye taşıdıkları ortada. Kültür taşıyıcısı Tokar’ların geldikleri bölgedeki yoğun tektonik olaylar hatırlandığında, Mneseus’da (Lemuria) da aynı adı taşıyan bir dağın ismini, Klimanjaro’ya yakıştırmış olabilirler. Bu durumda, Atarantlar, Nuh’un, bölgedeki yerleşik torunları olmalıdır

191: Triton ırmağının (Kagera nehri) batısında, Auseia’lılara komşu olan Maxy’lerdi (Garamant’ların güneyi). Bugünkü kuzeydoğu ve Doğu Zaire.

193: Maxy’lere yakın olanlar  (onların batı yakını) Zautek’lerdi. Burası, Tanganyika gölünün batısında, Güneydoğu Zaire’yi kapsıyor.

194: Maxy’lerden sonra gelen Gyzant’lar (güneyde), Nyasa gölünün batısına düşen, Doğu Zambiya ve Malavi’de yerleşikmişler.

195: Herodotos’un: “Kartaca anlatıları Kyraunis  adasını bu bölgede gösterirler, uzunluğu iki yüz staddır, genişliği azdır; anakaradan gitmesi kolaydır, zeytin ağaçları ve üzüm bağlarıyla doludur. Burada bir göl vardır, derler, o çevrenin kızları gölün dibindeki balçıktan, zifte batırılmış kuş tüyleri kullanarak altın çıkarırlarmış” şeklinde anlattığı göl ve içindeki ada, büyük olasılıkla Tanganyika gölünün içindeki bir ada olmalı. Zira, gölün üç yüz metre aşağısından sonra oksijen yetersizliği baş gösteriyor. Taban ve yüzey ısısı arasındaki farksa, en az 15º Santigrat. Albert gölünden Tanganyika ve ötesinde Nyasa gölüne kadar 1200 km ve Viktorya gölünün yaklaşık 160 km batısına kadarki alanda, üç ana volkanik fay yarığı mevcut. Dolayısıyla, Herodotos’un anlattığı yeri ve Gyzant kızlarının zifte batırılmış kuş tüyleri kullandıkları hakkındaki anlatının doğruluğu çıkıyor ortaya.

 

  Bu kapsamda Herodotos’un, Ktesias ve Plutarkhos’tan büyük İngiliz editörü sayılan Sayce’ye kadar, neden yalancılık hatta kalleşlikle suçlanıp, tıpkı Mısır tanrısı Djehuti gibi bilimsel doğrulukta bulunmadığı, açıkça ortadadır.  Antik yazarların olmadık masallar uydurmadıkları ortada. O zamanlar, günümüzdeki gibi ne çıkar çatışmaları ve ne de ekonomik beklentiler vardı. Bunun yanında şan ve şöhretin ne olduğunu bilmeyen bu insanların, böyle efsaneler yaratmaları için bir gerekçeleri de yoktu. Ancak, zaman içinde, dağ, nehir, göl, hayvan ya da volkanlarla ilişkili olayların, insan kişiliğinde karakterize edilip, eklenen tasvirlerle destansı, hatta, Mısırlı rahibin Solon’a dediği gibi, çocuksu masallara dönüştürüldüğü de yadsınamaz.

 

Özellikle tarih bilimi konusunda, Batı’dan gelen her varsayım ya da öneriyi, bilimsel süzgecimizden geçirmeden kabullenme alışkanlığımızdan vazgeçmek zorundayız. Tıpkı Anadolu’ya ilk gelişimizi 1071 Malazgirt savaşıyla başlatmalarındaki yanlış yönlendirmelerine ortak olduğumuz, söyledikleri hemen her şeyi, araştırıp sorgulamaksızın kabul ettiğimiz gibi.

Tarihsel geçmişimiz konusunda anlattığı doğrular nedeniyle çok şey borçlu olduğumuz, günümüzde bile bizlere yol gösterip örnek oluşturabilecek Halikarnassos’lu (Bodrum) bilim adamımız Herodotos’a, sonsuz minnet duyguları ve teşekkürlerimizle. Zira o, bugün için bile geçerli olan kanıtlarıyla, bilim adına elden gelenden çok daha fazlasını yapmış.

MOGOL ŞAMANİZMİ

MOGOL ŞAMANİZMİ

ÖNSÖZ

Bu yazı özellikle Moğolların açısından Sibirya Şaman dünyasının ana hatlarını kısaca tanıtmak amacındadır. Bazı dil farklara rağmen Sibirya’da Şamanizm’in bütün türlerinde ortak temalar ve imajlar bulunmaktadır. Şamanizm ile ilgili klasik etütler Buryat, Moğol ve Tungus gibi Altaik halklara özel ilgi gösterip “klasik” Şamanizm imajını yaratırlar.     

Bazılarınız Moğol Şamanizm konusunda açıklayacağım özelliklerin tüm ayrıntılarının bütün Moğol veya Sibirya toplulukları için geçerli olmayacağını bulabilir. Bu yer aldıkları geniş coğrafi bölge, farklı çevreler ve kabile tarihinin neden olduğu uygulama ve inanç farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Bazılarınız Amerikan yerlilerinin inançlarına ve yeryüzüyle yakın ilişkileri inançlarını ve davranışlarını nasıl şekillendirdiğine aşinadır. Bu aynı zamanda Moğol ve Sibirya halkları için de genelde geçerlidir. Toprak anası ve yukarıdaki Gök Babasını ululamaları, bütün hayvan ve doğa ruhlarına saygı göstermeleri onları doğa güçlerine saygı göstermelerini ve mümkün olduğunca zarar vermekten kaçınmalarını sağlıyor.        

Moğollar yaşamın amacının dünya ile dengeli, tegş yaşamak olduğuna inanıyorlar. İnsan dünya ortasında tek başına ve güçlü durmaktadır, yukarıda sonsuz Gök Babası vardır ve altta Toprak Anası destek veriyor ve besliyor. Düzgün ve itibarlı bir yaşam yaşamakla bir insan (hun) dünyasını dengede tutar ve kişisel gücünü azami (rüzgar tayı, hiimori) düzeye getirir. Sema ve Dünya, doğa ruhları ve atalar her ihtiyacı karşılar ve bütün insanları korur. Denge felaket ve ruhsal müdahalelerle bozulduğu zaman, Şamanlar dengeyi yeniden tesis etmekte önemli bir rol oynarlar.  

 

 

Moğol Kozmolojisi

Moğolların evreni sadece üç boyutlu olarak değil, ama zaman açısından da bir daire olarak düşünülebilir. Her şeyin dairesel bir hareketi vardır, güneşin günden güne yörüngesi, yıldan yıla mevsimlerin dönüşü ve bütün canlıların ruhlarının dünyaya tekrar tekrar dönüşü bunu gösterir. Daireyle dört yönün eksenleri ve dünya merkezinden  çıkıp ebedi semaların ötesinden üst dünyalara giden, Toprak Anaya inip alt dünyaya inen eksen kesişir. Bununla da örtüşen Şaman yolculuklarının görüş bakışından, Şamanın üst dünyaya çıkmak için dünya ağacına tırmanıp veya uçacağı, veya ruh nehrinden yüzüp kuzeydeki alt dünyalar girişine gireceği veya bir tünel bulup yerin altına ineceği yolculuğun evren görüntüsü vardır. 

 

Dört Yön (Durvun Zug)

Dört yönün farkındalığı Moğul dünya görüşü için hayati önem taşır. Birkaç Moğol arkadaşım sürekli olarak dört yönün konumunun farkında olmadıklarında rahatsız hissettiklerini anlatmışlardı. Dört yönün adları “ön”, “arka”, “sol” ve “sağa” tekabül eder. Kadim zamanlarda Moğollar için “ön” konum doğuydu, ama bilinmeyen bir nedenle bu yön günümüzde halen olduğu gibi güneye dönüştü.   

Moğol dünya görüşü kuzeyden güneye bakar. Bundan dolayı güneye “ön” taraf denilir. Buna karşılık kuzeye Moğollar “arka” derler. Dünyanın (batı) sağ yönü özde eril ve ulvi gök ruhların mekanı olarak kabul edilir. Dünyanın (doğu) sol yönünün dişil ve gök ruhlarının hastalık ve uyumsuzluk getirdiğine inanılır. 

 

Ger ve Kutsal Daire

Batılılar tarafından yurt olarak bilinen ger, Moğolların geleneksel yaşam mekanlarıdır. Yuvarlak bir örgü duvar üstüne monte edilmiş merkezi bir duman çıkış halkasından (tono) yayılan direklerden (uni) inşa edilmiştir ve  Amerikan Güneybatısı yerlileri Navahoların hooghan’larına yakın bir benzerlik arz eder. Ayrıca, Tsantang ve Urianhai dahil birçok Siberia halkı tepee’lerde yaşar. Her durumda ger’in konumu ve sembolizmi bütün Moğol toplulukları için geçerli olmaktadır. Göçebe yaşantısı gereği seyahatlerine uymak üzere ger ve tepee’ler (yurt) kolay sökülüp takılmak için tasarlanmışlardı, ama yine de nerede kurulursa da ger’in görüntü ve anlamı değişmez.    

Ger sadece evrenin merkezi değil, ama aynı zamanda evrenin içinde bir küçük kopyası olarak bir mikrokozmostur. Hatta evrenin bir haritasıdır ve içindeki kubbe gök kubbesine tekabül etmektedir. Ger’in önü olmasından dolayı, giriş her zaman güneye bakar. Ateşin arkasında bulunan hoimar denilen kuzey tarafı ger’de en onurlu yerdir. Burada bir masa üstüne kutsal eşyalar, ongon ruh mekanları ve diğer dini imajlar konulur. Hoimar’ın yanındaki oturma yeri en onurlu yerdir ve yaşlılar, reisler, şamanlar ve diğer saygın kişilere ayrılır. Sağ batı tarafı eril taraftır ve erkeklerin oturduğu ve ok, tüfek, semer gibi eril eşyalarını sakladığı yerdir. Sol taraf kadınların oturduğu ve mutfak eşyaların, beşiklerin ve diğer dişil eşyaların saklandığı yerdir. Güney taraf en az onurlu yer olduğu için orada genelde sağında solunda gençler otururlar.   

Hareket “güneşe doğru” saat yönündedir. Bunun nedeni ise,  güneşin yolu olarak görüldüğü gündüzleri ger’in tepesinde duman deliğinden gelen güneş ışınlarının bıraktığı yuvarlak izin takip ettiği yolu düşünürsek hemen anlarız. Ger içinde ne zaman hareket edilirse hep güneş yönünde dönmek gerekir. Aynı hareket ayrıca şamanik dans, ibadet ve ritüellerde’de gerekli görülür.

Ger’in merkezi gal golomt, ger’in en kutsal yeri, ateş yeridir. O Gök Babanın kızı Golomto’nın mekanıdır ve ona karşı mutlak bir huşu ve saygı gösterilmelidir.Ger’in nasıl dünyanın merkeziyse, ateş yeri de ger’in temsil ettiği evrenin merkezidir. Gal golomt’tan yükselen duman sütunu şeklinde dikey eksen de Şamanların üst aleme çıktıkları Dünya Ağacını temsil eder ve tepedeki duman deliği de üst aleme açılan kapıyı temsil eder. Bazı Şaman ritüellerde, örneğin Buryatia’daki Şamanların inisiyasyonlarında gal golomt’ten duman deliğinden geçip ötesine giden bir ağaç monte edilir. Vecd halinde Şaman ağaca tırmandıkça üst aleme yolculuğunu anlatır. Ayrıca toroo ağacının bulunmadığı durumlarda bile, bir çok kez ruhu bir kuşa dönüşen Şaman yine de duman deliğinden çıktıktan sonra başka dünyalara seyahat eder

Dolayısıyla, ger, Amerikan yerlilerinin dört yöne ve evrene göre konumlanmış kutsal dairenin bir fiziksel temsilcisi olan şifa çemberine bir paralel olarak görülebilir. Dairesel motif ve dört yöne düzenleme ayrıca kutsal aboo cairnleri etrafında yürüme ve dans etme veya Şamanı gökyüzüne kaldırmak için dansçıların spiral bir dans yaptıkları toroo ağacı etrafındaki yohor dansı gibi açık hava Şamanik seremonilerde de dikkate alınır.  Güneş yönünde dairesel hareketler ayrıca dallaga kutsama seremonisinde ve bütün Şaman danslarında kullanılır.

 

Üst ve Alt Alemler, ve Dünya Merkezi

Bütün Sibirya boyunca ve birçok Amerikan yerli grubunda evrende üstü üste üç ayrı alem varolduğu konusunda yaygın bir inanç vardır. Bazı bakımlardan, üst ve alt alemlerin varoluşu görüşü pastadaki üst üste yığılmış dilimlerden ziyade paralel dünyaların iç içe varolduklarını ima etmektedir. Gökyüzünün sonsuz derinlikte olduğuna inanılırken, Şamanlar yine de semaların ötesine yol açan bir kapı olduğunu iddia ederler. Aynı şekilde, dünyanın derin ve katı olduğuna inanılırken, ruhların ve Şamanların alt dünyanın ötesine geçebilecekleri birçok geçit vardır. Diğer iki dünya konusunda diğer bir fikir de onlarında dünyamıza benzer yönü olması, onlarda da güneş, ay, orman ve beşeri sakinleri vardır. Üst ve alt alemlerin sakinleri bizim orta alemimizce görünmezdir ve oraya seyahat edenler de görünmezdir. Bu tür varlıkların gelişi ateşte bir çıtırdı, tilkilerin havlaması veya Şaman tarafından görülmesi ile belli olur.   

Alt alem genelde dünyamıza benzerdir, ancak sakinlerinin insanlar gibi üç ruhu değil tek ruhu vardır. Bedende solunum ve sıcaklığa neden olan ami ruhu eksiktir, dolayısıyla alt dünya sakinleri soğukturlar ve karanlık renkte kanları vardır. Ayrıca, alt dünyaların bazı sakinleri reenkarnasyon bekleyen insanların güneş ruhlarıdır. Güneş ve ay bu alemde dünyamız kadar parlak değildir, ve her iki yarım küre görüntüdedir. Alt alemin aynı dünyamız gibi orman, dağ ve yerleşimleri vardır, hatta sakinlerinin Şamanları da vardır.

Alt dünyanın hakimi Gök Babanın oğlu Erleg Handır. O ruhların durumları üzerinde, ne zaman ve ne nerede reenkarne olacakları üzerinde otoritesi vardır. Daha beden ölmeden erken alt dünyaya kayan ruhları geri getirmek için Şamanların ona başvurup talepte bulunmaları gerekir. Bu durumlar dışında orta dünyada yaşayan insanlar nadir olarak alt aleme girerler.  

Alt dünyaya birçok farklı yolla girip çıkılır. Yollardan biri alt aleme akan ve Mongoldai Nagts tarafından girişi korunan ve beden ölmeden ruhların alt aleme girmelerini önlenen Erk Nehridir. Yine de, bazen ruhlar oraya kayar ve ruhun olmayışından kaynaklanan hastalığın kalıcı hasar yapmadan oradan geri getirilmesi gerekir. Erk Nehrinde seyahat çok tehlikelidir ve şiddetli akıntıları vardır. Bir ruhu alt dünyadan geri getirmeye çalışırken ölen bir Şamanın fazla tehlikeli bir yolculuğa girdiği ve ruhu kaybolduğu söylenir. Bir Şamanın alt aleme yolculuk yaptığı sırada Mongoldai Nagts ve Erleg Han ile karşılaşıp yatıştırmak ve ruhun geri alınmasını arz edip onları bu yönde ikna etmek zorunda olabilir. Alt aleme ayrıca mağaralardan, girdaplardan, derelerden ve alt alem varlıkların dünyaya çıktıkları mevcut birçok tünelden girilebilir.

Üst alem aynı alt alem gibi dünyaya büyük bir benzerlik arz etmektedir. Ancak üst alem, normal olarak insan ruhlarını barındırmaz, yine de Şamanlar tarafından ziyaret edilebilir. Dünyamızdan daha aydınlıktır, bazı efsanelere göre yedi güneşi vardır. Üst alemi anlatanlar, dünyaya benzediğini, ama doğası halen bozulmadığını söylerler. Sakinleri atalarının geleneksel tarzında yaşadıkları söylenmektedir. Üst alemin hakimi aynı Erleg Han gibi Gök Babanın oğlu olan Ulgen’dir. Bazen alemler arasındaki kapı aralandığında üst alemin aydınlığı açığa çıkar. Bu bulutların ötesinden gelen güneş ışınları şeklinde görülür ve bu durumda söylenen dualar özellikle güçlüdür.   

Üst aleme seyahat etmek uçuş gerektirir ve Şamanlar bu yolculuğu yapabilmek için sıkça kuş şekline dönüşmektedirler. Yolculuklarını gerçekleştirmek için bir geyik veya ata da binebilirler. Yol direk yukarıya doğru veya Güneye, dünya nehrinin kaynağına doğru olabilir. Şaman inisiyasyonları ile ilgili bazı anlatımlar, üst aleme seyahat etmek ve Şamanın dünyada aldığı inisiyasyondan önce ruhlar tarafından inisiye edilmesini içermektedir. Üst aleme seyahat etmenin diğer bir yolu, şaman ayinlerinde bir ağaç olarak temsil edilen Evren Ağacı toroo’ya tırmanmaktır. Şaman vecd halinde fiziksel ağacı tırmanır ve ruhu aynı anda semalara toroo ağacında yükselir. Diğer bir yol da Şamanların erk Dagur Moğul terimi soolong ile ifade edilen erk rüyaları yoluyladır. Standart Moğol dilinde solongo gökkuşağı demektir ve Şaman rüya yoluyla bilgi almak üzere uykusunda gökkuşağın üstünden üst aleme yolculuk yapabilir.

Bu yazının başlarında ger’in dünya merkezini temsil ettiğini yazmıştık. Aslında, her bir kişi şuuru açısından dünyanın merkezinde durmaktadır. Şamanlar ayrıca çalışmalarını yaparken ritüelleri sırasında kendilerini dünyanın merkezinde konumlandırmaktadır. Dünyanın merkezi ile ilgili birçok farklı imajlar ilişkilendirilmektedir. Bunlar arasında en iyi bilinenlerden biri dünya ve üç alemi birbirine bağlayan eksenin buluşma noktası olan ger’de ateş yeridir. Diğer de, hem bir eksen, hem de bir iniş ve çıkış için bir sütun olan toroo ağacıdır. Sibirya ve Moğol gelenekleri bu ağacı dünyanın merkezine, ama ayrıca üst ve orta alemin birbirine dokunduğu güneye de atfetmektedir. Bazılarının “gündüz ve gecenin ayrımında” durduğu dediği dünya ağacıyla dünya nehri üst alemdeki kaynağından orta dünyaya girmektedir. Altayların geleneklerine göre, bu ağaca çıkıldığı zaman orman hayvanlarının efendisi Bayan Ami ile karşılanacaktır ve Şaman’ın üst aleme yolculuğunda yardımcı olmak üzere kazlar verecektir. Toroo ağacının tepesi gök kubbesini yerinde tutun gök çivisi kutup yıldızı altan hadaas’te göğe değmektedir.  Dünya merkezinin diğer bir sembolü de dünya dağı Sumber dağının zirvesidir. Dünyanın merkezindeki zirve kuzey kutba yakındır ve kökleri alt dünyada bir kaplumbağa üzerindedir.       

 

Rüzgar Tayı ve Buyanhişig

Şamanizm kişisel erk ve yaşama şans ve bereket getirmekle ilgilidir. Günlük yaşam bireyi başka insanlarla kesişen durumlarla yüzyüze getirmektedir, ama yaşamın ana sorunları kişisel evrenin içinde yatmaktadır.  Evrenin bu kişisel açısından kişi evrenin tam ortasında Toprak Ana ile desteklenmiş ve Gök Babanın muazzam aydın maviliği tarafından sarılı durmaktadır. Kişinin kozmik ruhu (suns) parlak beyaz bir güneş gibi ışıldar ve beden ruhu (ami) bir kırmızı ışık noktası gibidir. Uzayın derinliğinde veya yeryüzünde kişi serbestçe seyahat edebilir. Çünkü kişinin kendi yolu vardır ve nihai olarak kendi hareketleri için sorumludur.   

Kişisel psişik güce hii (rüzgar) veya hiimori (rüzgar tayı) denilir. Bu güç göğüste mekan etmektedir ve kişinin onu nasıl biriktirdiğine göre büyüklüğü değişir. Çok güçlü rüzgar tayı insanın berrak ve analitik bir şekilde düşünmesini, aldanmadan dış görünüşlerin ötesine görmesini sağlar. Rüzgar tayı Şaman ve diğer güçlü insanların yapılmasını gerekeni kolay bir şekilde becermelerini sağlar. Kişisel gücün zararlı emeller için veya evrenin dengesini bozmak için kullanmak rüzgar tayını tükettir. Bundan dolayı gerçek anlamda kötü niyetli insanlar zaman içinde kendilerine karşı yıkıcı davranışlarda bulunurlar. Evrendeki dengeyi yinelemeye yönelik hareketler ve dini uygulamalarla rüzgar tayı artırabilir. Semaya, dünyaya veya ataların ruhuna içecek sunmak, dua etmek veya ululamak gibi günlük basit hareketler rüzgar tayını destekler. Ada çayı, kekik, ardıç ve diğer otlardan çıkan kutsal buhur Şamanist tapınma sırasında rüzgar tayını yükseltir. Eğer belirli bir amaç için yapılırsa veya geleneksel bayramlarda yapılırsa kurbanlar da rüzgar tayını yükseltmek için diğer bir yöntemdir.         

Semadan veya ruhlardan bir nimet olan buyanhishig, rüzgar tayına ilişkin bir kavramdır. Buyanhishig’i banka hesabına benzetebilen kişinin hareketlerine göre artan veya azalan bir varlık olarak görebiliriz. Büyük bir buyanhishig (kısaca buyan olarak da bilinen) birikimi kısmet, olumsuzluklardan korunmak ve mutlulukla sonuçlanır. İnsan ayrıca tabuları (yasakları) çiğneyerek, atalarının ruhlarına saygısızlık göstermek, amaçsız olarak hayvanları öldürerek doğa ruhlarını öfkelendirerek buyan kaybedebilir. Kişisel pislik de buyan’a zararlıdır. Misafirlere yiyecek ve içecek ikram etmek, ihtiyacı olanları doyurmak aynı rüzgar tayı gibi buyan’ı da artırır. Buyan aynı rüzgar tayı gibi düzgün ve basiretli bir yaşamla (yostoi), dini davranışlar ve kurbanla da artırılır. Gök Baba ve ruhlar ayrıca dallagaritüeli ile çağrılabilir. Bu da buyan’ı yaşamımıza ve cemaatımıza getirir. Bu ellerle güneş yönünde yapılan dairesel bir hareketle birlikte zikredilen “hurai, hurai, hurai!” kelimelerle gerçekleşir.  

Rüzgar tayı ve buyan’ın bilincinde olmakla kişi yaşamını güç, korunma ve iyi şansa geçirebilir. Yaşama karşı tavır, kişinin bulunduğu hareketlerde farkındalık ve davranışlarının nasıl kaderini şekillendirdiği konusunda bilinç yaratır. İdeal insan yostoi (geleneklere uygun yaşam) yaşamayı öğrenir. Bu da saygılı yaşamak ve dünya dengesini bozan tabuları ihlal etmemek anlamına gelir.

 

 

Doğa Dünyası

Taiga ormanların sonsuz büyüklüğü, bozkırlar üzerinde mavi göğün muazzam derinliği, Baykal gölünün, Altay, Hangay ve Sayan dağlarının ihtişamı Sibirya ve Moğolistan’ın Altay halkları arasında huşu ve hayranlık yaratmıştır. Topraktan geçinmek ve beslenmek için doğaya muhtaç olmaları, her ne kadar hayatta kalmak üzere hayvanları öldürmeleri gerekse de bütün yaşayanlara karşı saygı beslemelerine sebep olmuştur. İsraf tabu, Gök Baba ve doğa ruhlara karşı hakaret sayılır. İnsanların doğa ile ilişkisi sömürme üzerine değil, karşılıklı dayanışma üzerine kurulu olarak görülür. Doğaya karşı bu huşu Sibirya kültürlerinin binlerce yıldır çevreye bozmadan yaşamasını sağlamıştır. Bu yaşam tarzı yaşamı dünya ile dengeli bir şekilde sürdürmek ve doğa ve insan toplumunda dengeyi korumak anlamına gelen tegş ideali ile iyi ifade edilmektedir. Aslında insan kültürü ve toplumu diğer yaşayan varlıklara kıyasla özgün veya farklı olarak görülmemektedir. İnsan toplumu en karmaşık şekliyle bile yine de doğal bir sürecin ifadesidir. Özellikle ebeveynlerin çocuklarına anlattıkları öyküler olmak üzere, Sibirya halklarının mitolojisi doğada olup bitenlerin neden öyle olduklarını (uliger) açıklar ve hayvanların, hatta ağaçların bile insanlara çok benzer bir şekilde düşündüğünü ve bazı durumlarda insan gibi görünebildiklerini anlatır. Orman, dağ, göl, nehir, taş ve ağaçların ruhları vardır ve insanoğluna yiyecek ve barınma gibi armağanlarından dolayı saygıya layıktır.

 

Baba Gök, Toprak Ana, ve Semavi Objeler

Şaman dininin esas varlıkları Gök Babası (Tenger Etseg) ve Toprak Anasıdır (Gazar Eej). Tarihte Moğolistan’ın birleştiricisi Cengiz Han, gücünü Tenger’den bir vekilliğe dayandırıyordu ve bütün fermanlarını “Sonsuz Mavi Sema dileğiyle” sözleriyle başlatırdı. Gök Babası zamansız ve sonsuz mavi gök olarak tapılırdı. Her ne kadar iki oğlu olduğu söylense de bir kişi olarak görülmezdi. Gök Babası ve Toprak Anasını tapmak Sibirya’da neredeyse evrenseldir ve Kuzey Amerika’da da bulunur.   

İklim direkt olarak Tenger’in tasarrufuna bağlı olarak görülür. Tenger dünyada dengenin yaratıcısı ve koruyucusudur ve iklimlerin doğal süreçleri, iklimlerin devinimleri onun tarafından sağlanır.  Şimşek ve yıldırım Tenger’in hoşnutsuzluğunun göstergeleridir veya yüksek ruhsal güçlere sahip bir yeri belirlerler. Yıldırım çarpması hoşnutsuzluğu gösterirken, yıldırımın çarptığı yer etrafından onu tekrar Semaya göndermek üzere bir Şaman ritüeli ve yohor dansı yapılır. Yıldırım veya meteor tarafından çarpılan cisimlere ve kadim eşyalara Tengeriin Us (Semanın saçı) denilir. Onlar Semanın yoğunlaşmış erki olan bir ruh (utha) taşırlar. Yıldırım tarafından çarpılan cisimler (nerjer uthatai) ve meteor tarafından çarpılan cisimler (buumal uthatai) ruhlarıyla enerji şarj etmek üzere süt veya içkiye konulabilirler. Şamanlar utha ruhunun gücünü almak üzere bunu içerler. Diğer bir Tengeriin Us de yağmur yağdırma büyüsünde kullanılan bezoar taşıdır.  

Hiçbir Şaman ritüel Gök Baba, Toprak Ana ve atalara invokasyon yapmadan başlamaz. Tengerin varlığı, günlük faaliyetlerde evrenin dengesiyle kişisel yaşamın ilintili oluşu açışında hep anılır. Yeni bir şişe içki açıldığında, üsten bir kısım alınıp bir kaba konulur, sonra da dışarıya çıkarılarak Gök Baba, Toprak Ana ve atalara sunulur. Tsatsah olarak bilinen bu ritüel Moğolistan ve Sibirya dininde önemli bir yer işgal eder. Ev hanımları ayrıca aynı şekilde süt ve çay sunarlar, ger’in etrafında yürürler ve sıvıyı üç kez dört yöne serperler. Tenger’in kaderi tayin etmekteki rolü günlük konuşmalarda Tengeriin boshig (Semanın taktiri) gibi sözlerle sürekli anılır. Kadınların mutfak ve mutfak eşyalarını temiz tutmaları tembih edilir, çünkü onların kirlenmesine meydan vermek Gök Baba’ya hakaret addedilir. Bayramlarda ve dağ ruhlarına kurban verildiğinde Tenger’e adaklar verilir ve dua edilir. Ayrıca kişiye özel bir ritüel olarak acil durumlarda Tenger’e yapılan özel bir kurban vardır. Yağmur yapma ritüelleri direkt olarak Tenger’e hitap etmektedir ve Tenge’e ve dağ ruhlarına adanmış oboo tapınaklarda gerçekleşir. Herkesin Tenger’e yardım için başvurma hakkı vardır, ancak bir felaket veya güçlü bir ruhun müdahalesiyle denge bozulmuşsa, hastasının Tenger ile bağlantısını veya evrendeki dengeyi tekrar tesis etmek üzere Şaman ruhların gücünü kullanır.

Bedende başın tepesi veya tacı olarak bildiğimiz bölgede Tenger’in küçük bir parçası mekan etmektedir. O dünyasının merkezinde duran birey ve üstündeki gökyüzü ile irtibat noktasıdır. Bu nokta kişinin ruhsal küresinin ortasında akan Tenger’den gelen enerjinin alındığı yerdir. Başın tacında olan bu Tenger parçasının gökyüzünde bir yıldız karşılığı vardır. Yıldız kişinin rüzgar tayı gücüne göre parlak veya sönük yanar. Ölümde yıldız söner.     

Toprak Anası (Gazar Eej) aynı Gök Babası gibi insan şeklinde imgelenmez, beslendiğimiz ve dayandığımız dünya olarak görülür. Ona ayrıca İtugen de denilir ve özellikle dişi Şamanlara verilen adlar bu kelimenin türevlerindendir (yadgan, utgan, udagan, vs.). Bu Şamanların Toprak Anasını anmak ve ululamakla ilgileri olduğunu ima eder. Kızı Umai, rahim tanrıçasıdır ve Dünya Ağacında yatan beden ruhlarının bakımcısıdır. Umai, ayrıca Tungus dilinde “toprak” anlamına gelen Tenger Niannian olarak da bilinir. Ağaçlar Toprak Ananın erkinin tezahüratıdır ve Toprak Anasına tapma erk ve güzelliğini uygun bir şekilde yansıtan ağaçlara karşı yapılabilir. Toprak Ana ve kızı Umai’a bereket için yakarılır. Toprak Ana ve Gök Babasının diğer bir kızı, ateşin ruhu Golomto çakmak ve demirden zuhur ettiği söylenir. Dünya merkezindeki duman deliğin altında duran, üzerine yukarıdan güneş ışığı düşen ve toprak, madden ve bitki ürünlerinden yaratılan ateş, sema ve dünyanın ilksel birliğini temsilen yanmaktadır. Ateşin ışığı Semanı ışığını ve sıcaklığı Toprağın barındırıcı özelliğini anımsatır.  Aynı ağaçlar gibi, bütün insanlar aşağıdaki Toprak Anadan ve başın taç bölgesiyle Gök Babadan enerji çekerler.              

Güneş ve ay Tenger’in gözleridir; onlar ayrıca özleri karşılıklı olarak ateş ve su olan iki kız kardeş olarak görülmektedirler, Işıkları sonsuza dek dünyaya parlayan Tenger’in gücünü temsil eder. Güneş ve ayın devimleri, zaman ve hatta bürün doğal süreçlerin döngüsel oluşunu göstermektedir. Bundan dolayı, Sibirya Şamanizm açısından zaman önemsizdir. Zaman sonsuza dek dönüp dolaşır ve her noktası diğeriyle temas halindedir.  Dolayısıyla, zaman ve mesafenin Şaman ritüellerinde anlamı yoktur ve bir Şaman hiç hareket etmeden herhangi bir zaman veya bölgeyle direkt irtibat kurabilir.  Dünyanın merkezi herhangi bir yerde ve zamanda olabilir.        


Ruhsal güçlere sahip birkaç gök cismi daha vardır. Bunlardan biri hem sabah, hem de akşam saatlerinde gözükebilen Venüs gezegeniTsolman’dır. Sıkça gücünü çağırmak üzere Şaman davullarında resmedilmektedir. Tsolman, savaş okları diye tanımlanan kuyruklu yıldız ve meteorları gönderendir. Büyük Ayı takım yıldızı Doloon Obgon (Yedi Yaşlı Adam) olarak bilinir. Onların konumu gökyüzünü yerine tutan Kutup Yıldızının (Altan Hadaas) yerini gösterir. Gök kubbesinin Kutup Yıldızı etrafında döndüğü gözlenimi, aslında dört mevsimde Büyük Ayı takım yıldızının konumunu gösteren gamalı haç, has temdeg sembolünün yaratılışına yol açmıştır,  İlginçtir ki, bu sembol sadece Sibirya’da değil, ama birkaç Kuzey Amerikalı kültürlerinde de bulunmaktadır, bu da çok kadim bir kökenin varolduğunu göstermektedir. Pleiades takım yıldızı diğer bir güçlü ruh grubu olarak ululanmaktadır, Bu takım yıldızında gök tanrıları toplanıp yeryüzüne bir kartal şeklinde ilk Şamanı göndermeye karar vermişlerdir. Beyaz Ay bayramında on dört insens/buhur çubuğu yakılır. Bunlardan yedisi Yedi Yaşlı Adama, diğer yedisi Pleiades içindir.  
Gökyüzünden elde edilir buyanhishig miktarı ay devrelerine göre değiştiği görülüp en güçlü günleri ayın yeni veya dolu olduğu zamandır. Güneş devresi, solstis ve ekinokslar [en uzun gün, gece ve gündüz süresi eşit olup mevsimlerin değiştiği günler] bayram günlerini belirlemek üzere ay devresiyle koordine edilmektedir. Örneğin, yılı başlatan Beyaz Ay Bayramı kış solstisten [21 Aralık] sonraki ilk yeni ayda yılı başlatmaktadır ve Kızıl Yuvarlak Bayramı yaz solstise [21 Haziran] en yakın dolunay ayda tutulur. 

 

Atalar

Ataların ruhları, Gök Baba ve Toprak Ana ile birlikte bütün ritüellerde invoke edilmektedir. Sibirya ve Moğol Şaman geleneğine göre, ruh birkaç parçadan oluşmaktadır, genelde bunların sayısı her biri ölümden sonra ayrı kaderi olan üçtür. Bunlardan, suld veya unen fayengaolarak bilinen altı ruh sürekli olarak dünyada atasal bir ruh olarak kalır. Atasal ruhlar genelde birer koruyucu ve yardımcı olarak torun ve diğer akrabaları ile irtibatta kalırlar. Birkaç kuşak sonra bu ruhlar akrabalarının meskenlerinden uzaklaşabilir, ama çağrılığında yardıma hazır bulunurlar. O zamana dek onlar dualarda deedes mini olarak dualarada çağrılan atalar grubuna dahil olacaklardır. Atasal ruhlar akrabalarının mekanlarından ayrıldıktan sonra genelde taş, dere veya ağaç gibi doğal yerlere yerleşirler. Onlar, ritüeller sırasında Şamanlar tarafından yardımcı ruhlar olarak çağrılır ve bir ongon ruh evine yerleştirilebilir.      

Belirli ruhlar esas olarak ata, cet olmamalarına karşın atasal ruhlar olarak kabul edilen belirli ruhlar vardır. Moğollar Mavi Kurt ve Kızıl Geyik eski ataları olarak anımsarlar ve Buryat Moğolların Buh Baabai Noyon (Prens Baba Boğa) diye efsanevi bir ataları vardır. Ayı birçok Sibirya grubu tarafından bir ata olarak tanınır, hatta Moğolların ayı için kullandığı kelime aslında “baba” (baabgai) kelimesinin bir türevidir. Cengiz Han Moğolların koruyucu bir atasal ruhu olarak görülür ve hem devletin hamisi olarak tapılır, hem de evliliğin koruyucusu olarak görülür. Moğol mekanlarının kutsal köşeleri genelde Cengiz Han ve ölmüş akrabaların resimleri ve aile kullanımı için Şamanların yaratmış olduğu herhangi bir ongon içerebilir.  

 

Tenger, Çotgor ve diğer Doğa Ruhları


Dünya çok çeşitli ruhların mekanıdır, bunların arasında çotgor, ozoor, ongon, burhan ve gazriin ezen ruhları vardır. Birçok Sibiriya kabilesi arasında bu ruhlar toplu olarak ayyy olarak bilinirler. Aynı zamanda kut veya abaasi olarak bilinen çotgor ruhları fiziksel ve akıl hastalıklarına, kafa karışıklığına neden olurlar. Bazıçotgar’lar alt aleme yollarını bulamamış ölü insanların suns ruhlardır. Böyle durumlarda, Şamanın onları uygun mekanlarına göndermesi gerekir. Diğer sorun yaratan ruhlar hiç bir zaman fiziksel olarak yeryüzüne enkarne olmayıp doğada varolmaktalar. Bir Şaman tarafından kontrol altına alındıktan sonra yardımcı ruhlara dönüşebilirler. Ozoor, ongon ve burhan ruhları genelde insanlara karşı etkileri açısından nötr olmaktadırlar, ancak zaman zaman sorun yaratabilirler. Ozoor veongon ruhları birçok kez doğadan serbestçe gezen ataların sud ruhlardır. Bunlar Şamanların en önemli yardımcı ruhları arasındadır. Utha olarak bilinen özel birongon ruh türü Şaman silsilesini takip edip, Şaman için bir tür ek ruh ve rehber olmaktadır. Bir Şamanın bedeninde enkarne olmamakta, ama geçmişte birlikte olduğu bütün Şamanların kitlesel anılarını taşımaktadır. Bir utha ruhu Şaman atası olarak başlamış olabilir, ama soyun esas Şamanı ölünce gelecekte Şaman olacak kişiye bağlanır ve inisiyatik vizyonu verir. Burhan ruhları çok güçlüdür ve genelde Şaman tarafından idare edilemez, ama hastalığa neden olurlarsa hastayı yalnız bırakmaya ikna edilirler. Çok güçlü ruh yardımcıları olan Şamanlar bir burhan’ı belki kontrol edebilirler, bu durumlarda o terbiye edilip daha az güçlü bir ongonruhuna dönüştürülür.    
Gökte ve doğada çok sayıda farklı ruhlar vardır; bazıları çok güçlüdür ve Şamanlar tarafında idare edilemez, diğerlerinin kontrol edilmesi nispeten kolaydır. Dengeyi yeniden tesis etme dışında, hiç bir ruh rahatsız edilmemeli veya kontrol edilmemeli, hele sırf merak veya gereksiz yere hiç irtibat kurulmamalıdır. Ruhlar bedenli canlı varlılardan ne üstün ne de aşağıdır, sadece özde fark vardır, bu açıdan insan ve hayvanlara gösterilen aynı saygı onlara gösterilmelidir. Doğa ruhlarının en güçlüleri dört yönün her bir köşesinde yaşayan gök ruhları tenger’dir. Doğu  ve batı tenger’ler siyah ve beyaz Şamanlarla ilişkilendirilmektedir. Batıtenger’lerinin insan, köpek ve yenilebilir bütün hayvanları yarattığı ve doğu tenger’lerinin kartal, yenilmesi yasak hayvanları ve hastalık ruhlarını yarattığı söylenir. Dünyanın istikrarlı  olabilmesi açısından iyi ve kötü arasında dengeye ihtiyacı gerektiği için doğu tenger’ler hep kötü olarak düşünülmez. Doğutenger’lerinin en önemlisi Ulgen’in kardeşi ve yeraltı alem ruhlarının efendisi Erleg Handır.  Su ruhlarının efendisi Usan Han güney yönünden çağrılır (invoke edilir); ayrıca Tatay Tenger olarak bilinen Keiden kuzeyden çağrılır. O şiddetli fırtınalar, şimşek ve hortumların efendisidir. Tenger’ler çok güçlüdür ve kontrol edilemez, ama Şaman ritüelinde yardımcı olmak üzere çağrılabilirler. Gök ayrıca, o denli emsalsiz yaşam yaşamış ki tekrar alt dünyaya inmeye gereği olmayan insanların güneş ruhları olan endur ruhlarının mekanıdır.  Onlar tenger’ler kadar güçlü değildir, ama bulutlarda yaşarlar ve yağmurun yağmasını sağlarlar.     

Gazriin ezen yeryüzünde ve doğada dağ, göl, nehir, taş, ağaç, yerleşim alanları, binalar, hatta ülkeler gibi belirli yerlerin hakim ruhlarıdır. Bazen doğada onlara ait olan yerlerde mekan etmek isteyen atasal ruhlarla itilaf ve mücadeleye düşerler. Bazı cenaze adetleri, atasal ruhların doğada rahat etmeleri için ölmüş kişilerin suldruhlarını ve gazriin ezen teskin etmeye yöneliktir.   

 

Hayvanlar, Totemler, Hayvan Rehberleri ve Av

Orman ve sular dünyası insanın hayata kalması için gerekli vahşi hayvanların mekanıdır. Hayvanlara “ami ruhuna sahip olan” anlamına gelen amitan hayvanları denilir, çünkü insanlar gibi yaşayan bedenin solunum ve sıcaklığını veren bir ami ruhuna sahiptirler. Hayvanların ami ruhları genelde kendi türünden yavrulara yeniden enkarne olurlar. Dolayısıyla, geyikler geyik olarak, ayılar ayı olarak reenkarne olup tekrar doğarlar. Ruhlara sahip oldukları için hayvanların aynı insanlar gibi kişilikleri, dilleri ve hatta psişik yetenekleri olduğu kabul edilir.  

Bütün av hayvanların hakim ruhu Bayan Ahaa (zengin ağabey) olarak bilinir. Avcılar avda şanslarını artırmak için ondan dilekte bulunurlar. Vahşi doğanın en önemli hayvanları Sibirya kaplanlarıdır, kar leoparları ve ayıdır. Buryatlar kaplana Anda Bars (en iyi dost kaplan) derler ve iyi av için ona dua ederler. Sibirya genelinde ayı hayvanların hakimi olarak görülür ve bir ata olarak ululanır. Birçok Sibirya kabilesinde ayı öldürüldükten sonra onu onure eden özel törenleri vardır.

Hayvanlar reenkarne eden ruhlara sahip oldukları için, ruhları gücenmesin diye öldürülürken uyulması gereken birçok kural vardır. Aksi halde, onlar öfkelenebilir ve kabile avlanma sahasına gelmeyebilirler veya diğer hayvan ruhlarına uzak durmalarını söyleyebilirler. Büyük bir hayvan öldürüldüğü zaman veya büyük balık yakalandığı zaman, avcı veya balıkçı hayvan ruhunu teskin etmek üzere yas tutup ağlayabilir. Avcılar ayrıca hayvan öldürdükleri zaman onlara özür dilerler, hayatta kalmak için ete ve deriye ihtiyaçları olduklarını anlatırlar. Evcil hayvanları da saygılı bir şekilde öldürülür. Kafa kesilmez, çünkü gırtlağı kesmek ami ruhu incittir. Toplu olarak zulddenilen baş, gırtlak, akciğer ve kalp bir hayvanın ami’sinin mekan ettiği yeridir ve tek paça olarak bedenden çıkarılmalıdır. Hayvan bir kurban için öldürüldüğü zaman deri ve zuld semaya doğru diklenmiş direklere asılır.  Ayılar yenildikten sonra kurukafası ve bazen tüm iskeleti ormanda bir direk veya platforma konulur.    

Hayvan ruhlarına karşı bu saygı av konusunda bazı kuralları getirir. İlk başta ormana girerken saygılı davranmak gerekip gülmemeli, bağırmamalı ve koşmamalı. Onun yerine bir hayvan gibi sessiz ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etmek gerekir. Ormanda sopa atmak Bayan Ahaa ve orman ruhlarına hakarettir, dolayısıyla tabudur (nugeltei). Aynı şekilde su birikintilere idrak boşaltmak ve taş atmak da yasaktır. Hayvanlar yiyecek veya deri, kürk ihtiyacı dışında hiç bir zaman öldürülmemelidir ve bu gerekli olduğu zaman hızlı ve insancıl bir şekilde yapılmalıdır. Av cemaatta paylaşılmalı ve depolanmamalıdır, et örf ve adetlere (yostoi) uygun bir şeklide kesilmelidir. Bu basit kuralla uymak avın hayvanların dönmesini ve hayvan ruhlarıyla iyi bir ilişki temin eder.  

Nehir, göl, dere ve denizler, su hayvanlarının mekan ettiği yerlerdir ve aynı zamanda dünyalar arası yolculuk yapan ruhların geçişleridir. Martı ve altın gözlü ördek özel su kuşları olarak görülür. Birçok Sibirya halkı arasında yaygın olan bir efsaneye göre en eski çağlarda dünya suyla kaplıydı ve martı ve altın gözlü ördek deniz dibinden toprak getirip kara parçası oluşuncaya dek yığdılar. Dalgıç kuşu, dalma özelliğinden dolayı çok özel bir su kuşudur. Su ruhlarla doludur ve dalgıç kuşu bütün diğer kuşlardan çok sudaki ruhlarla iletişim kurabilme özelliğine sahiptir. Dalgıç kuşunun çığlığı Moğol ve Sibirya Şamanları tarafından sıkça şarkılarında taklit edilir. Balıklar arasında sudak balığı güçlü sayılmaktadır ve bu balığın imajları batıda Samyed’den doğu Sibirya’daki Tungus’a dek Şaman ritüellerinde kullanılmaktadır.     

Doğada gözüken hayvanlar, aslında bazen işlerini yapmak üzere ruhsal yolculukta hayvan şekline bürünmüş Şamanlardır. Onlar kuş, memeli hayvan, sürüngen ve hatta balıkların bile şekillerini alabilirler.  Bazı hikayeler bir hayvanın bir avcı tarafından öldürüldüğünü ve hayvan aslında Şamanın ruhu olduğu için Şamanın aynı anda ritüel yaparken öldüğünü anlatır. Atasal ruhlar veya basit insanların ruhları da zaman zaman hayvan şekline girebilir. Dagur Moğollara göre ruh yolculuğu yapan Şamanlar için özellikle oklukirpi, yılan, tilki, çakal, örümcek ve sülün seçilir, bu hayvanların normal olarak yenilmezler. 

Belirli bazı hayvanlar kabile veya aşiretler özgün totem veya sembolik ata sayılırlar. Bunların arasında en ünlüleri Moğolların efsanevi ataları Mavi Kurt ve Kızıl Geyiktir. Buryatlar ayrıca ataları olarak boğayı tanırlar. Sibirya boyunca kartal da bir atasal totem olarak görülür ve Moğolistan’da kartal Şaman geleneğine bağlanmaktadır. Yakutlar arasında belirli aşiretler belirli bir memeli hayvan veya kuşu totem hayvanı olarak tanırlar. Hayvanın ismi tabudur ve günlük konuşmalarda farklı isimlerle söz edilir. Moğolca’da ayı için belirli bir kelime bulunmaması olası olarak bu sebeptendir, zira ayı neredeyse bütün Sibirya halkları tarafında bir ata olarak kabul edilir. Moğolistan’da “kurt” kelimesi de birçok topluluk arasında tabudur.    

Hayvan ruhları ayrıca Şamanlar için rehber ve öğretmendirler. Yakut geleneğine göre bir Şaman, Şaman ruhuyla irtibat kurduğu anda, o onu rehberi olacak güç hayvanıyla tanıştırır. Bu hayvana “hayvan eşi” veya “hayvan anası” denilir. Bundan böyle, Şaman sadece bu hayvandan ders alma ama aynı zamanda ruhsal yolculuk yaptığı zaman o hayvanın şeklini alır. Bir Şamanın gücü artıkça, o güç hayvanı koleksiyon ilaveler yapacaktır. Genelde Şamanın kıyafeti değişik hayvanların postları veya kürk parçaları içermektedir, bunlar da bağlı oldukları güç hayvanların ongon ruh evleridir.     

 

Kutsal Dağlar ve Ağaçlar


Dağ ruhlarının son derece güçlü oldukları inanılır ve iyi av ve bol yenilir doğal sebze ve ot sağlamak üzere onlara dua edilir. Bu seremoniler genelde yerel kabile veya aşiretin yaşlıları tarafından genelde ekinoks ve solstislerde yapılır. Dağ ruhları ve diğer güçlü gazriin ezen özel tapınaklarda (oboo) tapılır. Oboo genelde yaklaşık olarak konik şeklinde 2-3 metre boyunda taş ve ağaç dallarının yığılmasından meydana getirilmiştir. Yolcular bir oboo’nun yanından geçerken etrafında üç kez yürümeleri ve üzerine bir taş koymaları öngörülmüştür. Bunu yaptığı zaman kişi sadece ondan asgari belenen ruha karşı saygı göstermiyor, ama sembolik olarak ruhun gücüne bir taş koyarak takviye etmekle aynı zamanda rüzgar tayı ve yolculuğu için iyi şans almaktadır. Oboo aynı zamanda yıl boyunca yakın aile veya aşiretlerin yerel ruhun ve ayrıca Gök Baba, Toprak Ana ve diğer Şamanist ruhların onuruna kutlama yaptığı birkaç törenin uygulandığı yerlerdir. Oboo’lar sadece dağları temsil etmiyor, ama aynı dağların Tenger’e daha yakın ve dolayısıyla ruhsal açıdan daha güçlü sayıldığı gibi, yukarı gösteren şekilleriyle sema ve dünya arasında yakın bir buluşma yerini temsil ediyorlar.           
Dağlar, dereler, ormanlar ve bireysel taş ve ağaçların hepsi Toprak Ananın bir parçasıdır, ama aynı zamanda doağ ruhları gazriin ezen’in mekanlarıdır. Bazıları, ama hepsi değil bir zamanlar insan ruhlarıydı ve o denli eski atalardır ki torunları onları arık hatırlamamaktadır ve ruhları arasında artık bir bağ kalmamıştır. Yüz binlerce yıllık insan tarihinin geçmişine bakıldığında doğada bu ruhların sayısı ne denli fazla olduğunu hayal edebiliriz. Çok ihtişamlı bir dağ veya ağacın suld ‘e sahip olduğu söylenir, bu da ölümden sonra doğada kalan ruh için kullanılan aynı terimdir. Farklı biçimde taş ve ağaçların güçlü bir ruhu barındırdığı inanılır ve onlara saygı gösterilir bazen tütün veya içki sunulur. Bu ruhlar doğanın her tarafında bulunduğu için gereksiz yere doğal yapıları yok etmek veya ağaçları kesmek, budamak veya hırpalamak son derece tabu sayılmaktadır. Öfkeli bir doğa ruhu çok güçlüdür ve Şaman onu kontrol veya teskin edinceye kadar kişi veya bir topluluğa karşı birçok sorunlara neden olabilir.     

 

 

Ruh Alemi

Moğol Şamanların dünya görüşlerinde ruh alemi ruhların farklı bir özleri olması dışında  fiziksel alemden fazla farklı görülmemektedir. Hatta, doğal ve ruhsal alemlerinin ayrımı biraz keyfi bir görüştür çünkü ruhlar her yerde her şeyin içindedir. Ruhların bedenli varlıklardan farlı özellikleri vardır, onlar istediklere yere çok hızlı bir şekilde uçabilirler ve çok uzak mesafede, geçmiş veya gelecekteki şeyleri görüp hissedebilirler. Batılıların telepati veya psişik yetenek dedikleri şey insanların içinde bulunan ruhların yeteneklerini kullanarak şeyleri sezmeden başka bir şey değildir. Güçlü rüzgar tayı olan insanlar özellikle psişik güçlere vardır, çünkü rüzgar tayı psişik enerjiyi yükseltir. Şamanlar düzenli olarak ritüelleri sırasında ruhların özelliklerini üzerine alırlar ve utha ve diğer yardımcılarının desteğiyle başak yerlere uçabilmekte veya uzakta veya ruh aleminde olan şeyleri algılayabilmektedirler.     

 

Kişide Birden fazla Ruh Olması

Bütün insan ve hayvanlar birden fazla ruha sahiptir; bir fiziksel bedende mekan edebilmek için birkaç farklı ruhun bir arada bulunması gerekiyor. Bütün Sibirya ve Moğolistan boyunca insanın en az üç ruha sahip olması gerektiği inanılır. Samoyed gibi bazı topluluklar bu sayının daha fazla olduğunu, kadınlarda dört ve erkeklerde beş olduğu inanılır. Hayvanlar da her biri reinkarne eden iki ruha sahiptir: beden ruhu ami ve suns ruhu.  Bundan dolayı av hayvanları bölgelerine tekrar tekrar dönen ruhlara sahiptir ve bundan dolayı gücendirilmemelidir. İnsanlar aşağıdaki üç ruha sahiptir (kolaylık açısından sadece Moğol terimleri veriyorum):

  • Suld ruhu, ölümden sonra doğada kalır
  • Ami ruhu, reenkarne eder
  • Suns ruhu, reenkarne eder

Üç ruh bedeni saran enerji alanında bulunur. Üç ruh arasında, yaşama en kritik olan suld ruhudur. Eğer bedenden ayrılırsa ölüm hemen hemen kaçınılmazdır. Diğer iki ruh herhangi bir zarara neden olmadan fiziksel bedenden geçici olarak ayrılabilir. Canlı bir varlık küresel bir enerji alanını işgal eder. Kürenin yedi çakraya tekabül eden yedi deliğin kesiştiği dikey bir ekseni vardır.  Suld ruhu bu bölgede bulunan küçük bir tenger vasıtasıyla Gök Baba ile direkt bir irtibat bulunan başın tepesindeki taç bölgesinde bulunur. Diğer iki ruh beden eksenindeki deliklerden girip çıkar. Tam dengeli olabilmeleri için suns ve ami ruhları hep eksenin zıt taraflarında bulunmaları gerekir. Biri heyecanlandığı zaman ruhların yedi delikten dolaşımları hızlanır, bu da kalbin atışlarının hızlanmasına ve yükse enerji ve gerilim hissine neden olur. Ami veya suns ruhlarının dengesi ruhsal bir saldırı veya fiziksel travmayla bozulabilir. En ciddi durumlarda ami veya suns bedenden dışarıya atılabilir ve bu uzun süre devam ederse hastalığa veya zihinsel dağınıklığa sebep olabilir. Ruh kayıplığı veya dengesizliği durumunda düzeni tekrar tesis etmek üzere bir Şamanın yardımına gerek vardır. Ruhların gücü kişinin sahip olduğu  hiimori (rüzgar tayı) miktarına orantılıdır. Farkındalık (setgel) göğüs bölgesinde odaklanmaktadır. Beyin her ne kadar bedensel işlevler için önemli görülürse de, bilincin nihai merkezi göğüstür.  

Suld üç beşeri ruh arasında en bireyselleşmiş olanıdır. Sadece bir kez bir fiziksel bedende mekan eder. Ölümden sonra bir süre bedenin etrafında bulunur ve bazı topluluklar bu ruhlar yardım ve korunma için yakın tutmak üzere kalabilecekleri ongon ruh evleri yaparlar. Yaklaşık olarak sekiz nesil sonra suld bir doğa ruhuna dönüşür. Suld hiç bir geçmiş yaşam deneyim taşımaz, dolayısıyla birisini diğer insanlardan ayırt eden özellikleri geliştirir. Karizma ve itibar güçlü birsuld ruhunun belirtilerdir, bundan dolayı suld, dağ ve ağaçların ihtişamını belirtmek için de kullanılır.

Ami bedene dirilik veren ruhtur. O solunum, amisgal ile ilgilidir. Ölümden sonra, sema ve dünya arasında bir kuş şeklinde beklediği Dünya Ağacına döner. Amiruhları akrabaları arasında tekrar doğma eğilimindedir. Ami, onları doğum anında bedenlere girmek üzere ruh atları, omisi murin üzerinde gönderen rahim tanrıçası Umai’nin koruması altındadır. Ami, bir hastalık anında geçici olarak bedenden çıkmış olsa da, ami ölümden önce sürekli olarak bedeni terk etmez.   

Suns ruhu, suld ruhu gibi kişiliğin gelişmesine katkıda bulunur, ama aynı zaman geçmiş yaşamların birikimini de taşır. Suns, enkarnasyonlar arasında alt alemin bir sakinidir, ama dost ve akrabaları bir hayalet şeklinde ziyaret edebilir. Alt alemin efendisi Erleg Han suns için sorumludur ve ne zaman ve nerede doğacağını tayin eder. Eğer bir ruh dünyada yaşamı boyunca içi fesat olup büyük kötülük yapmışsa, onu ruhların sonsuza dek yok edildiği (helak) alt alemin bir kısmı olan Ela Guren’e gönderebilir. Suns ayrıca bedeni terk edip alt aleme girebilir, bu durumda bir Şamanın ruhu geri getirmek için Erleg Han ile müzakereye girmesi gerektirebilir.    

İnsanları oluşturan ruhlar üçlemi üç aleminin özlerinin karışımı olarak görülebilir. Suld en çok bu dünya ile bağlantılıdır, çünkü başka bir yerde yaşamaz. Ami, Dünya Ağacında yaşar ve neredeyse bir üst alem varlığıdır. Suns’un alt aleme ait olduğu açık ve kesindir. Fiziksel bir varlık olabilmek için çok sayıda ruha sahip olma gereği, canlı fiziksel bir varlığın birden fazla aleme ait ruhlarının kesişmesini temsil ettiğini ima etmektedir.  

 

Şamanın Yaşam Çemberi ve Su Devinimi

Ami ruhu nefesle ilintiliyken, suns ruhu suya ilintilidir. Su yolları suns ruhların seyahat etmeleri için geçitlerdir. Bu özellikle güneyde Dünya Ağacından orta alemi giren ve sonrada kuzeyde alt aleme inen Dünya Nehri için geçerlidir. Tabii ki, bu inanç doğal gibi gelebilir, çünkü Kuzey Asya’nın bütün önemli nehirleri Kuzey Kutbu denizine sürekli su akıtmaktadır, aynı şekilde suns ruhları dünyaya tekrar tekrar dönerler. Çeşitli efsanelerden Sibirya boyunca yaygın olan bu süreci anlatan bir model gelişmiştir. Bu modele göre, ruhlar, Umai’nin ami ruhlar üzerinde durduğu Dünya Ağacı ile Dünya Nehrinin kaynağından dünyaya girerler. Doğum anında, reenkarne olan ruhlar nehirden aşağı iner ve bebeği girer. Ölüm anında, suns nehirden aşağı yüzerek ***ğKuzey Kutbu denizine alt alemin girişine iner, bu arada ami bir kuş şeklini alır ve Dünya Ağacına geri uçar. Bu dünyaya yineden dönebilmek için suns ya yeraltında Dünya Nehrin kaynağına seyahat eder veya Samanyolu’ndan geçerek üst ve orta alemlerin dokunduğu güneye seyahat eder.       

Bu yaşam devinimi, yerel halklarının kuşaktan kuşağa gözünden kaçması mümkün olmayan su devinimine karşı ilginç bir paralellik sunar. Su dünyaya yağmur şeklinde yağar ve derelerle topraktan akar (dereler alt dünaya giriş olduğu inanılır). Nihai olarak denize akar, burada buharlaşma ile su tekrar yağmur şeklinde düşeceği göğe çıkar. Aynı şekilde, beşeri ruhlar Dünya Nehrini takip ederek denize gelirler ve yeniden doğmak üzere tekrar kaynağa inerler.     

 

Ruh ve Toprak Karşılaştığı Zaman: Örf ve Adetler, Tabular ve Ongon’lar

Daha önce belirttiğim gibi, ruhsal ve fiziksel dünyalar aslında ayrı değildir, çünkü birçok yerlerde birbirine kesişmekte ve dokunmaktadırlar. Ancak, özel dikkat gerektiren ve belirli davranışlarla yönetilen, ruh alemi ve dünyanın dramatik şekilde birbirine değdiği belirli olaylar vardır. Bunlar, bir Şaman, yeniden oğan veya ölen bir kişi gibi belirli bir insanda gömülü olabilir. Ruh ve toprağın dokunduğu fiziksel yerler arasında dağ, ağaç veya oboo veya bir ruh için özel tasarlanmış mekanlar, ongon gibi kutsal merkezler vardır. Ruhlar ile irtibat kurmak, irtibat kurlan ruhun türü ve karakterine göre olumlu veya olumsuz, ulvi veya süfli olabilir. Bu ayrıca kişinin ruhlarına tehlike arz edebilir, çünkü ruhları celbedip başka dünyalara takip etme eğilimi gösterebilirler. 

Bir Şamanla temas kurmak genelde emniyetlidir, çünkü ruhlarını faydalı amaçlar için kullanır, ama diğer yandan, ruh alemiyle irtibatı olan diğer kişilerle temas kurmak tehlikeli olabilir. Ruh musallatı, pozesyon veya obsesif etkiler hastalık veya delilik yaratabilir ve şifa için hemen müdahale gerektirir. Yeni doğan çocuklar ve annelerin doğumdan sonra bir süre tecrit edilmeleri öngörülür, bu sadece bebeğe yeni giren ruhları korumak için değil, ama aynı zamanda ruhların anneden girişleri onu biraz dünya dışı ve diğer insanlara karşı biraz tehlikeli kılmaktadır.  Aynı şekilde, ruhların dünya çıkışında yakın olmalarından dolayı, ölen bir kişinin ev halkı ve cesediyle ilgilenen kişi geçici bir süre tabu sayılmaktadır.  Ölen birinin adını anmak birkaç gün ve sonsuza dek arasındaki bir süre için tabu kalabilir. Ölen kimsenin adını söylemek onu alt dünyadan geri çağırabileceği veya gitmesi gereken yere gitmeyip kalmasına sebep olabileceği inanılır. Bu tehlikelidir, çünkü ölmüş insanlar sevdikleri insanların suns ruhlarını almaya çalışabilirler.           

Doğadan ruhsal yönünden güçlü olan yerlerde orada mekan eden ruhlara saygı gerekir. Ruhlara hakaret etmek failine veya topluluğuna karşı bir saldırıyla sonuçlanabilir. Diğer yandan, bu yerlerin ruhlarını onure etmek iyi şans ve refah getirir. 

Özel olarak hazırlanmış ruh mekanları, Ongon’lar, ruhlar ve fiziksel dünya arasında özel irtibat yerleridir. Bunlara saygı gösterildiği sürece faydalıdırlar. Ongon’lar Moğolistan ve Sibirya’daki en önemli Şaman araçları arasıdadır ve hemen hemen bütün kabileler onları kullanır. Onlar çok farkı şekillerde bulunurlar; ahşaptan oyulmuş, deri üzerinde boyanmış, tahta bir çembere takılmış veya metalden yapılmış olabilirler. Ongon’ları yapmak için kullanılan malzeme ahşap, deri, keçe, taş, kağıt, kürk, tüy ve metal içerir. Bazı ongon’lar soyuttur ve taş bebeklere benzerler. Ongon normal insanlar tarafından imal edilse de, onu diriltmek içine bir ruh yerleştiren Şamana düşer.  Çoğu ongon’lar atasal ruhlar veya hayvan ruhları tarafından işgal edilir, ama bazıları son derece güçlü doğa ruhları içermektedir. Diriltildikten sonra, ongon, ger’in kutsal bir yerine yerleştirilerek onure edilir ve içki, kan, süt veya yağ verilerek beslenir. Moğol evlerinde bulunan en önemli ongon’lar arasında Zol Zayaak ve Avgaldai vardır. Zol Zayaak ve Avgaldai, eril-dişil bir çift olarak resmedilir ve ev sakinlerinin ve evcil hayvanların koruyuculardır.  Avgaldai ayı atanın bakır maskesidir ve zaman zaman üçlü yılda bir yapılan, bütün ruhları onure eden ve yeni Şamanları inisye eden ominan ritüelinde bir Şaman tarafından giyilir. Şamanların genelde ruh yardımcılarını barındıran çok sayıda ongon’ları vardır.  Hatta, Şamanın kıyafeti utha ruhunun ongon’udur. Şifa ve ruhları geri getirme ritüelleri için özel ongon’lar yaratılabilir ve tedavi sürecini devam ettirmek ve ruhlarını korumak üzere hastanın yanında bırakılabilir.  Ahşap veya ottan yapılı geçici ongon’lar bazen ritüellerde bir hastalık ruhunu tutmak için kullanılır. Sonrada bu ruh, ongon doğada dağıtıldığı zmana serbest bırakılır. Ongon’lar nesilden nesile elden ele geçer çünkü barındırdıkları ruh içinde yaşamaya devam eder, ama ihmal edilmesi husumetine neden olabilir.   

 

 

Şaman

Moğolistan ve Sibirya ruhsal inançlarına Şamanizm denek biraz yanıltıcıdır, çünkü Şamanın kendisi ululanmamaktadır, sadece ruhlarla olan özel ilişkisinden dolayı saygı görmektedir. Bazı alimler, bu geleneksel dine Tengrizm diye adlandırmaya başlamıştır. Bu aslında daha uygundur, çünkü ibadet Tenger ve ruhlar etrafında odaklanmıştır. Ruhları onure eden günlük uygulamalarda bir Şamanın gerekmemektedir. Bir Şaman sadece bozulan dengeyi yineden tesis etmek ve hastalığa şifa getirmek için bir Şamanın güçlerine ihtiyaç duyulur ve çağrılır. Bazı kabilelerin birden fazla türde Şamanı vardır, bazı topluluklarda onlar güçlerine göre derecelendirilmekte, veya kullandıkları ruhlara ve yolculuk yaptıkları yerlere göre kara veya ak olarak da ayırt edilirler. Dagur gibi en güneyde bulunan Moğol topluluklarda Şamanlar, çıkrıkçı ve bazılarının da ruh yardımcıları olan diğer geleneksel tedavi yöntemleri kullanan Şamanımsı şifacılarla birlikte çalışırlar. Birçok topluluk, aynı zamanda ak, kara ve geleneksel şifacı rollerine üstlenebilen tek bir Şamana sahiptirler. Kolaylık açısında bu tür Şaman bu araştırmada konu edilmiştir.  

 

Bir Şaman Olma

Şamanların diğer insanlardan farklı kılan tarafı, onları inisiye eden bir Şaman ruhuna sahip olmalarıdır. Bu ruh birçok adla bilinir, bunların arasında Buryat ve Dagur’lar arasında kullanılan utha ve onggor’dur. O ek bir ruh gibi davranır, erk kaynağıdır ve bazılarının sonradan yardımcı olabileceği Şamanın diğer ruhlarla irtibatlarını kontrol eder. Bir Şaman genç yaşta Şamansal bazı belirtiler sergileyebilir, ama esas olarak utha (kolaylık açısından Buryat terimi kullanıyorum) aniden ortaya çıkar ve zihinsel veya fiziksel hastalığa neden olur.  Hastalık süresinde Şaman dayı utha’nın onu inisiye ettiği bir vizyon yaşar. Bu vizyondaki ortak unsurlar arasında üst aleme yolculuk, Şamansal göreve yeni ve güçlenmiş bir şekilde girmesini için bedenin parçalanması ve yineden bir araya getirilmesi yaygındır. Yeni Şaman hastalandığı zaman, onu muayene eden Şaman onun bir utha ruhu tarafından seçildiğini hemen anlar.  Bu noktada, eğer bir Şaman olmayı kabul ederse tedavi olur, aksi halde genelde ölür. İyileştikten sonra gördüğü talim ve inisiyasyon, onun ruh aleminde gördüğü inisiyasyonunun sadece teyididir.     

Şamanın görevleri arasında şifa, kutsama, av büyüsü ve arada bir iklim büyüsüdür. Bunların arasında en önemlisi şifadır, çünkü ruhlar hastalığın nedenleridir. Ruhlar ayrıca korunma sağlamak ve şansı artırmak için çağrılabilir. Av büyüsü ritüelleri Şamanı, av sağlayacak hayvan ve doğa ruhlarıyla irtibat kurmasını sağlar. İklim büyüsü genelde yağmur yapma ve yıldırımları semaya geri göndermeyi içerir ve Tenger ile direkt irtibat gerektirir. Oboo merasimi ve ominan ritüeli gibi bazı ritüeller günlerce sürer ve tüm cemaatin menfaatine yöneliktir. Şaman’ın işi basit falcılıktan bir kaç gün süren şatafatlı ritüellere dek değişebilir. İşin zorluğuna göre, Şaman yardım için ruhları çağırabilir veya çok fazla güç gerekli olduğu zaman bedenine girmesini sağlar. Şamanlar genelde çalışmalarında şarkı söyler, davul vurur ve dans ederler.        

Şamanlar çalışmalarında değişik aletler kullanırlar. Kıyafet ve ongon’ları ruh yardımcılarının mekanlarıdır. Genelde 60 cm veya fazla genişlikte tek taraflı bir el davulu çoğu seremonilerin bir parçası olan şarkı ve danslara tempo vermek için kullanılır. Davuldan sonra, Şamanın en önemli aleti metalik yuvarlak bir ayna olan  toli’dir. Şaman elde edebilirse kıyafetine birçok toli takar, ama göğsü üzerinde bir toli önemlidir. Toli zırh gibi davranıp ruh saldırılarını geri püskürtür, ruhları körleştirmek üzere ışık yansıtabilir. Ayrıca Şamanın gücünü artırmak üzere evrenden enerji de çeker. Çoğu Şamanın ayrıca ruh yolculuklarında bindiği atları temsil eden bir veya iki asa da taşır. Birçok kabilede görülen Şamanın diğer bir aleti de hastalardan ruhları kovmak için kullandığı bir tür yelpaze olan dalburr’dur.  Şaman tarafından başka müzik aletleri de kullanılabilir, bunların arasında çene harpı (aman huur) en yaygın olanıdır. Bazı kabilelerde Şamanlar maske kullanırlar, ama en yaygın olanı ominan ritüelinde kullanılan ayı maskesidir.   

 

 

Davul, Halusinojenler, Vecit Yolları

Şamanların çalışmalarında transa girdikleri bilinir, ama her ritüel bunu gerektirmiyor ve Şamanlar birçok şeyi normal bilinç halinde yapmaktadırlar. Değişik bir bilinç hali gerektiğinde, Şamanı vecit haline getirecek birçok teknik mevcuttur, bu hallerde Şaman bir ruhun özelliklerini üzerine alabilmekte, durugörü ve ruh yolculuğu yeteneklerini kullanabilmekte. Çoğu ritüel Şamanı vecit halle getirmek üzere birkaç tekniği bir arada kullanmaktadır.      

Ritüelin etkinliği için ortamı hayati önem taşır. Gece uygulanan Şaman yöntemleri daha trans haline girme açısından daha etkindir; hatta birçok ruh gündüz çağrılığında daha az etkilidir. Ritüele katılan insanlar Şamanın trans ahaline geçmesine yardım edebilirler, şarkılardaki söz ve sesleri tekrarlayabilirler, davul çalabilirler ve davulla birlikte bağırabilirler. Çember dansları enerji üretebilir ve Şamanı üst aleme kaldırabilirler.  

Şaman davulundaki vuruşlar transı teşvik etmek için en güçlü yöntemdir. Bilimsel araştırmalar aynı ritimlerin ardı ardına belirli frekanslarda sürekli tekrarlanması Şamanların trans hallerine benzeri hipnotik haller yaratabileceğini göstermiştir. Ancak, Şaman davul ritimlerinin metronom tipi sürekliliği yoktur, Şamanın o andaki ruh haline göre yavaşlar veya hızlanır, yükselir veya yumuşar. Moğol ve Sibirya davulları genelde çap olarak büyüktür ve Şamanın bedeni boyunca titreşebilecek derin çınlayan yankılanan bir sesi vardır ve davul genelde yüzde veya başın üstünde tutulur, böylece vuruşlar baş ve üst beden üzerinde güçlü bir rezonans kurar.      

Ritüel sırasında bazı maddeler alınabilir. Şamanlar sıkça Şaman ritüelleri arasında alkol kullanırlar ve ritüelde zaman zaman tütün içmek için duraklarlar. Ardıç dumanları hafif bir halüsinojendir ve yüze üflenip solunur. Ritüel sırasında ger’in havası ardıc dumanlarıyla dolar. Kutsal dumanın rüzgar tayı yükselttiği inanılır ve ruhları memnun eder. Daha güçlü bir halüsinojen muscaria mantarı kadim çağlardan beri Sibirya ve Moğol Şamanizm ile birlikte anılmıştır. Mantarlar her zaman Şaman ritüellerinde kullanılmaz, ama Şamanlar ritüeller arasında vecit halline geçmek için kurutulmuş mantar yiyebilirler.  

Toroo ağacını tırmanmak diğer bir vecit yolludur. Moğolca’da dışarıya çıkma ve yukarıya çıkma aynı kelimedir (garah). Chabros, bu iki mana arasındaki bağlantının Şamanizm’de bulunduğunu önermiştir. Şaman sembolik olarak Dünya Ağacını tırmanmakla bu dünyanın dışına çıkıp ruhlar alemine girmektedir. Toroo ağacın dokuz basamağı vardır ve Şaman bir taban nota ve ıslık şeklinde üst nota içeren hoomei (gırtlak) şarkısı söyleyerek giderek daha yükseğe tırmandıkça. Üst notalar, (taban nota ile temsile edilen) fizik aleminde  dururken ruh alemiyle irtibat kurmayı temsil eder.

 

Kozmik Tayi Binmek

Şaman transı ruh aleminde yolculuk içerdiği için, Şaman genelde bu yolculuğu ya bizzat uçarak ya da bir hayvan üzerinde üç alemde gitmesi gerektiği yere binerek gittiğini deneyimler. Bu ruhsal yolculukları Şamanı ya bu dünyada belirli yerlere götürür, ya da üst veya alt aleme gitmesini gerektirebilir. Alt alem yolculuklar genelde sadece ruhları getirme veya ölmüş bir insanın ruhunu Erleg Han’a götürme için gereklidir. Diğer ritüeller genelde Şamanın yeryüzünde yolculuk yapmasını veya üst aleme çıkmasını gerektirir. Alt alem yolculuklar en zor olanlardır ve sadece en güçlü Şamanlar oraya emniyetli bir şekilde girebilirler. 

Ruh yolculuklar yukarıya doğru hareketle başlar ve alt alem giden yolculuklarda bile uçuşla başlar, sıkça bu ger’in duman deliğinden dışarıya çıkarak gerçekleşir. Şaman bir kuş şekline girebilir veya doğa üstü bir hayvanı binebilir. Yolculuk süresince, ona kılavuzluk eden ve bedenine giren ruhlara göre, Şaman birkaç kez şekil değiştirebilir, bir süre kuş şeklini, bir süre insan şeklini, bir süre ayı şeklini alabilir.  Şaman bu dönüşümlerden geçerken hayvan sesleri çıkarabilir. Şaman yolculuk sırasında, fiziksel olarak bilinçdışı gözükebilir veya bilinçli olup, transımsı bir  halde olup hareket edebilir, dans edebilir, hatta dinleyicilere gördüklerini anlatabilir. Şaman, bu ruh haldeyken karakterine uymayan davranışlarda bulunabilir ve normalde yapamayacağı tehlikeli gösterilerde bulunabilir, örneğin kendini bıçaklamak veya ateş üzerinde yürümek gibi. Çoğu Altaik Şamanlar bir yolculukta dokuz geçitten (oloh’lar) geçtiklerini söz ederler ve bu yolculuk yaptıkları aleme göre değişmez.         

Şamanın bindiği hayvan genelde bir at veya geyiktir.  Bunlar şamanın ritüel sırasında yanında taşıdığı bir iki asa veya davulu ile fiziksel olarak temsil edilir.  Bir ritüel başlamadan önce davul ateşte ısıtılır, buna davulu canlandırmak, amiluulah denilir. Davul sadece sürekli ritmik vuruşlarıyla vizyonu yönlendirmiyor, amam aynı zamanda Şamanın yolculuğuna gitmek için bindiği hayvandır. Yolculuğundan dönen Şaman bedeni içinde onunla birlikte seyahat eden ruhları çıkarmak için öksürür veya geğirir. Sonra da ritüeli tamamlamadan önce ruh yardımcılarını öven bir şarkı söyler.   

 

Şifa ve Hastalıkların Nedeni

Bütün hastalıkların kökeni ya yabancı ruhların müdahalesi, ya da ruhsal veya fiziksel travmanın neden olduğu kişinin barındırdığı ruhlar arasında dengesizliktir. Şamanlar hastalığın fiziksel semptomlarının da tedavi edilmeleri gerektiğinin farkında olup hastalara ruhsal şifanın yanında şifalı otlar içeren ilaçlar da vermektedirler. Ancak hastalığın ruhsal yönü önemlidir çünkü sorun sadece fiziksel semptomları içermemektedir. Ruhlar tarafından müdahale ve ruh kaybı bedenin kendini tedavi etme kapasitesini engeller, dolayısıyla ruhsal rahatsızlık tedavi edilmezse, fiziksel hastalık gerçek anlamda hiçbir zaman tedavi olmaz.  

Hastalığa sebep olan ruhlar husumetli atasal ruh, burhan veya düşman Şaman olabilir. Chotgor atasal ruhlar ve diğer az güçlü doğa ruhlardan kaynaklanan durumlarda, şarkı söyleyerek veya hastanın üzerinden dalbuur sallayarak tedavi edilebilir. Hastalık getiren ruh emmek veya bedenden çekme ve atma hareketleriyle çıkarılabilir. Daha güçlü ruhlar veya süfli Şamanlara karşı transa geçme gerekir.Burhan en güçlü ruhlardır ve gitmelerine ikna etmek üzere kurban gerekir. Şamanlar ruhu korkutmak için bıçak, kızgın demir veya yay ve ok kullanabilir veya aynasında yansıyan ışıkla körleştirebilir. Bir ruhu yakalamak veya çıkarıldıktan sonra bir başkasına sıçramasını önlemek üzere bir ongon veya toli kullanılabilir veya Şaman geçi bir süre için bedenine emebilir. Böyle durumlarda Şaman kısmen alt aleme yolculuk yapar ve ruhun alt dünyaya dönmesi ve hastayı rahat bırakmasını tembih eder. Eğer bir geçici ongon kullanılırsa, ruhun ona tekrar dönmesini önlemek üzere doğal bir yere atılır veya yok edilir.      

Bazı tedaviler ruhsal savaş içerir. Bir Şaman inatçı bir ruhla fiziksel olarak mücadele edebilir, hatta silah bile kullanabilir ve müdahaleci varlığı dizginlemek veya kovmak üzere ruhları da yanında savaşır. Şifayı gerçekleştirmek üzere özel bir doğa ruhu çağrılabilir ve hastayı koruyacak bir ongon içinde tutulabilir. Husumetli bir Şaman bir hastalığa neden olursa, yerel kabile Şamanı ve düşman kabile Şamanı arasında bir savaş çıkabilir. Bu ruhsal savaşlar uzun sürebilir ve daha zayıf Şamanın ölümü ile bitebilir. Düzenli olarak başkalarına saldıran Şamanlar şifa güçlerini kaybedebilirler ve bu tür Şamanlar hızlı bir şekilde toplum içinde statülerini yitirirler, hatta bazen öldürülürler.   

Ağır kronik hastalıklarda ruh kurtarma genelde gerekir. Ami veya suns ruhunun eksikliği bedenin normal işlemesini neredeyse imkansız kılmıştır. Ami ruhu bu dünyada kalır ve genelde bir Şaman tarafından kolayca bulunup tekrar bedene yerleştirilebilir. Suns bedene yakın dolanabilir, ama alt aleme inerse, Şaman onu geri getirebilmek için tehlikeli bir yolculuğa üstlenmek durumundadır. Kayıp bir ruh bulunduğu zaman geri dönüş için Şaman kulağına veya davuluna koyar sonrada da silkeleyip bedene geri koyar. Ruhsal bir varlık bir ruh çaldığı zaman Şaman ondan koparabilmek için savaşmak zorunda olabilir. Ruh kurtarma Şamanlar için en tehlikeli iştir, çünkü bedenlerinin dışında uzak mesafelerde yolculuk yapmak zorundalar ve kendileri ayrıca saldırıya ve ruh kaybına maruzdurlar.  

saglık HAMİLELİK ve BESLENME

GEBELİKTE VEJETARYEN BESLENME

Günümüzde kimi anne adayları vejetaryen beslenmeşeklini tercih etmektedirler. Vejetaryen beslenme şeklinde bazı önemli noktalara dikkat etmek gerekir. Yani gebelik boyunca anne adayının ihtiyacı olabilecek vitamin ve mineralleri ve diğer besin gruplarını alması gerekir. Bu durum hem sağlıklı bir gebelik dönemi için hem de bebeğin beyin ve görme duyusu gelişimi için oldukça önemlidir.

Peki vejetaryen bir beslenme şeklinde anne adayları ihtiyaç duyacakları besinleri nasıl almalıdır? Neler tüketmelidir?

Vejetaryen beslenme şeklinde tam tahıllar, kuru baklagiller, soya peyniri, peynir ve yoğurt gibi besinler tüketilebilir.

Fakat önemli bir konu omega 3 yağ asitleri, çinko, demir, B12 vitamini, D vitamini ve kalsiyum gibi besin kaynaklarının nasıl karşılanacağıdır.  Bu tür besin kaynakları vejetaryen diyette pekala bulunabilmektedir.

Örneğin balık yemeyen bir anne adayı için, omega 3 yağ asitleri barındıran diğer kaynaklardan ihtiyaç karşılanabilir. Keten tohumu, ceviz, koyu yapraklı yeşil sebzeler, kuru baklagiller, kabak, brokoli, karnabahar, papaya gibi besinler tüketilerek omega 3 gibi gebelik döneminde oldukça önemli bir ihtiyaç karşılanabilir.

Çünkü omega 3 yağ asitleri anne karnındaki bebeğin de bebeğin beyin ve görme duyusu gelişimi için oldukça önemlidir. Bunlara ek olarak portakal suyu, hububatlar da tüketilebilir.

Gebelik döneminde omega 3 yağ asitleri yönünden beslenme konusunda Dünya Sağlık Örgütü de özellikle tavsiyede bulunmaktadır. Hamile bayanlar eğer omega 3 yönünden yeterince beslenemediklerini düşünüyorlarsa bu konuda hekimlerine ve bir beslenme uzmanına danışabilirler.

Vejetaryen anne adayları için diğer diyet önerileri:

Vejetaryen beslenme şeklini benimseyen hamile bayanlara ek olarak aşağıdaki beslenme önerileri yapılabilir.

1. Sık sık kuru baklagiller tüketilebilir. Çünkü kuru baklagiller çinko, demir ve protein yönünden oldukça zengin besinlerdir.

2. Kalsiyum alımı ihmal edilmemelidir. Günlük olarak kalsiyum içeren besinlerden tüketmek mutlaka gereklidir. Bu amaçla az yağlı veya yağsız süt, soya sütü, peynir, kalsiyum eklenmiş portakal suyu tüketilebilir. Bazı vejetaryen anne adayları bu gibi besinleri tüketmekten kaçınabilmektedir veya çok fazla tüketmek istemez. Bu durumda ek kalsiyum desteği almakta fayda vardır.

3. Sebze ve meyveler mutlaka tüketilmelidirler. Çünkü bunlar önemli birer antioksidanlardır. Günlük 5-6 porsiyon sebze ve meyve tüketilmelidir.

4. Bulgur, tam tahıllı ekmekler, yulaf ezmesi tüketilmesi gereken tam tahıl ürünlerine örnek olarak verilebilir.

5. B12 vitamini içeren besinler de tüketilmelidir. Bunun için yumurta sarısı, süt bu ihtiyacı karşılayabilecek önemli besinlerdir. B12 vitamini içeren besinler de vejetaryen anne adayları tarafından pek tüketilmeyebilirler. Bu da anne adayında B12 vitamini yönünden bir eksiklik oluşmasına yol açar. Bu durumda B12 vitamini ikame edecek şekilde folik asit ve demir içerene besinlerden tüketmek gerekecektir.

6. Protein alımı önemli bir konudur. Protein ihtiyacı süt ürünleri ve yumurtadan karşılanabilir. Fakat bazı vejetaryen anne adayları bu besinleri tüketmek istemezler. Bunların yerine protein yönünden zengin sebzeler tüketilmelidir.

Vejetaryen anne adayları diğer anne adaylarına göre beslenme konusunda biraz daha dikkatli olmalıdırlar. Çünkü önemli olan hamile bir bayanın gebelik boyunca ihtiyaç duyacağı protein, vitamin, mineral ve diğer yönlerden yeterince beslenmesidir. Bu ihmal edilmemelidir.

HAMİLELİKTE DEMİR İÇEREN BESİNLER

 Hamilelik döneminde kadınlarda demir eksikliği ve buna bağlı kansızlık riski artar. Hamilelikte kansızlık hamilelik komplikasyonları açısından riski artıran bir etkendir. Bu nedenle hamilelikte demir ihtiyacını iyi karşılamak ve demir içeren besinlerin tüketimine önem vermek gerekir. Hamilelikte kansızlık ve demir eksikliği riskini azaltmak için aşağıdaki demir içeren besinleri özellikle tüketmekte fayda vardır:

 Et  Kırmızı et ve beyaz et önemli düzeyde demir içerir ve hamilelikte mutlaka tüketilmeleri gerekir. Özellikle tavuk karaciğeri önemli düzeyde demir içerir. Dana eti, deniz ürünleri ve diğer kümes hayvanlarının eti de oldukça iyi bir demir kaynağıdır.

Sebze Deniz yosunu en yüksek demir oranına sahip bitkisel besindir. Ispanak ve pazı gibi yeşil yapraklı sebzeler de demir içerir.

Baklagiller Soya oldukça iyi bir demir kaynağıdır. Önemli düzeyde demir içerir. Ayrıca, diğer nohut, barbunya ve kuru fasulye gibi baklagiller de hamilelik döneminde tüketilmesi gereken besinlerdendir.

Kırmızı pancar  Kırmızı pancar hamilelikte mükemmel bir demir kaynağıdır ve genelde vücut tarafından iyi tolere edilir.

Hamilelikte omega 3 nasıl alınır, hamilelikte omega 3 içeren besinler nelerdir?

 Omega 3 yağ asitleri hamile kadınların diyetinde önemli bir besindir. Omega 3 yağ asitleri hem anne sağlığı açsından hem anne karnındaki bebeğin göz ve beyin gelişimi için önemlidir. Omega 3 yağ asitleri için destek vitaminler alınabileceği gibi bunun tamamen doğal yollardan yani besinler yoluyla almak da mümkündür. Hamilelikte omega 3 ihtiyacı için alınabilecek besinler şunlardır:

 1. Somon balığı, sardalye, tatlı su alabalığı her hafta 300 gr kadar tüketilebilir. Bu tür omega 3 yağ asitleri iyi bir dokosaheksaenoik asit kaynağıdırlar.

 2. Hamilelik boyunca günlük omega 3 alımını artırmak için dokosaheksaenoik asit ile zenginleştirilmiş süt, ekmek, yoğurt ve meyve suları tüketilebilir.

 3. Hamilelikte omega 3 kaynağı olarak ceviz oldukça iyi bir seçimdir. Ceviz oldukça iyi düzeyde alfa-linolenik asit içerir.

 4. Keten tohumu yağı ve zeytinyağı ve kanola yağı gibi bitkisel yağlar da oldukça iyi bir omega 3 kaynağı besinlerdir. Salatalarda ve diğer yemeklerde kullanılabilir. Günlük omega 3 alımını artırmak için tüketilebilecek besinlerdendir.

 5. Besinlerden yeterince omega 3 alınamadığı zaman hekimle görüşerek omega 3 desteği alınabilir. Hekim özellikle hamile kadınlar için üretilmiş omega 3 desteklerinden tavsiye edebilir.

 6. Hamilelikte omega 3 kaynağı olarak balık tüketimi oldukça faydalıdır Fakat hamilelik döneminde civa oranı yüksek balıklardan kaçınmak gerekir. Civa oranı yüksek balıklara kılıç balığı, köpek balığı, kedi balığı, kiremit balığı ve kral uskumru örnek verilebilir. Omega 3 ihtiyacı için balık yağı kullanmak konusunda ise yine hekime danışmak gerekir. Çünkü yüksek düzeyde civa içeren balıklar hamilelikte kanama gibi soruların riskini artırır.

 

http://www.annelikbilinci.com/makaleler/gebelikte-diyet-yapilir-mi.html

Gavur Mümin Hikayesi

    Gavur Mümin’in Hikayesi..
Türk tarihinin altın sayfaları arasında nice isimsiz kahraman vardır. Bunlar doğmuş, yaşamış, tarihi misyonlarını yerine getirmiş ve sessiz sedasız bu dünyadan ayrılmışlardır. Böyle isimsiz bir kahramanı hatırlamanın zamanıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün geri alabilmek için karşılığında ordumuz tarafından esir edilmiş 3 Yunan Generalini serbest bıraktığı Gavur Mumin kimdir?

Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında, Trakya Milli Kuvvetler Komutanı Miralay Cafer Tayyar Eğilmez, Trakya’da Yunanlılara esir düşmüştü. 23 Temmuz 1920 günü, 1 nci Kolordu Süvari Takımı’nın bir kısmıyla sivil olarak Havsa- Babaeski yönüne keşfe giden Albay Cafer Tayyar, bir Yunan Piyade Bölüğü ve Süvari Takımı’nın ateşi arasında kalmıştı. Açılan ateş sonucu attan düşmüş, yanındakiler tarafından öldü sanılarak baygın bırakılmış; daha sonraları Bostanlı Köyü halkı tarafından Yunanlılara teslim edilmişti. Cafer Tayyar, Edirne’de 2 gün kaldıktan sonra Atina’ya gönderildi. Aradan iki sene geçtikten sonra, Cafer Tayyar’ın Atina’da esaret hayatı sürerken, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz’u takip eden günlerde, Uşak civarında yapılan muharebelerde, Yunanlıların Küçük Asya Orduları Komutanlığı’na yeni atanan General Trikopis yanındaki generallerle birlikte esir alındı. İzmir’in 9 Eylül 1922’de ele geçirilmesini müteakip başlayan görüşmeler sırasında Yunanlılar, General Trikopis’e karşılık Albay Cafer Tayyar’ı önerdiler. Durum Mustafa Kemal Paşa’ya iletildi. Mustafa Kemal Paşa, bu takasa karşı çıktı, kulak bile asmadı, derhal reddetti. O, Albay Cafer Tayyar’ın yerine, İzmir civarında Yunanlılar tarafından esir edilen ve halen Atina’da esir bulunan Jandarma Yüzbaşı Mümin’i istiyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu önerisi, hem Yüzbaşı Mümin’i tanıyanlarda hem de tanımayanlarda şaşkınlıkla karşılandı. Tanımayanlar Yunan Küçük Asya Orduları Komutanı bir General ile bir Yüzbaşı’nın takas istemine bir anlam veremediler. Yüzbaşı Mümin’i İzmir’den tanıyanlar ise şaşkınlık içindeydiler. Mustafa Kemal Paşa’nın bir vatan hainine sahip çıkmasını anlayamıyorlardı. Esasen, Mustafa Kemal Paşa dışında kimse Yüzbaşı Mümin’in ne yaptığını, asıl kimliğinin ne olduğunu bilmiyordu. Ne yazık ki, günümüzde de, Yüzbaşı Mümin’i tanıyan ve bilen çok az kişi vardır. Yayınlanmış biyografisi, hakkında yazılmış bir kitap veya ayrıntılı bir çalışma maalesef yoktur. Derleyebildiğimiz son derece kısıtlı bilgileri kısaca aktaralım. Mümin’in Kafkaslar’da yapılan muharebelerinde Teğmen, Çanakkale Muharebeleri’nde de Üsteğmen olarak görev aldığı biliniyor. O, işgali sırasında bulunduğu İzmir’den Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gitmek istemiş, ancak bizzat Mustafa Kemal Paşa, çok iyi Rumca bildiği için, onun İzmir’de kalarak kendisinin gözü kulağı olmasını istemişti. Yunanlıların Ege ve İç Anadolu’daki askerî harekâtlarının bilinmesi halinde, Millî Mücadele’nin şansı daha artacaktı. Mümin de, subay kıyafetini çıkarmış, batılılar gibi giyinmiş, (kendi arkadaşlarının nefret dolu bakışları altında) bütün gün Yunan subayları arasında gezinmiş, dostluk kurmuş ve onlardan aldığı bilgileri çeşitli yollarla Ankara’ya ulaştırmıştı. Durumu bilmeyen arkadaşları için o artık , bütün zamanını işgal subayları arasında sarhoş bir şekilde geçiren, yüzsüz, yardakçı, işbirlikçi kısacası “Gâvur Mümin” olmuştu.

Araştırmacı- Yazar Naci Sadullah Dağnış, onun küçük bir deftere not ettiğini ileri sürdüğü anılarında şunları açıkladığını yazmıştır: “İşgal kuvvetleri subayları ile sıkı ilişkilerim göze batınca bana ‘Gâvur Mümîn’ dediler…Gâvur… Yani ‘Kâfir’!..Yani ‘Hain’ Mümîn!… O zamanlar benim için böyle bir karara varanlara kin ve öfke duymuş değilim. Onları haklı buluyorum. Öyle ya!.. Herkesin ölüm kalım kavgası yaptığı bir sırada ordu saflarında çarpışacağıma, başımda gâvur şapkası ile dolaşıyordum. Düşmanla sarmaş dolaş yaşayan bir haine, namussuz bir kavga kaçağına ben de olsam, kin dolu gözlerle bakardım. Kurtuluşu için ölesiye, öldüresiye dövüştüğüm İzmir’de yüzüme bile tükürenler oldu. İtiraf edeyim ki o tükürükler, çarpıştığım cephelerde yediğim kurşunlardan daha ziyade acı ve ızdırap verdi bana… Ama ne yapayım ki, o sıralarda içinde bulunduğum durum ve şartlar gerçekteki durumu açıklamama engeldi. Ölmekten değil a, bir tek şeyden korkuyordum: Gerçeği anlatamadan ölmek ve tarihe bir vatan haini olarak geçmek…”

Attila İlhan’ın Gâvur Mümin ile ilgili tespitlerini hatırlamakta da yarar var: “…Ben o zamanlar İzmir’de gazetecilik yapıyor, Demokrat İzmir Gazetesini yönetiyordum. Bir yazarımız vardı. Adı Dağnış. Asıl ismi bu değildi ama bütün İzmir onu Dağnış adıyla tanırdı. Asıl adı Naci Sadullah Beydir ve Türk Basının çok önemli yazarlarından biridir. Aslen İzmirliydi. Gazetede fıkralarının dışında dedi ki ‘bir tefrika var, onu koyar mısın?’ Tefrika nedir? dedim. ‘İstirdattan önce, Yunan işgali sırasındaki bir Türk zabitinin hikayesi’ dedi. Nasıl bir hikaye bu deyip okuduğumda dehşete düştüm. Olayın ismi ‘Gavur Mümin’di. Gavur Mümin kim? Bildiğiniz gibi 15 Mayıs’ta limana çıkan Yunan güçleri önce o zaman Konak İskelesi civarında olan Sarıkışla’ya girmişler. Oradaki bütün zabitleri çıkarıp dipçikle, tekmeyle Kordon boyunca ‘Yaşa Venizelos’ diye bağırtmaya çalışmışlardır. Hatta bağırmamakta direnen Miralay Süleyman Fethi Bey öldürülmüştü. İşte onların arasında da bir genç zabit var. Adı Mümin. Mümin bir müddet sonra kapatıldığı yerden kaçmayı başarıyor. Ve onun Ankara’ya iltihakını bekliyorsunuz. Hayır, Ankara’ya iltihak etmiyor. Kime iltihak ediyor? Yunanlılara iltihak ediyor. Yunanlılara iltihak edip ne yapıyor? İlk önce bir kere fesi çıkarıp şapkayı giyiyor. Arkasından çok iyi Rumca bildiği için Rum çevreleri ile düşüp kalkmaya başlıyor. Ona çok itibar ediyorlar. Sosyeteye katılıyor. Rumlarla o kadar yakınlaşıyor ki, neticede o zamanki Yunanistan’ın İyonya Valisi (yani bu tarafların valisi) İstriyadis onu yanına alıp bir görev öneriyor. Önerdiği görev, bir Türk için dehşet verici bir görev. Yunan istihbaratında çalışmasını istiyor. Gavur Mümin bunu gözünü kırpmadan kabul ediyor. Kabul ettiği bu esas üzerine, Yunan istihbaratının kimliği verilmiş hatta numarası konmuştur. Ve o da bu sayede bütün Ege bölgesinde dolaşıp Efelerin köylülerin örgütlemeye çalıştıkları hareketleri Yunan istihbaratına bildirmiştir. Bu da kaderin bir görüntüsüdür demeyin. Çünkü Yunan istihbaratı Gavur Mümin Bey’i sokağın ortasında tutukluyor. Gavur Mümin Bey’in tutuklanma sebebi, Ankara hesabına çalışmasıdır. Meğerse, Gavur Mümin Bey kendisini onların adamı, iyi Rumca bilen, Yunan işgalinden yana bir Türk gibi tanıtarak bir Türk Zabitinin yapacağını yapmış, etraftaki dolaşmaları sırasında elde ettiği bütün bilgileri Ankara’ya İstihbarat teşkilatına bildirmiş. Tabii bunun üzerine derhal Yunan Divanı Harbine verilip ömür boyu hapse mahkum edilmiş ve adalardan birine sürülmüştür. O zaman bir soru. Peki, Yunanlılar bunu nasıl öğrenmişlerdir? O zaman utanç verici bir cevap. Çünkü Türk Mim teşkilatı içinde çalışan bir Giritli Türk Yunan İstihbaratının ajanıdır ve onlara durumu o bildirmiştir. Tabii o daha sonra kurşuna dizilmiştir. O ayrı bir hikaye.

Gavur Mümin Bey bir Türk Zabitinin neler yapabileceğini gösterir. Öteki hikaye ki, benim ailemin iftihar ettiği bir olaydır, sıradan bir Türk ailesinin böyle bir durum karşısında nasıl direnmek istediğini ve direndiğini gösterir.” Mümin, Yunanlıların Büyük Taarruz öncesinde, durumu anlamasıyla yakalandı ve esir alınarak Atina’ya ***ürüldü. Katlanması çok zor esaret günleri geçiriyor, baskı ve işkence dolu günler yaşıyordu. Mustafa Kemal Paşa durumu öğrenmişti; Yunan kuvvetleri denize dökülür dökülmez ilk işi, Yüzbaşı Mümin’i geri istemek oldu. Esir takası konusundaki görüşmeler çok çetin geçti. Mustafa Kemal Paşa, Yunanlıların Albay Cafer Tayyar’ın yerine istedikleri Yunan Küçük Asya Orduları Komutanı General Trikopis’in yerine Yunan 11 nci Tümen Komutanı General Kladas’ın değiş tokuşunu kabul etti. Diğer Generaller hakkındaki görüşmeler bir seneye yakın sürdü. Mustafa Kemal Paşa, Yunan Küçük Asya Orduları Komutanı General Trikopis, General Dmarras ve General Digennis’e karşı sadece Jandarma Yüzbaşı Mümin’i istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın gözünde, Yüzbaşı Mümin Yunan ordusunun başkomutanından daha kıymetliydi. Sonunda bu takas kabul edildi. General Trikupis diğer Generaller Yunanistan’da büyük törenle karşılanırken, Jandarma Yüzbaşı Mümin, sessiz sedasız esaretten geldi ve doğu Ankara’ya gitti.

Kurtuluş savaşı sonrasında Albaylığa kadar yükseldi. Van Mıntıka Komutanlığı yaptı. Muhsine adında bir nişanlısı vardı…Araya hep savaş, hep görev girmişti, bir türlü evlenemedi. Yeğeni Galatasaraylı Lütfü Aksoy’un milli takıma seçildiğinde son derece duygulandığı söylenir. Hatıralarını yayınlamadan İzmir’de vefat etti. Ölüm ilânı 25 Ocak 1948 tarihli Demokrat Gazetesi’nde yayınlandı. Türk tarihinin altın sayfaları arasında çok seçkin bir yeri olması gereken kahramanlardan olan Mümin Aksoy (namı diğer Gâvur Mümin), şüphesiz yaptıklarıyla tanınmayı ve hatırlanmayı hak ediyor. Saygı ve rahmetle anıyoruz.

ONİKİEYLÜL DOSYASI ve Alparslan Türkes

 

4 Nisan 1997´de kaybettigimiz Alparslan Türkes´in YARIN ölüm yil dönümü. Devlet icin iyi ve basarili isler yapmaya calisan bir liderdi

. Basimiz sagolsun. Mekani cennet olsun…

1 Numarali Askeri Mahkemesi Baskanligi´na Ífade Sahibi : Alparslan Türkes Suç : TCK`nun 146/1 maddesinin ihlali. 

Konu : Sorgulama ifadesi Hk. 

Hadise : Bir siyasi davanin , idam talebiyle yargilanan bir numarali sanigi olarak burada bulunuyorum. Hakkimdaki iddianameyi dinledik. Taleb edilen cezalari ögrendik. Simdi de usul geregi bize söz verilmis bulunuyor. 
Her safhasini ve bütün unsurlariyla bu davanin- basta biz saniklar olmak üzere, hakim ve saniklardan cezaevi ve inzibat görevlilerine ve Milli Güvenlik Konseyi üyeleri´ne kadar iradesi ve rolu bulunan herkes dahil-gerek sahislarimiz, gerekse devlet ve milletimizin açisindan son derece ehemmiyetli oldugu kanaatindeyim. Bu dava dolayisiyla burada Türk milletinin yakin geçmisi, hal-i haziri ve gelecegi ve bundan sonraki safhalarinda ortaya çikmis ve çikaçak bütün neticeler, müsahede konusu olmus ve olacak her türlü tutum, hal ve hareketler ve dava sonunda tesis olunacak nihai hükümler, Türk devletinin dayandigi temel ve esas degerlerle, müesseselerinin isleyisiyle, hedef ve istikametleriyle dogrudan ilgilidir. 
Bu dava , Türk milletinin her türlü düsman taaruzuna karsi en büyük silah ve gücü olan milli birlik ve beraberligimizle, milli güvenlik ve savunmamizla da dogrudan dogruya ilgilidir. Bunu söylerken asla mübalaga etmiyorum. 
Bu mahkemenin, bütün safhalariyla, bugünkü nesilleri, yasayan insanlarimizi oldugu kadar, gelecek nesillerimizi de yakindan alakadar, edecegi muhakkaktir. Mücerret adalet açisindan yargi organlarina intikal eden her dava ehemmiyetlidir. Resmi kabullere göre mensup, taraftar ve sempadizanlarini iki milyon olarak ifade edebilen, milli ve milliyetçi bir partinin, genel baskanindan itibaren bütün organlariyla ve idarecileriyle dünya adalet tarihinde görülmemis bir sayida ikiyüzyirmi idam istenerek yargilanmasi ve herhalde adalet terazisinde hassas tartilmasi gereken farkli bir agirlik teskil edecekdir. 

Íslami, insani, milli ve medeni bir prensip olarak milletimizle birlikde biz iman etmisizdir ki,´´ adalet mülkün temelidir. ´´Zulme sapan, adalete gölge düsüren, mülkün, yani devletin temellerine dinamit koymus olur. 
Adaleti çigneyen insaniyeti çignemis olur, Íslamiyet´i çignemis olur ! Zulum ve adaletsizlik her seyden önce Allah´a isyandir. 
Ínanci olmayanlar, kalbi mühürlü ve küfürle kararmis olanlar bilmeseler ve inanmasalar da, büyük Türk milleti böyle bir isyani bagislamaz. Türk milletinin zülümle idare etmenin, adaletsizlige razi ve ram etmenin imkani yoktur. 

Milletimizden aldigimiz bu ilham ve inançladir ki, biz, her zaman ve her yerde “lekesiz ve gölgesiz bir adaletin´´ savunucusu olmusuzdur. Mücadelesini yaptigimiz degerlerin basinda “lekesiz ve gölgesiz bir adalet´´ siari yer almistir. 
Hakka riayet ve adaletle hükmetmek de sahislarimizi çok asan, milli ve ilahi bir mes´uliyet davasidir. 
Tasidigim bayrak; temsil ettigim mukaddes Türk milliyetçiligi davasi ugrunda, komünist ve bölücü hainlerin kursunlariyla topraga sehitler ordusuna katilmis olan Ruhi Kiliçkiran´dan Gün Sazak´a kadar sehit evlat ve kardeslerimin ruhaniyetlerimin de su anda bizimle beraber olduklarini biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onlarin tekzib etmeyecekleri sekilde konusmaya, yanliz hak bildigimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üçbinaltiyüz can, bu hak bildigimiz yolda “vatan-millet-din ve devlet´´ ugrunda sehit oldular. 
Onlar hem sehitlerimiz, hem de sehitlerimizdir. Yarin huzur-i ilahide de bana sahitlik edecek olanlar, onlardir… 
Onlarin huzurunda, onlar için konusacagim! Ebed-müdded olan Türk devletine;kiyamete kadar hür, müstakil, mes´ud ve müreffeh yasamasini, her gayeden aziz bildigimiz Büyük Türk milletine bugüne kadar hizmet ve etmekde olanlar için; yarin ayni yolda, ayni heyecan ve suurla bu kutsal hizmetin bayragini tasiyacak olanlar için konusacagim! 
Huzur-i ilahiye yüz akiyla çikmakdan baska bir endiseye gönlümde yer yoktur. Hiçbir beseri kudret önünde egilmem. Kimsenin merhamet ve insafina sahsen ihdiyacim yoktur. Sözüm, tenkidim, talebim yalniz mülkün temeli olan adalet naminadir, yanliz milletim ve devletim içindir… 

Allah nasip ettigi için, çok genc yaslardan itibaren Türk milliyetçiligi gibi bir davanin mensubu oldum. Ömrümü davama adanmis olarak geçirdim. Yine Allah nasip ettigi için bu mukkaddes ve mübarek davanin siyasi aksiyon planinda liderligini, bayraktarligini yaptim. 64 yasimdayim. Benim ayrica anlatmama lüzüm yok; hepiniz biliyorsunuz, herkes biliyor ki, bu dünyada fani bir beser için tatmin sebebi sayilan ikbalin en üst kademelerini gördüm .Mükerreren idbari da gördüm, yasadim Siviliyle, askeriyle mahkemelere de girdim çikdim. Tecrubem az sayilmaz. Bu dünyada iyiden kötüden birçok seyi tartip çekmek, degerli olan nedir, degersiz olan nedir, bunlar üzerinde düsünme firsatini buldum. Dolu dolu yasanmis bir ömrün su merhalesinde, inanç ve prensiplerimden, seref ve haysiyetimden, ugruna ömrümü ve bütün varligimi adayip harcadigim Türk milliyetçiligi davasindan daha ehemmiyetli, tamah etmeye, tenezzül etmeye, pesinde kosup yorulmaya deger bir sey olduguna inanmiyorum.

Bu iddianame bu dava dolayisiyla, milli bekamiz açisindan maseri vicdanin zaruri olan bazi müsbet hassasiyetleri tahrib edilmis olacaktir. Bu tahribat baslamistir. Çünkü siyasi hareketlerimizle birlikte, yanliz bize oy verenleri degil, bütün Türk milletini içine alan fikriyatimiz ve ve onun ayrilmaz bir parçasi olan milli heyecani da yargilanmaktadir. Sizler istemeseniz de, bu mahiyetteki bir dava bir bakima kaçinilmaz olarak bu sonucu getirildi. Devlet ve siyaset hayatinda görev ve sorumluluklar yüklenmis insanlarin düsüncelerinden tecrit edilerek ele alinmasi, tarihde oldugu gibi bugünde mümkün degildir. Fikirleri insanlar temsil ederler ve bu fikirler, temsilcilerinin sahsinda kitlelere mal edilir. 

Bu bakimdan da milyonlarca insan, mesela “milliyetçiler ayri, milliyetçilik ayri´´seklinde bir tefrik yapmaz, yapamaz, kaldi ki ortaya konulan iddianame, bu kabil tefrikleri, en küçük nüanslara kadar yapilacak, en dikkatli ve bize herhanki bir suretle sahip çikmak endisesinde olmayan kimseler için bile, ´´yargilanan MHP´nin yöneticileridir, fikriyati degil.´´demek imkanini birakmamistir. Bizler burada düsünce ve siyasetimizle ve hatta daha çok da düsüncemizden dolayi yargilaniyoruz. 
Sizlerden bir tek ricam var. Sözlerimi kesmeden sonuna kadar dinleyin. Sormaya hazirlandiginiz veya bilahare sormak isteyeceginiz bir çok sualin ve iddianamede ortaya konulan itham ve isnadlarin cevaplarini, tahmin ediyorum ki konusmamin bütünlügü içinde almis olacaksiniz. 
Karsisinda sizlerin su anda tasidiginiz üniformayi, 37yil serefle tasimis, Milli Birlik Komitesi üyeligi, parti genel baskanligi, basbakan yardimciligi yapmis, Türkiye´nin son yirmi yillik tarihi içinde emsali görülmedik düsmanliklarin ve emsalsiz sevgi ve bagliliklarin hedefi olmus, bu dünyanin bir türlü kahir ve mihretinden geçmis bir insan konusuyor. 

Sabirla dinlediginiz takdirde, hem vazifenizi yapmis olursunuz, hem de ümid ediyorum ki, sahsen istifadeniz olur. Çünkü konusacagimiz meseleler, yanliz su ani, sizi bizi degil,Türk milletinin gercek bütün zamanlarini ve nesillerini de çok yakindan ilgilendirecek hayati ehemmiyette meselelerdir. 
12 Eylül 1980 tarihine gelinceye kadarki olaylar ve gercekler muvacehesinde, ´´Türkiye´de ne hakli ve hatta yegane hakli zümre kimdi? Vatan, millet ve devletine karsi üstüne düsen görevleri, ne pahasina olursa olsun, yapan bir gurup var miydi?“diye soruldugunda, tarih, su salonda karsisinda sanik olarak bulunan Milliyetçi Hareket Parti´li ve ülkücüleri, 220´sinin idami istenen bu serefli insanlari gösterecektir.´´ 

Ben meseleyi sümüllü ve ehemmiyetli gördügüm için konusmak istiyorum. Sunu olanca sadeligi ile ifade etmek isterim ki, ne vicdanen, ne de kanunen kendimi suçlu hissediyorum. Bu bakimdan da uzun uzadiya sahsimi savunmak ihtiyacinda ve telasinda degilim. Esasen iddianame diye ortaya konulan metin, her bakimdan o kadar gayri ciddi ki, talebi idam da olsa, böyle bir metin karsisinda, insan sadece sahsini düsünerek savunma yapmaya tenezzul etmez. Yoktan yok çikar; mevcut olmus, hicbir zaman islenmemis suçun iddianamesi de herhalde böyle olaçaktir. Bu iddianame sahsin itibariyle yok hükmündedir? Beni konusmaya sevk eden husus, ne ceza korkusu, ne muhtemel bir cezadan kurtulma gayret ve ümididir. 

Devlet müesseselerini “politikadan arindirma ´´görüntüsü altinda, üstü örtülü particilik gayretlerinin hala ve en menfi sekilde devam ediyor olmasi, karsi karsiya bulundugumuz harbin yeni bir çesidi olan tehlikeli duruma ragmen eski particilik husumetlerinin devam ettirilmesi, bedeli milletimiz için çok agir olan bir hatadir. 
Bir an için hakli ve müsbet manada farkli durumumuzdan fedakarlik ederek, siyasi bir tesekkül olarak MHP ve siyasiler olarak bizler de diyelim ki, bütün siyasi tesekküller ve siyasiler kadar sorumlu ve hatali idik. Bu taktirde bile, farkli ve bizim aleyhimize bir tutum ve tavir takinildigi asikardir. Yanliz MHP´nin, yanliz bizim yargilanmamizdaki haksizligin millet vicdaninda açtigi yara kapanmayacaktir. 
Gerektigi seklinde son ferde kadar tedip ve tenkit edilmis olsalar bile, kendilerine karsi kazanilmis böyle bir netice, Türk devleti için ancak taktik seviyede basari sayilabilecek komünist çete artiklarini bizim mukabilimiz veya muadilimiz gibi düsünmek, Türk siyasi hayatini da, içtimai bünyesini de tanimamamak demekdir ve bize temsil ettigimiz milliyetçilik düsüncesine ve Türk milletine hakarettir. 

Herkes aklini basina toplamalidir: milli bir mektep, bir ocak olarak bilinen Türk Ordusunun bagrinda, onun serefli üniformasi altinda kendilerine milliyetçileri coplattirilan o askerler, bu gencler, yarinki sivil hayatlarinda o coplari ve yumruklari, devletin temeli olan milli kiymetlerimize indirmekte, ser ve fesat tesekküllerinin gönüllü mensup ve taraftari olmakta beis görmeyeceklerdir.

Atatürk ilkeleri nerenize batıyor

Atatürk ilkeleri nerenize batıyor

Saldırılara tahammül edemeyen Denktaş, sonunda patladı:
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, “AB normlarına uymuyor” diyerek Atatürk ilkelerinin tasfiyesini isteyenlere çok sert çıktı.

TÜrk milleti üzerinde oynanan oyunlara dikkat çeken Rauf Denktaş, “Bizi birbirimizden ayırmak, bölmek istiyorlar. ’Ne Mutlu Türküm’ sözünü ortadan kaldırmak istiyorlar” dedi. Atatürk ilkelerine yönelik saldırıları sert bir üslupla eleştiren Denktaş, “Bu ilkelerden vazgeçin’ diyorlar. Nesi batıyor, nerelerine batıyor bu ilkeler? Bunu her Türk’ün sorması lazım. Her Türk’ün bu ilkelere dört elle sarılması lazım” diye konuştu.

Minnettarız…
Gençlere Nutuk ve  Kur’an-ı Kerim  okumalarını tavsiye eden Denktaş, ”Atatürk’e dinsiz diyenlere söylüyorum, Atatürk dinsiz olsaydı, Kur’an meali yazdırmazdı. Atatürk olmasaydı bugün Anadolu’nun birçok yerinde ezan sesi yerine çan sesleri duyulurdu “ dedi.

Neler demişlerdi…

Andrew Duff
(Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkan Yardımcısı) 
 “Türkiye bir şekilde Kemalizm tanımını reforme etmeli ve devlet dairelerinin duvarlarından Kemal Atatürk’ün fotoğraflarını indirmeli…”

Prof. Atilla Yayla
 “Kemalizm, ilerlemeden çok gerilemeye tekabül etmektedir. İleride bizlere, neden 
her yerde bu adamın heykelleri var diye soracaklar”

Prof. Zafer Üskül
(AKP Milletvekili)

Anayasa’da Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yer alıyor. Bu ifadelerin çıkarılması mı gerekecek? 
Yer almaması doğru olur diye düşünüyorum.
Atatürk ilkeleri  nerelerine batıyor! 
Rauf Denktaş, Atatürk ilke ve inkılaplarının Avrupa normlarına uymadığı telkinlerine karşı sert çıktı: Nesi batıyor, nerelerine batıyor bu Atatürk ilkeleri KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş, önceki gün Manisa’nın Soma ilçesinde “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği” konulu bir konferans verdi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Atatürk ilke ve inkılaplarına yönelik saldırıları sert bir üslupla eleştirdi. Denktaş, Atatürkçü Düşünce Derneği ile Gaziler Derneği’nin daveti üzerine geldiği Manisa’nın Soma ilçesinde, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği” konulu bir konferans verdi. Gündüz Beder Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansta, KKTC’nin özgürlük yolunda çektiği sıkıntıları ve Kıbrıs üzerinde oynanan oyunları anlatan Denktaş, “Bizi birbirimizden ayırmak istiyorlar, bizi bölmek istiyorlar. ’Ne Mutlu Türküm’ sözünü ortadan kaldırmak istiyorlar” dedi. 

Dört elle sarılmalıyız
Konuşmasında, Avrupa Birliği’nin dayatmasıyla, Atatürk ilke ve inkılaplarına yönelik heyezanlara da göndermede bulunan Rauf Denktaş, şöyle devam etti: “’Atatürk ilkeleri Avrupa normlarına uymaz, bu ilkelerden vazgeçin’ diyorlar. Nesi batıyor, nerelerine batıyor bu Atatürk ilkeleri? Bunu her Türk’ün sorması lazım. Her Türk’ün bu ilkelere dört elle sarılması lazım.” 

Ezan yerine çan duyulurdu
Konferansta kendisini can kulağıyla dinleyen gençlere de tavsiyelerde bulunan KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, “Atatürk’ün Nutku’nu okuyun evlatlar, Kur’an-ı Kerim-i de okuyun. Atatürk’e dinsiz diyenlere söylüyorum, Atatürk dinsiz olsaydı, Kur’an-ı Kerim meali yazdırmazdı. Bilelim, dinimiz nedir diye araştıralım. Dinimiz hakkında en güzel sözleri Atatürk söylemiştir. Atatürk olmasaydı, bugün Anadolu’nun birçok yerinde çan sesleri duyulurdu ezan yerine” diye konuştu. 

Amaçları Türk askerini
Ada’dan çıkarmak
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara milletvekilleri ve Büyükşehir Belediye Meclisi üyeleri “Ankara Günleri” kapsamında Lefkoşa Belediye Başkanlığı’nda KKTC’nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ziyaret ettiler. Denktaş, ziyarette yaptığı konuşmada Kıbrıs Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas’ın açık çağrısı olduğunu belirterek, “(Kıbrıs Türklerini Türkiye’den ayırmamız lazım’ görüşünde olduğunu” söyledi.

Rum’un niyeti belli
Kendisinin 1968’den 2004’e kadar Rum liderlerinin tümüyle görüşmelerde bulunduğunu ifade eden Denktaş, bu çerçevede karşı tarafın kim olduğunu ve ne istediğini bilmeden görüşme yapılamayacağını söyledi. “Rumların Kıbrıs’ı istediğini ve Yunan toprağı dediklerini” ifade eden Denktaş, bazı Rum liderlerinin de Kıbrıslı Türkleri bu topraklarda “400 yıldır misafir” olarak tanımladıklarını belirtti. Rumların bütün çabasının Türkiye’nin garantisini ortadan kaldırmak olduğunu dile getiren Denktaş, beraberinde de Türk askerinin Ada’dan çıkarılmak istendiğini kaydetti. Denktaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “(Kıbrıslıyız, milliyetçilik fenadır) diyerek yıllardır uğraşmışlar bizim gençler üzerinde. Ancak, kendilerinin Yunan olduklarını ve Yunanistan’dan ayrılmayacaklarını beyan etmişlerdir… Kıbrıs’ın askerden arındırılması isteniyor. Yapılacak anlaşmaların Avrupa Birliği normlarına göre yapılması gerekir. Bu çerçevede adil ve kalıcı bir anlaşma yapılmalıdır.”

Duff: Fotoğrafları indirilsin
Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkan Yardımcısı olan Atatürk düşmanı İngiliz Liberal Demokrat Partili Andrew Duff,  şu küstah açıklamada bulunmuştu: “Türkiye bir şekilde Kemalizm tanımını reforme etmeli ve devlet dairelerinin duvarlarından Atatürk’ün fotoğraflarını indirmeli… Atatürk bugün yaşasaydı Türkiye’nin AB üyeliğine evet demezdi…”

YAYLA: Bu adamın heykeli her yerde…
AKP İzmir Gençlik Kolları’nın düzenlediği panelde konuşan Prof. Atilla Yayla, Atatürk’ten, ’Bu adam’diye sözederek şunları söylemişti: “ Kemalizm, ilerlemeden çok gerilemeye tekabül etmektedir. İleride bizlere, neden her yerde bu adamın heykelleri var diye soracaklar… Soyut özneyi yüceltmek anlamsız….”

Üskül: Anayasadan çıkarılsın
AKP’li  Zafer Üskül de , Anayasa’da Atatürk ilke ve inkılapların çıkarılmasını isteyerek şunları söylemişti: “ Renksiz bir anayasa lazım. Herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen, dayatmayan bir Anayasa lazım. 1982 Anayasası Kemalizm ideolojisini mi yansıtıyor? Anayasa’nın başlangıç bölümünde ve birçok maddesinde bu var. ”

TÜRKİYE’DE ŞAN KIZI DESTÂNI

TÜRKİYE’DE ŞAN KIZI DESTÂNI
Şan Kızı Destânı konusunda 1991 yılına kadar Türkiye’de herhangi bir çalışma yoktur. 1991 yılında eserin Türkiye Türkçesi’nde yayınlanması ile bunun üzerinde birtakım çalışmalar yapılmaya başlamıştır.32 Türkiye’de yapılan çalışmalara temel kaynak olarak yayınlanan bu metin ve metinden önce kitapta yer alan konu ile ilgili tanıtım ve açıklama özelliği taşıyan yazılar olmuştur.
“Şan Kızı Destanı” ve bu metinle ilgili bizim tespit ettiğimiz metinler genel
olarak şu şekildedir:
Eser dört bölümden meydana gelmektedir:
1. Alp ve Cinlerin Davranışları
2. Şan Alban Kızının Evine Giden Yol
3. Yöreglerle Savaş
4. Kardeşler Mutluluklarını Buluyorlar
Kitabın sonunda destanda kullanılan eski Bulgar kelimeleri için bir sözlük de hazırlanmıştır. Eserde yer alan yazılar ve destan metninin kendisi Rusça ve Türkçe olarak verilmiştir. Şan Kızı Destânı’nın Türkçede yayınlanmasıyla eserin bilim adamları tarafından çeşitli incelemelerde kullanılması, üzerinde tahlillerin yapılması süreci de başlamıştır. Bu eser üzerinde Türkiye’de dikkat çeken çalışmaların belli başlıcaları ve araştırmacıların bu destana bakış açılarını şu şekildedir: Ahmet Tacemen, çalışmalarında Şan Kızı Destanı’ndan geniş ölçüde faydalanmıştır. Türk kimliğini, Türk kültürünün çeşitli malzemeleri temelinde elealan Tacemen, olağanüstü güçlerin hayatlarını, hususiyetlerini anlatmak için birçok serencimden geçerek günümüze kadar gelen “Şan Kızı Destanı”ndan faydalandığını belirtir. Şan Kızı Destânı’nda yer alan alplar ve çeşitli kahramanlar çeşitli özellikleriyle ele alınır
Ahmet Tacemen bu destan metinin Türk Kimliği II adlı eserinde “Şan Kızı Destânı”na “Türk Sahası Kadim Eserleri” adlı bölümde yer vermiştir. Bu eseri “Balkanlar, Karadeniz ve Ural Havzası Destanı Şankızı” başlığı altında değerlendirmiştir. Destandan aldığı bir bölüm dışında verdiği bilgiler sadece destanın Türkiye’de yapılan yayında yer alan bilgilerden arettir. Tacemen, bu eserinde çeşitli tahlillerde de Şan Kızı Destanı’ndan faydalanmıştır.Tacemen, Şan Kızı Destânı’nı şu cümlelerle tanıtır: “…Kuzey Türklerinin destanıdır. Şan Kızı Destânı, kadim bir destandır. Şan Kızı Destanı, Türk Tanrısını, Türk tanrısallarını, terennüm eder. Şan Kızı Destanı, uçsuz bucaksız, yeşilli, karlı-buzlu Türk sahasının bu kısmında, Türkün hür şarkısıdır. Şan Kızı Destanı, Türkün inancını dile getirir. Şan Kızı Destanı, daha fazla Türkün kadim geçmişini anlatır. Şan Kızı Destanı, bütün bu özellikleriyle, Sümer destanlarına çok yakındır.
Şan Kızı Destanı arazi kapsamı ebatlarıyla; Roma’dan, Balkanları kapsayarak, Kuzey Karadeniz havzasından, Kafkaslardan, Urallardan, Türkistan’a, Sibirya’ya kadar
ulaşarak, bu yönde Türk sahasının tarihi ebatlarını göstermektedir. Bunun dışında, destanda doğuda bulunan Kuzey Denizleri de yer almaktadır. Coğrafya esaslarından
tarihî Türk Sahasına inebilen Şan Kızı Destanı, tarih kapsamı ebatlarıyla, inanç seviyesine inebilmektedir. Öyle ki onda Türkün binlerce yıllık tarihini görmek mümkündür.
Destanın bu özelliği de, onun eskiliğini göstermektedir. Buna göre kadim destanda tabaka tabaka Türk inancı katmerleşmeleri, Hıristiyanlık katmerleşmeleri ve bütün bunların
İslâm Dini devrinde durulmaları, görülmektedir.”Bu cümlelerden anlaşıldığı gibi Tacemen de Şan Kızı Destânı’nı orijinal bir destan olarak tanıtmaktadır. Tatar bilim adamları arasında süregelen konu ile ilgili tartışmalara değinilmemiş Şan Kızı Destânı’dan orijinal bir destan olarak faydalanılmış ve bu destan metnine başvurulmuştur.
Ahmet Tacemen, Taş verileri temelinde Türk kimliğini ele aldığı eserde de “Şan Kızı Destânı”ndan birçok yerde faydalanmıştır. Tacemen, “Türk Kimliği” eserinin dördüncü cildinde de “Şan Kızı Destanı”nı bir bölüm ayırmıştır. Tacemen, bu bölümde “Hıristiyanlığın Roma’da Yayılmasını Anlatan Kuzeybatı Türklerinin Şan Kızı Destanından Bir Kesit”
başlığı altında destânı şu şekilde tanıtmıştır:
Ahmet Tacemen, Halkbilimi Verileri Zemininde “Roma İmparatorluğunda, Hıristiyanlığın ilk yıllarını yansıtan bir eser Bulgar Türklerinin Şan Kızı Destanıdır. Eser; 835-900 yılları arasında yaşamış Bulgar şairi Mikail Şams Tabir Baştu tarafından 864-882 yılları arasında kaleme alınmıştır. (…)
Eserin; İslâm dininin Kuzeydoğu Türkleri arasında yayılması sırasında kaleme alınmış olması ve müellifin bu dini yayan bir Müslüman Türk dervişi olması, eserde, ayrıca eski
motiflerin, İslâm dini kisvesine bürünmelerine sebep olmuştur.”Bu açıklamanın ardından da Roma’da Hıristiyanların takip edilmeleri ve onların maruz kaldıkları işkencelerin tasvir edildiği bölümler mensur olarak verilmiştir.
Tacemen’in eserlerinden verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı üzere “Şan Kızı Destânı” orijinal bir eser olarak kabul edilmiş ve bunun doğrultusunda tespitlerde bulunulmuştur.
Bu eserle ilgili olarak Türkiye’de yapılan çalışmaların ve bu eserlere yaplan atıfların sayısının çok az olduğunu söylemek mümkündür. Bu çalışmaları
ve atıfları da burada zikretmek önemlidir. Bu eser üzerine yapılan en kapsamlı çalışma Ülkü Demiray tarafından hazırlanan yüksek lisans tezidir. Tezde Şan
Kızı Destanı, Bulgarlar hakkında genel bilgiler verilmiş, Türk dünyası destancılık geleneği hakkında bir genel giriş yapılmıştır. Bu girişin ardından metin özetlenmiş, destanın coğrafyası üzerine tespitlerde bulunulmuş, destan kahramanları, yaradılış konusu ve destandaki eski inanışlar üzerinde incelemeler yapılmıştır.
Tezde genel olarak makalenin ilk bölümünde sözü edilen tartışmalı meseleler konusunda herhangi bir görüş ve tespit bulunmamaktadır. Destan metninin çeşitli konularda problemli olduğu dile getirilmişse de metin gerçek bir destan metni olarak ele alınmış ve çeşitli yönleriyle incelemelere tabi tutulmuş ve bazı neticelere varılmaya çalışılmıştır.
Erdoğan Altınkaynak, “Yer Altı Diyarının Kartalı” adlı makalesinde Şan Kızı Destanı’ndan geniş ölçüde yararlanmıştır. Altınkaynak, Şan Kızı Destânı’ndan aldığı örneklerle Türk mitolojisinde yer altı dünyası konusunda tespitlerde bulunmaktadır. Yer altı dünyası konusunda Şan Kızı Destanı’ndan uzun alıntılar yapılmış Türklerde yer altı dünyası konusunda bazı sonuçlara ulaşmada bu alıntılara önemli bir yer ayrılmıştır.Altınkaynak “Şan Kızı Destânı”nı normal bir destan metni olarak kabul etmiş ve bu metinden faydalanma konusunda şüphe etmemiştir. “Şan Kızı Destânı”ndaki konu ile ilgili mitolojik yer altı dünyası motifi eserin Türk halk
kültürünün bir parçası olarak algılanmıştır. Altınkaynak’ın şu cümleleri destanın orijinal bir eser olarak kabul edildiğine bir kanıt olarak kabul edilebilir“Eski Bulgar destanı olan Şan Kızı Destanı’nda konu ile doğrudan doğruya bağlantı kurulabilecek bir kızım vardır. Ancak burada yer altında yaşayan büyük kuşun yerini at almaktadır.”
“Ancak Mikail Baştu’nun Hint asıllı birisi olduğunu, ve bir İslâm misyoneri olarak Bulgarların arasında bulunduğunun düşünürsek destanın bazı yerlerine kendi inanç
sisteminden veya etnik mitlerinden bazı aktarımlar yaptığı sonucuna gidebiliriz. Yine aynı destana göre yer altında bir altın göl vardır. Bu göl destan kahramanlarından birinin gözlerinden olmuştur.Şan Kızı Destanı ve Cafer Tarihi adlı kaynaklara farklı bir açıdan yaklaşan Osman Karatay bu eserleri “İran İle Turan Hayali Milletler Çağında Avrasya ve
Ortadoğu”43 kitabında, Hırvatların kökeni ve oluşumunu ele aldığı kitabı “In Search of The Lost Tribe-The Origins and Making of The Croation Nation” adlı kitabında ve “Doğu Avrupa Türk Tarihinin Anahatları-Altın Orda Öncesi Dönem-”adlı makalesinde kullanmıştır. Karatay, Şan Kızı Destânı’na Kiev şehrinin eski adı ile ilgili olarak Aksal
kelimesini tartıştığı yerde Şan Kızı Destânı’na atıfta bulunmaktadır: Bence Kiev şehrinin eski ismi Aksal, Asların kuzeybatıya hareketi konusunda fikir verebilir; hatta burası As başkenti Asgaard da olabilir. Aksal kelimesi Genel Türkçe’de ‘dağlık, kayalık’ anlamı ile açıklanabilir. Eski Kiev böyle tepelik bir yerde kurulmuştur ama bunu askal diye adlandırmak abartı olur. Bir Bulgar-Tatar destanı, eski Türkçe’de ‘kal’ kelimesinin ‘kale, mesken’ anlamına geldiğini göstermektedir. Sonradan Arapça’dan aldığımız ve kale haline getirdiğimiz kal’a, bunu duyan ilk Türklere hayli tanıdık gelmişolmalı.”Karatay, “In Search of The Lost Tribe-The Origins and Making of The Croation Nation” adlı kitabında Cafer Tarihi’nin şüpheli bir kaynak olduğunu ifade ederek ona atıfta bulunmuştur:
“Elimizde özgün nüshası bulunmadığı için bilim çevrelerinde itibar edilmeyen Cafer Tarihi, öte yandan önemli ve çözümsüz sorunlara makul çözümler sunabilmektedir. Mesela aydınlatılamayan Utrigur ve Kutrigur meselesinde İmam Bahşi’nin söyledikleri çok makuldür.Karatay, Baraj Destanı ve Şan Kızı Destânı’ndan ayrı düşünemeyeceğimiz Cafer Tarihi’ni “Doğu Avrupa Türk Tarihinin Anahatları-Altın Orda Öncesi Dönem-” adlı makalesinde “Asıl kopya değil, sadece Rusça tercümesi elimizde olduğu için bilim dünyasında kabul görmeyen ve düzmece kabul edilen, 1680 yılında yazıldığıiddia edilen bir Tatar-Bulgar kitabına göre, kendilerini daha sonra Bulgar birliği içinde
gördüğümüz, belki de Bulgarların ta kendisi olan Kafkas Türklerinden Burcanlar Tanrı’ya Kubar veya Subar derlerdi.” ifadeleriyle şüpheli bir eser olarak değerlendirmektedir. Karatay’ın eserin bilim aleminde kabul görmemesi için gösterdiği iki neden; metnin orijinalinin olmayışı, sadece Rusça tercümesinin mevcut oluşu Şan Kızı Destânı ve Baraj Destanı için de geçerlidir. “Şan Kızı Destanı” üzerine Türkiye’de yapılan halkbilimi çalışmalarında bu eserin sahteliği konusunda veya bu konu üzerinde Rusya devam eden tartışmalar konusuna hiçbir temas bulunmamaktadır. Karatay, özellikle Cafer Tarihi’nin bilim camiasında güvenilir bir kaynak olmadığına temas etmiştir. Bu kaynağı çekince ile kullanmış ve bazı noktaların eserde doğru değerlendirildiği ve doğru tespitlerin yapıldığı konularına dikkat çekmiştir. Karatay bu eserlerin orijinal eserler olmadığı konusunu kabul eder. Şan Kızı Destânının
yakın dönemlere ait telif bir eser olduğunu ancak Bulgar tarihi konusunda yazıldığı döneme kadar konu ile ilgili bütün kaynakların kullanıldığını ve mükemmel bir tarih kurgusuna sahip olduğunu söyler
Şan Kızı Destânı’nın Türkiye’de yayınlanmasının üzerinden uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen bu destan üzerinde yapılan çalışmaların sayısı çok fazla değildir. Türk boylarının destanları üzerine yapılan çalışmalar ile karşlaştırıldığı takdirde Şan Kızı Destânı üzerine yapılan çalışmaların azlığı Türk bilim adamlarının da bu destana genel olarak mesafeli yaklaştıklarını göstermektedir

 

%d blogcu bunu beğendi: