EFELERİMİZ(ÇAKIRCALI MEHMET EFE)

Çakırcalı Mehmet Efe, 1871’de
İzmir’in

Ödemiş ilçesi’ne bağlı
Türkönü Köyü’nde doğmuş Ege efelik kültürünün en ünlü simalarından biridir.
Ege Bölgesi’nde
efe kültürü (efelenmeler) 17. yüzyıla dayanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısında meydana gelen askeri ve sosyal değişikliklerin süvari ve kervancı olarak geçimini sağlayan eski akıncıları işsiz bırakması, hükümetler tarafından vergi tahsilatında kullanılan
ayanların
derebeyi eğilimleri, bitmeyen savaşlar, sonu gelmeyen asker istekleri ve giyim kuşam yasağı
zeybek lerin birer ikişer dağa çıkmasına sebep olmuştur. Anadolu’yu Türkleşmesinde temel rol oynayan akıncı torunu zeybekleri zaman böylece kanunun dışına itmiştir. Ayrıca,
Büyük Menderes Nehri,
Küçük Menderes Nehri ve
Gediz Nehri’nin uygarlıklar beşiği vadilerinde savunması kolay, kaçış yolları açık dağ köylerinin bulunması, bunları yörenin efeleri ve onların zeybekleri için barınma yerleri haline getirmiştir. Vadilerin verimli ovalarını çeviren engebeli dağlar takip kuvvetlerine yakalanmadan yaşamayı kolaylaştırmıştır. Bazı zeybekler zamanla sivrilerek, devletin otorite boşluğunda kendi otoritesini kurarak, yöre halkının çare aradığı bir merci haline gelmiştir. Efelerin yerini öğrenerek kapılarını aşındıran halkın başlıca şikayetleri ayanların baskısı olmuştur. Bunun dışında cami, yol, çeşme ve düğün yardımı gibi istekler efelere iletilmektedir. Çözümüne katkıda bulunulan her sorun efenin ününe ün katmış, otoritesini sağlamlaştırmiştir. Bunlar bir süre sonra öykülere, türkülere konu olmuşlardır. Ege’de efeler başlangıçta genellikle namus ve gururun yol açtığı olaylar nedeniyle dağa çıkmışlardır. Haksızlık, kişisel gurur ve hırslarından dolayı işledikleri bazı suçlar unutulmuş, geriye onları kahraman yapan olaylar kalmış, eklemelerle efsaneleşerek dilden dile dolaşan serüvenleri zamanın gençlerinde bir efeye kızan olarak üne ve saygınlığa kavuşma arzusu uyandırmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe de efelerin en önemlilerinden biridir. Çakırcalı birçok kurallar getirerek efeliğe şan ve onur kazandırmıştır. Kendisinden önce
Atçalı Kel Mehmet Efe gibi gerçek bir siyasi düzen kurma yolunda ilerlememiş olsa da, belli bir adalet anlayışını herzaman temsil etmiştir. Kendisinden sonra
Yörük Ali Efe,
Demirci Mehmet Efe ve diğerleri bu etik değerlere bağlı kalarak
Kurtuluş Savaşı’nda de efeliğe şan ve şeref getirmişlerdir. Bir zaptiye çavuşunca öldürülen (ve kendisi de efe olan) babası
Çakırcalı Koca Ahmet Efe’nin öcünü almak amacıyla, 1893’te dağa çıkmıştır. Yanında, babasının da kızanlarından olan tecrübeli
Hacı Eşkiya vardır. Dağa çıktıktan bir süre sonra ilk olarak zalimliği ile tanınan Mustafa Ağa’nın evini basar. Ağayı halka zulüm etmemesi için uyararak 200 altınına el koyar. Ardından da Kızoğlu Mehmet Ağa’yı dağa kaldırarak, yüklü oranda fidye alır. Eylemlerinden elde ettiği parayı halka cömertçe dağıtır. Özellikle Ödemiş dolayında köylerde genç kızlara çeyiz parası verir, giysisi olmayanı giydirir, evi olmayana ev yaptırır. Hatta köprüler, yollar inşa ettirilmesine önayak olur. Halkın sempatisini kazanması sayesinde köyler ve yörük obaları ona yataklık ederler. İzmir’den fidye için kaçırdığı bir

İngiliz leydisinin de, fidye ödendikten sonra, bir süre daha kendi arzusuyla Çakırcalı’nın yanında dağda kaldığı rivayet edilir.
Adını kullanarak eşkıyalık yapanlara veya efeliğin adını kirletenlere de acımasızca davranır. Bu çerçevede, Çakırcalı’nın adını kullanarak bir köyü basan ve köylünün kızını kaçıran

Arnavut çetesine verdiği ceza, halka zulmedenlere duyduğu öfkenin örneğidir. Dokuz kişilik bu çeteyi saldırdıkları köye getirerek yaptıklarını halkın önünde söyletir, sonra ateşe atarak yakar. (Bu arada, Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası
Çakırcalı Koca Ahmet Efe’nin Abdülaziz döneminde İstanbul’a giderek padişahın sevgisini kazanan, onunla güreşe tutuşan, ondan payeler alan efelerden biri olduğunu belirtmek gerekir. Abdülaziz’e duydukları sempati ile devlete bir dönem boyunca ısınan efeler
93 Harbi’nde müstakil taburlar oluşturarak savaşmışlardır.) Sonraları Kayaköy’de eşraf kızı Fatma Hanım’la ikinci evliliğini yapan Çakırcalı, bu beldede Rum inşaat ustalarına bir konak inşa ettirmiştir.
10 Aralık
1910 günü
Nazilli’de
Karıncalı Dağları’nda Rüştü Kobaş komutasındaki Düzce ve Adapazarı yöresinden toplanmış Kafkas göçmenlerinden oluşan bir gönüllü zaptiye birliğiyle girdiği bir çatışmada öldürülmüştür. Çakırcalı, öldürüldüğü dönemde, Aydın bölgesinin meşhur ağa ailesi Arpazlılar dan Arpazlı Osman Ağa’nın yıkılmış bulunan ve halkın kullandığı Menderes Köprüsü’nü tamir ettirmemesi üzerine Nazilli yakınlarındaki Arpaz köyünü basar, ağanın evini ateşe verip, ağayı kaçırmış bulunmaktaydı (Çakırcalı köprüyü tamir ettirmesini evvelce ağaya tembih etmiş, hatta bir keresinde, rivayete göre, namaza durarak, kızanlarına ağayı sille tokat dövdürmüş, ağa tamir sözü vermedikçe de namazı kesmemiş, ağanın tamir için belirttiği süreyi -6 ay, 5 ay, 4 ay- beğenmedikçe de, iki rekat daha namaz kılmış, ağanın “Çakırcalı, ne bitmez namazmış bu! Tezi yok, hemen tamir ettireceğim!” sözünü aldıktan sonra da “Es-selâmü aleykum ve rahmetüllah” diyerek namazı bitirerek, ağayı salıvermiştir.) Kılavuz olarak kullandığı bir çobanın takip edilmesi (kimi kaynaklara göre ihbarı) üzerine Karıncalı Dağı kuşatılır. Çıkan çatışmada Çakırcalı ölür. Çakırcalı’nın cesediyle birlikte, halka zulmeden Osman Ağa’nın cesedi de bulunur. Çakırcalı ölüme giderken bile halka zulmedenleri cezasız bırakmamıştır. Çakırcalı’nın ölümüne ilişkin olarak ise, Rüştü Kobaş kardeşi Osman Kobaş tarafından öldürüldüğünü raporunda belirtmişse de, kızanı Hacı Mustafa’nın öldürdüğünü, veya çatışma esnasında bir serseri kurşuna kurban gittiğini öne sürenler de bulunmaktadır. Belirtildiğine göre, zaptiyelerle başlayan müsademede kendi kızanı (arkadaşı, adamı) tarafından yanlışlık sonucu öldürülmüştür. Cesedi ilk karısı Iraz (Raziye) Hanım tarafından tanınmıştır. Cesedi günlerce Ödemiş belediye meydanında asılı kalmış, daha sonra orada gömülmüştür. Aradan 15 yıl geçtikten sonra karısı Raziye Hanım tarafında köyünde defnedilmiştir. Mezarı ziyarete giden yöre halkı için, mezar mahalline girmeden önce Çakırcalı’dan “destur” istemek adet haline gelmiştir. Efelik kariyeri boyunca tam 159 kişiyi bizzat öldürdüğü öne sürülür. Adına yakılmış meşhur Ödemiş’in Kavakları türküsünde (sonradan İzmir’in Kavakları olarak değiştirlen ve yöresinde hala Ödemiş Kavakları olarak bilinip söylenen) Çakıcı olarak anılan Çakırcalı Mehmet Efe ‘dir (türküde “Kamalı Zeybek” şeklinde anılan da bir başka efedir). Türkünün sözleri şöyledir: İzmir’in kavakları Dökülür yaprakları Bize de derler Çakıcı Yar fidan boylum Yakarız konakları Selvim senden uzun yok Yaprağında düzüm yok Kamalı da zeybek vuruldu Yar fidan boylum Çakıcı’ya sözüm yok Efeleri konu alan başka önemli türkü Molla Ahmet Efe türküsüdür.

BELGELER VE RESMİ RAPORLARLA TÜRK SOYKIRIMLARI

Biz MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK’ün TÜRK BİRLİĞİ, MUSUL-KERKÜK, EGE ADALARI ve KIBRIS üzerinde söylediklerini, VASİYET’ini bile unuttuk!.. Adı Türk, kendi kanı bozuklar 6-7 EYLÜL olaylarını bahane ederek Türkler’i “vahşet”le, “barbarlık”la suçladılar, hâlâ da suçluyorlar!.. Türkler’e ve Müslümanlar’a 180 yıldır zulüm soykırım yapan Rumlar’ın marifetlerini unutturmaya çalışıyorlar!

Ama biz unutmayacağız!.. ATATÜRK’ün dediği gibi, “TÜRK’ÜM, VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ!” anlayışıyla, bu bitmez tükenmez kine karşı duracağız! İşte o yüzden bu sayfaları hazırladık.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK diyor ki:

– “Millî hayatımızda yediden yetmişe hepimizin bilmesi gereken zafer günlerimiz olmakla beraber, ACISINI DÜNYA DURDUKÇA İÇİMİZDEN ATAMIYACAĞIMIZ MİLLÎ FELAKET GÜNLERİMİZ DE VARDIR… 1877 Rus Harbi sonu büyük muhaceretleri!.. TÜRK’ÜN AVRUPA’DAN ÂDETA KÖKÜNÜN KAZINMASI İSTEĞİYLE HORTLAYAN HAÇLI ZİHNİYETİNİN GİRİŞTİĞİ TOPLU KATLİAMLAR!.. 1912 Balkan Savaşı ve TÜRKLER’e reva görülen zulüm ve İŞKENCELER!.. Tarihin bu acı mirasları her TÜRK’ün kalbinde unutulmamak üzere dünya durdukça muhafaza edilmelidir. Milletimizin kalbinde HİSS-İ İNTİKAM olmalı!.. Bu alelâde bir intikam değil; hayatına, ikbaline, refahına düşman olanların mazarratlarını izaleye matuf bir intikamdır” (16.3.1923)

Biz diyoruz ki, DÜNYADA EN BÜYÜK SOYKIRIM, TÜRKLER’E YAPILMIŞTIR!..Ve İZMİR’İN İŞGÂLİ ile devam ediyoruz:

Yunanlar’ın yerli Rumlar’la birlikte ANADOLU ve TRAKYA’da yaptıkları ZULÜM ve SOYKIRIM 15 MAYIS 1919 tarihinde İZMİR’e çıkmaları ile başlamıştır… Bunları resmî rapor ve belgeler ile naklediyoruz.

Maliye müfettişi MUVAFFAK BEY’in raporundan:

– “15 Mayıs günü zevalden sonra saat sekiz buçuktan itibaren rıhtıma çıkan Yunan askerleri, fevkalâde coşkun bir tezahüratta bulunan yerli Rumlar’la birlikte Hükûmet Konağı önünden Kışla’ya doğru hareket ettiler.”

– “Amiral CALTHORP, ‘işgâlin muvaffak (uygun) olacağına’ dair şifâî teminat (güvence) verdiğinden, HÜKÛMET ve AHALİ mukavemet etmemeyi (karşı koymamayı) kararlaştırmışlardı.”

– “Yunan kıt’aları Hükûmet Konağı ile Kışla’nın önünden geçerken, silahını çatıp beklemekte olan Türk askerleri ve civarda toplanmış olan Müslüman halk, yerli Rumlar’ın ağır tahrikine (kışkırtmasına) rağmen, sükûnetini muhafaza ettiler.”

– “Yunan kıt’aları Kışla’dan 200 metre ilerledikten sonra, 2 el silah sesi duyuldu. Rumlar’ın ötedenberi husumetini (düşmanlığını)celbetmiş olan Komiser HÜSEYİN EFENDİ, yerli Rumlar tarafından atılan bu kurşunlarla şehit edildi!”

– “Silahların patlaması üzerine, (Yunan askerleri) Kışla ve Hükûmet Konağı’nı şiddetli bir ateşe tuttular.”

– “Yarım saat süren bombardımanın hafiflediğini gören Kolordu Kumandanı ALİ NADİR PAŞA, Teğmen CELAL BEY’i, eline BEYAZ BAYRAK alarak ateş kesilmesini talep etmeğe memur etti. Ama ateş kesmeyerek onu yaraladılar!”

– “Ancak bir müddet sonra, Yunan kumandanı ‘hayatlarını muhafaza kaydı’ ile Kışla’daki subay ve erlerin teslimini istediğinden Kışla’dan çıkmaya başladılar. Fakat Kumandan Paşa kapıdan çıkar çıkmaz, bir Yunan subayı tarafından yakasına sarılarak yere düşürülmüş, ve ayaklar altında çiğnenmiştir!”

– “Maiyetindeki subaylar da aynı hareket ve kötü muameleye düçâr oldukları gibi, bir çok defa ZİTO VENİZELOS (Yaşasın Venizelos) diye bağırmaya zorlandılar!”

– “Erkân-ı Harb miralay (albay) FETHİ BEY, ZİTO sözünü kat’i surette söylemekten imtina ettiği için, süngü ve dipçik darbeleri ile vahşiyâne bir surette imha edildi!”

– “Bu mezalimden sonra, Türk subay ve erleri PATRİS vapuruna sevk edildiler. Giderken serpuşları alınmış, elbiseleri yırtılmış Türk askerlerinin üzerlerinde kıymetli ne varsa soyulduğu gibi, yapılmadık işkence ve hakaret de bırakılmamıştır!”

– “Rıhtıma gelindiğinde, Türk askerleri gerek demirli duran gemilerden, gerekse dizilmiş olan Yunanlar’dan ve evlerin pencere ve balkonlarındaki yerli Rumlar tarafından açılan müthiş bir ateşe mâruz kaldı. Bu suretle 30 kadar subay şehit oldu, 60 kadarı da yaralandı!”

– “Erkân-ı Harb (Kurmay) Miralay ALİ BEY ile Binbaşı ŞÜKRÜ BEY de şehit olanlar arasındaydı. ŞÜKRÜ BEY’in boynuna taş bağlanarak denize atılmış, nâşı 12 gün sonra çıkarılabilmişti!”

– “PATRİS gemisine varabilenler 48 saat aç ve susuz bırakılarak insanlıkla asla kaabil-i telif olmayacak hakaret ve zulümlere mâruz bırakıldılar.”

– “Hükûmet Konağı’nda memurlar, Vali’nin yanına sığınmışlardı. Vali ateşi kestirmek için BEYAZ BAYRAK çıkarmıştı. Bunun üzerine Yunan askerleri içeri girerek memurların üzerine atıldılar. Süngü ve dipçik darbeleri arasında hepsi zahire borsasına sevk olundu.”

– “Giderken her adım başında bir Yunan subayı kafileyi durduruyor, ve ZİTO VENİZELOS diye bağırmaya mecbur ediyordu!”

– “İşgalden iki saat evvel memurlara Mayıs ayı maaşları verilmişti. Yol boyunca bu paraların hepsi çalındığı gibi, üstlerinde başka ne bulunduysa tamamen aşırılmıştı!”

– “Kafile Gümrük binası önüne geldiği esnada, tabanca ve bıçaklarla mücehhez, tehditler savuran yerli Rumlar’dan müteşekkil bir güruh zavallıların üzerine atıldılar!.. Bu arada bir Amerikalı subayın zuhuru, kanlı boğuşmayı durdurdu. Yunan subayları yerlileri dağıttılar. Memurlar çeşitli işkenceler altında 36 saat zahire borsasında alıkonuldu.”

– “Askerler ve memurlar öldürülüp yaralanırken, şehre yayılan Palikaryalar ve bunlara iltihak eden yerli Rumlar, tesadüf ettikleri her fesliye hücum ediyorlar ve merhametsizce öldürerek üzerlerinde mevcut her şeyi çalıyorlardı!.. Ertesi gün ‘mavi-beyaz’ rozet satan çocuklar, gayet mânidâr bir şekilde, ‘CAN KURTARAN satıyoruz’ diye bağırıyorlardı!”

Burada bir an durup şu “ilk kurşun” efsanesinden bahsetmek isteriz… Bilindiği üzre 1950’lerden beri “Hasan Tahsin adlı bir gazetecinin, resmi geçit yapan Yunan askerlerine ANADOLU’NUN KURTULUŞU’nda İLK KURŞUN’u attığı, bunun üzerine süngülenerek şehit edildiği” anlatılagelmiştir!.. MÜTAREKE, yani silah bırakma 30 EKİM 1918’dedir! O tarihten itibaren güneyden ve kuzeyden yurdumuz işgâl edilmiştir… 30 EKİM 1918’den 15 MAYIS 1919’a kadar tam 6,5 ay bu işgâle göz yumduğumuzu iddia etmek, TÜRK MİLLETİ’ne hakarettir! IRAK’ta bile silahlar 6 ay susmadı!

Gerçek şu ki, İLK KURŞUN Mütareke’den hemen sonra, Fransızlar’ın üniforma giydirerek İskenderun-Adana bölgesine soktukların Ermeniler’in zulüm, tecavüz ve katliama başlaması üzerine, ADANA-DÖRTYOL’da atılmıştır!.. GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI, HARB TARİHİ DAİRESİ de böyle ilân etmiştir!.

Peki, o zaman neden Hasan Tahsin’in adı öne sürülmüştür?.. Çok basit… Her şeyde olduğu gibi, bu konuda da Yahudi Dönmeleri’nin ilk, hatta TEK olduğu propogandasını yapmak için!.. Tıpkı Sultanahmet Mitingi’nde sadece Dönme HALİDE EDİB ADIVAR’ı TEK konuşan kadın olarak gösterdikleri gibi!..

Söyleyin bakalım, bir tek TÜRK KADIN KAHRAMAN adı hatırlıyor musunuz?.. Hiç birini öğretmediler ki!.. Halbuki MİLLÎ MÜCADELE’de bile KARA FATMA, HATİCE HATUN, TAYYAR RAHMİYE, MELEK HANIM gibi niceleri var!.. (Fevziye Abdullah Tansel, Kurtuluş Savaşı’nda Kadın Askerlerimiz, Cumhuriyet Yayınları) HİÇ BİRİNİ TANIMIYORUZ!.. Ama tanımak ve öğrenmek zorundayız…

Bu ifadeyle, HALİDE EDİB, HASAN TAHSİN gibi kişilerin vatanperver olmadıklarını da söylemiyoruz. Sadece her iyi ve önemli olayın Yahudi asıllı Dönmeler’e bağlanmasındaki ART NİYET’e işaret etmek istiyoruz.

Bu arada belirtelim, İZMİR’de şehit olduğu söylenen HASAN TAHSİN’in asıl adı OSMAN NEVRES’dir ve mezarı İSTANBUL’daki dönme mezarlığı olan BÜLBÜLDERESİ KABRİSTANI’ndadır!

Rapordan devam edelim:

– “Facialar gündüz şehrin en işlek caddelerinde , her şeye bîgâne duran İhtilaf askerlerinin gözleri önünde cereyan etti… Gece olunca, Türk evlerine hücum edildi! Ne var ne yoksa gasp ve çalınarak, Müslümanlar her türlü zulme mâruz bırakıldı! Kadınların ve genç kızların ırzlarına tecavüz edildi!”

– “…(ismi mahfuz)’un evine giren Yunan askerleri bîçârenin ellerini bağladıktan sonra, gözü önünde karısı ve 14 yaşındaki kızının namusunu kirlettiler!”

– “Yaralı ve şehitlerin adedini hakkıyle tayin etmek kaabil değildir. Her sokakta cesetlere tesadüf ediliyor!.. İzmir ve mülhakatında öldürülen ve yaralanan Müslümanlar’ın adedi pek çoktur!” (İzmir ve Mülhakatı ile Civarında Yunan İşgâlinden Mütehaddis Fecaii Hakkında Vürûd Eden Raporlar ile Bazı Muharrerat , Hilâl Matbaası, İstanbul, 1335 / 1919)

İzmir’de işlenen cinayetlerin birinci mes’ulü, Rum papaz HRİSOSTOMOS idi. Bu adam aslen domuz yetiştiren bir Rum’un oğlu idi. ATİNA’da hususi surette yetiştirilerek İZMİR’e BAŞ METROPOLİT olarak gönderilmişti. İSTANBUL FENER PATRİKHANESİ’nde plânlanan ihtilâl ve katliam programının EGE Bölgesi baş idarecisiydi!

15 Mayıs 1919 günü İZMİR’e ayak basan Palikaryaları istikbâle (karşılamaya) çıkan, ve onları rıhtımda TAKDİS eden bu papazdı!..

Üç yıl ANADOLU onun ve benzerlerinin kışkırtmaları ile inlemiş, ZAFER’le birlikte linç edilmişti!.. AMA KONU ORADA KAPANMADI!.

BUGÜN, ATİNA’DA HRİSOSTOMOS’UN İZMİR’E MÜTEVECCİH (YÖNELMİŞ) VAZİYETTE DEVÂSA BİR HEYKELİ VARDIR!..

BU HEYKEL, YUNAN’IN, PALİKARYA’NIN, RUM’UN TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ EMELLERİNİN ASLA YOK OLMADIĞININ DELİLİDİR!. TIPKI SULTAN 2. MAHMUD’UN FENER PATRİĞİ GREGORIOS’U ASTIĞI KAPININ, “BİR BÜYÜK MÜSLÜMAN DİN ADAMININ ASILACAĞI GÜNE KADAR” KAPALI TUTULMASI GİBİ!..

TÜRK EVLÂDI!.. BUNLARI UNUTMA!.. DÜŞMANINI ASLA DOST BİLME!.. VE ASLA BİR DAHA ONLARIN ZULMÜNE MÂRUZ KALACAK GAFLETE VE ZAAFİYETE DÜŞME!

HASAN TAHSİN

HASAN TAHSİN

Osmanlı Devleti , I. Dünya Savaşı’nda yenilince mütareke istemek zorunda kaldı ve maddeleri her türlü yoruma müsait olan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) imzalandı. Mütareke şartlarını tanımayacağını söylediği için İstanbul’a çağırılan M. Kemal Paşa ,yaptığı görüşmelerden hiçbir sonuç alamayınca “Millet hakimiyetine dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak “amacıyla Anadolu’ya geçme yollarının arıyordu. Samsun’da Rumlar’ın çıkardığı ayaklanmayı bastırmak için 9.Ordu Müfettişi olarak görevlendirildi.(16-19 Mayıs 1919).Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla Milli Mücadele başlamış oluyordu.

Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919) kararına göre Yunanlılar ,sözde Batı Anadolu’daki Rumlar’ın can güvenliğini sağlamak için İzmir’i işgal etmeye hazırlanıyorlardı.

İzmir’in işgaline engel olamayan İstanbul Hükümeti, üzücü bir olaya yol verilmemesi için bir süre Türk askerlerinin kışlalarından dışarı çıkmamalarını emrederken ,yerli Rumlar Megola İdea’nın gerçekleşmek üzere olduğunu görerek çılgınca bir sevinç içindeydiler. Buna karşılık memleketin sahibi olan ve büyük çoğunluğu teşkil eden Türkler ne yapacaklarını hala kestirememişler ,mitingler düzenleyerek işgali protesto etmişlerdi.

15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’i işgal ederken kiliselerin çanları çalıyor,yerli Rumlar Yunan askerlerinin üzerine demet demet çiçekler fırlatarak “zito” (yaşasın) diye bağırarak gösterilerde bulunuyorlardı. Askerler kışlada ,halk evlerinde İstanbul Hükümeti’nin verdiği emre uyarken bir gazeteci olan Hasan Tahsin,Yunan işgaline karşı direnişin bir sembolü haline geldi. Kısa ön bilgiden sonra Yunanlılar’a ilk kurşun atan kahraman Türk gazetecisini tanıyalım.

Gazeteci Hasan Tahsin’in (1888 Selanik –15 Mayıs 1919 İzmir) gerçek adı Osman Nevres’tir. İlk,orta ve lise tahsilini Selanik’te Fevziye Mektebi’nde bitirdikten sonra İstanbul’a gelen Osman Nevres, II. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girmiş ve Talat Paşa’nın sivil muhafızları arasında yer almıştır. Avrupa’ya giden öğrenciler arasında yer alan Osman Nevres ,Paris’te Sarbonne Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler öğrenimi gördü. Bu sırada İtalyanlar’ın Trablusgarp’a saldırmaları üzerine Avrupa’da Türkler aleyhindeki propaganda da son sınırına ulaşmıştı.

Osman Nevres, bunlara seyirci kalamazdı. Saldırgan durumda olan İtalyanlar’ın mazlum, Türkler’in zalim gösterilmelerinin doğru olmadığını söyledi.

Trablus Savaşı’nın sürdüğü günlerde Osman Nevres, bu savaşla ilgili bir belge filminin Paris’in ünlü sinemalarından Olimpia’da oynandığını duydu. Heyecanla filmi seyretmeye koştu. Film başlayınca Osman Nevres ,yerinde duramaz hale gelmişti. Filmde Türkler kötüleniyor,barbar ve zalim insanlar olarak gösteriliyordu. Trablus’a saldıran İtalayanlar ise mazlum…

Seyirciler perdede Türk askerlerinin görünce yuhalıyor,İtalyan askerlerini alkışlıyorlardı. Osman Nevres dayanamadı ve oturduğu sandalyeyi perdeye fırlattı. Beyaz perde boydan boya yırtılmıştı. Sandalyenin arkasından Osman Nevres de sahneye fırladı ve Fransızca “ışıkları yakın” diye bağırdı.

Seyircilerin korku ve şaşkınlık içinde bağırmaları üzerine makinist filmi durdurmuş ve ışıklar yanmıştı. Osman Nevres sinirli bir sesle konuştu:

“Benim sizlerden ne farkım var? Sarbonne Üniversitesi’nde okuyor ve sizin dilinizi konuşuyorum. Ben de Türküm .Türkler bu filmde gösterildikleri gibi vahşi ve zalim insanlar değillerdir. Onlar da en az sizin kadar uygardırlar..”

Osman Nevres daha konuşacaktı. fakat sinema yöneticisinin şikayeti üzerine birkaç polis salona girmişti. Genç Türk milliyetçisi ,haklı olmanın verdiği yüreklikle polislere:

“Olaya sebep olan benim ,buyurun gidelim!..” dedi.

Osman Nevres,götürüldüğü karakolda şöyle konuştu:”Ben vatanını seven bir insanın yaptığını yaptım. Fransa Hükümeti ,Osmanlı Devleti aleyhindeki bu kampanyayı durdurmazsa ,aynı davranışı pişmanlık duymadan tekrar yapabilirim..!”

Bu olay Fransız basınında derin yankılar uyandırdı. Stephan Lausenna bir yazısında Osman Nevres’le tanıştığını anlattıktan sonra “O bir vatanseverdir” demekten kendini alamadı.

Daha sonraki tarihlerde Balkanlılar’ın büyük dostu ve Türkler’in amansız düşmanı olarak casusluk faaliyetlerinde bulunan İngiliz diplomatı Buxton kardeşlerin aleyhimizdeki propogandalarına Hasan Tahsin son derece üzülmüştür. Kendileri ile görüşmek üzere Londra’ya giden Hasan Tahsin, Buxtonlar’ın Bükreş’te olduklarını öğrenince Bükreş’e gitmeye kara vermiştir. İstanbul’dan Köstence’ye ve oradan Bükreş’e varan Hasan Tahsin, Buxtonlar’ın kaldığı otelde ,kendileri ile görüşmek istemiştir. Haber götüren garsona “Bizim barbar Türkler’le konuşacak bir şeyimiz yok” diye cevap verdiklerini öğrenen Hasan Tahsin,İngiliz kardeşler bir araba içinde bulunurlarken onlara ateş etmiştir. Buxtonlar , ölmemiş ağır yaralanmışlar, Hasan Tahsin ise Romen mahkemesince ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. I. Dünya Harbi’nde Türk ordusu Bükreş’e girince kolordu komutanı Hilmi Paşa tarafından zindandan kurtarılıp vatanına dönen Hasan Tahsin,ciğerlerinden rahatsız bulunmuş ve Talat Paşa’nın yardımı ile tüberküloz tedavisi için İsviçre’ye gönderilmiştir. Yurt dışına giderken bu defa Hasan Tahsin Recep diye babasının adı ile pasaport çıkartan Osman Nevres ,o tarihten sonra bu adla tanınmıştır.1918 ‘de yurda dönmüş ve İzmir’de İttihadçı arkadaşlarıyla birlikte Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti’nin yayın organı olarak 6 Mayıs 1919 tarihine kadar “Hukuk-u Beşer” i çıkarmış ve bu gazetenin baş yazarlığını yapmıştır.

İzmir’in işgalinden bir gün önce ,düşmana karşı koyma ve vatanı savunma hareketi için toplanan ve Redd-i İlhak Beyannamesi’ni hazırlayan vatansever aydınlar arasında Hasan Tahsin de vardır.15 Mayıs 1919’da Yunan kuvvetleri İzmir’i işgal ederken Hasan Tahsin ,Kordonboyu’nda düşman askerlerinin üzerine büyük bir cesaretle ateş açmış ,Yunan bayrağını taşıyan Yunan süvarisinin ölümüne, bazılarının da yaralanmasına sebep olmuş ve düşman kurşunu yağmuruna tutularak orada şehit düşürülmüştür. Aynı gün İzmir’de şehid edilenlerin aziz hatırasına İzmir Belediyesi tarafından Konak Meydanı’nda bir anıt dikilmiştir.

%d blogcu bunu beğendi: