HACI MURAD

HACI MURAD

(1812-1852)

Kuzey Kafkasya’da Ruslar’a karşı istiklâl mücadelesi veren Şeyh Şâmil’in en meşhur nâibi.

Kuzey Kafkasya’da (Dağıstan) Avar Hanlığı’nın merkezi Hunzak (Hunzah) şehri yakınlarındaki Zai köyünde doğdu. Babası Hitinav Mahomat (Küçük Muhammed), annesi Fadimat’tır. Avar hanlarının çocuklarına sütanneliği yapan ve bu yüzden kocası ile anlaşamayıp Avar sarayına sığınan annesi tarafından götürülen Murad burada akranı Avar prensiyle beraber büyüdü. On dört yaşında evlendi. İlk ciddi savaş tecrübesini, Şubat 1830’da Kafkaslar’da Ruslar’a karşı cihad eden Şeyh Gazi Muhammed’in Hunzak’a saldırısı sırasında yaşadı. Avar hanının ölümünden sonra idareyi ele alan karısı Bahu Bike’nin Ruslar’la iyi geçinmek istemesi üzerine, büyük bölümünü ele geçirdiği Hunzak’ı almak için harekete geçen Gazi Muhammed şiddetli bir direnişle karşılaştı; birçok ölü ve yaralı bırakarak geri çekilmek zorunda kaldı. Bu çarpışmada Bahu Bike’nin yanında yer alan Murad, Avarlar’ın Ruslar’a bağlılığını göstermek için Gazi Muhammed’in müridlerinin savaş alanında bıraktıkları bayrak ve flamaları toplayarak Tiflis’e gönderdi. Gazi Muhammed’in Ruslar tarafından öldürülmesinden sonra (29 Ekim 1832) onun yerine geçen Hamzat, 25 Ağustos 1834’te Hunzak’ı ele geçirip Bahu Bike’yi ve oğullarını öldürttü. Hacı Murad, Avar prenslerini ortadan kaldırdıktan sonra ülkede tütün ve içki yasağı koyan, tütün içtikleri için kendilerine de hakaret eden Hamzat’ı ağabeyi Osman’la birlikte öldürmeye karar verdi. Hamzat’ı öldüren Osman aynı anda yakalanıp katledildi (1 Ekim 1834). Hamzat’ın öldürülmesinden cesaret alan Hunzak halkı Hacı Murad’ın etrafında toplandı. Hacı Murad Hamzat’ın müridlerini kılıçtan geçirerek Hunzak’ta duruma hâkim oldu.

Daha sonra Avar hanlığına Mehtule Hanı Ahmed Han’ın getirilmesi Hacı Murad’ın hoşuna gitmedi. Hacı Murad Ruslar’ın Ahmed Han’a gösterdiği itibarı kıskanırken Ahmed Han da cesaretiyle şöhret kazanan Hacı Murad’ı kıskanıyordu. Öte yandan Hamzat’ın yerine geçen Şeyh Şâmil’in gücü gittikçe artıyordu. Ahmed Han Ruslar’a, Şâmil tehlikesine karşı Hunzak’a bir askerî garnizonun yerleştirilmesini teklif etti. Bunun üzerine Ruslar 1837 yılı yazında Avaristan’a bir sefer düzenlediler. Ahmed Han bu fırsattan istifade ederek Hacı Murad’ın gizlice Şeyh Şâmil’le ilişkide bulunduğuna dair Ruslar’a şikâyette bulununca Rus garnizonu kumandanı Lazeryef Hacı Murad’ı tutukladı (13 Kasım 1840). Rus Generali Glegenau, Hacı Murad’ın sorgulanmak üzere Temirhanşura’ya getirilmesini emretti. Hunzak’ta on gün kadar bir topa zincirlenmiş halde kaldıktan sonra Temirhanşura’ya doğru yola çıkarılan Hacı Murad Bustro köyü civarında kaçmayı başardı ve Hunzak yakınlarındaki Tselmes’e yerleşti. Kısa bir müddet sonra Hamzat’a karşı giriştiği hareketlerden dolayı affedilmesi için Şeyh Şâmil’e bir mektup gönderdi. Şeyh Şâmil isteğini kabul ederek kendisini Avaristan’a nâib tayin etti (Ocak 1841). Bu arada General Klegenau Hacı Murad’ı kazanmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bunun üzerine 2000 kişilik bir Rus birliği Hunzak’tan Tselmes’e yürüdü (17 Şubat 1841). Rus kumandan General Bakunin’in ağır yaralandığı çarpışmalarda Ruslar geri çekilmek zorunda kaldılar. Hacı Murad babasıyla iki kardeşinin öldüğü, kendisinin de yaralandığı bu savaştan sonra Tioh’a giderek faaliyetlerine orada devam etti. 29 Kasım 1841’de Şeyh Şâmil’in Avaristan seferine katıldı ve Ruslar’a karşı girişilen mücadelede onun yanında yer aldı. Hunzak hariç Avaristan’daki bütün Rus kaleleri ele geçirildi. 1846’da Kabartay bölgesine yönelik akınlara da katılan Hacı Murad, Terek ırmağı kıyısında büyük bir Rus ordusunu bozguna uğrattıktan sonra Dağıstan’a döndü. Gimri’den hareketle Dağıstan’ın merkezi Temirhanşura’yı bastı, Rus garnizonunda yirmi askeri öldürdü. Ardından Mehtule Hanlığı’nın merkezi Cengutay’a baskın düzenleyerek eski düşmanı Ahmed Han’ın dul karısını kaçırdı (Aralık 1846). Gergebil köyünde bulunduğu sırada Rus ordusunun saldırısına uğradı (Haziran 1848); yoğun top ateşi altında 1000 kadar kayıp verdikten sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

Hacı Murad’ın 1849’da küçük bir süvari birliğiyle Temirhanşura’yı yeniden basması onun Kafkasya’daki ününü daha da arttırdı. Ocak-Şubat 1850’de, Şâmil’in otoritesini kabul ettirmek için Said Abdullah ile birlikte Aşağı Çeçenistan’ın Yukarı Sunca bölgesine iki defa akın yaptıysa da beklenen sonucu alamadı. Aynı yıl içinde Doğu Gürcistan’a da bir akın düzenleyerek küçük Babaratminskaya Kalesi’ni ele geçirdi. Temmuz 1851’de Şeyh Şâmil tarafından Hazar kıyılarındaki Kaytak ve Tabasaran halkını Ruslar’a karşı ayaklandırmakla görevlendirildi. 500 adamıyla Çoha’dan (Chokha) hareket ederek 14 Temmuz’da Derbend ile Temirhanşura arasındaki Boynak’a (Buynak / Buinaki) girdi. Ertesi gün Karakaytak’ı geçerek Tabasaran’a ulaştı. Tarku Şemhali’nin kardeşi Şahveli’yi öldürüp karısıyla çocuklarını kaçırması bölge halkının tepkisine yol açtı ve Şâmil’e kadar ulaşan şikâyetlere sebep oldu. Ruslar 29 Temmuz 1851’de Kuyurih (Kuiarykh) yakınlarında Hacı Murad kuvvetlerine saldırdılar; bu saldırıdan Hacı Murad ve adamları kaçarak kurtulabildiler. Hacı Murad, General Argutinsky’nin Kuşni’ye (Ghozhni / Khoshni) hücumu üzerine Avaristan’a çekildi (6 Ağustos 1851). Onun Avaristan’a dönmesinin hemen ardından Tabasaran’dan gelen bir heyet Şeyh Şâmil’e, Hacı Murad’ın bu bölgedeki hareketlerinden şikâyetçi olduklarını bildirdi. Bu olay Şâmil ile Hacı Murad’ın arasının açılmasına sebep oldu. Hacı Murad, oğlu Gazi Muhammed’i halef seçmesi dolayısıyla Şâmil’i eleştirmeye başladı. Şeyh Şâmil’in birçok zaferini kendisine borçlu olduğunu söyleyince Şeyh Şâmil muhaliflerinin de etkisiyle onu nâiblikten azlederek yerine Avar hânedanının uzak bir akrabası olan Feth Ali’yi getirdi. Ayrıca mallarının müsâdere edilmesini emretti. Hacı Murad çeşitli akınlarda ele geçirdiği ganimeti teslim ederken kendi malını vermek istemedi. Durum silâhlı çatışma noktasına gelmek üzere iken geçici bir uzlaşmaya varıldı. Ancak bu arada Hacı Murad’ın elindekilerin hepsini kılıçla kazandığını, Şâmil’in bunları kılıçla geri alabileceğini söylediği şeklinde rivayetler yayılmaya başladı. Bunun üzerine Şeyh Şâmil Çeçenistan’ın Avturi (Avtiri / Avtur) köyünde nâibleriyle gizli bir toplantı yaparak Hacı Murad’ı hiyanetle suçladı, nâibler meclisi de daha sonra gıyabında onu ölüme mahkûm etti. Hacı Murad, bir söylentiye göre toplantıya katılan bir nâibin uyarısı üzerine Vodveezhenskoye (Chakheri) Kalesi’ne giderek Ruslar’a sığındı (25 Kasım 1851). Kale kumandanı Prens Vorontsof onu derhal Tiflis’e gönderdi. Bir rivayete göre ise Hacı Murad, karısının doğum yeri olan Aşağı Çeçenistan’daki Gehi köyüne giderken Şâmil’in emriyle Feth Ali’nin adamlarının sürekli ateş tâcizi altında girdiği ormanlık alanda yolunu kaybederek Rus askerlerinin eline düşmüş, bir esir muamelesi görmemek için de gönüllü olarak Ruslar’a teslim olduğunu söylemişti. Hacı Murad’ın Şeyh Şâmil ile danışıklı bir şekilde Ruslar’a teslim olduğuna dair bazı görüşler de vardır.

Tiflis’te Ruslar’ın gözetimi altında yaşamaya başlayan Hacı Murad, bir ara ailesini kurtarmak amacıyla Grozni’ye gittiyse de daha sonra Tiflis’e geri döndü. General Dolgorokof’un Dağıstan’daki birliklerine katılmasına izin verilinceye kadar Nuha’ya (Nuka) gönderilmesini istedi. Bir süre Nuha’da kaldı. Dağ hayatına ve ailesine duyduğu özlemin artması üzerine kaçmaya karar verdi ve atla yaptığı bir akşam gezintisinde dört arkadaşıyla birlikte kaçtı. Ancak Nuha’daki Rus kuvvetleri kumandanı Albay Korganof’un takibi sonucunda kıstırılarak arkadaşlarıyla birlikte öldürüldü (5 Mayıs 1852). Cesedi Nuha’ya getirilip halka gösterildi. Bir rivayete göre İlisu’da veya Kuzey Azerbaycan’daki Kıpçak köyünde toprağa verildi. Kesik başı, Tiflis’te bulunan Kafkasya genel valisi Prens Vorontsof’a gönderildi. Prens Vorontsof’un Hacı Murad’ın kesik başını görünce, “Yaşadığı gibi cesurca öldü” dediği, Şeyh Şâmil’in de onun ölümünden sonra imzasını sol eliyle atmaya başladığı, sebebi sorulduğunda “Sağ kolum kırıldı” cevabını verdiği kaydedilir.

Hacı Murad’ın kızından olma torunu 1914 yılında Azerbaycan’a gelerek dedesinin defnedildiği yeri tahmini olarak belirledi ve üzerine bir mezar taşı koydu. Bu mezar taşı günümüzde Azerbaycan Tarih Müzesi’ndedir. Âzerî bilim adamları, 1957’de onun Tengit köyü yakınlarındaki kabrinin yerini kesin olarak tesbit ettiler. Hacı Murad’ın sefer nişanı, bayrağı, seccadesi, testisi, sefer yemek takımı ve ölümünden bir süre önce çekilmiş bir fotoğrafı Dağıstan Müzesi’nde korunmaktadır. Ünlü Rus yazarı L. N. Tolstoy, Hacı Murad (trc. Cüneyd Emiroğlu, İstanbul 1972) adlı eserinde onun hayatını romanlaştırmıştır.

 

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ III

 

 

Sözde Ermeni meselesi karşısında, konuyla ilgilenenleri, özellikle dünya
kamuoyunu hakikatlerle aydınlatmaya ve yıllarca kin ve ısrarla sürdürülen Ermeni
terörünü bütün açıklığı ile ortaya koymaya mutlak ihtiyaç ve zaruret vardır.
Bunca yıl, aleyhimize yapılan çeşitli propagandalara hemen hemen hiç cevap
verilmemiş; buna mukabil tarihteki Türk-Ermeni münasebetlerinin yalnızca bir yönü
üzerinde duran ve devamlı olarak Türkün aleyhine çalışan bir zümre, ilim ahlâkından
 nasipsiz sözde ilim adamları faaliyetlerini her geçen gün artırmış; kin kusmaya
devam etmişlerdir. Türk milletinin haklı insanların vakarı içindeki sükûtu ise, âdeta
suçlu insanların sessiz kalışı gibi gösterilmek istenmiştir.
Bilinmelidir ki, Türk’ün tarih boyunca uğradığı zulmü görmezlikten gelmek,
hakkın ve adaletin bütününü öldürür.
Ermeni propaganda ve yaygarasıyla şartlandırılmış kitleleri ve devletleri,
gerçeklerle yüz yüze getirmek ve bunun için de, asırlardır devam ettirilmek istenen
Türk-Ermeni anlaşmazlığının iç yüzünü ve Ermeni terör ve mezâlimini arşiv
belgelerine dayanarak ortaya koymak ise, bizim için ilmî ve millî bir mecburiyet ve
ahlâk ölçüsü olmuştur.
Türk milleti olarak, kan davası gütmek, cinayetler işlemek ve intikam almak gibi
hareketlere başvurmak, inancımıza da, tarihî şeref ve asâletimize de yaraşmaz; ancak
hakikatleri ortaya koymak, unutulmamalıdır ki, millî ve insanî bir vazife ve
mükellefiyettir.
Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile azınlık statüsünü
onaylayarak, Ermenilere Türk vatandaşlarının sahip olduğu ferdî hak ve hürriyetlerin
tamamını kullandırmış ve o tarihten bu yana Türkiye’de yaşayan Ermenilerle hiç bir
problem yaşanmamıştır. Dışarıdan kumandalı teşkilâtların oyununa gelmeyen ve
onları tasvip etmeyen Türkiye Ermenileri bugün huzur, refah ve dinî serbesti içerisinde güvenle yaşamaktadırlar.
Ermeni asıllı vatandaşlarımız, devletin yüksek güvencesi altında olup, her türlü
hukukî haklarını serbestçe kullanmaktadırlar. Eskiden olduğu gibi, ülkenin varlıklı
vatandaşları olup, her mesleği serbest bir şekilde yapabilmektedirler. Ermeni
vatandaşlar, kendi inançlarına göre, kiliselerinde ibadetlerini yapmakta, kendi
okullarında kendi dilleri ile eğitim görmekte, kendi dillerinde yayınlar yapmakta,
sosyal ve kültürel faaliyetlerini sürdürmektedirler. Özetle, Ermeni vatandaşlar, Türk
vatandaşlarının sahip oldukları bütün haklardan eşit şekilde yararlanmaktadırlar.
*
Mahut ve düzmece Ermeni iddiaları, günün şartlarına göre, Türkiye’ye dost ve
düşman devletlerce iç ve dış politika malzemesi olarak maalesef zaman zaman
gündeme getirilmektedir.
Takdir edileceği üzere, tarihin gerçek bilgileri ilk elden orijinal kaynaklara,
yani arşiv belgelerine dayanır. Belgesiz tarih yazılamaz ve olayların gerçek yönleri
gün ışığına çıkarılamaz. Arşiv belgeleri olmadan ve bilinmeden, varsayımlarla tarih yazmak, belirli bir devir hakkında hüküm vermek, bir devri veya olayları değerlendirmek, tarih biliminin
gerektirdiği tarafsızlığa ve ilmî objektifliğe sığmaz.
Batı ülkelerinde Türk-Ermeni münasebetlerinin sosyal ve siyasî yönleri, Türk
kaynaklarına, özellikle de birinci el arşiv kaynaklarına dayandırılarak ortaya
konulmadığı için, bugüne kadar çoğunlukla hep tek taraflı ve Türkler aleyhine eserler
ortaya konmuştur. Türk arşivlerinde araştırma yapmaları için kendilerine izin verilen
Ermeni asıllı araştırmacılar ile, Ermenilerce desteklenen sözde ilim adamları ise,
Türk arşivlerinde Ermeni tezini teyid eden belgeler bulamayınca, mevcut olduğunu
iddia ettikleri belgelerin kendilerine kapalı tutulduğu yolunda maksatlı iddialar
ortaya atmakta, bu iddialarını kendilerine yakın basın-yayın organlarında gündeme
getirerek, bu ve benzeri çeşit provokatif davranışlarla ilim çevrelerinde taraftar
toplamaya ve kendilerini haklı göstermeye çalışmaktadırlar.
Geçmişte Ermeni meselesi, Ermeni vatandaşlarımıza rağmen emperyalist
güçler, onlardan destek ve teşvik gören terör kuruluşlarınca yaratılmaya çalışılan
sun’i bir hâdiseydi. Günümüzde ise, aynı oyun daha da tutarsız şartlarda
sahnelenmeye çalışılmakta; Türkiye’yi yıkmak ve parçalamak isteyen veya onun
zayıflamasında fayda uman güçlerce bu mesele devamlı körüklenmektedir.
Konu siyasî konjonktüre, Türkiye’nin münasebetlerinin durumuna paralel
olarak, aktüalitesini koruyarak gündemde tutulacak gibi görünmektedir.
Konuyu görmezlikten gelmek, karşı faaliyetlere, özellikle de bu konudaki
maksatlı neşriyata cevap vermemek asla geçerli olamaz.
Tarihî gerçekleri arşiv belgelerine dayanarak ortaya çıkarmak, esas zâlimin
mezâlim yapan Ermeniler olduğunu arşiv belgeleri ışığında göstermek ve bu konudaki
tek sesliliği ortadan kaldırmak, bu kabil yıkıcı tahrik ve milletlerarası entrikalara
karşı koymanın en sağlam ve gerçekçi yoludur.
Objektif bir şekilde, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki belgelere dayanarak
ortaya konan bu eser, bilinmelidir ki, herhangi bir art niyet ve düşünce
taşımamaktadır. Bu eserin neşredilmesinden maksat, dünya kamuoyunun, Ermeni
meselesinin ve terörünün aslının ne olduğunu, temelinde hangi unsurların ve güçlerin
bulunduğunu, bu defa da Türk arşiv kaynaklarından görüp, değerlendirmesidir.
Konusunda büyük bir boşluğu dolduracak olan Ermeni mezâlimi ile ilgili arşiv
belgelerinin neşre hazırlanmasında emeği geçen Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı personelini tebrik ediyorum.
Bu vesileyle çalışmalarımızda her türlü teşvik ve desteği bizlerden esirgemeyen
Başbakanlık Müsteşarı Sayın Ali Naci TUNCER’e ve Müsteşar Yardımcısı Sayın
Muzaffer TUTAR’a teşekkürlerimizi sunmayı görev biliyorum.

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ II

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ II

 

Neşretmekte olduğumuz, “Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar’da ve Anadolu’da
Ermeni Mezâlimi” adlı dört ciltlik çalışma, Ermenilerin 1905’den sonraki olayları
hangi mec-ralara soktuklarının delilleridir. Bu ciltlerde, Ermenilerin Anadolu ve
Kafkaslarda plânlı olarak Türk nüfusunu yok etmeye çalışmaları belgeleri ile ortaya
konulmaktadır. Er-meniler fırsat buldukça köyleri basmışlar, kadın-erkek, çoluk-
çocuk, genç-ihtiyar demeden ahalinin tamamını kat-letmekten çekinmemişlerdir. Dört
ciltte yer alan belgelerin tamamına genel olarak bakıldığında, Ermeni çetelerinin
1906’dan sonraki dönemlerde yaptıklarının vahşet ve mezâ-limin fevkinde ve soykırım
olarak vasıflandırılabileceğidir.
Eserin birinci cildinde, 1906-1918 yılları arasındaki olaylara ait 26 özet başlığı
altında 256 belge yer almaktadır. Soykırımın en çok işlendiği yıllar bu dönemdedir.
Bilindiği üzere bu dönem, Osmanlı Devleti’nin sırası ile, Trablusgarb, Balkan ve
Birinci Dünya Savaşları dönemlerine rastlamaktadır. Bu zaman dilimi içerisinde,
Ermeniler önce Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal etmiş olan Ruslarla
işbirliği yapmışlar ve Rus işgali altında bulunan yörelerde akla hayale gelmeyecek da Ermeni ve Rusların, yine hamile kadınların karınlarını delip çocuklarını çıkarıp
havaya atarak altına süngü tuttukları, genç kız ve kadınların ırzlarına tecavüz
ettikleri belirtilmektedir. Belge 20 ve 26 yine aynı mezâlim unsurlarını ortaya koymaktadır. Belge 23’de Rus istilâsındaki yerlerde Ermenilerin Müslümanlara yaptığı
mezâlim ve katliam yer almaktadır. Özellikle Antranik’in binlerce çete mensubuyla
Gence, Erivan ve Ordubat’da zulüm yaptığı, Şahtahtı, Zengezor, Nahcıvan, Iğdır,
Serderabad ve havalisindeki yüzlerce köyde Ermenilerin binlerce Müslümanı şehid
ettikleri, Osmanlı ordusuyla çarpışarak geri çekilen Ermenilerin beşikteki
çocuklardan, hasta yatağındaki ihtiyarlara kadar herkesi vahşice katlettikleri;
Erzincan, Mamahatun, Erzurum, Kars ve köylerinde de korkunç soykırımlar
uyguladıkları görülmektedir.
Eserin ikinci cildi, Ocak 1919 – Ağustos 1919 dönemi ile ilgili 38 özet başlığı
altında 209 mezâlim ve soykırım belgesini ihtiva etmektedir. Bilindiği gibi, bu
dönemin hemen öncesinde, Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni
imzalamış; Birinci Dünya Savaşı’nda, özellikle doğuda, Bakü’ye kadar fethettiği
toprakları mütareke hükümleri uyarınca terketmek zorunda kalmıştır. Ermenilerin
zulümleri, genellikle Osmanlı Devleti’nin mütareke hükümlerince terketmek
mecburiyetinde kaldığı bu bölgelerde yoğunlaşmış, âdeta Osmanlı fetihlerinin intikamını alma yarışına girişmişlerdir. Bu ciltte, belge 1’de Iğdır’ın tahliyesi üzerine
geriye dönen Ermenilerin Müslüman halka yaptıkları mezâlim; belge 2’de Revan,
Şuregil, Zaruşat, Ağbaba, Çıldır, Göle civarındaki Müslüman ahaliye Ermenilerin
yaptığı zulümler; belge 4’de de Fransız birliklerinde görevli Ermenilerin Adana ve
havalisi ile özellikle Pozantı’da ahali ve askerlerimize yaptıkları zulümler; belge 5’de
ise Fransız askeri kıyafeti giyen Ermeniler tarafından Zor telgraf müdürünün
öldürüldüğü haberi yer almaktadır. Belgelerde de görüldüğü gibi, mezâlim ve
soykırım Kars, Ardahan, Batum, Revan, Nahcıvan ve havalisinde yoğunlaşmaktadır.
Bu ciltte yer alan belgelerde, Ermenilerin, Adana, Maraş, Antep ve havalisinde de
zulüm yaptıkları görülmektedir. Mondros Mütarekesi hükümlerine göre Fransızların
payına düşen bu bölgede Ermeniler, zaman zaman işgalci Fransız askerleri ile
müştereken çeşitli zulümlerde bulunmuşlardır.
Hazırlanan bu iki ciltten, birinci cilt üç ana bölümden meydana gelmiştir.
Birinci bölümde, özet olarak, tarih boyunca Türk-Ermeni, Ermeni-Rus, ErmeniFransız ve Ermeni-İngiliz münasebetlerinden bahsedildikten sonra, Ermeniler tarafından yapılan soykırımın zeminini teşkil eden olayların anlatıldığı giriş kısmı yer
almıştır.
İkinci bölümde, belgelerin transkripsiyon ve özetleri bulunmaktadır. Bu
bölümde Ermenilerin yapmış oldukları soykırımın yabancılar tarafından da
bilinebilmesi için yapılan özetlerin İngilizce çevirileri verilmiştir. Bunlara ilâve olarak, indeks ile giriş kısmının hazırlanmasında kullanılan kaynaklara ait
bibliyografya da bu kısımda yer almıştır. İkinci bölümde, belgelerin kronolojik olarak
tasnif edilmesi esasına dayanan belge numarası, özeti ve transkripsiyonunu ihtiva
eden özet başlıkları verilmiştir. Özet başlıklarının dikkat çekici olması düşüncesiyle,
başlıklar italik dizilmiştir. Belge özetleri, özet başlıklarının hemen altında yer almış;
belgedeki konuyu mümkün olduğunca aksettirmesine ve yer, şahıs, zaman
mefhumlarına dikkat edilmiştir. Özet altında belgenin tarihi, hicrî ve miladî tarih
türünden belirtilmiştir.
Bu bölümde, özetlerin altında, belgelerin transkripsiyonları yer almaktadır.
Belge grupları, olayların gelişimine göre, tarihi seyri de göz önünde bulundurularak
düzenlenmiştir. Bu yapılırken, takdim belgeleri ilk başta verilmiştir. Belgelerin
transkripsiyonu yapılırken, metinde görülen harf ve hece düşüklükleri ile tarihlerdeki
bine tekabül eden birler köşeli parantez içine alınmıştır.
Üçüncü bölümde, belgelerin fotokopileri bulunmaktadır. Bu bölümdeki belge
numaraları ile ikinci bölümde yer alan belge numaraları birbirinin aynıdır. Bu
bölümde belge numarası ve özet başlıkları yine aynı tarzda verilmiştir.
Belge fotokopisinin hemen altında, bir noktada belgenin kimliği olarak
vasıflandırabileceğimiz referanslar yer almaktadır. Bu referanslar, ilgili belgenin
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi’nde hangi fonda
bulunduğunu, dosya ve gömlek numaralarını göstermektedir. Çok sayfalı belgelerde
referans en son sayfanın alt kısmında verilmiştir.
Eserin ikinci cildi iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde
belgelerin özetleri ve transkripsiyonları ile indeksi yer almaktadır. İkinci bölümde ise
belgelerin fotokopileri bulunmaktadır.
Dört cilt olarak hazırlanan bu eserin devamı olan üçüncü ve dördüncü ciltler
de, en kısa zamanda ilim çevrelerinin dikkat ve yararlanmasına sunulacaktır.
*
Dünya kütüphanelerinde Ermeni ve Ermenilikle ilgili yayınların sayısı oldukça
fazladır. Özellikle, içinde bulunduğumuz yüzyılda, Birinci ve İkinci Dünya
Savaşları’nı müteakip, bir Ermeni yurdu kurmak gayesi ile, Ermeniler adına yabancı
tarihçiler tarafından yazılan kitaplarda, yazarların mensup oldukları ülkelerin siyasî
menfaatleri hep ön plânda tutulmuştur. Böylece, tek taraflı, siyasî propaganda muhtevalı, katliam hikâyeleri ile süslü, hakikatler ile ilgisi bulunmayan, taraflı, Ermeni
taassubu ile kaleme alınmış, dünya kamuoyunu yanıltıcı sözde ilmî eserler ortaya
konmuştur. Bu sözde ilmî eserlerde, Türkiye ve Türk düşmanlığı yapılmıştır. Bilimsellik
iddiası ile yazılan kitap, makale, tez ve tebliğlerde hakikatlerden uzak, Ermeni kin ve
intikam alma duygularına yer verilmekte, bu tür yayınlarla dünya kamuoyu
Türkiye’ye ve Türklere karşı yönlendirilmek istenmekte; bâzı ülkelerin etkin
kamuoyları dünyada bir Ermeni davasının varlığına inandırılmaya çalışılmaktadır.
Genelde, batı ülkelerinde Türk-Ermeni münasebetlerinin sosyal ve siyasî
yönleri, Türk kaynaklarına, özellikle de birinci el arşiv kaynaklarına dayandırılarak
ortaya konulmadığı için, bugüne kadar çoğunlukla tek taraflı ve Türkler aleyhine
eserler ortaya konmuştur.
Bu arada, Ermenilerin Birinci Dünya Harbi sırasında Türk Hükûmetinin
kendilerine soykırım (genocide) uyguladıkları konusundaki iddia ve propagandaların
temelden yoksun ve bâzı sahte belgelerle desteklenen bir yanıltma kampanyası
olduğunu ortaya koyan, ancak bugüne kadar Ermeni tarihçiler tarafından
kullanılmayan İngiliz Devlet Arşivi’nde (Public Record Office) bulunan bâzı
belgelerin mevcudiyeti de ortaya çıkmıştır.
Bilindiği gibi, İstanbul 1918’de İngiltere ve müttefiklerince işgal edilmiş,
Osmanlı Devleti ve bürokrasisi tam bir kontrol altına alınmıştır. Bu işgal sırasında
İngilizler 150 civarında ileri gelen Türk yüksek yöneticisini, politikacısını ve fikir
adamını tevkif ederek Malta Adası’na sürmüşlerdir. İngilizler bu Türk aydınlarını
suçlamak ve mahkûm etmek için çok uğraşmışlar ve Ermeni olaylarındaki rolleri hakkında deliller aramışlardır. Ancak, bütün gayretlerine rağmen bu yolda Türk
idarecilerini suçlayacak hiçbir belge ve bilgi ortaya koyamamışlardır. Halbuki,
Osmanlı arşivleri, devletin bütün dosyaları ve her türlü şâhit dinleme imkânları, işgal
kuvveti olarak ellerinin altında bulunmaktaydı. Bu tür araştırmaları, işgalleri
altındaki diğer şehirlerde de yapmışlar, ancak bu konuda istedikleri şekilde bir netice
elde edememişlerdir.
Bunun üzerine, İngilizler bu defa Amerikan hükûmetinden yardım istemişlerdir.
Amerika’nın, olayların olduğu bölgede, uzun bir süredir misyonerleri ve konsolosluk
memurları bulunmaktaydı. Bu şahıslar, olanı biteni sürekli olarak takip ve rapor
etmekteydiler. Buna rağmen Amerikan yetkilileri de İngiliz başvurusuna cevaben, bu
hususta yeterli delil ve hukukî belge olmadığını açıklamışlar; kendi dosyalarını
İngilizlerin incelemesine müsaade etmişler, ancak bu konuda suçlayıcı hiçbir belge ve bilgi ortaya konamamıştır. Bu tarihî hakikatler, İngiliz Hariciyesiyle Amerika’daki
temsilci arasındaki yazışmalarda, arşivlerinde gözükmektedir.(2)
Son yıllarda konu ile ilgili çok önemli bir başka tespit de şudur:
Ermeniler 1920 yılında Paris’de Andonian adlı bir şahsa yayınlattıkları bir
kitapta, sözde bir şifreli telgrafın fotoğrafı ve metnini bastırarak, zamanın İçişleri
Bakanı (Minister for Home Affairs) Talât Paşa’nın Halep Valisi’ne (Governor of
Aleppo) verdiği talimatta Ermenilerin imhasını emrettiği tezini işlemiş ve yıllarca bu
konu Türklere karşı dünya kamuoyunda istismar olunmuştur. O sıralarda Anadolu’da
Türk İstiklâl Mücadelesi şiddetle devam ettiğinden, kimse bu tür yayınları inceleyip
karşılığını vermek için gayret sarfetmemiştir.
Ancak, 1983 yılında yayınlanan bir eserde(3), yukarıda atıfta bulunulan sözde
telgrafın hiçbir zaman mevcut olmadığı; üzerindeki tarih, numara ve imzaların
düzmece olduğu ve uzun yıllar dünya kamuoyunun sahte belgelerle aldatıldığı ortaya
konmuştur

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ I

Hiç şüphe edilmesin ki, Osmanlı Devleti’ni asırlar boyunca hükümrân kılan ve
onu çağdaşı devletler arasında seçkin ve hâkim kılan sır, Türk ve Müslüman olmayan
milletleri; onların örf, âdet ve inançları arasında tefrike gitmeden âdilâne bir şekilde
idare etmesindedir.
Türk-İslâm devlet geleneğinin en önemli unsurlarından biri olan hoşgörü
sayesinde, Osmanlı Devleti, tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak şekilde, halklarını
barış, huzur ve refah içerisinde asırlar boyunca bir arada yaşatmıştır. Siyaset gereği,
endoktrinasyon, yani sosyalleştirme metot ve usullerine başvurmadan, büyük
devletlerin yaptığı gibi azınlıkları asimile etmeden, bunu asırlar içerisinde
sürdürmüş; haklı olarak tarihe ‘Osmanlı asırları’ damgasını vurmuştur.
Tarih boyunca Osmanlı asırları incelendiğinde, her dönemde Osmanlının âdil,
müşfik ve hoşgörülü idaresini görmek mümkündür.
Türkler patronajları altındaki toplumlara ve azınlıklara karşı hep âdil, insaflı,
dürüst ve müşfik davranmış; koruyucu olmuş ve hiçbir zaman müstemlekecilik
politikası takip etmemişlerdir.
Diğer dinlere ve başka milliyetlere Türkün gösterdiği binlerce yıllık müsamaha,
kesin tarih gerçeğidir. Osmanlı, bu müsamahayı âdeta sistemleştirmiştir. Bu böyle
olmasaydı, bugün pek çok ülkenin din ve dil coğrafyası şüphesiz bambaşka bir
görünümde olurdu.
Türk, her devirde, her dönemde, her gittiği yerde kurtarıcı olmuş; adalet dağıtıcı,
medeniyet kurucu ve hürriyet getirici bir rol üstlenmiştir. Türk arşivleri bunun canlı
şâhididir.
Bilindiği gibi, Yahudiler 1492’den sonra İspanya’da barınamamışlar; kurtuluşu
Osmanlı topraklarına sığınmakta bulmuşlardır. Fransa’da 1572’de St. Barthélemy
katliamı yaşanmıştır. Avrupa din harpleri ile 1648’lere kadar çalkalanmıştır. Diğer
taraftan bu yıllarda gayri müslimler, Osmanlının âdil idaresi altında huzur ve
güvenlik içerisinde yaşamışlardır.
Buna karşılık, Osmanlı Devleti’nin tarihinde, gerek kendi yönetimi altında
bulunan milletlerin, gerekse kendilerine siyasî ve iktisadî imtiyazlar verdiği Batılı
devletlerin sayısız nankörlük ve ihanetleri de yer almaktadır.
*
Bu sahnede Ermeniler de yer almışlar, asırlarca hoşgörülü ve âdil idaresi
altında huzur ve refah içerisinde yaşadıkları Osmanlı Devleti’ne ihanet ederek; Osmanlı topraklarını bölüp parçalamada kendilerini maşa olarak kullanan Batılı
devletlerin tuzağına düşmüşlerdir.
Osmanlı-Rus Harbi’nden önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya’nın,
bâzı Türk şehirlerini işgal ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine âlet
ederek istiklâl amacı ile Bâbıâli’ye karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Ayastefanos ve
Berlin antlaşmalarına, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dâir
hükümler konulmasından sonra, bu hükümlere dayanılarak, büyük devletlerin
Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalelerde bulunmasıyla Ermeni meselesi ortaya
çıkmıştır.
Aslında Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi’nin bir parçasını teşkil etmektedir.
Ermeni meselesinin ortaya çıkış sebeplerinin, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde
yaşayan Ermenilerin sosyal, kültürel, ekonomik, idarî ve siyasî statülerinden
kaynaklanmadığı; bu meselenin temelinde, sunî olarak yaratılan ve ‘Şark Meselesi’
adı ile anılan milletlerarası bir emperyalist stratejinin, güçler dengesi politikasının
yattığı bilinmelidir.
Siyasî tarih terminolojisinde yer almış olan ‘Şark Meselesi’ tâbiri, Osmanlı
Devleti’nin Batılı devletler tarafından parçalanmaya çalışılmasını ifade etmektedir.
‘Şark Meselesi’ özetle, gayri müslimler için Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını ve
kendi lehlerine reformlar yapılmasını, bu çerçevede kendilerini muhtariyete veya
istiklâle götürecek taviz ve imtiyazlar koparmayı ifade etmektedir. (1)
Osmanlı Devleti’nin siyasî çöküşünün hızlandığı bir dönemde, Batı’nın Osmanlı
Devleti üzerindeki hesapları bakımından sunî olarak ortaya çıkarılan Ermeni
meselesi, bilinmelidir ki, Avrupa’nın ekonomik, fikrî, siyasî, dinî ve kültürel
menfaatlerinden kaynaklanmıştır.
Ermeni kavminin, Türk devletini ve Türk milletini nesilden nesile geçen bir kin,
nefret ve intikam duygusu ile peşinen mahkûm edip, kanına ve canına kasdediş
sebebinin, Rus, İngiliz ve Fransız menfaatlerinin hazırladığı bir siyasî komploya
kurban oluş ve körü körüne bir aldanış olduğunu söylemek hiç de yanlış
olmayacaktır.
Ermeni meselesinin ortaya çıkışını hazırlayan sebeplerin başında Rusya,
İngiltere, Fransa ve Amerika’nın Osmanlı Devleti’ne ve Ermenilere karşı takip
ettikleri siyaset gelmektedir. Bu devletlerin uyguladıkları siyasetin seyrini hülâsaten
tespit etmek yerinde olacaktır.
Rusya’nın Takip Ettiği Siyasetin Tesirleri:
(1) Geniş bilgi için bkz.: Bayram Kodaman, ‘Şark Meselesi ve Tarihi Gelişimi’, Tarihi Gelişmeler
İçinde Türkiye’nin Sorunları Sempozyumu, Ankara, 8-9 Mart 1990, 59-63. ss.; Bayram Kodaman,
‘Ermeni Meselesinin Doğuş Sebepleri’, Türk Kültürü, 219, Mart-Nisan 1981, 240-249. ss.; Ayrıca bkz.:
M.S. Anderson, The Eastern Question 1774-1923, New York, 1968. Çar I. Petro (1682-1725) zamanında kendisini Avrupa’da nüfuzlu bir devlet
hâline getiren Rusya’nın gözü daima Boğazlarda olmuştur. Balkanlar’a karşı da aşırı
sempatisi olan ve bu ülkeleri ya ele geçirmek veya kendi yönetimine tâbi kılmak
isteyen Rusya, bu gaye ile Balkan ülkelerinde konsolosluklar kurarak onları Osmanlı
Devleti’ne karşı teşkilâtlandırmış, böylece Slav-Ortodoks birliğinin ve halkının
hâmisi rolünü elde etmişti. Bu politikasını tatbik için bölgedeki bütün karışıklıklardan
ve bozulan dengelerden istifadeyi de ihmal etmeyen Rusya, 1806’daki Sırp İsyanı’nın
1827’deki Yunan İsyanı’nın ve 1875-1876’daki Bosna-Hersek ile Bulgar ve Sırp
isyanlarının çıkarılmasını temin etmiş ve bunların yayılmasını körüklemiştir. Şüphesiz
bu isyanların sonunda, kışkırttığı bölgeler namına Osmanlı Devleti’nden toprak da
edinmek isteyen Rusya’nın bu siyaseti, zaman zaman İngiltere ve Fransa’nın
menfaatleri ile çatıştığı için her zaman başarılı olmamış; bunun üzerine Rusya,
Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçmeden evvel, elde edilecek pastayı diğer
devletlerle bölüşme siyasetini uygulamaya koymuştur.
Sıcak sulara inmek, Akdeniz ve Orta Doğu’da hâkim güç olmak emelini, Anadolu
topraklarını parçalamakla gerçekleştireceğine inanan Rusya, bu maksatla
Ermenilerin çokluk hâlinde yaşadığı Erzurum-İskenderun Hattı’nı ele geçirmeye
teşebbüs etmiştir. Böylece Rusya’nın Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni kiliseleriyle
teması ve Ermeni terör unsurlarını desteklemesi başlamıştır.
Doğu Anadolu üzerindeki emellerini, Çar’ın hizmetine giren Ermenilerin
öncülüğünde gerçekleştirmeye çalışan, İran ile savaşlarında Ermenileri ön saflarında
kullanan Rusya, 1828 Türkmençay Antlaşması’yla Doğu Ermenistan kendisine
verilip, İran Ermenileri de bu birliğe katılınca, elde ettiği bu yeni güçle Osmanlı
Devleti’ne saldırmıştır. 1829’da yapılan Edirne Antlaşması’yla Rusya’ya göç eden
40.000 Ermeni, muhtar bir Ermenistan kurmak isteyince Osmanlı topraklarında bu
isteklerini gerçekleştirmeleri için hâmilik vazifesini yüklenen Rusya, bu defa Ermeni
isteğini geri çevirmiştir.
Böylece Devlet-i Aliyye’nin sâdık tebaası olma vasfını kaybeden Ermeniler;
Çarlık Rusyası’nda çoğu defa en tabiî haklarına karşı dahi baskı ve zulümler görerek,
bu ihanetlerinin cezasını çekmişlerdir.
İngiltere’nin Takip Ettiği Siyasetin Tesirleri:
İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne, bilâhare Ermenilere ilgi duyması; sürekli
olarak Rusya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit eder vaziyette güneye sarkması ve güçlü bir
Karadeniz devleti olmasıyla yakından alâkalıdır.
İngiltere’nin, Rusya’nın kendi çıkarlarını tehdit edecek şekilde gelişmesine mâni
olmak gayesiyle, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı desteklemesi, bilindiği gibi, 1873
yılından, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar sürmüştür. 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Avusturya’yı Rus ittifakından ayıran
İngiltere, Fransız İhtilâli’nden sonra Prusya’yı da yanına alarak Rusya’yı
sıkıştırmaya başlamasına rağmen, Fransa-Rusya savaşlarında Rusya’yı desteklemiştir.
Yunanistan’ın isyanında Osmanlı Devleti’ne muhalif olan İngiltere’nin bu
tutumunu devrin İngiliz Başbakanı Caning: “İngiltere’nin bu tavrının Rusya ile
bağdaşmak olmadığı, bağımsızlığını kazanacağı muhakkak olan Yunanistan’ın
Rusya’ya borçlu olması yerine Akdeniz’de kendilerine dost bir devlet olan
İngiltere’ye borçlanmasının daha doğru olacağı” şeklinde değerlendirmiştir.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanına karşı, Osmanlı Devleti’ni
destekleyen İngiltere, buna mukabil, 1838 yılında “İngiliz Ticaret Anlaşması”nı
Sultan II. Mahmud’a imzalatarak, Devlet-i Aliyye’nin siyasî ve iktisadî cihetten büyük
yara almasına yol açmıştır.
Bu anlaşma ile bir İngiliz açık pazarı haline gelen Osmanlı Devleti, Rumlarla
Ermenilerin bu fırsattan istifade ederek güçlenmelerine de mâni olamamıştır.
İngiltere, 1853’de Rus Çarı II. Nikola’nın Osmanlı Devleti’ni paylaşma teklifini
reddederek , Kırım Savaşı’nda Osmanlıları desteklemiştir. Ancak 1870’li yıllarda
değişen Avrupa’nın siyasî yapısı, İngiltere’yi de değiştirmiş ve İngilizler 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarından
sonra, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek, onu
parçalama ve bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletler kurma politikasını
benimsemişlerdir.
İngiltere’nin Osmanlılarla ilgili siyasetinin değişmesindeki önemli bir sebep de,
Ermeni meselesinin Avrupa’da, 1880 yılından başlamak üzere ön plâna çıkmasıdır.
Osmanlı Devleti içerisindeki Katoliklerin koruyuculuğunun Fransa’nın,
Ortodoksların koruyuculuğunun ise Rusya’nın üzerinde bulunması; İngiltere’nin
Islahat Fermanı’na din değiştirme serbestliğini koydurtarak Protestan Ermenilerin
sayılarının artırılmasını hedeflemesine yol açmıştı. İngiltere bu sayede Protestanlara
sahip çıkma siyaseti güderek, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışma imkânı elde
etmiş, takip edilen bu Protestanlık politikası da Ermeni kültürünü öncelikle ele aldığı
için, en ziyade Ermenilerin millî duygularını kışkırtmıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Rusya’nın Anadolu’nun bâzı şehirlerini
işgal ederek, buralardaki Ermenileri, bağımsızlık amacıyla Osmanlı Devleti’ne karşı
kışkırtması, Ermeni meselesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir.
Rusya’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı tecavüzkâr hareketlerine tek başına karşı
koyamayacağını ve kendi çıkarlarını gözetemeyeceğini gören İngiltere, böylece
Ermeni meselesini fiilen kabul etmiştir. Bu yolda ilk adımı da hemen atmış ve
Osmanlı hükûmetini tehdit ederek, Rusya’ya karşı üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs’ı almıştır. Bunun yanında, Doğu Anadolu’daki eyaletlerde yaşayan Hristiyanların
lehine ıslahat yapılması hususunda Osmanlı Devleti’nden bir de taviz koparan
İngiltere, böylece Ermeni meselesini âdeta İngiliz meselesi hâline getirmiştir.
Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önce, Ermenilerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmak ve
bağımsız bir devlet kurmak gibi bir niyetleri olmadığı halde, Ruslar, Ayastefanos
Antlaşması’na Ermeni meselesini dahil etmişlerdir. İngiltere de Ermenilere sormaya
gerek görmeden Kıbrıs Antlaşması’na Ermeni meselesini dahil etmiştir. İngiltere,
bağımsız bir Ermenistan’ı, bunun Rusya’yı zor durumda bırakacağını ve Osmanlı
Devleti’nin de ilerlemesine mâni olacağını düşünerek desteklemiştir.
Fransa’nın Takip Ettiği Siyasetin Tesirleri:
Kanunî Sultan Süleyman’ın bir imtiyaz ve lütuf olarak 1535’de Fransa’ya
tanıdığı kapitülasyon ayrıcalığı, iki ülke arasındaki ilk ciddî ve dostâne münasebetin
başlangıcıdır. Bu ticarî ve siyasî münasebet, 1740 kapitülasyonları ile genişletilerek
devam etmiştir. Buna mukabil Fransa, 1683 tarihli İkinci Viyana Kuşatması
sırasında, Avusturya’ya yardım ederek, tavrını açıkça ortaya koymuştur. Daha sonra
Napoleon Bonapart’ın ilk mağlûbiyetini aldığı Mısır Seferi, bunun devamı olmuştur.
Ancak, Rusya ile savaşları sırasında Osmanlı Devleti’yle dost görünmeye çalışan
Fransa, 1807 tarihinde Rusya ile anlaşınca, yeniden dostluğa yakışmayan bir tavır
içine girmiştir.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanında, Kavalalı’yı destekleyen Fransa, Kırım
Savaşı sırasında ise Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmiştir.
1870’de Almanya’ya yenildiği için bir süre siyasî manevra yapma ve diğer
devletleri etkileme rolünden mahrum kalan Fransa, bu arada Berlin Kongresi’ne
katılmasına rağmen tesirli olamamıştır. Ancak, Cumhuriyetin yeniden ilânıyla, tekrar
eski rolünü elde eden Fransa, muhtelif grupların siyasî mücadelelerini desteklemeye
ve onların sığınak merkezi olmaya başlamıştır. Bu arada Osmanlı Devleti’ndeki
Katoliklerin koruyuculuğunu da üzerine almış olan Fransa, Kırım Savaşı’na sebep
olan Kutsal Yerler Meselesi’nde önemli bir rol oynamıştır.
Almanya’ya karşı mağlûbiyetini hazmedemeyen Fransa, 1878 Berlin
Kongresi’nde Almanya ile ihtilâfa düşen Rusya ile yakınlaşmaya başlamış, İngiltere
ile de görüş ayrılıklarını hallettikten sonra her üç devlet, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına birlikte gayret sarfetmeye başlamışlardır. Bu bölme ve parçalama
plânlarında Fransa’nın rolü bir hayli aktif olmuştur.
1830’dan 1921 yılına kadar, Orta Doğu ve Akdeniz’deki dengeyi, Ermeni
meselesinde olduğu gibi, sunî bir şekilde ortaya atarak muhafazaya çalışan, bu arada
Anadolu’nun işgaliyle, bu topraklarda kendi siyasî nüfuzunu da artırmaya gayret
eden Fransa, özellikle Mondros Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Ermenilerle
münasebetlerini geliştirmiş ve Fransız işgal kuvvetleri, Ermeni milis ve teşkilâtlarıyla Türk topraklarının işgaline girişmiş, bu arada milletlerarası görüşmelerde Fransızlar
bilindiği gibi, Ermenileri büyük ölçüde desteklemişlerdir.
Netice itibariyle, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın takip ettikleri siyasetin neticesi
olarak ortaya çıkan ve Ermeni meselesinin de başlangıcı sayılan 1877-1878 Osmanlı-
Rus Savaşı sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşması’nda, istedikleri bağımsızlık
hakkını elde edemeyen Ermeniler, bununla birlikte 3 Mart 1878 tarihli bu antlaşma
ile milletlerarası bir antlaşmaya dahil olma şansını yakalamışlardır.
Rusya’nın, Ayastefanos Antlaşması’yla Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarının
ve rolünün arttığını anlayan İngiltere, 30 Mayıs 1878’de Londra’da Rusya ile gizli
bir anlaşma yapıp, Avusturya’nın da onayını alarak Berlin Kongresi’ni gündeme
getirmiştir. Toplanmasında Almanya’nın da büyük rolü olan Berlin Kongresi, 13
Haziran – 13 Temmuz 1878 tarihleri arasında yapılmış ve kongreye İngiltere, Rusya,
Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya ve Osmanlı Devleti katılmıştır. Ermeniler, burada
da bağımsızlıklarıyla ilgili haklar elde etmeyi ümit ettikleri halde, Ermenilerin,
Kongre’ye sundukları teklifler dikkate alınmamış ve Ermeni meselesi İngiltere’ye
bırakılmıştır. Kongrenin 61. maddesi doğrudan, 62. maddesi ise Osmanlı Devleti’nin
idaresi altında yaşayan Hristiyanlara birtakım haklar getirmesi ve Ermenilerin de
Hristiyan olması bakımından, dolaylı olarak Ermenilerle ilgilidir.
Gerçekten, Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak, buradaki
çıkarlarını korumak ve birbirlerine karşı olan dengelerini sağlamak için tercih
ettikleri usullerin başında, Osmanlı idaresi altında yaşayan Hristiyan unsurlar
namına talep ettikleri ıslahat hareketleri gelmiştir.
Ermenilerin, bağımsızlığı hedef alan davranışlarını iki safhada incelemek
mümkündür. Faaliyetlerin birinci safhasında, yaşadıkları bölgelerde huzur ve asayişi
bozucu hareketler içine girerek, Osmanlı Devleti’ne, özellikle Düvel-i muazzamaya,
güya, can ve mal güvenliklerinin temin ve tesisi yönünde çağrılar yapmışlardır. Bütün
bunlar, Osmanlı Devleti’ni zor duruma düşürmenin yanında Düvel-i muazzamanın
Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması için gerekli zemini hazırlamıştır.
Bağımsızlığa hazırlık safhası olarak da vasıflandırabileceğimiz bu dönemde, bazen
öyle durumlarla karşılaşılmıştır ki, Ermenilerin, Müslüman kılığına girerek,
okullarına, kiliselerine, kendi hedeflerine saldırılar düzenlemeleri, iki taraf
arasındaki köprülerin atılarak, asırlarca yan yana huzur içinde yaşayan insanlar
arasında kin ve nifak tohumlarının yeşermesine sebep olmuştur.
Ermeni bağımsızlık hareketinin ikinci safhası ise, mahallî olan ve ferdî
faaliyetlere dayanan olayların, yurt içinde ve dışında bağımsızlık taraftarı parti ve
ihtilâlci dernekler halinde karşımıza çıkmasıdır. 1878 yılında Van’da teşkil edilen
Kara Haç Cemiyeti, 1880’li yıllarda Rus idaresi altında bulunan Ermenistan’da
kurulan cemiyetler, 1881’de Erzurum’da Anavatan Müdafileri Cemiyeti, 1885
sonlarında Van’da Armenakan Cemiyeti, 1887’de İsviçre’de Taşnaksutyun vb. ihtilâlci cemiyetler bu gaye ile çalışmalarına başlamışlardır. Bunlar, Ermenilerin
yoğun olarak bulundukları bölgelere, özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’ne, sözde
Ermenilerin can güvenliklerinin sağlanması bahanesiyle silâh ve cephane sevk
etmişlerdir. İhtilâlci cemiyetlerin, Osmanlı Devleti’nde teşkilâtlanmaları ile birlikte
terör olayları da ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu olayların başlangıcı, 1890 yılında Erzurum’da Anavatan Müdafileri
Cemiyeti’nin, Temmuz ayında da Hınçak Partisi’nin Kumkapı’da Ermeni halkı
kışkırtması ile gelişme göstermiştir. Bunu, Avrupa devletlerinin olaylarda suçlu
bulunan kişileri himaye etmesi izlemiştir. Dolayısıyla, çete ve terör olaylarının
cezasız kaldığı izlenimi Ermeni ihtilalcilerinin zihnine iyice yerleşmiştir. Bu durum,
1890 yılının sonlarında Van valisine suikast girişiminde bulunulması ve Amasya,
Diyarbakır, Merzifon, Çorum, Yozgat, Tokat olaylarının çıkarılmasında açıkça
görülebilir. 1894’de çıkarılan Sasun ayaklanması, Ermeni olaylarının milletlerarası
platformlara taşınmasını sağlamıştır. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne
ıslahat yapması için baskı yapmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti’ne 11 Mayıs
1895’de bir nota vermişlerdir. Nota özet olarak, Erzurum, Bitlis, Van, Sivas,
Mamuretülaziz, Diyarbakır vilâyetlerinde idarî, adlî, askerî ve malî yetkilerin
Osmanlı Devleti aleyhine sınırlanması ile beraber Ermenilere imtiyaz verilmesi
hususlarını ihtiva etmekteydi. Bu baskılara Osmanlı Devleti’nin boyun eğmesi tabiî ki
beklenilemezdi. Bunun sonuçlarını yeterli görmeyen Ermeniler, 1895 yılında İstanbul,
Divriği, Trabzon, Eğin, Develi, Akhisar, Erzincan, Gümüşhane, Bitlis, Bayburt, Urfa,
Erzurum, Diyarbekir, Siverek, Malatya, Harput, Arapkir, Sivas, Merzifon, Maraş,
Muş, Kayseri, Yozgat ve Zeytun’da olaylar çıkartmışlardır. Bunu daha sonra Van
İsyanı, 1904’de İkinci Sasun İsyanı, 1905’deki II. Abdülhamid’e karşı girişilen suikast
takip etmiştir. Bunlar Ermeni olaylarının ana başlıklarıdır

KAFKASYA YI TANIMAK VI

Dağıstan Özerk Cumhuriyeti

Kuzey Kafkaslar’ın doğusunda, Hazar sahilinde yer alan Dağıstan, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyettir. Yüzölçümü 50.300 km kare olup, nüfusu 1.854.000’dir. Dağıstan ÖC’nin doğusunda Hazar Denizi, güneyinde Azerbaycan, batısında Gürcistan ve Çeçenistan, kuzeyinde Rusya Federasyonu bulunur. Dağıstan’ın başkenti Mahaçkale iken, Sovyetlerin dağılması aşamasında şehre Şeyh Şamil’in hatırasına “Şamilkale” ismi verilmiştir. Dağıstan halkının büyük kısmı sünni Müslümandır. 36 ayrı etnik gruptan oluşan nüfusunun %28’ini Avarlar, %16’sını Dargılar (Dargin), %13’ünü Kumuklar, %12’sini Lezgiler, %7’sini Ruslar, %5’ini Lazlar, %5 Çeçenler, %4’ünü Azeriler, %2’sini Nogaylar, %8 diğerleri oluşturur.

Dağıstan ÖC’ne adını veren ve cumhuriyetin en kalabalık etnik grubunu oluşturan Dağıstanlılar, Doğu Kafkas halkları olan Avarlar, Dargiler, Lezgiler gibi halkların genel adıdır. Dağıstan dilleri Çeçenlerinki gibi eski Kafkas dili olan Nah grubuna girmektedir. Bununla beraber, Dağıstanlıların aslında Mahan’dan gelme Moğol Türkleri olduğu, dillerinin de Moğolcaya yakın olduğu kabuledilir

Rusya 1813 yılında Dağıstan’ı ülkesine ilhak etti, ancak halk buna karşı bağımsızlık mücadelesine girişti. 19. yüzyıl boyunca uzun süre Rus istilasına karşı direnen Dağıstanlılar Şeyh Şamil’in esir düşmesinden sonra Rus hakimiyeti altına girdi. Rus Çarlığı’nın çökmesi ve iç savaş esnasında diğer Kafkas kavimleriyle birlikte Kuzey Kafkas Bağımsız Cumhuriyeti’ni kurdu. 1920’de Bolşeviklerin ülkeye hakim olmasından sonra bu cumhuriyet lağvedildi ve 1921’de Rusya SFSC’ne bağlı Özerk SSC haline geldi.

Dağıstan ÖC, Mart 1992’de Federasyon Sözleşmesi’ne katılarak Rusya Federasyonu’nun kurucu üyelerinden olmuştur. Bağımsızlık yönünde ciddi bir harekete girişmediği halde, Dağıstan’da tam bağımsızlığı sembolize eden önemli olaylar yaşanmıştır. 3 Kasım 1991’de Abhazya, Suhumi’de toplanan Kafkas Halkları Konfederatif Birliği anlaşmasının imzalanıp Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu’na (K.D.H.K.) cumhuriyet statüsü verildi ve 18-19 Ocak 1992’de K.D.H.K. 4. Parlamento Toplantısı Şamilkale’de (Mahaçkale) yapıldı. Ekim 1997’de ise başkent Şamilkale’de İmam Şamil’in 200. Doğum Yıldönümü çeşitli etkinliklerle kutlandı.

Kafkaslar’ın etnik ve siyasi yapısındaki gelişmelerin en önemli ve son asırlarda –sömürgecilik dönemi ve sonrasında- şaşmayan bir boyutu sözkonusudur: Gerek ulusal gerekse uluslararası sistem hangi dönemde ve yönetimde olursa olsun, hemen bütün karar ve uygulamaların ve olayların Kafkaslar’dan Basra Körfezi’ne uzanan bölgede Türklere ve Türkilere karşı uygulanan bir tür soykırım senaryosu üzerinde işlediğidir. AGİT üyesi ve BM ile Avrupa’nın birçok liberal, demokratik, insan haklarıyla ilgili kurumları ile işbirliği içinde olan Azerbaycan’ın önemli bir bölümü yaklaşık on yıldır Ermenistan işgali altındadır. İşgal altındaki bölgenin yüzölçümü Kuveyt’inkine yakın olduğu halde, bu işgale son vermek için uluslararası kuruluşların ve devletlerin ciddi bir talep ve yaptırımı gündeme gelmemiştir. Dağlık Karabağ anlaşmazlığı yüzünden çıkan çatışmada Azerbaycan Ermenistan’ın bir bölümünü işgal etseydi uluslararası kuruluşların tutumu çok daha farklı olurdu.

Ahıska Türkleri ile sürgün kararının uygulandığı diğer Kuzey Kafkas Türkleri ve Çeçenlerin maruz kaldığı uygulama da benzer sonuca götürmektedir. Yakın dönemlerde dünyanın gördüğü en büyük asimilasyon uygulamasına Güney Azerbaycan’da şahit olunduğu halde ne insan haklarına aykırı bu uygulamalar dünya kamuoyuna ulaşabilmekte ne de birçok sebepten dolayı uluslararası sistemce dışlanmış olan İran’dan böyle bir politikadan dolayı hesap sorulmaktadır. Birinci Körfez Savaşı’ndan günümüze, ABD’nin Irak’a müdahalesinin her safhasında Irak Türkmenleri için de bu uygulamalar geçerlidir. Sevr’de gündeme gelen Doğu Anadolu’da bir Ermenistan ve Kürdistan oluşturma projesi de aslında uluslararası sistemin aynı boyutunun bir uzantısıdır. Türkiye’nin yakın dönemde yaşadığı iç ve dış terör (Asala ve bölücü örgüt destekli) ile bu teröre karşı küresel güçler ve kurumların takındığı tavrın, kıtaların, sistemlerin, halkların düğümlendiği bölge hesapları ile ilgili önemli bağlantıları vardır.

Kafkaslardan Basra Körfezi’ne ister Stalin dönemi ister Sovyet sonrası şartlar, ister Batının desteğindeki Şahlık rejimi ister “Batı düşmanı” molla rejimi, ister Saddam ister ABD yönetimi olsun değişmeyen tek politika Türk kökenli halkların kimliklerini kaybetmeleri, yönetimden uzaklaştırılmaları, hatta bölgeden uzaklaştırılmaları yönünde gerçekleşmektedir. Türk ve Türki gruplar her fırsatta soykırımına maruz kalırken, bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu cinayetlere karşı uluslararası kamuoyonun sessiz kalması, değişik yöntemlerle desteklendiğinin tespit edilmesi gözden uzak tutulmaması gereken tespitlerdir.

Kafkaslardaki anti-Türkizm operasyonunun konusu Türkler kadar diğer Müslüman kavimler yani “Türkiler”dir. Türk kökenli olmadığı halde yakın dönemde Türklerle kader birliği yapmış olan Çerkezler, Çeçenler, Adigeler ve diğer Kafkas kavimlerine karşı asırlardan beri sistemli bir “eritme” politikası uygulanmaktadır. Gerek Çarlık dönemi ile birlikte Rusya ve gerekse diğer global güçlerin ara dönemler dahil her fırsatta destek verdikleri gerektiğinde baskı ve şiddete başvurdukları genel politika, bölgedeki Türkler gibi “Türki”lerin de varlığının yok edilmesi, azaltılması, başka bölgelere sürülmesi, hiç değilse asimile edilmesi üzerine kurulmuştur. Belirtmek gerekir ki Çarlık döneminden günümüze uzanan bu politikalar, bölgedeki Türk kökenli olmayan Müslümanların “Türki”leşmesini hızlandırarak bu kimliklerini daha güçlü hale getirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın başında Sovyet yönetiminin Volga-Alman Özerk Cumhuriyeti’ndeki Almanları Sibirya’ya sürmesinden sonra savaşın sonuna doğru Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla Kırım Türkleri ile Kafkasların Türk ve Türki kavimleri Kabartaylar, Balkarlar, Kalmıklar, Çeçenler, İnguşlar, Ahıskalılar.. da sürgüne tabi olmuştur. Büyük savaş Moskova’daki yönetime oldukça sıkıntılı yıllar yaşatmasına rağmen, bu dönemde de Komünist Partisi ülkenin çıkarlarından çok Kafkaslar’dan Basra Körfezi’ne uzanan bölgedeki Türk ve Türkileri bu stratejik bölgeden uzaklaştırma politikasını ihmal etmemiştir. Buradaki azınlıkların itaatkar olmadığı ve devlete karşı ihanet ettiği iddiaları genellikle gerçekle ilgisi olmayıp, aslında Almanlarla işbirliği yapıp, Alman ordusunda Ermeni ve Gürcü lejyonlarını oluşturan Ermeni ve Gürcüler, Kafkaslar’daki anti-Türkizm politikanın gereği olarak affedilmiş ve ülkelerine gönderilmiştir. Öbür taraftan Alman işgalcilere karşı milis kuvveti oluşturarak mücadele eden Kırımlı Türklere bu kahramanlıklarından dolayı önce ödül verilmiş, daha sonra Kırım’ın stratejik önemi dikkate alınarak bu ödül verilenler dahil hepsi Sibirya’ya sürülmüştür. Öte yandan Alman ordularıyla hiçbir teması olmayan Gürcistan’ın Türkiye sınırındaki Ahıska Türkleri de yine aynı politikanın parçası olarak sürgüne gönderilmiştir. Kendi topraklarına dönmesi bugüne kadar engellenen Adige’deki 10.000 Türk’ün ABD’ye kabul edilmesi ise, Kafkasların stratejik bir noktasında bulunan kendi vatanlarına dönmek üzere uluslararası alanda önemli mesafeler kat etmiş olan bu Türklerin Mesket Dağları üzerindeki Ahıska’ya gitmemeleri için ABD’nin yaptığı cömertliği göstermektedir. Bu olay da Kafkaslar’dan Basra’ya anti-Türkizm’in ilginç bir uygulamasıdır.

Kuzey Kafkaslar’da Çeçenistan dışındaki diğer cumhuriyetlerin Rusya Federasyonu’na karşı ciddi bir muhalefeti olmadığı, gerek SSCB’nin dağılması aşamasında gerek daha sonra Rusya Federasyonu’na bağlılık konusunda tereddüt göstermedikleri kabul edilir. Bununla beraber bu özerk cumhuriyetlerin, Moskova yönetimine karşı her dönemde köklü muhalefette bulunduğu halde yaşanan olaylardan ders çıkararak gerçekçi davrandıkları kabul edilir. Gerek Rusya dışındaki Kafkasyalılar gerekse halen bölgede yaşayanlar etnik konusunda Rusların uyguladığı haksızlıkları her fırsatta dile getirip, yaşanan acıları unutmayıp gelecek nesillere de aktararak, milli kimliğin temelini oluşturan “biz” ve “öteki” konusunda sağlam temellere sahiptir. Öteki olarak baskıcı ve işgalci Rus her dönemde varlığını hissettirirken, bunun karşısındaki “biz”ler Osmanlı ve Türkiye ile aynı safta yer almış ve böylece halkların anti-Türkizm uygulamalarına maruz kaldığı her süreç belirttiğimiz gibi daha köklü bir şekilde Türkileştirmiştir.

Modern çağların temel siyasi birimini oluşturan ulus kavramında etnik, dini, kültürel, tarihi birliğin ötesinde, gelecekle ilgili ortak ümit ve kaygılara sahip olma duygusu etkilidir. Böylece çağdaş devleti oluşturan ulusun, ortak kökenden çok ortak kaderi paylaşan insanlardan oluşan, birliktelik ruhu içerisinde ülkenin huzur, güven ve başarısının herkesin yararına olacağı, aynı devletin vatandaşı farklı etnik kökene sahip insanlardan oluşabilmektedir. Kafkas halklarının Türkiye’ye ilgisi, Çarlık döneminde çok yönlü dayanışma ile kendisini göstermiş, vatanlarını kaybeden birçok Kafkasyalı yeni vatan olarak Anadolu’yu seçmiştir. Anadolu’yu göç edenler tam anlamıyla Türkleşirken, Kafkaslarda yaşayanlar da “Türki”leşmiştir.

Kafkaslar’da Karaçay, Balkar, Kumık, Nogay gibi Türk kavimleri yaşamaktadır. Bunlar, batıya göç eden diğer Türk boyları gibi farklı tarihlerde bölgeye gelerek yurt edinmiştir. Bunun yanında Türk kökenli olmadığı halde, yakın yüzyıllara kadar süren İslamlaşma sürecinde Müslüman olan ve birçok bakımdan Türkiye’ye ilgi duyan, kendilerini Türklere yakın hisseden Çerkezler, Abhazlar, Kabartaylar, Adigeler, Çeçenler, İnguşlar, Dağıstanlılar gibi etnik gruplar için “Türki” kimliğini kullanmak, birçok bakımdan anlamlıdır. Aynı kimlik Balkanların Türk kökenli olmayan fakat Türkiye’ye ilgi duyan Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar gibi toplulukları için de geçerlidir.

19. yüzyılda kısaca “büyük oyun” olarak adlandırılan ve başlangıçta İngiltere ve Rusya’nın Türk hanlıklarının bağımsızlığına son veren işbirliği günümüzde Kuzey Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne “anti-Türkizm” konusunda küresel ittifak halinde her fırsatta uygulanmaktadır. Sözkonusu Türki kavimler de bu anti-Türkizm uygulamalarının hedefi durumundadır.

KAYNAK: Doç.Dr. Alâeddin Yalçınkaya

KAFKASYA YI TANIMAK V

İnguşetya (İnguşistan, İnguşya) Özerk Cumhuriyeti

İnguşistan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Rusya Federasyonu’nda Sovyet döneminden miras kalan idari düzen ve sınırların geçerli olmadığı tek ülkedir. İnuşetya, SSCB döneminde Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti’nin parçası idi. SSCB sonrasında Çeçenlerin bağımsızlık mücadelesine girmesinden sonra İnguşlarla sakin olan batı bölümü, daha çok Çeçenlerin sakin olduğu doğu kısmından ayrılarak 1992 yılında Rusya Federasyonu’na bağlı bir özerk cumhuriyet haline gelmiş ve İnguşistan ÖC adını almıştır. Komşuları, Kuzey Osetya ÖC, Çeçenistan ÖC ve Gürcistan’dır. İnguşistan’ın nüfusu 280.000 olup yönetim merkezi Nazran’dır.[10] Yüzölçümü Çeçenistan ile birlikte 19.300 km karedir. Bölgedeki çatışma ve istikrarsızlık, sağlıklı verilere ulaşmayı zorlaştırmakla birlikte İnguşetya’nın yüzölçümü 3.750 km kare olup, nüfusu 315.000’dir.[11] İnguşlar, Çeçenler gibi eski Kafkas kavimlerinden olup, daha önce Hristiyan veya pagan oldukları halde 19. yüzyılda Müslüman olmuşlardır. İnguşça Kafkaslarda Nah dil topluluğundan sayılır. İnguşlar da Sünni Müslümanlardır.

İkinci Dünya Savaşı esnasında Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla İnguşlar, Çeçenlerle birlikte Sibirya’ya sürüldü ve cumhuriyet lağvedildi. Daha sonra ülkelerine dönüş izni verildi ve 1957’de Çeçen-İnguş ÖSSC cumhuriyeti yeniden kuruldu. İnguşların 1957’de tespit edilen toplam nufusu 200.000 civarında olup bunun 178.000’i Çeçen-İnguş ÖC’nde yaşamaktaydı.

İnguşlar, Rus istilası yıllarında ve Bolşevik İhtilali döneminde Ruslara karşı mücadele etmiştir. Sovyetlerin dağılma aşamasında, önce Çeçenlerle birlikte hareket edip daha sonra bağımsızlık hareketini onaylamayarak Çeçenistan’dan ayrıldılar. Yoğun Rus baskı ve propagandaları sonucunda İnguşetya, Ruya Federasyonu’na katılmak zorunda kaldı. Sovyetlerin dağılmasından sonra Mayıs 1992’de toplanan Çeçen-İnguş Kongresi kararı gereği İnguşetya Meclisi toplanmış ve Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nden ayrılarak Rusya Federasyonu’na bağlı İnguşetya Cumhuriyeti’ni kurduğunu ilan etmiştir. Daha sonra iki cumhuriyet arasında bir protokol imzalanarak, 1934 yılında iki bölgenin birleştirilerek özerk cumhuriyet olmadan önceki sınırları Çeçenistan ve İnguşetya cumhuriyetlerinin sınırları olarak kabul edilmiştir.

Çeçenistan Özerk Cumhuriyeti

Çeçenistan, Rusya Federasyonu’nun güneybatı kesiminde, Büyük Kafkas Dağları’nın kuzeyinde bir cumhuriyettir. Sınır komşuları, Rusya Federasyonu, Kuzey Osetya ÖC, İnguşetya ÖC, Gürcistan, Azerbaycan ve Dağıstan ÖC’dir. Başkenti Çaharkale (Grozni) olup ülkenin Nüfusu 904.000 (1998) ve yüzölçümü İnguşetya ile birlikte 19.300 km karedir. Çeçenistan’ın güneyini geçit vermeyen Büyük Kafkas Dağları kaplamaktadır. Rakım Tebulos Dağı’nda 4.493 ve Şan Dağı’nda 4.451 metreye ulaşır. Terek ve Şunfa ırmaklarının oluşturduğu vadiler, ülkeyi batıdan doğuya bir uçtan bir uca geçer ve burası tarıma elverişlidir. Ülkenin kuzey kesimini Nogay bozkırları oluşturur. Ekonomisi petrole dayanmakta olup, Grozni ve Gudermes şehirlerinde Rus savaş uçakları için son derece önemli, gravitesi yüksek petrol çıkar. Çeçenistan’ın bulunduğu bölge petrolün dışında doğal gaz, kireçtaşı, alçıtaşı, kükürt ve diğer madenler bakımından da zengindir. Maden su kaynakları burayı bir kaplıca merkezi haline getirmiştir. Çeçenistan halkının %83’ü Çeçen, %11’i İnguş, %6’sı diğer olup, Çeçenler Sünni Müslüman’dır. Çeçenler Kafkas dillerinden “Nah” grubundan bir dil konuşurlar

Kuzey Kafkasların yerli halkından (eski Kafkasyalı) olan Çeçenler, SSCB dağılırken daha çok asıl yurtları olan Çeçen-İnguş Özerk SSC’nde yaşamaktaydılar. Bu cumhuriyet Rusya SFSC’nin parçası idi. 19. yüzyılda Çarlık istilasına karşı savaşlarda yurtlarını terkeden birçok Çeçen Osmanlı ülkesine, Orta Doğu bölgelerine ve özellikle Ürdün’e göç etti. Günümüz Çeçen mücadelesine bu ülkelere daha önce göç etmiş olan Çeçenlerin kurmuş olduğu vakıflar ve dernekler aracılığı ile, ve gönüllü olarak katılmak suretiyle büyük bir destek ve ilgi vardır.

Daha önce Ortodoks rahiplerinin ilgi alanına girdiği halde 17. yüzyıldan itibaren Çeçenler İslamiyet’i kabul ettiler. Çeçenler ve İnguşların yaşadıkları bölge 1774 yılından itibaren Rus saldırı ve işgallerine maruz kaldı ve buna karşı 19. yüzyılda müridizm yolunu seçtiler. Önce Gazi Muhammed’in önderliğinde daha sonra Şeyh Şamil ile yıllarca süren bağımsızlık mücadelesi verdiler. Kırım Savaşı sonrasında toplanan 1856 Paris Konferansı kararları gereği Osmanlı bölgeden desteğini çekmek zorunda kalınca Şeyh Şamil’e bağlı birlikler Ruslar karşısında daha fazla dayanamadılar ve Şeyh Şamil 1859 yılında Ruslara esir düştü. Bu olayla birlikte Kafkaslara bir döneme damgasını vuran bağımsızlık mücadelesi sona erdi. Çeçenler bundan sonra da her fırsatta ve zeminde mücadelesini sürdürdü ve 1917’de yaşanan olaylarda Bolşeviklere karşı cephe aldılar. Yeni yönetimin Kafkaslara hakim olmasından sonra bölgeye özerklik verildi. 1922 yılında Özerk Çeçen Eyaleti, 1924′de ise Özerk İnguş Eyaleti kuruldu. 1934’de bu iki eyalet birleştirilerek Özerk Çeçen-İnguş Eyaleti oldu; iki yıl sonra da 1936 Anayasası ile Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştü. 1944 Şubat ayında Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanarak bütün Çeçen-İnguş halkı, Kabardin, Balkar, Kalmuklarla birlikte Sibirya’ya ve Kazakistan’a sürüldü. 1957 yılında, Çeçenlerin gittikleri bölgede bir bakıma müridizm hareketini çok daha geniş kitlelere yaymaları ve Moskova’ya gelen şiddetle taleplerin de etkisiyle, Çeçenlerin yeniden ülkesine dönmelerine izin verildi. Ancak sürgüne gidenlerin önemli bir kısmı sürgün şartlarında hayatını kaybetmiştir. Hayatta kalanlar topraklarına dönerek özerk Çeçen-İnguş SSC’ni yeniden kurdular. 1992’de İnguşetya’nın ayrılmasından sonra resmi sözleşmelerde kullanılan adı “Çeçenistan İçkeriya Cumhuriyeti” veya “Çeçen-İçkeriya Cumhuriyeti”dir. Bazen de İngilizce isminin tercümesi olarak “Çeçenistan Cumhuriyeti İçekerya” şeklinde görmekteyiz.

KAFKASYA YI TANIMAK IV

Karaçay-Çekez Özerk Bölgesi

Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkez Özerk Bölgesi. Sovyet döneminde Stravpol bögesindeki idari birim ‘oblast’tır. Buraya adını veren iki temel halk grubu Karaçaylar ve Çerkezlerdir. Bu birimin komşuları, Kabardino-Balkar Özerk Bölgesi, Kuzey Osetya, Gürcistan, Abhazya ve Rusya Federasyonu’dur. Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi’nin yönetim merkezi Çerkessk olup, nüfusu 1986’da 396.000, yüzölçümü 14.100 km. karedir. SSCB’nin dağılma aşamasında nüfusun yaklaşık %45’ini Ruslar, %30’unu Karaçaylar, %10’unu Çerkezler, %10’unu diğerleri oluşturur. Karaçaylar ve komşu cumhuriyetin halkını oluşturan Balkarlar (Malkarlar) Türk oldukları halde, Çerkezler, komşu Kabardino-Balkar bölgesini oluşturan Kabartaylar ile yine diğer komşular Abhazlar ve Adigelerle birlikte aynı etnik kökene mensuptur. Bununla beraber, gerek Rus istilasından önceki dönemde gerekse bundan sonraki dönemde bu Türk toplulukları ile Çerkez kavimlerinin tarihi ve kaderi önemli ölçüde birbiriyle ilgili ve biri diğerinin parçası olarak yaşanmıştır. Adigeler için Batı Çerkezler, Kabartaylar için Doğu Çerkezler diyen kaynaklar da bulunmaktadır.

Karaçay ve Balkarlar Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiası ile 1944 yılında Sibirya’ya sürülmüştür. Bir gün bir gece içerisinde kızılordu birlikleri tarafından uygulanan bu zorunlu göçe karşı gelenler derhal öldürülmüştür. Diğer sürgünlerde olduğu gibi kendileri ile birlikte hiçbir eşya alamadan kamyonlara doldurulup istasyonlara nakledilen oradan da vagonlarla yola çıkarılanların bir kısmı Sibirya’ya varamadan yollarda ve Kuzey Kazakistan kamplarında ölmüşlerdir. 1957 yılında Kruşçev yönetimi Karaçay-Balkar halkının itibarının iade edildiğini bildirerek vatanlarına dönmelerine izin verdi ve bu halkın büyük bölümü yurtlarına döndü. Ancak sürgün esnasında halkın toplam nüfusunun yaklaşık yarısı yolda ve kamplarda hayatını kaybetmişti.[6] 1979 nüfus sayımına göre toplam 131.000 Karaçay’ın %60’tan fazlası (100.000 civarında) Karaçay-Çerkez Muhtar Oblastı’nda yaşamaktaydı.

Kafkaslar’ın Müslüman olduğu halde Türk olmayan en önemli etnik grubunu oluşturan Çerkezler, Rus istilası başlamadan Müslüman olmuş, siyasi olarak da her dönemde Osmanlı’ya yakın olmuştur. Şeyh Şamil’im mücadelesinde Osmanlı’dan alınan yardımlarla Çerkezler de Ruslara karşı savaşmış ve büyük başarılar göstermiştir. Şeyh Şamil’in yakalanmasından sonra Çerkezlerin Çar ile barış istemelerine karşın Çar bunları sürgüne mecbur kılmıştır. Benzeri görülmeyen, yani henüz işgal edilmeyen bir ülkenin halkına tehcir uygulaması, Rusların hedefinin bölgeyi işgalle beraber Ruslaştırmak olduğunu göstermektedir. Bu karardan sonra 100.000 civarında Çerkez dağlardan indirilerek bölgeye getirilen Ruslarla birlikte iskan edilmiş ve Kafkaslardan yaklaşık 1.500.000 Çerkez Osmanlı ülkesine zorunlu olarak göç ettirilmiştir. 1864’de yoğunlaşan bu göçte Rus kaynakları 400.000 Çerkez’in göç ettiğini söyleseler de bu rakamın sağ salim Osmanlı ülkesine yerleşenlerin miktarı olduğu, yollarda ve limanlarda büyük kısmı ölen Çerkezleri kapsamadığı Çerkez kaynaklarında belirtilir. Farklı kaynaklarda göçe tabi olan Çerkezleri 1.750.000’e kadar çıkar.

Karadeniz kıyısında Karaçay-Çerkez’in güneyinde, SSCB dağılmadan önce Gürcistan’a bağlı bir özerk cumhuriyet olan Abhazya ÖC’ni oluşturan Abhazlar, Çerkezlerle aynı kökenden olup büyük kısmı Hristiyan’dır. Ülke nüfusu 537.000 olup yüzölçümü 8.700 km kare, yönetim merkezi Suhumi’dir. Müslüman olanların çoğu Türkiye’ye göç etmiştir. Sovyet sonrası bağımsızlığını ilan eden Abhazya, fiilen Gürcistan’dan kopmuş olup, ancak bağımsızlığı tanınmamıştır. Abhazya’nın nüfus yapısı son yıllarda oldukça değiştiği halde, SSCB’nin dağılma aşamasında %44’ünü Gürcüler, %16’sını Ruslar, %15’ini Abhazlar ve %15’ini Ermeniler oluşturmaktaydı. Bağımsızlık mücadelesinde birçok Kafkas kavimleri ile birlikte hareket etmiştir. Bununla beraber aşağıda ele alacağımız Osetler gibi, Abhazların da Türkilikleri  verdiğimiz tanım açsından tartışmalıdır.

Kabartay-Balkar Özerk Cumhuriyeti

Balkarlar, belirtildiği gibi, Karaçaylar ile birlikte ortak bir dil kullanıp, aynı kökten gelmekte ve Kafkaslar’ın en önemli Türk unsurunu oluşturmaktadırlar. Kabrtaylar ise (Kabardino, Kabardey) Çerkez kökenlidir. Birçok eski kaynakta Malkar olarak da geçen Balkarlar daha çok Kabartay-Balkar bölgesinin Çerek, Çegem, Baksan, Mali ve Terek bölgelerinde yaşarlar ve kendilerine “Tavlı” (Dağlı) derler. Bununla beraber “Kafkasya Dağlıları” bölgede yaşayan diğer Türkler için kullanılan genel bir isimlendirmedir. Bolşeviklerin Kafkasları kontrol altına alması aşamasında 1921 yılında Kabartay Özerk Bölgesi oluşturulmuştur. 1922’de, Kuzey Kafkasya Birleşik Cumhuriyeti’nin parçalanma sürecinde Balkarlarla birleşerek Kabartay-Balkar Özerk Bölgesi haline getirildi. 1936 Anayasası ile Rusya SFSC’ne bağlı bir ÖSSC oldu. II. Dünya Savaşı esnasında Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla bölgenin Müslüman unsurları Sibirya’ya sürüldü ve cumhuriyet lağvedildi. Kruşçev döneminde sürgünlerin eski vatanlarına dönme izni verilmesinden sonra 1957’de özerk cumhuriyet yeniden kurularak Kabartay-Balkar ÖSSC adını aldı. Kabartay-Balkar ÖC’nin merkezi Nalçik olup, nüfusu 724.000(1986) ve yüzölçümü 12.500 km karedir. Nüfusunun %45’ini Kabartaylar, %35’ini Ruslar, %9’unu Balkarlar oluşturur. Balkarların nüfusu 1979 sayımına göre 66.000 olup bunun %87’si (yaklaşık olarak 52.000) Kabartay-Balkar bölgesinde yaşamaktadır.

Kabartay-Balkar ÖC’ne sınır olan Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’ne adını veren Osetler’in büyük çoğunluğu Müslüman olmadıklarından “Türki” kategorisine de koyamadığımız, Hint-Avrupa ırkından sayılan bir topluluktur. Rusya’nın uyguladığı stratejiler açısından Kuzey Osetya son derece önemli bir bölgedir. Kuzey Osetya’nın öneminin diğer bir boyutu ise, Osetlerin bir bölümünün komşu Gürcistan’da özerk bölge statüsüne sahip Güney Osetya Özerk Bölgesi’nde ve Kuzey Osetya ile sınırdaş olarak yaşamalarıdır.

%d blogcu bunu beğendi: