Atatürk ilkeleri nerenize batıyor

Atatürk ilkeleri nerenize batıyor

Saldırılara tahammül edemeyen Denktaş, sonunda patladı:
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, “AB normlarına uymuyor” diyerek Atatürk ilkelerinin tasfiyesini isteyenlere çok sert çıktı.

TÜrk milleti üzerinde oynanan oyunlara dikkat çeken Rauf Denktaş, “Bizi birbirimizden ayırmak, bölmek istiyorlar. ’Ne Mutlu Türküm’ sözünü ortadan kaldırmak istiyorlar” dedi. Atatürk ilkelerine yönelik saldırıları sert bir üslupla eleştiren Denktaş, “Bu ilkelerden vazgeçin’ diyorlar. Nesi batıyor, nerelerine batıyor bu ilkeler? Bunu her Türk’ün sorması lazım. Her Türk’ün bu ilkelere dört elle sarılması lazım” diye konuştu.

Minnettarız…
Gençlere Nutuk ve  Kur’an-ı Kerim  okumalarını tavsiye eden Denktaş, ”Atatürk’e dinsiz diyenlere söylüyorum, Atatürk dinsiz olsaydı, Kur’an meali yazdırmazdı. Atatürk olmasaydı bugün Anadolu’nun birçok yerinde ezan sesi yerine çan sesleri duyulurdu “ dedi.

Neler demişlerdi…

Andrew Duff
(Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkan Yardımcısı) 
 “Türkiye bir şekilde Kemalizm tanımını reforme etmeli ve devlet dairelerinin duvarlarından Kemal Atatürk’ün fotoğraflarını indirmeli…”

Prof. Atilla Yayla
 “Kemalizm, ilerlemeden çok gerilemeye tekabül etmektedir. İleride bizlere, neden 
her yerde bu adamın heykelleri var diye soracaklar”

Prof. Zafer Üskül
(AKP Milletvekili)

Anayasa’da Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yer alıyor. Bu ifadelerin çıkarılması mı gerekecek? 
Yer almaması doğru olur diye düşünüyorum.
Atatürk ilkeleri  nerelerine batıyor! 
Rauf Denktaş, Atatürk ilke ve inkılaplarının Avrupa normlarına uymadığı telkinlerine karşı sert çıktı: Nesi batıyor, nerelerine batıyor bu Atatürk ilkeleri KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş, önceki gün Manisa’nın Soma ilçesinde “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği” konulu bir konferans verdi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Atatürk ilke ve inkılaplarına yönelik saldırıları sert bir üslupla eleştirdi. Denktaş, Atatürkçü Düşünce Derneği ile Gaziler Derneği’nin daveti üzerine geldiği Manisa’nın Soma ilçesinde, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği” konulu bir konferans verdi. Gündüz Beder Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansta, KKTC’nin özgürlük yolunda çektiği sıkıntıları ve Kıbrıs üzerinde oynanan oyunları anlatan Denktaş, “Bizi birbirimizden ayırmak istiyorlar, bizi bölmek istiyorlar. ’Ne Mutlu Türküm’ sözünü ortadan kaldırmak istiyorlar” dedi. 

Dört elle sarılmalıyız
Konuşmasında, Avrupa Birliği’nin dayatmasıyla, Atatürk ilke ve inkılaplarına yönelik heyezanlara da göndermede bulunan Rauf Denktaş, şöyle devam etti: “’Atatürk ilkeleri Avrupa normlarına uymaz, bu ilkelerden vazgeçin’ diyorlar. Nesi batıyor, nerelerine batıyor bu Atatürk ilkeleri? Bunu her Türk’ün sorması lazım. Her Türk’ün bu ilkelere dört elle sarılması lazım.” 

Ezan yerine çan duyulurdu
Konferansta kendisini can kulağıyla dinleyen gençlere de tavsiyelerde bulunan KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, “Atatürk’ün Nutku’nu okuyun evlatlar, Kur’an-ı Kerim-i de okuyun. Atatürk’e dinsiz diyenlere söylüyorum, Atatürk dinsiz olsaydı, Kur’an-ı Kerim meali yazdırmazdı. Bilelim, dinimiz nedir diye araştıralım. Dinimiz hakkında en güzel sözleri Atatürk söylemiştir. Atatürk olmasaydı, bugün Anadolu’nun birçok yerinde çan sesleri duyulurdu ezan yerine” diye konuştu. 

Amaçları Türk askerini
Ada’dan çıkarmak
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara milletvekilleri ve Büyükşehir Belediye Meclisi üyeleri “Ankara Günleri” kapsamında Lefkoşa Belediye Başkanlığı’nda KKTC’nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ziyaret ettiler. Denktaş, ziyarette yaptığı konuşmada Kıbrıs Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas’ın açık çağrısı olduğunu belirterek, “(Kıbrıs Türklerini Türkiye’den ayırmamız lazım’ görüşünde olduğunu” söyledi.

Rum’un niyeti belli
Kendisinin 1968’den 2004’e kadar Rum liderlerinin tümüyle görüşmelerde bulunduğunu ifade eden Denktaş, bu çerçevede karşı tarafın kim olduğunu ve ne istediğini bilmeden görüşme yapılamayacağını söyledi. “Rumların Kıbrıs’ı istediğini ve Yunan toprağı dediklerini” ifade eden Denktaş, bazı Rum liderlerinin de Kıbrıslı Türkleri bu topraklarda “400 yıldır misafir” olarak tanımladıklarını belirtti. Rumların bütün çabasının Türkiye’nin garantisini ortadan kaldırmak olduğunu dile getiren Denktaş, beraberinde de Türk askerinin Ada’dan çıkarılmak istendiğini kaydetti. Denktaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “(Kıbrıslıyız, milliyetçilik fenadır) diyerek yıllardır uğraşmışlar bizim gençler üzerinde. Ancak, kendilerinin Yunan olduklarını ve Yunanistan’dan ayrılmayacaklarını beyan etmişlerdir… Kıbrıs’ın askerden arındırılması isteniyor. Yapılacak anlaşmaların Avrupa Birliği normlarına göre yapılması gerekir. Bu çerçevede adil ve kalıcı bir anlaşma yapılmalıdır.”

Duff: Fotoğrafları indirilsin
Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkan Yardımcısı olan Atatürk düşmanı İngiliz Liberal Demokrat Partili Andrew Duff,  şu küstah açıklamada bulunmuştu: “Türkiye bir şekilde Kemalizm tanımını reforme etmeli ve devlet dairelerinin duvarlarından Atatürk’ün fotoğraflarını indirmeli… Atatürk bugün yaşasaydı Türkiye’nin AB üyeliğine evet demezdi…”

YAYLA: Bu adamın heykeli her yerde…
AKP İzmir Gençlik Kolları’nın düzenlediği panelde konuşan Prof. Atilla Yayla, Atatürk’ten, ’Bu adam’diye sözederek şunları söylemişti: “ Kemalizm, ilerlemeden çok gerilemeye tekabül etmektedir. İleride bizlere, neden her yerde bu adamın heykelleri var diye soracaklar… Soyut özneyi yüceltmek anlamsız….”

Üskül: Anayasadan çıkarılsın
AKP’li  Zafer Üskül de , Anayasa’da Atatürk ilke ve inkılapların çıkarılmasını isteyerek şunları söylemişti: “ Renksiz bir anayasa lazım. Herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen, dayatmayan bir Anayasa lazım. 1982 Anayasası Kemalizm ideolojisini mi yansıtıyor? Anayasa’nın başlangıç bölümünde ve birçok maddesinde bu var. ”

ATATÜRK ve İNKİLAPLARI

 

Zaman Ölçülerinde Yapılan Değişiklikler

Takvimde Değişiklik

Osmanlı Devleti Miladi 1840 yılından itibaren ekonomik gerekçeler yüzünden Hicri Takvim’in yanında Rumi Takvimi de kullanmaya başlamıştı. Rumi Takvim, Hicri Takvim’in aksine güneş yılı esasına göre düzenlenmiş bir takvimdi. Yani bir rumi yıl, hicri yıldan 11 gün daha uzun olup, miladi yıla eşitti. Ancak Rumi Takvim’e İslamî bir hüviyet verebilmek için o günkü hicri tarih olan 1256 Rumi Takvim için de geçerli kabul edilmiştir. Böyle olunca 1256 yılı itibarıyla Rumi ve Miladi takvimler arasında mevcut olan 584 yıllık fark sabit bir rakam olarak kalmıştır.

Diğer taraftan Miladi takvim’de yılbaşı Ocak ayı iken Rumi Takvim’de Mart ayı idi. Yani Miladi Takvim’de birinci ay olan Ocak (Kanunusani). Rumi Takvim’de onbirinci aya karşılık geliyordu. Gün olarak da Rumi Takvim Miladi Takvim’i 13 gün geriden takip ediyordu. 16 Şubat 1332’de 2851 sayılı kanun gereğince Rumi Takvim 13 gün ileri alınarak Miladi Takvim ile olan gün farkı giderilmiştir. 615 sayılı tamim gereğince de 1 Ocak 1918’e tekabül eden 1 Kanunusani 1334 günü Rumi Takvim’de de yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Böylece Rumi ve Miladi takvimler arasındaki yılbaşı farklılığı da giderilmiştir

Ancak, her iki takvim arasındaki yıl farkı devam etmekte idi. 26 Aralık 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen 698 sayılı kanunla Rumi Takvim yürürlükten kaldırılmış olup, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren Miladi Takvim kullanılmaya başlanılmıştır. Bu arada özel durumlar için Hicri Takvim’in de kullanılmasına müsaade edilmiştir. Takvim ile ilgili son değişiklik 10 Ocak 1945 tarihinde gerçekleşmiştir. 4696 sayılı kanun Rumi Takvim’den Miladi Takvim’e intikal eden Teşrinievvel, Teşrinisani, Kununuevvel, Kanunusani isimlerini Ekim, Kasım, Aralık, Ocak şeklinde değiştirmiştir

Takvim değişikliği modern dünya ile bütünleşmemizi sağlamıştır. Yöresel halk takvimlerinde Rumi Takvim’deki bir kısım bilgiler kullanılmaya devam ediliyorsa da Miladi Takvim sosyal hayata getirdiği kolaylıklar dolayısıyla halkımız tarafından benimsenmiştir. Bu mesele de herhangi bir sıkıntı yaşanmamıştır.

. Saatte Değişiklik

Ülkemizde öteden beri güneşin battığı anı 12.00 kabul eden Alaturka Saat sistemi geçerli idi. Güneş her yerde farklı zamanlarda battığı için bu sistem ile saatte ulusal birliği sağlamak mümkün değildi. Ayrıca, güneşin batması yükseklik nedeni ile de farklılık gösterebiliyordu. Güneşin tepe noktasında battığı anı esas alan Grubî Saat ve tamamen battığı anı ki bu an akşam ezanı vaktidir- esas alan Ezanî Saat ortaya çıkmıştı. Bu iki saat arasındaki zaman süresine “temkin” denilmekteydi

Zevali Saat ise güneşin en tepe noktada bulunduğu anı (gün ortası) 12.00 olarak kabul eden bir sistemdi. Öğleden sonrası için de sayımlar yeniden sıfırdan başlar ve 12.00’ye kadar devam ederdi. Bu sistem ile de saatte ulusal birliği sağlamak mümkün değildi

Saat konusunda karışıklıklara son vermek için 26 Aralık 1925 tarih ve 697 sayılı kanunla Alafranga Saat sistemine geçilmiştir. Bu sistemde gece yarısından başlayarak gün 24 saate bölünmüştür. Türkiye Cumhuriyeti İzmit’ten geçen 30.ncu meridyeni esas alarak ulusal saat sistemini oluşturmuştur

Ancak, ülkemizde bir süre yeni saat sistemini uygulamakta güçlük çekildi. Halk Ezani saat kullanma alışkanlığını terk edemiyordu. Bunda muvakkithanelerde hâlâ Ezani saatin de bulunması etkili idi. Resmi ve gayri resmi davetlerde zaman tayin edilirken Ezani saatin esas alındığı da oluyordu Bilgisizliğin bir sonucu olarak halk arasında namaz vakitlerini tespit etmekte Alafranga saatin yetersiz kaldığı kanaati de vardı

Zaman konusundaki karışıklıkların önü alınamayınca valilikler muvakkithanelerdeki ezanî saatleri kaldırmış bütün saatleri Alafranga saat esasına göre ayarlatmışlardı. Bir süre muvakkithane dışındaki Osmanlı Bankası, telgrafhane vb.nin saatleri halkı yanıltmaya devam etmişse de nihayetinde bunlar da muvakkithaneyi esas almak durumunda kalmışlardır. Resmi dairelerde de yeni sistem esas alınınca halk ister istemez bu sisteme uymak zorunda kalmıştır

Ancak yine de saat meselesi valilikleri ve belediyeleri bir süre daha meşgul etmeye devam etmiştir. Aradan dört yıl geçmesine rağmen 1929 Aralığı’nda Afyonkarahisar Belediyesi’nin saat ayarları için öğle vakti top atılması kararını alması da ilginç uygulamalardandı

Sonuç olarak saat meselesinde çekilen sıkıntıların sebeplerini bilgisizlik, ilgisizlik, önemsememe, eski alışkanlıkları terk edememe ve kurumlar arasındaki koordinasyon eksiklikleri şeklinde maddeleştirmek mümkündür.

Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinde Yapılan Değişiklikler

Osmanlı döneminde 60 cm. veya 65.cm uzunluğa eşit olan endaze, parmak ucundan omuza kadar uzunluğu ifade eden ve ortalama 75,8 cm. kabul edilen arşın ile adım, ayak, kulaç gibi uzunluk ölçüleri kullanılıyordu39. Bu ölçüler standart ölçüler değildi. Hele adım, ayak, kulaç gibi ölçülerle sıhhatli bir iş yapmak hiç mümkün değildi. Bunların yerine 26 Mart 1931 tarih ve 1782 sayılı kanunla modern dünyanın kullandığı metre sistemi kabul edilmiştir. Artık uzunluk ölçümü milimetre, santimetre, desimetre, metre, dekametre, hektometre, kilometre ile ifade edilecektir.

Ağırlık ölçülerine gelince bu gurubun temel birimi dirhem idi. Dirhem Mısır’da 3,0889 gram, İstanbul’da 3.207 gram idi. 400 dirhem bir okkayı oluşturuyordu. İstanbul için bir okka 1,282 gram ağırlığı ifade etmekte idi. Diğer şehirlerde okkada küçük farklılıklar görülebiliyordu. Okka yerine vakiyye ve kıyye tabirleri de kullanılıyordu. 44 okka bir kantarı, 4 kantar da bir çekiyi ifade etmekte idi ki, bu hesaba göre, 1 kantar 56,408, 1 çeki de 225,632 kilograma karşılık geliyordu. Ancak sonradan 195 okka yani 250 kilogram 1 çeki denildi. Bir başka ağırlık ölçüsü olan batman ise aynı zamanda yüzey ölçüsü olarak da kullanılmış, farklı ülkelerde farklı zamanlarda farklı standartları ifade etmiştir. Altın ve kıymetli taşların ölçümünde kullanılan temel birim ise de kırattır. Kıratın alt ve üst birimleri ve bunların birbirlerine oranları şu şekildedir. 1 3/7 (Bir tam üç bolü yedi) dirhem bir miskali oluşturur. Miskalin 1/4’üne denk, dengin 1/4’üne kırat, kıratın 1/4’üne buğday, buğdayın 1/4’üne fitil, fitilin 1/ 2’sine nakir, nakirin 1/2’sine kıtmir, kıtmirin 1/2’sine zerre denilirdi

1782 sayılı kanun ağırlık ölçülerinde de batı standartlarını hakim kılmıştır. Artık ülke içinde ve dışındaki alış-verişlerde miligramdan tona kadar uzanan modern dünyanın ölçü sistemi esas alınacaktır. Kuyumculukta ise yeni şekli ile 2 desigram ağırlığa tekabül eden kırat da kullanılabilecektir

Atatürk olmasaydı ne olurdu kısaca

Atatürk olmasaydı ne olurdu kısaca

EĞER OLMASA İDİ? Mustafa Kemal olmasa idi, ne olurdu? Ortaya başka bir kurtarıcı ve “kahraman” çıkabilir mi idi? Bu felsefî bir spekülasyon olacak ama, büyük bir millet olan Türk milletinin ilelebet 19 Mayıs 1919 öncesi şartlarda kalamayacağı, o şartların getireceği ters gelişmelere hep katlanamayacağı muhakkaktı. Muhakkak ki, kurtuluş yollarını arayacak ve kurtarıcısını veya “kahramanlarını” gene bulacaktı, ama acaba herşey o zaman da “böyle” mi olacaktı? Hem o günün koşullarını ve asıl o kuşullar içinde, o günlerin ileri gelenlerini şöyle bir düşününüz, hangisi Mustafa Kemal çapında ve yapısındaydı? Sonra Milli Mücadelede sivrilenler, ancak büyük bir lider altında sivrilmişler ve büyük işler de yapmışlardı. Ama Mustafa Kemal ölçüsünde, karizmatik liderlik vasıflarından yoksundular. Onları motive etmek için bir Mustafa Kemal gerekiyordu! Osmanlı İmparatorluğu’nun, 700. yıldönümü kutlanırken akla, bunca haşmet ve menkıbenin kaynağı olan bu büyük devletin son vârislerinin, Sultan Osman, Sultan Murat, Fatih Sultan Mehmet ve Sultan Kanuni Süleyman gibi, kılıçlarına sarılıp, ülkenin kurtuluşuna niçin liderlik yapmadıkları sorusu gelir. Cevap basittir, bu büyük hanedanın hiçbir mensubu o yıllarda artık dedelerinin cesaret ve iradesine sahip değillerdi. Kısacası eğer Mustafa Kemal olmasa idi, Türkiye ve Türklük, parçalanmış ülkenin büyük bir kısmı Yunan, İtalyan, İngiliz ve Fransız egemenliği altında, bir yarı müstemleke, yarı manda olarak uzun bir zulmet dönemine girecekti… Yorgun ve bıkkın düşmüş millet de, genellikle kaderine razı gibi idi. Mahalli kıpırdanmalar olsa bile bunları tek bayrak, bir tek Kuvay-ı Milliye olarak birleştirmek iradesi yoktu.
ZÜPPELİKLER Bazı züppeler hâlâ, zaman zaman “İngilizler kalsa idi, daha uygar olurduk” veya “Amerikan Mandası haline gelse idik, daha rahat ederdik” veya yurdun bir kısmını “Fransızlar idare etse idi, kültürümüz ve sanatımız gelişirdi” derler.. O zaman da demişlerdi… Hatta vatansever olanlar bile, Amerikan mandası altına girmeyi ciddi ciddi önermişlerdi. ….Ama bunlar olsa idi, belki bir Hong Kong olur, Türkler olarak başımız dik yürüyemezdik. Yabancı egemenler de bizim öyle olmamızı ve birçok bakımlardan geri kalmamızı, etnik özerklikler diye ve fakat aslında bizi bir hizada tutmak için isterlerdi… Sonunda gene kurtulurduk ama neticede birçok milli vasıflarımızı ve bu arada cengaverlik hasletlerimizi kaybetmiş olurduk. Cumhuriyet’in nimetlerini ve faziletlerini şöyle bir düşünün; Mustafa Kemal ve hareketi olmasa idi, bunlardan çoğuna sahip olamazdık….
TİME’IN AYIBI TİME Dergisi bu yüzyılın en büyükleri ve çağa damgasını vuranların arasına Mustafa Kemal Atatürk’ü seçmedi. Bu onların büyük ayıbı. Oysa Atatürk, hemen hemen her kategoride muhakkak en büyüklerden biri idi. Bunu sadece ben ve biz söylemiyoruz. Mesela Bernard Lewis, “O damgasını sadece Türkiye’ye vurmadı” diyor ve ilave ediyor: “O’nun liderliği altında modern Türkiye’nin çıkması yüzyılın en büyük olaylarından biridir.” H.G: Wells “Modern Dünyanın Tarihi” adlı eserinde, “Mustafa Kemal’in hikayesi 20. yüzyılın en büyük epiklerinden biridir” diye yazıyor.
NE OLDU BİZE? Bütün bunlara rağmen, Atatürk’ün büyük başarısına ve eserlerine rağmen, O’nun ölümünden 61 yıl sonra, niçin bu hallere düştük. O’nun Cumhuriyet’in geleceği için beslediği büyük umutlara rağmen niçin, hemen hemen her alanda yozlaşma ve umutsuzluk içindeyiz. Övünmüyoruz, umutsuzluklar ve olumsuzluklar içinde dövünüyoruz.. Artık kendimize güvenmiyoruz ve ülke için değil, her ne şekilde olursa olsun köşe dönmek için çalışıyoruz… Nerede hata yaptık ve önce ne bozuldu? Son zamanlara kadar 10 Kasım’larda öldü diye içtenlikle matem tutardık. Sonra bu matemleri gençlerin, içtenlikle katılamayacakları basmakalıp “ritüellere” dönüştürdük… Ben “10 Kasımlarda artık öldü diye matem tutmayalım, doğdu diye bayram edelim” derdim… Tabii, bayram edelim de, Atatürk’ün eserini bu hale getirdiğimiz için biraz utanmayalım mı? Asıl bu kayıbımızın matemini tutmayalım mı? İkinci Cumhuriyeti kurmaya çalışacağımıza, Atatürk’ü, asıl ne zaman ve nasıl kaybettiğimizi düşünmeliyiz!

 

ALINTI

MUSTAFA KEMAL ve VAHDETTİN

 

Mustafa Kemal Meclisi Açmadan Önce Vahdettin’e Bu Mektubu Göndermişti

Yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 92. yıldönümü. Bu münasebetle, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’in açılışından üç ay önce Ankara’dan Sultan Vahideddin’e iletilmek üzere padişahın başyaveri Naci Bey’e gönderdiği ve az bilinen bir mektubunu yayınlamak istedim. Mustafa Kemal Paşa, 1920’nin 19 Ocak’ında kaleme aldığı mektubunda Kuvâ-yı Milliye’nin tek çabasının padişahın kurtarılması ve halife sıfatıyla bütün İslam dünyasında hâkimiyet kurmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Daha sonra, arkadaşı Rauf Bey’i yani “Hamidiye Kahramanı” diye bilinen ve Meclis hükümetinin ilk başbakanlarından olan Rauf Orbay ile eski valilerden Bekir Sami Bey’i bütün bunları anlatmak üzere İstanbul’a gönderdiğini yazıyor ve padişahın bu iki kişilik heyeti kabul etmesi ricasında bulunuyor.

HATİMLER İNDİRİLDİ 
Büyük Millet Meclisi, bu mektubun yazılmasından üç ay sonra açılacak ve Anadolu, 23 Nisan 1920 Cuma günü tarihinin belki de en büyük dini merasimlerine sahne olacaktı… İşgale uğramamış bütün vilâyetlerde hatimler indirildi, Buharî-i Şerîfler okundu, dualar edildi ve asıl büyük merasim, Ankara’da yapıldı. Cuma namazı Hacı Bayram-ı Velî Camii’nde kılındı, namazdan sonra sakal-ı şerif ile sancak-ı şerif çıkartıldı ve daha sonra “İlk meclis binası” olan İttihad ve Terakki Klübü’ne kadar bunlarla beraber yüründü. Binaya girişten önce yeniden dualar edilip kurbanlar kesildi. O gün sabahtan itibaren indirilen hatimlerle okunan Buharîler klüp binasının önünde tamamlandı ve binaya kesilen kurbanların kanları üzerinden sekilerek girildi. Anadolu, Malazgirt’ten o güne kadar gerek Selçuklu, gerek Osmanlı zamanlarında hiçbir vesileyle bu derece tantanalı dinî merasime şahit olmamıştı. 

BİR MÜZEYE BAĞIŞLADIM 
Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahideddin’e iletilmek üzere başyaver Naci Bey’e gönderdiği ve son derece ağdalı bir Osmanlıca ve saygılı bir ifade ile kaleme aldığı mektubun günümüz Türkçesi’ne nakledilmiş şekli, bu sayfada yeralıyor…

Orijinali daha önce bende olan ve şimdi Türkiye’nin önde gelen müzelerinden birine 50 sene boyunca açılmamak kaydıyla bağışladığım belgeler arasında bulunan bu mektup, Ankara ile İstanbul arasında İstiklâl Harbi senelerinde çok kısa bir müddet devam eden iyi ilişkilerin son örneklerindendir ve taraflar sonraki günlerde gayet iyi bilinen sert çatışmalar içerisine gireceklerdir.

İşte, Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Ocak 1920 günü Ankara’dan gönderdiği mektubun tam metni: 

“AMACIMIZ PADİŞAHIMIZI MÜSLÜMAN DÜNYASININ TEK HÂKİMİ YAPMAKTIR”
“Padişah hazretlerinin yaveri Naci Beyefendi’ye: Muhterem Beyefendi, Varlığını korumak ve geleceğinin selâmetini sağlamak için maddî ve manevî bütün kuvvetlerini birleştirmek suretiyle Allah’a hamdolsun genel siyasî vaziyetimiz üzerinde şükredilmesi gereken iyi etkiler yaratmış ve özel anlaşmalarla defalarca getirilen taksim arzularını gerçekleşme zemîninden uzaklaştırmaya muvaffak olmuş bulunan Kuvâ-yı Milliye’nin asıl hedefi ile gayet kutsal gayesi, Osmanlı milletinin en büyük ve en muhterem gerçek temsilcisi olan heybetli padişah hazretlerini istiklâlinin ve hâkimiyetinin üzerine gelebilecek her türlü etkiden ve kusurdan korumaktır. Temsil hey’etimiz, Türkiye’nin padişahı olan ve mukaddes İslâm’ın halifesi sıfatıyla bütün İslam âleminin vicdanî bağlılığını yüce makamında birleştiren efendimiz hazretlerinin değil yalnız Anadolu ve Rumeli’deki, sınırlarımız içerisinde bulunan vatanın her yerinde, hatta bütün İslâm dünyası üzerinde madden ve mânen hâkim ve söz sahibi olmasını bütün Asya’nın geleceği adına yegâne kurtuluş çaresi olarak düşünerek çalışmalarını geniş bir ‘ümmet’ siyasetine çevirmiş, doğrudan doğruya Hilâfet makamının korunmasını ve bağımsızlığını gaye kabul eylemiştir. 

Şahsen, zât-ı âlîlerinin vicdânını temsil heyetimizi meydana getiren şahıslardan her birine ve özellikle de bu sarsılmaz kanaatimize şahit olarak gösteririm. Vaktiyle padişahımızın ayak toprağına bizzat kabul şerefine erdiğim zaman arzettiğim bu düşünce ve bağlılık, Anadolu’da ortaya çıkan ve bütün şerefi ile gücü padişahın namlı ismi ile münasebeti bulunan çalışmalarla kuvvetlenmiştir.Meslek ve kanaatimin değişmesinin sözkonusu olmadığı esasen yüksek bilgileriniz dâhilindedir. Dolayısı ile bu hususu da padişahımızın ayağının toprağına humâyuna tekrar arzedip ulaştırmanızı faydalı görüyorum. Anadolu’da büyük bir itimat ile arz ettiğim kutsal gaye etrafında teşkilâtını düzenleyip yoğunlaştıran Kuvâ-yı Milliye’nin artık tamamen ve bütün köyleri de içerisine alacak biçimde şekillendiğini, dolayısı ile padişahın dokunulmazlığı ve hâkimiyeti uğrunda canını fedâ etmeye istisnasız bütün milletin güçlü bir anlayışla hazırlanmış olduğunu arz edip müjdelerim. Başta vicdanlarındaki dinleri ve nihâyetsiz bir kölelik duygusu ve sadakatle hâkim padişahları olduğu halde milletin tamamının bugün gösterdiği birlik ve uyum, gelmesi yakın olan barışın şartları hakkında ümitler vermekte olduğu gibi, bilhassa gelecek için de büyük gelişmeler vaad etmektedir. Bir haftadan bu yana toplantı hâlinde olan İstanbul’daki Meclis’te de aynı gaye ve emeller etrafında kuvvetli bir çoğunluk hâlinde dayanışma birliği ortaya çıkmıştır. Bütün millî teşkilâtların bu çoğunluğa kuvvetle bağlılığı, hilâfet makamının sahibi olan heybetli padişahımızın devletle ilgili düşüncelerini, tebâsının mevcudiyetini ve Allah tarafından korunmakta olan memleketinin bütünlüğünü her zamandan ziyade emniyet altında bulundurmaktadır. Millî teşkilâtımızın yüzyüze bulunduğu amaçlarla millî ve siyasî konulardaki genel durumumuza ve padişahın isteklerine bağlı olan temel düşüncelerimize dair ayrıntıyı ve açıklamaları padişahımızın ayağının toprağına yakından arzetmek üzere eski Denizcilik Bakanı Rauf Beyefendi ile padişahımızın valilerden Bekir Sami Beyefendi, İstanbul’a gittiler. Padişah tarafından kabul edilme şerefine nâil olmalarının sağlanmasını istirhâm ederim. Âcizleri, halife hazretlerinin gökyüzü seviyesindeki sarayının eşiğine bizzat yüz sürmek şerefinden mahrum kalmanın daha fazla devam etmeyeceği ümidi ve her zaman tekrarladığım sadakat ve bağlılık duygularımın sonsuz olduğunu padişahın huzuruna bir defa daha sunmayı başarma fikriyle bahtiyâr olarak yüksek ululamalarımı ve kuvvetlendirilmiş saygılarımı takdime aracılık etmenizi rica eylerim efendim. Mustafa Kemal”

1920’DEKİ İLK MECLİS’TE KAHVEYE KOYACAK ŞEKER BİLE BULAMIYORLARDI
1920’nin 23 Nisan günü açılan ilk Meclis’in en büyük sıkıntılarından biri, parasızlıktır ve parasızlık, Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da Samsun’a çıkmasından itibaren kendisini göstermektedir… 
Bu konudaki en samimi kaynaklardan biri, Mazhar Müfit Kansu’nun Tarih Kurumu’ndan yayınlanmış olan “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” isimli kitabıdır. Kansu, Kurtuluş Savaşı’nda çekilen parasızlığı sayfalar boyunca anlatır ve yazdıkları nereden nereye geldiğimizin en güzel belgelerinden biridir. İşte, Kansu’nun sözünü ettiği olaylardan birkaçı:

Erzurum Kongresi yapılmış, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sivas’a doğru yola çıkma hazırlığına girişmişlerdir… Ama küçük bir eksik vardır: Para… Gerisini, MazharMüfit’ten okuyalım: “…Bizim sivil karargâhın masraflarına para dayandırmak kolay değildi. Gerçi en asgari hayat şartlarına tabi olarak ve askeri tabldottan yemek alarak geçiniyorduk. Buna rağmen, umumi masrafları ve ihtiyaçları karşılarken, para bütün ihtimamımıza rağmen suyunu çekmekteydi. …Paşa, para ile meşgul olmaktan hoşlanmazdı. Alışveriş etmeyi ve her türlü gelir ve giderlemeşgul olmayı bana bırakmış, 800 lirasını da yine bana vermişti. Bunun içindir ki para mevzuunda sıkıntılı vaziyette idik ve cepten yiyorduk. Paşa ‘Hazırlığımız tamamlandı mı? Ağustos’un 29. günü hareket edebiliyor muyuz?’ dedikçe, beynim burgu ile delinircesine zonkluyor, gözlerim ‘Parrrra!’ diye kararıyordu. Paşa’nın azim ve cesaretini kırmamak için ona ‘Ne ile gideceğiz? Para nerede?’ diyemiyordum…”

Ve, bir başka parasızlık öyküsü… Sivas Kongresi yapılmış ve çalışmalar aynı hızla devam etmektedir: “…Mustafa Kemal Paşa, Hüsrev Sami Bey’le bana ‘Birer kahve içeriz de öyle gidersiniz’ diyordu. Bu, ‘Sabahlayacaksınız’ demenin müjdesiydi. Kalktık. Emirber Ali’ye emretti: “Ali, bize birer şekerli kahve yap. Ali ‘Paşam, şeker yok. Sade yapayım mı?’ deyince, Paşa gülerek yüzüme baktı: ‘Canım Mazhar Müfit, niçin şeker aldırmıyorsun?’ dedi. Ben de gülerek ‘Yarın inşallah aldırırım’ dedim ve ilâve ettim: ‘Hele şimdi sade içelim’… Emirber Ali sade kahveleri pişirmek üzere odadan çıktıktan sonra Paşa, mahzun mahzun gözlerini gözlerimde dolaştırarak ‘Farkındayım, yine züğürtledik’ dedi. – Evet Paşam. Hem züğürtledik, hem de mevcut paramız şeker almaya müsait değil. Şeker çok pahalı” 

MURAT BARDAKÇI

Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak

Mustafa Kemal’in Fevzi Çakmak’a Yazdığı Mektup

Atatürk’ün Fevzi Paşa’ya Yazdığı Mektup, Kahraman Mehmetçik’teki Yüksek Ruhu Gözler Önüne Serdi.

Çanakkale Savaşı’nda Anafartalar Grup Komutanı olarak görev yapan Albay Mustafa Kemal’in, 8 Eylül 1915 tarihinde, Seddülbahir Cephesi’nde çarpışan 5′inci Kolordu Komutanı Fevzi Paşa’ya (Çakmak) kardeşinin şahadetine taziye  için yazdığı duygu yüklü mektup, kahraman Mehmetçik’teki yüksek ruhu gözler önüne serdi.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır, Çanakkale Savaşları’nda şehit olan subaylarla ilgili yaptığı araştırmalar kapsamında Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in, 8 Eylül 1915 tarihinde taziyelerini bildirmek için Fevzi Paşa’ya yazdığı bir mektuba ulaştı. Yrd. Doç. Dr. Sayılır, çok özel olan bu mektubun Mustafa Kemal’in kadirşinaslığını bir kere daha ortaya koyduğunu söyledi. Yrd. Doç. Dr. Sayılır, Mustafa Kemal’in 20 kilometre mesafedeki Fevzi Paşa’ya üsteğmen olan kardeşi Mehmet Nazif’in Conkbayırı Muharebesi’nde şehit olduğunu, mektubunda “Büyük fedakarlıkların gerektirdiği bazı acılara tahammül etmenin zorunlu olduğu sizce de malumdur. Bu zorunluluğun doğurduğu ve sizi üzüntüye sevk edeceği tabii olan kardeşinizin şahadet haberi, bendenizi de gerçekten müteessir etmiştir” sözleriyle bildirdiğini aktardı. Sayılır, buradan Mustafa Kemal ile Fevzi Paşa arasındaki dostluk bağının ne kadar güçlü olduğunu anlamanın mümkün olduğunu kaydetti.

İşte O Mektup

Anafartalar Grubu

08 Eylül 1915

Huzur-ı Alilerine,

05 Eylül 1915 tarihli mektubunuzu dün aldım. Hakk-ı âcizânemde izhâr buyurulan iltifât ve teveccühâtınıza arz-ı teşekkür ederim.

Vatan-ı mukaddesimizi çiğnemeye çalışan hâin düşmana ancak âli-himmet arkadaşlarımızın istihkar-i mevt eylemeleri sayesinde iyi dersler verilmekledir. Vatanı tahlis için hûn-ı hamiyetlerini büyük bir şevk ile îsâr eden arkadaşlarımın gayretleriyle düşmanın her nevi teşebbüsat-ı müstakbelesine de mâni olunacağı hakkındaki itminanım ber-kemaldir.

Ancak, bu derecedeki âsâr-ı fedakarînin istilzam eylediği  bazı  acılara tahammülün zaruri olduğu zât-ı âlilerince de musaddaktır. Bu zaruretin ilcââtıyla sizi dûçâr-ı me’yüsiyet edeceği tabii bulunan biraderinizin haber-i şehâdeti bendenizi cidden müteessir ve giryân eylemiştir.

Şehid-i mağfur biraderiniz 08 Ağustos 1915’te millet ve memleketin hayat ve memat noktası olan Conkbayırı’nda düşmana atılan sufûfun ilerisinde idi.

Teessüratınıza bütün safvet ve samimiyet-i kalbiyemle iştirak eder ve Cenâb-ı Hakkın zât-ı âlilerine, aile-i kederdidenize sabr-ı cemîl buyurmasını tazarru ile arz-ı meveddet ve arz muhâleset ederim efendim.

Anafartalar Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır, Mustafa Kemal’in, taziye mektubunda Gelibolu Cehpesi’nde çarpışan asker ve subaylara olan inancını da “Mukaddes vatanımızı çiğnemeye çalışan hain düşmana, ancak ölümü hiçe sayan arkadaşlarımızın sayesinde iyi dersler verilmektedir. Vatanı kurtarmak için temiz kanlarını büyük bir coşkuyla akıtan arkadaşlarımın gayretleri ile düşmanın şimdi ve gelecekteki her çeşit girişimine engel olunacağı hakkındaki inancım tamdır” sözleriyle ortaya koyduğunu ifade etti. Bu sözlerin Mehmetçik’in Çanakkale’de sergilediği üstün ruhu anlattığını dile getiren Yrd. Doç. Dr. Sayılır, “Bir komutanın askerlerine ve subaylarına olan güveni bu şekilde olduğu sürece zaferin kaçınılmaz olacağı aşikardır. Zaten öyle de olmuştur ve Çanakkale Savaşları Mustafa Kemal’in de belirttiği gibi bu yüksek ruh sayesinde kazanılmıştır” dedi.

Mehmet Nazif Kimdir?

Mustafa Kemal’in, ağabeyi Fevzi Paşa’ya şehadet haberini verdiği Üsteğmen Mehmet Nazif, 1902’de girdiği Harp Okulu’ndan 1905’te teğmen olarak mezun oldu. 1908’de ise Üsteğmenliğe terfi etti. Çanakkale’nin Bayramiç İlçesindeki Askerlik Şubesi 2′inci Bölüğü’nde görevli iken 3′üncü Kolordu Komutanlığı’nın isteğiyle 14 Nisan 1914’de 64′üncü Alay’a tayin edildi. 8 Ağustos 1915′de 64′üncü Alay 2′nci Tabur 1′inci Bölük Komutanı olarak görev yaptığı Conkbayırı’nda düşmanı buradan atmak için yapılan süngü taarruzu sırasında şehit oldu. Şehit olduğu yere ise kendi adına bir anıt dikildi. Mehmet Nazif, evli ve 2 çocuk babasıydı. Eşinin adı Emine, kızının adı Fatma Müfide, oğlunun adı ise Ali Adnan idi.

Kardeşleri Şehit Oldu

Fevzi Paşa’nın üç erkek kardeşi vardı. Kardeşlerinden Muhtar Bey Balkan Savaşı’nda 1912’de üsteğmen rütbesindeyken Manastır’da şehit oldu. Diğer kardeşi Sami Bey daha askeri Rüştüye’de öğrenci iken, 17 yaşında hayatını kaybetti. Mehmet Nazif ise 8 Ağustos 1915’de Conkbayırı muharebesinde bölüğünü süngü hücumuna kaldırdığı sırada şehit oldu. Fevzi Paşa ailenin hayatta kalan son erkek evladıydı.

 

Cumhuriyet ve Türk Mucizesi

İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırarak onları birbirini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünyanın barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu ancak bu yüksek ideal yolcuların çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır.
                                                  M.Kemal ATATÜRK(1931)                         
                     
   Milli Mücadele’yi gerektiği kadar bilmeden, Osmanlı devletinin külünden yaratılan bu yeni devletin ve rejimin kuruluş hikayesini, felsefesini, gerekçesini, nedenlerini ve amacını anlamak, kavramak, sindirmek bu oluşumu bilincine varmak mümkün değildir.
    Osmanlı Devletinin neden ve nasıl yıkıldığını da iyi bildiğimizi söyleyemeyiz…
    Durum, bu iki konuda halkımızı başarılı şekilde bilgilendirmediğimizi göstermektedir. Var olan bilgi düzeyi ile sağlıklı bir tarih bilincinin oluşması zor, günü  yorumlamak, geleceği kestirmek daha da zor.
    Cumhuriyeti yani Türk Rönesans’ını, aydınlanmasını kurtuluşu anlatmak istiyorum. Bunun için hızlı bir tarih yolculuğu yapmak gerekiyor.
    Akıl Batıda şöyle bir süreçten geçmiştir.
    Akıl antikçağda özgürdü. Hristiyanlığın doğuşundan sonra, özellikle Orta Çağda Katolik Kilisesi aklın özgürlüğüne son verdi, aklı denetimi altına aldı. Kilise Babalarının ileri sürdüğü görüşler, tek doğru olarak kabul edilir, tartışılmaz. Tartışmaya kalkışanların hayatları tehlikeye girer. Engizisyon dönemi özellikle aklı özgürleştirmek için başlayan kıpırtılara karşı Kilisenin tepkisidir. Kim bilir kaç kişi işkence gördü, kaç kişi zindanla atıldı, kaç kişi yakıldı.
   Buna karşılık İslamiyet aklı yüceltmiş, Doğuda bilim hayatını canlandırmıştı. Bu Doğu Rönesans’ıdır. Bu dönem Farabi gibi, İbn-i Sina gibi, ibn-i Rüşt ve benzerleri gibi büyük bilginler dönemidir. Çalışmalarının etkileri Batıya yayılıyordu. Fakat İslam Rönesans’ı uzun sürmeyecek 12.yüzyılda enerjisini yitirmeye başlayacaktır.
    Osmanlı Devleti bu sırada kurulur.
    Orta çağa özgü bütün imkanları iyi kullanarak, adım adım güçlü, zengin, önemli bir devlet olur. Üç kıtaya yayılır. İstanbul’u alır. En büyük gemileri Osmanlılar yapıyor, en büyük topları Osmanlılar döküyordu. En güçlü ordu Osmanlı ordusu idi. Askeri örgütleri örnek oluşturan bir nitelikteydi. İlginç bir toprak rejimi kurmuşlardı. Başka din mensuplarına hoşgörü ile bakıyorlardı. Bu o çağdaki bütün devletlerden ayıran büyük bir özellikti. Medreselerde, dini bilgiler yanında, tıp, astronomi ve matematik de öğretiliyordu. Gittikçe gelişen bir mimari, musiki, şiir hayatları vardı. Çinicilik çok gelişmişti. Fakat halkın eğitimi için özel bir çaba harcanmaz. Buna ihtiyaç duyulmaz. Osmanlılarda anavatan düşüncesi de yoktur. Bu nedenle Anadolu ‘ya önem verilmez, bakımsız, yoksul bırakılır. Devleti kuran, korumak için gerektikçe kanını döken Türkler de arka palan itilir. Ön planda devşirmeler yer alır. İlk iki padişah dışında hiç biri bir Türk’le evlenmez. Padişah anneleri Çerez, Abaza, Rus vb.dir Buna karşılık Türkçe, devletin kururcu dili olarak varlığını korur.
      Kilise gerçeğe bulma tutkusunu ,doğayı,insanı dünyayı evreni araştırmayı,deneyi kısacası aklın özgürlüğünü ,araştırmacılığını ,bilimselliği durduramıyordu . Bilim adamlarının ,düşünürlerin ve o dönemin cesur üniversitelerinin önünde , adım adım geriler.Sonunda akıl çağına geçilir .Böylece Batı, İtalya’dan başlayarak Rönesans’ı ,hümanizmayı ,kısacası aydınlanmayı yaşamaya başlar.Bu ,insanlık tarihinin en büyük dönemeci ,en büyük devrimidir.
     Orta çağa özgü bütün bilgiler elden geçirilip yenilenir, bilim dallarında devrimler, buluşlar, deneyler birbirini kovalar. 16.Yüzyıl sonu ile 17.Yüzyıl biliminin ve sanatın zafer çağıdır.
     Avrupa aydınlığa, bilimselliğe, sanatta yeni ufuklara, buluşlara, yaratılara, özgürlüğe, sanayi devrimine yol alırken, sınırlarının az ötesinde, Batı bilginler ve düşünürler, bilim ve düşünce dünyasını sarsarken, Osmanlılar ne yapıyorlardı?
   Sınırdaş oldukları için Batıdaki değişimi elbette fark etmişlerdi ama önemsemezler. Osmanlı toplumu yaşayış tarzı ve düşünce hayatı bakımından içe dönük bir toplumdur. Genel olarak kendi kültürünü, hayat ve düşünüş tarzını beğenir, başkalarını ilgiye değer bulmaz. Bu nedenle gelişme ve değişmelerden yararlanmayı düşünmez. Küçük bir merak bile duymaz. Kendini yenilemeyi çağa ayak uydurmayı başaramadığı için gittikçe çağ dışı kalacaktır. Batıda medreseler üniversitelere dönüştürülürken, Osmanlıda medreselerden müsbet bilimler uzaklaştırılır. Medreselerde yalnız din bilgisi verilir. Osmanlı bilim ve düşünce dünyası akla, bilimsel kuşkuya, araştırma ve incelemeye dayanmayan, eskilerin verdiği bilgilerle yetinen, onları tekrar eden sığ bir anlayış içinde donup kalır. Bu gerileyiş şu sonuca varır: İnanç aklın önüne geçer, merak, kuşku, araştırma ihtiyacı, icat ve keşif duygusu, yerini tevekküle bırakır. Doğa olayları Allah’ın hikmeti olarak değerlendirilir, nedenleri araştırılmaz, kurcalanmaz. Bazı konuları irdelemek Allaha saygısızlık olarak kabul edilir.
   Oysa tarihin bu dönemi öyle bir dönemdir ki durmak, çağdışı kalmak ve çürütmek demektir.
    Batılı büyük devletler dünya denizlerine buharla, sonra petrolle işleyen gemileriyle egemen olurken, ülkelerini demiryollarıyla donatırken, ağır sanayilerini kurarken, halkın eğitimine büyük önem verirken, Osmanlı gittikçe gerileyerek, ufalarak, çağdışı kalarak sürekli yenilerek, son yüzyılını “hasta adam” olarak geçirdi. Sonunda tarih sahnesinden silindi.
    Tarihte 20.yüzyıla kadar yaşamış bir büyük devletin bu kadar zayıfladığı, çağ dışı kaldığı hiç örneği olamayan bir olgudur. Bunu geri kalışın, yoksulluğun ve ilkeliğin sorumluları, Osmanlıyı parçalamak için türlü düzenler çeviren büyük devletlerle birlikte, ufuksuz Osmanlı yöneticileridir.
    Bu gerileyişin ve yıkımın nedenlerini doğru ve iyi öğrenmeden, Osmanlı’nın son iki üç yüzyıl neden savaş alanında, diplomaside, bilimde, sanayide, ekonomide, siyasette, eğitimde, sağlıkta sürekli yenildiği, yöneticilerin ve aydınların neden Avrupa karşısında aşağılık duygusu içinde kaldıkları anlaşılamaz.
    Bir büyük devlet birkaç nedenle yıkılmaz. Birbirine bağlı birçok nedeni vardır. Ben ana nedenleri temsil ettiğini düşündüğüm birkaç örnek istiyorum. Örneklere bakarak genel durumumuzu anlayabiliriz.
   Matbaa 1454 yılı buluşudur. Yahudiler ve Hıristiyanlar bir süre sonra İstanbul’da matbaalar kurup kitaplar basabilmişlerdir ama matbaa Müslümanlara yasaktır. Ancak 275 yıl sonra 1729 ‘da Türkçe kitap basılması caiz görülecek, din kitapları basılması ise daha uzun zaman yasak olacaktır.
    1729’dan 1830 yılına kadarki 100 yıl içinde Osmanlı ‘da sadece 180 kitap basılmıştır. Batıda ise 1454 yılından 1500 yılına kadar ki 46 yıl içinde basılan kitap sayısı 40 000’dir. Batı dünyası ile Osmanlı dünyası arasında bu aşamada 39.820 kitap fark var! Kısacası 300 yıl.
 
Rahmetli Atatürk diyor ki:
İstanbul’u fetheden kudret, yaklaşık olarak o yıllarda icat edilmiş olan matbaanın Türkiye’ye girmesini sağlayamamış, bağnazların uğursuz direncini yenmeyi başaramamıştır.
     Astronom Takyettin Efendi Padişaha dilekçe vererek rasathane kurmak için izin ve yardım diler. Bu dilek uygun görülür. Tophane sırtında bir rasathane yapılır. Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi Padişaha ğöğü incelemenin, rasat yapmanın uğursuzluk getireceği yolunda bir şikayette bulunur.Bu şikayette Şeyhülislam diyor ki:
   Göklerin sırlarına küstahça sına öğrenmeye cüret etmenin akıbeti iyi değildir. Nerede bir rasathane kurulduysa orada devlet binası yerle bir olmuştur.
Padişah dehşete kapılır. Rasathane bir gece içinde yıkılır bu olayın tarihi 1579’dur.
   Bu tarihlerde Osmanlı toplumda astronomi bu talihsizliği yaşarken, yıldız falcılığı önemli bir kurum olup çıkmıştır. Zamanla nerdeyse müneccimlere danışılmadan hiçbir işe girişilmez. Müneccimbaşı sarayın önemli bir görevlisi olur. Osmanlı ordusu 1716’da Petervaradin’de bozguna uğrayınca, bu yenilgi yıldız hesaplarının iyi yapılmayışına bağlanır.
 III. Mustafa 1756 yılında tahta çıkmıştır. İlerici padişahlar arasında sayılır. Batının gelişmesini hasetle izler. Tehlikenin farkına varmıştır. Padişaha göre Batı’nın bu gelişmesinin nedeni daha iyi müneccimlere sahip olmasıdır. O zamanki Fransız Elçisi diyor ki:
    ‘’ Padişah Fransızların müneccimler vasıtasıyla geleceği öğrendiklerine inanmıştı. Bunun tersine bir türlü ikna olmuyordu. Bu kadar acayip bir hurafeyi yıkmak için elimden geldiği kadar boşuna çalıştım.’’
      Padişah yüzünü gittikçe geliştiğini duyduğu Prusya’ya çevirir.
Petervaradin savaşında şehit düşen Damat Ali Paşanın malları müsadere edilir. Zengin bir kitaplığı vardır. Şeyhülislam bu kitaplardan felsefe, eski çağ tarihi ve astronomiye ait olanların genel kitaplıklara konulmasını uygun bulmaz, yasaklar. Bağnazlık aklın önüne geçmiştir. Ordunun yenilgileri bu iyi kalpli Padişahı üzmektedir. Ciddi önlemler almaya karar verir. Ahmet Resmi Efendi adlı birini Prusya Kralı Büyük Fraderik’e yollar, Kraldan 3 iyi müneccim istemeye memur eder. Amacı bu usta müneccimler sayesinde girişimleri için uğurlu gün ve saatleri belirlemek ve iyi komutan seçebilmektedir. Artık yenilmek istememektedir. Büyük Fraderik’in yanıtı ünlüdür:
      1.Tarih okumak ve eski deneylerden yararlanmak,
      2. İyi bir orduya malik olmak,
      3. Hazineyi dolu tutmak.
      Kral Ahmet Resmi Efendiye kendisinin üç münecciminin bunlar olduğunu söyleyecektir. Osmanlı Padişahının müneccim istediği sırada büyük düşünür Kant Prusya’da yaşamaktadır. Filozof Voltaire Büyük Frederik’in danışmanıydı.
      Bilgi ve zeka düzeyimizi düşünün.
Osmanlı bilim hayatından Piri Reis gibi bir yıldız geçmiştir. Büyük bir denizci ve haritacıdır. Ama bakınız neler olur.
     Duvar haritaları, atlaslar Damat Sait Paşayı çok kızdırır. Bunların bir tür resim olduğunu, resmin ise dince caiz olmadığını ileri sürerek, Padişaha sürekli şikayette bulunur. Padişah kendini Sadrazamlığa getirince, bütün haritaları imha ettirilir. Amiral Spiritov’un komutasındaki Rus donanmasının Baltık denizinden harekete geçip Osmanlı yönetiminin bilgisine göre Akdeniz kapalı bir denizdir. Rus donanmasının Baltık’tan hareketle Atlas okyanusundan dolaşarak Cebel-i Tarık ‘tan Akdeniz ‘e girebileceği düşünülmez. Söylentiye gülüp geçerler.
     Rus donanması Cebeli Tarık’tan Akdeniz’e geçer, Çeşme önünde, hiçbir tehlike beklemeyen Osmanlı donanmasının bastırır ve yakar. Bu olayın tarihi 1770’tir.
       XVIII. ve XIX. Yüzyılda gerileme sürer. Plevne savunma zaferi ile övünürüz ama Rus ordusu ilerler, Yeşilköy’e kadar gelir. Oraya bir zafer anıtı diker.
      Herkes istediği başlığı giymektedir. II.Mahmut bir birlik sağlamak için fes giyilmesini kararlaştırdığı zaman softalar fes yasaklandığı zaman tepki gösterecekler, fesi savunacaklardır. Okullarla büyüteç ile ateş yakmak gibi deneyler şeytan işi sayılır. II.Mahmut devlet görevlilerinin artık pantolon ve ceket giymelerini emreder. Kavuklu, Şalvarlı, Kaftanlı Osmanlı görevlilerinin yerini İstanbul’un redingot, boyun bağlı İskarpinli, çağdaş görünüşlü yeni Osmanlılar alır. Bu gibi yenileme çabaları yüzünden gericiler, Padişahı ‘’gavur Padişah ‘’diye anarlar.
       Gerilemeyi durdurmak, çağa yaklaşmak, gelişmeyi sağlamak için Padişah Abdülmecid Tanzimat ‘ı ilan eder. Olumlu etkileri olur ama halka yayılmaz Tanzimat tarzı yaşayış İstanbul ve İzmir’de bir iki semtte gerçekleşir. Eski ile yeninin çatışması sürüp gider.
        Osmanlı İmparatorluğu 1886’da iflas eder. Borçları ödeyebilmek için vergileri yabancı bir kurumun toplaması kabul edilir(Duyum-u Umumiye ). Bu olgu devletin ne durumda olduğunu anlatmaya yeter.
        1912 Balkan Savaşı devletin ordusu, yönetimi, morali, örgütlenişi ile bitişe yaklaştığını gösterir. İki büyük Osmanlı ordusu, yeni kurulmuş dört küçük devletin orduları önünde bozguna uğrar. Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelirler. Edirne güçlükle geri alınır.
         400 yıllık Rumeli bir ayda elden çıkmıştır. İstanbul sağ kurtulabilen Rumeli göçmenleri ile dolar. İstanbullular vatan kaybetmenin ne kadar acı bir olay olduğunu bu göçmenlerden öğrenirler. Oysa kısa bir süre sonra aynı acı olayı kendileri de yaşayacaklardır.
        Dört yıl süren 1. Dünya savaşından Osmanlı Devleti yenik çıkar. Mondros Ateşkes anlaşması Sevr antlaşmasının imzalar(10 Ağustos 1920 ). Bu yönetimin niteliğini belirten bir örnek vereyim. Yunan Ordusu Uşak ve Bursa’ya doğru yürüdüğü sırada, İstanbul hükümetinin Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi bir demeç vererek Müslüman Türklere diyor ki:
       ‘’Yunan Ordusunun başarısı için dua ediniz.’’
          Anadolu yoksul ve cahildir. Altı yıldır savaşmaktan bitkin düşmüştür. Yeniden dört yıllık bir savaşı daha göze alacağına kimse inanmaz. İnanmayanlar yanılırlar. Anadolu hem emperyalistlere, hem düşmanla işbirliği halindeki İstanbul yönetimine karşı ayaklanır.
           Milli Mücadele yurt sevgisinin emperyalizmden de, saltanattan da daha güçlü olduğunu kanıtlayan bir destandır. Kuva-yı Milliye Çanakkale ruhunun daha güçlenmiş, daha bilinçlenmiş, daha yaygın bir devamıdır. Kadınlar ve erkeler, Atatürk gibi dahi bir liderin yönetiminde dört cephede birden savaşır. Çıplak ayak, yarım üniformalı, tüfeğinin kayışı ipten Mehmetçik ve yurdu canlarından aziz bilen subaylar, Batının şaşkın gözleri önünde, Anadolu’yu parçalamaya, paylarına almaya gelenlerin hepsini yenerler. Son kalıntı Yunanlıları da İzmir’e kadar kovalarlar, denize dökerler. Tarihin akışı değişir.
         Mudanya Müzareke Anlaşması ile Trakya Meriç’e kadar geri alınır. Lozan diplomasi Tarihinin en çetin en başarılı örneğidir. 29 Ekim 1923’de Türkiye Büyük Millet Meclisi saat 20.30’da Cumhuriyeti ilan eder. Gece şehirler top sesleri ile uyanır. Bunlar Cumhuriyet toplarıdır. Osmanlı devletinin külünden yeni bir devlet  kurulmuştur .
       Cumhuriyetin 600 yıllık Osmanlı Devleti’nden ve toplumundan devraldığı miras şöyledir: Gurur ibret ve üzüntü verici sahnelerle dolu, renkli bir tarih, Büyük bir mimari birikim, zengin bir şiir ve musiki alemi, ilke olarak dine dayalı bir rejim, Yorgun bir hanedan, Yarı sömürge halinde, güçsüz bir devlet, İdari ekonomik, mali hukuki kapitülasyonlar,
        Halk yurttaş değil, kul,
        İlkel bir tarım toplumu,
        İflas etmiş bir maliye,
        Büyük bir dış borç,
        Hasta bir ekonomi,
        Sıfır ağır sanayi,
        Cılız bir küçük sanayi,
        Kişi başı milli gelir 4 lira,
        Kişi başı kamu harcaması 50 kuruş,
        Elbise düğmesi bile ithal ediliyor,
        Sıtma, frengi, verem, trahom yaygın,
        0-2 yaş grubu çocuklarda ölüm oranı yüzde 60,
        Sadece 337 doktor bulunuyordu,
        Bütün imparatorlukta sadece 158 ortaokul ve lise, medrese uzantısı
        Bir tek üniversite var
        Anadolu çağdışı ilkel medreselerin elinde,
        Tüm liselerde okuyan kız öğrenci sayısı 230, Bütün meslekler erkeklerin  tekelinde,
        Kadının seçme, seçilme hakkı yok, yani yurttaş sayılmıyor,
        Kadınların toplumsal hayatları ve hakları yok,
        Okuryazar olma oranı erkelerde yüzde 7, kadınlarda binde 4,
        İstanbul ve kısmen İzmir’le sınırlı ölgün bir sanat hayatı,
        Bütün Türkiye’deki gazetelerin toplam satışı ancak yüz bin dolayında,
        Hemen hemen bütün yasalar çağın gereklerinin gerisinde,
        Ülke birçok alanda ortaçağı, ortaçağ ilkeliğini yaşıyor.
        İşte Cumhuriyetin devraldığı, bazılarının özlemini çektiği Osmanlı mirası budur, bu kadardır.
        Cumhuriyetçiler bütün bu sorunları çözmek, engelleri kaldırmak, gelişmeyi sağlamak için kolları sıvarlar.
       Türkiye, tam bir kurtuluş için yüz bin sivil ve asker kayıp vererek kavuştuğu bağımsızlığı bir daha yitirmemek, bir daha ezilmemek, yenilmemek, milli egemenliği ve geleceği güven altına almak ve kalkınmak için yeni insanlardan kurulu, yeni bir toplum, yeni ve milli bir devlet yaratmalı, aklı özgürleştirmeli, dini desteklemeli ama çıkar için kullanılmamasını sağlamalıydı.
Yorulmadan, heyecanla çalışmaya koyulurlar.
Gepgenç kızlarımız öğretmen olarak katır sırtında dağ köylerine gideceklerdir.
       Bütün devrimlerin amacı, aklı fikri ve vicdanı hür, bilgili, görgülü, bilime ve sanata saygılı, hurafeden uzak, yurtsever, çağdaş, özgür ruhlu, yeni insanı yaratmaktadır. Bütün devrimleri bu amacın ışığı altında yorumlamalıdır.
     Batının objektif düşünürleri Milli Mücadele’yi ve onu izleyen Cumhuriyet dönemini, Türk Mucizesi diye adlandırıyorlar.
     Bu saptamayı desteklemek için Cumhuriyetin ilk 15 yılını, rahmetli Atatürk dönemini birkaç çizgi ile yansıtmak istıyorum.
     Ana hedef çağdaş uygarlığa ulaşmak, onu paylaşmak, ona katkılarda bulunmaktadır. Bütün insanlığın ister istemez paylaştığı paylaşmak, zorunda kaldığı bu evrensel uygarlığın özü, bilim (+teknoloji) ve sanattır. Artık çağı gözden kaçırmaya, geride kalmaya hakkımız yoktu.
      Atatürk döneminde maddi kalkınma ile sosyal ve kültürel kalkınma birlikte yürütülür (Toplu kalkınma ).
        Bu 15 yılın ortalama kalkınma hızı %10’ dur,
        Sanayileşme hızı  %19 ‘dur,
        Demir –çelik sanayi ile savunma sanayi kurulmuştur,
        Merkez Bankası altın ve döviz dolu,
        Tek kuruş dış borç yok,
        Osmanlı borcu anlaşmaya göre ödeniyor,
        Kayseri’deki uçak fabrikasının yaptığı uçaklar göklerimizde uçmaya başlar,
        İlk denizaltımızın yapımına girişilir,
        Limanla ve demiryolları millileştirilir,
        4000 km demiryoluna, 3000 km yeni demiryolu eklenir,
        Çağdaş yasalar yürürlüğe girer,
        Kadının önündeki bütün maddi ve manevi engeller kaldırılır,
        Millet mektepleri, halkevleri açılır (kısa bir süre sonra köy Enstitüleri de açılacaktır),
        Konservatuar eğitimine başlar,
        Üniversite reformu gerçekleştirilir,
        Demokrasinin ve çağdaşlığın zorunlu koşulu olan laiklik benimsenir,
        Planlı kalkınmaya geçilir, Anadolu’nun uygun yerlerine büyük fabrikalar yapılır,
       Eğitimde, sporda, sanatta önemli gelişmeler elde edilir,
       Salgın, yaygın hastalıklara çok büyük mücadele açılır, hepsi dizginlenir,
       Bütün komşularla barışçıl ilişkiler kurulur,
       Bu dönemde Batıdan bir kuruş yardım alınmamış, kimseye imtiyaz verilmemiştir.
Bunca başarı, Doğudaki isyana, dünya krizine, Türk İtalyan gerginliğine, yeterli okur-yazar ve uzman bulunmamasına, araç-gereç azlığına, gelir yetersizliğine rağmen gerçekleştirilmiştir.
Bu gelişmelerin başarıların her biri bir uygarlık destanıdır. Bu gelişme mucize demek abartılı değil, gerçeğin hakkını vermektedir.
Birer sadık, bilinçli ve mutlu Cumhuriyetçi olarak yetiştirmek zorunda olduğumuz köylü, kasabalı ve şehirli çocuklarımıza, gençlerimize Milli Mücadele ile Cumhuriyetten oluşan Türk mucizesini çok iyi ve doğru anlatmaya başarmak zorundayız.
Bu her bilgili yurttaşın yurttaşlık görevidir.  
halaTÜRK olmadıgınızı inkar edebilirmisiniz
 
                                   TURGUT ÖZAKMAN
                                                                        

CUMHURİYET TARİHİ YALANCILARI

CUMHURİYET TARİHİ YALANCILARI

Cumhuriyet Tarihi yalancıların en büyük yalanlarından biri “Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerle savaşmadık, onlar 1921’de zaten resmen tarafsızlıklarını ilan etmişlerdi” yalanıdır. Ömer Kürkçüoğlu, Cemil Koçak, İdris Küçükömer, Kadir Mısıroğlu, Yalçın Küçük, Fikret Başkaya, Abdurrahman Dilipak ve Mehmet Altan gibi “yobaz”, “liboş” ve “Marksist” tarihçi, yazar ve akademisyenlerin bu iddiasının aslında hiçbir “bilimsel temeli” yoktur.

“Düzenin Yabancılaşması” kitabıyla tanıdığımız İdris Küçükömer, “Sivil Toplum Yazıları”nda, “Kurtuluş Savaşı Yunanlılara karşı kazanılmıştır. Kurtuluş Savaşı bir Türk-Yunan savaşıdır!” tezini ortaya atmıştır. Yine aynı dönemlerde “deliliği tescilli” Şeriatçı yazar Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşı’ndan ‘Türk-Yunan muharebesi!” olarak bahsetmiştir. Daha sonra, “Modern Türk Tarihini tersten yazdım, her olayın tersini kanıtlamaya çalıştım ve sanırım başarılı oldum!” diyen “tez hastası” Yalçın Küçük bağıra çağıra aynı tezi gündeme getirmiştir. Küçük’e göre “Kurtuluş Savaşı tarihi baştan sona yanlıştır!” Hatta o kadar yanlıştır ki, mesela Birinci İnönü Zaferi diye bir savaş hiç olmamıştır! Antiemperyalizmden bahsetmek mümkün değildir! En fazla bahsedilebilecek Yunanlılarla yapılan savaş olabilir! Türk-Yunan Savaşı tezleri daha sonraki dönemlerde Fikret Başkaya gibi “Solcular” ve Abdurrahman Dilipak gibi “Şeriatçı” yazarlar tarafından da yinelenmiştir.

GÜNÜMÜZÜN ALİ KEMALLERİ VE MEHMET ALTAN

“Kurtuluş Savaşı’nda İngilizlerle savaşılmamıştır” tezi günümüzün Ali Kemalleri’nce sıkça dile getirilmektedir. Okudukları birkaç “Cumhuriyet Tarihi yalanına” sarılan günümüzün Ali Kemal’leri, köşelerinde çalakalem “İngilizlerle savaşmadık ki…” diye çığlık atmaktadırlar. İşte günümüzün en ateşli Ali Kemallerinden biri olan Mehmet Altan’ın 30 Ağustos 2009 tarihinde Star gazetesindeki köşesinde yayınladığı “30 Ağustos ve İngiltere” adlı yazısından bir bölüm:

    “….İngiltere, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz’dan çok önce, 14 Nisan 1921’de, Türk-Savaşı’nda kesin tarafsızlığını belirten notasını Yunan hükümetine bildirdi. Bunu İngiliz Parlamento tutanaklarında da görüyoruz. Örneğin, 13 Nisan 1921’de Avam Kamarası’nda Sir C., İngiltere’nin Türk Milliyetçi Kuvvetleri’yle savaş halinde olup olmadığını Başbakan’a sormuş. Hükümet adına cevap veren Mr. Harmsworth, bir barış antlaşması onaylanıncaya kadar teknik yönden ortada savaş halinin bulunduğunu fakat mevcut Türk-Yunan çatışması karşısında İngiliz tutumunun tarafsızlık olduğunu söylemiştir. Keza… Lordlar Kamarası’nın 21 Nisan 1921 tarihli oturumunda, Lord Lamington, Londra Konferansı’nın hemen ardından Yunanlıların Türklere karşı saldırıya geçmesini, Müslümanların ‘İngiltere’nin teşvikiyle yapıldığı’ biçiminde yorumlamalarına hükümetin ne dediğini sorar… Dışişleri Bakanı adına cevap veren Earl of Crawford, Müttefiklerin “sıkı tarafsızlık” uyguladıklarını vurgular. İngiltere ne Yunanlılara, ne de Türklere silah vermektedir. İstanbul’daki Müttefik askeri makamları da, Anadolu’da denetimleri altındaki demiryollarından yararlanılmasını durdurmuştur. General Harington, İzmit Yarımadası’ndaki Yunan Tümeni üzerindeki kumanda yetkisini bırakmıştır… Yunan kuvvetleri nezdindeki İngiliz irtibat subaylarına da artık tavsiyelerde bulunmamaları ve hiç bir biçimde müdahale etmemeleri yolunda talimat verilmiştir. Kısacası… Öncesi ve sonrasıyla, Büyük Taarruz, düvel-i muazzama karşı yapılan bir savaştan ziyade sadece Yunanlılara karşı yapılan bir savaştır.”

2. Cumhuriyetçi Prof. Mehmet Altan’ın İngilizlerin “tarafsızlık politikasının” tamamen iç kamuoyuna yönelik “göstermelik” bir politika olduğunu görememesi ve Büyük Taarruz öncesinde İngilizlerin Mustafa Kemal’e ve Milli Harekete karşı aldıkları önlemleri, yaptıkları planları bilmemesi ya büyük bit “cahilliktir”, ya da büyük bir “hainliktir”. Ben, Prof. Altan’ın “cahil” olduğunu düşünmüyorum…

Oysa ki, Türk Milli Kuvvetleriyle savaştıklarını bizzat İngilizler itiraf etmişlerdir. Örneğin, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri, Amiral de Robeck, 1919 Haziranında Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği bir raporda bu gerçeği şöyle ifade etmiştir:

    “Biz halen Türkiye ile savaşmaktayız. Barış Antlaşması’nın (Sevr) bütün Türkleri bir araya getirdiğini görerek yeni bir savaşa devam edecek miyiz?”

Büyük Taarruz sonrasında bir gazetecinin Mustafa Kemal’e sorduğu, “İngiltere’yle savaşacak mıyız?” sorusuna Mustafa Kemal, şu cevabı vermiştir:

    “İngiltere ile barış imzaladık mı ki, bu sorunun yeri olsun! Yüz kez savaş durumundayız, bin kez savaş durumundayız…”

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA İNGİLİZ POLİTİKALARI

I. Dünya Savaşı’nı kazanan İngiltere, bu savaşta 750 bin civarında kayıp vermiştir. Dahası savaş sonrasında İngiliz kontrolü altındaki İrlanda da, Mısır da, Afganistan da ve Hindistan da geniş çaplı ayaklanmalar çıkmış, bağımsızlık isyanları patlak vermiştir. Ayrıca, İngiliz kamuoyu da artık savaş istememektedir: I. Dünya Savaşı, “ekonomik” ve “askeri” bakımdan İngiliz insanını fazlasıyla yıpratmıştır. Ancak, Güneş Batmayan İngiliz İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nın galip ülkesi olarak, hem sömürgelerdeki isyanları bastırmak, hem de yeni sömürgeler elde etmek için politikalar üretmeye başlamıştır. Bu politikaların en başında, Osmanlı’nın Anadolu coğrafyasını parçalamak ve özellikle Boğazlara ve Güneydeki Musul, Kerkük gibi “petrol” bölgelerine el koymak gelmektedir. Savaş yorgunu İngiltere, Anadolu’yu parçalama işinde Yunanistan’dan yararlanmaya karar vermiştir. Türk düşmanı Lloyd George ve Hükümeti, Yunanistan’a her türlü “maddi” ve “manevi” desteği vererek, “diri” Yunan ordusunu 15 Mayıs 1919’da Anadolu üzerine göndermiştir. İngiltere parlamento tutanakları incelenecek olursa (Salahi Sonyel ve Erol Ulubelen bu tutanakları yayınlamışlardır). Başta İngiltere Başbakanı Lloyd George olmak üzere İngiliz yetkililerin Türkiye’yi parçalamak ve Milli Hareketi yok etmek için hangi planları yaptıkları, Yunanistan’ı maddi ve manevi bakımdan nasıl destekledikleri görülecektir.

İngiltere, ayrıca Fransa, İtalya ve Ermenistan’ı da Anadolu’nun paylaşım planlarına dahil etmiştir. Dolayısıyla “Türk-Yunan Savaşı” diye küçümsenmek istenen Kurtuluş Savaşı, Doğan Avcıoğlu’nun da belirttiği gibi, aslında bir “Türk-İngiliz Savaşı”dır.

Dahası, İngiltere; Fransa ve İtalya ile birlikte Anadolu’nun birçok bölgesini bizzat işgal etmiştir.

Evet! Kurtuluş Savaşı’ndaki siyasi ve askeri gelişmelere paralel, İngiltere zaman içinde “farklı politikalar” izlemiştir. Örneğin, 1921 yılına kadar Yunanistan’ı açıkça destekleyen İngiltere, Anadolu’da Türk ordusuna açıkça kurşun sıkmaktan çekinmeyen İngiltere, Mustafa Kemal’in düzenli ordularının İnönü Savaşlarını kazanmalarından sonra göstermelik bir “tarafsızlık” politikası uygulamaya başlamıştır. Bu süreçte İngiliz yetkilileri, bir taraftan Padişah Vahdettin’i ve Sadrazam Damat Ferit’i kullanarak Milli Hareketi yok etmenin hesaplarını yaparken, diğer taraftan Milli Hareketin önderi Mustafa Kemal’e “barış teklifleri” yaparak, biraz yumuşattıkları Sevr Antlaşması’nı TBMM’ye kabul ettirmenin yollarını aramışlardır. Bu da yetmemiş, TBMM’deki Rauf Bey, Kazım Karabekir gibi bazı muhalif milletvekillerini kullanıp, Milli Hareketin önderi Mustafa Kemal’i Meclis içinden yapılacak bir “darbe” ile devirmeyi planlamışlardır. Türk orduları Büyük Taarruz’u kazanıp Yunan’ı denize dökmelerine karşın İngiltere hala Anadolu’yu boşaltmaya yanaşmamaktadır. İzmit’te ve Çanakkale’deki İngiliz birlikleri takviye edilmiş, 1922 Eylülünde İngiliz Dışişleri, General Harrington’a gerekirse Türk ordularıyla savaşma yetkisi vermiştir.

İNGİLİZLERLE SAVAŞMADIK MI? YALANINIZ BATSIN KAHROLASI YOBAZLAR VE LİBOŞLAR!

Şimdi gelelim en büyük Cumhuriyet Tarihi yalanlarından biri olan, “İngilizlerle savaşmadık! Türk orduları İngiliz ordularıyla karşı karşıya gelmedi! İngilizler bize tek bir kurşun bile sıkmadı!..” yalanına….

Sağ olsunlar! “Yobazlık” ve “liboşluk” adeta genlerine işlemiş kimi akademisyen, yazar-çizer tayfası, bu yalanı öyle sık ve öyle inanarak dile getirdiler ki, bu yalan zaman içinde adeta bir “şehir efsanesi” halini alarak yayılmıştır… Türk Kurtuluş Savaşı’nı küçültmek isteyen art niyetli çevrelerin beslediği bu şehir efsanesini yıkmanın zamanı geldi artık! Ne demişler! “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar!”

İşte “satılmış” tarihçilerin, araştırmacıların ve gazetecilerin, “Bize bir tek kurşun bile atmadılar!..” dedikleri İngiliz ordularının Türk ordularıyla Anadolu’da Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-19122) yaptıkları belli başlı savaşlar ve çatışmalar:

1. I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yapılan “gizli”, “açık” paylaşım antlaşmaları doğrultusunda Anadolu’yu işgal eden İngilizler, 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e çıkarak Anadolu içlerine ilerlemelerini bizzat kararlaştırmışlar ve bu Yunan çıkarması İngiliz subaylarının gözetimi ve denetimi altında gerçekleştirilmiştir. Nitekim, İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesi kararını, İngiliz Amirali Calthorpe, 14 Mayıs 1919 tarihinde öğleden sonra İzmir valisine ve Türk komutanına tebliğ etmiştir. Ancak Yunan işgallerinin İngilizlerin tahmin ettiğinden çok daha “kanlı” bir şekilde gerçekleştirilmesi Anadolu’da işgallere karşı bir halk hareketinin başlamasına yol açmıştır. Bu durumda, adeta “sömürgeciliğin kitabını yazmış olan İngiltere”, Türkleri daha fazla “kışkırtmamak” gerektiğini düşünerek “daha temkinli” davranmaya karar vermiştir. Özellikle 1919 yılı sonbaharında İngilizler Anadolu’daki milliyetçilere karşı da daha “ılımlı” davranmaya başlamışlardır. Nitekim, Mustafa Kemal’in Ali Galip Olayı’ndan ustaca yararlanarak Damat Ferit Hükümeti’ni düşürmesine ve milliyetçilere daha yakın Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin kurulmasına İngilizler karşı çıkmamışlardır. Dahası Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin Mustafa Kemal’le temas kurarak Amasya Görüşmeleri’ni yapması ve bu görüşmeler sonrasında İstanbul’da Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplanması için seçimlerin yapılmasına da İngilizler müdahale etmemişlerdir. Ayrıca İstanbul’da milliyetçilere yakın Mersinli Cemal Paşa’nın Harbiye Bakanı olmasına da ses çıkarmamışlardır. İngilizlerin bütün bu “ılımlı” adımlarının nedeni Milli Hareketi güç kullanmadan etkisiz kılmaktır. İngilizler, “Biz Türklerin düşmanı değiliz, bu nedenle Milli Harekete de gerek yoktur!” demek istemişlerdir. Nitekim, bu İngiliz oyunundan etkilenen kimi milliyetçiler, (Ki bunlar arasında Kazım Karabekir de vardır). Sivas Kongresi’ne gerek olmadığını ve Temsil Heyeti’nin dağıtılması gerektiğini savunmuşlardır. Erzurum Kongresi günlerinde İngiliz subaylarından Yarbay Rawlinson, Mustafa Kemal’le ve bazı milliyetçilerle görüşerek Milli Hareketi “barışçı” yolarla etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Kazım Karabekir’le de görüşen Rawlinson, ona, İngilizlerin Türkiye’nin toprak bütünlüğünden yana olduklarını, Mustafa Kemal’in barış koşullarının kabul etmesi gerektiğini, İngiltere’deki güçlü partilerin Türkiye’nin bağımsızlığını savunduklarını, dahası İngiltere’nin Türkiye’nin ekonomik kalkınması için de elinden geleni yapacağını belirtmiştir. Rawlinson’un bu “bol keseden” vaatlerinden etkilenen Kazım Karabekir Paşa, “İngilizler Türkiye’yi kazanırlarsa, birkaç Türk subay ve ulemadan oluşan bir kurulun, İngilizlerin 100.000 kişisinin söz dinletemediği yerlerde (İngiliz sömürgelerinde) dirlik ve düzeni koruyabileceğini ve Türk ulusunun her ferdinin İngiliz dostluğundan yana olduğunu” söylemiştir. Karabekir, Rawlinson’la yaptığı görüşmede İtilaf devletleriyle, özellikle de İngiliz İmparatorluğu’yla dostça ilişkiler kurmak niyetinde olduklarını belirtmiştir. Mustafa Kemal, 8 Ocak 1920’de Kazım Karabekir’e gönderdiği kapalı tel yazısında, bu tür açıklamalarından dolayı Kazım Karabekir Paşa’yı, üstü kapalı “uyararak”, Rawlinson’un, eğer İngiliz Hükümeti’nin resmi görevlisiyse Ankara’ya gelerek Temsil Heyeti ile görüşmesi gerektiğini belirtmiştir.

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal, bu “İngiliz oyunlarını” fark etmiştir. Bu doğrultuda Anadolu’daki sivil ve askeri yönetim üzerindeki etkisini artırmış, Kuvayı Milliye Hareketi’ni yurt geneline yaymış, özellikle İngilizlerin bulunduğu Batı Anadolu ve Boğazlar bölgesindeki Kuvayı Milliye güçlerini Ali Fuat Paşa ile daha da güçlendirerek İzmit’i ve İstanbul’u tehdit etmeye başlamıştır. Nitekim Mart ayını sonlarında Milli Kuvvetler, Kilikya’dan İzmit’e kadar uzanan bölgede egemenlik kurmuşlardır. İşte, Mustafa Kemal’in kontrolündeki ve Ali Fuat Paşa’nın başında bulunduğu Milli Kuvvetlerin Boğazları tehdit etmeye başlaması üzerine tedirgin olan İngilizler, Milli Kuvvetlere “yumuşak davranma stratejisini” bir kenara bırakarak silaha sarılmışlardır. O günlerde İngiltere’nin İstanbul’daki temsilcisi Londra’ya gönderdiği bir raporda, “İzmit’i terk edersek, İstanbul milliyetçilerin eline düşer… Mustafa Kemal’in askerleri Gebze’ye kadar geldi . Haydarpaşa ve Üsküdar’ı Kemalistlerin basmasından korkuyoruz” demiştir. İngiltere’yi silaha sarılmaya iten tek neden, Milli Kuvvetlerin, İzmit yakınlarına gelip Boğazları tehdit etmeleri değildir, ayrıca İngiltere’nin barış görüşmelerinden de istediği sonucu alamaması, Mustafa Kemal’in masa başında da İngilizlere güçlük çıkarması, İngilizlerin saldırganlaşmasında etkilidir. İngilizleri o günlerdeki Maraş olaylarını da bahane ederek Milli Harekete karşı askeri güçle saldırıya geçmeye karar vermişlerdir. Londra Konferansı görüşmeleri sırasında, 5 Mart 1920’de Lloyd George’un yaptığı şu açıklama, İngiltere’nin yeni politikasını gözler önüne sermektedir:

    “Yunan askerleriyle birlikte Türkiye’de 160.000 askerimiz var. Türklerin ise 80.000. Fransız, İngiliz ve Yunanlılardan meydana gelen her iki asker, bir Türk askerini yenemez ise bu konferansı durdurup Türklerin bütün isteklerini kabul edelim!” demiş ve barış şartlarının kuvvet yoluyla savunulacağını belirterek sözlerine şöyle devam etmiştir: “Mustafa Kemal Paşa adi bir çeteci değildir. Türk Hükümeti’nin atadığı Erzurum valisidir. Bu Türk valisi bizim müttefikimize (Maraş’ta Fransızlara) saldırsın, biz hiçbir harekette bulunmayalım. Bu olamaz. Hemen en enerjik tedbirleri almalıyız. İlk iş olarak Mustafa Kemal Paşa’nın atılmasını istemeli, sonra Müttefik Kuvvetlerle İstanbul’u işgal etmeliyiz.”

Lloyd George, 1920 yılı içinde her fırsatta Milli Harekete karşı “şiddet” ve “güç” kullanmaya çalışmıştır. Örneğin, 23 Ağustos 1920 tarihinde de İtalyan Başbakanı’nı Türkler üzerine silahlı birlikler göndermeye ikna etmeye uğraşmıştır. “İstanbul’daki Türkler artık o eski yumuşak Türkler değil, Çanakkale’de gemilerin hiçbir rolü olmuyor. Mustafa Kemal hemen hemen bitmiştir. Elinde hiçbir savaş malzemesi yok. Buna rağmen Türkler bilinemez” diyerek Türklere yönelik saldırılara ağırlık verilmesini istemiştir.

Milli Hareket’e yönelik “şiddet” kullanmaya karar veren İngilizler, 16 Mart 1920’de silah zoruyla İstanbul’u resmen işgal etmişler ve İstanbul Hükümeti’ni sıkıştırmaya başlamışlardır. Harbiye Bakanı Fevzi Paşa’nın ifadesiyle, “Hükümet nota bombardımanına tutulur…” 17 Şubat 31 Mart arasında Babıali’ye 5 nota verilmiştir. Baskılara dayanamayan Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin istifa etmesinden sonra kurulan Salih Paşa Hükümeti de fazla dayanamayarak istifa etmiştir. 5 Nisan 1920’de İngiliz isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirecek olan Damat Ferit Paşa Hükümeti kurmuştur.

Böylece, Saray, tam anlamıyla İngilizlerin kontrolüne girmiştir. İngilizler, Padişah Vahdettin’i ve Sadrazam Damat Ferit’i kullanarak Milli hareketi ezmek için her yola başvurmuşlardır. Önce Anadolu’daki Mustafa Kemal’i ve milliyetçileri “dinsiz” ve “zındık” ilan eden bir fetva almışlar, (11 Nisan 1920) daha sonra bu fetvayı kendi uçaklarıyla dağıtmışlar, sonra iç isyanları çıkarmışlar, daha sonra da Padişah’tan Mustafa Kemal üzerine bir ordu gönderilmesini istemişlerdir. (7 Nisan 1920). İngilizler, bu orduyu kendi askeri güçleriyle destekleyeceklerini belirtmişlerdir. Ordunun savaş araç gereçleri, İstanbul’da İngiliz kontrolü altındaki depolardan karşılanmıştır. Böylece Padişah Vahdettin, milliyetçileri ortadan kaldırmak için Kuvayı İnzibatiye denilen Hilafet Ordusu’nu görevlendirmiştir. Hilafet Ordusu, Nisan sonu ve Mayıs başında İzmit ve civarına yığınak yapmaya başlamıştır. Taze kuvvetlerle güçlendirilen İngiliz birlikleri de Halifelik Ordusu’nun İzmit ve gerisindeki ordugahlara yerleştirilmiştir. Bu sırada İngilizlerin maddi ve manevi olarak destekledikleri ve Milli Harekete karşı başka bir oluşum da Cemiyet-i Ahmediye’dir. Bu cemiyeti, silah ve mühimmat bakımından da destekleyen İngilizler Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’yle de görüşerek millicilere karşı bir fetva almak istemişlerdir. Cemiyet-i Ahmediye, Anzavur İsyanı’nın patlak vermesinde etkili olmuştur.

İngilizler, Milliyetçilere yönelik bu saldırı hazırlıkları dışında Anadolu’daki, Yunan ordusunu da alarma geçirerek “hazır” olmalarını istemişlerdir. 17 Mayıs 1920’de, İtilaf devletleri, İngiltere’nin Hyte kasabasında yaptıkları toplantıda, Yunan ordularının Batı Anadolu’yu işgale başlamasını, ancak bunun ilk aşamada Bursa ile sınırlı kalmasını kararlaştırmışlardır. Bu sırada ABD Senatosu da Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini uygun gören bir karar almıştır.

Halifelik Ordusu, Kuvayi Milliye karşısında bir varlık gösteremeyerek geriye İzmit’e çekilmek zorunda kalmıştır. 14 Haziran 1920’de Ali Fuat Paşa’nın kontrolündeki Milli Kuvvetler, İzmit’e doğru saldırıya geçmişler ve İzmit’te bekleyen İngiliz birlikleriyle Türk Milli Kuvvetleri sıcak çatışmaya girmişlerdir. Batı Cephesi Kuvayı Milliye Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa bu çatışmayı şöyle anlatmaktadır:

      “İngilizler, İzmit etrafında, Hasanpaşa, Solaklar, Tepe Köy, Ağa Köyü hattının bazı yerlerine siperler kazarak buralara Halife Kolordusu’ndan 1, 2 ve 3. alayları yerleştirmişler ve bunların cenah ve gerilerine de iki üç İngiliz taburu koymuşlardı. İzmit Limanı’nda bulunan birkaç parça İngiliz Savaş gemisi de söz konusu savunma mevkinin sağ kanadını ateşleriyle koruyabilecek bir durum almıştı.”
    “14 Haziran sabahının erken saatlerinde önceden kararlaştırdığım plan gereğince her taraftan yapılan baskın saldırıları Halife Kolordusu’nun birlikleri üzerinde beklediğimiz etkiyi yapmış, piyadelerinin hemen hepsi direnme göstermeksizin tüfek ve makineli tüfekleriyle bizim tarafımıza geçmişlerdi. Yalnız topçuları Kumla Çiftliği civarında mevzi alarak üzerimize ateş açmak cüretinde bulunmuştu. Fakat topçumuzun şiddetli ateşi karşısında ateş keserek İzmit şehrinin girişine sığınmışlardı. Öğleye kadar Hacı İbrahim, Solaklar, Tepeköy, Akköy hattı tarafımızdan işgal olunmuş, Halife birliklerini bizimle savaşa sokmak amacıyla üzerimize ateş açmış olan bazı İngiliz birlikleri, İzmit içerisine kadar sürülmüştü.”

Bu durumda bir İngiliz subayı, elinde beyaz bayrak Ali Fuat Paşa’nın karargahına gelmiş ve ateşin kesilmesini istemiştir. Eğer hareket durdurulmazsa savaş durumu yaratacakları tehdidini savurmuştur. Ali Fuat Paşa ise İngiliz subayından İzmit’in boşaltılmasını istemiştir. Görüşme sona erdikten bir süre sonra İngiliz uçakları Türk birliklerinin üzerine bomba yağdırmaya başlamıştır.

Yine Ali Fuat Paşa’ya kulak verelim:

    “İngiliz uçaklarının bu saldırısı üzerine 14/15 Haziran gecesi baskın hareketi ile İzmit’in işgaline karar vermiştim. Ne yazık ki bu baskın İzmit’in kuzeyini inatla savunmakta olan Ermeni çetelerinin direnmesine rastlamış ve bu nedenle bir sonuç vermemişti. 15 Haziran’da İngilizlerin İzmit’i boşaltacakları söylentisi dolaşmışsa da gerçekleşmemişti. Aynı gün İzmit’in kuzeyine karşı tekrarlanan saldırı hareketimiz şehrin kenarlarına kadar ilerlemişti. 16/17 Haziran’da İngilizlerin karadan ve denizden İzmit’i savunmaya başlamaları üzerine hareketimizin biçimi ve niteliği değişmiş, esasen bu saldırılardan beklediğimiz sonuçlar da sağlanmış olduğundan, hareketimizi durdurmuş, birliklerimizin eski mevkilerine dönmeleri kararını vermiştim.”

Ali Fuat Paşa, anılarında, İngilizlerle bir kere daha sıcak çatışmaya girildiğini şöyle anlatmaktadır:

“Kütahya’nın Milli kuvvetlerimiz tarafından işgalinden sonra İngilizler evvela çekilmiş, fakat sonra eski yerlerine dönmek istemişlerdi. Milli Kuvvetler Kumandanı ise geri dönüşlerine izin verilmeyeceğini bildirmesi üzerine iki taraf arasında bir müsademe olmuş, mateessüf iki taraf da kayıplar vermişti.” Söz konusu çatışma 24 Eylül 1920’de gerçekleşmiştir.

2. Ali Fuat Paşa’nın emrindeki Milli kuvvetlerin 15 Haziran 1920’de İzmit’teki İngiliz birliklerine yönelik yaptığı saldırının intikamını almak isteyen İngilizler, 22 Haziran 1920’de Yunan birliklerini harekete geçirmişlerdir. “Yunan birlikleri kısa bir sürede, Bandırma, Bursa ve İzmit bölgesini işgal ederek İngiltere hesabına Boğazları güvenlik altına alırlar. İngilizler, Anzavur Paşa kuvvetleri ile Süleyman Şefik ve Suphi Paşaların Halifelik Ordusu’nun başaramadığı bu işi Venizelos’un Yunan Ordusu’na yaptırmak kararındadırlar.”

Doğan Avcıoğlu’nun dediği gibi, “Aslında 22 Haziran 1920 Yunan ilerlemesi tamamen İngiltere’nin kontrolünde bir saldırıdır. Saldırı planları İngiliz kurmayları ile birlikte hazırlanmıştır. Olayların iç yüzünü bilme bakımından geniş olanaklara sahip bulunan Prof. A.Toynbee, saldırı planlarının İngilizlerle birlikte hazırlandığını yazmaktadır.”

İngilizler, 22 Haziran 1920 Yunan saldırında Yunan ordusuna sadece saldırı planlarını hazırlayarak destek olmamışlar aynı zamanda bu saldırıyı Yunan ordusuyla birlikte yürütmüşlerdir. Mudanya-Gemlik gibi Marmara Denizi sahil kasabaları Yunan-İngiliz ortak hareketiyle işgal edilmiştir. 22 Haziran’da Akhisar, 23 Haziran’da Kırkağaç, Soma ve Salihli, 25 Haziran’da da Akşehir işgal edilmiştir. İngiliz destekli Yunan birlikleri, 30 Haziran’da Balıkesir’i, 2 Temmuz’da Kırmesti (M. Kemal Paşa)’yı ve Karacabey’i işgal etmişlerdir.
İngilizler, 6 Temmuz 1920’de Gemlik’i işgal etmiştir. Burada İngiliz birlikleriyle Türk birlikleri çatışmaya girmiştir.

İngiliz ordusunda görevli Prof. A. Toynbee’nin, Gemlik’in işgaliyle ilgili yazdıkları, İngiliz-Yunan ortak hareketini olanca açıklığıyla gözler önüne sermektedir:

    “Milliciler çekilmişlerdi. Gemlik, Yunan birlikleriyle işbirliği yapan İngiliz donanması tarafından işgal edilmişti. Halen Yunan zulmünün hüküm sürdüğü bölgedeki Yunan Genel Komutanlığı Tümen Karargahı binalarını daha önce biz (İngilizler) kullanıyorduk. Duvarlarda İngilizce yazılmış uyarı yazıları hala okunabilir durumdaydı…”

Gemlik, İngiliz-Yunan ortak planlarıyla, İngiliz-Yunan deniz ve karar birliklerince ortaklaşa işgal edilmiştir.
3. 25 Haziran 1920’de, Yunan saldırıları sırasında İngilizler, bir kısım Türk kuvvetini cepheden uzak tutmak için Marmara’nın Güney kıyılarını gözlemişler ve Mudanya’ya asker çıkarmışlardır. Buradaki Türk kuvvetleri de İngilizleri ateşle karşılamış, bazı kayıplar verdirmiş, fakat daha sonra kasabının dışındaki mevzilerine çekilmek zorunda kalmışlardır. 6 Temmuz 1920’de bir İngiliz deniz filosu, Mudanya’yı üç saat kadar topa tuttuktan sonra işgal etmiştir. Bu İngiliz saldırısı sırasında 25 Türk askeri şehit olmuştur. Bu İngiliz saldırısının da etkisiyle 8 Temmuz’da Bursa Yunanlılarca işgal edilmiştir. Bursa’nın işgalinde İngilizlerin nasıl bir tavır takındıklarını görmek için, Amiral de Robeck’in, 25 Haziran 1920’de yayınladığı şu ültimatoma göz atmak yeterlidir: “Herhangi bir yerdeki İngilizlere ve öteki Müttefiklere karşı bir harekata girişildiği veya düşmanca bir eylemde bulunulduğu takdirde Bursa kentini donanmanın ağır silahlarıyla bombardımana tutmakta veya uçaklarla saldırıya geçmekte tereddüt göster-meyeceğim.” Bursa Vali Vekili Albay Bekir Sami, bu İngiliz tehdidine şu karşılığı vermiştir: “Mudanya’yı 24 saat içinde terk etmediğiniz takdirde milliyetçilerin direnişi sonunda dökülecek kanın sorumluluğu size ait olacaktır.”

4. 20 Temmuz 1920’de iki İngiliz zırhlısının katıldığı bir İngiliz-Yunan karma birliği de Tekirdağ’ı, Edirne’yi ve bütün Doğu Trakya’yı işgal etmiştir. Tekirdağ’a yapılan Yunan çıkarması, İngiliz ve Yunan filolarının korumasında yapılmıştır. İşgale ateşle karşılık veren Türk topu, İngiliz ve Yunan savaş gemilerince ortaklaşa tahrip edilmiştir.

5. 21 Haziran 1920’de, 150 kişilik bir Türk kuvveti, Çamlıca tepelerinde İngiliz mevzilerine saldırmıştır. İngilizler saldırıyı makineli tüfek ve top ateşiyle püskürtmüşlerdir.

6. 5 Temmuz 1920’de Boğaziçi’nin Asya kıyılarındaki Türk çeteleri İngiliz kuvvetlerine saldırmışlardır. Çatışma bütün gün boyunca devam etmiştir. Bu çatışma sırasında İngiliz gemileri sahili ve Beykoz’u topa tutmuşlardır. Beykoz’a yönelik saldırıya bir İngiliz birliği ve bir İngiliz torpidosu katılmıştır. ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol bu Türk-İngiliz çatışmasını, “Boğaziçi’nin Asya kıyısında Türk kuvvetleri İngiliz kuvvetlerine saldırdı… Çatışma bütün gün sürdü. İngilizler, karadaki kuvvetlerine yardım için, sahil ve Beykoz’u gemilerinden bombardıman ettirdi.” diyerek rapor etmiştir.

7. 10 Temmuz 1920’de İngilizler, Kuvayı Milliye’ye karadan ve havadan hücum etmişlerdir. Bu saldırıda önemli bir başarı elde edemedilerse de, Ali Fuat Paşa’nın verdiği bilgiye göre, bu saldırı, çevredeki Ermeni ve Rum çetelerinin saldırılarını artırmalarına neden olmuştur.

8. 11 Temmuz 1920’de Yunanlılar bir İngiliz savaş gemisinin korumasında Karamürsel’e 400 asker çıkarmışlardır. 1 Temmuz 1920 tarihli İkdam gazetesi, İngilizlerin Karamürsel’de yaptıkları vahşilikleri, “Medeni Adamlar! İngilizlerin Karamürsel’de insanlık dışı hareketleri…” başlığıyla okuyucusuna duyurmuştur.

9. 12 Temmuz 1920’de İznik Yunan ve İngiliz kuvvetlerince işgal edilmiştir. İznik, daha önce de 19 Mayıs 1919’da İngilizlerce işgal edilmişti.

21 Temmuz 1920’de, Lloyd George Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, “Türkiye tamamıyla parçalanmalıdır. Bundan üzüntü duymak için hiçbir sebep yoktur. İngiltere Hükümeti en uygun hareket ederek Yunan birliklerinin istihdamını görüyor. Bu birlikler büyük şevk ile dövüştü. Görevi on günde tamamladı. Fransızların yardımını da elde ettik.” demiştir.

10. 5 Eylül 1919’da bir İngiliz taburuyla bir Fransız taburu ve iki batarya Hatay Dörtyol’un Gürlevik mevkiinde Kara Hasan ve çetesiyle çarpışmış, çarpışmada bir hayli kayıp veren İngiliz ve Fransız birlikleri Dörtyol’a çekilmişlerdir.

11. 27 Eylül 1919’da Merzifon’daki İngiliz birliği Samsun’a çekilirken, kendisini izleyen bir Kuvayı Milliyle birliğiyle çarpışmıştır.

12. Adana’da da Milli kuvvetlerle İngilizler arasında sıcak çatışmaların yaşandığını bizzat İngiliz raporlarından öğrenmekteyiz. Örneğin, 22 Kasım 1920 tarihli İngiliz Genel Rapor’unda,”Mustafa Kemal’in ordusu Adana’da İngilizlerle çarpışmakta ve Cezayir’de İngilizleri tehdit etmektedir” denilmiştir.

13. İngiltere, Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna kadar, hatta daha sonraki dönemlerde hep Musul’la ilgilenmiştir. Bölgedeki zengin petrol kaynaklarından dolayı Musul’u ele geçirmek isteyen İngilizler Anadolu’da ilk olarak (3 Kasım 1918’de) burayı işgal etmişlerdir. İngilizler, sadece bölgeyi işgal edip kontrol altından tutmakla kalmamışlar, aynı zamanda türlü entrikalar da çevirmişlerdir. Örneğin İngilizler, Irak’taki Kürtleri doğrudan doğruya korumaları altına almış ve bir ara Hindistan’a sürdükleri Süleymaniye’de çok iyi tanınan Şeyh Mahmud’u kazanmaya çalışmışlardır. Mustafa Kemal ise Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musulu’u İngilizlere kaptırmamak için elinden gelen her yola başvurmuştur. Bu yoların için de “savaş” da vardır. Mustafa Kemal, Musul’u İngilizlerden almak için, Antep’te Kuvayı Milliye Komutanlığı yapmış olan Milis Yarbayı Özdemir Bey’i Revandız bölgesine göndermiştir. Özdemir Bey’in görevi, Irak Kralı Faysal’ın, Misak-ı Milli sınırları içindeki bölgeyi işgalini önlemek ve Musul’u İngilizlerden geri almaktır.

Revandız’da bir kısım aşiretlerin desteğini sağlayan Özdemir Bey, karşısında İngilizleri bulmuştur. Özdemir Bey’i etkisiz hale getirmek isteyen İngilizler Revandız’ı havadan bombalamaya başlamışlardır. Özdemir Bey’in kontrolündeki kuvvetler; Türk-Kürt birlikleri, 1922 Haziranından 1922 Eylülüne kadar, 4 ay boyunca, İngilizlerle birçok defa karşı karşıya gelmiş, kanlı çatışmalar olmuştur. Özdemir Bey, 30 Ağustos 1922’de, Büyük Taarruz kazanıldıktan bir gün sonra, İngilizlere karşı Derbent Savaşı’nı vermiş ve İngilizleri büyük bir bozguna uğratmıştır. 18 Eylül 1922’de Revandız-Erbil yolun üzerindeki Musul’la bağlantıyı sağlayan Şaklava ilçesini işgal etmiştir.

Özdemir Bey’in Derbent Zaferi’yle Süleymaniye tehdit altında kalmıştır. Buranın da Türklerce ele geçirileceğini düşünen İngilizler, İngiliz mandası altında Süleymaniye merkezli bağımsız bir Kürt devleti ilan etmişlerdir. Şeyh Mahmud’u da Kürt Hükümeti’nin başkanı yapmışlardır. Ancak, İngilizlerin tam olarak kontrol edemedikleri Şeyh Mahmut, Özdemir Bey’le temas kurarak birlikte Süleymaniye üzerine yürüme önerisinde bulunmuştur. Özdemir Bey de bu öneriyi Türk Genelkurmayı’na bildirmiştir. Ancak, İngilizlerle, Büyük Taarruz sonrasında İzmit ve Çanakkale civarında beliren savaş tehlikesi ve bir süre sonra da Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ve İngilizlerin İstanbul’u boşaltmayı kabul etmeleri gibi gelişmeleri dikkate alan Genelkurmay, Süleymaniye üzerine yürünmesini doğru bulmamıştır.

Türkiye’nin bu tavrına karşın İngilizler bölgedeki saldırılarına devem etmişler; Kasım-Aralık 1922 ve Ocak 1923’te bölgede üç önemli saldırıda bulunmuşlar ama püskürtülmüşlerdir.

14. Büyük Taarruz sonrasında Türk ordularının Çanakkale ve Boğazlara yaklaşmaları üzerine İngiliz parlamentosunda alınan karar doğrultusunda Çanakkale’deki İngiliz birlikleri takviye edilmiş ve General Harrington’a gerekirse Türk ordularıyla savaşma yetkisi verilmiştir. Bu doğrultuda İngilizler, 15 Eylül- 30 Ekim 1922 tarihleri arasında savaş hazırlıklarına girişmişler, Çanakkale’ye takviye kuvvetler, uçaklar ve savaş gemileri göndermişler, seferberlik ilan etmek için ön karar almışlar, dahası İngiltere’ye bağlı Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika Birliği’ne, ayrıca Romanya, Yugoslavya ve Bulgaristan’a “asker göndermeleri” için çağrıda bulunmuşlardır. Yunan donanmasından da yararlanmak istemişlerdir.

İNGİLİZLERİN BÜYÜK TAARRUZ SONRASINDA (1922) TÜRKİYE İLE SAVAŞI GÖZE ALAMAMALARININ NEDENLERİ

Peki, ama Yunanistan bozguna uğradıktan sonra İngiltere Türkiye’yle savaşı neden göze alamadı? Cumhuriyet Tarihi yalancılarına göre bu durumun nedeni “İngiltere’nin zaten Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’yi desteklemesidir!” Bu “deli saçması” iddianın aksine “gerçek” çok daha başkadır! İngiltere’nin, 1922 sonlarında Türkiye’yle savaşı göze alamamasının belli başlı nedenleri şunlardır:

1. I. Dünya Savaşı’nda 700 binden fazla kayıp veren İngilizlerin 1922 sonlarında Anadolu’da yeni bir savaşı sürdürecek kadar “askeri”, “maddi” ve “moral” gücü yoktur. Nitekim, İngiltere bu nedenle Kurtuluş Savaşı’nda bütün ümitlerini Yunanistan’a bağlamıştır.

2. İngiliz kamuoyu, hem I. Dünya Savaşı’nın yıpratıcı etkilerinden dolayı, hem de Yunanistan’ın Anadolu’da yaptığı “kıyım “ve “katliamlardan” dolayı artık savaş istememektedir. Bunun bilincinde olan İngiliz siyasetçiler, Türkiye ile yeni bir savaşı göze alamamışlardır.

3. Yunan ordusunu bozguna uğratan Mustafa Kemal’in düzenli ordularının “kararlı” ve zafer kazanmanın verdiği “gururlu” tavrı da İngilizlerin yeni bir savaşı göze alamamalarında etkili olmuştur. Özellikle, 31 Ağustos 1922’de Irak’ta, Albay Özdemir Bey komutasındaki Türk birliklerinin İngilizleri Derbent Savaşı’nda bozguna uğratmaları, İngilizlerin geri adım atmalarında etkili olmuştur.

4. Kurtuluş Savaşı sırasında, İrlanda, Mısır, Afganistan, Hindistan ve Irak’ta çıkan “İngiliz karşıtı” isyanlar ve “bağımsızlık hareketleri” ve Mustafa Kemal’in özellikle Hindistan’daki ve Irak’taki isyan ve bağımsızlık hareketlerini “gizli açık” desteklemesi, İngiltere’yi kaygılandırmıştır. Özellikle, İstanbul’un işgalinden sonra İslam dünyasında artan “İngiliz karşıtı” ve Türkiye “yanlısı” hareketler, İngilizleri düşündürmüştür! İstanbul’un işgaline bu derece büyük bir tepki duyan İslam dünyasının, Türklerin Yunan zaferinden sonra, Türklere saldıracak, onlarla savaşacak İngilizlere çok büyük bir tepki göstereceklerinden korkmuşlardır.

5. İngilizlerin, 1922’de Türklerle savaşı göze alamamalarının en önemli nedenlerinden biri de Mustafa Kemal’in daha 1920’de İtalyanlarla, 1921’de ise Ankara Antlaşması’yla Fransızlarla anlaşarak, İngilizleri yalnız bırakmasıdır. Uluslararası alanda yalnız kalan İngilizler de şanslarını çok fazla zorlamamışlardır.

Özetle, “Kurtuluş Savaşı’nda Türk ordularının İngilizlerle savaşmadığı, İngilizlerin Türklere kurşun sıkmadıkları…” iddiası koskoca bir Cumhuriyet Tarihi yalanıdır. 1922’de Yunanlıların bozguna uğratılmasından sonra İngilizlerin Türklerle savaşmamalarının nedeni ise –görüldüğü gibi- o sıradaki iç ve dış koşullardır.

%d blogcu bunu beğendi: