HEREDOT

 Resim

HEREDOTOS

 Anadolu’ya ilk gelip, yerleşim yerleriyle konutlar kurmamızın, 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından oluşmadığı, yavaş yavaş da olsa ortaya çıkıyor. Bu yöndeki ön yargıları yıkıp, gerçeği ortaya koymamız şart. Prehistorik dönemlerde Paleolitik kültürlerle başlayıp, daha sonra Çatal Höyük, Alacahöyük, Troia, Lykia, Lydia, Frigia, İonia ve diğer Anadolu kültürleriyle gelişip Byzantion’a varan kültürlerin kökeni, Uzak Doğulu Tokar Türkleriydi. Aşağıda, bu konudaki bilimsel çarpıtmaları ortaya koyan Herodotos’un anlatılarıyla ilgili araştırmada, bugüne kadar gözlerden kaçmış örnekler, belgeleriyle birlikte yer alıyor. Hani, Procopius’un dediği gibi: “Tarih, ataların anısını gelecek kuşaklara iletir; olayları unutturmaya çalışan zamana karşı dirençle karşı koyar; erdemi, her zaman okuyucunun övgüsüne sunar; kötülüklerin sürekli olarak üstüne gider, böylece onların gücünü engeller. Bu yüzden, geçmişteki eylemler, bizim tarafımızdan sadece, bu eylemleri yapanlarla birlikte dikkate alınmalıdır”. Bu nedenle, şimdiye dek Batı’nın çarpıtılmış yorumlarına kandığımız, sırf dil ve inançları yüzünden yadsıdığımız tüm Antik Anadolu kültürlerine; yani, bizden önceki bizlere özür borçluyuz.

 

Neilos (Nil) nehri ve Tritonis (Viktorya) gölü

Herodotos’un (İÖ 490) eserindeki “Libya ulusları” başlıklı bölümün analizine geçmeden, Nil nehri hakkında anlattıklarını konumlandırmamıza tanınacak öncelik, konuyu daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. 

Tarihçi, Mısır Sais’teki Athena hazinesinin yöneticisinden edindiği bilgileri, Nil’in yeri belirlenebilecek biçimde anlatırken şöyle söylüyor: “Thebai’de, Syene ve Elephantine kentleri arasında, sivri tepeleriyle göze çarpan iki dağ vardır; birinin adı Krophi, öbürünün adı Mophi’dir; bu iki dağın arasındaki dipsiz bir uçurumdan fışkırırmış, Nil’in kaynakları; suların yarısı Mısır’a ve Boreas’a (kuzey) doğru, öbür yarısı Ethiopia’ya ve Notos’a (güney)  doğru akarmış….kral Psammetikos….binlerce kulaç uzunluğunda bir ip ördürmüş, bunu uçuruma sarkıtmışlar, ama dibi bulamamışlar”.

Ökmen konuyla ilgili olarak verdiği notta, Sayce’nin, Herodotos’un anlatılarının asılsız olduğu; tapınak yöneticisinin birinci çağlayanı anlatmak istediği; konuyu, Herodotos’un iyi anlayamadığı şeklindeki görüşüne yer vermiş. Herodotos’a bilim adamlığı sıfatını yakıştıramayan Sayce ve diğer batılı bilim adamları, Nil’in birinci çağlayanından aşağıya neden inmek istemez? Herodotos’un bilim adamlığını hak edişiyle, Sayce’nin, günümüze kadar açıklık kazandırılmamış bilime yaklaşımındaki yanılgılarına tanık olacağız aşağıda. 

Bu kapsamda, Afrika haritasına daha geniş kapsamda bakmamız gerekiyor Thebai (Thebes-Teb-Thebāi) bölgesindeki Syene (Assuan-Asvan) ve Elephantine (5. çavlanda Atbara civarı) aynı bölgede ve birbirlerine çok yakın iki merkezdi. Oysa Sais Athena tapınağı yöneticisi,  Nil’in kaynaklarından bahsetmektedir. Nehrin kaynağının, Mısır’daki Thebai, Syene ya da Elephantine’de olmadığı ortada. Bu nedenle, eldeki bilgilerle kalmayıp, Syene’den sonra yeni bir Thebai ve bir ikinci Elephantine yerleşmesini aramamız gerekiyor. 

Herodotos’un bölgeyi bilmemesi ve yalnızca kendisine anlatılanları aktarması, dolayısıyla, aynı adı taşıyan ikinci yerleşkelere açıklık getiremediği ifadelerinde, bundan kaynaklanan bazı belirsizliklerin olması doğaldır  Bu merkez, Nil’in kaynağına yakın bir yer olan Bangweulu bataklığı (Elephantine-Bangweulu Swamps) civarıdır. Bataklık bu adı, Tanganyika gölünün kenarında dev boyutlarda yetişen, bir nevi bataklık sazlarından almış. Yılın son ayları gelip sel suları çekildiğinde, bataklık ve çevresindeki su kanalları, buffalo, daha az sayıdaki fil, timsah, hipopotam ve diğer vahşi hayvanlar yanında çok çeşitli kuş türlerinin de ziyaret merkezi haline geliyor. Asya göçerlerinin ilk kurdukları Elephantine, büyük olasılıkla bu civardaydı.

Zambiya Elephantine’ı, Nil’in yatağına olan yakınlığıyla dikkat çekiyor. Bu merkezle, Mısır’daki Syene arasında sivri tepeleriyle ilgi odağı olan Krophi ve Mophi dağ oluşumlarının günümüzdeki adları, Kongo Demokratik Cumhuriyetinde, Tanganyika gölünün batısındaki Mitumba ve Burundi Cumhuriyeti’nde Karonje dağlarıdır. Bu iki dağ arasında 1,435 m derinliğiyle, dünyanın ikinci en derin gölü, kral Pasammatikos’un dibini bulamadığı “dipsiz uçurum” olarak tanımlanan Tanganyika gölü yer alıyor.  Herodotos, kitabında sözünü ettiği hiçbir bilgiyi imgeleyerek ortaya atmamış. Bilgileri edindiği kaynağın son derece güçlü olduğu açıktır. Kongo-Etiyopya çizgisinde olabilecek bu üç eski kentin, Asya’daki İÖ 5. bin Hongshan Kalkolitik kültürüne bağlı olarak, en geç İÖ 4000-3000 arasındaki bir tarihi kapsaması gerekiyor. Bölgede yapılacak gelecekteki kazılarda, Etiyopya Thebai’ı ve Syene’sinin de ortaya çıkarılacağını umuyoruz.  Bu çerçevede, kral Psammatikos’un Tanganyika gölünde yapmış olabileceği ölçümle ilgili anlatının doğruluğu ortada. Bir tripot’un üçayağı biçimindeki Nyasa, Tanganyika ve Viktorya göllerinden kaynaklanan Nil’in, çıkıştan itibaren Herodotos’un yazdığı şekilde Mısır ve Boreas’a (kuzeydoğu) yönlendiği de doğru. Ancak, sularının öbür yarısının Etiyopya, yani Notos’a (Africvs-güneybatı) gittiği şeklindeki yorumu, aşağı Nil’e göre tanımlanmış ve yanlış bir algılamadan kaynaklanmış olmalı. Zira, nehri besleyen kaynakların tümü kuzeye doğru akarlar. Nil’in Etiyopya kaynaklı üç büyük kolu olan Sobat, Mavi Nil ve Atbara, Etiyopya’da Kaffa ve Amhara tepelerinden çıktıktan sonra, güneydeki Etiyopya’ya değil, Nil gibi kuzeye, yani Mısır’a doğru akan önemli nehirlerdir. Hatanın, Sais Athena yöneticisinin anlatımından, ya da Herodotos’un yanlış algılamasından kaynaklanan, bugün bile coğrafya bilgisinden yoksun, bölgeyi bilmeyen kişilerin içine düşebileceği, basit bir hatadan doğduğu ortadadır. 

Herodotos, Mısır Elephantine’ına kadar olan bilgileri kendi gözleriyle görüp edindiğini, bundan sonrasını ise, sorup soruşturarak ve kendisine anlatılanlardan öğrendiğini açıklıkla ifade ediyor. Kendi payımıza, yazarın bu anlatımı, bilgelik taslamak değil, tam aksine bilimsel açıklık ve gerçekçilik olarak tanımlanmalıdır. 

Anlatımının devamında ise şunları söylüyor: “Nil, Takhompso adasını çevreleyerek bu vadinin içine akar. Elephantine’den sonra içeriye doğru olan bölgede artık Ethiopia’lılar oturmaktadır, adanın yarısı da onlardadır, öbür yarısında Mısırlılar otururlar. Ada büyük bir gölün ağzındadır, bu gölün çevresinde göçebe Ethiopia’lılar vardır;   bu gölü aşınca yeniden Nil yatağını bulursunuz, çünkü Nil burada yayılıp bu gölü meydana getirmiştir. Burada artık gemiden inecek ve kırk gün yaya gideceksiniz; zira burası sivri uçları su üstünde ya da su altında duran kayalıklarla doludur; hangi kayıkla olursa olsun gidilemez.  Bu bölgeyi kırk gün yürüyüp aştıktan sonra bir başka kayığa binip on iki gün daha gideceksiniz; o zaman büyük bir kente varacaksınız ki adı Meroe’dir;  burası deniliyor, geri kalan Ethiopia’nın merkezidir. Bu site tanrılar arasında yalnız Zeus ve Dionysos’a tapar….Bu halk, Zeus oraklleri aracılığıyle, ne zaman ve kime karşı derse o zaman ve ona karşı savaşa girer”. Tarihçi Takhompso adası derken, olasılıkla Viktorya gölündeki en önemli adalardan biri olan Ukereve (Ukerewe) adasını kastediyor Ancak, Nil’i kastettiği ve göldeki adanın etrafını çevirdiğini söylediği satırlarda, Viktorya gölünü de Nil nehrinin bir parçası gibi göstermesi, teşbih sanatının en güzel örneklerinden biridir. 

Yazarın tanımlamaları, Nil’in kaynağından kuzeye doğru yapılmış. Zaten Libya başlığı altında incelediği Afrika anlatımına, kuzeydoğu uçtaki Mısır’ın batısından başlayıp, oradan Akdeniz sahili boyunca batıya yönelmiş, daha sonra batı sahilleri ve zaman zaman orta Afrika’ya değinerek güneyde Ümit Burnu’na (Cabo das Agulhas= İğne burnu) kadar inmiş. Son olarak doğu ve yine orta Afrika ülkelerinde yaşayan toplulukları anlatmasının ardından, tekrar kıtanın kuzeydoğu köşesindeki Mısır’a varmış. Bundan sonraki anlatım planıysa, Mısır-Etiyopya yönündedir. Yani Herodotos da, pek çok Antik yazarda gördüğümüz gibi, disiplinli anlatımını belli bir plan üzerine kurgulamıştır. 

Varsayımsal olarak Mısır’da olduğunu kabul edeceğimiz Takhompso adasının yarısını, Mısırlıların Etiyopya’lılara verecekleri tabii ki düşünülemez. Bu ada, büyük olasılıkla Viktorya gölündeki bir adaydı. Nil nehrinin kaynağı, Tritonis (Viktorya) gölüyle bağlantılı olan Albert gölünün bulunduğu, Etiyopya’nın güney batısındaki Uganda’dadır. Hatta Nil’in buradaki çıkışı Albert Nili olarak adlandırılmış. Bunu, anlatımının devamındaki ifadelerinden de ortaya çıkarmamız olasıdır. Gerçekten de, Viktorya gölü geçildikten sonra, kısa süreli de olsa, Nil yatağı tekrar ortaya çıkıyor. Nehir kısa bir süre sonra, Herodotos’un dediği gibi, doğu-batı doğrultusunda yayılarak, yazarın adını veremediği, bugünkü Kioga gölü’nü oluşturuyor. Buradan kuzeye doğru çıkışta ve aynı yöndeki devamındaysa, yazarın da tarif ettiği gibi, bugün bile aynı adı taşıyan, 4. çağlayanın güneybatısındaki Meroe kentine varılıyor. Bundan sonra, doğu yönünde geriye kalan bölge, onun da dediği gibi o zamanki Etiyopya’nın merkezini oluşturmaktadır.

Mitoslardan birine göre, tanrılar yeryüzündeki kentleri aralarında pay etmeye kalkışmışlar. Atina’ya Poseidon ve Athena talip çıkınca, aralarında anlaşmazlık doğmuş.  Her iki tanrı, yargıç olarak atanan Attika’nın efsanevi kralı Kekrops’un aracılığıyla, Atina topraklarının kendilerine ait olduğu hakkında yarışmaya girmişler. İddialarının kanıtı olarak, akropolde toprağın oğlu Erektheus tapınağında Athena’nın diktiği zeytin ağacı ve akropolün üstündeki tuz gölü  hakkındaki anlatı, Poseidon’un ait olduğu toprakları, yani Etiyopya’da suları tuzlu Turkana gölüne gönderme yapması bakımından özellikle dikkat çekicidir.Tarihçi, şöyle devam ediyor: “Bu kentten (Meroe) çıkarak su yoluyla ‘Kaçaklar’a’ varmak için, Elephantine’den Ethiopia’nın merkezine ne kadar zaman geçtiyse bir o kadar daha zaman harcamak gerekir. Bu kaçaklara Asmakh derler. Bu kelime Yunancada ‘Kralın sol yanında duranlar’ anlamına gelir. Bakınız niçin bu iki yüz kırk bin Mısırlı savaşçı kaçmış ve gelip Ethiopia’lıların yanına yerleşmiş…”. Bu açıklamadan, Viktorya gölündeki Takhompso adasının yarısında oturan Mısırlıların, neden Etiyopya’ya gelip adaya yerleştiklerini anlamak hiç de zor değil.

 Herodotos’un İÖ 850’lerde yaşadığı bilinen Homeros’u, Nil’den, “Okeanos Irmağı” olarak bahsetmesi nedeniyle yadırgamasını, konuları tam olarak bağdaştıramamasına bağlamak gerekir. Zira Homeros, nasıl ve nereden olduğu bilinmez, ama Poseidon’un topraklarının Etiyopya (Turkana gölü) olduğunu biliyordu. Denizlerin Efendisi Poseidon’a, onun Hint Okyanusu’na yakınlığına atfen, bu ünlü nehri Okeanos ırmağı olarak nitelendirmiş Homeros. Bu nedenle onu, bu adı uydurup şiire sokmakla suçlayan Herodotos’un, konuyu bilmezliği nedeniyle şaire haksızlık ettiğini düşünüyoruz

 

Güneş sofrası 

Etiyopya’daki Turkana gölü adını, bölgede yaşayan ve Nuh’un oğlu Ham’dan geldikleri artık kesinlik kazanan Hamî grubu bir kabileden almış. “Chalbi”, Kenya Gabbra dilinde “tuzlu” anlamına geliyor. Turkana gölünün güneydoğu ucundan, güneye doğru biraz inildiğinde, etrafı volkanik ve Antik lavlarla çevrili tuzlu alan, günümüzde “sıcak tava” benzetmesiyle anılmaktadır. Bir makaleye göre, burada yapılan jeolojik ve biyolojik araştırmalarda tespit edilen balık ve küçük omurgalı fosilleriyle salyangoz kabukları, daha 10,000 yıl öncesinde bile, burasının bir göl olduğunu kanıtlamış

 Herodotos, anlatılarının devamındaysa şunları söylemektedir: “….Kambyses’in Makrobios Ethiopia’lılarına karşı yürüyüşü sırasında boyunduruk altına almış olduğu Mısır sınırındaki Ethiopia’lılardır; kutsal Nysa kentinde ve çevresinde otururlar ve ünlü Dionysos bayramlarını kutlarlar. [Bu Ethiopia’lılar ve komşuları, Kalantia Hintlileri ile aynı taneyi yetiştirirler, bu Hintlilerin evleri yeraltındadır]”. Kitaptaki notta, “aynı tane” deyimi, “belki de pirinç” olarak açıklanmış  Etiyopya’da, bugün bile kolay yetiştirilen, yağmurlara dayanıklı ve bereketli (hektar başına 7-8 kental) bir darı çeşidi olan en önemli besin maddesi, Hint darısıdır. Dolayısıyla tanenin, Hint darısı olabileceği hakkındaki olasılık ağırlık kazanıyor. Kuşkusuz, Hindistan’la arada ticaretin olmadığı, İÖ 6. yüzyıldaki bu ürün birlikteliği dikkat çekicidir. Bu ilişki, insanın aklına ister istemez Hindistan’dakiRamapithecus brevirostris’le Turkana çocuğu (Homo erectus) arasındaki yakın ilişki ve köken birliğine işaret etmektedir. Yani, Afrika’dan önce, Hindistan’a varan Pekin Adamı’nın doğduğu yer olan, İç Moğolistan’daki Zhoukoudian’ı (Choukoutien). 

Herodotos Tarihi’ndeki anlatım sırasına göre Libya Ulusları (Dördüncü Kitap): 

Tarihçi, kıtanın kuzeydoğusunda yer alan Mısır’dan (Aigyptos) sonra, batı yönünde yaptığı sıralamada, kıta halklarını aşağıdaki plan doğrultusunda yerleştirmiş

168: Herodotos’un Plynos limanı dediği yer, olasılıkla günümüzdeki Sirte körfezidir. Buna göre, bugünkü Mısır’ın batısından, yaklaşık olarak Sirte körfezi civarına kadarki alan, bugünkü Libya’nın bir bölümünü karşılar. Herodotos burada yaşayanlara, Adyrmakhid’ler diyor.

169: Bunların komşuları olan Gligam’lar, batı yönünde Aphrodisias adasına (bugün Cerbe adası ?) kadar olan alanda yaşamışlar. Yaklaşık olarak yine bugünkü Libya ile Tunus’un bir kısmını kapsıyor. Kyrene’lilerin açmış oldukları Platea adasının mitolojik bir anlamı olsa gerek. Mitosa göre, Apollon’un su perisi Hypseus’un kızı Kyrene’yi kaçırdığı Libya’daki ada bu ada olabilir  Menelaos limanı, Gabeş körfezi; Aziris ise, yine buradaki küçük adalardan biri olmalı. Buranın günümüzdeki Libya olduğu, yazarın, Silphion (Silphium) tarlalarının, buradan başlayıp, Platea adasından Syrtis’e kadar uzandığı hakkındaki ifadesinden anlaşılıyor. Zira, Kyrene’de ele geçen Apollon Karneios’a ait sikkelerdeki Silphion tasvirleri, bitkinin bu bölgeye özel olduğunu açık göstergesi.

170: Giligam’lardan sonra batı yönde gelen Asbyst’ler, Kyrene’nin güneyinde oturanlar. Günümüzdeki Libya topraklarında ve Glygam’ların güney batısındaymışlar.

171: Yine batı yönünde, Asbyst’lerin sınır komşuları olan Auskhis’ler, yaklaşık olarak Fas-Cezayir topraklarında oldukları anlaşılan Barka’ların güneyinde ve bugünkü Cezayir’i kapsamaktadır. Bakales’ler ise, Cezayir’in ortalarına, yaklaşık Talak bölgesine denk düşüyor.

172: Auskhis’lerin batısında bulunan Nasamon’lara ait bölge, Augila vahası karşılığında Çad gölü ve ülke olarak Moritanya’yı karşıtlıyor.                                                             

 174: Garamant’lar dediği kabilenin yaşadığı topraklar, günümüzde Nijer, Güney Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Güney Sudan topraklarını kapsıyor.

173: Nasamonların yakınında  Psylli’lerin ülkesi dediği yer, bugünkü Mali’dir.

175: Nasamonların güneyinde ve deniz kıyısında yaşayan Mak’lar, bugünkü Senegal, Gine, Sierra Leone, Liberya, Fildişi Kıyısı, Gana, Toga ve Benin ülkeleriyle Kamerun’a kadar olan alanda yerleşikmişler. Buradaki önemli Kinyps ırmağı, olasılıkla Nijer nehridir. Buna karşılık Herodotos’un bahsettiği Kharitler tepesini Loma, ya da Nimba dağları olarak tespit etmek olasıdır.

176: Mak’ların komşuları olan Gindan’lar, bugünkü Kamerun’dan Gabon, Kongo ve Angola’ya kadar olan Batı Afrika kıyılarında yerleşikmişler.

177: Gindan’ların ülkesinden denize doğru uzanan İğne burnuna kadarki, Namibia, Botswana, Güney Afrika Cumhuriyeti toprakları, Lotophag’ların yurduymuş. Herodotos Lotophag’larla birlikte, Makhyles’lerden de “Lotos yiyenler” olarak bahsediyor. Madagaskar adasında yetişen ve Altın elma mitosuyla ilgili olduğu açık olan lotos’un (l’Hydnora esculenta-Madagaskar elması),  adanın hemen batı karşısındaki Afrika’da, yani Lotophaglar ve Makhyles’lerin topraklarında da yetiştiğinin belirlenmesi, Herodotos anlatılarındaki doğruluğun kesin kanıtıdır.

178: Deniz kıyısında Lotophag’lardan sonra gelen Makhlyes’lerin toprakları, bugünkü adı Viktorya olan Tritonis gölüne dökülen Triton adındaki büyük ırmağa (Kagera nehri) kadar uzanmaktaydı. O zamanlar, Nyasa ve Tanganyika gölleri de bu ırmaktan kabul edilmiş olabilir. Gölde Phla adında bir ada vardı. Göl bu adı, Titan tanrı Triton’dan almış.

 

180: Makhlyes’ler, komşuları olduğu söylenen Auseia’lılarla (Asyalılar) Atarant’ların arası, Tritonis gölüyle sınırlıymış. Bu alan, günümüzdeki Tanzanya’yı karşılıyor. Auseia’lıların bulundukları bölgenin, büyük olasılıkla Nuh’un gemisinin yanaşmış olabileceği Klimanjaro dağı çevresine denk düşmesi, dikkat çekicidir.179: Tarihçinin Malea burnu olarak bahsettiği burun, Aden körfezinin doğusunda, Somali’den Hint Okyanusu’na uzanan Guardaful burnudur. Burnun güneybatısında Turkana, Tritonis (Viktorya), Tanganyika ve Nyasa gölleri uzanıyor.  Bu alana, Kenya ve Somali düşer.

181: Herodotos, deniz kıyısındaki Afrika göçebelerini anlattıktan sonra, Mısır’da Thebai’ye gelir ve daha sonra, 1. çavlana (yaklaşık bugünkü Asvan kenti) geçer. Bu kez, buradan güneye doğru yaptığı sıralamada, Herakles direklerinden bahsediyor.  Herodotos’un bu sırada tam Sudan’da olması, varlıkları Sudan’da başlayan Baobab (Adansonia digitata-aka the Baobab) ağaçları, yani Herakles direkleri tanımlamasıyla çakışır. Buradan, o zamana göre, on günlük yolun sonunda, Ammon’lar ve Thebai Zeus’u tapınağına benzer tapınaklara geliniyor.

182: Ammon’lardan, güneye doğru bir on gün süren yolculuğun ardından, yine, Ammon’ların bölgesindeki gibi, bir tuz tepesine rastlanır. Bugünkü batı Sudan ve güney Çad topraklarına denk gelen ülke, o zamanlar, Herodotos’a göre Augila’ydı (Çad gölü civarı).  

183: Augila’dan güneye doğru bir on günlük yolculuk sonunda, Garamant’ların yaşadığı, yine tuzlu bir alan oluşturan Etiyopya’ya varılıyor. Herodotos’un anlatımına göre, favna ve fauna bakımından zengin bir topraktır burası. Tarihçinin, Garamant’ların, mağaralarda yaşayan Etiyopya’lıları, dört atlı arabalarla kovalamaları, bize, ilgi çekici bir biçimde, Hermes’i ve Asya’daki dendriti’leri  hatırlatıyor. Mağara adamlarının (Chou adamının torunları), arabaların önünde neredeyse ona denk biçimde hızla koşturmaları, bugün, Etiyopya’lıların atletizmde gösterdikleri başarıların da bir kanıtı. Tarihçi diğer bir yerde, “Kserkes Ordusunun Sayımı” başlığı altında, Etiyopya’lılardan, Mısır’ın güneyinde oturan Etiyopya’lılar ve Asya Etiyopya’lıları  olarak bahsetmesi, iki ayrı yerdeki aynı kökenli halkın, Asya kökenli olduklarını göstermesi bakımından oldukça ilgi çekicidir. Zira, Homeros’un yukarıdaki alıntısında “kimi batan günde oturur, kimi doğan günde…”, şeklindeki söylemiyle çok benzeşen bir anlam taşıyor

184: Garamant’lardan, yine on günlük bir aradan sonra varılan nokta, başka bir tuz tepesinin bulunduğu Atarant’lar (Atlant’lar) denilen insanların yaşadıkları yer, yani Turkana gölü çevresidir. Herodotos Atarantes kabilesinden bahsediyor. Ancak, insanların isimlerinin olmadığı anlaşılan bölgede, tuz tepesinin ardından, bugünkü adı Klimanjaro olan Atlas dağı geliyor. Tarihçiye göre, yerliler bu dağı “gökyüzü direği”   olarak adlandırmışlar. Bunlara verilen “Atlant”lar adının, vaktiyle “Atlas dağı” olarak adlandırılmış olan Klimanjaro dağından geldiği ortada.

Nuh, gemisiyle Afrika’ya gelmeden önce de, bu dağın adı “Atlas”tı. Bu durumda, Atarantlar, burada önceden beri yaşayan Homo erectus’un (Turkana boy) torunlarıydılar.Atlantis, vaktiyle dünyada yer almış ve batmış bir kıta değil, dünyanın ta kendisidir. Bu nedenle, Atarant’ların bu adı taşımaları, Klimanjaro’nun “Atlas” adını taşımasının başlangıcıyla ilgili. Bu durumda, karşımıza iki olasılık çıkıyor:

  1. Klimanjaro, Nuh Afrika’ya geldikten sonra “Atlas” adını aldı.  

Mitos geleneğine göre, Lemuria’daki (MU) tektonik olaylardan sonra Afrika’ya gelen Nuh ve onun oğullarıyla sonraki kuşakların, günümüzdeki Çin topraklarına ait mitosları bölgeye taşıdıkları ortada. Kültür taşıyıcısı Tokar’ların geldikleri bölgedeki yoğun tektonik olaylar hatırlandığında, Mneseus’da (Lemuria) da aynı adı taşıyan bir dağın ismini, Klimanjaro’ya yakıştırmış olabilirler. Bu durumda, Atarantlar, Nuh’un, bölgedeki yerleşik torunları olmalıdır

191: Triton ırmağının (Kagera nehri) batısında, Auseia’lılara komşu olan Maxy’lerdi (Garamant’ların güneyi). Bugünkü kuzeydoğu ve Doğu Zaire.

193: Maxy’lere yakın olanlar  (onların batı yakını) Zautek’lerdi. Burası, Tanganyika gölünün batısında, Güneydoğu Zaire’yi kapsıyor.

194: Maxy’lerden sonra gelen Gyzant’lar (güneyde), Nyasa gölünün batısına düşen, Doğu Zambiya ve Malavi’de yerleşikmişler.

195: Herodotos’un: “Kartaca anlatıları Kyraunis  adasını bu bölgede gösterirler, uzunluğu iki yüz staddır, genişliği azdır; anakaradan gitmesi kolaydır, zeytin ağaçları ve üzüm bağlarıyla doludur. Burada bir göl vardır, derler, o çevrenin kızları gölün dibindeki balçıktan, zifte batırılmış kuş tüyleri kullanarak altın çıkarırlarmış” şeklinde anlattığı göl ve içindeki ada, büyük olasılıkla Tanganyika gölünün içindeki bir ada olmalı. Zira, gölün üç yüz metre aşağısından sonra oksijen yetersizliği baş gösteriyor. Taban ve yüzey ısısı arasındaki farksa, en az 15º Santigrat. Albert gölünden Tanganyika ve ötesinde Nyasa gölüne kadar 1200 km ve Viktorya gölünün yaklaşık 160 km batısına kadarki alanda, üç ana volkanik fay yarığı mevcut. Dolayısıyla, Herodotos’un anlattığı yeri ve Gyzant kızlarının zifte batırılmış kuş tüyleri kullandıkları hakkındaki anlatının doğruluğu çıkıyor ortaya.

 

  Bu kapsamda Herodotos’un, Ktesias ve Plutarkhos’tan büyük İngiliz editörü sayılan Sayce’ye kadar, neden yalancılık hatta kalleşlikle suçlanıp, tıpkı Mısır tanrısı Djehuti gibi bilimsel doğrulukta bulunmadığı, açıkça ortadadır.  Antik yazarların olmadık masallar uydurmadıkları ortada. O zamanlar, günümüzdeki gibi ne çıkar çatışmaları ve ne de ekonomik beklentiler vardı. Bunun yanında şan ve şöhretin ne olduğunu bilmeyen bu insanların, böyle efsaneler yaratmaları için bir gerekçeleri de yoktu. Ancak, zaman içinde, dağ, nehir, göl, hayvan ya da volkanlarla ilişkili olayların, insan kişiliğinde karakterize edilip, eklenen tasvirlerle destansı, hatta, Mısırlı rahibin Solon’a dediği gibi, çocuksu masallara dönüştürüldüğü de yadsınamaz.

 

Özellikle tarih bilimi konusunda, Batı’dan gelen her varsayım ya da öneriyi, bilimsel süzgecimizden geçirmeden kabullenme alışkanlığımızdan vazgeçmek zorundayız. Tıpkı Anadolu’ya ilk gelişimizi 1071 Malazgirt savaşıyla başlatmalarındaki yanlış yönlendirmelerine ortak olduğumuz, söyledikleri hemen her şeyi, araştırıp sorgulamaksızın kabul ettiğimiz gibi.

Tarihsel geçmişimiz konusunda anlattığı doğrular nedeniyle çok şey borçlu olduğumuz, günümüzde bile bizlere yol gösterip örnek oluşturabilecek Halikarnassos’lu (Bodrum) bilim adamımız Herodotos’a, sonsuz minnet duyguları ve teşekkürlerimizle. Zira o, bugün için bile geçerli olan kanıtlarıyla, bilim adına elden gelenden çok daha fazlasını yapmış.

Atlantis Efsanesi ve Kafkasya ile İlişkisi

Resim

 

ATLANTİS EFSANESİ ve KAFKASYA

Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da. gene epeyce zararlı. oluyordu. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden yok olur ve silinir gider.Efsane şöyle baslar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce genellikle bir çoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış. Büyüklüğü Libya ye Asya (Anadolu)’nın toplam alanından daha genişmiş. Burada Güneş’e tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış… Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişlerdi.

Zamanımızdan 2400 yıl kadar evvel yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Plato) M.E.428-348, Atlantis efsanesini ilk yazan adamdır. Eflatuna göre, Atinalı Solon, M.E. 6ncı. yüzyılda yaşadı, devlet adamı, eski Mısır’ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu  Mısır rahipleri Solon’a Yunan ve Mısır uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9000 yıl evvel sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk defa olarak bir batılı Atlantis’in varlığını efsane  şeklinde dahi olsa,öğrenmiş olur.

 Sonradan bu notlar ve bilgiler Eflatun tarafından diyaloglar adı altında kaleme alınır.

Birinci diyalog, Timaeus, ikinci diyalog, Critias, veya Atlantik’ dir. Eflatun bu iki. yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detayları ile izah eder. (İlgilenenler, bu eseri okumaları tavsiye olunur).

 Bir çok alime göre, Atlantis, Atlas Okyanusunda değil, fakat başka bir yerde idi. Örneğin, Akdeniz’de, veya Ege’de Tera adası, Afrika’da, Kuzey Denizinde, vs., bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya’da olduğundan bahseder, bunlar Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth, gibi tarihçi ve araştırmacılardır.

 Atlantis kıtasının Kafkasya’da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.

 Atlantis’ in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa’nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas dağlarıdır, ve bu civarda yaşayan insanlar en yakın kara olduğu için tufanda kurtulanlar arasında aayılabilir. Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım Atlantisliler’in de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri de akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır.

 Milletler devir, devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar.  Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır. Bir yüzyıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır’ın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlılar’ın Pers ve Darius hakkında hemen hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılarda deşifre olunca çok şeyler öğrenildi, ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve  Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.

 Kafkasya’ya gelince konumuz dahiline giren, özellikle Kuzey-Kafkasya birçok efsane ve masallara konu olmuş, iklimi, geçmişi, coğrafyası ve tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir. 

 Bu  özellikle Çerkezistan (veya Çerkezya) bölgesinde 19ncu yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları. ve katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir, (E. Chantre) Maikop ve civarında. Gene sahilde Tuapse’ den içerde Osetya’ya kadar olan bölgede  ki bu da eski Çerkezya mıntıkası. olarak kabul edilir, Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.

[…]

 Kafkasya hakkında iki çok şümullü eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve sonra bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci eserinde, Kuzey-Kafkasya’da görmüş olduğu “Devasa” harabelerden bahseder. Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika’da,Bolivya’da, 4000 metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde, “Tihuanaco” kalıntılarında görüldüğü bu “Devasa” harabelerin nasıl bu yüksek yerlerde binlerce  yıl evvel, ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı muamması hala çözülmemiştir. Baddeley’in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında, Kaluat köy sırtlarında, Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına “Devler Kalesi denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamakta idi. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup kesilmiş veya yontulmuş değildir,sanki kalıptan çıkmışsa benzer, yüzlerce ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir çimento gibi madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı. Görünümü  vermektedir. Baddeley’in sorusuna cevaben, Prof. Melitset Bekof, bunların Keltler’den kalma olabileceğini söyler, fakat Baddeley’ e göre bu eserin Kafkas-Nart mitolojisine de dayanabileceği tasavvur edilebilir.

Bunun gibi daha birçok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya’da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanları etkilediği inkar edilemez.

Sonraları  halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat en ilginç nokta  şudur: Kuzey-Kafkasya halkları, özellikle Çerkez dediğimiz, Adige’ler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokton yerel ahalisini teşkil etmektedir Adigeler’in, Şhabze denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi anayasaları. vardır. 19 uncu yüzyılda Avrupalılar’a kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan bu Çerkezler’ in arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James S.Bell, bu insanlar için; “Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur, genellikle Çerkezler, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdırlar.” diye yazmıştır.

Gene Çerkezleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T.de Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsa idi, bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.

Şimdi en mühim noktaya gelelim; yazılı bir kanunları,polisi, üniversitesi, yazılı bir edebiyatı ve maliye teşkilatı, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun,ilkel, barbar bir kabile düzeni olması gerekirken; halkın birbirini yağmaya, sefahate, içkiye ve eğlenceye düşkün, korku ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması icap ettiği şartlarda, aksine bu ilkel şartların mevcut olduğu bu toplumda, bin yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz milletinin, veya diğer ileri milletlerin, tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık tahsil ve eğitim ile devamlı,. tekamül eden kanunlar yapılır ve bunlar polis, asker vs., kuvvetlerle işleme sokulurken, Çerkezler’de tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam edegelmekte idi. Rus işgaline kadar(1864) bağımsız Çerkezya’da yalnız misafir olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı tecavüz,hırsızlık ve düşmanca hareket görülmüştür.

Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır. (Charles Berlitz,Mystery of Atlantis, 1976)

Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir… Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?

Çerkezler kendilerine, kendi lisanlarınca  ADIge derler. Bu da AD’dan gelen  anlamına gelebilir. Bir de ADemey adında bir Çerkez boyu vardır ki geçmişinin Adem’e dayandığını iddia eder. 

 Eflatun, Kritias adlı ikinci diyalogunda Atlantisliler’den ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor; “Törelerine ve adetlerine çok bağlı idiler. İlahlarına karşı saygılı idiler. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleri idi. Ahlak en önem verdikleri kıymet idi. Dünyevi  şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal, mülk, altın, servet onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefahat onları. zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk,servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazi insanlardı

 Eflatun’un Atlantisliler’in adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir benzerlikle, Kont de Marigny, E.Spencer, J. Sbell, J. A. Longworth ve D. Urquhart gibi Avrupalılar’ın Çerkezler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri  arasındaki benzerlik hayret vericidir. 

Bazı şüpheciler, Atlantis’in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun’un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler.Eğer bu iddia doğru ise, demek ki Eflatun’un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum, binlerce yıl Çerkezya da gerçekleşmiş olmuyor mu ?

Avrupa’da Bronz devrinde etken olmuş bir Etrüsk uygarlığı vardı. Italya’nın Ligurya yöresinde gelişmiş olan Etrüsk uygarlığı sonraları Roma’lılar tarafından tasfiye edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne dek çözülememiş  bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüskler, Italya’ya, Anadolu’dan Lydia’dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititler’in bir kolu idi,Anadolu’ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu iddia edilir. Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkezlerin Ubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britanika Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar. (Encyclopedia Brittanica, Etruscan Language). Birçok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yüzyılda yaşamış Çerkez tarihçisi, Noguma Şura Bekmurzin, Etrüskler’in, Ligurlar’ın ve Pelasglar’ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı ve yazarlarından Aytek Natımok ve Gunokue K. Özbay da vardır.

Eflatun ise Etrüskler’in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligurya için özellikle Atlantis’in bir kolonisidir der. (C.Berlitz.Mystery of Atlantis).

Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır;  “Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları’nın yüksek vadilerinde yaşayan  kavimlerin elindedir.”

Basklar, İspanya’nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa hududu yakınlarında yaşayan Avrupa’nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir millet olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl itikatları vardır.

Lisanları Avrupa’nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere. dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela ‘tavan kelimesi mağaranın üstü manasına olup,’bıçak’ kelimesi ise ‘kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence’in Atlantis’ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştiklerini bir nevi teyit eder gibidir.

Britanika Ansiklopedisi, Bask Lisanının, Kafkas lisansları ile alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar.

Atlantis’in Esrarı, kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa’nın çok eskilerden kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, ­buzul çağından evvelki bir lisan yahut da daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi, der.

Öyleyse, Kafkas lisanları – özellikle Çerkez, Abhaz Lehçeler de – bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı ?

Bask’lar ırken ve lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar (Tarihte Kafkasya) isimli kitabında Gen. I. Berkok, Bask’ların, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya’da hala ‘Baskheg’ diye hitap edildiğinden bahseder.

Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Bask’ların ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Bask’ların da Kafkas, Çerkez-Adige ve Abhaz kavmi ile yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir.

Çerkezler arasında en küçük köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz yaygın bir söyleşi vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, “Ta ham hitug ou vieh” manası, “Allah seni o batan adaya sürsün.” Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce km. uzakta deniz görmemişler arasında da kullanılmakta idi.

Gene Çerkezlerde ihtiyar nineler ve dedeler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel dahi ‘uçan gemiler’ ve ‘yelkensiz vapurlar’ ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir. (Circassian Star, No. l, vol. l, Nana, Nina)

Günümüzde Atlantis’in geçmişteki varlığı tam olarak kanıtlanmış değildir. Fakat birçok ilim adamı yüzlerce yazar, yıllardan beri bu konuda yüzlerce eser yazmışlar, tezler yürütmüşler ve iddialarda bulunmuşlardır. Bu konu ile alakalı filimler çevrilmiş ve konferanslar verilmiştir.

Bu incelememiz de bu konuya küçük bir ışık tutabilirse, mutlu oluruz.

 

Aydın O. Erkan

ŞAN KIZI DESTANI II

TATAR MATBUATINDA ŞAN KIZI DESTANI,
BARAJ DESTANI VE CAFER TARİHİ
“Şan Kızı Destânı” günümüzde Kazan Tatarları veya Kazan Türklerinin kökenleri, etnik adları konusunda bilim adamları arasında devam eden tartışmalarda Tatarların etnik adlarının Bulgar olması gerektiği fikrini savunanlar tarafından “Baraj Destanı”20 ve “Cafer Tarihi”21 gibi eserlerle birlikte kaynak eser ola rak gösterilmektedir. Tatar bilim adamları ve bu konu üzerinde çalışanlar arasında sahte ve gerçek oldukları konusunda şiddetli tartışmaların devam ettiği “Şan Kızı Destanı”, “Baraj Destanı” ve “Cafer Tarihi” eserlerini yayına hazırlayan Ferhad Nuritdinov, bu eserlerin bulunuşunu Djafer Tarihi. Svod Bulgarskih Letopisey 1680 Goda adlı eserin ilk cildinin girişinde Neskol’ko Slov O Svode (Derleme Hakkında Birkaç Söz) adlı giriş makalesinde yayınında şu şekilde anlatmaktadır: Bulunan üçüncü eserin (Cafer Tarihi) yazarı Bahşi İman köken olarak Başkurt Bulgarı’dır. O 1680 yılında Bulgar bağımsızlık hareketinin önderi Seyid Cafer’in sekreteriydi. Onlar Başkurdistan’da yaşamışlar. Seyid Cafer’in elinde Gazi-Baraj adlı kişinin 1299-1246 yıllarında yazılmış ‘Gazi-Baraj Tarihi’, Muhammet Emin adlı tarihçinin ‘Pravednıy Put’ İli Blagoçestvıye Deyaniya Bulgarskih Şeyhov’ adlı 1483 yılında yazılmış eseri, MuhammedyarBu-Yurga’nın 1551 yılında yazdığı ‘Kazan Tarihi’, İşMuhammed’in 1605 yılında yazdığı ‘Şeyh-Gali Kitabı’ adlı eserler olmuş ve bunların temelinde kendi katibine Bulgar tarihini yazmasını söylemiş. Bahşi İman bu görevi 1680 yılında başarılı bir şekilde yerine getirmiş. Bundan sonra bu yeni yazılmış tarihin XIX. yüzyılda tercümesi Kazakistan’ın Petropavlovsk’lu (Kızılyar) Bulgar İbrahim
Muhammetkerim oğlu Nigmetullin’in (1916-1941) eline geçer. İ.M. Nigmetullin 1939 yılında onu eski Bulgar dilinden Rusçaya tercüme eder. Onu tercüme ettikten sonra
NKVD (İçişleri Halk Komitesi) ajanları gelip Bahşi İman’ın Arap harfleri ile eski Bulgar dilinde yazılan kitabına el koyarlar. Rusça tercümesine ise büyük saygılarından dolayı
dokunmazlar. Bu kişi Ferhad Nuretdinov’un annesi Reşide Hanım’ın öz abisidir. Bu şekilde yirmi üç yaşındaki Ferhad Nuretdinov Bulgar’ın eski tarihini, edebiyat tarihlerini
korumuştur. İ.M. Nigmetullin Alman savaşı sırasında ölür ve onun yazmaları annesi Latife’de (14-15 defter civarında) kalır. Bunlar 1976 yılında F. Nuretdinov’un eline
geçer. Fakat bu defterler Nuretdinov’un yazlığından çalınır. Bunlardan sadece F.Nuretdinov tarafından ancak yarısı hazırlanmış ‘Cafer Tarihi’, ‘Şan Kızı Destanı’,
‘Baraj Destanı’ gibi parçalar kalmıştır.
Nurutdinov’un verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı gibi söz konusu üç eserin de hiçbir yazma nüshası elde yoktur. Nurutdinov ve onun fikirlerini destekleyenlerin Bulgar meselesi konusunda başvurdukları üç eserin de orijinallerinin olmaması ve konu ile ilgili hiçbir kaynakta bu eserlerin zikredilmeyişi elbette bilimsel anlamda sorunlar yaratmaktadır. Tatar Türkleri arasında bu konutartışıldığı için Bulgar fikrini savunan birçok bilim adamı dahi bu kaynaklarıbaşvuru eseri olarak eserlerinde kullanmamıştır. Makalemizin konusu olan “Şan Kızı Destanı”nın şairi hakkında da herhangi bir kayıt, herhangi bir orijinal bilgi mevcut değildir. Destanın şairi Mikail Baştu İbn-i Şems Tebir hakkında verilen bilgiler Nurutdinov’a aittir.
Nurutdinov’un verdiği bilgilere göre “Şan Kızı Destanı” Bulgar Şairi Mikail Baştu tarafından (yaklaşık 835-900 yıllarında) yazılmıştır. Mikail Baştu’nun soyu Bulgar soyu Sinc’den (Bulgar telaffuzuyla Sintyau, Tintyau veya Timtyau) gelmektedir. Onun uzak atası da Hintli tüccar Sinc, Müslüman adıyla Abdulla Tebir’dir. Hazar kasabası Semender’e yerleşmiştir. Tebir’in oğlu Şams Kara (Batı) Bulgarların hükümdarı Aydar’ın Ukrayna karargâhı Baştu kasabasına (bugünkü Kiev) taşınmıştır. Burada 825 senesinde Aydar’ı ve Kara Bulgarlı
soyluların bazılarını da Müslümanlaştırmıştır. Kiev’de mağara tekkesini kurmuştur. Sonradan burası Kiev manastırına çevrilmiştir. Şams’ın oğlu Mikail, Aydar’ın oğlu Cılkı’ya hizmet etmiş ve aynı zamanda misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur Nurutdinov’un verdiği bu bilgiler elde bulunan kaynaklar tarafından teyit edilmemektedir. Nurutdinov da bu bilgilerin kaynağı konusunda hiçbir bilgi vermemektedir. Ancak Nurutdinov şairin söz konusu destânı kaleme alışını da yine hiçbir kaynak göstermeden ayrıntılı bir şekilde vermektedir. Onun her konuda olduğu gibi bu konuda da ileri sürdüğü fikirlerle ilgili tek kaynağı kendisinde bulunduğunu söylediği Rusçaya çevrilmiş malzemedir. Nurutdinov,Mikail Baştu’nun “Şan Kızı Destânı”nı kaleme alış sürecini şu cümlelerle anlatır: “Yaklaşık olarak 865 senesinde eski Bulgar kahramanlık eposu ‘Şan Kızı Destânı”nın motifleriyle, kendi destânını “Şan Kızı Destânı’nı yazmaya başlamıştır.
864 senesinde Kara (Batı) Bulgarlar, Hazarlar tarafından yenilmişlerdir. 870 senesinde Mikail, Cılkı’nın ve Kara (Batı) Bulgarlarının bir kısmının ardından Volga-Kama bölgesine gitmiştir. Burada 865 senesinde Cılkı Bulgar İslâm devletini ilân etmiştir. Mikail, Cılkı’nın (865-882), daha sonra da onun oğulları –Han Bat- Ugor’un (882-925) ve Almuş Cafar’ın (895-925) danışmanı olmuştur. Doğduğu yerin –Kiev’in ismine göre ‘Baştu’ (Kievli) denilmiştir. 882 senesinde Mikail hayatının en büyük eserini, ‘Şan KızıDestânı’nı bitirmiş ve onu Bulgar tahtına çıkan Bat-Ugor’a ithaf etmiştir.”Nurutdinov burada Mikail Baştu ile ilgili daha başka bilgiler de vermektedir. Baştu eğitim ve aydınlanmanın mümessili olmuştur. Arap yazısı temelinde Bulgar alfabesini hazırlamış, Müslüman mektepleri ile Bulgar eğitim ağınıyaratmıştır. Bunun sayesinde de bu yazdığı destan eğitimli Bulgarlar tarafından okunabilmiştir. Baştu 900 yılında çıktığı son misyonerlik yolculuğunda Çulman (Kama) nehrinde boğulmuştur. Baştu, hayatının sonuna kadar Bul gar hükümdarlarına, ilk önce Cılkı’ya (865-882) ve Almun Cafar’a (895-925) hizmet etmiştir. Bulgar halkının ilk nüfus sayımını da o yapmıştır.Nurutdinov, eserin orijinalliğini ve onun kıymetini ispat edebilmek amacıyla bazı bilim adamlarının fikirlerine de başvurmuştur. Örneğin, Şan Kızı Destânı’nın Türkiye’de yapılan baskısında metnin kendisinden önce Nurutdinov’un yazılarının ardından Ukraynalı Yuriy Oleynik ve Türkiye’den Ahmet Temir’in yazılarında destanla ilgili notlar bulunmaktadır. Oleynik’in, Şan Kızı Destanı’nı genel hatlarıyla ele alan yazısının sonundaki şu cümleleri onun bu destanı kendi açısından kıymetli bulduğunu göstermektedir. “Şüphesiz, ‘Şan Kızı Destânı’nın mitolojisi ve benzerliklerini incelemeye ayrı bir temek araştırması gerekmektedir. Ben ‘Şan Kızı Destânı’nın, yetenekli bir yüce halkın tarihi olduğunu, onu kaynağından alarak kudretli bir devlet kurmasına kadar gösteren tarih olduğunu destânı okuyan her bir okuyucunun anlaması için sadece birkaç örnek olarak verdim. Aynı anda diğer başka halkların kültürlerinin tetkiki için de elverişli malzemedir. Bir sözle, bütün dünyayı içine alan bir şaheserdir.”Oleynik’in makalesinin ardından Ahmet Temir “Bulgar Tarihine Kısa Bir Bakış-Türk Tarihi İçinde Bulgarlar” adlı yazısında eserin sözlü kaynaklara dayandığını belirtmekle birlikte onun tarihî kıymetine dikkat çeker. “Halk ağzında yaşayan destan, hikâye ve rivayetlere dayanılarak yazıldığı görülen önümüzdeki ‘Şan Kızı Destânı’ adlı eserin içindekileri, meydana geliş şekli ve tarihî vakalarla ilgisi üzerine okuyucular, eserin başına konmuş olan makalelerden gerekli bilgileri edinebileceklerdir. Bu açıklamalara göre eserin, Orta Çağda Doğu Avrupa’da önemli rol oynamış olan Türk kavimlerinden ‘Bulgarlar’ın, V-XIII. yy.lara ait ‘Volga Bulgar’ devri tarihi ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır.”Nurutdinov’un “Şan Kızı Destanı” adı ile Türkiye’de yayınlanan eserde verdiği bu bilgiler konusunda hiçbir kaynak zikredilmemektedir. Sadece İbn-i Fazlan’ın, onun ölümü konusunda bilgi verdiği zikredilmiştir. 931 yılında yazlan Kesikbaş Kitabı’nın Mikail Baştu –İbn Şams Tebir’in oğlu Abdulla İbn Baştu tarafından yazıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca Şan Kızı destânının orijinal metninin günümüze İ.M. Nigmatullin tarafından yapılan Rusça tercüme sayesinde ulaştığını dile getirmiştir. Bu tercümenin yapıldığı orijinal metnin ise büyük bir ihtimalle XX. yüzyılın otuzlu yıllarında yok edilmiştir. Çünkü bu dönem Sovyetler Birliği’nde Arap alfabesi ile yazılan eserler imha edilmekte ve bu eserleri saklayanlar ise büyük baskılara maruz kalmaktaydı.

Nurutdinov’un yayınladığı Şan Kızı Destanı’na Tataristan’da bu konuda yazdığı yazılarla en büyük tepkiyi veren Marsel Ahmetcanov özel olarak bukonuyu “Şan Kızı Destanı Igı-Zıgısı” (Şan Kızı Destanı Tantanası) makalesinde ele alır. Ahmetcanov, bu eserleri meydana getiren şartları ve siyasî ortamı, Veysîleri, Rusların bu konudaki müdahalelerini çeşitli dönemler içerisinde ele alır. Bizim de yukarıda zaman zaman değindiğimiz gibi Şan Kızı Destanı’nın elde hiçbir orijinal metninin olmaması, bu kaynakların herhangi bir kaynakta hiçbir şekilde zikredilmeyişi Ahmetcanov’un fikirlerini destekleyen önemli noktalar olmuştur.Marsel Ahmetcanov, eleştirilerini sadece “Şan Kızı Destanı”na değil aynı zamanda “Baraj Destanı” ve “Cafer Tarihi”ni makaleleriyle eleştirmiştir.
Ahmetcanov, bu üç eseri birlikte ele almaktadır. Bu doğru bir yaklaşımdır. Çünkü bu eserleri ortaya çıkaran fikir akımı ve şahıslar aynı kişilerdir. Ahmetcanov, bu eserlerin sahte olduğunu onları sadece içerik bakımından ele alarak değil aynı zamanda Nurutdinov’un kendi çelişkili ifadelerini de kullanarak ispatlamaya çalışmıştır. Yukarıda bu eserlerin yayınlanışı ile ilgili olarak Nurutdinov’un kendisinin verdiği bilgilerin çelişkili olması ve bu bilgilerin dayanaksız oluşu sebebiyle onun eserlerin tercümelerinin bulunduğu defterlere
ulaşmasını bir masala benzetir. Cafer Tarihi, Şan Kızı Destanı ve Baraj Destanı’nın tarihî birer yalan olduğunu şu şekilde ispatlamaya çalışır: “Bu gibi masalların bilimsel çalışmalar yapan kişiler, arkeologlar, metin uzmanları için inandırıcı olduğunu düşünmüyorum. (…) 1916 yılında doğan, filoloji ve tarih bilimi konusunda yetkinliği olmayan İbrahim
Nurutdinov’un 1939 yılında büyük hacimli, zor Arap harfleriyle yazılmış bin yıl önce Bulgarların konuştuğu dilde yazılmış eseri okuyup, anlayıp, Rusça’ya tercüme etmesi
hiçbir şekilde inandırıcı değil. Aynı şekilde sadece eski ve orta asırlardaki Bulgarların kullandığı tarihi realiteler, kronolojinin verilişi de insanın inanamayacağı bir sayıklamadır. Bunun örneğini Tatar edebiyatı yadigârlarının incelenmesinde görmek mümkündür. Alimcan İbrahimov Dil, Edebiyat ve Sanat Enstitüsü’nde çalışan bir metin uzmannın iki yıl içinde XVIII. yüzyıl elyazma metnin 63 sayfasını (daktiloda basılmış) işleyebildiği arşiv metinlerinin yardımıyla ispatlanabilir. Şimdi Cafer ‘Cafer Tarihi’, ‘Baraj Destanı’, ‘Şan Kızı Destanı’ gibi eserlerin elyazmalarının ne kadar hacimli olduklarını sayalım: ‘Cafer Tarihi’nin iki cildi yaklaşık 550 sayfa. Her sayfada ortalama 43 satır ve her satırda 60 karakter. Demek ki bir basma sayfa da 2400’den fazla karakter bulunmaktadır. Elyazmada her sayfa yaklaşık 750 karakter olduğu kabul edilirse 550 sayfalık basma kitap (Baraj Destanı) 1700
sayfalık elyazmayı oluşturmaktadır.
Bunlara ‘Şan Kızı Destanı’, ‘Baraj Destanı’ gibi (419+?)=X sayfalı kitapları da ekleyince, (Yani Ferhad Nurutdinov’un yazlığında kaybolan sayfaları) malum Bulgar
mirası 3000 sayfadan az olmayan bir elyazma olmalıdır. Böyle hacimli bir eseri, İbrahim Nigmatullin 1939 yılında değil, 1929 yılında başlamış olsa da bunu tercüme edemezdi. Çünkü paleografya, filoloji ve tarih bakımından onun hazırlığı, yumuşak bir şekildesöylersek, çok aşağı derecededir. Ama bu eski Bulgarlar devrindeki kronolojiyi gregoryan stilinde, böyle tüm bir şekilde kim tercüme etti acaba?”Buraya kadar verilen bilgilerden de anlaşıldığı gibi bu destan metni İdilUral bölgesinde sınırlı bir çevre tarafından kullanılmış, halk arasında yaygınlaşmamıştır. Hatta Bulgar kimliğinden rahatsız olmayan bilim adamları tarafından dahi orijinal eserler olarak kabul edilerek kullanılmamıştır. Eseri kaynak
olarak ele alanlar bilim camiasının dışında dar bir çevrede sıkışıp kalmıştır.

Bir Destan Şan Kızı

Tatar-Bulgar Meselesi Temelinde

Bir Destan Şan Kızı

Özet
İdil-Ural bölgesinde etnik kimlikler üzerinde yaşanan sorun, zaman zaman
folklor ürünlerine de yansımaktadır. Bazen de folklor, bu tartışmalar içerisinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Belirli fikirler doğrultusunda, sahte metinler de oluşturulmaktadır.
“Şan Kızı Destanı”, bu tartışmaların merkezinde bir metindir. Tatar bilim adamları, hiçbir orijinal metni olmayan bu destanı, sahte olarak kabul etmektedir. Tatar bilim adamları
arasında, tartışmalar devam etmektedir. Bu tartışmalar, Türk halk bilimcileri tarafından değerlendirilmediği halde, söz konusu metin, orijinal kabul edilip, Türkiye’de de yayımlanmıştır. Yayımlanan metin üzerinde, tartışmalı durumlar dikkate alınmadan incelemeler yapılmaya başlanmıştır. Tartışmalı metinlerin incelemelerde kaynak olarak kullanılması,
Türk bilim adamlarını yanlış sonuçlara ulaştırmaktadır. Şan Kızı Destanı hakkında yazılanlar ve onun orijinal bir metin olarak kabul edilişi de Türk bilim adamlarını farkında
olmadan Tatar-Bulgar etnonimi meselesi konusunda bir taraf haline getirmektedir.
Anahtar Kelimeler: Destan, Şan Kızı Destanı, sahte folklor, Tatar, İdil Bulgarı.Türkiye’de, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Sovyet coğrafyasında yaşayan Türk boylarının halk edebiyatı üzerine yapılan çalışmaların sayısı artmaya başlamıştır. Yapılan çalışmalar arasında zaman zaman yaratıldıkları bölgede tartışmalı olan bazı metinler önemli çalışmalara konu edilmiştir. Bu tartışmalı metinler üzerindeki tartışmaların bilinerek üzerinde çalışmalar yapılması Türkoloji araştırmaları için bir problem teşkil etmemektedir. Ancak
üzerinde çok sayıda tartışma bulunan, gerçek bir halk edebiyatı metni olup olmadığı konusunda ciddî şüphelerin ve tartışmaların günümüze kadar devam ettiği metinlerden yola çıkılarak bazı çıkarımlarda bulunmak, ileride araştırmacılar için yanlış veriler ortaya koyabilir. Bu konuda, üzerinde durulması gereken eserlerden birisi de “Şan Kızı Destanı” adı ile yayınlanan ve Bulgar Türklerinin destanı olarak tanıtılan metindir. Bu makalede bu metin üzerinde şekil ve içerik bakımından bir inceleme yapılmayacaktır; çünkü bu metin tarihî, mitik vb. unsurlar bakımından farklı çalışmaların konusu olabilecek hacimde bir metindir. Bu çalışmadaki amacımız bu metnin kimlik, tarih tartışmaları içerisinde bir eserin ortaya çıkışı, bu eserin bir halk edebiyatı eseri olarak tanıtılması sürecini ortaya koymak ve bugüne kadar Türkiye’de bu eser üzerindeki değerlendirme ve çalışmalara dikkat çekmektir. Bu noktalar doğru bir şekilde ortaya koyulduğu takdirde eser üzerinde daha doğru incelemeler ve tespitler yapmak mümkün olacaktır. Halk edebiyatı metinleri genelde Rusya’da, özellikle de Sovyetler Birliği döneminde ideolojik amaçlarla kullanılmış, zaman zaman bazı eserler yasaklanmış zaman zaman da Sovyet ideolojisinin amaçları doğrultusunda yeni
eserler meydana getirilmiş, bazı eserlerde de ideolojinin istekleri doğrultusunda oynamalar yapılmıştır.Çarlık döneminde, Sovyet döneminde ve bunun ardından Rusya Federasyonu döneminde folklor ürünlerine bu tür yakla şımlar devam etmiştir. Rusya’da folklor malzemelerinin dönemin ideolojik kaygıları doğrultusunda kullanılması, bu yönde folklor eserlerinin zaman zaman tahrif edilerek yayınlanması zaman zaman da bu doğrultuda sahte folklor eserlerinin ortaya koyulmasının sebeplerini daha iyi anlamak için bize göre öncelikle İlminskiy’in çalışmalarına dikkat etmek gerekmektedir. İlminskiy, bölgede aradan geçen uzun sürede Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma faaliyetlerinde harcanan para ve emeklerin boşa gittiğini fark etmiştir. Bölgede yaşayan halklar arasında sadece Türklerin değil aynı zamanda Fin boylarının da üzerinde Tatarların kültürel yönden etkisinin kırılamadığını fark
etmiştir. İlminskiy eğer bu bölgedeki halklara, tehlikeli olur gerekçesiyle kendi dillerini okullarda ve kiliselerde kullanma imkânı tanınmazsa bu halkların İslam ve Tatar kimliği altında birleşeceğine dikkat çekmiştir. Onlara kendi dillerini okullarda ve kiliselerde kullanma hakkı verildiğinde farklı küçük milletlerin ortaya çıkacağını bunların da İslâm’a bir sempatisinin olmayacağını belirtmiş, bu halkların en azından Ruslarla din birliği oluşturacağını da ifade etmiştir.İlminskiy’nin yaptığı tespitlerin ardından gündeme getirdiği sistemin temel amaçlarını Mehmet Aça, 4 ana başlık altında toplamıştır:

1. Türkistan Türkleri arasında iletişimi sağlayan alfabeyi değiştirmek, yani sömürge halklara Rus alfabesini benimsetmek. Bu sayede, bölge halklarının birliğini sağlayan İslam faktörünü de etkisiz hale getirmek.

2. Rus olmayan halkları Ruslaştırmak ve Hıristiyanlaştırmak için açılan okullarda, Rusça yanı sıra, bölgesel şive ve lehçeleri kullanmak. Rus kolonilerinin çocuklarıyla bölge halklarının çocuklarını bir arada okutmak.

3. Türkistan Türkleri arasında yüzyıllardır iletişimi sağlayan müşterek yazı dilinin (Çağatay Türk-çesi/Tatar Türkçesi) egemenliğine son vererek, bölgesel şiveleri eğitim ve kültür dili olarak kullandırmak. Yani,genel Türk dili içinden, “ulusal” kimliklerin şekillenmesini sağlayabilecek, ayrı ayrı “ulusal diller”in ya da yazıdillerinin ortaya çıkmasını sağlamak. Bunun için de Türk grupları arasında misyonerle yakın ilişkiler kurmuş olan aydınlarla eğitimcilere (İbiray Altınsarın, vd.) destek vererek, onların, kendi okullarında, kendi şiveleriyle
okutabilecekleri, Rus harfleriyle yazılmış kitaplar hazırlamalarını sağlamak.

4. Söz geçen bölgelerdeki Tatar
Türkleriyle Osmanlı Türklerinin nüfuzunu kırmak. “Pan-Türkist” ve Pan-İslamist” akımların önüne geçerek, bölge halklarını Rus idaresine bağlamak.” Mehmet Aça, “Orta Asya’da Uluslaşma Süreci ve Türkiyat Araştırmalarında Rus İlminskiy ve Ardıllarının Rolü”, Orta Asya’nın Sosyo-Kültürel Sorunları: Kimlik, İslam, Milliyet ve Etnisite İlminskiy’nin sistemi bazı yönlerden eleştirilse de bu dönemden itibaren Rus millî eğitiminin resmî programı olarak uygulamaya koyulmuştur. Onun uyguladığı sistem sonucunda farklı millî kimlikler ortaya çıkarılmış, kendi alfabelerinin oluşturulmasına, kendi edebî dillerinin yaratılmasına, edebiyatlarının güçlendirilmesine destek verilmiştir. Bu politikalar sonucu daha sonra
tek bir millî kimlik ve din altında bir araya gelebilecek olan halklar farklı bir yönde milletleşme sürecine girmişlerdir. Sadece İdil-Ural bölgesi dikkate alındığında buradaki Kazan Tatarları’nın bölgedeki Türk ve Fin boyları üzerindeki etkisinin kırıldığı görülecektir. Kazan Tatarlarının etkisinin kırılması sonucunda İlminskiy’nin uyguladığı metotlarla bugün bölgede Başkurtlar, Tatarlar, Çuvaşlar ve bölgenin Fin boyları Udmurtlar, Mariler, Mokşalar ve Erzalar farklı milletler olarak karşımıza çıkmaktadır. Rusların karşısında da tek ve büyük bir
kitle kalmadığı için asimilasyon politikası daha yavaş ama daha sağlam bir şekilde ilerlemeye başlamıştır.Rusya coğrafyasında folklor ürünleri sadece farklı boyları birbirlerinden
ayırmak için değil, aynı şekilde dönemin ideolojinin halk içerisinde yerleştirilmesi ve aynı boylar içerisinde çeşitli meselelerin çıkarılması amacıyla da kullanılmıştır. İdil-Ural bölgesinin ve genel olarak Rusya’nın Ruslardan sonraki en büyük etnik grubunu oluşturan Kazan Tatarları üzerinde bu çalışmaların hâlen etkili bir şekilde devam ettiğini söylemek mümkündür. Bu konu ile ilişkilendirilen ve üzerinde büyük tartışmaların yapıldığı “Şan Kızı Destânı”, “Baraj Destanı” ve “Cafer Tarihi” gibi eserler İdil-Ural bölgesinde Tatar ve Bulgar etnik
isimleri temelinde devam eden tartışmaların merkezinde yer alan eserlerdir. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı bir şekilde ele alındığı gibi, özellikle “Şan Kızı Destânı” ve “Baraj Destanı” orijinal folklor ürünleri olarak takdim edilmektedir. Tatarlar arasında bu eserleri destekleyen ve reddeden çok sayıda inceleme yapılmışsa da “Şan Kızı Destânı”nın Türkiye’de yayınlanmasından sonra ülkemizde de destan üzerine çok sayıda olmasa da bazı çalışmalar yapılmıştır. Bu konunun doğru bir şekilde anlaşılıp ortaya koyulabilmesi için İdil-Ural
Bölgesi’nde Tatar-Bulgar etnonimleri çevresinde devam eden tartışmaları ve Veysilik hareketini doğru bir şekilde anlamak gerekmektedir. Öncelikle bu konular üzerinde durmak faydalı olacaktır

Bülent Bayram

Padişahın işi ne

Padişahın işi ne?ÇOK İLGİNÇ BİR HÂDİSE
Sultan Murad Han o gün bir hoşdur. Telâşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Vezir-i a‘zam Siyavuş Paşa sorar:
-Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-Akşam garib bir rüya gördüm.
-Hayırdır inşâallah?..
-Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
-Nasıl yani?
-Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın te’sîrindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır.
İşte tam o sırada yerde yatan bir cesed gözlerine batar, sorarlar:
-Kimdir bu?
Ahâli:
-Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın me’yûsun biri işte!…
-Nerden biliyorsunuz?
-Müsâade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… 
Bir başkası lafa girer;
-Biliyor musunuz, der. Aslında iyi san‘atkârdır. Azaplar Çarsısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarab taşır evine, hem de nerde nâmlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
-İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemâatte gören olmuş mu?… Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdîli kıyâfet mollalar kalırlar mı ortada!…
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-Nereye?
-Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebâ‘mızdır. Defini tamamlamak gerek.
-İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha… 
-Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.
-Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-Basbayağı kaldırırız işte.
-Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfîni, telkîni…
-Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhâne bulmalıyız.
-Şurada bir mahalle mescidi var ama…
-Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
-Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fâtih Camii’nden…
-Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fâtih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyân güzelleşir sanki. Bir nûrdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem ma‘nâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de kezâ… Mechûl nalıncıyı kefenler, tabutlar, musallâ taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
-Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz gālibâ…
-Nasıl yani?..
-Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetîmleri?…
-Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbîhine döner, padişah garib maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar.
Hâdiseyi metânetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
-Hakkını helâl et evlâdım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayâl dünyasından…
-“Biliyor musun oğlum?” diye derdli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarab şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helâya!..
-Niye?
-Ümmeti Muhammed içmesin diye…
-Hayret…
-Sonra, ma‘lûm kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. “Ben sizin zamanınızı satın aldım mı?” “Aldım” derdi. “Öyleyse simdi dinlemeniz gerek…” O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihâl. Hucceti İslâm okurdum…
-Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…
-Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi.
Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbîr alırken Ka‘be’yi görmeli…
-Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
-İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; 
– Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…
– Doğru, öyle ya? Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. 
-İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-Peki o ne dedi?
-Önce uzun uzun güldü, sonra;
-Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

BAYRAK HASRETİ

BAYRAK HASRETİ

Türkiye, İngiltere, Fransa ve Sardunya krallıkları ile Rusya orasında 1854–1856 Kırım Savaşı sırasında, Kırım kalesi müttefiklerin eline geçmiştir, Teslim olan kaleye tabiatıyla baş muharip olan Türkiye’nin sancağı çekilesi gerekmektedir, Oysa taraflardan Fransız İmparatorluğu’nun ordu kumandanı Mareşal Pelisiye, Türk Başkumandanı (Serdarı Ekrem) Ömer Paşa’ya müracaat ederek İmparator III. Napolyon’un bir ricasını iletir. Büyük Napolyon’un da yeğeni olması hasebiyle Fransız İmparatoru kaleye Fransız bayrağının çekilmesini rica etmektedir. Dolayısıyla Rus-Fransız savaşından yenilgi ile çıkan Büyük Napolyon’un da böylece hatırasına saygı gösterilmiş olacaktır. Türk Başkumandanı kendisine:
“Memnuniyetle. Ancak, eğer İngiliz Kuvvetleri kumandanı Lord Raglan da rızasını gösterirse kaleye Fransız bayrağını çekmekten imtina etmeyiz,” der.

İngiliz kumandanının da rızası ile kaleye Fransız bayrağı çekilir. Ancak, ertesi gün şafakla beraber kaleye bakanlar, Fransız bayrağının yanında kocaman ve rengi solmuş bir Türk bayrağının da dalgalanmakta olduğunu görürler. Bundan büyük bir infiale kapılan Fransız mareşali, Türk Başkumandanı Ömer Paşa’ya çıkarak, bunun sebebini sorar, Failinin bulunarak cezalandırılmasını ister. Arattırırlar, kaleye Türk bayrağının gayr-ı nizami olarak ve kimsenin haberi olmadan yaslı bir Kırımlı tarafından çekilmiş olduğunu öğrenirler. Kendisini yakalayarak Başkumandanlık karargâhına getirirler. Orada Türk, İngiliz ve Fransız mareşallerinin yanında sorguya çekerler, Kırımlı ihtiyar, iki büklüm olmuş belini doğrultarak şunları söyler:

“Kumandanım! Kırım sukut ettiğinde, Rus ordularının buraya girdiklerinde bu birlikleri yaşlı gözlerle seyrettiğim anların hatırası ile yıllardır ıstırap içinde saçlarımı ağarttım. Ömür tükettim. Kalede dalgalanan bu eski Türk bayrağını o günlerden beridir bin bir ihtimamla yastık altlarında, sandık diplerinde muhafaza ettim, Yıllardan beridir bu günü bekledim. Kırım kalesi düşünce yıllarca önce sukut eden bu kalenin burçlarından indirilen Türk bayrağını yine eski yerine çekmeden canımı almamasını yüce Rabbimden niyaz etmiştim. Şimdi o büyük muradıma erdim Allah’ım bana bu günleri göstermek lütfün da bulundu. Devletimin ve sizlerin sayesinde bu mutlu günleri de görmek nasip oldu. Artık bu suçuma karşılık gerekirse beni idam ediniz. Gözüm açık gitmez. Vereceğiniz bütün cezalar benim kazandığım mükâfatın yanında cana minnet olacaktır. .”

Cevabını verir. Onu dinleyen kumandanların da gözleri yaşarmıştır. Daha sonraları bu olanları Fransız İmparatoru Napolyon’a da anlatan Fransız mareşali olayı Fransa’da yayınlanan hatıralarına da almış ve “Kırım Savaşı’nın beni en çok heyecanlandıran ve büyüleyen olayı Kırımlı bu ihtiyarın yaşadığı bayrak hasreti ve sözleri olmuştur”, demiştir.

ALINTI

Buchenwald Cadısı

Buchenwald Cadısı: Ilse Koch

Ilse Koch (1906 -1967)

İnsanlık tarihinin en acımasız kadınları arasında yer alan Ilse Koch (Köhler), 22, Eylül, 1906 tarihinde Almanya’nın Dresdenşehrinde doğmuştur. İlk okulda çok sessiz ve uslu bir çocuk olmuştur. 15 yaşında muhasebecilik okuluna başlamış, sonradan da muhasebeci olarak işe girmiştir. 1932 senesindeNazi Partisi‘ne katılmıştır. SA ve SS Nazi kuruluşlarındaki arkadaşları aracılığıyla Karl Otto Koch ile tanışmıştır.

1937 yılında Karl Otto Koch ile evlenmiştir. Bu esnadaSachsenhausen toplama kampında gardiyan ve sekreter olarak çalışmaktadır. Kocası, Buchenwald kampının müdürlüğüne terfi edince, ailece oraya taşınmışlardır.Buchenwald kampı, Almanya’da kurulan ilk ölüm kamplarından biridir. Tüm Avrupa ülkelerinden 250 bin esiri toplayan bir “ölüm şehri” olmuştur.Buchenwald giriş kapısı üzerindeki yazı “Jedem das Seine” (“Herkes hakettiğini bulur”)

Esirler kamptan birkaç kilometre uzaklıkta olan silah fabrikasında çalışmışlardır. Kampta 52 ana kışla olmasına rağmen, esirlere yer yetmemiş, çoğunluk, kışın bile çadırlarda yatmak zorunda kalmıştır.

Birkaç yüz m2′lik bir alana 13 binin üstünde (tüm esirlerin %35′i) esir yerleştirilmiştir.
1945 senesinin başında Buchenwald kampına günde 4 bin civarında esir getirilmiştir. Bu durum “küçük kampın” açılmasına neden olmuştur. “Küçük kamp”, eskiden at ahırı olarak kullanılan 12 kışladan oluşmuş ve her kışlada 750 kişi barınmıştır. Her gün 100 civarında kişi ölmüştür. Esirler, biraz daha fazla ekmek alabilmek için ölüleri sabahki yoklamaya çıkarmışlardır.
Aynı zamanda yamyamlık ve bir parça ekmek için öldürme olayları da çok yaşanmıştır.Hastalıklara karşı aşılar yapılmış, ancak bu aşılar daha çok hastalığa neden olmuş, çünkü iğneler değiştirilmemiştir. Çok hasta olanlar fenol ile öldürülmüşlerdir.
Buchenwald’ta 10 binlerce esirin işkenceli ölümlerine neden olan tıbbi deneyler de yapılmıştır. Esirlere tifotüberküloz ve başka korkunç hastalıklar bulaştırılarak aşıların insan vucüdündaki etkileri izlenmiştir. Bu hastalıklar da çok kısa bir sürede salgına dönüşmüşlerdir.
Aralık, 1943′ten Ekim, 1944′e kadar esirlerin yemeklerine gizli bir şekilde zehir konarak olası etkiler gözlemlenmiştir.Mahkumlara karşı sadist davranışları ve acımasızlığından dolayı Ilse de, Buchenwald Cadısı olarak “ünlenmiştir”.İlse Koch, mahkumlar meydanı diş fırçası ile temizlerken, meydanda beyaz atına binip dolaşmayı sevmiş, yolun üzerinde bulunan esirleri kamçılamıştır. Bazen de çoban köpeği ile geziye çıkmış, köpeğini hamile kadınlara ve çocuklara salmıştır.
Tatülü insan derisi koleksiyonunu yapmıştır. Dövmeli vücutlara düşkünlüğü ile tanınan Ilse öldürttüğü esirlerin derilerindeki dövmeleri kesip (bazen de derileri kendisi süsleyip) çanta, eldiven, gece lambası, hatta işlemeli iç çamaşırı bile yapmıştır.
Bir gün Ilse esirlerin arasında uzun boylu ve yapılı bir çek askerini beğenmiş, onu bir hafta boyunca özel beslettirmiştir. Bir hafta sonra da yanına çağırmış, ancak Çek askeri onu gördüğünde lanetlemeye başlayınca, adamı öldürtmüştür. Öldükten sonra kalbini çıkarıp, ispirto dolu bir kavanozda saklamıştır. Bazı akşamlar insan derisinden yapılmış gece lambasını açıp, o kalbe bakarak şiirler yazmıştır.Kampın birkaç metre uzağında SS’çi ve ailelerinin “psikolojik olarak deşarj” olması için hayvanat bahçesi yapılmıştır. Ilse Koch da eğlenceyi artırmak için esirleri iki Himalaya ayısına parçalattırmıştır.1940 yılında bir spor tesisi kurulmuş. Bu tesisin 250 bin marktan fazla tutan masrafının büyük bölümü mahkumların parasından alınmıştır.1941 yılında Karl Otto KochMajdanek toplama kampının amiri olmuştur. 1943 yılındaGestapo tarafından SS fonlarından para çalmak ve bunu gizlemek için bazı SS üyelerini öldürmek ile suçlanmışlardır. Karl Otto Koch, SS mahkemesi tarafından ölüm cezasına hükmedilmiş ve Nisan, 1945′te Münih‘te idam edilmiştir. Ilse aklanmış ve ailesi ile Ludwigsburg‘a taşınmıştır. 30, Haziran, 1945′te Amerika hükümeti tarafından tutuklanmıştır.1947 yılında 50 bin cinayetten sorumlu olduğu gerekçesi ile ömür boyu hapis cezası verilmiştir. Hamilelik bile bu cezayı hafifletememiştir. İki sene sonra General Lucius Claytarafından serbest bırakılmıştır. Ancak Alman hükümeti tarafından 135 kişiyi öldürmeye teşvik etme suçundan tekrar tutuklanmış, 15 Ocak 1951 yılında ömür boyu hapis cezasına hükmedilmiştir. 1, Eylül, 1967′de Aichach kadınlar hapishanesinde intihar ederek 60 yaşında hayatına son vermiştir
%d blogcu bunu beğendi: