Cehennem Kim İçin Hazırlanmıştır

 Cehennem Kim İçin Hazırlanmıştır

1) “Allah’a ortak koşanlar.” Gafir 73, 76    2) “Allah’a ve Rasulüne asi olanlar.” Nisa 14     3) “Ahireti inkâr edenler.” A’raf 44, 45  4) “Ayetleri yalanlayan ve büyüklenerek onlardan yüz çevirenler.” A’raf 36  5) “Allah’a ibadetten yüz çevirenler.” Gafir 60   6) “Kitabı ve Rasullere gönderileni yalanlayanlar.” Gafir 70  7) “Allah yolundan Alıkoyanlar.” A’raf 45  8) “Kâfirler.”Âl-i İmran 12  9) “Kıyameti inkâr edenler.”Furkan 11  10) “Cehennemi yalanlayan fasıklar.” Secde 20  11) “Din hesap gününü inkâr edenler.”Müddessir 46   12) “Büyüklük taslayanlar.”Zümer 60   13) “Müsrifler ölçüyü taşıranlar.”Gafir 43   14) “Büyük günah işlemekte direnenler.”Vakıa 46
15) “Mal toplayıp sayan ve malının kendini ebedi kılacağını sananlar.” Hümeze 2, 3   16v“Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar.”Tevbe 34
17) “Yeryüzünde haksız yere şımaranlar ve böbürlenenler.”Gafir 75   18) “Allah yolunu eğip bükmek isteyenler.”A’raf 45   19) “Zalimler.”A’raf 41  20) “Azgınlar.”Sad 55
21) “Dalalet üzere olan atalarını takip edenler.”Saffat 69, 70   22) “Arkadan çekiştirip yüze karşı eğlenenler.”Hümeze 1   23) “Yoksulu doyurmayanlar.”Müddessir 44
24) “Batıl ve boş işlerle uğraşanlar.”Müddessir 45  25) “Namaz kılmayanlar.” Müddessir 4

HÜR ADAM DEDİKLERİ

 

Hür Adam” Kurtuluş Savaşı’nda Neredeydi?

Son günlerde, Said-i Nursi’nin hayatını anlatan “Hür Adam” filmi nedeniyle bir Said-i Nursi tartışması başladı. “İşte Hür Adam’ın Gerçek Öyküsü” başlıklı yazımla ben de bu tartışmaya katıldım. Yazımda özetle; Said-i Nursi’nin Kurtuluş Savaşı’nda “dişe dokunur” herhangi bir katkısının olmadığını belirterek, Said-i Nursi’nin önce Alman etkisine, sonra Amerikan etkisine ve son olarak da Demokrat Parti etkisine girdiğini belgeleriyle ortaya koydum. Bu nedenle de Said-i Nursi’nin “Hür Adam” değil, olsa olsa ancak “Güdümlü Adam” olacağını ileri sürdüm

Son günlerdeki Said-i Nursi tartışmalarında konunun neredeyse bütün detayları tartışılmasına karşın, konunun “özünün” gözden kaçırıldığını gördüm. “Said-i Nursi Atatürk’e mektup yazdı mı yazamadı mı? Said-i Nursi Atatürk’le görüştü mü görüşmedi mi? Said-i Nursi Atatürk’ün yanında bacak bacak üstüne attı mı atmadı mı? Said-i Nursi parmağını Atatürk’e doğru uzatarak ‘Paşa Paşa namaz kılmayan haindir’ dedi mi demedi mi? ve daha birçok ayrıntı dile getirilip üzerinde saatlerce konuşuldu; ama işin özü, Said-i Nursi’nin, namı değer “Hür Adam”ın Kurtuluş Savaşı’na, “Hürriyet Savaşı”na nasıl bir katkıda bulunduğu, bu savaşa hangi maddi veya manevi desteği verdiği, bu savaşa katılıp katılmadığı ve dahası bu savaş sırasında nerede ne yaptığı hiç gündeme getirilmedi, hiç tartışılmadı. Ben geçen yazımda bu konuya değinmiş olmama rağmen, “işin özü” burası olduğu için, bu yazımda da “Said-i Nursi Kurtuluş Savaşı sırasında neredeydi ve neler yapıyordu?” sorusuna biraz daha geniş biçimde yanıt vermeye çalışacağım. Çünkü bir adamın “Hür Adam” olup olmadığını anlamak için o adamın yaşadığı dönemdeki “Hürriyet Savaşı”nda neler yaptığına bakmak gerekir.

HÜR ADAM BOĞAZ’DA ÇAMLICA’DA OTURUYORDU

Said-i Nursi, I. Dünya Savaşı sonlarında Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı günlerde, 1918 yılında İstanbul’a geldi. Mütareke İstanbul’unda Boğaz’da Çamlıca’da oturan Said-i Nursi, evini, sekreteri olarak görev yapan yeğeni Abdurrahman ile paylaşıyordu.

Kasım 1918’den itibaren Anadolu İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ermeniler ve Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlandı.

15 Mayıs 1919’da İngiliz-Fransız destekli Yunan ordusu İzmir’i çok kanlı bir şekilde işgal etti. İzmir ve civarında “Türklerin katledilmeleri” üzerine Anadolu’nun değişik yerlerinde direniş cemiyetleri kurulmaya, yerel kongreler toplanmaya ve işgali kınayan mitingler yapılmaya başlandı.

HÜR ADAM İŞGALİ KINAYAN MİTİNGLERDE NEREDEYDİ?

Kadınların ve Darülfünun hocalarıyla öğrencilerinin de katıldığı mitinglerde, kanlı Yunan işgalleri kınandı. Fatih mitinginde Halide Edip Hanım, İstanbul Darülfünunun öğretim üyesi Selahattin Bey, Üsküdar mitinginde Sabahat Hanım, Kadıköy mitinginde Darülfünun öğrencisi Münevver Saime Hanım “işgali kınayan” çok coşkulu konuşmalar yaptı. Münevver Saime Hanım konuşmasının bir yerinde ellerini semaya doğru açarak kendisini dinleyen kalabalığa aynen şöyle seslendi:

“Yarabbi! Ben kardeşlerime değil ilk önce sana sesleniyorum. Vatanın felaketi karşısında bir genç kızın feryadını dinle. Bu ağlayan anneler şehitlerin annesi. Bu boynu bükük genç kadınlar fedakarların genç zevcesi, şu hıçkıran yavrular askerlerin yetimleri değil mi?Böyle necip bir kavme gözyaşı döktürmekte hikmet ne?… Ben kendi bağımsızlığı gasp edilmiş bir milletin kızı olarak bağımsızlığıma nasıl yürüyeceğimi söyleyeceğim.Bu beyanatım, kollarımızı bağlamak isteyenler için dikkate şayan olmalı..”

Halide Edip’in, Selahattin Bey’in, Sabahat Hanım’ın ve Saime Hanım’ın işgali kınayan konuşmalar yaptıkları o İstanbul mitinglerinde Said-i Nursi yoktu. Said-i Nursi o sırada Nakşibendi tarikatına mensup İngiliz yanlısı Derviş Vahdeti ile birlikte siyasal İslamcı İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurmakla meşguldü. Cemiyetin kuruluşu nedeniyle 3 Nisan 1919’da Ayasofya camiinde mevlit okutulmuştu

ANADOLU’DA GERÇEK DİN ADAMLARI DİRENİŞ HAZIRLIKLARI YAPARKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Anadolu’nun işgali üzerine “gerçek din adamları” ya silaha sarılarak ya da cami cami dolaşarak halkı “kurtuluş için” harekete geçirmeye çalışmıştır. Hatta birçok din adamı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurarak bölgesinde silahlı direniş başlatmıştır. Kurtuluş Savaşı başlarında kurulan 47 Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde 84 din adamı yönetici durumundadır. Ayrıca bu 47 Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 16’sının başkanı din adamıdır.[6] Ankara’da Müftü Rıfat Börekçi, Afyon’da Müftü Sait Efendi, Amasya’da Müftü Hacı Tevfik Efendi, Bilecik’te Müftü Mehmet Şükrü Efendi, Bolu’da Müderris Kürtzade Mehmet Sıtkı Efendi, Çankırı’da Müftü Bekirzade Ata Efendi, Denizli’de Ahmet Hulusi Efendi, Erzurum’da Hoca Raif Efendi, Hakkari’de Müftü Ziyaeddin Efendi, Isparta’da Şeyh Ali Efendi canla başla Mustafa Kemal’e ve Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olurken, Said-i Nursi yine ortalarda yoktur. Bu sırada Said-i Nursi, İstanbul’da,Kürdistan Teali Cemiyeti’ni ve Kürt Neşriyat Cemiyeti’ni kurmakla meşguldür. İngiliz Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Bağdat’tan yazılan gizli raporunda, Kürtleri Türklere karşı kışkırtarak ayaklandırmak amacıyla kurulmuş olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucuları arasında Said-i Kürdi (Nursi)’nin de adı vardır.

“Kuvvacı din adamları” birçok yerel kongrenin de aktif katılımcılarıdır. Örneğin, 26-30 Temmuz 1919 tarihleri arasındaki Balıkesir Kongresi’ne katılan 48 delegenin 13’ü, mahalli müftü ve müderrislerden oluşmaktadır.10-23 Mart 1920 tarihleri arasında toplanan V. Balıkesir Kongresi’ne katılan 60 delegenin yarıya yakını, müftü, vaiz ve müderrislerden oluşmaktadır.16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Alaşehir Kongresi’ne katılan 45 delegenin 9’u müftü ve müderristir 6-9 Ağustos 1919, 19 Eylül 1919 ve 6 Ekim 1919 tarihleri arasında toplanan Nazilli Kongresi’ne Eşme Müftüsü Nazif Efendi, Isparta Müftüsü Hacı Hüseyin Hüsnü Efendi, Karacasu Müftüsü Mustafa Hulusi Efendi, Bozdoğan Müftüsü Mehmet Efendi, Sarayköy Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi, Isparta’dan müderris Ali Efendi, Tavas’tan Bektaşi Dedesi Mazlum Baba gibi birçok din adamı katılmıştır. 18 Ağustos 1919’da toplanan Muğla Kongresi’ne ise başta Müftü Zeki Efendi ve Hafız Emin Efendi olmak üzere çok sayıda din adamı katılmıştır. 5 Ağustos 1920 ve 8 Ekim 1920 tarihleri arasında toplanan Pozantı Kongresi’nde de din adamlarının çokluğudikkat çekicidir. Ayrıca Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne de çok sayıda din adamı katılmıştır.

Kuvvacı din adamları, işgallere karşı halkı örgütlemek için düzenlenen yerel kongrelere katılırken Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi İstanbul’da Kurtuluş Savaşı’yla ilgisi olmayanMüderrisler Cemiyeti (Teali İslam Cemiyeti), Yeşilay Cemiyeti ve Darül Hikmet’ül İslam gibi örgütlerde, kuruluşlarda yer almıştır. 

ANADOLU’DA MUSTAFA KEMAL GERÇEK DİN ADAMLARINCA KARŞILANIRKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan birkaç gün sonra Havza’ya geçmiştir. Mustafa Kemal Havza’da 6 Haziran 1919’da İzmir şehitleri için bir mevlit okutulmasını ve Cuma namazından sonrada işgali kınayan bir miting düzenlenmesini istemiştir. Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda mevlit okutulmuş ve mitingi düzenlemiştir. Ancak bölgenin en saygın ve tanınmış din adamlarından Sıtkı Hoca’nın mitinge katılamamış olması nedeniyle Mustafa Kemal, mitingin Sıtkı Hoca’nın da katılımıyla tekrarlanmasını istemiştir. İkinci miting, yine bir Cuma günü Cuma namazı çıkışı düzenlenmiştir. Mitingde Sıtkı Hoca şunları söylemiştir:

“Ey cemaat düşmana karşı koymak için elde sopa lazımdır. En gücü yetmeyen en hakir Müslüman Türk bile bugünden tezi yok birer sopa olsun edinmelidir. Buna da iktidarım yok diyebilen kimse var mı?Varsa o da evinde kazmayı, keseri, bıçağı, o da yoksa yumruğunu hazırlasın. Artık zamanı gelmiştir. Hz. Allah’ta, Peygamber Efendimiz de böyle emrediyor.”

Mustafa Kemal daha sonra Amasya’ya geçmiştir. Amasya’da onu karşılayanlar arasında Amasya Müftüsü Hacı Hafız Tevfik Efendi de vardır. Hacı Tevfik Efendi, Mustafa Kemal’i:“Çanakkale’den sonra şimdi de vatanı ikinci defa kurtarmayı ahdettiniz. Her anı endişeler içindeki yurda kurtuluşu nasip kılacak himmete eriştiniz. Hoş geldiniz, Safalar getirdiniz. Himmetiniz payidar olsun” diyerek karşılamıştır

Mustafa Kemal Paşa Amasya’da, 12 Haziran 1919’da hükümet konağında bir konuşma yapmış ve ülkenin içinde bulunduğu durumu ve yapılması gerekenleri anlatmıştır. Konuşma sırasında orada bulunan vaaz Abdurrahman Kamil Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasında “ayet ve hadisleri” çok ustaca ve yerli yerinde kullandığını görünce, “Bu paşa başka paşa…Bu paşa bildiğimiz paşalardan değil” diyerek hayranlığını ve şaşkınlığını dile getirmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın önemini çok çabuk kavrayan bu din adamına Mustafa Kemal de çok özel bir ilgi göstermiştir.[14] O gün Mustafa Kemal ve heyeti konaklamak için Saray Düzü kışlasına hareket etmiştir. Burada Mustafa Kemal, Sultan Beyazid Camii Vaizi Abdurrahman Kamil Efendi’den ertesi günkü Cuma hutbesinde Kurtuluş Savaşı’nın öneminden söz etmesini istemiştir. Gecenin ilerleyen saatlerinde Abdurrahman Kamil Efendi, yarınki Cuma hutbesine hazırlanması gerektiğini belirterek Mustafa Kemal’den müsaade istemiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal ayağa kalkarak: “Yanınıza bir adam katayım, karanlıktır” deyince Abdurrahman Kamil Efendi, Mustafa Kemal’in gözlerinin içine bakarak: “Gözlerinizin ışığı beni götürür paşam…” demiştir. Bu söz üzerine biraz duygulanan ve düşünen Mustafa Kemal, hocaya: “Baba! Bu işte muvaffak olmak da var, olmamak da… İnşallah muvaffak olacağız. Eğer olamazsak bizi asarlar. Kelle gider! Ne dersin?” diye sorunca, Hoca Kamil Efendi, yine Mustafa Kemal’in o derin mavi gözlerinin içine bakarak: “Oğul! Sen ki genç yaşta başını vatan millet uğruna feda etmişsin, benim bu ihtiyar kelleyi de koy senin uğruna feda olsun” demiştir.

Ertesi gün Cuma namazı için Sultan Beyazid Camii’ne gelen Mustafa Kemal, avluda Kamil Efendi’yi görünce: “Baba hazırlandın mı?” diye sormuş, Kamil Efendi de kendinden emin: “Tamamdır oğul, tamamdır…” yanıtını vermiştir. 

Amasya’da 13 Haziran 1919’da, Abdurrahman Kamil Efendi, Sultan Beyazit Camii’ndeki vaazında halka şöyle seslenmiştir:

“Muhterem evlatlarım! Türk milletinin, Türk hakimiyetinin artık kıymeti mevcudiyeti kalmamıştır. Madem ki milletimizin, şerefi, haysiyeti, istiklali tehlikeye düşmüştür. Artık bu hükümetten iyilik ummak bence abestir. Şu andan itibaren padişah olsun, isim ve unvanı ne olursa olsun, hiçbir şahsın ve makamın hikmeti mevcudiyeti kalmamıştır. Yegane çare-i halas (kurtuluş yolu) halkımızın doğrudan doğruya hakimiyetini ele alması ve iradesini kullanmasıdır..

Vaazdan çok memnun kalan Mustafa Kemal, namaz çıkışı avluda Abdurrahman Kamil Efendi’ye teşekkür etmiştir

Özetle Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak bastıktan sonra neredeyse her adımında bağımsızlığın kıymetini bilen, “gerçek” din adamlarınca karşılanmış ve desteklenmiştir. Erzurum’da Hoca Raif Efendi ve Şiran Müftüsü Hasan Fahri Efendi, Sivas’ta, Müfttü Abdurrauf Efendi, Hacı Bektaş’ta Çelebi Cemalletin Efendi, Ankara’da Rıfat Börekçi Hoca ve daha başka birçok gerçek din adamı hep Mustafa Kemal’in yanında olmuşlardır

Bu “Kuvvacı din adamları” Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’le birlikte “Ya istiklal ya ölüm” parolası doğrultusunda “vatan ve namus” mücadelesi verirken Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi “Sunuhat” (1920), “Hakikat Çekirdekleri” (1920), “Nokta” (1921), “Rumuz” (1922) gibi risaleler (küçük kitaplar) kaleme almakla meşguldü

GERÇEK DİN ADAMLARI CEPHEDE SAVAŞIRKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Bazı “Kuvvacı din adamları” da Kurtuluş Savaşı yıllarında elde silah düşmanla savaşmıştır. Afyonlu din adamı Müderris İsmail Şükrü Hoca, “Çelikalay” adlı milis kuvvetiyle, Kütahya-Eskişehir Savaşı’na katılmış ve 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında kendisine Çelikalay soyadı verilmiştir. İspartalı din adamı İbrahim Efendi ise Isprata Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurmuş, meclis üyesi iken izin alıp cepheye gitmiş, “Demiralay”ı kurarak savaşa katılmıştır. Soyadı Kanunu çıkınca da kendisine Demiralay soyadı verilmiştir.

İsmail Şükrü Hoca ve İbrahim Efendi, Çelikalay ve Demiralay adlı birliklerle düşmanla savaşırken, Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi, İstanbul’da “Darül-Hikmet’ül İslamiye” adlı kurumda görev yapmaktadır. “Said-i Nursi bunun son derece mutlu bir dönemi olduğunu belirtmektedir” 1916 yılında Doğu cephesinde yerel milislerle bölgede Ruslarla çarpışmalara katıldığı, (Bitlis savunması) iddia edilen[21] Said-i Nursi bu “milislik tecrübesinden” Türk milletinin ölüm kalım savaşı olan Kurtuluş Savaşı’nda da yararlanamaz mıydı?

LİBYALI ŞEYH AHMET SUNUSİ GÜNEYDOĞU’DA CAMİ CAMİ GEZERKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Kurtuluş Savaşı’na destek veren sadece Türk din adamları değildir, bazı yabancı Müslüman din adamları da Kurtuluş Savaşı’na destek vermiştir. Örneğin, Iraklı Uceymi Paşa, Hindistanlı Muhammed Ali ve Libyalı Şeyh Ahmet Sunisi bu din adamlarından ve Müslüman önderlerden birkaçıdır.

Özellikle Libyalı Şeyh Ahmet Sunisi’nin Kurtuluş Savaşı’na verdiği destek çok önemlidir. Mustafa Kemal, İngilizlerin ve Fransızların, Kürtleri Türklere ve Milli Harekete karşı kışkırtmalarını önlemek, İngiliz ajanlarının Kürt bölgelerindeki ayrılıkçı faaliyetlerine engel olmak ve Kürtleri Milli Hareket’e kazandırmak için gerek Güneydoğu Anadolu’da gerekse Kuzey Irak’ta çok iyi tanınan Şeyh Ahmet Sünusi’yi görevlendirmiştir

Kurtuluş Savaşı başladığı sırada Bursa’da bulunan Şeyh Ahmet Sünusi’ye bir mektup yazan Mustafa Kemal, onu Ankara’ya davet etmiştir:

“Şeyh Sunusi Hazretlerinin Milli mücadeleye yardım hususunda gösterdikleri hassasiyete şükran arz eylerim. Hilafet makamının fiilen işgali faciası karşısında Şeyh Hazretlerinin duydukları infial hissinin İslam alemine tebliği pek ziyade lazım ve faydalı olacaktır. Bu konuda icab eden görüşünüzü ayrıca arz ederiz.. Şeyh Hazretlerinin Ankara’da bulunmalarını arz ederiz.”

Mustafa Kemal’in bu mektubunu alan Şeyh Ahmet Sunüsi, 15 Kasım 1920’de Ankara’ya gelmiştir. Mustafa Kemal, 23 Kasım 1920’de Anakara’da TBMM’de Şeyh Ahmet Sunisi’nin onuruna bir yemek vermiştir. (Said-i Nursi 1922’de Ankara’ya gelince kendisinin özel olarak karşılandığını söyleyerek, bu karşılamadan Said-i Nursi’ye paye çıkarmak isteyenler, Şeyh Ahmet Sunusi’nin çok daha özel karşılandığını bilsinler..)

Şeyh Ahmet Sunusi burada yaptığı Arapça konuşmada. “İslamiyetin yok olmasının muhakkak görüleceği bir halin meydana çıkması üzerine Müslümanların ümitleri kesildiği bir sırada Mustafa Kemal Paşa hazretleri arkadaşlarıyla beraber din uğruna savaşmaya başladılar. Ve siz de beraber savaştınız. Cihat ettiniz. Bu hizmet bütün İslam aleminin devamına İslam aleminin kurtuluşuna ait mukaddes bir vazifedir.” demiştir.

Mustafa Kemal cevabi konuşmasında Sunusilerden ve Şeyh Ahmet Sunusi’den övgüyle söz etmiştir: “Sunusi teşkilatı, diğer teşkilatlar gibi sadece bir tarikat değildir. İslamiyetin saadet yolunda yürümeye yönelik esaslı bir teşkilattır. Bu gece huzurlarıyla müşerref olduğunuz zat, İslam aleminde büyük bir esasa dayanan mukaddes bir teşkilatın başında bulunan yüce bir zattır… Dolayısıyla bundan sonra kendilerinin İslam alemine yapacakları hizmetler, şimdiye kadar olan hizmetlerini taçlandıracaktır. Ve bu sayede Türkiye devletinin bütün İslam cihanının dayanak merkezi olan Türkiye devletinin de sağlamlaştırılmasına hizmet etmiş olacaklardır. Seyyid Ahmet Şerif Sunusi Hazretlerinin gelecekteki hizmetlerine şimdiden gerek şahsım ve gerek TBMM namına teşekkür eylerim.”

Mustafa Kemal, Şeyh Ahmet Sünusi’ye “aynı amaca yönelik” üç ayrı görev vermiştir.

İslam dünyasındaki antiemperyalist hareketleri Ankara’nın etkisi altına almak ve bu hareketlerden Türk Kurtuluş Savaşı’na destek sağlamak. Arap dünyasında, özellikle Irak ve Suriye’de Hilafet propagandası yaparak bölgedeki Arapları İngiltere ve Fransa’ya karşı harekete geçirmek, böylece hem Musul-Kerkük bölgesindeki hem de Güney Anadolu’daki İngiliz-Fransız etkisini kırmak. Türkiye içinde özellikle Güney Doğu Anadolu’daki Kürt bölgelerinde Milli harekete katılımı arttırmak.

Mustafa Kemal, Şeyh Ahmet Sunusi’yi “genel vaaz” olarak görevlendirmiştir. Sunusi, Mustafa Kemal’den aldığı bu görevle, özellikle Güneydoğu Anadolu’da çeşitli illerde camilerde vaazlar vererek, Kürtleri, Milli Hareketi desteklemeye çağırmıştır. Her gittiği yerde beyazlara sarılmış olarak verdiği vaazlar ve hutbeler çok etkili olmuş, önde gelen Kürt aşiret reisleri Milli Harekete katılmaya başlamıştır. Ahmet Sunusi, Urfa, Diyarbakır, Mardin’de cami cami, köy köy gezerek halkı Mustafa Kemal’in arkasında Milli Hareketi desteklemeye çağırmıştır. Sunusi her adımını telgrafla Mustafa Kemal’e bildirmiş, Mustafa Kemal’den aldığı talimatları birebir uygulamıştır

Mustafa Kemal, Milli Mücadele sırasında İslam dinine çok büyük bir önem vermiştir. İşgalci Hıristiyan işgal edilen Müslüman olunca “İslam”, ister istemez en önemli “savunma aracı” haline gelmiştir. Türk toplumunun ve İslam dünyasının bütün gerçeklerini çok iyi kavramış olan Mustafa Kemal, içte ve dışta Milli Harekete destek sağlamak için, İslama vurgu yapmıştır: İslam dünyasına yönelik bildiriler, İslami söylemler, TBMM’nin tekbir ve dualarla açılması, cami ve cem evi ziyaretleri hep Kurtuluş Savaşı sırasındaki “İslami Meşruiyet Politikası” ile ilgilidir. Kurtuluş Savaşı’nın başarısı açısından bu politika çok büyük bir önem taşımaktadır. Nitekim İslam dinin en temel özelliklerinden biri de “düşmana karşı direniş” göstermek, yani cihatanlayışıdır. İslama göre işgal altında bir ülkede (Dar-ül Harp) İslamı yaşamak dinen caiz değildir. İslamı yaşamak için öncelikle bağımsız olmak gereklidir. İşte İslamın bu temel ilkesinden hareket eden Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı yıllarında “gerçek” din adamlarına çok ihtiyaç duymuştur. Ve “gerçek” din adamları da hep Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Şeyh Ahmet Sunusi bu bakımdan çok önemli işler görmüştür. 

Bir taraftan Güneydoğu’yu gezerek Kürtleri Milli Harekete katılmaya çağırmış, diğer taraftan Irak’ta ve Suriye’deki Arap Müslümanları Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olmaya davet etmiştir. Dahası Mustafa Kemal’in isteğiyle Sivas’ta bir İslam Kongresi düzenlemiştir.

18 Şubat 1921’de Sivas’ta Camii-i Kebir’de toplanan “İttihadı İslam Kongresi”ne Şeyh Ahmet Sunusi başkanlık etmiştir

Bu kongreye dünyadaki bir çok Müslüman lider katılmıştır. Kongre başkanı Şeyh Ahmet Sunusi, aynı gün Ulu Camii’de bir de hutbe okumuştur. Şeyh’in hutbe metni Ankara’da çıkarılan Sebilürreşad dergisinin 31 Mart 1921 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Sunusi hutbesinde, Kurtuluş Savaşı’nı “cihat” olarak adlandırarak: “Müslüman, ecnebi tahakkümünde yaşayamaz, esaret altına giremez. Ecnebi hilelerine kapılmayınız, yaldızlı sözlerine inanmayınız.” demiştir

Sunusi’nin, Mustafa Kemal’in isteği doğrultusundaki bu çalışmaları, İngiliz istihbaratının dikkatini çekmiştir. İngiliz istihbaratı, Sunusi’nin adım adım Anadolu’yu gezdiğini Londra’ya rapor etmiştir. İngilizler, Sunusi’nin etkisinin Irak, Suriye ve hatta Hicaz’a kadar yayılmasından endişelenmişlerdir.

İşte Libyalı Şeyh Ahmet Sünüsi’nin Kurtuluş Savaşı’na katkıları… Sunusi, Mustafa Kemal’in “İslam politikasını” hem içte hem de dışta başarıyla uygulamasında çok önemli bir role sahiptir. Bu toprakların havasını soluyan Dürrizade Abdullah, Mustafa Sabri gibi hain ve satılmış din adamlarına karşı Libyalı Ahmet Sunusi, Allah adına, İslam adına, Müslüman Türk ulusunun Mustafa Kemal önderliğindeki haklı davasında canını dişine takarak ve hiçbir karşılık beklemeden Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarısı için çalışmıştır.

O günlerde, Şeyh Ahmet Sunusi, Selahhaddin Eyyübi ve Mustafa Kemal’i, Kuran’ı Kerim kuşanmış bir şekilde gösteren bir resim Anadolu’da elden ele dolaşmıştır.

Şeyh Ahmet Sunusi’nin Anadolu’da il il cami cami dolaşarak halkı Kurtuluş Savaşı’na katılmaya çağırdığı o günlerde Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi İstanbul’da ruhsal değişimler, dönüşümler geçirmektedir. Kendi ifadesiyle, “yakın arkadaşlarından birinin hiç beklenmedik bir ihaneti sonucunda” artık gençlik dönemini geride bıraktığı gerçeğini kavramış ve ruhsal yönden değişmeye başlamıştır! Said-i Nursi, yaşadığı bu ruhsal değişimleri, 1921 yılında Arapça yayımlanan Lemalar adlı bir dizi broşürde anlatmıştır. (Lema’lar, 104)

HÜR ADAM RAHATINI BOZMAK İSTEMEDİ

Said-i Nursi’nin İstanbul Çamlıca’daki evinde kendi kendisiyle hesaplaştığı o işgal günlerinde Mustafa Kemal, Doğu Anadolu’da, Kuzey Irak’ta ve Suriye’de İslamı anlatacak, insanları Kurtuluş Savaşı’na katılmaya çağıracak din adamlarına ihtiyaç duymaktaydı ve bu nedenle Said-i Nursi’yi (Kürt bölgelerinde tanınmış olduğu için) Güney Doğu Anadolu’ya “vaaz” olarak göndermek istemişti. (Nitekim Said-i Nursi de, Emirdağ Lahikası’nın bir pasajında Mustafa Kemal’in kendisinden, Sunusi liderlerin Libya’da yaptıklarına benzer bir görevi yerine getirmesini, yani dini bir ittifak odağı oluşturulmasıyla halkın bu odak etrafında birleştirilmesini istediğini belirtmektedir Ama Said-i Nursi, bir türlü İstanbul’daki “rahatını” ve “ruh hesaplaşmalarını” bırakıp Anadolu’ya geçmeye yanaşmamıştı; ta ki savaş bitip, galip belli oluncaya kadar! Bu durumda Mustafa Kemal de Libyalı Şeyh Ahmet Sunusi’den yardım almak zorunda kalmıştı. Evet, Sunusi Türk değildi; ama “bağımsızlığın önemini” bilen cesur bir Müslümandı. İşte, Kurtuluş Savaşı’na katılan birçok din adamı gibi o da gerçek bir Hür Adam’dı.

İŞTE HÜR ADAM’IN KURTULUŞ SAVAŞI’NA KATKISI

Said-i Nursi Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kürt İsyanlarını bastırmak için de dişe dokunur bir adım atmamıştır. Tam terinse Kürdistan Teali Cemiyeti’nde yer almıştır.

Said-i Nursi, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını gıyaben yargılayıp idama mahkum eden Kürt Nemrut Mustafa Mahkemesi’ne de ses çıkarmamıştır.

Said-i Nursi, işgal altında bir şehirde, İstanbul’da dini işlerle uğraşmanın, ibadet etmenin dinen caiz olmadığını bilmiyor muydu yoksa?

Said-i Nursi’nin Kurtuluş Savaşı’na tek katkısı, o da katkı sayılırsa- işgalci İngiliz politikasına karşı bir risale yazması ve Hain Damat Ferit’in isteğiyle ve İngilizlerin desteğiyle İstanbul Müftüsü Dürrizde’nin hazırladığı, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını “dinsiz” ve “zındık” ilan eden hıyanet fetvasına karşı, “bu fetvanın ilmen geçersiz olduğunu” beyan eden “Hutuvat-ı Sitte” adlı bir bildiri hazırlamasıdır. İyi de Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükümeti, İstanbul Hükümeti’nin bu “hıyanet fetvasına” karşı Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin başkanlığında 5 müftü, 9 müderris ve 6 ilmiye mensubundan oluşan toplam 20 kişilik bir grupla karşı fetva hazırlamıştır. Hazırlanan bu fetvada Anadolu’daki Milli Hareket’in dinen meşru olduğu, padişah ve halifenin düşman elinde esir bulunduğu, esir halifeye zor ve baskıyla fetva yayınlattırıldığı belirtilerek fetvanın geçersiz olduğu vurgulanmıştır. 83 müftünün imzaladığı ve 64 müftünün onayladığı bu karşı fetva ile “düşmana karşı mücadele etmenin din gereği olduğu” duyurulmuştur Yani, Said-i Nursi’den önce onlarca din adamının onayladığı bir “karşı fetva” yayınlanmıştır zaten.

HÜR ADAM’IN ÇAMLICA SEFASI VE ANKARA YOLCULUĞU

Tekrar soruyorum: “Türk’ün ateşle imtihan edildiği 1918-1922 arasında Said-i Nursi nerededir?”

Bu soruya en güzel yanıtı “Gerçek Bediüzzaman Said-i Nursi ve Doktrinleri” adlı bir kitap yazan Seyfi Güzeldere vermiştir.

İşte o yanıt: 

“Molla (Said-i Nursi) İstanbul’a geldiği vakit Mütareke olmuştu. Müslüman-Türk toptan tutsak gitmemek için yer yer birleşip tedbir arıyordu. O hemen, kardeşinin oğlu Abdurrahman’ın Çamlıca’daki köşküne yerleşti. Kitap dediği uyduruk serisini bütünlemeğe başladı. Molla, bu işlerle uğraşırken, Anadolu bağımsızlık savaşının kan ve ateşi içinde idi. Bir dergi, Molla’nın bağımsızlık savaşına katıldığını yazıyor. Doğru değil. O savaşın gazilerinden binlercesi bugün yaşamdadır. Yalnız benim tanıdığım 200 var. Biri diyebilir mi ki bu insan, değil silahla fikir yoluyla olsun bu savaşa katılmıştır.

Önce kendi diyor ki, ‘Tutsaklıktan döndüm, İstanbul’da üç ay kaldım. 1918’in ortasından 1921’in ortasına gelelim. Sonbaharda ayrıldığını söylüyor. Demek 1922 olmaktadır. O zaman Molla’nın İstanbul’da beklemesinin açık gerekçesi oydu ki; Halife kazanırsa, zaten Halifeli, Türk ulusu kazanırsa Türk ola! Halifenin artık çöktüğünü görünce Ankara’dan geçip Van’a gitmiştir. (1922).

Peki Said-i Nursi, 1922 sonlarında neden Ankara’ya gitti? Bu sorunun yanıtını da uzun yıllar Said-i Nursi üzerinde çalışan ve “Bediüzzaman Said-i Nursi Olayı” adlı bir kitap yazan Prof. Dr. Şerif Mardin’den alalım: 

“(İstanbul’da) kendini herkes tarafından terkedilmiş hissetti; yeğeni ve katibi Abdurrahman yanından ayrılmıştı. Gerçi sonunda ondan bir haber alabilmişti; ama Abdurrahman bundan kısa bir süre sonra öldü. Bu kayıp Said-i Nursi’yi derinden sarstı. Belirttiğine göre özel dünyasının yarısı annesinin ölümüyle kaybolup gitmişti. Abdurrahman’ın ölümü ise özel evreninin diğer yarısının da yok olması anlamına geliyordu. Buna rağmen Abdurrahman’ın ölümüyle ortaya çıkan kayıp kısa bir süre sonra, kendisini Said-i Nursi’nin hizmetine ve yazılarının propagandasına adayan bir başka genç tarafından telafi edilecekti. (Lem’alar, 232)”

Anlaşıldığı kadarıyla Said-i Nursi, işgal İstanbul’unda ülkenin dertleriyle değil, kendi dertleriyle dertlenmektedir. Bazı kayıplar nedeniyle ruhsal bunalımlar yaşamaktadır. Özetle kafası ve ruhu karmakarışıktır. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Ankara’da Mustafa Kemal’in önderliğinde yeni bir devlet kurulmuştur. Yani, İstanbul ve Sultan-Halife kaybetmiş, Ankara ve TBMM kazanmıştır. Bu durumda Said-i Nursi, kazananın yanında yer almak, dini plan ve programlarını kazanan sayesinde hayata geçirmek için, 1922’de Ankara’ya gitmiştir. Ancak Ankara’da umduğunu bulamamıştır. Mustafa Kemal’in kuracağı yeni devletin, “aklı ve bilimi” esas alan “çağdaş bir devlet” olacağını anlamıştır. Ancak Ankara’da bulunduğu kısa sürede yine de şansını denemiş, Mecliste “dinsiz bir atmosfer” gördüğünü belirterek(!) “Namaza Çağrı” bildirileri dağıtmıştır. Aslında Mustafa Kemal’in hem yapacağı “dinsel eksenli devrimler” (halifeliğin kaldırılması gibi) için hem de “dinde öze dönüş hareketi” (din dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmaları) için gerçek din adamlarına ihtiyacı vardır. Bu anlamda Said-i Nursi’den de yararlanmak istemiş olması olasıdır. Ancak Said-i Nursi’nin Ankara’daki “bazı davranışları” üzerine Mustafa Kemal, kuracağı yeni devletin “çağdaş din adamı” kadrosunda Said-i Nursi’ye yer olmadığına karar vermiştir. Mustafa Kemal’in yanında, cumhuriyet döneminde Rıfat Börekçi, Şemsettin Günaltay, İsmail Hakkı İzmirli, Mehmet Akif, Elmalılı Hamdi Yazır, Hafız Yaşar Okur gibi daha birçok gerçek din adamı vardır. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Elmalılı Hamdi Yazır’a “Kuran’ın Türkçe Tefsir ve Tercümesi”ni yaptırmış, Kamil Miras Hoca’ya da Buhari’nin Hadis Kaynağınıtercüme ettirmiştir. Atatürk’ün isteğiyle tefsir ve tercüme edilen bu eserler, binlerce takım bastırılarak Türkiye’nin “dört bir yanına” ücretsiz dağıtılmıştır.

HÜR ADAM’IN SANSÜRCÜLÜĞÜ

Geçtiğimiz günlerde, Said-i Nursi’nin, 23 Kasım 1922’de Mustafa Kemal’e yazdığı bir mektup ortaya çıktı. Bu mektupta Mustafa Kemal’e: “İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri” diye hitap eden Said-i Nursi, Atatürk öldükten sonra kaleme aldığı anılarında da bu mektuptan söz etmiştir; ama mektubun girişindeki Mustafa Kemal’e yönelik “saygı ve övgü dolu” ifadelerini sansürlemiştir. 1922’de Mustafa Kemal’e “İslam aleminin kahramanı Paşa hazretleri” diye methiyeler dizen Said-i Nursi, Atatürk’ün ölümünden sonra kaleme aldığı anılarında ve yazılarında Atatürk’e “deccal ve süfyan” demekten çekinmemiştir: Said-i Nursi Redoks’ta, Ankara’ya ikinci kez çağrıldığında neden gitmediğini açıklarken “…Ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını orada bir adamda (Atatürk) gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım” diyerek 5. Şua’daki “Süfyan”ın Atatürk olduğunu ima etmiş ve “SÜFYAN ve bir İslam DECCALİNİN Mustafa Kemal olduğu Beşinci Şua’da anlaşılıyor”diyerek de açıkça Atatürk’e süfyan ve deccal demiştir. 

Görüldüğü gibi Said-i Nursi’nin Kurtuluş Savaşı’na “büyük bir katkısı” hatta “bir katkısı” yoktur. Hürriyet mücadelesi sırasında işgal altındaki bir şehirde, İstanbul-Çamlıca’da bir evde bazı kitaplar yazan, bazı cemiyetlere üye olan ve bazı ruhsal değişimler, dönüşümler yaşayan Said-i Nursi’ye “Hür Adam” demek, Kurtuluş Savaşı’nın gerçek “Hür Adam”larına saygısızlıktan başka bir şey değildir.

Kurtuluş Savaşı’na sadece din adamları katkı sağlamış değildir, ayrıca Kurtuluş Savaşı’na karşı, İngiliz yanlısı “hain din adamları” da vardır. Kurtuluş Savaşı’na destek olan sol gruplar, farklı etnik unsurlar da vardır. Bütün bunları bu yazı kapsamında anlatmak mümkün değildir tabi…

ALINTI

GERÇEK MÜSLÜMAN NASIL OLMALI

 

BU GÜNLERDE HEPİMİZİN O KADAR İHTİYACI VARKİ HELAL HARAMA.SEVAP GÜNAHA.YALAN DOLANA KARIŞMIŞ DURUMDA

Kur’an Ahlakıyla Ahlaklanmış Bİr Müslüman Nasıl Olmalı?

Kuranı Kerimden öğrendiğimize göre Kurana ahlakı ile ahlaklanmış bir Müslümanın başlıca özellikleri şunlardır.

1- Allah’ın birliğine ve ondan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (sav)’in Allah’tan getirdiği şeylerin hepsine kesin ve tereddütsüz bir şekilde inanır ve dili ile bunları ikrar eder, söyler.
2- Allah’ın emreylediği ve Hazreti Muhammed (sav)’inde gösterdiği şekil üzere namazını kılar, orucunu tutar, zenginse malının zekatını verir, zenginse hac görevini yerine getirir.
3- Yetimlere, yoksullara, muhtaçlara, yakınlarına, yolda kalmışlara malıyla canıyla gücü yettiği kadar seve seve yardımda bulunur.
4- Tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik göstermez, Allah’a itimad eder.
5- Felaketleri metanetle karşılar, bunları başarıyla atlatabilmek için bütün gücünü sarfeder ve nihayet çaresizliğe karşı sabır ve tahammül gösterir. Allah’tan ümidini kesmez.
6- Ana ve babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak söz ve işlerde bulunmaz.
7- Verdiği sözü mutlaka yerine getirir. Her ne surette olursa olsun emanete hıyanet etmez.
8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi en iyi bir şekilde yapmaya çalışır.
9- Müslüman dünyanın en temiz insanıdır. Bedenini, üstünü başını, oturup kalktığı yeri, yiyeceğini, giyeceğini, evini barkını, caddesini sokağını tertemiz tutar; kafasını kötü fikirlerden, kalbini fena huylardan, dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Cismen ve ruhen temizliği ile herkese örnek olmaya çalışır.
10- Allah’ın ve Peygamberin emirlerine itaat eder ve ahlaki vazifelerini eksiksiz olarak yapar.
11- İnsanlar arasında fesad çıkarmaz, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır.
12- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve ortaya dökmez. Nefsini içkiden, kumardan, uzak ve pak tutar. Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez. Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz.
13- Kötülüğün, hayasızlığın her türlüsünden, gizlisinden açığından, büyüğünden küçüğünden sakınır. Halkın iyiliğine çalışır.
14- Özü sözüne, sözü özüne uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile olsa, hak ve adaletten ayrılmaz.
15- Düşmanlarına karşı da adaleti, insafı elden bırakmaz, onların düşmanlıkları dolayısıyla adaleti çiğnemez.
16- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalancı şahitlik yapmaz. Haksızlığa karşı nefret duyar.
17- Alçak ve süfli arzulara uyarak doğru yoldan sapmaz, kötülerle düşüp kalkmaz.
18- İsraftan ve cimrilikten sakınır. Ne eliyle, ne de diliyle hiçbir kimseyi incitmez.
19- Komşularını çok sayar ve onları hiçbir surette gücendirmez.
20- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur.
21- Öfkelerini yenerek kusur ve kabahatleri affeder, intikam sevdasına düşmez.
22- Bir kötülük işlemek ister veya bir haksızlık yapacak olursa, hemen Allah’ı hatırlayarak Ondan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman olur.
23- Her iyi işe arka çıkar, maddi ve manevi yardımda bulunur. İnsanlara iyiliği tavsiye eder, fenalığa ve zulme asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten çevirmeye çalışır.
24- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir, kin gütmez, kimseye haset etmez, herkese faydalı insan olmaya özen gösterir.
25- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder, ilim ve hüneri, hikmet ve hakikati nerede bulursa alır ve bunda taassup göstermez.
26- Müslüman tembel değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışır. Her iki vazifesini de eksiksiz yapar.
27- Allah yolunda, millet ve memleket uğrunda elinden gelen fedakarlıktan, yerine göre canını feda etmekten çekinmez.
28- Yapacağı bir işin önünü, sonunu düşünmeden hatıra gelir gelmez yapmaya kalkışmaz, ibadetinde acele ederek eksik bırakmaz, hayırlı işlerde geriye kalmayıp daima ileri koşar.
29- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların iyiliğine çalışır, Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını gidermeye özen gösterir, cenazelerine gider, kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar, küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur, azamet ve kibir göstermez.
30- Bütün müminleri kardeş bilir ve başkalarının hayatlarını, haklarını kendisinin ki gibi muhterem tutar.
31- Kimse ile alay etmez. Başkalarına kötü lakap takmaz. Dilini gıybetten, iftira etmekten, yalan söylemekten ve her türlü kaba ve çirkin sözlerden muhafaza eder.
32- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya çalışır, üç günden fazla dargın durmaz.
33- Bütün varlık alemine sevgi ile bağlanır. Sevdiklerini Allah için (karşılık beklemeksizin) sever, sevmediklerini de Allah için sevmez.
34- İşlerinde tereddütlü ve evhamlı olmaz, bir işin olması için elinden gelen bütün gayreti, çabayı, çalışmayı gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eder.
35- Allah ve Peygamber sevgisini her şeyden üstün tutar. Allah sevgisi ve korkusu onun bütün vücudunu kaplar.
36- Her ne surette olursa olsun şüpheli şeylerden sakınır.
37- Bir Müslüman için en büyük gaye, hakiki bir Müslüman olmaya çalışmak, İslam’ı en güzel şekilde yaşamak ve yaşatmak ve bu surette bütün insanlara örnek olmaktır.
Bu huylarla gidiş, Allah’ın emri, Peygamberin yoludur. Müslüman bu yolun yolcusudur. Nezih ve pak bir yaşayışla dünya hayatını faydalı bir insan olarak tamamlar. İmanla, kalb huzuru ile Allah’a kavuşur. Onun tükenmez ve sonsuz nimetlerine ulaşır
alıntı

OSMANLININ KULLANDIĞI ÜÇ HİLAL BAYRAĞININ SIRLARI

OSMANLININ KULLANDIĞI ÜÇ HİLAL BAYRAĞININ SIRLARI

OSMANLININ KULLANDIĞI ÜÇ HİLAL BAYRAĞININ SIRLARI

 -Osmanlı Devletine bağlı denizci leventler genelde üç hilal şekilli bayrak kullandılar.

-Üç hilal şekli, İslamiyetin dünyaya yayılması ideallerini yansıtır.

-Çanakkale boğazı kıyısındaki Kilitbahir kalesinin görünüşü de üç hilal şeklindedir ve Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.

   Osmanlı bayrağının tarihi gelişimi üzerine yapılan araştırmalar ilginç bilgileri gözler önüne seriyor. 1500’lü yıllarda kullanılan 3 hilalli Osmanlı bayrağı genelde denizcilerin kullandığı devlet arması özelliği taşıyordu. Bayrak üzerindeki hilal şyekli islami bir anlam taşıyordu. İslam peygamberi Hz. Muhammed’in MS 622 yılında Mekke’den medineye göç yapması esnasında gökyüzünde hilal şekli vardı.  Müslümanlar hicret olayının her hatırlanması için takvimin de başlangıcı olarak kaübul etmişlerdi. Ancak Hicri takvim, ayın dünya etrafında dönmesine tayanıyordu ki güneş takvimi ile arasında her yıl 10 gün farklılık vardı.

    Türklerin islama geçişleri 10. Yüzyıl ortalarında Karahanlı Devleti zamanında gerçekleşti. Bu tarihten önce de İslama geçen Türk boyları vardı. Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in ordusu ile Bağdat’a kadar gelmesi ve islam halmifesine bağlmılığını bildirmesi esnasında o’na “İslamın kılıcı” ünvanı verildi. Ve Güneşin doğduğu yerden battığı yere bütün dünyanın yönetiminin Müsmümanlara gerçemi görevi verildi.  Bu olaydan sonra Selçuklu ve Osmanlı Hükümdarları kenidlerini aynı zamanda İslamın dünyaya yayılması görevi verilen mücahitler olarak gördüler ve imzalarını üç tuğ şeklinin açılımı olan TUĞRA şeklinde attılar.  Tuğra şekline dikkatlice bakılırsa orta yerde ÜÇ TUĞ vardır. Bunan anlamı da doğu-batı-merkezde birleşir anlamına gelir. Yani güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar merkezde, bir elde, yönetimde birleşilmesi anlamı çıkar.

    Osmanlı bayrağındaki ÜÇ HİLAL şekli de  TUĞRA’nın bir başka açılımıdır. İslamiyetin dünyanın her yerine yayılması düşüncesini canlandırır. Osmanlı sultanları kendilerini islamhalifesi ve aynı zaman da İslam mücahidi olarak da görmüşlerdi.

ÇANAKKALE BOĞAZI KIYISINDA KİLİTBAHİRDE  OSMANLI ÜÇ HİLAL ŞEKİLLİ KALE

    Osmanlı Sultanı ve de İstanbul Fatihi  Mehmet, Osmanlı’nın kalbi olarak gördüğü  Çanakkale  şehrinin tam karşısında bulunan Gelibolu sahillerinde Kilitbahir kalesini de yaptırdı.  Hilal gibi kıvrılarak birbirine bağlanan duvarları ve iç kısmında da birdenbire yükseliveren kule duvarı ile sağlam bir yapı idi kilitbahir kalesi.  “Kilitbahir” sözleri de “Denizin kilidi” anlamına geliyordu.

    Gökyüzünden çekilen fotoğrafın ayrıntılarında da Kilitbahir kalesinin sırları ortaya çıkıyor. Birbirine hilal gibi kıvrılarak bağlanan kale duvarlarının Osmanlı’nın bayrağı olan 3 Hilal şekli olduğu anlaşılıyor. Kalenin tam orta yerinde de bir kumbaranın iç kısmındaki kilite benzer olduğu ortüaya çıkıyor.  Belki de Fatih Sultan Mehmet,  kendi zamanında İstanbul’un gfethi hazırlığı için yaptırdığı Rumelihisarı  ile İszlam Peygamberirir izinden gittiğini, devletinin sonsuza dek yaşaması içinde kilitleri açılamayan Çanakkale boğazında üç hilal bayrağına banzer Kilitbahir kalesini yaptırmıştı. Fatih’in torunları aradan geçen yüzyıllar sonrası mart 1915 tarihi geldiğinde Osmanlı ülkesinin kilidinin düşman tarafından açılmaması için bütün güçleri ile vatan savunması yapıyor destanlar yazıyordu.

ÜÇHİLALİN DİGER BİR ANLATIMI

Üç hilal, Türk tarihinin en önemli simgelerinden biridir. Sanılanın aksine hilalin ve üç hilalin tarihi, İslamî dönemle başlamış değildir. Hilal ve üç hilal, İslam öncesi Türk tarihinden bugüne değin gelen millî sembollerimizdendir. Yakın zamanda bulunan Gök Türk sikkelerinin üzerinde dahi hilal ve hatta yıldız simgeleri mevcuttur. Yine büyük Türkçü Nihal Atsız’ın, Gök Türkler dönemini anlattığı“Bozkurtların Ölümü“ adlı romanında da gökte Ay’ın üçe ayrılıp üç hilal olduğundan bahsedilmektedir. Lakin günümüzde üç hilal dendiğinde akla hemen Osmanlı Devleti’nin bayrağı olduğu yönündeki görüş gelmektedir. Oysa üç hilal, Osmanlı döneminde devletin değil sadece donanmanın ve mehteran takımının flamasıdır. Osmanlı Devleti’nin bayrağı, kırmızı zemin üzerinde bir hilal ve sekiz köşeli bir yıldızdan oluşmaktadır.
 
Günümüzde tarihi bir hatıra olarak yaşatılan mehteran takımının flamalarında gördüğümüz üç hilal, tıpkı mehteran takımı gibi Gök Türklerden beri vardır. Mehteran takımı ya da daha doğrusu bir nevi ordu bando takımı, Türklerin icadıdır. Savaş meydanında orduyu yüreklendirmek ve düşmana korku salmak için bir takım yüksek ses çıkaran çalgıların çalınması Gök Türklerden bu yana uygulanagelmekte olan bir Türk geleneğidir.
 
Üç hilal, 1969’dan beri Türk Siyasi tarihinde Türk Milliyetçiliğinin siyasi partisi olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin efsanevi sembolü olarak yer almaktadır. MHP’nin üç hilalinin ne anlama geldiği konusunda şimdiye değin pek çok görüşler ileri sürülmüştür.
 
Bunlar; üç hilalin, Recep, Şaban ve Ramazan’dan oluşan üç mübarek ayı simgelediği, Osmanlı’nın egemen olduğu üç kıtayı simgelediği, Hak, Hukuk ve Adaleti simgelediği, İman, Ahlak ve Adalet anlamına geldiği vb. şeklindedir.
 
Her biri ayrı bir güzellik barındıran bu görüşlere son derece saygı duyan biri olarak üç hilalin taşıdığı manaya dair âcizane bir katkı da ben sunmak istiyorum.  
 
Hilal, Ay’ın yay biçimindeki haline denilmektedir. Hilal sözcüğü Arapça kökenlidir. Türkçesi Ayça’dır. Bilindiği üzere Ay’ın tam yuvarlak ve parlak haline ise“dolunay” adı verilmektedir. Bunun Arapçası ise sözlüklerde “Şehr“ olarak yer almakta. Şehr sözcüğü dilimizde özellikle Ramazan Ayı geldiğinde kullanılmakta ve pek çok caminin mahyalarında yazılı olan “ Hoş Geldin Ya Şehr – i Ramazan “ifadesinde geçmektedir. Şehr sözü, temel anlam itibariyle dolunay demek olsa da Hicrî 29 – 30 günlük takvim ayı anlamında da kullanılmaktadır. Lakin bu kullanım bir nevi anlam genişlemesi sonucu meydana gelmiştir. Dilimizde yine Ay anlamına gelmek üzere Arapça kökenli  “kamer“  sözcüğü de mevcuttur. 
 
Türkçede Ay, Ayça sözcükleri ile birlikte Ay’ın çevresindeki ışık kümesini ifade etmek üzere Arapçadaki “Hale” kelimesinin karşılığı olarak “Ayla“ sözcüğü de bulunmaktadır. Böylece bilebildiğimiz kadarıyla Ay, Ayça ve Ayla Türkçemizdeki Ay’la ilgili Öz Türkçe sözcüklerdendir. Bir de Ay gibi parlak anlamına gelen ve kişi ismi olarak da kullanılan Öz Türkçe “Aysun” sözcüğü de vardır.
 
Türkçede Ay anlamında gelmek üzere Farsça “Mah” sözcüğü ve ondan türemiş birkaç başka söz de kullanılıyor. “Mah – ı Matem / Yas Ayı”, “Mah – i Tab / Mehtap / Ay Işığı“  dilimizde yer alan Farsça kökenli tabirlerden ilk aklımıza gelenlerdir.
 
Alevi Bektaşi Türklerin dinî ritüellerinden yani ibadetlerinden biri olan “Semah” sözcüğünün de Farsça bir tabir olduğu belirtilmektedir. Semah sözcüğünün etimolojisi ve ihtiva ettiği mana hususunda birkaç başka görüş daha vardır. Lakin biz Farsça kökenli oluşunu temel alan görüşe itibar etmekteyiz. Buna göre “Semah” Farsça’da  “üç” anlamına gelen “Se” ile “Ay” anlamına gelen “Mah” sözcüklerinin birleşiminden meydana gelmiştir. Mah sözcüğü hem Ay anlamına gelmekte hem de Ay’ın çeşitli biçimlerini, sözgelimi “Hilal” halini de ifade etmektedir. Bu durumda “Semah”  sözcüğü  “Üç Hilal“ demektir. Gerçekten bir ibadet olarak Semah bütün figürleri ve icra ediliş biçim ve amacıyla üç hilali anlatmaktadır.
 
Bu üç hilalden biri ve birincisi Hak Teâlâ’dır. Yüce Allah veya Öz Türkçe ifadesiyle Yüce Tanrı demek olan Hak Teâlâ sözü, Alevi Bektaşi terminolojisinde, bütün İslamî mistik akımlarda olduğu gibi Allah – u Teâlâ anlamında kullanılmaktadır. İşte üç hilaldeki birinci hilal, Yüce Allah’ı simgelemektedir. Bu noktada, Hilal ile Allah sözcüklerinin ebced değerlerinin aynı olduğunu belirtmenin de anlamlı olacağı kanısındayım.  
 
Üç hilaldeki ikinci hilal ise, âlemlere rahmet olarak gönderilen şanlı peygamberimiz Ahmed – i Muhtar, Hz. Muhammed Mustafa efendimizi simgelemektedir. Üçüncü hilal ise Tanrı’nın aslanı, Allah’ın velisi, Cenab – ı Haydar – ı Kerrar, Hz. Ali el – Mürteza’yı işaret etmekte…
 
Böylece semah yani üç hilal, “Hak – Muhammed – Ali “ üçlüsünün simgesel bir ifade tarzı olarak anlam ve kavram dünyamızdaki ihtişamlı yerini almaktadır.
 
Birileri oyun, folklorik gösteri, dans vb. nitelemelerde bulunsa da bütün semahlar Hak Muhammed Ali aşkına dönülüyor. Bu noktada Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin şu sözleri gerçekten manidardır:
 
“Hâşâ ki semahımız oyuncak değildir
İlahi bir aşktır, salıncak değildir
Her kim ki semahı oyuncak sanır
Cenaze namazı kılınacak değildir”
 
Yanlış anlaşılmalara fırsat vermemek adına belirtelim ki, semah bir ibadet olarak İslam tarihinin ve Alevi Bektaşi dünyasının mukaddes bir ritüelidir. Aynı zamanda tüm Müslümanların, bütün milletimizin ve tüm insanlığın evrensel bir kültürel değeridir. 
Dolayısıyla semah, hiçbir partinin, zümrenin ve kesimin tekelinde görülemez, görülmemelidir.
 
MHP’nin simgesini oluşturan üç hilal yani semah, pek çok partisel etkinlik ve seçim müziklerinde de yer almaktadır. Şahsen ilk olarak 2007 Erciyes Zafer Kurultayında ülkücü gençlerin semah döndüğüne tanık olmuştum. Basında büyük bir hadise gibi yer alan bu olay bir kısım Alevi kurumlarınca tepkiyle karşılanmıştı. Bu tepkinin inançsal bir sebepten ziyade ideolojik dürtülerle gösterildiğini söylemeye gerek bile yoktur. Zira bazı Alevi kurumlarındaki kimi yöneticiler Etnikçi, Marksist ve Ateist oldukları halde Alevilerin sözcülüğüne soyunabilmektedir. MHP’ye ve Türk Milliyetçiliğine öteden beri karşı olan söz konusu şahıslar binlerce yıllık Türk tarihi ve bin dört yüz yıllık İslam tarihinin çok önemli ve kutsal bir değeri olan semahı, neredeyse kendi tekellerinde görmeye yeltenebilmektedirler. Lakin bu şahısların sayısı son derece azdır. Onları istisna olarak görmemiz lazımdır. Zira nüfus itibariyle en az 12 milyon olan Alevilerin hepsi son derece inançlı, muhterem ve muazzez yurttaşlarımızdır. Ben de Alevi inancına mensup ve layıkıyla mümin olmaya gayret sarf eden, Hakk’ın naçiz bir kuluyum.
 
Ancak dürüst olalım ki, bir siyasi etkinlikte dinî bir ritüelin gösteri olarak sunulması ilk bakışta, hassasiyet sahibi bazı müminleri elbette ki üzmüştür, üzmektedir. Şahsen ben de teorik olarak böyle düşünmekteyim. Yani bir siyasi etkinlikte dinî bir ritüelin diğer bir deyişle bir ibadetin gösteri olarak kullanılmasını doğru bulmuyorum. Lakin semah salt bir ibadet değildir. Kuşkusuz semahın temel özelliği ibadet olmasıdır ama aynı zamanda semah, muhteşem bir sanatsallık da içeren kutsal bir kültürel mirastır. Bu mirastan milyonlarca ülkücünün de nasiplenmesi, onu ibadet bilinciyle ve son derece saygılı bir şekilde izlemesi, milli ve manevi geleceğimiz açısından yüksek düzeyde önem taşımaktadır.  
 
Erciyes Kurultayındaki semaha bir kısım şahıslarca gösterilen tepkiye aldırış etmeden MHP, sonraki etkinliklerinde de semaha yer vermeye devam etti. Ancak hiçbir zaman semahın ibadet olma vasfına zıtlık teşkil edecek her hangi bir saygısızlık yaşanmadı. MHP, son olarak 4 Kasım 2012’deki Kurultayında da semaha yer vermiş ve sahnede dönülen mukaddes semahımız salonu dolduran on binlerce Türk Milliyetçisi tarafından büyük bir huşu ve saygıyla izlenmiştir. Dileriz ki dönülen semahlar seyir için değil hak için dönülmüştür.
 
MHP’nin etkinlik ve programlarında semaha da yer veriyor olması çok şükür ki, artık herhangi bir tepkiye yol açmıyor. MHP, bu konudaki kararlı ve saygılı tavrıyla her zamanki gibi milletimizin birlik ve bütünlüğü yolunda çok önemli bir görevi layıkıyla icra etmeye devam etmektedir. MHP’nin “Sonsuza Kadar Var Ol Türkiye” adını taşıyan, marşı çağrıştırıcı seçim şarkısında da semaha yer verilmiştir. Söz konusu şarkıdaki ilgili kısmı naklederek yazımızı nihayete erdirelim:
 
Mevlana’nın semasında,
Pir Sultan’ın semahında,
Sonsuza kadar var ol Türkiye!
 
Ülkemin her köşesinde ay yıldızlı bayrağımızla birlikte üç hilalli sancağımızın da şerefle dalgalanması ve Türk Milliyetçilerinin siyasi iktidara el koyarak Türklüğün birlik ve bütünlüğünü temsilen “Milliyetçi Türkiye ideali“ ve “Büyük Turan ülküsü“  yolunda milletimize önderlik etmesini yürekten diliyorum…
 
Tanrı Türkü Korusun!
 
Varlığımız Türk varlığına armağan olsun!

MHP TARAFINDAN KULLANILAN BOZKURT İŞARETİ

BOZKURT NEDİR? BOZKURT İŞARETİNİN ANLAMI

Türk kültüründe Bozkurt’un manasını açıklayabilmek için kültürün tanımlanması
gerekir. Özellikle kültürde sembolün öneminden bahsettikten sonra Bozkurt’un
anlamını daha kolay kavrayabiliriz. Bir milletin kültürü ile mitolojisi
birbirinden farklı kavramlar değildir, her ikisi de aynı hayat felsefesinden
beslenmektedir. Kültür; bir milletin, dilini, sanatını, hukuk ve ahlak
anlayışını, duygularını, inançlarını, hükümlerini aksettirir. Çünkü bir milletin
folklorunu ve edebiyatını belirleyen, mensuplarının idrak alemini oluşturan
değerlerin özünde o milletin kültürü vardır. Kültürün özelliği, milleti meydana
getiren fertlere kazandırmış olduğu idraktır. Bir kültürün sınırı, onun zihniyet
ve imanı ile çevrelenmiştir. Kültürleri birbirinden ayıran, zihniyet ve iman
farklarıdır. Aynı farklara sahip olan cemiyetlerin birbiri ile çarpışmasına
sebep olur. Kültür çevreleri benzer olan veya benzer kaynaklardan beslenen
kültürler olur ama bunlar birbirine tamamen benzemez. Her kültür, diğerlerinden
farklı görünmek durumundadır, farklılık şuuru olarak isimlendireceğimiz bu
durum, toplumun bütün hayat şekillerini başka kültürlerden ayrı olmaya, değişik
bir üslûp kurmaya yönlendirmektedir. Milli kimlik yahut kişilik dediğimiz bu
farklı oluş, düşünce biçiminden, kılık kıyafet; tavır ve davranış biçiminden,
eğitime ve eğlenceye kadar hayatın her saha ve safhasında görülür. Mesela, aynı
dine mensup olan milletlerin dinî anlayış şekilleri birbirinden farklıdır. Çünkü
idrak alemini şekillendiren değer yargıları farklıdır. Bu farkı onaya çıkaran
ise o milletin kültürüdür. Bu farklılıklar o milletin mimarî abidelerine, edebî
eserlerine, musikî eserlerine, felsefî sistemlerine, v.s… yansır ve kültürün
devamlılığını sağlar. Böylece gelecek nesillere yol gösterici olur, kaynaklık
yapar. Her toplumun kültür değişimlerinin bir geçmişi vardır. Kaynağını ise o
toplumun tarihi derinliklerinden alır. Bir kültür varsa, onun ait olduğu millet
vardır. Millet özelliğine layık bir topluluk varsa, muhakkak bir kültürü vardır.
Kültürler ve dil, din, tarih, edebiyat, sanat, örf ve adetler gibi unsurlar, ait
oldukları cemiyetler kadar eski ve onlarla yaşıt sayılmalıdırlar. Bu kültür
unsurları nesilden nesile intikal ederler. Bunun neticesi olarak da yeni
nesiller bunları hazır bulurlar. Kültürü kalıcı kılan ve gelecek nesillere
aktaran, kültürün değer yargılarıdır. Bu değer yargıları da kendini sembollerle
yaşatır. İşte bu semboller kültürün en güçlü ve kalıcı kısmını oluşturur.

Kültürün genel manâda anlamını açıkladıktan sonra üzerinde durmamız gereken
önemli bir kavram da “Türk Kültürü” kavramıdır. Bizim atalarımız Orta Asya’da,
Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Burası Çin ile
sınırdaş olan bir ülkeydi. Bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin
pek çoğunu (malesef) Çin tarih kaynaklarından öğreniyoruz.. Çin tarihçileri M.Ö.
2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece
Türklerin bilinen tarihi 4000 yıllık bir tarihtir. Atalarımızın kültürü “Bozkır”
kültürü olarak ifade edilmektedir. Bozkır kültürünü Türklerin siyasi ve sosyal
yapısı oluşturmaktadır. Bu kültür, göç ve fetihler esnasında orada terk edilip
gelinmiş değildir. Esasında, sosyolojik kaideler de göstermektedir ki kültür bir
elbise gibi eskiyip atılmaz veya değiştirilemez.

Bozkurt, asırlardır yaşayan bir ülkünün, Büyük Türkçülük Ülküsü’nün sembolüdür.
Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milleti’nin inanışlarındaki rolü üç
şekildedir:

Ata olarak Bozkurt
Rehber olarak Bozkurt
Kurtarıcı olarak Bozkurt

Bozkurt’tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur,
emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlarında
ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen Bozkurt çok defa Türk neslinin
yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini
sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin millet
hayatında büyük tesiri olacak hareketlere girişecekleri zamanlarda Bozkurt
onlara yol göstermekte, rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı’nda ve Kut Dağı
efsanesinde Bozkurt milli bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk’ün zor duruma
düştüğü zaman Bozkurt’un ortaya çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen
bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da
taşımaktadır. Sanki Bozkurt manevi bir alemden Türk Milleti’nin akıp giden
hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları
zaman ortaya çıkarak yol göstermektedir. Türk tarihinde pek çok kahraman,
Bozkurt simgesi ile temsil edilmiştir. Aşına sözcüğünün hem Bozkurt anlamına
gelmesi, hem de Hun ve Göktürk hükümdar sülalesinin adı olması rastlantı
değildir.

Bozkurt’un Türk destanlarındaki fonksiyonu tamamen semboliktir. Milletin büyüme,
yayılma ve güçlenmesi için takip edilmesi gereken yolların işaretini destan
maddî unsurlarla ifade etmektedir. Bozkurt’ta sembolize edilen fikir Türk
birliğini sağlayan, Türklerin büyüyüp gelişmesini temin eden bir fikirdir.
Türkler bu fikire inanıp riayet ettikçe hakimiyetlerini ve üstünlüklerini
korumakta, bu fikirden ayrıldıkları zaman felakete uğramaktadırlar. Onları
felaketlerden kurtaran da yine Bozkurt olmaktadır. İşte burada Bozkurt, bir
ülkünün, yani sosyal bir hayat nizamının yansımasından başka bir şey değildir.
Kısacası, Bozkurt asırlardır varolan bir ülkünün sembolüdür.

Eski Türkçe’de Bozkurt’a, “Kök Böri” (veya “Börü”) adı verilirdi. Buradaki
“Böri” (ya da “Börü”) sözcüğü “Kurt” anlamına gelirken, “Kök” de bugünkü “Gök”
sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Fakat Kök (Gök) kelimesi mavi rengi tasvir
etmek veya gökyüzünden bahsetmek için değil, “Ulu” anlamında kullanılır. Mesela
“Kök Tengri”, “Ulu Tanrı” anlamına gelir.

Türk destanları arasında, milli motifler
bakımından özellikle dikkat çekenler şunlardır:

Oğuz Destanı.
Bozkurt Destanı.
Ergenekon Destanı.
Göç Destanı.

Bu dört destandaki ortak ve temel motif, Bozkurt’tur.

Oğuz Destanı’nda, seferleri sırasında Oğuz Kağan’a Bozkurt yol gösterip
kılavuzluk yapmış, Oğuz Kağan’ın orduları bu sayede zaferler kazanmıştır.

Bozkurt Destanı’nda, ayakları ve kolları kesilip ölüme terk edilen bir oğlan
çocuğunu dişi bir kurt iyileştirip beslemiş; düşman askerlerinin genci öldürmek
istemesi üzerine de Altay Dağları’na kaçırıp kurtarmıştır. Daha sonra dişi kurt,
bu çocuktan gebe kalarak 10 oğlan doğurmuştur. Bu oğlanların büyüyüp çoğalması
ile, Türk soyu eriyip gitmekten kurtulmuştur. Hükümdar olan Aşına, Bozkurt’un
anısını unutmadığını göstermek için, çadırının önüne kurt başlı bir bayrak
dikmiştir.

Ergenekon Destanı’nda ise, Bozkurt, demir dağı eritip çıkan Türkler’e yol
göstermiştir. Ergenekon’dan çıktıktan sonra, Türklerin ilk hükümdarı Börte-Çine
(Boz-Kurt) adını almıştır.
Göç Destanı’nda, ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Türkler’e, bir Bozkurt
yol göstermiştir.
Bu destanlarda, Bozkurt’un şu nitelikleri ortaya çıkmaktadır:

Soyun devamını sağlamak.
Türkler’e kılavuzluk etmek.
Türkler’i felaketlerden kurtarmak.

Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir konumdadır. Gök Türk kağan sülalesi olan
Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi. Gök Türk kağanları, atalarının anısına
saygı olarak, otağlarının önüne altından kurt başlı bir tuğ dikerlerdi. Böylece
kurt başlı sancak, Türkler’de kağanlık (hakanlık) alameti olmuştur. Ancak bu
gelenek yalnızca Gök Türkler’e özgü olmayıp, kökeni Asya Hun Türkleri’ne ve
Türkler’in eski atalarına değin gider. M.Ö.’ki Asya Hunları’nda ve hatta o
çağlarda Batı Türkistan’da yaşayan U-sun (Wu-sun) Türkleri’nde, tıpkı bildiğimiz
Bozkurt Destanı’nda olduğu gibi, kurttan türeme efsanesi ve dişi kurdun verdiği
süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaç Türkleri’nde de vardı;
Tabgaç ülkesinde “kurt dağları”, “kurt ırmakları” bulunmaktaydı. Uygur
Türkleri’nin kökenlerine ilişkin bir efsane de onları kurda bağlıyordu (Uygur
Kaganlığı, Gök Türk Kaganlığı’nı takiben kurulan bir Türk devleti olup, Kök-Türk
Kaganlığı’nın devamıdır).

Kurt, eski Türk kültüründe “at” ile birlikte en önemli yeri tutan hayvandır.
Türkler kendilerinin kurt soyundan indiklerine, seferlerde kendilerine kurdun
yol gösterdiğine inanmışlardır. Türkler, güçlü ve saldırgan bir hayvan olan
kurdu kendilerine simge olarak seçtikleri gibi, komşuları da onları kurttan
türemiş saldırgan karakterli insanlar olarak tanımışlardır.

Gök Türkler’e göre dişi kurt “ulu ana”, Uygur Türkleri’ne göre de erkek kurt
“ulu ata”dır. Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz’a her sefere çıkışında gök bir kurt
öncülük eder. Çingizname’de Alanguva, gökten inen bir kurttan gebe kalır ve
doğan çocuğun soyundan da Cengiz Han gelir.

Dede Korkut Öyküleri’nde kurt yüzünün mübarek olduğu belirtilir. Yine Dede
Korkut Öyküleri’nden birinde Salur Kazan, kurtla haberleşir, kendisine yurdundan
haber vermesini ister.

Etnoloji bilimine göre, kurt motifi Türkler için ”tipik”tir; yani, başka
kavimlerde görülmeyen etnografik bir belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile
Türk soyundan olan kavimler “Kurt’tan Türeyenler” olarak tanımlanırken, Türk
soyundan olmayan kavimler “Kurt’tan Türeyenlerden Değildirler” biçiminde
ayırdedilmiştir.

Türk destanlarında kurt yol gösteren, sıkıntılı anlarda yardıma yetişen bir
varlıktır. Uygur Türkleri’nin Kutlu Dağ Destanı’nda kurt, ülkeye bolluk ve
mutluluk getirdiğine inanılan kutlu bir kayanın Çinliler’e verilmesinden sonra,
üzerine uğursuzluk çöken ülkenin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni
bir yurt arayan Türkler’e kılavuzluk etmişti.

Batıda (11. yüzyılın sonu) Kuman Türkleri’nde yardımına başvurulduğuna ilişkin
kayıtlar bulunan kurdun kılavuzluk işlevi, 2. yüzyılın ortalarına değin
gitmektedir. 160-170 yılları arasında topraklarından ayrılmak zorunda kalan
Tabgaç Türkleri’nin ataları (yani Hun Türkleri) bir Bozkurt’un önderliğinde
yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi.

En büyük ve en eski Türk destanı olan Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan, gün
ışığının içinden çıkan bir Bozkurt’un öncülüğünde dünyayı fethetmiştir. Şimdiki
Bulgaristan topraklarında bulunan Madara’daki kaya kabartmasında görkemli bir
atlı biçiminde gösterilen Kurum Han’ın yanındaki kurt tasviri de, Türk bozkurt
geleneğinin taşa işlenmiş örneklerinden biridir. Kurt motifi, çobancılık ve
besicilikle (Eski Türkler’in ekonomisi hayvan besiciliğine dayanır) olan sıkı
ilgisinden ötürü bozkırlı ve doğrudan doğruya Türk’tür. Bundan dolayı, bugün
dahi dünya Türkleri arasında söylenen masal ve halk öykülerinde hem ata, hem de
kurtarıcı-kılavuz nitelikleri ile Bozkurt, bütün Türkler tarafından kutlu
sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Bozkurt, destanlarda Türk’ün yaşam
ve savaş gücünü temsil eder.

Türkler kahramanlarını gök kurtlara benzetmiş, kağanlarının gövde yapılarına
bile kurt çizgisini işlemişlerdir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz’un beli kurt
beline benzetilir. Aynı destanda Oğuz Kağan, hükümdarlığını halka bildirdiğinde
“Kök Böri bolsungıl uran” (“Gök Börü olsun savaş narası”) demiştir. Yine Oğuz
Destanı’nda, Türk ordularına gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt yol gösterir.

Kırgız Türkleri’nin büyük destanı Manas Destanı’nda kurt, bir düş yorumu olarak
karşımıza çıkar. Destana göre Manas Han’ın karısı Kanıkey Hatun düşünde bir eğe
görür ve eğeyi alıp saklar. Ertesi gün uyanınca ülkenin deneyimli yaşlı
kişilerine düşünü anlatır. Yaşlı kişiler bu düşü duyunca sevinip Kanıkey Hatun’a
şöyle derler: “Senin çocuğun, gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak…” Kırgız
Türkleri, cins ve güzel atlara da ”Kök Böri” (Gök Kurt, Boz Kurt) adını
verirlerdi…

BOZKURT İŞARETİNİN ANLAMI NE

Alparslan Türkeş, “siz bir işaret yapıyorsunuz, kurda benziyor. Onu anladık da, manası ne?” diyen Millet Partisi kurucusu Osman Bölükbaşı’na Bozkurt işaretinin anlam ve tarifini böyle yaptı.

MHP’nin ve ülkücülerin değişmez simgesi Bozkurt işareti simgesel manasıyla bir kurttur. Bütün Türk dünyasında kullanılmaktadır. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Bakü’de Ebulfeyz Elçibey’in düzenlediği mitingde bir milyon insan Alparslan Türkeş’i “Bozkurt” işaretiyle selamladı. Orada görülen bu işaret daha sonra Türkiye’ye de geldi ve Türk milleti tarafından kullanılmaya başlanmıştı.

Ancak Alparslan Türkeş’in bu işarete yüklediği başka bir anlam daha vardı. Onu da Millet Partisi kurucusu rahmetli Osman Bölükbaşı’ya şöyle anlatmıştı:

BOZKURT İŞARETİNİN ANLAMI NE?

Bölükbaşı: Yahu Türkeş siz bir işaret yapıyorsunuz, kurda benziyor. Onu anladık da, benim bildiğim sen Türkeş ona bir mana yüklemişsindir.

Türkeş: Elbette ağabey (Bölükbaşı Başbuğ’dan yaşça büyüktür)

Bölükbaşı: Peki nedir?

Türkeş: (Bir eliyle bozkurt işareti yapar, diğer elinin baş parmağıyla işaret ederek tarif eder) Bak ağabey, şu serçe parmak Türk’tür, şu işaret parmağı da İslam’dır. Şu Bozkurt işareti yaptığımız işaretin arada kalan boşluk ise cihandır(dünyadır). Son olarak kalan 3 parmağın birleştiği nokta ise mühürdür. Yani ağabey işaret ederek gösterir isek, şu çıkar: Türk İslam Mührünü Dünyaya vuracağız.

Osmanlı’nın Kudüsten Çekilişi

 

Osmanlı'nın Kudüsten Çekilişi

Osmanlı’nın Kudüsten Çekilişi

Kudüs’ün elimizden çıkışı tarihin akışını nerdeyse tersyüz etmiştir. Tarihin en önemli olaylarından biri olan Türklerin Kudüs’ten çekilişi destan gibidir.

Osmanlının kahraman Türk askerinin Filistin’den gidişi, hiç dinmeyecek savaşların, kan, gözyaşı ve kargaşanın da başlangıcıydı aslında. Kudüs’ün elimizden çıkışı tarihin akışını nerdeyse tersyüz etmiştir. Tarihin en önemli olaylarından biri olan Türklerin Kudüs’ten çekilişi destan gibidir. 

Bir kısım tarihçiler Birinci Dünya Savaşına paylaşım savaşı da derler. Belki de bu söyleyiş savaşın amacına daha denk düşer. Hasta adam olarak nitelendirilen Osmanlının topraklarının paylaşımı amaçlanmıştır. 1915’de Çanakkale’de doğrudan Osmanlının kalbini ele geçirmeye çalışan İngilizler ummadıkları bir yenilgi alırlar. Osmanlının zayıfladığı tespiti onları yanıltmıştır. 1916’da Çanakkale’den sonra ırak Kut-ül Amare de acı bir yenilgi daha alırlar. 

1917 yılında Rusya’da meydana gelen Bolşevik ihtilalı neticesinde Rusların savaştan çekilmesi müttefik kuvvetlerine bir darbe daha vurmuştur. Savaş Avrupa’da da almanlar lehine gelişmiştir. Bunun üzerine ABD İngilizlerin yardımına koşar. Yeni silah ve askeri destek sayesinde bu defa ittifak devletleri taarruza geçer. 1917 yılı sonbaharında işte bu değişen dengeler üzerine İngilizler büyük bir kuvveti doğuya kaydırırlar. Çünki Osmanlı toprakları hem Hindistan yolunun güvenliği için hem de sanayide kullanım değeri giderek artan petrolün ele geçirilmesi amacıyla daha fazla önem kazanmıştır.

Osmanlı genel kurmayı bu stratejik önemin farkında olarak hem ırak hem Filistin cephesinde taarruz halindedir. Nevarki 1915 ve 1916 yılında mısırda Osmanlı hâkimiyetini yeniden sağlamak ve Süveyş kanalını ele geçirerek İngiltere’nin Hindistan yolunu kesmek amacıyla girişilen iki kanal harekatı başarısızlıkla sonuçlanır. Bunun yüzünden bu savaşın ağırlık noktası Filistin ve Suriye’ye kaydırılır. Bunun üzerine Mekke şerifi emir Hüseyin ile anlaşan ve onlara Suriye-Irak ve Hicazı içine alan müstakil bir Arap Devleti kurma vaadinde bulunan İngilizler aynı zamanda Siyonistlere Filistin de bir devlet kurmaları sözünü vermişti. Böylece İsrail’in kurulması için zemin hazırlanarak Filistin meselesi olarak bilinen olayların zemini hazırlanmıştı.

Şerif hüseyin ayaklanmasının bastırılması için 4. Ordudan bir kısım birlikler hicaza gönderildi. Ordunun geri kalan kısmı ise Gazze, Şeria ve Birusseba hattında savunmaya çekildi. 1917 baharında İngilizler Gazze’ye saldırdı. 1. ve 2. Gazze savaşları yapıldı. İngilizler Türklerin kahramanca savunması karşısında çekilmek zorunda kaldılar. Takviyelerini arttırmaya başlayan İngilizlerin Filistin cephesinde toplanmaları üzerine cemal paşanın uyarısıyla yıldırım ordularının Irak cephesinde kullanılmasından vazgeçilerek Filistin ve Suriye cephesinde kullanılması kararlaştırıldı. 

Savaş hazırlıklarını tamamlayan İngilizler 24 Ekim 1917’de 138 bin askerle taarruza başladılar. Birusseba ve Gazze savaşını kazandılar. 9 Kasım 1917’de Kudüs düştü. Türk ordusu Kudüs’ten savaşarak çekilmişti. Bu çekiliş sırasında tarihin kaydettiği birçok kahramanlık öyküsü yaşandı. Bu öykülerden biri kanal harekâtı sırasında yaşanır.

Cepheye koşan türk askerlerinin yollarına Filistinli kadınlar çıkmakta onlara yiyecek vermektedir. Bir askerin günlüğünde şöyle yazılıdır; “Müfreze tam bir sürat ve mükemmeliyetle toplanıp yola düzülmüştü. Filistin’in kahraman anaları Zedud köyünden geçen yolun iki tarafına dizilmiş, ellerinde bakır bakraçlarla askerlerimize su süt ve yoğurt ikram ediyorlardı. Bu fakir Arap köyünün asil evlatları, ana vatan uğruna kurban giden Türk çocuklarına yaprakları üzerinde taze koparılmış portakallar ikram ettiler. Ve müfreze köyden ayrılırken ateşin bir mahfaza içinde saklanmış inciler gibi gözüken beyaz dişlere ve derinliklerinde zeka kaynayan güzel koyu siyah gözlere sahip cevval Arap kadınları eski bir geleneğe uyarak arkamızdan bağırıyorlardı; geriye dönmeyin, bizi düşmana çiğnetmeyin. Ve sonu gelmeyen zılgıtlar..”

Verilen mesaj açıktır. Geriye dönmeyin. Zaten gidenlerin hiçbiri geri dönmeyi düşünmüyordu. Çoğu da geri dönemeyecekti. Öyle hikâyeler vardır ki Türkün yazdığı, Gazze’de, Yafa’da Kudüs’te. Yüzbaşı Şevket onlardan sadece biriydi. Adı dağlara taşlara kazındı. Çanakkale’den yaralı gelmiş,  iyileşmiş ve Filistine koşmuştu. İkinci Gazze muharebelerinde İngiliz’e Yezidi Tepede tattırdığı yenilgiyle buranın adı artık Şevket Tepe olarak anılır oldu. Çarpıştığı siperlere de şevket siperleri dendi. Hangi biri anlatılır ki o Türk askerinin kahramanlık öykülerinden. 

İşte o cehennemi andıran Gazze muharebelerinden bir sahne daha. İngiliz generali Alen Bee, 27 Ekim 1917 sabahı Gazze’nin bombardımanıyla taarruza geçmiştir. Dehşetengiz bir hücum olan 1. Gazze muharebesi Filistin’de bulunan Çanakkale alayının direnişiyle püskürtülür. Hasta, yoksul ve yorgun 30 bin kişilik Türk ordusu, gelişmiş silah ve mühimmatla donanımlı 110 bin kişilik İngiliz ordusunu püskürtür. İngilizler çekilir. Gerçektende Çanakkale’den gelen alayın etkisi büyük olur. Çanakkale alayının varlığını haber alan İngilizler psikolojik olarak etkilenmiştir.

“Bu alay kendinden en aşağı 4-5 defa üstün kuvvetlere karşı Gazzeyi kurtardı. Bir düzine demir yağmuru altında insanı deli gibi eden bu Gazze muharebelerinden Kudüs’e dönen yaralıları ziyaret ederken bir arkadaşım neferlerden birine demişlerdi ki; Nasıl yine gelirler mi dersin? Gelemezler efendi; bizim alayı gördüler.”

Neferin bu sözüyle anlatmak istediği şey alayın Çanakkale’de bulunmuş olmasıdır.

ATATÜRK’ÜN DIN ANLAYIŞI II

ATATÜRK VE DİN
Atatürk’ün din üzerindeki görüşlerine “Belgelerle Türk Tarihi”nde yer verilmektedir. Halk üzerindeki baskı kuran, gerçek Müslümanları sömüren din tüccarlarına ilişkin görüşler, 1923-1931 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk tarafından dile getirilmiştir.
“Din vardır ve lazımdır. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. (1930)
Allah’ın emri çok çalışmaktır. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre ilim ve fenden, her türlü medeni buluşlardan azami derecede yararlanmak zorunludur.(1923)
Bizim dinimiz akla en uygun ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf olarak varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler,dini hükümlere uygun hareket etmiş olmazlar. Bizde ruhbanlık (özel din adamları sınıfı) yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimiz hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her kişi dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur. (1923)
Bizim dinimiz için herkesin elinde bir değer ölçüsü vardır. Bu değer ölçüsü ile herhangi bir şeyin bu dine uygu olup olmadığını kolayca takdir edebiliriz. Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarına uygundur, biliniz ki o dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına, İslam’ın çıkarına, uygunsa kimseye sormayın. O şey dindir. (1923)
Her sakallıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır.(1923)
Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanında çekip alamamıştır ve alamaz. (1923)
Milletimizin memleketimizin ilim irfan yuvaları (okulları) bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın ve erkek aynı şekilde oradan çıkmalıdır. Fakat nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek gerekli ise, dinimizin gerçek felsefesini inceleyerek, araştıracak bilimsel ve teknik olarak telkin kudretine sahip olacak seçkin ve gerçek din ilim adamlarını da yetiştirecek yüksek öğrenim kurumlarına sahip olmalıyız. (1923)
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek, yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. (1923)
Hutbeden amaç ahalinin aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir.
İnsanlık dini ihtisas ve derin dini bilgilere sahip olup, her türlü boş inanışlardan sıyrılarak, gerçek ilim ve fennin nurları ile mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır. (1927)
Halkın temiz, saf duygularından yararlanarak milletin maneviyatına el uzatan kimseler ve onların izleyicileri ve taraftarları elbette ki bir takım cahillerden ibarettir. Bunlar Türk milleti için sorun oluşturacak durumların meydana gelmesinde daima etken olmuşlardır. Milletimizin önünde açılan kurtuluş ufuklarında devamlı yol almasına engel olmaya çalışanlar hep bu kurumlar ve kurumların mensupları olmuştur. Millete anlatmalıdır ki, bunların millet bünyesinde yaptıkları tahribatı hissetmek lazımdır.(1931)
Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, yüzyıllardır ihmal edilmiş. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur, yorumlar, boş inançlar binayı daha fazla hırpalamış.
Bizi yanlış yola sev eden kötü yaradılışlılar, bilirsiniz ki, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep dini kural sözleriyle aldatmışlardır. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden kötülükler hep din perdesi arkasındaki dinsizlik ve kötülükten gelmiştir. (1923)
Her şeyden önce şunu en basit bir dini gerçek olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbanlığı reddeden bu din, dinde tekelciliği kabul etmez.
Efendiler, bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek din adamları, din adamlarımız içinde de milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara karşı hoca elbisesi altında gerçek ilimden uzak, gereği kadar öğrenmemiş, ilim yolunda gereği kadar ilerlememiş, hoca görünüşlü cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız. Seyahatlerimde bir çok gerçek aydın din bilginlerimizle temas ettim. Onları en yeni ilim terbiyesi almış, sanki Avrupa’da tahsil etmiş bir seviyede gördüm. İslamiyet ruhu ve hakikatlerini çok iyi bilen din adamlarımızın hepsi bu olgunluk derecesindedir. Şüphesiz ki, bu gibi din adamlarımızın karşısında imansız ve hain din adamları da vardır. Fakat bunları onlarla karıştırmak doğru olmaz. (1923)

Atatürk’ün Dini Anlayışı
Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur -tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.
Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyor; kaste ve fiile dayanan taassupkâr(tutucu ve yobaz) hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz. (Asaf İlbay Anlatıyor, Yakınlarından Hatıralar, S. 102-103)
Atatürk’ün Allah’ın Birliği(Tevhid) Esasına Duyduğu Önem
Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; tanrısal inanışların belirtilerine bakarak diyebiliriz ki: İnsanlar iki sınıfta, iki devirde mütalâa olunabilir. İlk devir insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, beşeriyetin erginlik ve olgunluk devridir. İnsanlık birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddaî vasıtalarla kendisiyle meşgul olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lâzım olan olgunlaşma noktasına erişinceye kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla meşgul olmayı tanrılık özelliğinin gereklerinden saymıştır. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâmdan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir.
Atatürk’ün Hz. Muhammed(s.a.v.) Hakkındaki Görüşleri
… Peygamberimiz vasıtasıyla en son dinî, medenî gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla aracı ile temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın kavrayış derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması sayesinde her kulun doğrudan doğruya tanrısal düşüncelerle temas kabiliyetine eriştiğini kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en eksiksiz kitaptır. (1922 Nutuk III, S. 1241)
Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesinde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir?
Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed bu harb sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi. (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 100, 1945, S. 3)
Atatürk’ün İslam Dini Hakkındaki Görüşleri
Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. (1923 NUTUK III S.1240)
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir. (1923 Atatürk’ün Söz Ve Düşünceleri II, S. 128)
Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor. (1923 Atatürk’ün Söz Ve Düşünceleri II, S. S. 92)
Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, islâmın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı. (1923 Atatürk’ün S.D. II, S. 127)
Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor.
Atatürk’ün Laiklik Anlayışı
Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalb ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz. (1923 Atatürk’ün S.D. II, S. 66-67)
Baylar ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır. (1925 Atatürk’ün B. N., S. 93)
Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir. (1923Atatürk’ün S.D. II, S. 127)
Laiklik prensibinde israr ediyoruz. Çünkü, millî iradenin, insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en mukaddesi (kutsalı) olan da hürriyeti (özgürlüğü) ancak lâiklik prensibine bağlanmakla korunabilir. (Fehmi YAVUZ; Din Eğitimi Ve Toplumumuz, 1969)
İnanıp bağlanmakla, mutlu olduğumuz İslâm dinini, yüzyıllardan beri alışageldiği gibi bir siyaset aracı haline düşmekten kurtarıp yüceltmenin pek gerekli olduğu gerçeğini görüyor ve biliyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inançlarımızı ve vicdan işlerimizi karışık ve değişik olup her türlü çıkarlarla hırsların kıpırdanışlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak ulusun bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada, da mutluluğunun gerektirdiği bir sorumluluktur; ancak böylelikle İslâm dininin yüceliği belirmiş olur.
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül etmek demektir. Ona göre düzeltiniz. (Hilmi Ziya ÜLKEN; Laiklik, Ankara Ünv. İlâhiyat Fakültesi Yayını, Ankara, 1975.)

%d blogcu bunu beğendi: