STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ VIII

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“
(*) AHISKA TÜRKLERİ…

Kıpçaklar İslam kaynaklarına göre Yukarı İrtiş boylarındaki Kimek/Kıymek/Kemak/Kemek/İmek kavminin en önemli koluydu. 8 – 9. yüzyıl civarında Orta Asya’dan Urallara geçtiler. Buralar 8. yüzyılda Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Çölü) adıyla anılmaya başlandı. Kumanlar da denilen Kıpçaklar 10. yüzyıldan itibaren Balkanlara kadar yayıldılar. 1068’de Rus knezlerinin müttefik kuvvetlerini yenerek güney Rusya sahasına yerleştiler. 1080’lerde Balkaş gölünden Tuna nehrine kadar uzanan topraklara Kıpçak Eli/Kumanya deniliyordu. Bu günkü Romanya belli bir dönem Kumenya olarak anılmıştır.

Gürcü Kralı II. David, Selçuklulara ve İranlılara karşı savaşacak ordusu olmadığından, Kıpçak Türklerini ülkesine davet etti. 1118 de Deşt-i Kıpçak’taki 50.000’e yakın Kuman ailesi (yaklaşık 300.000 kişi) Kırımlı Kıpçak Başbuğ Şaraga Han (Sarıcık) ın torunu Atraga Han (Atrek/Atrak/Etrek) önderliğinde Kafkaslar’dan Gürcistan ve Azerbaycan’a kadar indiler. Gürcü Kralına kızını veren Atraga Han beraberindeki Kumanlarla Batı Gürcistan’da Batum, Artvin , Çoruh vadisine yerleşti. Kıpçaklar/Kumanlar kurdukları 40.000 kişilik ordu ile 1123 de ağır bir kuşatmanın sonunda Tiflis’i ve 1068 yılında Sultan Alparslan tarafından Selçuklu Devletine katılan Ahıska’yı aldılar, topraklarını Erzurum yakınlarına kadar genişlettiler. Gürcistan, onların ordusu sayesinde canlandı.

1195 de Azak Denizi doğusu ve Kafkaslar kuzeyinden ikinci göç dalgası olarak gelen 45.000 Kıpçak/Kuman ailesi (yaklaşık 250.000 kişi) Sevinç Han liderliğinde Trabzon’a kadar Çoruh-Kür ırmakları boylarına yerleştiler. Gürcistan’da uzun süre kalan ve sayıları 800.000 e yaklaşan Kumanlar Hıristiyan olmaya başladılar.

Ahıska Hanlığı

Gürcistan’a göç etmiş ve Hıristiyan olmuş Kıpçaklardan “Atabek” adlı bir sülale 1267 yılında Tiflis’e baş kaldırarak 310 yıl sürecek Atabeklik denen kendi bağımsız yönetimlerini başlattı. Onların bu faaliyeti İlhanlı Hükümdarı Abaka Han tarafından da desteklendi. Bugün Posof’ta kalıntıları bulunan Cak/Caksu kalesi onların hatırasıdır.

Ahıska Atabekleri hükûmet olduktan sonra Osmanlı Devleti ile iyi münasebetler kurmuşlardır. 1500/1516 yıllarında Artvin, Ardahan, Ahıska Beyi olan Kıpçak Atabeki Mirza Çabuk, 1508’de Trabzon Sancak Beyi Şehzade Yavuz Selim’e kendi askeriyle öncülük etmiş; Batı Gürcistan’ın Osmanlı’ya itaatini sağlamıştır. 1514’te Çaldıran Seferi’nde de Osmanlı ordusuna sefer sırasında, sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek yardımcı olmuştur.

Osmanlı İdaresi

Osmanlı Ordusu 1578 de Vale, Ahıska, Tümük, Hırtız, Çıldır ve Ahılkelek kalelerini fethetti. Çıldır Meydan Muharebesinde Safevileri yenerek bölgeyi hakimiyeti altına aldı. Ahıska şehri, yeni kurulan Çıldır Eyaleti’nin başkenti oldu. Kür ırmağı başlarında ve Çoruh boyundaki eski Atabek Yurdu bölgeleri de buraya bağlandı. Ahıska şehrine, birer sancak olarak şu yerler bağlı idi:

Bedre, Azgur, Ahılkelek, Hırtız, Cecerek, Ahıska, Altunkale (Koblıyan), Acara (Bu sekiz sancak 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması’yla Ruslara bırakılmıştır, bugün Gürcistan’dadır); Maçahel (Bugün bir kısmı Acara’da), Livana (Artvin), Yusufeli, Ardanuç, İmerhev, Şavşat (Bu sancaklar bugün Artvin ilinde), Oltu, Narman, Kamhıs (Bunlar şimdi Erzurum’da); Posof, Ardahan, Çıldır, Göle (Bunlar da şimdi Ardahan ilinde).

ahiska_haritasiBağımsızlık mücadeleleri sırasında destek aldıkları İlhanlı Hükümdarı Abakan zamanında İslam dinine geçmeye başlamış olan bölgenin geri kalan Türk ahalisi, Osmanlı fethini müteakip gönüllü Müslüman oldu. Gürcüler bunu zorla İslamlaştırma olarak kabul ederler.

Rus İşgali

1800’lü yılların başlarında Avaristan, Bakü, Kuba, Derbend, Karabağ Hanlıkları Rusların eline geçti. Ahıska şehri, muharebeler sonucunda 28 Ağustos 1828 sabahı Rusların eline düştü. Bu kanlı savaşta Gürcüler de aktif olarak Rusların safında yer aldı. Ahıska’dan sonra Ardahan ve Azgur da alındı. Eylül ayında Ahıska/Çıldır Eyaleti toprakları Rusların eline geçmiş oluyordu. Daha sonra Acaralıların Ahıska’yı kurtarma girişimi sonuçsuz kaldı. Çıldır Eyaletinin merkezi Ahıska halkının bir kısmı Anadolu’ya göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve Bursa yörelerinde yerleşmiş, göç etmeyenler de 1944 sürgününe kadar bu bölgede yaşamışlardır. 1828 Osmanlı-Rus savaşları sonucu 14 Eylül 1829 tarihinde Ruslarla imzalanan Edirne Antlaşması gereğince –savaş tazminatı yerine- Ahıska ve Ahılkelek Ruslara verilmiş; Kars ve Ardahan’dan itibaren diğer topraklar Osmanlılara bırakılmıştı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Ayastefanos/Yeşilköy Antlaşması’yla Kars, Ardahan ve Batum da savaş tazminatı yerine Ruslara bırakıldı.

Osmanlı’nın dönüşü

Rusya’daki 1917 Komünist ihtilâlinin getirdiği “oto determinasyon” hakkından yararlanan Ahıska Türkleri, 1918 nisanında Türkiye’ye katılma kararı aldılar ve bu kararı resmî bir müracaatla Osmanlı Devleti’ne ilettiler. Bu müracaat, 4 Haziran 1918’de yapılan Batum Antlaşması’nda Gürcistan Cumhuriyeti tarafından kabul edildi. Böylece Osmanlı, daha önce kaybedilen topraklarına kavuşarak 1828’deki sınırına ulaştı. Halit Paşa kumandasındaki Türk askeri Ahıska’ya girdi. Halk teşkilâtlandı ve Ömer Faik Bey başkanlığında geçici idare teşkil edildi. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesiyle Osmanlı ordusu 1914 sınırına çekildi. 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması, Batum’la birlikte Ahıska’yı da kalan anayurttan ayırdı. Sınırdaki bazı köyler kendi istekleriyle Türkiye’de kaldılar. 25 Şubat 1921’de Gürcistan Sovyetler Birliği’ne katıldı.

2. Dünya Savaşı

22 Haziran 1941 de Hitler Barbarossa Harekatı ile Sovyetleri işgale başladı. Kafkaslara kadar dayandı. Sovyet adı altında zaten Rus işgaline uğramış ve Stalin zulmünde yaşamış bir çok halk Almanları ehveni şer olarak gördü. Bazıları yönetim boşluğunu kendi devletlerini kurarak gidermeye çalıştılar. Savaş Mayıs 1945 de Almanların yenilgisiyle sonuçlandı.

Sürgün

2. Dünya savaşı sonlarına doğru Almanlar Rusya’dan çekilince Gürcü asıllı Sovyet diktatörü Stalin Sovyetler içerisinde yer alan bazı Türk halklarını Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Sibirya’ya sürerek cezalandırmaya karar verdi. Ahıska Türkleri de bu halklardan biriydi Stalin’e göre. Halbuki Almanlar Ahıska Türklerinin yaşadığı topraklara girmemişlerdi. Stalin’in asıl amacı memleketi Gürcistan’ı Türklerden temizlemekti. Stalin, Kars ve Ardahan’ı Gürcistan’a ilhak etmek istediği için Türkiye sınırındaki Gürcistan’da kuşku ile baktığı Türk unsurlarını istemiyordu. Türkiye üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgede Türk unsuru olmamalıydı. Nitekim sürgünden hemen sonra Gürcü profesörleri bir beyanname yayınlayarak Kars, Ardahan, Artvin, Rize, Tortum ve Bayburt ‘u istemişlerdir.

15 Kasım 1944 de bir kış gecesi Stalin’in emriyle Ahıska’daki Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı. Kapılar dövüldü. 200’den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek birkaç saat içinde yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürüldüler. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar. Gönderildikleri bu yerlerde 1944-1956 arasında bir köyden diğer köye gitmeleri dahi yasaktı

Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy, 40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy, 5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne gönderilmiştir. Sürgün sırasında savaş devam etmekte olduğundan cephede bulunan 40.000 kişiyi de bu rakama eklemek gerekir. Böylece sürgün insan sayısı, bir Alman dergisinin verdiği gibi 180.000 kişi olarak tahmin ediliyor. Ahıska Türklerinin 25.000 kadarı savaşta 50.000’i de açlıktan ve soğuktan öldü.

Stalin’in sürgüne gönderdiği Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalmuk gibi Kafkasya halkları, Komünist Partisi’nin XX. Kongresinden sonra ana yurtlarına dönme izni aldılar. Kırım Türkleri ile Ahıska Türklerine dönüş izni çıkmadığı gibi eski vatanlarını ziyaret etmeleri de yasaklandı. 1958’de, bazı aileler kendi vatanlarına yakın gördükleri Azerbaycan’a geldiler. Yine 1970 yılı içinde vatana dönme teşebbüsleri, Gürcistan yetkililerince şiddetle engellenmiştir. O zamanın İçişleri Bakanı olan Eduard Şevardnadze yönetimi, Ahıska’ya dönmek üzere Tiflis’e gelen binlerce Ahıska Türkü’nü cop, basınçlı su vs. ile geri çevirmiştir.

Fergana kırgını

1989 Nisanında Özbekistan’ın Kuvazay kasabasında başlayan bir pazar kavgası, günden güne büyüyerek Ahıska Türklerinin yeni bir felâketine sebep oldu. Özbeklerle Ahıska Türkleri arasında cereyan eden kardeş kavgasında kan döküldü. Fergana’da meydana gelen olaylarda yüzlerce, binlerce ev, hatta köyler yakılıp yıkıldı. İş yerleri ve otomobiller zarar gördü. En korkuncu, canlar telef oldu, masum çocuklar vahşice öldürüldü hatta ırza tecavüz edildi. Yüzlerce ölü ve yaralıdan sonra Ahıska Türkleri, Özbekistan’ı terk etmek zorunda kaldılar. Savaş uçaklarıyla Rusya’nın iç kesimlerine, Kafkaslara (Krasnodar, Azerbaycan, Adıgey) Kazakistan’a (Çimkend), Kırgızistan ve Türkmenistan’a taşındılar. 45 yıl öncesinin dehşetini yeniden yaşadılar.

Günümüzde

Bugün yarım milyona yakın Ahıska Türkü, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Ukrayna, Sibirya ve Kuzey Kafkas ülkelerinde (Adıgey, İnguşetya, Kuzey Osetya), Amerika’da darmadağınık bir hâlde hayat mücadelesi vermektedirler.
Batıda savaşın sonu
Almanlar, Baltık ülkelerinde, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da kurtarıcı olarak karşılanmışlar, fakat halka çok kötü davrandıklarından kısa sürede tüm sempatiyi yitirmişlerdi. Esir Kamplarındaki muameleler de eklenince, artık Kızılordudan ilticalar durmuş, direniş ise şiddetlenmişti. Türk soydaşlarımız da kandırıldıklarını, Almanlar savaşı kazansalar da ülkelerine bağımsızlık vermeyeceklerini anlamışlardı.
Nazi Almanyası’nın milli komiteleri hiçbir zaman ulusal muhataplar olarak görmemesi ve onları sıradan “komisyonlar” olarak tanıması savaşın son aylarında değişti. Nazi makamları diğer Kafkas milli komiteleri ile ortak hareket ederek 1944 Ekim’inde “Kafkas Şurası”nı kurdular. Milli komitelerce yapılan başvuru üzerine Kafkasya devletlerinin bağımsızlığı tanındı. Çok geç kalmış traji-komik bu sonucun uluslararası ilişkiler düzeyinde hiç anlamı yoktu. Çünkü Nazi Almanyasını da artık kimse tanımamaktaydı.
II. Dünya Savaşı’nın Almanlar aleyhine gelişme göstermesi, Alman ordusundaki eski Sovyet vatandaşı Türk askerlerin durumunu da değiştirmeye başladı. Avrupa’da Müttefiklerin Batı cephesinin açmalarından sonra Doğu’daki Alman birlikleri geri çekilmeye başladı. O zaman”Türkistan Millî Birlik Komitesi” türlü yollar ve bahanelerle, 70-75 bine yakın Türk askerini Batı’ya getirmeyi başardı. Amaç, Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin Kızıl Ordu’nun eline geçmesini önlemekti. Türkistan Lejyonu’ndaki askerlerin çoğunluğu İtalya ve Fransa cephelerinde geri hizmette görevlendirildi. Böylece; Türkistan Milli Birlik Komitesi, Türkistanlı askerleri bir zaman için Kızıl Ordu’nun elinden kurtarmış oldu.

Savaşın Mayıs 1945 de Almanların yenilgisiyle sonuçlanmasıyla esir kampları taraf değiştirmeye başladı. Amerikan ve Fransız savaş kayıtları üzerine araştırma yapan Kanadalı yazar James Bacque ve yardımcısının buldukları belgelere göre savaş sonunda 5 milyondan fazla Alman askeri esir kamplarında tel örgülerin arkasına alındılar. Fransız Ordu Arşivleri ve Kızılhaç raporlarına göre Alman savaş esirleri Fransa’da 1600, Almanya’da 200 kampta toplandılar. Batılıların Almanlara olan nefretinden dolayı esir kamplarında 1 milyon Alman askeri öldü. Esir kamplarında işkence, soğuk hava ve bulaşıcı hastalıktan ölen Alman askerlerinin sayısı 1941 Haziran’ı ile 1945 Nisan’ı arasında tüm Batı cephesinde Almanlarca öldürülenlerin sayısına eşit idi. Kanadalı yazarın o döneme ait erzak kayıtları üzerinde yaptığı araştırma, bütün esirlere yetecek kadar yiyecek, ilaç ve barınak bulanmasına rağmen esirlerin bu ihtiyaçlarının ve bu yöndeki isteklerinin görmezden gelindiğini belgeleriyle ortaya koyuyordu.
Hitler’in hayal perdesi yıkılıp savaş Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanınca Stalin ‘hain’ ilan edip bir bir avlamaya başladı eski Sovyet Türklerini. Özellikle Berlin’de Türk komitelerinde görev yapanların peşindeydi Ruslar. Kimlikleri tespit edilen bu kişilerin başına ödül bile koydu Stalin.
Ethem Feyzul – Tataristan: “Vatanda bizi Sibirya bekliyordu!- 1943’de 17 yaşındayken beni askere aldılar, yılın sonuna kadar Ukrayna’da savaştım. Almanlar’a esir düştüm. Esir kamplarındaki barakalarda 150 kişi olsa, her gün 10 adam ölüyordu. 6 ay kampta kaldıktan sonra bizi İtalya’ya Alman atlarının bakıcısı olarak yolladılar. 1944’ün sonuna dek İtalya’da Alman askerlerine çalıştırdılar. Uçaktan atılan Amerikan bombalarından biriyle yaralandım. Bir ayağımı kaybettim. Onun için ayağımın biri ağaçtan yapılmış ayak. (…) Vatanda da bizi tek şey bekliyordu: Sibirya!..”

Dönüp dolaşıp esir kamplarına dönenler
Avrupa’da Müttefik esiri beş milyon Alman askeri arasında savaşa önce Kızılordu’da başlayıp sonra Almanlara esir düşen ve daha sonra da Almanlar safında mecburen kendi milli lejyonuna katılıp Sovyetler’e karşı savaşmış Türkler de vardı. Kader onları istemedikleri halde zorla arkalarından itildikleri savaşın hiçbir zaman ait olmadıkları iki tarafına da esir düşürmüştü. Ruslara esir olmak istemiyorlar, İngiliz, Amerikan ve Fransız ordusuna esir olurlarsa kurtulacaklarını zannediyorlardı. Çünkü eski Sovyet vatandaşı olmaları sebebiyle Sovyetler Birliği tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmişler, en ağır şekilde cezalandırılmaları öngörülmüştü.

Şanslılar
Türkler sadece Avrupa’nın muhtelif yerlerindeki esir kamplarında değillerdi. Kamplardan kaçanlar çeşitli şehirlerin kuytu mahallelerinde hayatta kalmaya ve yakalanmadan Türkiye’ye ulaşmaya çalışıyorlardı. Savaşın akabinde kesin olmamakla birlikte 450 bin civarında Türk soydaş Avrupa’da idi ve bunlardan fırsat bulabilenler Türk sefaret ve konsolosluklarına Türkiye’ye gitmek için başvuruyorlardı.
Yalta Antlaşması gereğince Sovyetler Birliği’ne iadesi gereken binlerce Kuzey Kafkasyalı savaş esirinin yanı sıra, Almanların Kuzey Kafkasya’dan geri çekilişi sırasında Kızılordu’nun şerrinden korkarak vatanlarını terk eden onbeşbin Kuzey Kafkasyalıyı da (çoğunluğu Adige) de vardı. Kuzey Kafkasya Milli Komitesi mültecilerden binlercesini Sovyetlere teslim edilmekten kurtararak ABD, Avustralya, Türkiye ve yakın doğu ülkelerine geçmesini sağladı. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. Amerikan ordusu İngilizler gibi kalleş çıkmamış, Rusların ısrarlarına karşılık ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ diyerek Türk soyluları vermemişti.

Terhis olunan askerler şanslılardı, sivilleşiyor ve böylelikle Sovyetlere teslim edilmemiş oluyorlardı. Teslim edilmemek için Türk Lejyonerlerine başka yöntemler de uygulanıyordu. Bu yolların birinde doğulu işçi statüsünü sağlayan belgeydi.
Bazı Türk soydaşlar Ruslara yakalanmamak için her ayrıntıyı düşünüyorlardı. Bunlar kendilerini Türk vatandaşı olarak tanıttılar; Herkes kendine bir il seçti. Kimi Karslı oldu, kimi Antalyalı. Kendi aralarında birbirlerini çalıştırıyorlardı. Türkiye’nin başkenti Ankara, İstanbul en büyük şehri gibi. Birileri Rusça bir şey soruyor; ama hiç kimse cevaplamıyordu. Cevaplayan yanıyordu. Çünkü etrafta birçok Sovyet ajanı vardı. Bazıları Türkiye’nin farklı şehirlerinden tanıdıklarına mektuplar yazdırıyor, bu mektupları müttefik ordularına karşı Türk vatandaşı olduklarını ispat için kullanıyorlardı. Bu sahte mektuplar Fatih’te bir Kırım Türk’ünün kahvesinden Alman kamplarında kalan esir Türkler’e ‘bunlar akrabamız” diyerek gönderiliyordu.
Yıllar sonra ABD Başkanı Bill Clinton’a danışmanlık da yapan, bugün New York’un sayılı zenginlerinden olan Orhan Sadıkhan “patatesten yaptığı mühürle” Alman kamplarından Türkleri çıkartmıştı. Pek çok Lejyoner bu kağıtlarla ve mektuplarla Frankfurt’ta kurulan Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğuna başvurdu. Soydaşlarımız buradan aldıkları belgeyle Türkiye’den Almanya’ya getirilmiş işçi konumuna sokularak ölümden kurtuldular. 1948 yılında Türkiye, Almanya ve Avrupa ülkelerinden iltica taleplerinde bulunan Türkistanlılara vatandaşlık hakkı tanıdı. O yıl pek çok Lejyoner T.C vatandaşı oldu. Savaş sonrasında Sovyet güçlerine teslim edilmekten onlara bu yolla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır diye belge veren Türk Diplomatlarının sayesinde mucizevî şekilde kurtulan Kırım Tatarlarından bir kaç bini 1940’ların sonlarında Orta Avrupa’daki mülteci kamplarından Türkiye’ye geldi. Onlara bu imkanı sağlayan vatansever diplomatların birisi de ilerde Dış İşleri Bakanlığı yapacak olan Haluk Bayülken idi. Vicdan sahibi Türk Diplomatlar yoğun yazılı ısrarları sonucu Stalin’den ödü patlayan İnönü’den mucizevi şekilde bu insanlara dönüş belgesi verme iznini kopartabilmişlerdi.
Ruzi Nazar’ın hikayesinin devamı
Önceki bölümlerde Özbek Türkü Ruzi Nazar’ın savaş sırasındaki faaliyetlerine değinmiştik. Nazar, savaş sonunda da ortada kalan Türkistanlı Lejyonerlere öncülük etmiş ve soydaşlarının olabilecek en az hasarla durumdan kurtulmasını istemiş, bunda da kısmen başarılı olmuştur. Kendisine verilen Alman Başkomutanı Feld Mareşal Keıtel tarafından imzalı belgeyi lejyonların terhisi için kullandı. Terhis olunan askerler sivilleşiyor ve böylelikle Sovyetlere teslim edilmemiş oluyordu. Bu başarısı CIA’in dikkatinden kaçmamıştır. 1950’li yıllarda CIA Archibald Roosevelt aracılığıyla ABD’nin Türkiye Büyükelçi Yardımcılığı görevini sundu. Bu yüzden CIA ajanı ve Yahudi olduğu iddia edildi. Ancak 2. Dünya savaşı sonunda Almanya kartıyla Sovyet idaresi altındaki Türk devletlerinin ve özerklik-bağımsızlıklarını kazanmaları projesi düşünce Ruzi Nazar bu kez Amerikanı ve Amerikadaki güçlü Yahudi örgütlerini devreye sokmaya çalışılmıştı. Ruzi Nazar, CIA’deki görev süresince kendi vatanına gelebilecek her türlü faaliyetten kaçındı. Türkiye aleyhine çalışacak tıynette bir insan değildi ayrıca Yahudi de değildi. İstediği Sovyetlerin dağılmasıydı. Zira biliyordu ki, SSCB’nin en büyük problemi milletlerden oluşmuş olmasıydı. Amerikan İstihbarat Servisi ve tabi ki Ruzi Nazar bu konunun üzerine gitmişti. Ruzi Nazar için nihai hedef Sovyetlerin yıkılması ve bölgedeki Türkistan’ın bağımsızlığıydı. Sovyetlerin yıkılacağını biliyordu. Ve bunu 1990’lı yıllarda kendi sağlığında gördü ve 1940’lı yıllarda ayrıldığı vatanına ancak Sovyetler yıkıldığı zaman gidebildi.

Kamp Kardeşleri
gamalihac_04Azerbaycanlı Hasan ve Nuri beyler ll. Dünya Savaşı sonunda İsviçre’deki kampta karşılaştılar. 1500 kişinin kaldığı kampta kendi barakalarını kendileri yaptılar ve İsviçre hükümetinin müsaadesi ile ülkede iş buldular. Kampta kalan mültecileri Sovyetler Birliği’ne götürmek isteyen heyete karşı İsviçre’deki konsoloslukları harekete geçirip mültecilerin Rusya’ya verilmesine mani oldular. 1948 yılında 870 kişiyle birlikte vapurla Türkiye’ye geldiler. Hasan ve Nuri beylerin kampta başlayan beraberliği Türkiye’de de devam etti. Beraber iş kurdular ve aynı soyadı aldılar: İsmaili. 50 seneye yakın zaman beraberlikleri devam etti ve birlikte yaptırdıkları Azeri isimli apartmanda altlı üstlü oturdular.
Mısır Kralı Faruk’un kabul etmesiyle ile 600 Azerbaycan Türkü asker Mısır’a gitti.
Azerbaycan Türklerinden Abdürrahman Fetelibeyli Düdanginski, Cabbar Ertürk ve haftalık gazetesi Azerbaycan ‘ın yazı işleri müdürü Celil İskender ve yazarlarından Latif 22 Nisan 1945’te Berlin’den ayrıldılar, Kuzey İtalya’ya geçerek Bergamo’da ABD Kara Kuvvetleri’ne teslim oldular. Daha sonra Montecatini’deki kampa yerleştirildiler. 1946’te serbest göçmen statüsünü aldılar ve aileleriyle, Bari’ye oradan Santa Maria al Bagno’daki göçmen kampına geçtiler.
Azerbaycan Lejyonundan Almanya’ya Noy-Ulm’a ve çayın Noy-Ulmdan ayırdığı Ulm şehrine 200 kadar kaçabilen olmuş. Bunlardan biri olan Beşir Alizade anlatıyor: “Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak. Arkamdan bağırdılar. Ağaçların arasıyla kaçıp açıklığa çıktım, sonra daha iyi kaçabilmek için ayakkabılarımı çıkardım, ormanda yokuş yukarı kaçmağa başladım. Hayli gittikten sonra bir Almanın evine vardım, yemek istedim. Süt, ekmek verdiler. Yiyende gördüm ki, ev sahibesi de, uşakları da bana bakıp ağlarlar. Önce anlamadım. Meğer ayakyalın kaçarken ayaklarım kesik-kesik olmuş, kan revan, benim de haberim yok.” Beşir bey savaştan sonra Noy-Ulmda şehrin yıkıntılardan temizlenmesine katılmış, sonra inşaat malzemeleri üreten fabrikada çalışmış. Bundan başka Türkçe bildiği için tercümanlık yapmış. Lejyoner olmaktan hiç pişman olmayan Beşir Alizade anlatıyor: “Katiyyen. Bizi vatan haini sayanlar ise sadece vatanperver değiller. Biz ancak o zaman anladık ki, vatanımız komünistlerin işgali altındadır, serbest konuşmak, serbest gezmek yok. Biz Almanların tarafına geçtikten sonra bunun farkına vardık. Biz düşünürdük ki, eğer Vatan komünizmin esaretinden kurtulursa, oradaki vatandaşlarımız da bizim gibi hürriyete kavuşmuş olurlar. Bazıları bizi mücahit olarak değerlendirdi. Onlar haklıdır. Biz Vatana karşı değil, Vatan için çarpıştık.”
Fatma Baştimur’un hikayesinin devamı
NBA’de All Star oynayan milli basketçi Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur’un hikayesinin baş tarafını önceki bölümlerde anlatmıştık. Savaş sırasında Almanların yarı boğaz tokluğuna zorla işçi olarak çalıştırdığı Ukrayna vatandaşı, o zamanki adıyla Pavlina savaş sonunda müttefik esir kampına götürülmüştü. Geceleri bir barakada onlarca esirle kalıyor, tek kova kömürle sabaha kadar ısınmaya çalışıyordu. Ne var ki, bu kötü günleri bile özleyeceğini aklına getirmiyordu. Bir gün Rus askerlere teslim edilmelerine karar verilince, Tamara isimli arkadaşıyla kaçmaya karar verdi. Bir kamyonun arkasına saklanarak, Tamara’yla İtalyan kampına gitmek istedi. Yolda yeniden Rus askerlere yakalandı. Arkadaşıyla bir esir çadırına götürüldüler. Çadırın önündeki nöbetçinin bir kızla uzaklaşmasını fırsat bilen Pavlina ve Tamara yeniden dağlara kaçtılar. Amaçları Tamara’nın gençlik aşkının yaşadığı İtalya’nın Udina köyüne gidebilmekti. Günler, haftalar sonra Udina’ya ulaştılar. Tamara’nın sevgilisinin evini buldular. Genç, Tamara’yla evlenmek istedi, ama babası karşı çıkınca iki kıza yeniden yol göründü. Üç yıl Modena’da kampta kalırken yine kampta kalan Dağıstan Türkü Süleyman Baştimur’a âşık oldu. Savaş bitince de dinini ve adını değiştiren Pavlina, Fatma olarak Baştimur’la evlendi. Tercihlerini Türkiye’ye dönmekten yana kullanan gençler Tuzla’ya yerleştiler. İleride Mehmet Okur’un annesi olacak Nimet’le birlikte dört çocukları oldu. 15 yaşında ayrıldığı annesini bulmak için aklında kaldığı kadarıyla Ukrayna’daki adrese bir mektup gönderdi. Bu mektup, Pavlina’nın ablasının bir komşusuna ulaştı. Annesi kızının yaşadığını öğrenince heyecandan felç geçirdi. Bir daha savaş filmi izleyemeyen Fatma Baştimur, çocuklarını babasına emanet edip 1970’te 43 yaşındayken Ukrayna’ya annesinin yanına gitti. Ve annesi 2001’de 88 yaşında ölene kadar ziyaret edip hasret giderdi. Pavlina’nın Fatma olana kadarki yaşamı, Nazilerden kaçışı TRT’de de belgesel olarak yayımlandı.
Şefika Ortaylı – İlber Ortaylı’nın annesi: “1918’de Kırım’da Kemençi köyünde doğdum.İç savaş başlamıştı, Kızıllar geliyor denilirdi o zamanlar. Bir gece babamı alıp götürdüler, babam 4 ay Simferepol’da hapiste kaldı. 1941’de savaş başladı. Ruslar Almanlar’a işbirliği yaptılar diye Kırımlılar’ı sürmeye başlamış, biz o sürgünden evvel trene binmeyi başardık. Bizi önce Polonya’ya Nazilerin gönderme kampı dedikleri yere daha sonraları da trenlerle Avusturya’nın Graz kentine götürdüler. Ruslar yaklaşınca o kamptan bizi çıkardılar. Önce İnnsbruck diye bir yere geldik. Sonra Landeck’e. Landeck eskiden Hitler Yurgen kampıymış. Alwerşivende’de İlber’in babası Kemal ile tanıştım. Kemal yol yapımında çalışıyordu. Alwerşivende’de iki sene kaldık. 48’de buraya geldik. İlber bir yaşındaydı.”
21 Mayıs 1947 de Avusturya’nın en batısındaki şehir olan Bregenz’de doğan İlber Ortaylı 2 ya?ındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti.

Yalta’da satılanlar
Ruslar Sovyet vatandaşlarını ısrarla istiyordu, zaten Almanya yanında savaşmış gruplar Batılıların umurlarında değildi, Batılılar onlara hiç sempati ile bakmıyorlardı. Müttefik Devletler, Amerika, İngiltere ve Sovyetler Birliği, Şubat 1945 yılında Yalta’da toplanarak anlaştılar. Anlaşmaya göre; her devlet savaşta esir düşen vatandaşını geri alacak idi. Bu karar Batılı esirler için sevindirici idi, fakat Sovyetler Birliği askeriyken Almanlar’a esir düşenler için ölüm fermanından farkı yoktu. “Yalta Antlaşması”na göre, Amerika, İngiltere ve Fransa ordusunun elinde esir olan Türk soylu ve başka millet askerleri zorla Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeye başlandı. Batılıların insanî, ahlâkî duygu ve düşünceleri sayesinde kurtulacaklarını uman Türkistanlı askerler bu ümitlerinin boş olduğunu savaş bittikten sonra gördüler. Onlar, Batılılar tarafından idama mahkum edilen kitleler gibi Sovyet Rusya cellatlarına teslim edildiler. Doğu halkları ile, özellikle Türklerle yakında meşgul olmuş bulunan von Mende’nin bildirdiğine göre sadece Kafkasyalılardan teslim edilenlerin sayısı 100 bindi. Ama, araştırmacılar, bunun daha fazla olması gerektiğini söylüyorlar.
Güney Almanya’da 30 Türkistanlı er Sovyetlere teslim edilmemek için tutuldukları binayı ateşe verdiler ve canlarına kıydılar.

Ergeş Şermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkistanlı askerlerin başına yine ağır felaketler geldi. Bu zamanda önümüzde iki önemli vazife var idi. Bunun birincisi ve en önemlisi vatandaşlarımızın Rusların eline geçmesini önlemek ve onları UNRRA kamplarına yerleştirmek idi. Fakat bu yoldaki hareketlerimiz netice vermedi. Türkistanlı askerlerin Ruslar’a teslim edilmemesi ve esirlikten kurtarılması hususunda yaptığımız müracaatlarımıza önem vermediler. Batılı küçük rütbeli subay ve memurlar “Yalta Konferansının kararları kutsal” diyerek kabul etmediler. Milletlerarası Kızılhaç Teşkilatı ile yaptığımız yazışmalarımız neticesinde, Kızılhaç, bu hususta yardım vermeye hazır olduğunu, fakat elinde imkan olmadığını bildirdi. Sadece nerede kaç Türkistanlı askerin olduğunu tespit edebileceklerini bildirdi. Bu dönemde askerlerimizi Batılı Müttefik Devletler, Ruslara teslim etmeye başladılar. Ruslara teslim olmayı istemeyenler intihar etmeye başladılar. Elimizden bir şey gelmediği için çok üzüldük, neticede 70 binden fazla askerimiz zorla Ruslara teslim edildi. Almanya ve Avrupa’nın türlü kuytu köşelerinde dağınık ve saklanarak yaşayan vatandaşlarımızı toplamak gerekti. Avrupa’da 1000’e yakın vatandaşımızın kaldığı tespit edildi. Bu arada şunu da belirtmeyi uygun görmekteyim. Bazı Türkistanlı askerler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını ve Almanya’ya okumaya geldiklerini, savaşta her şeylerini kaybettiklerini bildirerek Türkiye’ye gelip yerleşti, bir kısmı ise Almanya’da kaldı.”
Drau faciası
Fatima Abayhan. Nalçik doğumlu Balkar Türkü. “Ben 20 yaşıma gelmiştim, Diş Hekimliği Fakültesine gidecektim. Almanlar geri çekiliyor Ruslardan kaçıyorlardı. Kafkasyalılar da artık bıkmışlardı komünizmin hayatlarını yok etmesinden. Kaçabilenler Almanlarla beraber kaçtılar, biz de onlarlaydık… Karaçaylar, Balkarlar, Osetler ve Adigelerden de vardı kaçanlar arasında.
Almanlar bize çok iyi davrandı, kendi askerlerine nasıl bakıyorlarsa bize de öyle yardım ettiler. Almanlar nereye giderse biz de onlarla gidiyorduk. Almanya da 3 yıl kaldık, Polonya’da da kaldık. Amerikalılarla Ruslar, Berlin’e saldırmaya başlayınca Almanlar bizi İtalya’ya götürdüler. İtalya yolunda İngilizler yetişti peşimize. Motosikletli bir grup ve helikopterler kesti yolumuzu. İngiliz askerlerinden birisi çıktı karşıma. Yüzüğünde Stalin’in resmi vardı. Bana yüzüğü gösterip “Haroşo?” diye sordu. Ben de oracıkta öldürülmemek için “Haroşo” dedim. Sonra hepimizi topladılar, esir alındık. Bizi esir kampına götürdüler, tanklarla denetim yapıyorlardı sürekli. İngilizlerin bizi Ruslara vereceğini biliyorduk. Biz de Alp dağlarına kaçtık. Her yerde kozalaklar vardı, çam ormanları vardı, kaçarken kozalaklar kaymamıza sebep olurdu. İngilizler çok geçmeden fark etti, kaçtığımızı. Peşimize düştüler tekrar. Bizi bir akrabamız götürüyordu, elinde bir pusula vardı. İngilizlerin peşimizde olduğunu fark ettik, helikopterlerle geliyorlardı. Toplu halde dolaşırsak yakalanacaktık, bu yüzden herkes tek başına br köşeye saklanacak, kımıldamadan duracaktı. Aileler dağılarak saklanmaya başladı. 4-5 saat kımıldamadan durduk saklandığımız yerlerde. İngilizler bulduklarını yakalamaya başladı. Kiminin annesini, kiminin babasını, kiminin çocuğunu götürüyorlardı. Benim de iki ablamı ve erkek kardeşimi götürdüler. Ben de peşlerinden gitmek istedim kardeşlerimi kurtarmak için. Ama akrabalarım beni bırakmadılar, tek başıma gitsem de ormanda kaybolacaktım. Böylece ayrıldık kardeşlerimle birbirimizden. Sonradan duydum ki onları Orta Asya’ya götürmüşler, maden ocaklarında çalıştırmışlar.
Kamplarda Sultan Kılıç Girey adlı vatansever bir komutan vardı. Kendisi 1917’de komünizm gelince kaçmış Kafkasya’dan. İnsanlarımız toplanıp Ruslara götürülünce “Artık burada kalmamın bir manasi yok, o gençler götürüldüyse ben de gideceğim” deyip, gitti Kafkasya’ya. Herhalde öldürülmüştür gittiği yerde de…
Askerlerin öldürmesine gerek kalmadan insanlar kendilerini öldürüyorlardı. Çünkü kimse Ruslara teslim edilmek istemiyordu. Drau nehri kıyısındaydık. Karaçay bir kadın vardı. Ruslara teslim edileceğini öğrenince kendini nehre attı. Beş aylık bir çocuğu vardı. “Haram Tarla” derdi Kafkasyalılar o bölgeye bu ölüm vakaları sebebiyle…
Kamplardaki Beyaz Rusyalı Ruslardan da birçoğu kendini asıp öldürdü Ruslara teslim edilmemek için.
Savaş bitmişti artık. Fakat Ruslar, Almanya’da tekrar peşimize düştü. Bizden olanları alıp götüreceklerini söylüyorlardı. Biz tabi ki gitmek istemiyorduk. Bir jüri oluşturdular, Alman, İngiliz, Amerikalı, Fransız ve Türklerden oluşan bir jüri vardı. Rusya sınırlarında doğanları Ruslara teslim ediyorlardı. Ben de Yugoslavya doğumluyum dedim öyle anlattım kendimi. Böylece ellerinden kurtuldum. Müslüman olduğumuz için bizi Türkiye’ye kabul ettiler. Birçok Kafkasyalı vardı gidecek grubun içinde. Elbruz Gaytaoğlu’yla da aynı kamplarda kalmıştık, sonradan Türkiye’de öldüğü duyunca çok üzüldüm…Türkiye’ye geldikten sonra bizi Tuzla’da beklettiler bir süre. Bulaşıcı hastalığımız olabilir diye bizi karantina altına aldılar. Hasta olmayanları aldılar ülkeye.“

Alman ordusu Rusya’dan geri çekilirken 10 binlerce Türk soydaşımız bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya İtalya’nın Pazulla bölgesine geldiler. Kafkasya’da yaşadıkları coğrafyaya benzeyen dağ köylerine dağıtıldılar. Burada yeniden düzen kurabilecekleri umudunu taşıyorlardı. Bir süre sonra Müttefik orduları Akdeniz sahillerinden İtalyanın kuzeyine doğru ilerlemekte oldukları için daha kuzeye, Alman ordusunun hala güçlü göründüğü Avusturya’ya göç ettirildiler. Gönderildikleri yer Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresiydi. Drau Nehri kıyısında orada burada kurulan çadırlarda, derme çatma barakalarda kalıyordu aileler. Irschen Köyü’nden Delach’a kadar olan alana yayılmıştı yerleşim. Talihsizlik peşlerinden kovaladı ve Avusturyayı işgal eden 8. İngiliz ordusu onları buldu. İngilizler ne yapmaları gerektiğini Londra’ya sordular. Londra`dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli cevap şöyleydi: “Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir“. İngilizler Sovyet ordusuna gelin bunları alın diye haber verdiler, diğer taraftan da mültecilere Sovyetler Birliği’ne teslim etmek zorunda olduklarını fakat Moskova’dan öldürülmeyeceklerine ait güvence aldıklarını açıkladılar. Aslında böyle bir güvence yoktu. Rus askeri konvoyları esirleri almak için Dellach’a gelmeye başladığında, soydaşlarımızın ya Ruslara teslim olmak ya da intihar seçeneği kalmıştı.
1945 yılının baharında tarih çok acı bir gerçeğe şahitlik ediyordu. Drau Nehri’nin azgın sularına kadınlar kocalarıyla, çocuklarıyla el ele dua ve çığlık sesleri karışımıyla atlayarak intihar ettiler.
Bir haftada, 3 bin insan intihar etti. 4 bin kişi ise tren vagonlarına bindirilerek, Türkiye üzerinden Rusya’ya yola çıkarıldı. Trendeki soydaşlarımız, Türkiye topraklarına girdiklerinde çok büyük bir umut içerisine girmişti. Edirne’den itibaren tek umutları vagonların havalandırma pencerelerinin açılması ve bu sırada vagonlardan atlamaları sonucunda Türk yetkililerinin kendilerine yardım edeceğiydi. Edirne’den Kars’a doğru tren yol almaya başladığında maalesef ne kapılar ne de pencereler açıldı. Stalin’den ödü patlayan İnönü bir yandan Rus baskısı diğer yandan son anda müttefikler yanında yer alabilme, saf tutma siyasetini Londra üzerinden kabul ettirme telaşındaydı. Soydaşlarının durumu ise ikinci plandaydı. Tren Kars’a doğru yaklaşırken, vagonlarda bulunan muhafız askerlere, “Ne olur bizi vurun Ruslara teslim etmeyin” çığlıkları yükseldi. Ankara’dan subaylara verilen kesin emir belliydi. Tren Kars’ın Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne yaklaştığında kırılan vagon kapılarından 2 bin Türk bu kez göle atlayarak intihar etti. Rus sınırına gelindiğinde 2 bin kişi Rus askerlerine teslim edildi ve Türk muhafızların gözü önünde teslim alındıkları yerde hemen infaz edildiler.
Bu olay Zülfü Livaneli’nın Serenad romanındaki yan hikâyelerden biri. Olayı 11.6.2003 de Radikal Gazetesinde binler mertebelerindeki sayılarla anlatan Avni Özgürel, yaklaşık 3 yıl sonra 12.3.2006 da yine Radikal gazetesinde Türkiye üzerinden Ruslara teslim edilmek üzere transit geçirilenlerin sayısını “200” olarak belirtmiştir.
Önceleri Özgürel’i “Uyurken sırtınız açık kaldığı için hayal/kâbus görmüşsünüz” diye suçlayanlar oldu. Ancak yukarıda anlattığımız olayın “Drau ayağı” tamamen gerçek, zira hayatta kalan bir sürü şahidi var. Mesela ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı. 85 yaşındaki Niyazi Bayçora, Ober Drauburg’daki mülteci kampından kaçarak hayatta kalanlardan. Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bir gençlik geçiren oldukça güçlü hafızaya sahip, o günleri yaşar gibi hatırlıyor.
Niyazi Bayçora. ”Savaşın başlamasıyla Rusların baskısı her geçen gün arttı. Almanlar 4 ay boyunca Rusya’yı işgal etti. Baktık olacak gibi değil, 1943 yılının Ocak ayında at arabalarına binerek; çoluk çocuk Ukrayna’ya doğru yollara düştük. Yolda Alman birlikleriyle karşılaştık. Onlar bizi mülteci statüsünde Almanya’ya götürmeyi teklif etti. Alman bir yüzbaşının önderliğinde, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya üzerinden Almanya’ya gittik. Daha sonra bizi İtalya’ya yerleştirdiler. İtalya’da korktuğumuz için Avusturya üzerinden Almanya’ya gitmeye karar verdik”.
Alp dağlarının yamacında bulunan Drau nehrinin kenarına kurulan 8 bin kişilik mülteci kampına yerleşen Karaçaylılar’dan başka kampta Malkar, Çerkez ve diğer milletlerden insanlar da vardı. Ancak Stalin Yalta anlaşmasına göre burada kalan Rusya’dan ayrılmış sivil ve askerlerin geri teslim edilmesini talep etti ve bu talebi kabul edildi. Yetkililer, ‘Sizi Rusya’ya teslim edeceğiz’ dediklerinde başımızdan kaynar sular döküldü. Zulmünden kaçtığımız Ruslar’a tekrardan teslim edilmek bizim için ölümdü. Önümüz tanklar ve askeri araçlarla kesiliydi. Arkamızda ise Drau nehri vardı. Geri dönmek istemeyen 300 kişi ile birlikte gece dağlara doğru kaçtık. Kaçanlar arasında çocuklu kadınlar da vardı. Yakalanmamak için küçük gruplar halinde dağlarda saklandık. Kaçışın ardından Drau kampında yaşananları dağdan seyrettik, kamptan dumanlar yükseldi ve siyah bayraklar çekildi. ‘Ruslara teslim olmaktansa ölürüm’ diyen onlarca insanın kendini Drau nehrinin soğuk sularına attı. Geride kalanların Ruslar tarafından teslim alındığını ve bu kişilerin kurşuna dizildiklerini duyduk. Yaklaşık 2 ay dağlarda yaşadık Savaşın bitmesi ile herkes ülkesine dönmeye başladı. Bizler ise tekrardan Rusya’ya dönmek istemiyorduk. 1946 yılında Londra’da bir toplantı yapıldı. Toplantıda Anna Eleanor Roosevelt, ABD adına heyete başkanlık ediyordu. Rus heyeti ABD’lilere neden verdikleri sözü tutmadıklarını; mültecileri neden teslim etmediklerini sormuş. Bayan Roosevelt sert bir şekilde cevap vererek ‘Biz sizler gibi kasap değiliz. İsteyen döner, dönmeyenleri zorla gönderemeyiz’ demiş. 1949 yılında Türkiye’ye gittik. Önce İtalya’daki ardından Almanya ve en son olarak Avusturya’daki Karaçaylılar Türkiye’ye gitti. İlk defa huzurlu, rahat ve korkusuz günler geçirdik.”
ABD’de yaşayan Türk toplumunun önemli bölümünü teşkil eden Karaçay Türkleri’nin bir başka yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz da Drau faciasının şahitlerinden. Aybaz’a göre İşgal kuvvetleri mültecilerle toplantı yapma bahanesiyle bir araya getirdikleri mültecileri Ruslara iade etti.
Cabbar Aybaz: “Toplantıya katılanlardan bir daha haber alamadık. Toplantıya katılmayarak 2 ay dağlarda yaşayan Karaçaylılar ise zor günler geçirdi. Grup açlıktan dolayı yanlarında taşıdıkları 2 atı keserek yemek zorunda kaldı. Avusturya dağlarından Almanya’ya geçerek Türk yetkililere başvuran Karaçaylıların bir kısmı, 1948 yılında İtalya üzerinden Türkiye’ye gittiler. Kimimiz İstanbul’a, kimimiz Eskişehir’e yerleşti. Kısa bir süre akrabalarımız bizi misafir etti. Ardından Türk hükümeti, Ankara Polatlı’da ev ve toprak verdi, para yardımı yaptı. Bu yardımı hiçbir zaman unutamam. Bizi en güzel şekilde ağırladılar. Uzun bir süre Milli Savunma Bakanlığı’nın tamir atölyesinde çalıştım. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın arabasını bile tamir ettim. Kendisi şahsen teşekkür edip; yağ pas içindeki elimi bile sıkmıştı.”

Ziyad Ebuzziya- Gazeteci, yazar, Konya eski milletvekili: “Sovyetler’in bu isteği hemen kamplara yayılıyor. Panik yaşanıyor ama, Sovyet vatandaşı Türkler sevk ediliyorlar. Kaçabilenler kaçıyorlar, ötekiler gönderiliyorlar. O sırada Viyana yakınlarında içinde bulundukları tahta barakayı ateşe veren 128 Azerbaycanlı birlikte intihar ediyorlar. Bu, büyük gürültüye sebebiyet verdi. Amerikalılar dehşet içinde kaldılar. O zamanın Newyork Belediye Başkanı Laguvar ‘Nasıl olur da Amerika, insanları istemedikleri memlekete zorla verir?’ diye isyan bayrağı açtı. Bütün Amerika ayaklandı. Sevkiyat durdurulduğunda 110 bin Türk teslim edilmişti. Bizimkilerin yanında 10 bin Rus Kazağı, 20 bin Ukraynalı, buna yakın Beyaz Rus da Sovyetler’e teslim edilmişlerdi. Almanya’da kendi lejyonunu kuran ve Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan Türkistanlı ve diğer kavimlerden 200 binden fazla esir Sovyetler Birliği’ne dönmemek için direndi. Fakat Müttefik devletlerin subay, asker ve ayrıca Rus subayları, nerede bir eski Kızıl Ordu askerini veya esirini Almanlar ile Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan askerleri görseler hemen Ruslara teslim ediyorlardı. Ruslar teslim aldıkları askerleri vagonlara doldurarak geri gönderdiler. Onların bir kısmını hemen kurşuna dizdiler, bir kısmını ise Sibirya veya başka yerlerdeki çalışma kamplarına sürgün ettiler. Rusların teslim aldıkları esirleri kurşuna dizdiklerini duyan daha teslim edilmeyen askerler intihar etmeyi tercih ettiler. Bunları gören Avusturya’da bulunan Türk soyluların bir kısmı Kuzey İtalya’ya kaçtılar.“

(*).1,Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 (Mayıs 1972), shf.292-293, 1972.
(*).2.Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990.
(*).3.Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti, Doğu Kütüphanesi,2006.
(*).4.Bülent Pakman. Ağustos 2011.Buhara Altınları…https://bpakman.wordpress.com/ataturk/1919-yili-mayisinin-19-uncu-gunu-samsuna-ciktim/kurtulus-savasina-buhara-altinlari/.
(*).5,Bülent Pakman. Kasım 2014…Basmacılar Hareketi …https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/turanciligin-dogusu/basmacilar-hareketi/
(*).6,3 Mayıs 1944 Tabutluktan İktidara Türkçülük….http://www.ulkucudunya.com/index.php?kod=607&page=haber-detay

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ VII

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“

İnönü sansürcülüğü
Almanya’dan Kafkaslara kadar bütün Doğu Avrupa’da 1940- 45 yılları arasında 200 bin ila 1 milyon Müslüman Türk’ün fiilen katıldığı savaşa ilgisiz kalan Türkiye, Sovyetler Birliği içindeki milyonlarca Türkün kaderine karşı duyarsızdı. Türkiye’deki Türkçü ve Turancı entelektüeller takip altında bulundurulurken, bu yöndeki yayınlara da şiddetle karşı çıkılmaktaydı.
Almanya’nın ‘Gönüllü Türk Kıtaları’ yerine Rus gönüllüler Türkiye’de haber konusu olabiliyordu: “Bolşevizm ile savaş için Almanya’da alınan Rus esirlerinden bir kurtuluş ordusu kuruldu…” şeklinde verilen haberde devamla şöyle deniyordu: “Berlin 25, AA: Alman işgali altında bulunan doğu topraklarında bir Rus kurtuluş ordusunun kurulması hususundaki hazırlıklar çok ilerlemiştir. Bu ordunun teşkili ile bilhassa General Vlasof meşgul olmaktadır.(…) General ve ordusu, Rusya’da Bolşevik tahakkümüne son vermeyi başlıca gaye edinmiş bulunuyorlar…(Ulus 26.5.1943)”
Türkiye’de Millî Şef Dönemi isimli kitabın yazarı Cemil Koçak 1200 sayfayı aşkın çalışmasında ancak 2 sayfada bu konuya temas ediyor. Cemil Koçak konuyla ilgili ayrı bir başlık açmayı dahi gerekli görmeyip ‘Almanya ve Turancı akım’ bölümü altında bir şeyler karalamış.
2. Dünya savaşının sonuna yaklaşılmakta olduğu 1943’ten sonra İnönü’nün Milli Şef dönemi, Alman cephesinde hızla ilerleyen Rusların tepkisini çekeceği ve kızdıracağı korkusuyla Türkçü-Turancı çevreleri yakından izlemeye ve baskı yapmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Türkçülere karşı çok sertti ve Türkiye dışında Türklerin varlığından ve kültürel birliğini gözetmeye çalışan Türkçülere korkunç tabutluk işkencesini reva gördü.

(*)…..(…3 Mayıs 1944 Tabutluktan İktidara Türkçülük.Tabutluk nedir?

Tabutluk adıyla anılan yer, yarım metrekarelik bir yerdir. Yani 40 cm genişliğinde, 50 cm uzunluğunda, 2.5 metre yüksekliğinde beton duvar içerisinde açılmış oyuklardır. İçine sokulan insan kapı kapandığında yere çömelemez. Bu oyuklara sokulanları belinden ve kollarından duvara bağlamak için demir prangalar vurulmaktadır. Ayrıca oyuğun tepesine üç adet beşyüzer mumluk ampül konulmuştur. Tabutluklara konulanlar 2-3 gün aç ve susuz bırakılır, hatta tabi ihtiyaçlarını gidermesine bile izin verilmezdi. İstanbul’un Sirkeci semtinde yer alan ünlü Sansaryan Han’da bulunan tabutluklara konulan insanlara çeşitli işkenceler uygulayanlar hakkında Birleşmiş Milletler Anayasası’na göre her zaman dava açılabilir ve “zaman aşımı” yoktur.

3 Mayıs 1944 günü Türk milliyetçileri “Irkçılık ve Turancılık” suçlamamalarıyla tabutluklara konulup işkenceye uğradılar…

1944, dünya ikinci Cihan Harbi’nin dehşeti içindedir. Avrupa’yı yıldırımla vurulmuşa döndüren Alman orduları Balkanlar’a da yayılmıştır. Türk ordusu ise özellikle, Boğazlar ve Trakya bölgesinde yığınak halindedir. Çeşitli devletler nezdindeki Türk Ataşe militerlerinin Genelkurmay’a gönderdikleri, kuvvetli uçak filolarıyla desteklenen modern zırhlı ve motorlu orduların cephelerde neler yaptıklarını inceleyen harp raporları, bu modern vasıtalardan mahrum bulunan Türk ordusunun subaylarına endişe vermektedir. Çünkü Türk ordusunun bütün eksiklikleri bir anda sırıtıvermişti. Alaylarda tek motorlu vasıta yoktu, tümen toplarını beygirler çekiyordu.

Yani ikmal işlerinde kullanılan gayretli vasıtalar; manda arabaları, öküz arabaları, atlı arabalar, deve kervanları, eşek kolları, katır kollan… Erlere uygun elbise, palto, çizme matara ve kemer verilemiyor, hatta bir çoğunun battaniyesi bile yoktu. Ordu iyi beslenmiyordu. Millet de iyi bir durumda değildi. Memleket sefalet bataklığına gömülmüş, halkın en zaruri ihtiyaçları ekmek, şeker, patiska, basma hatta kefen bezi dahi vesikaya bağlanmıştı. Rahat yaşayanlar sadece Millî Şef ve onun yakınları, vekiller, Halk Partisi kodamanları, sivil bürokrasinin en üst kademeleri rahat bir hayat sürebiliyorlardı. Zamanın Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, şekere sürekli yapılan zamlarla ilgili halktan şikayet gelince; “Şeker lüks maddedir ne yapalım? Parası olmayan yemesin…” diyebiliyordu.

Halka ekmek diye kapkara çamur gibi berbat hamur parçası dağıtılırken, bütün yöneticilere diledikleri kadar beyaz undan has ekmekler sağlanıyor, rüşvet, suiistimal, vurgunculuk almış başını yürüyordu.

Gazozcular

Bu sıkıntılar sadece halk kademesinde değil aynı zamanda ordunun üst kademesinde de hissediliyordu. Başta Millî Şef ve yardakçıları olmak üzere idareciler orduya ve onun kumanda kademesini teşkil eden subay ile generallere karşı çok küçümser ve önemsemez tavır içindeydiler. Artan hayat pahalılığı subayları perişan ediyor, bunaltıyordu. Her yerde subaylar ikinci derece insan muamelesi görüyordu. Ankara’daki apartmanların bodrum katlan halk arasında “Kurmay subay katı” olarak isimlendirilmişti. Eğlence yerlerinde subayların adı “gazozcu” idi. Kurtuluş savaşını yapmış bir ordunun subaylarına bu isimler reva görülüyordu.

Sefaletin artışıyla, İstanbul Çin’in başkentine dönmüş, hırsı kamçılanan komünizm surda, burda yuvalanmaya çalışırken, siyasi ve askeri Rus taktiği olarak birtakım satılmışlar, Sovyetler Birliği’ne karşı aydınlar arasında sempati uyandırmaya çalışıyordu. Bu kişiler, devletin Milli Eğitim kadrosunda öğretmen olarak atanıyor, kitaplar yazılıyor, piyesler oynatılıyordu.

Türkçü Başbakan

İşte bu olayların yaşandığı günlerde nedense bilinmez, Başbakan Şükrü Saraçoğlu TBMM’de bir nutuk verdi.
“Ben Türkçü bir Başbakanım”…
“Türkçülük bizim için bir kültür meselesi olduğu kadar bir kan meselesidir”.

Bu konuşma bazı çevrelerin suratına şamar gibi patlamıştı. Tanınmış Türk düşünürü şair ve yazar Nihal Atsız bu sıralarda Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapıyor aynı zamanda da Orhun dergisini yayınlamaktaydı. Milliyetçi bir dergi olan Orhun dergisi Başbakan’ın milliyetçilik anlayışına kayıtsız kalamazdı ve kalmadı da. Nihal Atsız, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitap eden iki mektup yayınladı. Bu mektuplarda Nihal Atsız, Şükrü Saraçoğlu’na özet olarak şunları söylüyordu:
“Memlekette açıktan açığa komünist propagandası yapan dergiler çıkarılmakta ve bunlar Milli Eğitim Bakanlığının emri ile okullara dağıtılmaktadır…
Bursa cezaevinde yatmakta olan Nazım Hikmet’e, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından el altından paralar verilmektedir.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ya bunları bilmiyor ya da görmek istemiyor… Kendisi ihanet içindedir…”

Bu mektuplar halk arasında büyük yankı yaptı. Aydınlar ve düşünürlerle meclisteki vekilleri hem şaşırttı hem de dehşete düşürdü.

Çünkü, Nihal Atsız’ın mektuplarında tek yanlış ve tek yalan yoktu. Atsız doğru söylüyordu: “Milli Eğitim Bakanlığı Türkiye’de komünistlerin sığınağı halini almıştı” diye Başbakan Şükrü Saraçoğlu’da sarsılmıştı. “Ben milliyetçiyim, ırkçıyım, Türkçüyüm” diye avaz avaz bağıran bir iktidarın başbakanı komünistleri devlet parasıyla nasıl beslerdi?

Yaşa-Varol Atsız

Ve beklenen oldu. Vatan haini Sabahattin Ali, Nihat Atsız’ı mahkemeye verdi. Ankara’dan açılan dava için Atsız bir akşam kimseye haber vermeden Haydarpaşa’dan trene binerek Ankara’ya hareket etti. Nihal Atsız Ankara Garı’na ayak bastığı an adeta yer yerinden oynadı. Onun geleceğini haber alan binlerce üniversiteli genç ellerinde çiçek buketleriyle Atsız’ı karşılamaya gelmişti. Gençler Türkçü yazan kaptıkları gibi omuzlarına aldılar. Milli marşlar söyleyerek gardan çıkardılar.
– Kahrolsun komünistler!..
– Yaşa Atsız…
– Çok yaşa varol, Nihal Atsız!..
bağırışları altında ve büyük sevgi gösterileriyle kalacağı otele götürdüler. İş bununla da kalmadı. Otelden ayrılan gençler;

– Yaşasın Türk Milleti !.. ,
– Yaşasın milliyetçi Türkiye!..
– Kahrolsun komünistler!..
haykırışları altında meydanlarda, Sabahattin Ali’nin ve Nazım Hikmet’in kitaplarını öbek öbek yaktılar.

Kafalar yarıldı, gözler patlatıldı

Türkçü yazar Nihal Atsız 3 Mayıs 1944 günü mahkemeye çıkarıldı. Adliye binasının içi ve dışı binlerce talebe tarafından doldurulmuştu. Aynı anda da Çankaya’da toplanan Milli Şef ve yandaşları kafa kaldırmaya başlayan bu yeni neslin gözleri daha fazla açılmadan kafasını kırmaya karar verdiler. Karar derhal Ankara’daki zabıta kuvvetlerine iletildi.

– Vurun vatan hainlerine!..

Mahkemede savunmasını veren Atsız, hakim ve savcının ortak kararıyla serbest bırakıldı, adliye önüne çıkan Türkçü yazan onbinlerce insan “Yaşa-Varol” sesleriyle karşıladı. İşte bu sırada 3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan ve komünistlik karşısında dikilen, satılmış hainlere nefretini haykıran üniversite gençliğine ve halka Millî Şefin emriyle zabıtanın hücumu başladı. Saldıranlar zerre kadar merhamet göstermediler, milliyetçi gençleri kıyasıya dövdüler. Kafa yardılar, göz patlattılar… Vücutları morarıncaya kadar, üstleri başları kan içinde kalıncaya kadar, kolları kaburgaları kırılıncaya kadar dövdüler. Bu hengamede Nihal Atsız da siyasi polis tarafından tutuklandı.

İnönü’nün İthamı

19 Mayıs 1944 günü yapılan Gençlik Bayramı töreninde bir konuşma yapan devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını çok ağır bir dille suçladı. Bu nutkun ardından yurt çapında bir milliyetçi avı başladı. Bir çok milliyetçi üniversite genci de yakalanarak ağır işkencelere maruz bırakıldı. Ancak ortaçağdaki engizisyon mahkemelerinde uygulanabilecek işkencelerin sergilendiği bu tevkifat sadece milliyetçi öğrencilere matuf değildi. Bu arada, milliyetçi ilim adamı, doktor, mühendis, memur, sanatkâr ve subay da tevkif edilmiş, tabutluklara tıkılmıştı.

Tabutluğa kapatıldılar

Ankara’daki nümayişte yüzlerce milliyetçi genç tutuklandı. Ardından gelen 19 Mayıs bayramında bir konuşma yapan Millî Şef, milliyetçiler hakkında tehditlerini sürdürünce yurt genelinde büyük tutuklamalar başladı. Orhun dergisine abone olanlar, yazıları çıkanlar, hatta Nihal Atsız’a sokakta selam vermiş olanlar hep tutuklandılar. Atsız’ın evinde yapılan aramada, o sırada üsteğmen olan Alparslan Türkeş’in mektup ve yazılan çıkınca, Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından o da tutuklandı. Erdek’teki birliğinden alınarak İstanbul’a getirilen Türkeş, Tophane’deki Askeri Cezaevi’ne kapatıldı. Daha sonra ırkçı ve Turancı olduğunu, hükümeti devirmeye çalıştığını itiraf etmesi için ünlü Sansaryan Han’da “tabutluk” denilen hücreye kapatıldı, günlerce işkence gördü. Alparslan Türkeş’le beraber, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun ve Reha Oğuz Türkkan gibi 23 Türkçü ve Türk milliyetçisi “Turancılık” suçuyla tutuklanıp ağır işkenceler gördüler. Bu işkenceler sonucu suçu sadece Türk milliyetçisi olan Reha Oğuz Türkkan bir gözünü kaybetmiş, doktor Mehmet Külahlıoğlu’nun ciğerleri ağır hasar görmüş günlerce kan kusmuş, tüberküloz teşhisiyle aylarca senatoryumlarda tedavi görmüştür. Üç yıl süren mahkemeler sonucunda “Turancılık ve Irkçılık” suçlamasıyla karşı karşıya kalan tüm ‘Türkçüler’ beraat ettiler.

Asaletin kaybolsa da fikirden,
Şereflice dirildik, bahsetmedik ölümden……)….

(*)….Tabutluklar …Anlatım…3 Mayıs 1944 Tabutluktan İktidara Türkçülük

Tabutluk adıyle anılan savcı Kazım Alöç ve Ahmet Demir tarafından „mutena hücre“ diye ifade edilen yer, yarım metre karelik bir yerdir. Nihayet kırk santimetre genişliğinde ve elli santimetre uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton duvar içersinde açılmış oyuklardır.

İçine sokulan bir insan kapı kapanınca yere çömelmek bu beton oyukların duvarlarından içeriye sokulanların, belinden ve kollarından duvara bağlamak için demir pırangalar vurulmaktadır. Ayrıca oyuğun tepesine üç adet beşer yüz mumluk ampul konmuştur. İçeriye kapatılan insan demir prangalarla belinden ve kollundan duvara bağlanıp ve burada yirmi dört saat, kırk sekiz saat, hatta daha fazla aç susuz bırakılırdı. Bazı sanıkların tabii ihtiyacı için dahi kapı açılmaz ve büzbütün perişan duruma düşmeleri sağlanırdı.

Tevkifler Mayıs ayı sonlarında yapılmıştı. İşkence fasılları daHaziran ve Temmuz aylarına raslamaktadır.İstanbul, hele İstanbul’un en basık semti olan Sirkeci, kızgın bir güneşle kavrulmaktadır. Serin sayfiye yerlerinde oturanların bile sicaktan bunaldıkları bu mevsimde bu damdaraçık beton oyuklar içindeki insanlar ne hale gelir …Üstelik tepesinde de beşer yüz mumluk üç ampul yanmaktadır.

Buna hür bir insanın diri diri fırına sokulması denmez de ne denir Evet… Milli Şef’in Sıkı Yönetiminin İstanbul’ daki EmniyetMüdürlüğünde özel işkenceler yapılıyordu. … Ve talihsiz Türk aydını, Türk milliyetçisi olan Reha Oğuz Türkkan bu işkenceden bir gözü sakatlanarak canını güç kurtarmıştır. Tabutluk İşkencesine daha bir çok sanık ve tanıklar maruz bırakılmışlardır. Bunlardan Biraz aşağıda isim ve hüviyet belirterek bahsedilecektir. Bugün değerli bir iç hastalıkları uzmanı olan sayın doktor Mehmet Külahlıoğlu, o sırada İstanbul Üniveritesi Tıp Fakültesiöğrencilerindendi.

Vatan sever, milliyetçi ve Türk Milletinin yetiştirdiği iyi insanlardan biri olan bu Külahlıoğlu, Ahmet Demir tarafından bir çok defalar öyle kıyasıya dövülmüştürki, azından kan gelmiştir. Dövülürken de kendisinden İsmet İnönü’nün 19 Mayıs nutkundaki iddiaları doğrulayacak şekilde ifade verilmesi istenmiş ve Mehmet Külahlıoğlu’nun „hakikat öyle değildir“ itirazı üzerine de „vay koskoca Milli Şef ve Milli Eğitim Bakanı yalan söylüyor da, sen mi doğru söylüyorsun“ denilerek daha çok dövülmüştü. Ahmet Demir ve adamlarından yediği bu dayaklar yüzünden muhterem Mehmet Külahlıoğlu tüberküloz olmuş ve daha sonraları uzun zaman hastahanelerde tedavi görmüştür. Bunun için de emri veren, yine o meşhur Sıkı Yönetim Savcısı Kazım Alöç’tür.

Milii Şef İnönü’nün kurduğu Sıkı Yönetim idaresinin, İstanbul Bölgesi Başkanı Sabit Noyan ve İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutkunu uygun ifadeler almayı gaye edinmiş bulunan savcı Kazım Alöç, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde milliyetçilere yaptırılan işkencelerden habersiz olamazdı.

Bir an için habersiz olduklarını düşünsek bile, sanıkların müteaddit defalar işkence gördüklerini beyan ederek şikayette bulunmuş olmalarına rağmen, Kazım Alöç’ün bunu bir araştırma konusu yapmaması, kendisinin bu işdeki rolünü belirtmektedir.Kazım Alöç, bir takım karanlık tertiplerin maşası olarak beni kötülemek maksadıyle Yeni Gazete’de yayınladığı „Komünist ve Irkçılar“ adlı karma karışık tefikada, yirmi sekiz yıl önce milliyetçileri mahküm ettirmek için uydurmuş olduğu iddiaları tekrerlamaktadır.

Hatta kendini haklı gösermek için o zaman iyi takibat yapılmadığını söylemekte ve ırkçılığı Birleşmiş Milletler Tüzüğünde „genocide“ olarak vasıflandırılan bir suç olduğunu ifade etmektedir.Böylece ırkçılık ile „genocide“ in bir birinden farklı şeyler olduğunda habersiz bulunduğunu ortaya koymaktadır. Kazım Alöç’e şunu sormak çok yerinde olaçaktır : „ —- Irkçı diye kötülemeye çalıştığı, haklarından bin birİftiralar düzdüğü Türk Milliyetçilerinden hangisi Türkiye’de “genocidi” icra etmiştir veya icra edelimesini istemiştir”

Hatta bırakınız “genocidi” istemeyi, herhangi bir insana zarar verebilecek bir harekette bulunmayı o zaman Turancı diye mahkemeye verilmiş bulunan bu yirmi üç memleket çocuğu, Kazım Alöç’ün İnönü’ye yaranmak için yaptırdığı maddi ve manevi işkencelerden büyük ıstıraplar çekmişlerdir. Kazım Alöç’ün ve hempalarının tertiplediği işkenceler Birleşmiş Milletler Anayasasına aykrı olan ve insan haklarına en büyük tecavüz teşkil eden harekettir ve bu suçların milletler arası hukukda zaman aşımı da yoktur.1944 ve 1945 yılarında İstanbul Sıkı Yönetim Mahkemelerinde yapılmış olan duruşmalar sonunda ırkçı ve turancı diye iftiralara uğratılarak çeşitli sıkıntılar çekmiş olan bütün sanıklar mahkeme tarafından ittifakla beraat ettirilmiştir.

Mahkemenin ve Askeri Yargıtayın ittifakla vermiş oldukları beraat kararları, Kazım Alöç’ün Yeni Gazete’de yaptığı uydurma yayınların baştan aşağa iftira olduğunu en selahiyetli vesikalarıdır. Bu konuda suçlu olan ve hiç konuşmaması icab eden Kazım Alöç, bir takım hasis menfaatler karşlığı eski iftiralarını satlığa çıkarmıştır. Şimdi bu adamın, İnsan Haklarına ve Birleşmiş Milletler Anayasasına aykırı olarak 1944’de milletini sevmekten başka hiçbir suçu olmayan memleket çocuklarına yaptırdığı diğer işkenceleri de özetle sıralayalım :

Reha Oğuz Türkkan’ın tabutluğa konulduğunu ve bu yüzden bir gözünün tamamen, diğer gözünün de kısmen göremez hale geldiğini, biraz yukarıda söylemiştik . Fakat bu yetmezmiş gibi, bir akşam geçe yarısından sonra Türkkan, polisler tarafından sert bir şekilde uyandırılarak müdüriyet odasına götürülmüştü. O sırada Emniyet Müdürlüğü’nde tutuklu bulunan iki İtalyan papazı da odaya getirilerek Reha Oğuz’un gözleri önünde feci şakilde dövülmeye başlanmıştı. Reha Oğuz Türkkan’a “şimdi sıra sana da gelecek” denilerek papazlar aralıksız ve insafsız şekilde dayaktan geçirilmişti.
Papazların bağrışmalarına, çırpınışlarına rağmen, dayak saatlerce sürmüş.
Alparslan Türkeş

Kafkasya’dan çekiliş
1942 yılı sonlarında Almanlar Kafkasya’dan çekildiler. Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetlerden oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti. Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızılordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar

KARAÇAY.MALKAR
(….. SOVYET DÖNEMİNDE KARAÇAY-MALKAR

1917 yılında Rusya’da Çarlığı devirerek yerine komünist bir sistem kuran Bolşevikler, Rusya’da yaşayan bütün milletlere kendi kaderlerini ve geleceklerini, kendilerinin tayin etmeleri hakkını verdiklerini ilan ettiler. Bu sırada bütün Kuzey Kafkasya’da olduğu gibi Karaçay-Malkar’da da istiklal hareketleri hızlanmıştı. Ancak 1918 yılında Bolşevikler Kafkasya’da faaliyete geçtiler ve Çerkes-Kabardey bölgeleri ile Kabardey’e bağlanmış olan Malkar’da idareyi zorla ele geçirerek, bu bölgelerde halk arasında bir sınıf mücadelesine yol açtılar. Bu sayede Bolşevikler, Kafkasyalılar arasında yüzyıllardan beri bir çatışma unsuru olan sosyal tabakalaşma sistemini istismar ederek kendilerine taraftar bulmaya çalışıyorlardı. (Aslanbek, 1952; 18)

Rusya’da yeni kurulan Bolşevik-Komünist sistemin tehlikesini fark eden ve artan tehditlere karşı kendilerini korumak isteyen Karaçaylılar sınırlarına silahlı birlikler yerleştirmişler ve Bolşevikleri ateşle karşılamışlardı. Bu arada Bolşeviklerin zulmüne karşı ayaklanan Kuban Kazaklarına da Karaçaylılar silahlı iki süvari alayı vererek yardım ettiler.

Karaçaylıların öncülük ettiği bu silahlı mücadele ordusuna daha sonra Çerkes ve diğer Kafkasyalı halklar da katıldı. Bu ordunun komutanlığını ise Rus ordusunda savaş subayı olarak yetişen Karaçaylı Albay Mirzakul Kırımşavhal yapıyordu. (Aslanbek, 1952; 19) Birleşik Kafkas kuvvetleri, Bolşevikleri kısa sürede Kafkasya’dan temizlediler.

Karaçay-Malkarlılar 11 Mayıs 1918’de kurulan Kuzey Kafkasya Birleşik Cumhuriyeti içerisinde yer aldılar.
1919 yılı sonlarında Bolşevik ve komünizm aleyhtarı Beyaz Rus birlikleri, komünizmi ortadan kaldırmaya azmetmiş liderleri Denikin’in peşinde, “Tek ve bölünmez Rusya” ideali ile her yeri işgal ettiler. Eski emperyalist Rusya’yı tekrar kurmayı ve büyük mülkiyete dayalı toprak sistemini tekrar getirmeyi amaçlayan Denikin’in bu hareketi, milli esaslara dayanan demokrasi cephesinin gelişmesini baltaladı. Komünizme karşı savaşan askerlerin çoğu, bilhassa Rus Kazakları ve toprak reformu isteyen Ruslar, Denikin’in aleyhine dönerek cepheyi terkettiler. Bu karışıklıklardan faydalanan Bolşevikler ise her tarafa tekrar kolayca yayılma imkanı buldular. (Aslanbek, 1952; 20)

1939-1940 yıllarında Karaçay-Malkar halkının yüzde 40’ı öldürülmüş ya da Sibirya’ya sürülmüş bulunuyordu. Sovyetlere karşı, içinde büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Karaçay-Malkar halkı, 1941 yılında Sovyetler Birliği’ne saldıran Almanları büyük bir kurtarıcı olarak karşıladılar.

1942 yılı Ağustos’unda Alman Orduları, Rostov’dan Kafkasya’ya doğru ilerlemeye başladılar. Alman Ordusunun önünden çekilerek Kafkas Dağlarına sığınmaya çalışan Kızıl Ordu birliklerini burada, Karaçay-Malkar silahlı çeteleri karşıladı. şiddetli çarpışmalar sonunda Kızıl Ordu mağlup olarak dağları terk etmek zorunda kaldı. Karaçay-Malkar çeteleri NKVD birliklerini imha ederek henüz Almanlar gelmeden bütün dağ geçitlerini ele geçirmişlerdi.

Kafkasya’yı işgal eden Almanlar yerli halka dini ve siyasi hürriyet verdiklerin açıkladılar. Camiler yeniden açılmış, kollektif çiftlikler kaldırılmıştı. Bu hareketleri ile Almanlar Karaçay-Malkar halkının sempatisini kazanmışlardı. Alman Ordusuna büyük sevgi gösterilerinde bulunan Karaçay-Malkar halkına Almanlar şu imtiyazları verdiler:

1- Müstakil Milli İdare yeniden kurulacak ve din dahil hayatın bütün sahalarında tam bir serbestlik olacak,
2- Kolhozların yerine özel mülkiyet düzeni kurulacak,
3- Eskiden zorla ikiye ayrılan Karaçaylılar ve Malkarlılar tekrar birleşecek.

Verilen bu imtiyazlar, Almanlar’ın, Karaçay-Malkar halkının güvenini kazanmasını sağladı. Bu sırada görmüş, geçirmiş yaşlı Karaçaylılar, Almanlar’a bu kadar güvenmenin iyi sonuç vermeyeceğini, daha tedbirli davranmak gerektiğini söylüyorlardı. Ancak bu uyarıların pek etkisi olmadı.

Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar, Ruslara karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan bir gazeteci; Erich Kern, o günleri şöyle anlatıyor:

“Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada bütün müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan bir süvari taburu, gülerek-oynayarak dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunçlaşmış güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar…”

Bolşeviklerden temizlenen Karaçay-Malkar, Kabardey, Adıgey ve Osetya bölgelerindeki halklar, eski Kuzey Kafkasya Cumhuriyetini yeniden kurmak üzere Alman Komutanlığı’na başvurdular. Ancak Almanlar bu başvuruları sürekli olarak oyaladılar. Almanların Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi Komiserlerinin çoktan atanmış oldukları daha sonra öğrenildi.

1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda Almanlar, Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adıge, Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetlerden oluşan 15 bin kişilik bir kafile de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti.

Almanlar, Kafkasya’dan çekilir çekilmez 15 Ocak’ta Kızıl Ordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler dağlarda tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. Sovyetler, bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet Hükümeti bunun üzerine daha kesin sonuç elde edebileceği bir yönteme başvurdu. 12 Ekim 1943’te Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet Prezidyumu’nun aldığı bir kararla Karaçay halkı, 2 Kasım 1943 günü topyekün Orta Asya ve Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Aynı karar 8 Mart 1944’te Malkarlılara uygulandı. Böylece Karaçay-Malkarlılar yüzlerce yıldan beri yaşadıkları vatanlarından zorla çıkarıldılar. Bu sürgün sırasında Karaçay-Malkar halkı toplam nüfusunun yarısını kaybetti.

Stalin’in ölümünden sonra, 1957 yılında Kruşçev Hükümeti Karaçay-Malkar halkının itibarının iade edildiğini bildirerek vatanları olan Kafkasya’ya dönmelerine izin verildiğini açıkladı. Bunun üzerine Karaçay-Malkarlıların büyük çoğunluğu atayurtlarına geri döndü.

Karaçaylılar bugün, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Malkarlılar ise Kabardey-Balkar Cumhuriyeti sınırları içerisinde hayatlarını sürdürmektedirler.
……)

çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme başvurdu. Alman ordusuyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Türk düşmanı Stalin tarafından 2 Kasım 1943 de Karaçaylıların tamamı Kazakistan’a, 8 Mart 1944 de Malkarlıların tamamı Kırgızistan’a sürüldüler. Olay ayrı bir yazımızda anlatılmaktadır

Kırımdan kaçış
Almanlar Nisan 1944’te Kırımdan geri çekilmeye başladılar. Giderken birçok Kırım Tatarını erkek sıkıntısı çekilen Almanya’ya işçi, aslında köle işçi olarak çalıştırmak üzere götürdüler. Kırım Tatarlarının bazıları bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle bazıları da Nazi işbirlikçisi sayılacaklarını öngördüklerinden gönüllü olarak Almanlarla birlikte ülkelerini terk edip Avusturya’ya göç ettiler. Onlardan ikisinin, Prof. İlber Ortalı’nın annesi Şefika Hanım ve babası Kemal Bey in hikayelerini ilerde anlatacağız.
Ruslar Kırım’a girer girmez 18 Mayıs 1944 tarihinde Almanlarla kaçmayan, kaçamayan Kırımlıların tamamını yaşadıkları tüm yerleşimlerden zorla alıp Orta Asya, Sibirya ve Urallar’a sürdüler. Oysa Kırım Tatar erkeklerinin bir çoğu hala Sovyet Ordusunda savaşıyorlardı. Sovyetler Birliği kahramanı madalyalı Kırım Tatarları vardı ve dağlarda partizan olarak da Almanlara karşı direniyorlardı. Gerçekten de, 1941 yazında SSCB’de seferberlik ilan edildiğinde, 20 bin Kırım Tatarı Kızıl Ordu’da silah altına alınmıştı. Kızıl Ordu’da kahramanlık madalyası alan 80 kadar Kırım Tatarı vardı. Bunlardan biri olan ve savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşüren Ahmethan Sultan adlı pilot iki kez “Sovyetler Birliği Kahramanı” madalyasına layık görülmüştü. Bu kişinin hikâyesi 2013’te Rusları derinden etkileyen bir filme konu oldu. Rıfat Mustafa liderliğindeki bir Tatar birliği Nazilerin elindeki 46 mahkumu kurtarmış, 2 tank ve mühimmatı ele geçirmişti. Kırım Türkleri Kızıl Ordu ve komünist partizan cephelerinde yetişkin nüfusunun % 26.4’ünü kaybetmişti. Kısacası, Kırım Tatarlarını toptan ‘hain’, ‘işbirlikçi’, ‘casus’ olarak damgalamak büyük haksızlıktı. Ama bütün bunlar vicdansız Stalin için hiçbir şey ifade etmemişti. Buna rağmen Kırım Tatar halkının topyekun cezalandırılmasına karar verdi ve uygulattı. Kırımda bir tek Tatar bile kalmadı. 15 Kasım 1944 de Ahıska Türklerine uygulandı. Halbuki Almanlar Ahıska Türklerinin yaşadığı topraklara girmemişlerdi. Stalin’in asıl amacı memleketi Gürcistan’ı Türklerden temizlemekti.

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ VI

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“
Lejyonlar

Şükür ki kafası birşeylere basmaya başlayan Alman Genelkurmayı, 1941 Aralık ayında millî lejyonların teşkili için ön çalışmaları başlatmıştı. Doğu İşleri Bakanı Rosenberg, Hitler’i ikna ederek ‘Türk Lejyonları’nın” görevlendirilmesi yolunda direktifi imzalatmayı başarmıştı. 22 Aralık 1942’de Türkistan, Ermeni, Gürcü ve Müslüman Kafkasyalı Lejyonu kurma emri Berlin’den resmen verildi. Milli Komiteler esir kamplarından Türkleri çıkarmaya başladı.
Baymirza Hayit – Milli Türkistan Askeri Bölüm Başkanı: “Esirleri kendi devletleri aleyhine silahlandırmak uluslararası kaideye tersti. Bunun için esirlerden ‘gönüllü’ olduklarına dair iki nüsha imzalı yazı alınıyordu. Bunların bir nüshası Cenevre’ye gönderiliyor, bir nüshasını da kendi arşivlerinde saklıyorlardı. Bunlarda ‘Gönüllü olarak Türkistan ordusunda Sovyetler’e karşı savaşmaya hazırım. Bunun için and içiyorum‘ diyorduk.”

Doğu lejyonları (Ostlegionen)
İlk olarak Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalışan Veli Kayyum Han, 1942 yılının başında Alman Genel Kurmayı ile işbirliği ile “Türkistan Lejyonu”nu kurmayı başardı. 1942 Mart’ında paralel teşekküller Sovyetler Birliği’nin işgal altındaki bölgelerinde de kurulmaya başlandı.

Türkistan Birliğinden sonra II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordusuna alınmış, Alman ordusuna esir düştükten sonra Nazi Almanyası esir kamplarında nasılsa ölmemiş, yine de sonu açlıktan, hastalıktan ölmek olan, bu yüzden çaresiz Alman ordusuna geçen doğu halklarından “Osttürkische Waffen-Verbände der SS” (Doğu Türkleri silahlı birlikleri) adıyla lejyonlar oluşturulmasına karar verildi. Bu teşkilat Olaf Caroe’nin verdiği bilgilere göre her biri iki taburluk dört alaydan meydana geliyordu. Bu dört alaydan biri sırf Türkistanlılardan kurulu idi. Diğerleri ise Azerbaycan, Volga— (İdil)-Ural ve Kırım Türklerinden meydana geliyordu. Bu birlik muharib bir kuvvet olmayıp propaganda ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunuyordu.
Milli Lejyonların. Müslüman olmayan Rus, Ukrayna, Gürcü, Ermeni lejyonları da kuruldu. Ağustos 1942 de doğu lejyonları Polonyada Türkistan, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Gürcü Ermeni, İdil-Ural lejyonlarına ayrıldı. Böylece Almanlar lejyonları ayırarak birleşik güç olmalarına izin vermediler. İlk birlikler işgal altındaki Polonya’da eğitildiler.
İlk dalga Doğu lejyonları olarak 6 Türkistan piyade taburu, 2 Azeri piyade taburu, 3 Kuzey Kafkasya Piyade taburu, 2 Gürcü taburu ve 2 Ermeni Piyade Taburu hazır oldu.

Patrik Von Zur Mühlen – Tarihçi. Bu birliklerin kesin olmayan rakamlarını anlatıyor: “1943 yılı ortasında doğu birliklerinde 300 binden fazla insan vardı. Müteakip sene sayıları iki misli, 200 bin ile 1 milyon arasındadır. Kafkasyalıların sayısı 110 bin, İdil (Volga) Tatarları 35-40 bin, Türkistanlılar 110-180 bin, Kırım Tatarları 20 bin ve Kalmuklar 5 bin civarındadır. Özel birlikler dahil edilmediğinden bu rakamlar artabilir“.
Azeri Lejyonu arması

Lejyonların görev yaptırılan en büyük birlikleri tabur kuvvetindeydi. Tek istisnayı 162. Türk Tümeni teşkil ediyordu. Sir Olaf Caroe’nin yazdığına göre bu piyade tümeninden başka 19 müstakil tabur ve 24 piyade bölüğü vardı. Bunların hemen bütün mevcudu Türklerden ve Taciklerden oluşuyordu. Ancak subaylar karışıktı. Charles Warren Hostler’in verdiği rakamlara göre 180 bin gönüllü içinde ancak 87 Türk subayı vardı. Türk subaylarının tayin ve terfisi konusunda Almanlar kararsızdı. Bununla birlikte 1942 Aralık’ından itibaren Doğu Birlikler Generalliği ve beraberinde Gönüllü Birlikler Generalliği ihdas olundu.

Türkistan Lejyonu.Türkmen gönüllüleri

Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Karakalpaklar, Balkarlar, Karaçaylar, Azeriler, Dağıstanlılar, İnguşlar, Çeçenler, Tacikler olmak üzere çoğu Türk soylu Müslüman halklardan oluşturuldu.
1942 yılının sonuna doğru altı tabur, 1943 yılının başlarında beş tabur, 1943 yılının ikinci yarısında üç tabur kuruldu. Türkistan Lejyonu ilk defa 2 Mayıs 1942 yılında Bryansk ormanlarında Kızıl Ordu’ya karşı yaptığı savaşlarda bazı başarılar elde etti. Birliğin bir savaş gücü haline dönüşmeye başlaması için kasım 1943 tarihini beklemek gerekti. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 110-180 bine çıktı. Başlarda Alman asıllı yüzbaşı ve yedek subay binbaşılar tarafından idare edilen birliğin komutanlığını Ekim 1944 ile Aralık 1944 arasında sonradan Müslüman olmuş Harun El Reşid adında bir Avusturyalı yaptı.

BiZ ALLA Bilen – Allah Bizimle – Türkistan Lejyonu Arması

Türkistanlılar. Ekim 1943, Kuzey Fransa
1944 yılının şubat ayında, beyaz Rusya’ya gönderilerek, cephe gerisinde sabotaj faaliyetlerinde bulunan Sovyet partizanlarına karşı, “anti-partizan” yöntemler ile mücadele etmek olmuştur. İlk olarak, 28 Mart 1944’de, Minsk yakınlarında, “Yuratishki” de partizanlara karşı operasyon yapmıştır. Daha sonra Haziran 1944 de Polonya’ya gönderilen birlik burada da yine partizanlar ve cephe gerisinde faaliyet gösteren, 1939’da dağılmış olan Polonya ordusu’ndan geriye kalan askerlerin oluşturduğu, ‘Polish Home Army’ isimli kuruluş ile mücadele etmiştir.
Doğu Türkistan Lejyonu eğitimde. Üniformalar Alman, silahlar ise Rus malı!
Doğu Türkistan Lejyonu eğitimde. Üniformalar Alman, silahlar ise Rus malı!
1944 yılının sonuna doğru Slovakya’ya gönderilen birlik, burada da, partizanlara karşı operasyonlarda bulunmuştur. Aynı yılın Aralık ayında “Waffen (silahlı)-Gebirgs-Brigade der SS (Tatar nr. 1)” isimli Kırım Tatarlarından oluşan başka bir birlik ile birleştirilmiştir. Kurulduğu 1944 yılı başında, 3000 kişi civarında olan personel sayısı, 1945 yılının Mayıs ayında, 8500 kişiye ulaşmıştır.

Ruzi Nazar
İkinci Dünya Savaşı’nda Özbek Türkü Ruzi Nazar’da her genç gibi trenlere yüklenip cepheye sürüldü. Kendisine verilen kursu başarıyla bitirdiği ve de yüksekokul mezunu olduğu da göz önüne alınınca Kızıl Ordu tarafından kendisine Asteğmen ünvanı verildi. Akabinde Ukrayna’daki savunma birliklerinde görevlendirildi. Ruzi Ukrayna’da Alman havan mermisinin şarapnel parçasının isabeti sonucu ağır yaralandı. Ukraynalı bir aile onu sahiplendi ve iki hafta orada misafir kaldı. İyileştiği esnada Kızıl Ordu birliklerinden Alman birliklerine geçişler başlamıştı. Ukrayna’da da Almanya’nın kontrolünde yardımcı birlikler kurulmuştu. Ruzi ev sahibesinin de yönlendirmesiyle Alman ordusu kontrolündeki Türkistan Lejyonuna katıldı. Artık sadece kendi halkı için çalışacaktı. Ruzi’ye bu birliklerin kontrolü verilmişti. Bu birlikleri denetliyor ve yaralılara sağlık hizmeti verilmesini sağlıyordu.

Türkistan Lejyonu Arması.Hayal Kırıklığı

Almanların da vermiş olduğu söz vardı. Cephede öne sürdükleri MTBK’ya (Milli Türkistan Birlik Komitesi) savaştan sonra bağımsızlık vaadini sunmuşlardır. Denize düşen yılana sarılır misali Türkistan Lejyon birlikleri kendilerini Sovyetlerin ellerinden Almanların kurtaracağını düşünüyordu. Ama çok geçmeden durumun öyle olmadığını anlamışlardı.

Muhammed Emin el-Hüseyni
1921 – 1948 yılları arasında Filistin baş müftüsü ve Filistin Ulusal Hareketi’nin kurucusuydu. 1895 veya 1897’de doğdu. Kısa sürede II. Abdülhamit hayranı oldu. Çanakkale Savaşı sırasında Osmanlı ordusu’nda topçu subayı olarak görev yapan el Hüseyni, bir süre İzmir’de yaşadı. Teşkilat-ı Mahsusa’da yükselerek Kudüs’te idaresi hızla yükseldi. Aralık 1916’da Kudüs’e döndükten sonra Arap isyanı sırasında olayları yatıştıramadı. Osmanlı idaresinden sonra Filistin topraklarından Yahudileri çıkarma çalışmalarına girişti. Antisemit gösteriler ve sabotajlar düzenledi. 1933’den itibaren Nazilerle yakınlaştı. 1936’da Filistinde çıkan büyük Arap isyanının lideri olarak, Yahudilere toprak satışını, Filistine Yahudi göçünü önlemeye çalıştı. İngilizler dini liderliğini tanımadıklarını ilan ettiler.

Emin el Hüseyni Adolf Hitler ile görüşüyor, Aralık 1941
1941’de Berlin’e giderek bizzat Adolf Hitler ile görüştü. Yahudileri Filistinden atmak için destek talep etti. Hitler resmi bir taahhüt vermedi ancak söz ile, Filistin ideallerini Almanya’nın paylaştığını beyan etti. Kafkasları tamamen ele geçirince Yahudileri Filistinden atacağını da ekledi. Himmler’le yaptığı görüşmede de Balkan Müslümanları ile arasının iyi olduğunu, Almanya için silahlı bir kuvvet oluşturabileceğini söyledi. Bunun üzerine Müslüman Boşnak ve Hırvat askerlerinden 13. SS Waffen Dağ Tümeni “Handschar” adlı bir tümen oluşturuldu.
Azeri Lejyonu
İngilizler tarafından sürgüne yollanmış olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin (Amil) el-Hüseyini ile sohbet eden Azeri gönüllüleri (19 Aralık 1942)
İngilizler tarafından sürgüne yollanmış olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin (Amil) el-Hüseyini ile sohbet eden Azeri gönüllüleri (19 Aralık 1942)
Sovyet ordusunda 700 000 Azerbaycanlı vardı. Bunlardan 70 bini Stab waffen -Gruppe Aserbaidschan’da (Silahlı Birlikler Azerbaycan grubu ) ve başka Alman ordusu birimlerinde çarpıştılar. Abbas Bey Atamalibekov’un da çabalarıyla 1942 yılının sonuna doğru iki Azerbaycan lejyon taburu, 1943 yılının başlarında dört tabur, 1943 yılının ikinci yarısında iki tabur kuruldu. Bu birliklerin asker sayısı 1943 yılında 100 binin üzerindedir. Lejyonda kurmay subay olan Azerbaycan Türkü binbaşı Abdürrahman Fetelibeyli-Düdenginski geçici tabur komutanlığı yaptı. Magomed Nabioğlu İsrafilov (İsrafilbey) 314. Piyade alayı içerisindeki 162. Türk Piyade Bölüğüne komutanlık yaptı. Taburlar ilk olarak Kuzey Kafkasya’da Karaçay Türklerinin topraklarında savaştılar. 30 Aralık 1944 de Kafkasya Silahlı Birlikleri Grubuna katıldılar.

Beşir Alizade – Azerbaycan Türk Lejyoneri: “Biz onlardan insanlık gördük. Yedlinada bir defa gördük ki, Almanlar koyunlar getiribler. Koyunların üstünü kırmızı boyamışdılar. Sorduk ki, acaba bu ne? Dediler, sizin Kurban bayramınızdır. Men Kurban bayramını ilk defa orda keyd etdim, Vetanda yasak idi bayram etmek”. Almanlar taburdaki Azerbaycanlı askerlerin arasından 11 er seçip kendilerinin Fransadaki askeri okullarına da gönderirler, “okuma yazma” bildiği için Beşir Alizade’yi de seçerler. Orada 4 ay talim görür. Beşir Alizade’nin hizmet ettiği taburun yolu Ukrayna, Macaristan, Almanyadan da geçer. 817. taburun sağ kalan askerlerini savaşın sonuna yakın, 1945 yılının Mart ayında Almanya’ya gönderirler. 817. lejyon taburunun esas işi Polonya’da demir yollarını korumaktı. Beşir Alizade anlatıyor: “Partizanlar demir yollarının muhtelif yerlerine bomba koyurdular. Bizim işimiz böyle sabotajcıları tutmak idi. Tutup Almanlara teslim ederdik. Ormanda 20 partizan vardı. Onların etrafını sardık. İkisi teslim oldu, kalanlarını vurduk. İçimizde Alman subayları da vardı, ne kadar söyledik, kulak asmadılar, teslim olan partizanları da kurşunladılar”.

Kuzey Kafkasya Lejyonu arması
1942 yılının sonuna doğru üç tabur, 1943 yılının başlarında üç tabur kuruldu. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 110 bine çıkmıştır. Kuzey Kafkasya Gönüller Tugayı olarak da bilinirler. Ocak 1945 de Kuzey İtalya’daki Paluzza kampına eğitim için götürüldüler. Savaş sonu İngiliz kuvvetlerine teslim oldular.

İdil-Ural Lejyonu

Tatar askerler
Tatarlar, Çuvaşlar, Udmurtlar ve Mariler gibi Volga (İdil) çevresi halklarından oluşmuştur.
1943 yılının başlarında üç, 1943 yılının ikinci yarısında iki tabur kurulmuştur. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında sayıları 35-40 bine çıkmıştır.

Mavi Alay

21 Ekim 1941’de Kırım Yarımadası’nı anakaraya bağlayan Perekop kıstağında (yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası) Sovyet ordusu Almanlara yenildi ve Hitler orduları Kırım’ı işgal ettiler. Tatarların ‘kulak’ (orta hallinin üzerinde varlığı olan köylü) denilebilecek kesimleri, milliyetçi unsurları, Stalin döneminin baskılarından sonra, Nazileri adeta kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Naziler de durumu fark ederek, Tatar milliyetçileriyle iyi ilişkiler kurmaya çalışmışlardı. Almanlar kendileriyle işbirliği yapan Kırım Türklerine karşı bir takım kültürel imtiyazlar sağladı. “Sizleri Türkiye’deki kardeşlerinizle birleştireceğiz” dediler. Bolşeviklerin halkın elinden aldığı toprakları geri verdiler. Kırım Türkleri ayrıca Müslüman Komitelerinin teşkili gibi siyasî bir ayrıcalık da elde ettiler. Nazi Güvenlik Servisi (SD) ve Alman Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı (OKW) tarafından Kasım 1941’de kurulmasına izin verilen ve merkezi Akmescid’de olan bu komiteye sadece dini ve kültürel meselelerle ilgilenme yetkisi verilmişti. Böyle olmakla beraber, Komite gayr-i resmi olarak Kırım Türklerinin siyasî merkezi haline geldi. Yine bu Komite tarafından 11 Ocak 1941’de, haftada iki kere olmak üzere Azat Kırım adlı bir gazete çıkarılmaya başlandı. Bu gazetenin tirajı Alman yönetimi tarafından 10 bin adetle sınırlandırıldı.
Kırım Türklerinden “gönüllü” asker alınmasına, Führer tarafından 2 Ocak 1942’de 11. Ordu Keşif Birliği’nde yapılan bir toplantı sonrasında karar verildi. 1942 de Kırım Tatarı öz savunma bölükleri ve 1942-44 arasında Kırım Tatarı yardımcı güvenlik polis taburları Yayla Dağları’ndaki Kızıl Ordu partizanlarına karşı bir nevi koruculuk gibi şehirleri savunmaktaydı. Bunlara ve 1944 de kurulan Almanların SS Tatar Dağ Avcı Alayı ve 1. SS Tatar Dağ Avcı Tugayı adını verdikleri askeri birliklere “Gönüllü Nefs-i Müdafaa Taburları” ve Mavi Alaylar da denilmektedir. Bu alaylarda yer alan Kırım Türklerinin bir bölümü Nikolayev ve Akmescid (Simferopol)’deki Alman esir kamplarında bulunan askerlerden oluşmuştu. Mavi Alaylarda esir kamplarından güya gönüllü adıyla toplananlar yanında gerçekten gönüllü olarak kamplar dışından gelen Kırım Türkleri de vardı. Amaçları, Alman hakimiyeti altında yaşamak değil, ne şekilde olursa olsun Rus hakimiyetinden kurtulmak ve bağımsız Kırım devletini kurmaktı. Bu hedefe ulaşabilmek için, Almanların kendilerine ne tür haklar tanıyacağını hesaba katmadan çaresiz böyle bir işbirliğine giriştiler.
Kırım Tatarları ayrıca 1944 ve 45 yıllarında SS Doğu Türk Silahlı Birliği ve 1. SS Doğu Müslüman Alayında da hizmet verdiler. Alman askeri belgelerine göre, Kırım’ın 203 yerleşim bölgesinden 5655 kişi ve 5 esir kampından 3600 kişi olmak üzere, toplanan gönüllü sayısı 9255 kişidir. Tarihçi Mühlen’e göre 1943 ortalarında Alman ordusuna katılan Kırım Türklerinin sayısının 20 bin civarında olduğu ifade edilmektedir.
Kırımlı Tatarlar sonuçta Almanlar tarafından kandırıldılar, verilen vaatlerin hiçbiri yerine getirilmedi. Çoğu kendi ülkeleri için değil Polonya’daki komünist partizanlara karşı çarpıştırıldılar. Bu yüzden Kırım Türkleri içinde Sovyet ordusunda çarpışmaya devam edenler ve Almanlara karşı partizan hareketine katılanlar da oldu. Bu mücadelede yer alan bir çok Kırım Türkü yüksek derecede Sovyet madalya ve nişanlarıyla taltif edilmiştir. Bu mükafatlardan biri, savaş sırasında 30 tane Alman uçağını düşüren ve bundan ötürü iki kere “Sovyetler Birliği Kahramanı” ünvanı alan Ahmet Han Sultan’a aittir. Kırım Türkleri Kızıl Ordu ve komünist partizan cephelerinde yetişkin nüfusunun % 26.4’ünü kaybetmişti.

Kırımlı

II. Dünya Savaşı sırasında Alman esir kamplarında rehin alınan Tatarlı esirlerin yaşadıkları insanlık dramını ve çektikleri acıları konu alıyor. Kırım’da yaşayan Sadık Turan savaş başlayınca diğer Kırım Türkleri gibi askere alınır ve cepheye gider. Savaş esnasında Almanlara esir düşer ve Almanca biliyor olması nedeniyle bulunduğu esir kampında irtibat görevlisi olarak çalışmaya başlar. Kısa süre sonra Almanların, Kırım’ı Ruslardan kurtarıp özgürleştirme vaadiyle Türklerden oluşan birlik kurma planına dahil olarak Alman ordusunda görev almaya başlar. Ancak bunun bir oyun olduğunu fark eden Sadık artık gerçek Kırım kurtuluşu için harekete geçecektir.
Filmin yönetmeni Burak Arlıel. Oyuncu kadrosunda Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu ve Burç Kümbetlioğlu gibi isimler yer alıyor.

Kalmuk Süvari Kolordusu

Kimler olduklarına daha önce değindiğimiz Kalmukların Sovyet ordusunda savaşırken Alman ordusuna esir düşenleri 1942 yılında bir lejyon oluşturdular. Sayıları 5 bin kadardı.

Gürcü ve Ermeni lejyonları
Ayrıca Türk olmayan unsurlardan lejyonlar da teşkil edildi. Gürcü Lejyonu 1942 yılının sonuna doğru iki, 1943 yılının başlarında dört, 1943 yılının ikinci yarısında iki taburdan müteşekkildi. Ermeniler ise başta Kafkaslarda olmak üzere, yaşadıkları bütün coğrafyalardan gönüllü olarak Nazi Almanyası Ordusuna katıldılar. Dro Kanayan isimli bir Ermeni, bu gruplara öncülük etti. Yaklaşık 22 tabur, yani 20.000 den fazla Ermeni, gönüllü olarak Nazi Ordusuna katıldı. Nazi Almanyasına katılan çeşit çeşit halklardan daha farklı olarak, bu gönüllüler saf Aryan Irkı fikrini benimsemekten ötürü böyle bir akıma dahil olmuşlardı.

13. Waffen SS Dağ Tümeni – Handschar

Waffen SS’e bağlı 38 tümenden biri. Tümenin ismi olan Handschar (hançer), tümenin amblemiydi. Çoğunluğu Bosnalı müslümanlardan ve bir miktar da Katolik Hırvatlardan oluşuyordu. Almanya’dan kaçan yahudilerin ortadoğuda bir devlet kurmasından çekinen ve bu sebeple Nazilere sempati duyan Kudüs Baş Müftüsü Emin el-Hüseyni’nin girişimi ile Balkanlardaki komünist Partizanlara karşı savaşmaları amacıyla kuruldu. Tümenin kurulmasında Himmler’in müslümanlığa dair romantik görüşlerinin etkisi vardı. İslam inancından kişisel olarak etkilenen Himmler, müslümanlığın korkusuz askerler yarattığına inanıyordu. Tümen eğitim için önce Fransaya gönderildi.
Nerelerde savaştılar?
Doğu Türklerinin orduları ile gösterdikleri başarı göz kamaştırıyordu. Gösterdikleri kahramalıklar üzerine Türk taburlarının birine ‘arslan taburu’, bir diğerine ‘kaplan taburu’ isimleri verilmişti. Türk gönüllüleri 1942 senesinden itibaren hep doğu cephesinde savaşa sokuldu.
Cebbar ERTÜRK -Azerbaycan Millî Komitesi Üyesi: “Leningrad muharebesinde, Slolensk, Stalingrad, Kafkas ve Kırım cephelerinde ateş hattında bulunanların azımsanmayacak miktarı Türk gönüllüleriydi. Bunların tabur kumandanları hep Alman asıllı subaylardı. Bölük ve takım kumandanları ise Alman subay okullarında eğitim görmüş Türk asıllı subaylardı.”
13. Waffen Boşnak Tümeni Sirmiya bölgesinde Partizanlara karşı savaştı ve Sava, Bosna, Drina ve Spreça nehirleri arasında kalan bölgeyi işgal etti.
Türk gönüllüler Ukrayna, Kırım ve Kafkaslar’a kadar olan geniş coğrafyada yapılan bütün muharebelere iştirak ettiler. Stalingrad savaşlarında üç Türk taburu son ferdine kadar dövüştü. Altı Türk taburu Rusların Berlin’e doğru ilerleyişlerini bir süre durdurmaya muvaffak oldu. Türk birlikleri 90 – 100 bin şehit ve 12 bin harp malulü verdi.
Irkçı-faşist Naziler esir kamplarındaki Türklerin varlığını daha önce farketseler ve onlardan yararlanmayı daha önce akıl etseler Türk lejyonları bir kaç kat daha güçlü olacak belki de savaşın kaderi değişecekti.

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ V

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“
Barbarossa Harekâtı
22 Haziran 1941 de Hitler Barbarossa Harekatı ile Sovyetleri işgale başladı. Hitler “biz sadece kapıyı tekmeleyeceğiz ve tüm çürük bina yıkılacak” demişti. Alman panzer birlikleri kısa sürede Sovyet sınırlarını geçtiler. Kızılordu bu saldırıyı ihtimal dahilinde görmüş ama yeterince hazırlık yapamamıştı. 26 Haziran 1941 de yani 4 gün içerisinde Almanya, Rus cephesini artık yıkılmış addediyordu.
Sovyet Hükümeti tarafından genel seferberlikte çok milletli Kızıl Ordu’ya alınan Türk soylu askerler arasında çok sayıda orta ve yüksek okul talebeleri veya ilk, orta okul öğretmenleri mühendis, doçent, doktor ve sanatkarlar da bulunmaktaydı. Bizim soydaşların çoğunluğu birkaç hafta süren kısa eğitimden sonra cephenin en önüne Alman panzer paletlerinin altına sürüldüler. Rus dilini bilmiyorlardı ve özellikle iklime uygun giyim kuşamdan mahrumlardı. Ayrıca Rus subayları, Türk kökenli askerlerin eline iyi silah vermediler. Elinde yeterli silahı, mühimmatı olmayan ve ayağında delinmiş potini olan askerler adam başı verilen 15 mermiyle cephelerde çok ağır kayıplara uğradılar. 1942 ortalarında Ukrayna, Beyaz Rusya, Don ve Kuban bozkırları (Kuzey Batı Kafkasya), Kırım, Kafkasya’nın büyük kısmı Almanya’nın hakimiyetine girdi.

Milyonlarca esir
Savaşın başlangıcında önlerindeki Alman ordusunun üstün silah gücü karşısında büyük kayıplar vermeye başlayan Türk soydaşların arkalarında Rus askeri vardı. Yani; iki ateş arasında çarpışmaya mecbur olmuşlardı. Geri kaçamadıkları için teslim olmaya başladılar. Müslüman ve Türk gençler, askerler zaten kendilerini yıllarca inim inim inleten Stalin’in ordusuna istemeden, zorla alınmışlardı, savaşa devam etmeleri halinde ölüm onları bekliyordu, böylece kendileri için en uygun olanını seçmek zorunda kaldılar, yani Almanlara teslim oldular. Müslüman ve Türk askerlerin, kitleler halinde Almanlar tarafına geçmesinde gaddar, katil Stalinden öte vatan sevgisi yoksunluğu da ayrı bir etkendi.

Cabbar AYBAZ– ABD’de yaşayan Karaçay Türk’ü: ”Ruslar bizi zorla askere aldı. Fakat cepheye gidemeden Almanlara teslim olmak zorunda kaldık. Almanlar bizi fena sıkıştırmıştı. 4 bin Rus askeri teslim olduk; çünkü Alman tankları önümüzü kapatmıştı. Top atışları birliğin kumandanını öldürmüştü. Teslim olduğumuz takdirde öldürülmeyeceğimizi söyledikleri için birlik halinde teslim olduk.

Dr. Mehmet KENGERLİ – Azerbaycan Türkü: Sovyetler’in sistemini herhalde çok şükür yaşamadınız ama okuyup görmüşsünüzdür. Cephede asker iki ateş arasındaydı. Karşıda Alman ateşi, arkada da Rus siyasi teşkilatının silahları. Cephede Türkler’e mermi dağıtmazlardı. Taarruza geçmeden 1-2 saat evvel 10-15 tane mermi verirlerdi.“
Temmuz 1941 ortasında çok milletli Kızılordu yaklaşık 1 milyon er ve subay kaybetmiş, 4 milyonu esir düşmüştü. 1941- 42 yılları arasında Sovyet ordusundan Almanya’ya esir düşen asker sayısı 5 milyon civarındaydı. Alman Savaş Esirleri İdaresi tarafından 1943 yılında verilen bilgiye göre esirlerin 1 milyon 700 bini yaşları 18-60 arası değişen Müslüman Türklerdi.
Alman ordusuna esir olanlar müthiş insanlık trajedisi ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle harbin ilk aylarında kamp şartları korkunçtu. Savaş esirlerinin çoğu Alman— – Sovyet savaşının ilk kışında öldüler. Esirler daha ilk ayda sayıları azalsın diye vuruldular, hastalıktan, açlıktan, soğuktan kırıldılar. Ölenler büyük çukurlara topluca atılıyordu. Kötü barınaklar, yetersiz gıda, gayri insani muamele ve cinayetler yüzünden esirlerin bir kısmı böylece yok oldu.

Patrik Von Zur MÜHLEN – Bu konuda Alman arşiv kaynaklarına dayanarak doktora tezi hazırlayan tarihçi: “Daha harbin başlamasından üç hafta sonra Doğu İşleri Bakanı Rosenberg’e Minsk kampındaki tahammül edilmez durumun haberi geliyordu. Kış mevsiminin gelmesi kamplarda hayatı katbekat zorlaştırmış, buna açlık, bitlenme ve salgın hastalıklar da eklenmişti. Mesela Çenstochav kampındaki 30 bin esirden bir tifüs salgını sonunda 2 bin kişi kalmıştı.“
Alman raporlarına göre esir alınanların sayısı sonunda 5.74 milyon, bunlardan ölenlerin sayısı 3.3 milyon oldu. Kamplarda esirlerin çok azı sağ kalabiliyordu. Alman resmî makamları 1942 Aralık ayının her gününde kampta ölen insan sayısının 2500 olduğunu yazıyordu. Alman olmayan araştırmacılara göre ise esirlerin % 85’i öldü. Almanlar milyonlarca esirleri barındıramadılar, besleyemediler. Bu kadar çok sayıda esir alınacağı hiç düşünülmemişti.
Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan, sonra Milli Türkistan Birlik Komitesi Askeri Bölüm Başkanlığı’nda bulunan ve Türkistan konusunda en tanınmış bilim adamlarından olan Baymirza Hayit‘e göre 7 milyon Kızılordu mensubu esir kamplarında toplanmıştı.

Rolph KELLER -Alman Araştırmacı: “Cenevre Antlaşması’na aykırı olmasına rağmen esirlere Almanlar bu şekilde davrandı. Almanlar, Sovyetler Birliği ülkelerinden gelen esirler için doğuda ayrı, özel esir kampları bile kurdular. Esirlerin yaşam şartlarını zorlaştırmak ve hayatta kalma şanslarını azaltmak için özellikle çok az gıda verdiler. Ayrıca bilinçli olarak cinayetler işlendi, katliamlar gerçekleştirildi. GESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.“

Türk esirler
Türk esirlerin akıbeti ise daha feci idi. Onlar esmer ve sünnetli olmaları dolayısıyla anti-semitist Naziler tarafından Yahudi zannedilerek donmuş toprak üzerinde, tel örgüler içinde çadırsız, aç bilaç ölüme terk edildiler. İlk zamanlarda 600 bin Türkistanlı esirin 400 bini bu şekilde hayatını kaybetti. Ölenler toplu mezarlara gömüldü. Almanlar sadece Ruslarla savaştıklarını sanıyorlar, ilk zamanlarda Sovyetlerde Türklerin varlığını bilmediklerinden kamplarda Türk olabileceğine de inanamıyorlardı. Bunu öğrendiklerinde de birşey değişmemişti zira Almanlar Asyalıları aşağılık ırk olarak kabul ettiklerinden insafsızlıkları azalmıyordu.
Öte yandan Stalin savaşta esir düşmeyi Sovyet anlayış ve kanunlarına göre vatana ihanetle eşdeğer kabul ediyordu ve cezalarını ölüm olarak tayin ediyordu. Stalin benim askerim esir olmaz diyerek Cenevre Konvansiyonunu da imzalamamıştı. Bu yüzden ne Hıristiyan esirlere yardım eden Kızılhaç ne de başka kuruluşlar Müslüman Türk esirlere yardım etmedi.

Fahrettin Üstün CHP eski Muğla milletvekili – “İki yıl önce (2004) Dachau Kampı’nı gördüm. Orada kampta tutulan ve öldürülen kişilere ilişkin, hangi ülkeden oldukları v.s kayıtlar vardı, şaşırdım. Kayıtlarda Türkler de vardı, 100’ün üzerinde Türk vardı, 76’sı ölmüştü. Öldürülen Türkler için Alman hükümetinden tazminat talep edilip edilmeyeceği sorularını içeren yeni bir önerge hazırlıyorum. Önümüzdeki günlerde bunu Meclis’e sunacağım”.
Prof. Dr. Baymirza Hayit önceleri Kızılordu’da tank yüzbaşısıydı. Almanların Sovyetler’e taarruzunda ilk bombaları yiyen öncü birliklerde bulunuyordu. Savaşta yaralandı. Almanlara esir düştü. Sonra Almanya’da kurulan Millî Türkistan Birlik Komitesi Askerî Bölüm Başkanı oldu Savaş sonunda esir kamplarından zor kurtuldu. Türkistan konusunda en tanınmış uzman. Baymirza Hayit’e göre savaşta esir düşen Sovyet askeri sayısı 7 milyon, bunun içinde 1 milyon 700 binden fazla Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Karakalpak, Azeri vardı. Bu rakam Alman askeri yetkililerince kendisine verilmiş. Hayit’e göre Sovyetler Birliği’nde 18- 65 yaş arasında erkeklerin tamamı askere alınmış, istatistiklerle karşılaştırıldığında bu rakam doğru. Hayit uluslararası kurallara göre devletlerin başka ülkede esir düşen kendi askerlerinin yiyeceklerini karşılaması gerekirken Sovyetler bunu kabul etmeyerek kendi esir askerlerine yiyecek göndermediğini de teyit ediyor.
Hüseyin İkram Han: “Akşam yemeğini 7 kişi beraber oturup şey yapardık. Bütün elimizle her birimiz gelen ekmeği taksimlemek için. Kartondan kesip ip bağlayıp terazi yapmıştık. Gelen ekmeğin bir parçasını kesip aynı gramda taksimlenirdi. Fatiha okurduk hepimiz bu sigara migara değiştirmezdik ekmeklerimizi. Oturduk yer içerdik. Bu vaziyette 7 ay dayandık. Kimi dayandı kimi gitti.Demek istediğim hergün 6-7 hasta çıkarırlardı. Orada sonradan bildik bu ormanda büyük bir çukur kazmışlar. Ölenleri üst üste atıp birkaç kireç ertesi gün onları da atıp kireçleyip. Esirler çevredeki otlardan ne bulsalar, yeşilliklerden yiyor. O yeşilliklerden yiyip yürüyüp barakaya geldikten sonra bağırırlardı. Çünkü o mideyi eziyor tamamen parçalıyor. Böyle ölenler oldu. Sonra bir ağaç var ormanda. Onun kabuğunun altında bir perde var o tatlı. Onu yiyen kimse bir tatlı yemiş gibi oluyor ama o da zararlı. Onun yiyip ölenler çok oldu. Biz geceleri uyuyamazdık. Çünkü o kadar ağlarlardı, bağırırlardı, Bizim de ciğerimiz yanardı.”
Seyit Ahmet Bozkurt – Kırım Türkü: “Ölünün üzerinden atlayıp geçiyoruz orda. kimisi ölmüş, kimisi yatıyor yerde. Böyle yapıyor ama kalkamıyor onu da Almanlar ölüyle beraber arabaya atıyorlar götürüyorlar, çukura gömüyorlar.”
Hamit Özbek – Çeçen: “Trene bindirip bizi Dachau Dead kampına 6 milyon kişinin öldüğü kampa götürdüler. Orada dead kampında kokudan ölenler,birbirini yiyorlar hayvanlar gibi. Ayaklarım yürüyemez hale geldi. Yürüyemeyenleri ölülerin arasına atıyorlar.”
Rolph Keller – Alman Araştırmacı: “GESTAPO sürekli kamplarda aramalar yaparak, kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları ayıklıyordu. İstenmeyen bu insanlar da Yahudiler ve Bolşeviklerdi. Bu insanları esir kamplarından alıp, toplama kamplarında bir araya getirerek kurşuna diziyorlardı. Burada da öldürülenlerin sayısı çok fazlaydı. 10 binlerce insan öldürüldü.”
Alim Almat – Kazak Türkü: “Benim kaldığım kampta 80 bin kişiydik. 80 bin kişiden 6 ay zarfında 3 bin kişi kaldık açlıktan. Elinle başını şöyle bir tuttuğun zaman elinde kalıyor bitler. Orada tifüs hastalığına yakalandım. Tifüs hastalığında 14 güne kadar yaşabiliyorsun!.. Günde 50-100 kişiyi arabalarla taşıyıp, çukura atıp gömüyorduk. Acayip bir şey oluyor insan; yanındaki ölmüş, onun üzerindekini alıp kendi üzerine örtüyorsun, oralı bile değilsin. İnsan hayvanlaşıyor mu ne deyim?.Alman adamı yakalıyor, yat diyor, yatıyor. 75 kırbaç vuruyor ondan sonra adam mosmor olup kalıyor. Üstüne bir kova soğuk su döküyor. Silkeleniyor köpek gibi, ölüyor kalıyor on dakikada. Günde arabayla 100 kişi-50 kişi taşıyıp,götürüp,çukura atıp gömüyorduk.“
Musa Ramazan – Kafkasya:”Onlara çikolata bile verdiler” “- Stalin, “Benim esirlerim yok, onlar vatan hainidir!” demişti.’ Sonra da Kızılhaç’tan ayrıldı. Biz gördük ki İngilizler’in, Amerikalılar’ın pilotları esir kamplarında uluslararası kuruluşlardan her şeyi buluyordu; çikolatasına kadar… Onlara doktor da veriyorlardı. Bizde ne yemek ne de doktor vardı.”
Dr. Mehmet Kengerli – Azerbaycan Türkü: “Nefes alan insanları gömdüler!. Kırım’da esir düşen 435 bin Rus askerinden biriydim. Esir kamplarında kalmasam da orayı gördüm, yaşadım… Orada şart diye bir şey yoktur. Almanya gibi son derece bencil, ırkçı bir felsefeye dayalı bir toplumda şart aranmaz. Kış mevsiminde kar, kıyamet: Sıfırın altında 25-30 derece… Onlarca kamptan daha nefes alıp veren insanlar gömülmeye götürülürdü.”

İşçi köleler
Trajediyi yaşayanlar sadece savaşta esir düşenler değildi. Alman erkekler savaşa gidince Almanya’da fabrikalarda, çiftliklerde çalışacak kimse kalmamıştı. O ihtiyaçlarını da işgal ettikleri ülkelerden gençleri esir, köle gibi boğaz tokluğuna çok zor şartlarda çalıştırarak giderdiler.
İkinci Dünya Savaşı’nda 1941 yılında Alman ordusu Kırım’a geldikten sonra Kırım Tatarlarından bir kısmı da zorla Ostarbeiter (Doğu işçisi) sıfatıyla Almanya’ya götürüldü. Bunların yanısıra, Kızıl Ordu’da görev yapmaktayken Almanlara esir düşmelerini müteakip Alman ordusuna katılanlar da vardı.

Fatma Baştimur
İşçi kölelerden biri de NBA’de All Star’da oynamış milli basketbolcu Mehmet Okur’un anneannesi Fatma Baştimur. Baştimur 1927’de Rus kökenli Fedo – Olga çiftinin çocuğu olarak Ural’da doğmuş. Adını Pavlina koymuşlar. Üç aylıkken annesiyle babasını Ural’dan Ukrayna’nın Varaşlovgrad kentine sürgün etmişler. Bolşevikler, zengin diye ailesinin elindeki hayvanları almışlar. Sürgüne geldikten sonra 4 yaşındayken babası ölmüş, üç kardeş kalmışlar. 2. Dünya savaşında Ruslar Varoşlovgrad’dan çekilirken Almanlara bir şey kalmasın diye her şeyi yakmışlar. Ekmek dahi bulamamışlar.
Pavline bir gün evde pişirmek için buğday getirmeye gider, iki Alman askerine yakalanır. 15 yaşında Ukrayna vatandaşı olan Pavlina‘yı Almanlar Ukrayna’dan topladıkları 300 gençle birlikte karakolun önünde dizerler, çırılçıplak soyup vagonlara bindirirler. Ön vagona koyarlar, eğer yolda dinamit varsa önce o vagon patlasın diye. Polonya toplama kampına götürülen Pavlina ve yanındakiler çırılçıplak soyulup zehirlenmek üzere bir banyoya sokulurlar. Tam gaz açılacakken, bir SS subayı, ‘Bunlar çalışmaya gidecek’ diyerek esirlerin zenginlerin yanına götürülmesi emrini verir. Vagona bindirerek bu kez Berlin’e götürürler.
Fatma Baştimur: “Oradan Berlin’de hepimizi sıralamışlar. Zengin adamlar gelmişler. Genç kızları sen, sen, sen öne! Bana çalışmaya gideceksin. Beni de çağırmışlar. Hayır dedim ben fabrika çalışacağım dedim. Korktum çünkü kötülük yapabilirlerdi, gitmedim. Fabrikada çalıştık.”
Baştimur inatçı ve kararlı karakteriyle zenginlere kölelik yapmamakta direnir ve savaş malzemeleri üreten bir fabrikada işçilik yapmaya başlar. Sabahları 100 gram bayat ekmekle güne başlar, 12 saat boyunca çalışır, gece de bir kepçe yağsız kepek çorbasıyla yetinir. Bir esir olarak her gün dayak yer, türlü hakaretler işitir. Yorgunluktan ve açlıktan bitap düştüğü bir gün, motora kurşun yerine parmağını sokunca sol elinin orta parmağının bir kısmını kaybeder. Baştimur’un ilginç ve ibretlik hikayesine ilerde döneceğiz.

Almanlar Kafkasya’da
Almanlar 1941 yılında Sovyetlere saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkı da Almanlara karşı sempati beslemeye başlamıştı. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetler’in bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı. Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden ve hiç haberleri olmadan Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı. 25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don ırmağını geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızılordu birliklerini burada Karaçaylıların silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet Kızılordusu’nu ve NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler. Ağustos 1942’de Alman ordusu Karaçay topraklarına girdi ve bölgede beş ay kadar kaldı. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazandılar. Camiler yeniden açıldı, kolektif çiftlikler kaldırıldı. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan Müslüman halkın sevinciyle karşılandı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakıldı. Karaçaylılar-Malkarlılar 1943 yılı sonlarına kadar Sovyetler’e karşı mücadelelerini sürdürerek Kafkasya’daki Rus karşıtı hareketlere önderlik ettiler. Bu mücadeleler sırasında büyük nüfus kayıplarına uğradılar. Almanların Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış olduğu daha sonra öğrenildi.

Türk esirlerle ilgilenmeler başlıyor
Savaşı Almanya kazanırsa yıllardır komünist zulmü altında inleyen Orta Asya Türkleri de kurtulabilecekti. Bu ve 1. Dünya savaşında müttefik oluşu Türkiye’de Alman sempatisini körüklüyordu. Bu sempati çerçevesindeki politikalar Almanlar ile Türklerin gayrı resmi yakınlaşmalarına da sebebiyet verdi.
O zamanki Cumhurbaşkanı İnönü’nün savaşta tarafsız kalma siyaseti nedeniyle Türkiye ve Almanya arasında doğrudan temas olmadı ama zamanın Başbakanı Refik Saydam ‘söz konusu denge politikası’ gereği ne Almanları, ne İngilizleri, ne de Rusları rahatsız etmeden 200 bin Türkün kurtulmasına önayak oldu, hastalar hastaneye yatırıldı ve daha iyi şartlardaki kamplara gönderildiler.
Almanya’da olan Türkistanlı Veli Kayyum Han ve Paris’te olan Kokand ve Alaş-Orda Muhtar Cumhuriyeti’nin önderlerinden ve Başbakan’ı Mustafa Çokayoğlu da Alman esir kamplarında yaşayan ırkdaşları ile ilgilendiler. Mustafa Çokayoğlu (Çokay) esir kamplarındaki bulaşıcı tifo hastalığına yakalanarak 27 Aralık 1941 yılında Berlin’de hastanede vefat etti. Bazı söylentilere göre Çokay Almanların arka plandaki emperyalist niyetlerini anladığı, Türk Cumhuriyetlerine bağımsızlık vermeyeceklerini öğrendiği için öldürüldü. Bundan sonra Veli Kayyum Han, Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalıştı.
1943’ten sonra Gürcü İrtibat Heyeti başkanı olacak olan ve o sıralarda Münih’te Şark İşleri Bakanlığı’nda tercümanlık yapan Georg Magalov, aynı tarihlerde Münih’te bulunan Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın (Killigil) Almanlarla temasını sağladı. Nuri Paşa 1918’de Azerbaycan’ı kurtaran Osmanlı ordusunun komutanı olması sebebiyle Kafkasyalılar ve Türkistanlılar üzerinde büyük etki sahibi idi. Aynı ordu komutanlarından Ali İhsan Sabis ve Mürsel Bakü paşalar da Almanlarla irtibat kuranların başında geliyorlardı. Ali İhsan Sabis o zaman Almanların Türkiye’de yayınladığı La Turchi adlı gazetenin yayın müdürlüğünü yapmaktaydı. Nuri (Killigil) Paşa 1. Dünya Savaşı sırasında ahbap olduğu Almanya’nın Moskova eski Büyükelçisi Kont Schulenburg, paşa arkadaşları, Azerbaycan İrtibat Heyeti Üyesi, ilk bağımsız Azerbaycan Hükümeti Maliye Nazırı Abdül Ali Emircan’ın oğlu savaş sonunda Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği Basın Ataşeliği’ne gelecek olan Fuat Emircan ile beraber Almanya yetkililerini harekete geçirmeyi başardılar.
Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen esir Türkleri silahlandırıp Rusya’ya karşı kullanmak taraftarı olan gruptandı. Aynı zamanda Türkiye’nin Almanya saflarında savaşa girmesi için de diplomatik faaliyet göstermekteydi. Bu amaçla Alman ekolünden Yıldız Harp Akademisi Eski Komutanı Ali Fuat Erden ile Emekli General Hüsnü Emir Erkilet paşalar için Almanya’ya gezi düzenledi. Türk paşalar Hitler ile görüştüler ve Doğu Cephesi’ni ziyaret ettiler. Alman kaynaklara göre bu ziyarette Türk paşalar ‘milli lejyonlar’ fikrini desteklediler. Her iki paşa da Alman orduları hakkındaki izlenimlerini hem ilgili devlet birimlerine bildirdiler, hem de Cumhuriyet ve Tasvir gazetelerinde değerlendirmelerini kaleme aldılar. General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, Tatar kökenliydi. Sovyet Türklerinin Almanya ile birleşip merkezi Rusya’da olan bir konfederasyon kurmalarını önerdi.
Bu konuda girişimlerde bulunan başkaları da vardı. Başkurt Zeki Velidi Togan, Kırımlı Cafer Seyidahmet Kırımer, Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucularından ve eski Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Şeyh Şamil’in torunu Dağıstanlı-Avar Said Şamil Türkiye’den, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti eski Dışişleri Bakanı Dağıstan’lı Haydar Bammat Paris’ten gelerek görüşmelere katıldılar. 1942 Nisanında Berlin’de“Adloniade” otelinde başlayan toplantılar aylarca sürdü.
Almanlarla yapılacak işbirliği sonunda, savaş esiri Türklerin ülkelerine kavuşacakları ve kendi bağımsız devletlerini kuracakları varsayılmıştı. Ancak Almanların özellikle Slavlar dışında kalan “Sovyet Doğu Halkları”nı ikinci sınıf insan olarak görmeyi sürdürmesi ve görüşmelere katılanlara bağımsızlık sözü vermemesi yanında Türk ve Müslümanlara ancak manda yönetimini layık görmesini, gözünü Kafkasya’nın petrol ve madenlerine dikmesini farkeden Nuri Paşa, Sait Şamil, Mehmet Emin Resulzade, Haydar Bammat gibi önderler görüşmeleri kesip Almanya’dan ayrıldılar.
Nuri (Killigil) Paşa Almanya’daki temasları hakkında Türkiye’deki Türkçü fikir hareketinin önde gelen ismi Reha Oğuz Türkkan’a şunları anlatıyordu: “Almanlar bana Gönüllü Türk Birlikleri’nin başına geçmem için teklifte bulundular. Ben Almanlara bir ön şart koştum, o da şu idi; ‘Almanlar, Sovyet işgali altındaki Türk memleketlerine savaşı kazandıkları takdirde bağımsızlık vereceklerini bütün dünyaya deklare etsinler’. Almanlar bunda mütereddit kaldıkları için ben bu teklifi reddettim.“
Yine de bütün bu temaslar ve ayrıca Türk soyluların Rus boyunduruğundan kurtulma arzusu Almanların 1942 yılından itibaren savaş esirlerinden asker olarak yararlanmalarını nihayet akla uygun bulmalarını sağladı. Almanlar Türkleri ayrıca silah üretiminde de kullanabileceklerini düşündüler. Onların Sovyetlere karşı büyük nefretinden yararlandılar. Üstüne üstlük Almanlar Rusların kapatmış olduğu kiliselerin camiler açılacağı halklara bağımsızlık verileceğini vaadediyorlardı. Sovyet adı altında zaten Rus işgaline uğramış ve Stalin zulmünde yaşamış bir çok halk Almanları başlarda ehveni şer olarak gördüler. Bazıları Sovyetlerin terkettiği yönetim boşluğunu kendi devletlerini kurarak gidermeye çalışmışlardı.

Milli Komiteler
1941 yılının sonlarında esir kamplarında çok ağır şartlar altında bulunan savaş esiri soydaşlarına yardımcı olmak amacıyla “Milli Komiteler” adıyla bir nevi sürgün hükümeti şeklinde çalışan harp esirleri komisyonları kurulmasına karar verildi.
Milli Komitelerde Mustafa Çokayoğlu, Veli Kayum Han, Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan Baymirza Hayıt, Ahmet Temir, Abdurrahman Şafi Almas, Kuzey Kafkasyalı Alihan Kantemir, Azeri Binbaşı Abdurrahman Fetelibeyli Düdanginski, Albay Magomed Nabioğlu İsrafilov (Ahmet Nabi Magoma İsrafil bey) v.b. yer aldılar.
Berlin’in Adlon Oteli’nin büyük salonunda biraraya gelen Azerbaycan gönüllüleri, Azerbaycan dışında bulunan sivillerle birlikte kurultay hazırlıklarını başlattı. Cephelerden davet edilen gönüllü askerlerle birlikte Azerbaycan Kurultayı yapıldı ve sürgün hükümeti olarak Milli Komite kuruldu. Başkanlığına da oybirliği ile Abdurrahman Fetelibeyli getirildi. Komite üyeliğine ise Fuat Emircan, Mecit Musazade, Cebbar Mehmetzade, Enver Gazi ve Ali İslam seçildiler.
Azerbaycan Kurultayı’ndan sonra Türkistan ve Kuzey Kafkasya Türk ve Kafkas kabilelerinin kurultayları yapıldı. Onlar da kendi millî komitelerini seçtiler.
Türkistan Millî Komitesi’nin başkanlığına Veli Kayyumhan adlı bir Özbek Türkü, Askeri Bölüm Başkanlığı’na da Kızılordu’da tank yüzbaşısı olarak görev yapan Baymirza Hayit getirildi.
Kuzey Kafkasya Milli Komitesinin başkanlığına Berlin’de ikamet eden Ahmet Nabi Müslüm Magoma, sekreterliğine Ali Han Kandemir getirildi. Komitede, Said Şamil, Barasbi Baytugan, Aytek Namitok, General Sultan Kılıç Girey ve Tausultan Şakman vb. de görev almışlardır.
Milli Komite üyeleri diplomat kabul edildiler ve kendilerine diplomat muamelesi yapıldı.
Dağıstanlı Sait Şamil, Almanların kendi duruşlarından hiçbir şekilde taviz vermemesi ve bağımsız Kuzey Kafkasya planını kabul etmemesi üzerine, daha fazla dayanamayıp 1942 sonbaharında komiteden istifa etti, Almanya’dan ayrılarak Türkiye’ye döndü.
Kırım Tatarları Milli Komitesi haftada iki kere olmak üzere Azat Kırım adlı bir gazete çıkarılmaya başladı. Berlin’deki Azerbaycan Ulusal Komitesi’nin kültürel işlerden sorumluluğunu Cabbar Ertürk yürütüyordu.
Milli Komiteler tarafından Türk/Müslüman esirlere gönüllü olarak Alman ordusuna katılmaları teklif edildi. Gönüllü olmasalar sanki başka alternatifleri varmış gibi. Ancak Cenevre konvansiyonuna göre vatandaşı oldukları ülkeye karşı savaşmak için mutlaka gönüllü olmak ve bunu yazılı olarak beyan etmek zorundaydılar. Zaten bu teklifi kabul etmeseler mutlaka öleceklerdi. Etseler en azından daha iyi şartlara kavuşacaklardı. Böylece Milli Komiteler kamplardan Türk soydaşlarını toplanmaya başladılar. Bu şekilde 280 bin esirin Almanlarla işbirliği yapma karşılığında hayatlarının “o zaman için” kurtulmasının yolu açıldı.

Tanıklar anlatıyor
Ergeş Sermet Bulakbaşı – Türkistan’lı: “Savaş cephesinde Almanlar tarafına geçen veya esir olarak düşen vatandaşların sayısı dört yüz bini teşkil eder. Almanlar tarafından açlık ve hastalıklar neticesinde veya Yahudi, Moğol ve Komünist gibi bahanelerle 90 ile 100 bine yakın kişilerimiz esir kamplarında helak oldular. 400 binden 100 bine yakın kişilerimizi kamplardan kurtararak silahlandırdık. Onlar, Doğu Cephesi’nde Kızıl Ordu’ya karşı savaştılar“.
Aşir Melek– Kırım Türkü: “Sizin anlayacağınız ben size şunu söyleyeyim. Biz kaldık iki taşın arasında. Ne komünizm bize bir şey yaptı ne faşizm. Şimdi hangisine hizmet edeceğiz. Affedersin yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal veyahut kabahat bizde.“
Rolph Keller – Alman Araştırmacı: “Sovyetler Birliği’nde bulunan pek çok farklı millet Sovyet yönetiminden zarar görmüş, çoğu yerinden yurdundan edilmişti… Bu da Almanlarla ortak olan bir yönleriydi. Dolayısıyla Almanlarla işbirliğini kabul ettiler. Aslında çoğu, Nazilerin prensiplerini benimsememişlerdi. Onlar sadece, savaştan sonra özgür ve bağımsız bir ülkeye dönmeyi umuyorlardı.”
Süleyman Tekiner – Azerbaycan Türkü ile ropörtaj:
–Peki bu birliklerin içindekiler gerçekten gönüllü müydü?
–Yok canım, ne münasebet. Kimisi açlıktan, kimisi başka çare yok
–Yani zorla?
–Ölmemek için. Zorla denmez ama çünkü öyle bir şart var, şartlar öyleydi ki zorlamaya lüzum yoktu. Herkes bir lokma ekmek alabilmek için oraya giriyorlardı.
Dr. Patrik Von Zur Mühlen -Alman Araştırmacı: “Esir kampındaki pek çok esir de oluşturulan bu taburlarda yer almak için gönüllü olarak başvurdular. Onları bu askeri birliklerde yer almaya iten en önemli nedenlerden biri de, esir kamplarındaki o ağır yaşam şartlarıydı. Oralarda açlık, hastalık ve soğuk hava şartlarıyla mücadele ediyorlardı. Yüz binlerce esir beslenme yetersizliğinden, soğuktan ve tifo gibi hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti.“
Habibullah Arslan – Kırım Türkü: “Fakat bu sefer doğrudan doğruya Alman elbisesi giydirdiler. Gönüllü de değildik, nasıl gönüllü olalım? Ne için çarpıştığımızı da bilmiyorduk.“
Fuat Emircan. ll. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Azerbaycan İrtibat Heyeti Üyesi, savaş sonunda Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği Basın Ataşesi olan Fuat Emircan savaş yıllarında Almanya’da esir Azerbaycanlılar için Latin harfleriyle “Azerbaycan Gazetesi”, daha sonra “Milli Birlik” isminde dergi çıkarttı. Tasvir Gazetesi’nin savaş muhabirliği de yaptı. Fuat Emircan anlatıyor: “Harp başladığında dünyada ne kadar Azeri, Gürcü, Dağıstanlı,Türkistanlı Bolşevik rejimi muhalifi politikacı varsa Almanya’ya geldi. Onlar Rusya çökecek, biz de vatanımıza kavuşacağız diye düşünüyorlardı. Hepsi istiklal istiyorlardı. Kuzey Kafkasya’dan Haydar Mamak “Biz efendi değiştirmek için harp etmeyiz” diyordu. Rus gitsin Alman gelsin diye harp etmeyiz. Harp sonunda istiklalimizi tanıyacağınızı vaad edin savaşalım diyorlardı. Bu, Berlin’de toplanan muhalif Türk grupların ortak görüşü idi. Hitler’in adamı olalım diyen çok azdı. Alman ordusunda 380 bin Türk vardı. Özbek, Türkmen ve Azeriler gönüllü olarak savaştılar. Bunların 200 bini Türkistanlı, 60 bini Azerbaycanlı, diğerleri de Şimali Kafkaslı, Gürcü, Çerkes vb. idi. Türk esirleri arasında dolaşıyordum. Bana soruyorlardı; ‘Efendim Fuat, İsmet Paşa Alman sefirini çağırmış ve demiş ki; bizim oralarda gardaşlarımız var. Onların hepsini Türkiye’ye gönderin demiş. Bu doğru mu?’ Ne diyeceksin… Esir kamplarındaki insanların ümitlerini kırmamak için ‘İnşaallah doğrudur, gayet tabii, sizi Türkiye düşünüyor’ filan derdim. Gönüllü birlikler oluştuktan sonra Almanlar Azerbaycanlı, Dağıstanlı grupları uçaklarla Kafkasya’ya attılar. Bunların içinden Rus cephesini iki defa delip Almanya’ya tekrar gelen çocuklar vardı. Bunlarla konuştum ve korkmadınız mı diye sordum. “Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir” diyorlardı ve çok inançlı idiler. Alman ordusuna giren eski Sovyet vatandaşları esir olamıyorlardı. Onun için Almanlar bazı yerlerde onları öne sürüyorlardı. Biliyorlardı ki sonuna kadar dövüşeceklerdi. Nuri Paşa Almanya’ya geldi. Babamın iyi arkadaşı idi. “Rusya’dan onbinlerce esir geliyor ve bunların içinde binlerce Türk var; fakat bunları sünnetli olmaları sebebiyle Yahudi sanıp ya kurşuna diziyorlar, yahut aç bırakarak öldürüyorlar. Çabuk ilgilenin” dedi. Ben kampları dolaştım; dedikleri maalesef doğruydu. Almanlar her sünnetliyi Yahudi sanıyordu.Türkistanlıyı, Azerbaycanlıyı aç bırakarak ölüme terk ediyorlardı. Nuri Paşa’nın üst düzeyde temasları sonunda Türkler kurtuldu. Sonra da ölümden kurtulan bu Türklerden gönüllü birlikler kuruldu. Almanlar sonra da Rus gönüllü ordusu kurdular.“
Cengiz Dağcı – Korkunç Yıllar Roman yazarı: “Bugün, bir oğlun, sırtında Alman üniforması, göğsünde gamalı haç. Öteki dağlarda, kalpağında kızıl yıldız tepeden tırnağa milletinin kanına bulanmış Bolşeviklerle beraber… Babam, daha çok kimi düşünüyor, kime acıyor? Bana mı, Bekir’e mi, yoksa kendine mi? Bilmiyorum…”

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ IV

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“

BÜYÜK TEMİZLİK

Bütün bunlar yetmedi. Stalin, 1937’de ise iktidardaki son gününe kadar sürecek bir “siyasi temizliğe” girişti. Hedefte rejim muhaliflerinin yanı sıra Komünist Parti içindeki Stalin karşıtları da vardı. Sovyetler Birliği içindeki halklar da somut deliller olmaksızın, daha çok Stalin’in önyargıları yüzünden, topyekun cezalandırıldılar. Polonya asıllılar, Yahudiler, Kırım ve Ahıska Türkleri, Kafkasya halkları ve Baltık ülkelerindeki halklar da nüfuslarının neredeyse yarısını sürgün yollarında ve çalışma kamplarında kaybettiler.
Stalin mutlak hakimiyetine karşı gelen her türlü muhalefeti despotizmle yok etti. Hapsederek, zindanlara kapatarak, idam ederek, Sibirya’ya sürerek. Türk milli aydınlarını yok etti. 24 bin Orta Asya Türkü öğretmenden 13 bini tutuklandı. 1920-1939 yıllarında Kazak aydınlarının %85-90’ına “Pantürkist” damgası vurularak yok edildi. Bu, Kazak halkının tarihinde benzeri görünmemiş aydın katliamıydı. Türklerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamalardan büyük darbe yedi.
Bolşevik Devrimcileri Troçki, Buharin, Zinoviev ve Kamenev bu sürec içinde tasfiye edildiler. Bolşevik Devrimi liderlerinden Troçki 20 Ağustos 1940 tarihinde, Stalin’in talimatıyla Sovyet Gizli Polisi GPU tarafından düzenlenen bir suikast sonucu Meksika’da öldürüldü. Komünist Parti içinde “sağ veya sol sapmayla” suçlanan eski liderlerin tamamı ise 1930’lu yıllarda mahkûm oldu, Stalin tarafından idam ettirildiler. Özellikle eski Bolşeviklerin yargılanması ve cezalandırılması sırasında Moskova’da 1936-1938 yılları arasında yapılan duruşmalarda Bolşevik Partinin eski önderlerine zorla akıl almaz suçlamalar yapıldı, kendilerini emperyalist devletlerin ajanları ya da Troçkist olarak ifşa etmeye zorladılar. “Büyük Temizlik” adıyla toplumda geniş yankı bulan tasfiye hareketi sonucunda, özellikle partide Stalin ve ekibi Molotov, Voroşilov, Kaganoviç, Beria hakimiyetlerini kurdular.

GULAG

Gulag Sovyetler Birliği hükümetinin cezai çalışma kampları sistemine verilen ad. Sovyet rejimi karşıtı unsurların (siyasi suçlu) hızla kovuşturulması ve toplumdan soyutlanması için 25 Nisan 1930 tarihinde kurulan bir tür yargı ve infaz sistemiydi. Zaman içinde Sovyetler Birliği’nin birçok yerinde çok sayıda çalışma kamplarını da bünyesinde barındırdı. Batı dünyası Gulag kavramını ilk kez Aleksandr Soljenitsin’in Gulag Takımadaları kitabıyla tanıdı….(*)…..( Stalin, komünizme direnen Ukraynalıları kıtlık yoluyla öldürürken, diğer pek çok halkı da sürgüne göndererek katletti. “Sürgün” adı altında yapılan bu uygulamalar, milyonlarca insanın hayatına mal oldu. Başta Kırım Türkler’i olmak üzere, Sovyetler Birliği içindeki pek çok azınlık, bir gecede evlerinden silah zoruyla söküldüler ve binlerce kilometre uzaklardaki ölüm tarlalarına gönderildiler. Sadece yolda ölenlerin sayısı yüz binleri bulmaktadır.
Bir komünist parti görevlisinin bu sürgünler hakkında kaleme aldığı aşağıdaki notlar, sürgünün Sovyet dilinde “toplu cinayet” anlamına geldiğini göstermektedir:
29 ve 30 Nisan 1933’te, Moskova ve Leningrad’dan trenle bize iki konvoy sınıfsızlaştırılmış unsur gönderildi. Konvoylar, Tomsk’a gelince mavnalara yüklenerek biri 18 Mayıs’ta, diğeri 26 Mayıs’ta, Obi ve Nazina ırmaklarının koylarındaki Nazino Adası’na götürüldü. Birinci konvoyda 5070, ikincisinde 1044 kişi olmak üzere, toplam 6114 sürgün vardı. Taşıma şartları korkunçtu: yiyecek çok az ve çok kötü; yer kapasitesi ve solunacak hava yetersiz; en zayıflara musallat olan hastalıklar… Sonuç: günde, ortalama 35-40 kişilik bir ölüm oranı. Bununla birlikte, bu koşullar, mahkumları Nazino Adası’da bekleyenlerle karşılaştırıldığında gerçekten lüks sayılırdı. Nazino Adası, üzerindeki tek bir ev bile bulunmayan tamamen bakir bir yer… Yiyecek, tohum, alet yok. Yeni yaşam böylece başladı. İlk konvoyun gelişinin ertesi günü, 19 Mayıs’ta, kar yağmaya başladı, rüzgar sertleşti. Acıkmış, zayıflamış, başlarında dam, ellerinde alet… bulunmayan mahkumlar, kendilerini çaresiz bir durumla karşı karşıya buldu. Soğuktan korunabilmek için, sadece ateş yakabiliyorlardı. Yavaş yavaş ölmeye başladılar… ilk gün, 295 ceset gömüldü… Sürgünlerin adaya gönderilmesinin ancak dördüncü ya da beşinci günü, yetkililer gemiyle kişi başına yalnızca birkaç yüz gram düşen un gönderdi. Bu acınacak kadar az olan tayınlarını alanlar, kıyıya koşuyor ve şapkalarında, pantolonlarında ya da ceketlerinde, bu unun birazını sulandırmaya çalışıyordu. Fakat, çoğunluğu unu olduğu gibi yutmaya çalışıyor ve çoğunlukla da boğularak ölüyordu. Adada geçirdikleri günler boyunca mahkumlar, azıcık bir undan başka bir şey alamadı. En beceriklileri, peksimet pişirmeye çalıştı, ancak ellerinde hiç kap yoktu… Kısa zamanda, yamyamlık olayları belirdi…
Robert Conquest The Harvest of Sorrow (Hüzün Hasadı) adlı kitabında, Stalin dönemi sürgünlerini şöyle anlatır: 15 yaşına kadar olan çocukların yüzde 20’si, genellikle de küçük çocuklar sürgün sırasında öldü. Özellikle de 1940’larda azınlık milliyetlerin toplu sürgünlerinde bu durum yaşandı. Tabii ki sürülenler içerisinde çok farklı fiziki duruma sahip olanlar vardı, mesela hamileler. Sürgün treninde doğum yapan bir annenin bebeği öldüğünde askerler onu hareket halindeki trenden aşağı atardı. Bu sürgünler varacakları yere nadiren varabilirlerdi. Genellikle bölgesel kasabalarda kalırlardı…

STALIN’İN ÖLÜM KAMPLARI
Komünist parti politikasına karşı en ufak bir direniş gösterenler, “gulag” olarak adlandırılan çalışma kamplarına gönderildiler. Kamplarda tutsaklar ölesiye çalıştırılıyordu. Resimler, gulaglarda çekilmiş bazı görüntülerdir.
Archangel’de tüm kiliseler kapatılmış ve sürgünler için hapishane olarak kullanılıyordu. Köylüler yıkanamıyordu ve vücutları çeşitli yaralar ile doluydu. Kasabada yardım için yalvarıyorlardı. Ancak halk onlara yardım edilmemesi konusunda kesin emir almıştı. Hatta ölüleri bile toplanamıyordu. Kasaba sakinleri, korku içinde kendilerini hapsediyorlardı. Vologda şehrinde de 47 kilise tamamen sürgünlerle doluydu.
Sürgünlerin yanında kullanılan bir diğer kitle katliam yöntemi ise çalışma kamplarıydı. Daha önce de belirttiğimiz gibi Rusça’da “gulag” adı verilen toplama kampları, genellikle Sibirya gibi öldürücü şartların hakim olduğu bölgelerde kuruldu. Sovyet yönetimine karşı olduğu düşünülen milyonlarca insan tutuklanarak gulaglara gönderildi. 1928 ve 1953 yılları arasında (Stalin döneminde) gulaglara toplam 30 milyonun üzerinde insanın gönderildiği hesaplanmaktadır. Bunların üçte ikisinden fazlası, yani en az 20 milyon insan bu kamplarda hayatını yitirmiştir. Açlık sınırında yaşatılan ve günde 14-16 saat çalıştırılan tutuklular, kamp gardiyanları tarafından basit bahanelerle idam edilmiştir. Bazı tutuklular kasten aç bırakılarak açlıktan ölmüş, bazıları yetersiz beslenme ve korkunç yaşam şartları nedeniyle bedensel olarak çökerek can vermiştir. Paramparça ve son derece ince kıyafetlerle Sibirya soğuğunda çalıştırılan pek çok tutuklu da donarak ölmüştür. Gulag mahkumlarının donma yüzünden, önce el ve ayak parmaklarının düştüğü, kulak veya burunlarının “kırılarak” koptuğu, bu şekilde yüz binlerce insanın acı çekerek öldüğü, bilinen gerçeklerdir. Ünlü Rus Yazar Aleksandr Solzhenitsyn The Gulag Archipelago, 1918-1956 (Gulag Takımadaları, 1918-1956) adlı kitabında bunun benzeri dehşet örneklerini anlatmaktadır.

DOĞU BLOKU’NDA KIZIL TERÖR
Stalin 1953 yılında öldü. Lenin’in başlattığı ve Stalin’in genişleterek sürdürdüğü terör, on milyonlarca insanı katletmiş, onlarca farklı halkı acı ve işkenceye uğratmıştı. Komünizmin Kara Kitabı’nda Lenin ve Stalin dönemindeki komünist vahşetlerin genel bilançosu ana hatlarıyla şöyle verilir:
Yargılamadan hapsedilen on binlerce rehine ya da insanın kurşuna dizilmesi ve 1918-1922 yılları arasında ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylünün katledilmesi;
5 milyon insanın ölümüne yol açan 1922 açlığı;
1920’de Don Kazakları’nın ortadan kaldırılması ve sürgüne gönderilmesi;
1918-1930 yılları arasında on binlerce insanın toplama kamplarında öldürülmesi;
1937-1938 yıllarındaki Büyük Temizlik sırasında 690 000’e yakın insanın ortadan kaldırması;
1930-1932 yılları arasında 2 milyon “kulak”ın (yada kulak oldukları iddia edilen kişilerin) sürgüne gönderilmesi;
1932-1933 yıllarında 6 milyon Ukraynalının kasıtlı olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci kalınması;
Önce 1939-1941 yılları arasında, ardından da 1944-1945 yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı, Baltıklı, Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne gönderilmesi;
1941’de Volga Almanlarının sürgüne gönderilmesi;
1944’te Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri;
1944’te İnguşların sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri.

TOPLUMA KORKU MESAJI:
TOPLU İDAMLAR
Stalin döneminde infazlar bazen toplum önünde gerçekleştirilir ve böylece halka korku mesajı verilirdi. Bu resimdeki rejim muhalifleri, 1946 yılında Sovyet gizli servisi tarafından bu amaçla bir meydanda asılmışlardı.
Stalin’in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da olsa bir yumuşama sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde kurulan “korku imparatorluğu”, yine korku üzerine kurulu olarak toplumu yönetmeye devam etti. Sovyetler Birliği’ne ve genel olarak tüm komünist toplumlara hakim olan bu korku düzenini bir sonraki bölümde daha detaylı olarak ele alacağız.
Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu Avrupa’ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Sovyet etki alanında kalmıştı. Moskova bir kaç yıl içinde çeşitli siyasi komplolar ve manevralarla bu ülkelerin hepsini kendi egemenliği altına aldı. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Doğu Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Stalin’in kanlı rejiminin pençesine düştüler.
Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta cehennem hayatı yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir bir tutuklanmaya, işkence görmeye, idam edilmeye başlandılar. Kısa sürede tüm toplumda korku ve dehşet hakim oldu. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990’lı yılların başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir kadın 1944 sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle anlatıyordu:
Babamın ilk tutuklanışından sonra, ertesi gün öğlene doğru eve bir polis geldi ve anneme öğleden sonra saat 5’te 10 numaralı polis karakoluna gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra annem giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir insandı-ve çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik. Sabaha karşı yarımda döndü, rengi kireç gibi bembeyaz, giysileri yırtık pırtıktı. Girer girmez de sobanın yanına gitti, sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya başladı ve üzerinden çıkanların hepsini yaktı. Sonra banyo yaptı, ancak bundan sonradır ki bizi kolları arasına aldı. Uyuduk. Ertesi gün ilk kez intihar girişiminde bulundu, daha sonra da iki kere kendini zehirledi. Hala yaşıyor, onunla ilgileniyorum… Akıl hastası. Ona yapılanları hiçbir zaman öğrenemedik.
Tutuklananlara yapılanlar, korkunç şeylerdi. Komünizmin Kara Kitabı’nda, Romanya’daki komünist Nikolay Çavuşesku rejimi tarafından başlatılan işkence uygulamaları hakkında şu bilgiler veriliyor:
Çekoslovakya’yla birlikte Romanya da, Orta ve Güneydoğu Avrupa da baskı sistemine yenilikler kattı: Asyalı komünistler tarafından kullanılan, “beyin yıkama” yoluyla “yeniden eğitim” yöntemini büyük bir ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke oldu; hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin şeytani amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını sağlamaktı. Bu icat, 1930’lu yıllarda Bükreş’e yüz kilometrelik bir mesafede kurulmuş olan görece modern bir cezaevi olan Pipeşti’de uygulandı. Konuya ilişkin deneyler, Aralık 1949’da başladı ve üç yıl kadar sürdü… Amaç, bedensel ve manevi işkence ile, komünist öğretinin öğretilmesini birleştirerek, siyasi tutukluları yeniden eğitmekti.
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını yok etmek hedefleniyordu. Yapılan canice işkence sonucunda, tutuklulardan Allah’ın varlığını inkar etmeleri isteniyordu:
Rumen siyasi polisi Securitate sorgulamalar sırasında dayak atma, falaka ve baş aşağı ayaklarından asma gibi ‘klasik’ işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti’de işkencedeki acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine geçti: ‘Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi uygulandı. Vücutların değişik bölgelerinde sigara yanıkları vardı; mahkumların kalçalarındaki dokular ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki gibi dökülüyordu; dışkı yemeye zorlanıyor, kustukları zaman da kusmukları tekrar ağızlarına sokuluyordu.
Turcanu’nun şeytani hayal gücü, özellikle Tanrı’yı inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu öğrencilerini hedef alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde ‘vaftiz’ ediliyordu: kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa sokulurken, diğer mahkumlar da etraflarında ilahi söylüyordu. Kurban boğulmasın diye arada sırada başı dışarı çıkarılıyor ve kısaca nefes almasına izin verildikten sonra tekrar oturağa sokuluyordu.
Birinci aşamanın adı “dış maskeyi çıkarmak”tı: mahkum soruşturmada sakladığı bilgiyi, özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla arasındaki bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi. İkinci aşama olan “iç maskeyi çıkarma” ise, mahkumun hapishanede kendine yardım edenlerin açıklamasıyla sürüyordu. Üçüncü aşama, “ahlaki maskeyi çıkarma” sırasında, mahkumdan bugüne kadar kutsal saydığı herşeye küfretmesi isteniyordu. Son olarak dördüncü aşamada, ODCC’ye katılmak için, en iyi arkadaşına kendi elleriyle işkence ederek onu “yeniden eğitmesi” gerekiyordu.
Bu gibi işkenceler Doğu Bloku’ndaki tüm ülkelerde uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören, bu sözde “hayvanların” yola getirilmesi için daimi bir şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında feci işkencelere dönüştü.
İşte bu sebeplerle Darwinizm’i bir tehlike olarak görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler bu sitede yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü Darwinist-komünist ideolojinin nihai hedefi budur: İnsanları birbirine kırdırmak ve yok etmek, onları her türlü ahlaki değerden ve manevi güzelliklerden uzaklaştırarak hayvanlaştırmak ve bu yolla insan topluluklarını rahatça yönlendirilebilen “hayvan sürülerine” çevirmek… Bunu hangi ideoloji adı altında yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih de buna şahitlik etmektedir. )….

İbrahim Salahov

Yaşanan zulüm ve baskıları, hapishane, çalışma kampı ve sürgünü kaleme alan insanlardan birisi Tatar yazar İbrahim Salahov’tur (1911–1998). “Karşı devrimci milliyetçi örgütünün aktif üyesi”, “Halk düşmanı”, “Sovyet Hükümetini yıkarak Büyük Turan Devleti kurmak için hazırlıklarda bulunma” suçlarıyla İbrahim Salahov 1937 yılında yakalandı ve 10 yıl sürgün ile cezalandırıldı. 10 yıl Kolıma Madenlerinde çalışan ve burada bir ayağını kaybeden Salahov, yaşadıklarını “Kolıma Hikeyelere” (Kolıma Hikâyeleri) başlıklı romanında açık yüreklilikle kaleme aldı. Roman 1957–1981 yılları arasında yazılmış olsa da ancak 1988 yılında “Kazan Utları” (Kazan Otları) Dergisinin 4–6. sayılarında “Taygak Kiçü” (Kaygan Geçit) adı altında yayımlandı. Daha sonra 1989 yılında “Kolıma Hikâyeleri” adıyla kitap olarak Kazan’da basıldı. İbrahim Salahov’un “Kolıma Hikâyeleri” bir otobiyografik roman olmanın dışında dokümanter bir eserdir.

İtiraf

Sovyetlerin Stalin’den sonraki lideri Nikita Kruşçev, Komünist Parti’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde Stalin dönemi uygulamalarını ağır sözlerle eleştirdi. 50 yıl gizli kalan konuşmasında Stalin’in döneminde işlenen suçları açıkladı Stalin’in devrimci olmadığını söyledi. Özellikle birçok parti yöneticisinin Stalin tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden öldürülmesini kınadı ”Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı” görüşünü savundu. Stalin’i, Almanlarla işbirliği yapmakla suçladı, Kafkasya halklarının sürgününden sorumlu, ”başarısız ve kararsız” bir kişi kendini herkesten üstün gören, başkalarıyla fikirlerini paylaşmayan bir diktatör olduğunu savundu. Milyonlarca insanın Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderilmesine de özel olarak değindi; kendilerini Komünist Parti’ye adayan insanların bir anda ”vatan haini” suçlamasıyla idam edilmesi kınarken, çalışma kamplarına gönderilenlerin büyük bölümünün suçsuz olduğunun altını çizdi. Kruşçev’e göre Stalin ”Her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi”.

Nikita Kruşçev Kongrede ”Tek Adam” sisteminin sonuçları hakkında delegelere şu bilgileri verdi:
“Stalin’in ölümünden sonra biz on binlerce insanı cezaevlerinden çıkardık. Dostlarımızı kurtardık. Bu insanlar, on yıllar boyunca kendilerini Komünist Parti’ye adadı, savaşlara katıldı. Bu facianın suçlusu elbette Stalin’dir. Biz yoldaş Lenin’in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda yoldaş Lenin de, Stalin’in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin’in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı. Stalin, Lenin’in tüm etik yöntemlerini kenara atarak, kitlesel sürgün ve terör yolunu seçmişti. Tüm manevi değerlerin ve Sovyet yasalarının sınırlarını aşmıştı. Binlerce insanın kitlesel hapsi, diğer insanlarda korku oluşturmuş ve onların partiye olan tüm güvenini sarsmıştı.”

Stalin’in tavuğu

Stalin kurmaylarına iktidar dersi vermek için bir tavuğunu tüylerini canlı canlı yolar. Sonra serbest bırakır. Üşüyen tavuk ısınmak için ocağa koşar, çıplak gövdesi yanar. Pencereye koşar üşür. Tavuk çaresiz ısınmak için yine Stalin’in kucağına gelir. Stalin kurmaylarına seslenir: “Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir.”

Lenin- Stalin döneminde açlık, sürgün ve soykırımda ölen, öldürülen yaklaşık 47 milyon kişinin 30 milyona yakınının Müslüman Türkler olduğu tahmin ediliyor.

Stalin bitmez

Buraya kadar Stalin’in sadece 2. Dünya savaşına kadar olan yıllarında, özellikle Türklere karşı mezalimlerini anlattık. Bu insanların Stalin rejimi altında daha çekecek çok çileleri vardı.
Türkler askere alınıyor
Müslüman ve Türk halkları Çarlık Rusyasında da Sovyet döneminde de askere alınmıyorlardı, ancak 2. Dünya savaşı başlayınca yaşları 18-65 arasında olanların hepsi zorla Kızılordu’ya alındılar. Bazı kaynaklarda sayıları 6-7 milyon olarak verilmektedir. Sovyetler savaştan sonra onların Nazilerle işbirliği yaptıkları ve “Sovyet vatanı”na ihanet ettikleri propagandasını yaptı ve bunda başarılı oldu. Bu tamamen yalandır. Yukarıdaki bölümde anlatılanlara maruz kalanların Stalin’den nefret etmemeleri ve onun için ölüme severek gitmeleri nasıl beklenebilirdi? Bütün bunlara rağmen Alman işgali yıllarında “Sovyet vatanı”na ve Komünist Partisi’ne sâdık kalanlar ve Nazilere karşı cephede ve partizan hareketinde savaşanlar da olmuştu.
Neyse, biz tekrar o vatan hainleri denilenlerin hikayelerini anlatmaya devam edelim.

Beşir ALİZADE

Azerbaycan Türkü. Azerbaycan’ın Kazak rayonundan (ilçesinden). Sovyet ordusunda askere alınır, Tiflis yakınlarında talim geçirdikten sonra önce Krasnodara, sonra da Kırıma gönderilir: “Feodosiya yakınlarında Sovyet birliklerinin savunma hattının ikinci sırasında idim. Hepimizi bit basmışdı. Günde bir defa – o da gece birisi bir tencere getirib yemek adına bir şeyler paylaşırdı. Vessalam. Bir de gündüz dörd kişiye 250 qramlık bir ekmek verirdiler. Ruslar bize hakaretle “yoldaşı” diye hitap ederlerdi. Üç adama bir tüfeng vermişdiler. Deyirdiler ki, birinizi vursalar, o birisi alsın”

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ III

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“

TÜRKLÜK YOK

1930’lu yıllarda Stalin’in müdahalesiyle Azerbaycan Türklerinin ismi Azerbaycanlı, Azerbaycan Türkçesi ise Azerbaycan dili olarak adlandırılmaya başlandı, camiler kapatıldı ve dini tören ve bayramların kutlanmasının yasaklandı Azerbaycan halkını kendi tarihsel kökenlerinden ve milli değerlerinden koparmak hedeflendi.

KGB arşivlerine göre sadece 1937 yılında Azerbaycan’da 12 bin kişi tutuklandı. Resmi olmayan rakamlara göre ise 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar Azerbaycan’da 70 bin kişi hayatını kaybetti. O arada Güney Azerbaycan’a kaçak geçebilen bazı milliyetçi aydınlar oradan deve kervanlarıyla Türkiye’ye iltica edebildiler. Onlardan biri de ODTÜ eski Rektörü Prof. Dr. Nuri Saryal ve babası Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hoca.
Sovyet işgalinden önce kurulan bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Stalin döneminde ülkede yaşanan siyasi temizliği şu sözlerle tanımlıyor: “1937 yılında bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan’da da şiddetli bir temizlik başlatıldı. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde önemli rolleri olan yerel komünistlerin bile boğazlandığı bu kanlı yıllarda birçok kişiye tahammül edilememiştir. Azerbaycan’da Türk terminolojisi tamamen men edildi.”

Stalin-Beriye kollegyasının Azerbaycan’daki cellâdı Bagirov, Stalin öldükten ve Beriye kurşuna dizildikten sonra Kuruşçev zamanında tutukla­narak Bakû’de muhakeme edilirken yanındaki Ermeni yardımcılarını göstererek: “Bunlara uyarak 29 bin Azerbaycan aydınını imha ettim” itirafında bulunmuş­tur. Bu 29 bin aydın, (Bagirov’un itirafına göre) “bir period” temizlemenin bilanço­sudur. Çünkü “toplu öldürmeler” Sovyetlerde devrelere ayrılmıştır. Bu gerçek göz önüne alınırsa Azerbaycan İstiklâl Mücadelesi’nin verdiği kurbanlar hakkında an­cak bir fikir edinilmiş olur. ”

Ahmet Cevad

Azerbaycan’ın milli bağımsızlık ve hürriyet şairi, Milli Marşının yazarı Ahmed Cevad, 1920’de Bolşevik işgalinden sonra, karşı devrimcilik gibi asılsız suçlamalarla tutuklandı ve askeri mahkeme kararıyla ölüm cezasına mahkum edildi. 1937’de kurşuna dizilerek öldürüldü. 1955’de SSCB başsavcısı Ahmet Cevat’a karşı ileri sürülen bütün suçlamaların asılsız olduğunu belirtti ve ölümünden sonra beraat kararı verdi. KGB baskısı altındaki ailesi de ancak 1950’den sonra zindandan kurtulabildi.

Mikail Müşfik

Sovyet-Stalin zulüm rejiminin 31 yaşında şehit ettiği Mikâil Müşfik, Azerbay­can’ın (komünist dönemindeki) üstün değerde “gençlik güzellik şairi” sayılmaktadır. Bir buçuk aylık bebek iken annesini, altı yaşında da babasını kaybeden Müş­fik, esasen aç, bakımsız, şefkatsiz bir çocukluk, yoksul, azaplı bir gençlik dönemi yaşadı. Bakü Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’ni bitiren Müşfik, Bakû’da yedi yıl öğretmenlik yaptığı sırada, çok sevilen duygulu ve millî eğilimli şiirleri ile tanın­dı. Bu yüzden “ küçük burjuva şairi” olarak rejimin gözüne batmaya başla­dı. Nihayet Stalin- Beriye İkilisinin hazırladığı 1937-1938-1939 “büyük temizleme harekâtı” plânının üçüncüsü gereğince 1939’da şehit edildi. Asıl öldürülme gerek­çesi Müşfik’in “Ölkem” dediği vatanına ve milletinin değerlerine bağlı oluşu idi.

KARAÇAYLILARA MEZALİM

1920’de Karaçay-Malkar Kızılordu tarafından işgal edilerek “Sovyet” sistemine dahil edildi. Karaçaylılar 12 Ocak 1922’de kurulan Karaçay-Çerkes özerk bölgesi içinde yer alırken, Malkarlılar da 16 Ocak 1922’de kurulan Kabardin-Balkar özerk bölgesi idaresi altına alınarak kasten bölündüler. Böylece tarih, kültür, etnik köken ve dil açısından Karaçaylılarla bir olan Malkarlılar sunî ve uydurma bir etnik isim olan Balkar adına katılmış oldular.
Karaçaylılar 1920-30’lu yıllarda kolektifleştirme hareketine karşı çıkarak kurdukları çetelerle Sovyet ordusuna karşı aylarca Kafkas dağlarında silahlı mücadeleye giriştiler. Sovyetlerin kolektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti. Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından “komünist rejimin amansız düşmanları” olarak nitelendirildiler.

Cabbar AYBAZ: ABD’de yaşayan Türk toplumunun en önemli kitlesi olan Karaçay Türkleri’nin yaşayan çınarı, Cabbar Aybaz’ın varlıklı ailesi komünizmin gelmesiyle her şeylerini kaybetmiş; 1930 yılında bulundukları bölgeden 350 kilometre uzaktaki çorak bir araziye ansızın sürgüne gönderilmişler. Cabbar Aybaz anlatıyor “9 kardeşin en küçüğü bendim. Rus askerleri bir sabah ansızın gelip bizi trenlere doldurarak evimizden 350 kilometre uzakta bir yere sürdüler. Yanımıza tek bir çöp tanesi bile almadan. Komünistler bizi maddi imkanlarımıza göre 5 gruba ayırdı. Bütün mal varlığımıza zaten el koymuşlardı. Camileri yıkıp, hocaları ortadan kaldırdılar. Namaz kılmak zaten yasaktı. Fakir olanları casusluk yapmak için kullanıyorlardı. Birçok Karaçaylı yıllarca hapis yattı ardından da Sibirya’ya ve değişik bölgelere sürgüne gönderildi.” Aybaz’ın ailesinden bir dönem 17 kişi hapiste yatmış, bir abisi hapse düşmemek için yıllarca kaçmış ve kendisinden bir daha hiç haber alınamamış.

Fatıma ABAYHAN – Nalçik doğumlu – Balkar: ” Komünist olmayanlar sürgüne gönderiliyordu. Ben 6 yaşındaydım. Bir gece ellerinde silahlarla askerler geldi. Yanınıza 20 kiloluk eşyanızı alın, oyalanmayın dediler. Herkes o kısa zaman içinde alabildiğini aldı. Direnenleri silahla tehdit ediyorlardı. Bizim ailemizi de götürdüler. Fakat bir ablamı almadılar, onun kocası askeri hastanede doktordu, komünistti kendisi. Binlerce Karaçay ve Balkar’ı hayvan vagonlarına doldurarak götürdüler Sibirya’ya. Hava koşulları ve salgın hastalıklar sebebiyle birçok insan öldü. Zaten bize soykırım yapmak için götürdüklerini biliyorduk, becerdiler de bunu…

Doğru düzgün yemek verilmiyordu bize, verildiğinde de çok kötü bir mısır çorbası veriyorlardı, aç kalmamak için mecburen onu içiyorduk. Annem ve babam o koşullara, soğuk havaya dayanamadılar ve altı ay sonra öldüler. Annem ve babam gibi birçok insan soğuktan öldü Sibirya’da. Bir sene kaldık Sibirya’da, sonra geri döndük. Bizi yine aynı şekilde hayvan vagonlarına doldurup getirdiler, istasyona bırakıp gittiler.Herkes korkuyordu bizden. Komünizm suçlularıyla muhatap olursak bize de mi bir şey yaparlar diyerek uzak duruyorlardı. Hastalıklıydık birçoğumuz da, kendilerine hastalık bulaşmasından da korkuyorlardı. Geldiğimizde kalacak bir evimiz yoktu. Köyde altı topraktan bir evimiz vardı, sürgüne gitmeden önce köye taşınmıştık, hayat daha kolay diye. Bir gün gelip o toprak evi bile aldılar elimizden…

Tek oda bir evde yaşamaya başladık. Pompalı gaz ocağıyla ısınmaya çalışırdık. Dışarıda da herkesin hayatı zordu. Her şey sayıyla verilirdi ama kimseye yetmezdi. İşe gidenler aç giderdi, okula gidenler aç giderdi. Ama komünist olanların hayatı güzeldi, hepsi güzel dairelerde kalırlardı.

Dini yaşam kesinlikle yasaktı. Yaşlılar namaz kılacakları zaman, çocukları dışarı çıkarırlardı, kimse görmeden kılarlardı. Cenaze namazı da kıldırmazlardı, ölülerimizi de evde yıkardık… Aynı şekilde papazlara da zulmederlerdi, birçok papazı da dinlerinden vazgeçmedikleri için sürgüne gönderdiler.

Okullarımızda dini inançlarımızı yok ederlerdi, öyle eğitim verilirdi. İnançlı olanlar da zamanla korkularından, başlarına bir şey gelmemesi için vazgeçerlerdi dinlerinden.Eğitim bedavaydı, herkes istediği yerde okuyabilirdi. Sadece Hukuk Fakültelerine komünist olmayanları almazlardı.”

KALMUKLARA MEZALİM

Kalmuklar (Kalmıklar) Moğolistan’ın batısından Doğu Türkistan’ın kuzeyine kara olan bölgede yaşayan bir Moğol kavmi olan Oyratlar’ın 17. yüzyılda Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin (Doğu Türkistan) kuzey yarısını oluşturan Cungarya’dan Hazar Denizi’nin batısına göç etmiş olan koludur. Üstün askeri vasıflarıyla tanınırlar. Çoğunlukla Budisttiler.

Ekim Devrimi’nden sonra çoğu Beyaz Ordu saflarında çatışan Kalmuklar Rusya sınırları dışına kaçtılar. Kalmuk diasporası Türkiye’de bir süre kaldıktan sonra, Yugoslavya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Fransa’ya dağıldı. Sovyet yönetimi geride kalanları sert bir şekilde cezalandırdı, on binlercesini idam etti. Stalin döneminde Budist manastırları kapatıldı, Kalmuk dini metinleri yakıldı. 1932-1933 yılları kollektifleşme döneminde yaklaşık Kalmuklardan da 60.000 kişi açlıktan öldü.

HOLODOMOR

Stalin dönemindeki zorunlu kolektifleştirmenin tarımda üretimin azalmasına yol açmasıyla yaşanan kıtlık Ukrayna’da da milyonlarca kişinin ölümüne yol açtı. Stalin tarafından açlığa mahkum edilen Kazaklar, Kırımlılar gibi Rus ırkından olmayan Ukrayna halkı yaşananları bugün bir soykırım olarak nitelendiriyor. Josef Stalin “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekle” suçlanıyor.

Holodomor, Ukrayna dilinde “açlıkla öldürmek” anlamına geliyor. Bu kavram; 1923-1933 yılları arasında Ukrayna’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan açlık dönemini anlatmak için kullanılıyor.

O yıllarda, kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarımdan vazgeçerek, üretimi durdurdu. Ancak bunun yaratacağı sonuçları umursamayan Stalin yönetimi 1932’de 1 milyon 700 bin, 1933’te ise 1 milyon 800 bin ton tahıl ihraç etti. Kıtlık haberleri de sansürlenerek dünyadan gizlendi. Bir anlamda yaşanan büyük felakete göz yumuldu. Ukrayna adaleti yıllar sonra görülen davada, eski Sovyet Lideri Stalin’i bu büyük dramın sorumlusu ilan etti. Kiev İstinaf Mahkemesi, 2010 yılı başında karara bağladığı davada, Josef Stalin’i “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekten” suçlu buldu.

Mahkeme sürecinde yapılan araştırmaya göre; holodomor olarak adlandırılan felakette yaşamını yitirenlerin sayısı 3 milyon 900 bin olarak açıklandı. Bu Ukrayna nüfusunun % 25’iydi. Ancak pek çok araştırmacı o dönemde Ukrayna ve Rusya’da açlık nedeniyle ölenlerin toplam sayısının 10 milyona yakın olduğunu savunuyor.

KATYN KATLİAMI

1940 yılında SSCB tarafından yapılmış etnik katliam. Katyn Ormanı Katliamı olarak da bilinir. Sovyet lideri Josef Stalin’in emriyle yaklaşık 22.000 Polonyalı subay ve sivil bu katliam sırasında başlarına birer kurşun sıkılmak suretiyle infaz edildi.

1 Eylül 1939 tarihinde Almanlar Polonya Seferine başlamadan önce Ağustos ayında Sovyetler Birliği ile saldırmazlık paktı imzaladı. Molotov-Ribbentrop Paktı olarak bilinen bu anlaşmanın konularından biri de Polonya’nın geleceğiydi. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile 1 Eylül 1939’da Almanya batıdan, 17 Eylül’de ise Sovyetler Birliği doğudan Polonya’ya saldırıya geçti. Bu şiddetli saldırılara daha fazla dayanamayan Polonya Ordusu teslim oldu, ülke Ruslar ve Almanlar tarafından paylaşıldı.

Polonya’nın teslim oluşundan sonra SSCB, Polonyalı subayları esir kamplarında topladı. 5 Mart 1940 tarihinde dönemin NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) Şefi Lavrentiy Beria’nın Stalin’e gönderdiği bir raporda, Polonyalı subayların oluşturduğu potansiyel tehlike yüzünden infaz edilmeleri gerektiği tavsiye ediliyordu. Stalin, bu tavsiyeyi kabul ederek infaz emrini verdi ve çoğunluğu subaylardan oluşan Polonyalı esirler başta Katyn Ormanı olmak üzere Kalinin ve Kharkiv’de infaz edildi.

Ne var ki Alman-Sovyet ittifakı kısa sürdü ve 22 Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliğine saldırması ve hızla Rusya’nın içlerine ilerlemesi ile Almanlar 1943 yılında Katyn Ormanındaki toplu mezara ulaştı. Almanlar bu durum karşısında derhal propaganda ekiplerini, kameramanlarını, savaş muhabirlerini ve olaya tanıklık etmesi için orada bulunan herkesi Katyn Ormanına götürdü. Yapılan otopsiler sonucunda infaz edilen esirlerin hemen hepsi başlarının arkasına birer kurşun sıkılarak öldürüldüğü görüldü.

Bazı komünistler bunların Nazi propagandası olduğunu kuşkusunu yaratmaya çalıştılar. Ancak 1990 yılında Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un katliamı kabul etmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından, 1992 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in, Polonya Devlet Başkanı Lech Walesa’ya Stalin’in imzaladığı emrin orijinal belgelerini takdim etmesiyle ortada kuşku falan kalmadı.

SAHA TÜRKLERİ

1917 Komünist İhtilalinden sonra Saha milliyetçileri komünizmin hakimiyetini tanımadılar. Karşı ihtilalciler 20 Kasım 1917′ de Saha Halkının Huzurunu Koruma Komitesi’ni kurdular. 28 Mayıs 1918 tarihinde Kızıl-Ordu birlikleri Ridzinsky komutasında Yakutsk şehrine harekete geçti. 1 Temmuz 1918’de üç saatlik bir çarpışmadan sonra Yakutsk şehrine girdiler. Hemen ertesi gün Yakutsk’ta sıkıyönetim ilan edildi. Saha Türkleri tam anlamıyla eski Sovyetler Birliğinde olup-bitmiş bütün baskıların acısını yaşadılar. Bilhassa yerli aydınlar birkaç defa topyekun ortadan kaldırıldılar. Yıllarca Saha Türklerinin bütün zenginlikleri hemen hemen Moskova’ya aktarıldı. Ham maddeyi işleyen sanayinin olmayışı Cumhuriyetin mali durumunun da zayıf olmasına sebep oldu. Sovyetler Birliğinin toplam gelirinin sadece % 1′ i Saha Yeri’ne aktarıldı. Ayrıca yerli halk sosyo-ekonomik gelişmenin sevk ve idaresinden de uzaklaştırıldı. Eski Sovyetler Birliği’nin elmas üretiminin % 99.8’i Saha Cumhuriyeti’nde gerçekleşmekteydi. Bu taşların bir gramı bile cumhuriyette kalmıyordu. Hepsi Rus hazinesine aktı.

RUSLAŞTIRMA

Bolşevik Devrimi’nin ardından, uçsuz bucaksız topraklara sahip bu devasa ülkede yaşayan her birey için yeni bir vatandaşlık tanımı yapıldı. Ülkede yaşayanların her biri birer “sovyet insanına” dönüştürülmeliydi. Rus yazar Aleksander Zinovyev, Sovyet insanını “sosyalizmi savunan ve komünizm ideali doğrultusunda topluma katkı sağlayan” bireyler olarak tanımlıyordu.

Bu tanımı yerleştirmek açısından Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından Moskova yönetiminin en önemli hedeflerinden biri de toplumsal yapının değiştirilmesi oldu. Stalin döneminde bu hedefin önündeki en büyük engel milli kültürler ve inanç sistemleri olarak görüldü. Stalin yönetimi, bu engeli ortadan kaldırmak üzere ülkenin dört bir yanında yerel kültürleri hedef alan katı politikalar uygulamaya başladı. Orta Asya’da yaşayan Müslüman Türkler de bu baskılardan nasiblerini aldılar. Orta Asya’daki toplumsal yapıyı değiştirmek için, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da büyük bir baskı rejimi inşa edildi. Hedefte Orta Asya Türklerinin milli kültürleri ve İslam inancı vardı. Türklere Kiril alfabesi zorunlu hale getirildi. Anadil, din ve bütün ibadetler, oruç, sünnet, kurban, bayram, namaz yasaklandı. Camiler ahır yapıldı, minareler yıkıldı. Dini kitaplar yakılarak yok edildi. Medreseler kapatıldı. İmamlar tutuklandı, öldürüldü.

Ruslaştırma sonucu Türkler kendi yurtlarında azınlık durumuna düştüler. Stalin döneminde iktidarın mutlak sahipleri olan Ruslarla Türkler arasında müthiş bir uçurum oluştu.

TARİH BASKISI

1930’lu yılların ortalarından itibaren Bolşevik rejimin ülkede hegemonyasını
tamamen kurmasından sonra eski nesil tarihçilere baskı daha da arttı, tarihsel gerçeklere Marksist pencereden bakmayan tarihçiler Pan-Türkist, Troçkist, Zinoviyevci, Buharinci, milliyetçi ve yabancı devlet ajanı olmak gibi argümanlarla suçlanarak hapsedildiler, sürgüne gönderildiler ya da kurşuna dizildiler. Ulus tarihi yerine vatan tarihi anlayışının yani SSCB vatanı anlayışının yerleştirildiği bu dönemde bizzat Stalin tarafından tarihi çalışmalar sansürlenerek ve çarpıtılarak tarihsel yorumlar siyasi rakiplere karşı kullanılacak “körelmiş bir siyasi araca” dönüştürüldü. Yeni oluşturulan bu tarih anlayışının dikkat çekici bir yönü Deli Petro ve Korkunç İvan gibi Rus Çarlığı’nın önemli
şahsiyetlerinin övülmesiydi.

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ II

STALİN ve RUSYA TÜRKLERİ

Azerbaycan milliyetçisi, Sovyet döneminin rejim aleyhtarı Genceli Mir İsmail Seyitzade Hocanın “Bizi Ruslaştırmaya çalışıyorlar, evinizde Türkçe konuşun” tavsiyesi Sovyet döneminde tutulmuş, anadil unutulmamış, gizlice sürdürülmüş. Bu sayede Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri içerisinde resmi ve konuşma dili olarak Türk lehçelerine geçişte en hızlısı ve başarılısı Azerbaycan olmuştur.

“Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!…Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!…İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…“

Kazaklara zulmetmeye doymuyor

Kazakların Kızılordu’yu ve açlığın ortasında kalan Rus halkını beslemek için 1919-1920 yıllarında yaşadıkları açlık ve felakete 1921 de iç savaş sonrası buna bir de kuraklık eklendi. Tahıl çıkmadı.

Stalin, Kazak halkını yok etme politikasını ve bununla bağlı açlık metodunu 1930-33 arasında yeniden uygulamaya başlandı. Bir taraftan sosyalist bir ekonomi düzeni oluştururken inşa edilmeye başlanan fabrika işçilerine gıda sağlamak, fabrikalara ithal edilecek makinaları satın alabilmek için buğday ihraç etmek gerekliydi. Bunun için Türkistan halkının yiyeceği tekrar elinden alınacak itiraz eden olursa mahkemeye çıkarılacaktı. Önce devletleştirme ile zenginlerin toprakları ellerinden alındı, hayvancılık yapan göçebe ve yarı göçebe Kazak halkı kolhozlarda toplatıldı. Göçebe hayatı vahşilik, cehalet ve kültürel gerilik olarak nitelendirildi. Ancak asıl sebep köylerde Ekim devriminin belirtilerinin olmaması, sınıf mücadelesinin fark edilmemesiydi.

40 milyon hayvan sayısı 1930-33 arasında 4 milyona indi. İzinsiz inek kesen hapse atılıyordu. Halk fakirleşti. O dönemde 131 bin Kazak aydını zulüm gördü, 25 bini öldürüldü. Ayaklanmalar kanlı şekilde bastırıldı. Moskova’ya erişebilen “açız” mesajlarına insafsızca “tartışmayı bırakın bize tahıl lazım” cevabı veriliyordu.

Yurt dışından binlerce yabancı mühendis ve işçi (Alman, İngiliz, Amerikan vs.) Sovyetlere davet edilmişti. Bunların ücretleri Sovyet mühendis ve işçilerine ödenenden kat kat fazla idi. Bu yabancılar kendileri için özel hazırlanan mağazalardan alışverişlerini yapıyor ve yine kendileri için hazırlanan restoranlarda yemek yiyorlardı. Kendileri için inşa edilen yerlerde yerel halktan tecrit edilmiş bir şekilde yaşıyorlardı. O dönemde yabancılara yaptırılan yatırımların bazıları şunlardı: Amerikan Ford şirketinin Gorkiy’de inşa ettiği otomobil fabrikası, Dinyeper nehri üzerinde kurulan ve zamanının dünyadaki en büyük hidroelektrik santrali. Sovyetler ayrıca yurtdışına pek çok makine ve materyal siparişi verdiler. Bütün bunlar için yüksek miktarda ödeme yapmak gerekiyordu. Bunlar için gereken kaynağı tarımdan elde etmeyi planlamışlardı. Fakat kolektifleştirme tarımda büyük bir üretim düşüşüne yol açtı. Devlet kolhozlara asgarî bir geçimlik düzeyi bırakıp geri kalan bütün tarım ürünlerine el koydu. Fakat yine de devletin eline geçen miktar planlananın çok gerisindeydi. Devlet 1930–31 döneminde yalnızca 6.1 milyon ton tahıl ihraç edebildi. Kaynak kıtlığının bedelini Kazaklar açlıkla, ölümle ödediler.

Stalin’in sanayileşmek istemesiyle başlayan ancak arka planında geleneksel Kazak toplumunu yok etme olan bu operasyon, Kazakistan’daki soykırımın uygulanışı ve boyutları insan aklının almayacağı bir korkunçluktaydı. Böyle bir politikanın Kazakistan’da uygulanabilmesi için Moskova’da Stalin olması yetemezdi, Kazakistan’da da en az Stalin kadar acımasız birinin olması gerekirdi. Kazakistan Komünist Partisi I. Sekreteri Goloscekin (Koloşekin – Goloşekin) işte bu vasıflara sahip ve gerçekten de o bu işi en ustalıkla yapabilecek kapasitedeydi. Sovyet devriminin en başından beri Lenin ve Stalin gibi liderlerle yanyana mücadele eden Goloşekin çevresinde zalimliği ve merhametsizliğiyle tanınan biriydi. Rus yazar İgor Nepein’e göre, acımasızlık Goloşekin’in kanına işlemişti.

Stalin yüzünden Kazakistan’da mevcut 40 milyon baş hayvanın 36 milyonu yani % 90’ı kırıldı. Kazak nüfusu 1897 de 4 milyon, 1917 de 6 milyondu. Bu artış hızıyla 1939 da en az 8 milyon olması gerekirdi. Ancak resmi kayıtlara göre 2.5 milyon Kazak kalmıştı. 1 milyonun göç ettiği farzedilse gerisinin açlık ve zulümden ölmüş olması gerekiyordu. Resmi kayıtlara göre 1930-1933 yıllarında açlıktan ve diğer sebeplerden ötürü toplamda 1.8 – 2 milyon (% 47,3), Kazakistan’ın doğusunda ise 379,400 insan (% 64,5) öldü. Halkın bir bölümü ise açlıktan ölmemek için Rusya’ya ve Çin’e göç etmek zorunda kaldı. Göç edenlerin bir kısmı sınırda Sovyet askerleri tarafından öldürüldü, bir kısmı hastalıktan öldü. Onların boşalttığı topraklara daha sonra Ruslar ve özellikle sürgünlerle başka Sovyet halkları yerleştirildi. Bu yüzden Kazakistan bağımsızlığını kazandığında Kazak nüfusu % 45’in altındaydı.

Sayılar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Tüm ölümlerin, vakaların kaydedilmediği bir gerçektir. Ancak bulunabilen rakamlar bile totaliter rejim altında ezilen halkın hangi şartlar altında yaşadığının bir göstergesidir.

1936–1937 yıllarında Kazak milli şahsiyetleri ve aydınlarının halk üzerinde bağımsızlık, Turancılık ve Pan-Türkist düşünceleri önem kazanmaya ve sahiplenilmeye başlandı.
Milli ruhu doğuran yazar ve şairlerin güçlü kalem darbeleriydi. Adeta kılıçtan etkili olan bu kalemler halkın korkularla sindirilmiş ruhlarını canlandırarak kendine getiriyordu. Ana dil, Turan egemenliği, bağımsızlık konuları tüm ülkeyi etkisi altına almaya başladı.
Bu kalemlerin başında İstiklal savaşında kendi ülkesi işgal altındayken Mustafa Kemal ve Türkiyeli kardeşlerine hitaben “Alıstagı Bavırıma” (Uzaktaki Kardeşime) adlı şiirini yazan Mağcan Cumabayev, ana dil ve Kazak halk pedagojisinin temellerini atan Ahmet Baytursunov, İlyas Cansugirov, Beyimbet Maylin, Mırjakıp Dulatov ve Saken Seyfullin gelmekteydi. Halkının gözünü açarak karanlık bir dünyada yaşamasını istemeyen ve milli duyguları perçinleyen bu kalemler SSCB hükümetince Türkçülük ve Turancılık hareketiyle halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizildiler.

Kırım da açlıktan nasibini alıyor

1921-1922 yıllarında Sovyet Rusya’da yaşanan toplam yaklaşık 10 milyon insanın hayatına mal olan benzeri görülmemiş açlık felâketin kurbanları arasında İdil-Ural bölgesinin ve Kırım’ın Türk halkları da bulunmaktaydı.

18 Ekim 1921 yılında Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını aldı. Asıl büyük felâketler de bundan sonra başladı. Sovyet rejiminin bütün engellemelerine rağmen açlıktan mahvolma durumuna gelmiş yaklaşık on bin Kırım Tatarı bulabildikleri deniz araçlarıyla Türkiye’ye iltica ettiler. Tam o günlerde Türkiye İstiklâl Savaşı vermekteydi. Buna rağmen, bu mülteciler Türkiye’ye kabul ve iskân edildikleri gibi, tam da askerin kuru ekmeği zor bulduğu Büyük Zafer günlerinde Türkiye’den Kırım’a açlık yardımı bile gitti.

Veli İbrahim

Kırım Sovyet Özerk Cumhuriyeti’nin Başkanı, Veli İbrahimov Kırım Tatarlarının milliyetçi temayüllerinin en mümtaz temsilcilerindendi. Ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının, müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk dili ve edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti. Veli İbrahim ve taraftarları ülkelerinde yapılacak ziraî kolonileştirmenin şiddetle karşısındaydılar. 1927 yılında “sınıf düşmanı” “burjuva milliyetçisi” ithamıyla tutuklandı ve 9 Mayıs 1928’de kurşuna dizilerek idam edildi.

Daha bunlar iyi günler

1930’lu yılların başlarında Stalin, Kırım’da Türk pasaportu taşıyanları sınır dışı etti. Bunlar vaktiyle bir şekilde Türkiye’ye giderek Osmanlı pasaportu almış, ancak tekrar Kırım’a dönmüş olan Kırım Tatarları yahut onların soyundan gelenlerdi. Bu şekilde, sınır dışı edilen ve Türkiye’ye gelenlerin sayısı 5-10 bin civarında olarak tahmin edilmektedir.

Arkasından Kulaklar (orta hal üzerindeki köylüler) tasfiye edilerek, Urallar’a, Sibirya’ya sürüldüler. Köylüler sürülünce, topraklar sürülemedi ve yine açlık başladı. Halk 1931-1933 yılları arasında, ağaçları kemirdi, hayvanları yedi.

Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı kıyımı devam ediyordu. 17 Nisan 1938’de İlyas Tarhan tutuklanarak kurşuna dizildi. O günden itibaren, 3 gün boyunca Akmescit’te (Simferopol) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Milli İçişleri Komiserliği Hapisanesi’nde tutuklu bulunan Kırım Tatar aydınlarının büyük bir grubu 19 Nisan 1938 tarihine kadar kurşuna dizildiler. Kurşuna dizilenlerinin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte aralarında Yakub Ablamitov, Yakub Azizov, Hasan Sabri Ayvazov, Osman Akçoraklı, Ramazan Aleksandroviç, Ali Asanov, Yahya Bayraşevski, Hüseyin Badaninski, Zafer Gafarov, Kerim Cemaledinov, İbraim İsmailov, Abdulla Latifzade, Fevzi Musaniyev, Yakub Musanif, Mamut Nedim, İlyas Tarhan, Server Turupçu, Seyit-Celil Hattatov ve Bilal Çagar’ın isimlerinin bulunmaktaydı. Daha bunlar iyi günlerdi. Zira Stalin Kırım Türklerinin hepsinin işini bitirmemişti.

Söz tanıkların

Leo HOFFNER – Kırım Almanı: “Bu çok büyük bir sorundu. Bir yandan Almandık öte yandan Stalin ve Komünist rejim tarafından ezilmiş, göç etmeye zorlanmıştık. Amcam gibi pek çok akrabamız o dönem hapse bile girmişti. Amcam o dönem öleceğini düşünmüş, hapse atıldıktan sonra bir gecede saçları ağarmış, bembeyaz olmuş.”

Musa RAMAZAN – Lak – Kuzey Kafkasyalı: “Komünist parti ne diyorsa onu yapmaya mecburuz. Ona evet demeye mecburuz. O söylerse intihar edeceksin, intihar etmeye mecburduk.“

Nazmiye YILMAZ – Kırım Tatarı: “Bu dönemleri yaşamış; 3 kardeşim vardı. Ondan sonra 1924 senesi bize kulak dediler, babamı Nova Sibirya’ya sürdüler, bizleri Ural Dağı’na sürdüler. Tise’de 3 kardeşim 10 gün içinde öldü.“

Talat DAGCI-Kırım Tatarı: “Mesela ben affedersiniz sünnet oldum, 500 km yerden geldiler, sünnet yapıp kaçması bir oldu adamın. O da Stalin zamanında gizli olarak. Çünkü yakaladılar mı çok büyük cezası var. O dahi yasaktı, sünnet dahi yasaktı.“

Seyit Ahmet KERMENÇİLİ – Kırım Türkü: “Bizim de toprağımızı aldılar, evimizi aldılar ve nereye gidersen git. Ondan evvel o grupların bir tanesini Stalin doğrudan doğruya 29 senesinin sonunda toplayıp, Bahçesaray’dan 30’a kadar vagona yükleyip Sibirya’ya gönderdi. Onu gözümle gördüm. Hiçbir suçu olmayan insanlar. Bunlar ne yapmış 30 günden fazla adam çalıştırmış. Sonra malı, mülkü, beygiri varmış. Biraz toprağı varmış. 91 liradan, 90 lira vergi vereni hukuktan mahrum etme diye bir kanun çıkardı Stalin. Evimiz elimizden alındı, üzülmemek olur mu. Ev, köy evi ama içinde birşeyler var….Beni zaten köyde Kolhoz’a almadılar. Kolhoz kuruldu o zaman beni almadılar. ….İş başında işi veren işi idare eden Ruslar.“

Baymirza HAYİT– Özbekistan: “Ağabeyimin kafasını bayram hediyesi yaptılar” Ağabeyimi öldürüp, kafasını kesip bayramda anneme verdiler. Çok azap çektik. Sovyet rejiminin kötülüklerini gördük. Sonra talebelik zamanında iki dostumu öldürdüler.”

Prof. Nadir Devlet: “Aydınların bir kısmı 10 ila 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına (çalışma kamplarına) mahkum edilmekle kalmayıp, bazıları idam da edildi. Türk ve Müslüman kökenlilerin zaten az olan aydın sayısı bu uygulamadan büyük darbe yedi.”

Patrick V. Z. MÜHLEN – Alman Araştırmacı: “Pek çok insan uzak bölgelerde yaşayan ırkları ve milletleri de bilmiyor. Dolayısıyla Rusların, Rus olmayan insanlarla yaşadıkları sorunlardan da haberdar değiller. Özellikle de insanların, Kafkas ırkı ve Türk kökenli insanlar hakkında yeterli bilgileri yok. Bu insanların çoğu Hıristiyan ya da Rum Ortodoks değiller. Bu insanların kendilerine ait dilleri ve kültürleri var. Bunlar, Sovyetler Birliği’ndeki Çarlık döneminde genişleme politikasının kurbanı olan ve şiddete maruz kalan insanlar
Bu milletler Birinci Dünya Savaşı’ndan, özellikle de Rus Çarı’nın tahttan düşmesinden sonra bağımsızlıklarını elde edeceklerini ummuşlardı. Sovyetler Birliği’ndeki bu sorunların, bir federasyon oluşturarak çözülebileceği düşünülüyordu. Dolayısıyla bu farklı etnik gruplara, kendi dillerini konuşma hakkı gibi birtakım haklar verildi, ancak onların kendilerine özgü kültürlerine asla saygı duyulmadı.”

Stalin Basmacılar’a da acımıyor

Orta Asya’da Türkistan’da 1917’de başlayan ve Türkistan ulusal dernekleri, partileri; Başkurdistan, Buhara ve Hive hükümetleri üyeleri, Kırgız ve Kazak aydınları, Türkiye’den gelen subaylar, Afganlı ve Kaşgarlıların aralıklı olarak desteğiyle 1931’e değin dışarıdan yardım alınmadan sürdürülen Basmacılar ayaklanma hareketi Stalin tarafından tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanılarak bastırıldı.(*)….“Basmacılar Hareketi
Sovyet yönetimine karşı Orta Asya’da 1917’de başlayan ve aralıklı olarak 1931’e değin süren ayaklanma hareketi. Ruslar Basmak ve Baskın kelimesinden yola çıkarak ayaklanmaları Basmacı Ayaklanması olarak nitelendirdiler. Ancak, bu hareket Türkistan’ın genelinde Korbaşılar Hareketi olarak milli bir direniş hareketi olarak kabul edilir.

Çarlık döneminde Türkmenistan, Başkurdistan ve Kırım’da Rus kolonizatörlere karşı saldırılar, soygunlar düzenleyen çeteler yaygındı. Bu çetelere Başkurtlar Ayyar, Türkmenler Basmacı adını veriyordu. Basmacılar halka dokunmazlar, sadece Rus memurları soyar, hazine mallarını yağmalar ve aldıkları ganimetleri fakirlere dağıtırlardı. 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra Türkmenistan’da, Fergana Vadisinde Ruslara başkaldıran siyasal amaçlı örgütlere de Basmacı adı yakıştırıldı. Sebebi, bu örgütlerin başına geçenlerin bir kısmının ihtilalden önceki yıllarda da Basmacılık yapmış olmalarıdır. Özbek ve Kazak basınında bu anlamda, Cezayir Basmacıları, Hind Basmacıları gibi, sömürge yönetimine başkaldıran, özgürlük yanlısı direnişçiler için de kullanıldı.

1917 Sovyet Devrimi sırasında Fergana’da Mehmet Emin Bey, Hokand’da Kiçkine Irgeş önderliğinde bağımsızlık yanlısı Basmacı çeteleri örgütlendi. Bolşevikler Şubat 1918’de Hokand’ı ele geçirip Hokand Milli Hükümeti’ne son verince Mehmet Emin Bey Margilan’a çekilip direnişini sürdürdü.

Basmacılar 1921’de Buhara’da da örgütlendiler. Lakay aşireti reislerinden İbrahim Bey gibi Buhara emirine bağlı tutucu Basmacılar yenilik yanlısı Cedidcileri de düşmanları sayıyorlardı. Enver Paşa, Hacı Sami ve arkadaşları Türkmenistan’ı Sovyetler’e karşı ayaklandırmak için Ekim 1921’de Buhara’ya gittiklerinde İbrahim Bey, Jön Türk hareketinin önderi olarak Osmanlı padişahlarının otoritesini sarstığı ve II. Abdülhamid’in devrilmesini sağladığı gerekçesiyle Enver Paşa’yı tutsak etti. Basmacıları ikna etmeyi başaran Enver Paşa Türkistan’daki milli mücadelelerin başkumandanı oldu, aşiret reislerinden Devletmend’in desteğiyle örgütlediği Basmacılarla Ruslara önemli kayıplar verdiediler ve Ruslar 19 Nisan 1922’de barış istemek zorunda kaldılar. Fakat Enver Paşa, “Barış antlaşmasının ancak Türkistan topraklarındaki Sovyet askerlerinin çekilmesinden sonra söz konusu olabileceğini belirterek” bu teklifi reddetti. Bu sıralarda Semerkant şehrinde Türkistan Türk Müstakil Islam Cumhuriyeti kurulmuştu. Yıllardır bütün Türkistan’ı ele geçirmek için savaşan ve Türkistan’dan çekilmek niyetinde olmayan Sovyetler daha şiddetli saldırılara başladılar. Enver Paşa Ağustos 1922’de Belcivan’a (bugün Tacikistan) çekilmek zorunda kaldı ve orada Kızılordu’yla girdiği çatışmada öldürüldü. Orta Asya Türklerini bir Turan bayrağı altında birleştirme ülküsünü gerçekleştiremedi.

643px-Türkistan_1900-tr.svgEnver Paşa’nın ölümünden sonra arkadaşları Hacı Sami’nin önderliğinde Basmacıları yeniden örgütlediler. Lakay reisi İbrahim Bey’i de yardıma zorlayan Hacı Sami, sayı ve donanım bakımından üstün Kızıl Ordu birliklerine karşı Haziran 1923’e kadar savaştıktan sonra Türkiye’den gelen arkadaşlarının tümünü yitirdi; Afganistan’a geçti. Kızıl Ordu Türkmenistan’ı ele geçirince yakaladığı Basmacı önderlerini idam etti. Bu kez Hive Hanı Cüneyd Bey, yönetimindeki Basmacılarla 1924’te Hive’yi yeniden ele geçirdi, 1927’ye değin mücadeleyi sürdürdü. 1873’ten beri Ruslara karşı direnen ve Rus uyrukluğuna geçmeyi kabul etmeyen Cüneyd Bey, 1927’de Ruslarla barış yaptı ama onların Basmacıları tutukladığını, kendisini de ele geçirmek istediklerini görünce çete savaşını 1929’a değin sürdürdü; bütün Karakum Türkmenleri ayaklandırdı. Sonra İran’a, oradan da Afganistan’a geçti. Ruslar Buhara’da Şerefeddinof adlı Kazanlı bir komünist yönetiminde özel yetkili bir mahkeme kurarak her Basmacı için bütün kabilesinin sorumlu tutulacağını bildirdiler ve bu kararlarını uygulamaya koydular. 1931’de Lakaylı Ali Bey’in yakalanmasıyla Basmacı direnişi sona erdi.

Basmacı Ayaklanması Türkistan ulusal dernekleri, partileri; Başkurdistan, Buhara ve Hive hükümetleri üyeleri, Kırgız ve Kazak aydınları, Türkiye’den gelen subaylar, Afganlı ve Kaşgarlıların desteğiyle sürdürülmüştü. 16. yüzyıldan sonra Türkistan ve Orta Asya’da böylesine farklı grupları kapsayan ve bu denli uzun süren başka bir halk hareketi gerçekleşmemişti.

Basmacı harekatının başarıya ulaşamamasının başlıca sebepleri arasında korbaşı denen Türkistanlı liderlerin kendi aralarında düzenli bir birlik ve merkezi bir kumandanlık kuramamaları, savaşlarda tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanan Ruslar’a karşı mücahidlerin makineli tüfeklerinin bile olmayışı ve nihayet dışarıdan yardım alamamaları zikredilebilir.
Ruslar Basmacılar’a karşı kazandıkları başarıları tarihlerinin kahramanlık sayfaları olarak kabul ederler. Dışarıya karşı haydutluk olarak tanıttıkları bu hareketlerin birçok Sovyet kumandanı ve aydını tarafından bir milli mücadele olduğu itiraf edilmiştir. Nitekim Sovyet ordularının Türkistan cephesi kumandanı olan Frunze Basmacılığın çetecilik olmadığını, eğer böyle olsaydı onların daha önceden ortadan kaldırılabileceğini ifade ederken Sovyet Rusya komiseri olarak savaşlara katılan Skalov, “Basmacılık Türkistan halkının yabancı hakimiyeti aleyhindeki milli isyanıdır” demektedir. Türkistan’da Sovyet hakimiyetini kuran Valeriy Kuybesev ise bu hareketi sadece bir haydutluk kabul etmenin yanlış olacağını, onun siyasi bir inkılap olduğunu” söyler. Ginzburg ve Vasilewskiy adlı Sovyet komiserleri de, “Basmacılığın gayesi, Türkistan’ı Rusya’dan kurtarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmaktan ibarettir” derler. Sovyet edibi Boris Pilnyak ise, “Basmacılar isim ve şeref sahibidirler” demiştir.

Anadolu’ya bilgi

O sıralarda Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da verilmekte olan Milli Mücadele’ye Basmacılar Hareketi ile ilgili iki rapor gönderilmiştir. Raporlardan ilki, 28 Haziran 1922 tarihinde Sabık Buhara Mekteb-i Harbiye Müdürü Hayri imzasıyla Batum’da yazılmıştır. Hayri Bey, Buhara Cumhuriyeti’ne subay yetiştirmek üzere 1920 yılında açılan Mekteb-i Harbiye’nin kurucularından olup, 1922 Martı’nda tutuklanıncaya kadar bu görevi sürdürmüştür. Buhara Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında, nazırlara danışmanlık yapan onlarca subaydan birisidir.
İkinci rapor ise, tıpkı Hayri Bey gibi, Buhara Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında çok önemli görevler üstlenmiş olan beş Türk subayına aittir. Raporun üzerindeki imzalarda, Buhara Maârif Nezâreti Mekâtip Şubesi Müdürü İhtiyat Zabiti Vekili İsmail, Buhara Emniyet-i Umumiye Suvari Kıtaatı Darulmuallimin Muallimlerinden İhtiyat Mülâzım-ı sâni Ali, Buhara Emniyet-i Umumiye Müdürü ve Darulmuallimin Tabiiyyât Muallimi İhtiyat Mülâzım-ı sâni Mehmet, Buhara Kale Kumandanı Makineli Tüfenk Tüfenkçisi Arif Hikmet ve Buhara Mektebi Müdürü ve Muallimi Vekil-i İhtiyat Mehmet İsmail adları görülmektedir. Fakat biricisinin aksine bu raporda tarih yoktur. Her iki rapor da, bir üst yazı ile, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Fevzi Paşa tarafından Büyük Taarruz öncesi Akşehir’de bulunan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya sunulmuştur.
İlk rapora göre; Rusya’da Kerenskiy Hükümetinin kurulmasından sonra Orta Asya’da milliyetçi hareketler başlamıştır. Bu cümleden olarak, “Taşkent” merkezinde bulunan Türkistan Askerî Valiliği, daha serbest bir idareye kavuşmuştur. Buhara ve Hıve Emirleri ise “Yaşlar İttifakı” yani “Gençler Cemiyeti” karşısında meşrutî bir idareyi kabul etmek zorunda kalmışlardır. Fakat kısa bir müddet sonra Orta Asya’ya kadar yayılan Komünist ihtilali, Türkistan, Buhara ve Hive’de aşağıdaki şekilleri almıştır: Bolşevikler tarafından her millete hürriyet tanınacağının vaat edilmesi üzerine, Türkistan’ın son tarihî payitahtı olan Hokant’ta bir hükümet kurulmuş ve bu hükümet Bolşeviklik ile millî emelleri sentez ederek devlet işlerini idareye başlamıştır. Fakat Bolşevikler tarafından hemen dağıtılan Hokand Hükümeti’nin önderleri tevkif edilmiş ve kendi nezaret ve himayeleri altında “Taşkent”te tam manasıyla Bolşevik bir cumhuriyet kurulmuştur. Fakat bu cumhuriyetin hükümet komiserleri arasında asıl unsuru teşkil eden Özbek, Sart, Kırgız ve Kazaklardan hiç kimse yoktur. Çoğu Moskova’dan gönderilen Yahudi asıllı kimselerdir. Bu haksızlık karşısında, Türk Milletinin en mühim şubelerinden birisi olan Özbekler, Fergana’da ayaklanarak kendilerine “Basmacı” adını vermişlerdir. Basmacı ayaklanmasının Türkistan’ın diğer bölgelerinde değil de, Fergana’da çıkmasının asıl sebebi, bölgenin arazi yapısının bu iş için uygun olması ve Hokant Hükümeti liderlerinin o tarafa firar etmiş olmasıdır. Kerenskiy döneminde Emir idaresinden firar ederek Moskova ve Taşkent’e gidenlerden Feyzullah Hoca etrafında toplananlar nasyonalist “Yaşlar Cemiyeti”ni, Mirza Abdulkadir Muhiddin etrafında toplananlar da komünist “İştirakiyün Cemiyeti”ni teşkil etmişlerdir. Bu iki cemiyet, henüz Buhara’nın başında bulunan son Emir Alim Han’ı tahtını terk edip kaçmaya mahkum etmek için, Türkfront11 teşkilatıyla ittifak yapmışlardır. Aralarında Buhara gönüllülerinin de bulunduğu Rus ordusu, Buhara üzerine yürümüş ve Emir’i Afganistan’a kaçmaya mecbur etmiştir. Rus ordusuyla birlikte, işbirlikçi olarak Buhara’ya giren “Yaşlar”, orada komünist bir hükümet kurmuşlar ve vaktiyle Çarlık tarafından kabul ettirilen himayeyi kaldırarak, Moskova yanlısı müstakil bir “Buhara Cumhuriyeti” kurmuşlardır.
Fakat gerek ihtilâl esnasında Buhara’ya giren Rus ordusunun yaptığı yağma ve mezalimler ve gerekse Rus sefiri ve Türkfront teşkilatının Buhara Hükümetine karşı takındığı tutum, hükümet üyeleri için âdeta bir ikaz olmuş ve bunlar komünizmin maskeden başka bir şey olmadığını anlamışlardır. Bunun üzerine, esasen Emir zamanında bile tam manasıyla nüfuz altına alınamayan Şarkî Buhara’da, “Fergana” hareketine benzer milli bir hareket başlatmaya karar vermişlerdir. Bu karar, önce İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Buhara şubesinde alınmış, sonra cemiyete dahil nazırlar tarafından gayri resmi olarak hükümet işlerinin tatbikatına başlanmıştır. Bunun nişanesi olmak üzere, o sırada Ruslarla sürdürülen bazı müzakerelere tesir etmek düşüncesiyle Reisicumhur Osman Hocanın ıslahat vesilesiyle Şarkî Buhara’ya gönderilmesine ve daha sonra da orada kalmasına karar verilmiştir.
Enver Paşa Buhara’ya geldiği zaman, vaktiyle Moskova’dan idare etmekte olduğu Orta Asya’daki millî hareketin liderlerinden “Fergana”da Mehmet Emin Bek ile Şarkî Buhara’daki Lâkay kabilesi reisi İbrahim Bek arasına Rusların fitne ve fesat soktuklarını görmüştür. Nihayet, “İslâm İhtilâl Cemiyeti” maske ve programı altında oralarda vücuda getirdiği milli hareketlerin yok olduğunu görmesi üzerine, bir gün ava gitmek bahanesiyle Buhara-yı şeriften ayrılarak Şarkî Buhara’ya12 ve Lakayların arasına gitmiştir.
İzini uzun müddet hissettirmeyerek Basmacılık hareketini yeniden örgütlemiş ve nihayet şubat sonlarında Ruslara karşı taarruza geçmiştir. Gerek bu taarruzlarda gösterdiği muvaffakiyet ve gerekse Enver Paşanın şahsına karşı İslâm dünyasında ibadet derecesindeki hürmet ve saygı, bu millî hareketi genel bir başkaldırıya dönüştürmüş ve bilumum Türkistan ahalisi Ruslara karşı silâha sarılmışlardır.
Enver Paşanın amacı, Orta Asya’da yaşayan on iki milyon Türk’ü bağımsız bir çatı altında birleştirmek ise de, şimdilik dört milyon kadarını kurtarabilmiştir. “Kurultay”da toplanan ahali vekilleri, Enver Paşayı Buhara Emiri ilan etmişlerdir. Kendisini “Emirbilhak” bilen Afganistan’daki mülteci Buhara Emiri Âlim Han dahi, Enver Paşa lehine terk-i esaret etmiş ve bu hal üzerine neşredilen beyannameyi “Emîr-i Buhara Dâmâd-ı Halife-i Kumandan Leşker-i İslâm Enver Han” diye imzalamıştır.
Buhara’daki askerî harekatın bir türlü başarılı olamadığını gören Moskova Hükümeti, işi sulha dökmek ister. Bugün birçok büyük Rus komutan ile Orta Asya’dan sorumlu olan “Stalin” gibi en büyük Bolşevik diplomatlar Taşkent’te toplanmışlardır. Fakat Orta Asya’daki millî harekat artık iyice güçlendiğinden, bugün elde edilen muvaffakiyetler her hangi mühim bir arıza ile kolay kolay sekteye uğratılamayacaktır.
Şurası muhakkaktır ki, Enver Paşa Asya’nın Napolyon’u olacaktır. Bu hususta kendisi için gerekli olan zemin hazırdır. Fakat bu iş için zamana ihtiyaç vardır. Eğer Ruslar, Avrupa cephesiyle fazla meşgul olurlarsa, 12 milyon Türk’ün kurtuluşu muhakkaktır. Fakat Ruslar, Avrupa cephelerinde fazla uğraşmaz ve yalnız Türkfront ile meşgul olurlar ise, Enver Paşa yalnız Buhara muvaffakiyeti ile yetinmek mecburiyetinde kalır.

İkinci rapora göre ise; Buhara’daki hükümet şekli, bir Sovyet idaresidir. Fakat mevcut hükümet, halkın kültürünü dikkate alarak toplumsal bir inkılâp gerçekleştirememiştir. Yalnızca halk idaresi kurulmuştur Hükümet; Nazırlar Şûrası Reisi’nin başkanlığında Hariciye, Dahiliye, Hükümet Müfettişliği, İktisat, Maliye, Maarif, Sıhhiye ve İctimâi Teminat nazırlarından oluşan bir “İcrâ Kuvvetleri” ile Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında “Merkez İcrâKomitesi”nden oluşmaktadır. Merkez İcra Komitesi bir başkan ile “Heyet-i Riyaset” denilen birkaç üyeden mürekkeptir. Buhara Kanûn-ı Esâsisine göre nazırlar, bu komiteye karşı sorumludurlar. Komite hem kanun yapmaya, hem de uygulamaya yetkilidir. Fakat Merkez İcra Komitesi tek kanun koyucu olmasına rağmen, şimdiye kadar kanun yaptığı görülmemiştir. Memleket daima emirlerle idare edildiğinden, Buhara’da keyfî bir idare mevcuttur. Halbuki Türk taraftarlığı ile tanınan ve Moskova’da ikamete mecbur tutulan eski Cumhurbaşkanı Mirza Abdülkadir Muhyiddin zamanında keyfi idare bu kadar yaygın değildi.
Eski Cumhurbaşkanı Abdülkadir Muhyiddin ile Kabine reisi Feyyullah Hoca arasında zuhur eden şahsî ihtilâf ve nefret memleketi ikiye bölmüştür. Çünkü her ikisi de, arkalarında çok sayıda taraftarı olan Buhara’nın en tanınmış ve en zengin ailelerine mensup kişileridir. Halbuki bu ikisi arasında ihtilâf ortaya çıkana kadar, memleket iyi denilebilecek bir şekilde idare olunmuş ve devlet daireleri peyderpey ıslah edilmiştir. Nazırlar arasında da ihtilâftan eser yoktu. Nazırların cümlesi memleketlerine ve Türklüğe fevkalade bağlı kişilerdi.
İşte bu sırada Buhara’da bulunan Türkler, çok önemli işler görmeye muvaffak olmuşlardır. Buhara Hükümeti’nin yegâne askeri kuvveti olan ve miktarı on bini bulan milis kuvvetleri, Türkler tarafından yeniden düzenlenerek ıslah edilmiştir. Bu amaçla açılan “Harbiye Mektebi”nde seksen kadar talebe eğitim ve öğretim görmüştür. Keza Maârif idaresinde görev alan Türkler, açtıkları ibtidâiye mekteplerinde, düzenledikleri çeşitli eğitim ve öğretim kurslarında ve nihayet darülmualliminde birçok “Genç Buharalılar” üyesini eğitmişlerdir. Ayrıca sekiz ay devam eden bu müddet zarfında, Buhara Hükümeti’ni tamamen etkileri altına alan Türkler, esasen pek tahsili olmayan nazırlara da her hususta danışmanlık yapmışlardır. Özellikle Buhara’daki Türklerin reisi olan Binbaşı Osman Bey’in bu hususta pek büyük himmetleri görülmüştür.
Ancak yukarıda da kaydedildiği gibi, 1921 yyılı sonlarında Mirza Abdülkadir ile Feyzullah Hoca arasında ortaya çıkan ihtilaf, hem Buhara halkını ikiye bölmüş, hem de memleketi geriye götürmüştür. Hatta bu iki lider, gerektiğinde kendi fikirlerini silâhla savunabilmek için iki ayrı milis kuvveti eşkil etmekten çekinmemişlerdir. Aralarındaki kin ve husumeti kaldırmak için çok büyük gayret sarf edilmişse de, ikisini barıştırmak mümkün olmamıştır. Bu ihtilâf sırasında Türkler, katiyen taraf olmayıp, bîtaraflıklarını muhafaza etmişlerdir. Nihayet Mirza Abdülkadir’in teşkil ettiği kuvvetin tehditkâr bir hal aldığını gören Feyzullah Hoca, derhal Ruslara müracaat etmiş ve (Taşkent’ten) getirttiği Rus kuvvetleri ile Abdülkadir’in teşkil ettiği silâhlı kuvvetleri dağıtarak nüfuzunu arttırmıştır. Bu olay, “Muhiddin Mahdum” vak’ası namıyla tanınır. “Muhiddin Mahdum” denilen bu adam, Abdilkadir’e bağlı bir süvari kıtasının kumandanı olup, cahil bir kimsedir ve şimdi Taşkent’te tutuklu bulunmaktadır.
Hükümetteki bu karışıklık, Buhara İkinci Kurultayı’nın toplanmasına kadar devam etmiştir. Her iki taraf külliyetli miktarda para sarf ederek propaganda yapmış ve taraftarlarını arttırmaya çalışmışlardır. Kurultayın son oturumunda hükümet üyeleri yeniden seçilirken, bu sırada Cumhurbaşkanlığı’ndan düşürülen Mirza Abdülkadir’in yerine, Feyzullah Hoca’nın amcazadesi Osman Hoca getirilmiştir. Feyzullah Hoca ile diğer nazırlar mevkilerini muhafaza etmiş ve Feyzullah Hoca’nın diktatörlüğü bu tarihten itibaren başlamıştır.
Bu sırada İttihat ve Terakki liderlerinden Doktor Nazım Bey Buhara’ya gelmiş ve cemiyet adına hükümetten 33 kilo altın almıştır. Nazım Bey’in ayrılmasından sonra “Ali Bey” müstear adıyla gelen Enver Paşa, yanında bulunan Çerkes Hacı Sami Bey ve Muhyiddin Efendilerle birlikte Hariciye Nezareti’nde misafir edilmiştir.
Yeni hükümetin iş başına gelmesinden hiç memnun olmayan Şarkî Buhara halkı, her geçen gün seslerini biraz daha yükseltmiş ve yeni hükümete karşı hiçbir vakit ısınamamışlardır. Hatta Sovyet idaresinin tahripkâr usullerini gören halkın nefreti gittikçe artmış ve Enver Paşanın Buhara’ya gelişiyle Şarkî Buhara meselesi büsbütün alevlenmiştir. Askerî önlemlerle halkı teskin etmenin mümkün olamayacağını gören hükümet, külliyetli miktarda altın ile Cumhurbaşkanı Osman Hocanın başkanlığındaki bir “heyet-i ıslahiyeyi” Şarki Buhara’ya göndermiştir. Fakat Cumhurbaşkanı Osman Hoca, Enver Paşanın Şarkî Buhara’ya firarından sonra kendisine iltihak etmiş ve Buhara’da vatan haini ilan edilmiştir. Osman Hocanın Ruslara hizmet eden güruhtan ayrılarak Basmacılara katılması, Türkiye’deki Damat Ferit Paşadan bile daha alçak bir tıynette olan Feyyullah Hoca’nın Ruslar indinde mevkiini bir müddet zayıflatmıştır.
Enver Paşanın Buhara’ya gelir gelmez ilk işi, Fergana ve Şarkî Buhara’daki Basmacı hareketi hakkında malumat toplamak olmuştur. Zaten bu sırada İttihat ve Terakki’nin Buhara’da ve Şarkî Türkistan’da bir çok teşkilatı vardır. Enver Paşa, Buhara’da cemiyete mensup zevât ile yirmi gün kadar devam eden gizli görüşmeler neticesinde, Basmacılar hakkında yeterince malumat topladıktan sonra Şarkî Buhara’ya firar etmiştir. Enver Paşanın firar edeceğinden yalnızca Mirza Abdülkadir Muhiddin’in malumatı vardır. Feyzullah Hoca ile diğer nazırların bundan haberleri yoktur. Enver Paşa firar edeceğini kimseye bildirmemiş ve geyik avına gitmek üzere Buhara’dan çıkmıştır. Orada bulunan Türklerden Mülâzım-ı evvel Nafi Nazmi, Mülâzim-i sâni Halil Raşit, sivil İsmail Hakkı, Süvari Yüzbaşısı Hasan ve Cüz Bölük Kumandanlarından Ali Rıza Efendiyi beraberinde götürmüştür.
Enver Paşa Şarkî Buhara’da öteden beri isyan halinde bulunan “Lakay” kabilesi reisi İbrahim Bekin yanına firar etmiş ve kuvvetlerinin ilk çekirdeğini İbrahim Bekin otuz bin kişilik kabile efradı teşkil etmiştir. Lakaylar fevkalâde cesur, dindar ve mutaassıptırlar. Halihazırda Enver Paşanın kuvvetinin yekûnu, Fergana mücahitleri hariç olmak üzere iki yüz bin kişi tahmin edilmektedir. Fergana ile de irtibatı vardır. Buhara halkı, sadece Şûra Reisi Feyzullah Hoca’nın değil, bütün Sovyet idaresinin aleyhtarı olup, Enver taraftarıdır. Üç buçuk milyon tahmin edilen Buhara nüfusunun iki buçuk milyonu, Enver Paşanın hakim olduğu mıntıkalar dahilindedir. Buhara dokuz vilâyete taksim edilmiştir. Her vilâyet “Tümen” tabir olunan dört kazadan ve her tümen “Kent” denilen dört nahiyeden ve köylerden müteşekkildir. Her tümen ve kentlerde bulunan İcra Komiteleri buraları yönetir. Her yerde “Çeka“ teşkilâtı vardır. Buhara, Çarçuy, Karşı ve Kirmene vilâyetleri şimendifer güzergâhındadır.
Daha içerde bulunan Şehrisebz, Şirâbâd (Tirmiz), Düşenbe, Garim ve Hisar vilâyetlerine ise şimendifer ulaşmaz. Şu an Rusların ve Buhara Hükümeti’nin kontrolünde olan vilâyetler, yalnız şimendifer güzergâhında olan vilâyetlerdir. Diğerleri ise tamamen Enver Paşanın kontrolü altındadır. “Basmacı” tabir olunan asiler, Buhara vilayetinden dört verst uzakta “Gicdvan” kasabasına kadar ilerlemişlerdir.
Buhara’nın bağımsızlığına hiçbir vakit riâyet etmeyen Ruslar, bölgede daimi surette şehrin muhtelif mahallerinde otuz beş bin kişilik kuvvet bulundurmuşlardır. Harbiye Nezareti tamamen ve İktisat Nezareti de kısman Rusların elindedir. Türkistan ve Buhara’nın istiklali kâğıt üzerinde kalmıştır. Türkistan mıntıkasında Rusların takip ettikleri yegâne siyaset, Türk kavimleri arasına nifak sokmak ve bu kavimleri daima birbiriyle kavga ettirerek birleşmelerini önlemektir. Taşkent’te ve Buhara’da Türkmenler, Tatarlar, Özbekler ve Kazaklar arasında büyük bir nefret mevcuttur. Ruslar oralarda “Çağataycılık“ nâmıyla bir lisan meselesi çıkararak Türkistan ve Buhara’nın münevverlerini birbirine düşürmüşlerdir. Fakat bugün hakikati anlayan gençler, Rusların propagandalarına kulak asmamaktadırlar.Buhara toprakları fevkalâde mümbit ve mahsuldardır. Ticaretin esasını buğday, pamuk ve kuzu derisi teşkil etmektedir. Rusların Alim Han’ın devrilmesi sırasında ele geçirdikleri altın ve gümüşten başka, halihazır Buhara hazinesinde sikke ve külçe halinde 80 milyon altın ve yüklü miktarda mücevherât mevcuttur …..
Kırgızistan boş geçmedi

Stalin’in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti’nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki pek çok partili de “milliyetçilik” ve “karşı devrimcilik”le suçlanarak kurşuna dizildiler. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Kırgızistan’daki Ata Beyit şehitleri gibi.

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir “yok etme” kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar’da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı…
Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.
KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve Turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyordu. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyordu. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti’nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileriydi. Hem Aladağlar’da katledilenlerin hem de 7-8 Nisan 2010’da Kırgızistan’da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına anıtların da dikildiği toplu mezar; bugün “Ata-Beyit”, yani “baba-mezarı” olarak biliniyor. Ölenlerse “ata-beyit” şehitleri olarak anılıyor. Bundan 15 yıl sonra Cengiz Aytmatov, vasiyeti üzerine de babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedildi.

Ahalteke itlafı

Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile komünist rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görülerek “Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin’in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan’da değil Kazakistan’da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay’a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı.

Stalin hiç Azerbaycan’ı ihmal eder mi?

Stalin döneminde muhaliflere yönelik “temizlik” kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan’da 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan, tutuklandı, öldürüldü. Azerbaycan’ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldılar. Suçlamaların temelini, “milliyetçilik” ve “Anti-Sovyet propaganda” oluşturuyordu. Hedefte özellikle Türkçüler, Türkçe konuşanlar yanında Türk dünyasına ilgi duyan ve Türkiye konusunda Stalin’den farklı düşünen, isimler vardı.

Öyle ki, 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi’ne katılan isimlerin çoğu sonraki yıllarda “karşı devrimcilikle” suçlandı. 1935-36 yıllarında Moskova’da siyasi muhalefete karşı kurulan mahkemelerin benzerleri Azerbaycan’da da kuruldu; 1937 yılında R. Ahundov, E. Garayev, Sultan Mecid Efendiyev, K. Musabeyov, K.Vezirov, Dadaş Bünyadzade, E. Hanbudağov gibi eski parti liderlerinin içinde yer aldığı sözde karşı-devrimci teşkilatın, 1938 yılında da Gence’de karşı-devrimci, casus, terörist teşkilatın açığa çıkarıldığı açıklandı.

Parti elitlerinin yok edilmesiyle başlayan kitlesel kıyım makinası kısa sürede yoksul tabakaları, etrafında olup bitenleri henüz anlayamayan işçi ve köylüleri de mengenesinde mahvetmeye başladı. Yüzlerce işçi, köylü ve aydın milliyetçilikle, halka ihanetle, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ilişkide olmakla suçlanarak ortadan kaldırıldılar. Suçlarını itiraf ettirmek için bu suçsuz insanlara İç İşleri Devlet Güvenlik organlarında ağır işkenceler yapılıyor, mahkeme sürecinde bütün yasalar çiğneniyor, 5-10 dakikalık mahkeme sonucunda onlarca insan en ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Sovyet ceza organlarının işkencelerine katlanamayan mahpuslar kendi yakın dostlarına karşı iftiralar yöneltiyor ve böylece binlerce suçsuz insanın kanına giriyorlardı. Devlet liderleri binlerce insanın haksız yere mahvedilmesiyle yetinmeyip bazen bütün köyleri, bütün bir nesli Sovyet hükümetine karşı düşmanlıklasuçlayarak ata yurtlarından sürgün ediyorlardı. Kitlesel kıyım Azerbaycan aydınlarını da teğet geçmedi. Bunların en büyük “günahları” milliyetçilik, halk ve vatan sevgisi idi.

Kolektifleşmenin Dehşetli Yılları

1920’li yılların sonlarına doğru devletin uyguladığı sıkı iktisadi politikalar ve zorunlu kolektifleştirme uygulamaları hem tarımsal üretimin azalması hem de köylülerin ayaklanmaları sonuçlarını doğurdu. 1930 yılında Azerbaycan’ın Nuha-Zagatala, Nahçivan ve Gence vilayetlerinde çıkan isyanlar SSCB yönetimi tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Kolektifleştirme sırasında tüm köylüler SSCB’nin uzak bölgelerine sürgün edildi binlerce insanın malına el konuldu, siyasi hakları ellerinden alındı.
On binlerce insan kolektifleştirmeye kurban gitti, kurşuna dizildi, suçsuz yere hapis cezasına mahkum oldu. Böylece 1929 yılından itibaren devletin uyguladığı kolektifleşme politikası Azerbaycan köyü için faciayla sonuçlandı. Binlerce insan ata topraklarından sürgün edildi, köyler dağıtıldı ve insanlar yok edildi.

%d blogcu bunu beğendi: