Ebu Cehil

Ebu Cehil

Peygamber Efendimiz (sav) ve Müslümanların azılı düşmanlarındandır. Resulullah tarafından “bu ümmetin firavunu” olarak vasıflandırılmıştır. Asıl ismi Amr’dır. İslam’ın doğuşundan sonra, yaptığı büyük düşmanlıktan dolayı, “cehaletin babası” anlamına gelen “Ebu Cehil” künyesi bizzat Peygamber Efendimiz tarafından kendisine verilmiş, Ebü’l-Hakem yerine, bu sıfat ve künye ile İslam tarihine geçmiştir. Her türlü düşmanlıktan çekinmemiş, Peygamber Efendimize yaptığı saldırı ve hakaretlerinden birinin sonrasında hem kafası yarılmış, hem de Hz. Hamza’nın Müslüman olmasına sebep olmuştur. Hicret gecesi Peygamber Efendimizin öldürülmesi planı kendisi tarafından tertiplenmiştir. Bedir Savaşı’nın harcamalarının büyük ekseriyetini kendisi karşılamış ve bu savaşa katılmıştır.

Ebu Cehil, 570 yılında Mekke’de doğdu. Nüfuzlu ve servet sahibi bir aileye mensup olduğundan, elindeki imkanları mazlumları ezmede araç olarak kullanan biri olarak tanındı. İslamiyet’in doğuşu ile birlikte, Peygamber Efendimizin (asm) en azılı düşmanlarından biri olarak nam saldı. Kibir, gurur, kavmiyetçilik gibi kötü özellikleri Peygamber Efendimize tabi olmaya engel teşkil etti. Açık bir şekilde, kendi kabilesine mensup olmayan birinin peygamberliğini kabul etmeyeceğini bildirdi.

İman edenlere engel olmak için her yolu deneyen Ebu Cehil, yoksul ve güçsüz olanları döverek, işkence yaparak engellemeye çalışırken, zengin ve ticaretle uğraşanları iflas ettirmek, toplumda itibar sahibi ve değer görenleri ise, saygınlıklarını yok ettirmekle tehdit etti. İslamiyet’i kabul edip iman eden Ammar bin Yasir ile babası ve annesine çok ağır işkenceler uyguladı. Bu işkencelerden sonra, zavallı kadın sahabe Sümeyye şehit oldu. diğer taraftan hicret edenleri engellemeye, gitmiş olanları türlü hilelerle geri getirtmeye çalıştı.

Ebu Cehil, peygamberliğin altıncı yılında adamlarıyla birlikte, Safa Tepesi civarında bulunan Peygamber Efendimizin yanına giderek türlü hakaretlerde bulundu. Ağır sözler sarf ederek rencide etti. Üzerine toprak ve pis şeyler attı. Yüce Peygambere işkence yapıp olay yerinden ayrılan Ebu Cehil ve adamlarının yaptıklarını duyan ve henüz Müslüman olmayan, Peygamber Efendimizin amcası Hazma yapılanlara çok sinirlendi. Ebu Cehil ve arkadaşlarının yanına gitti. Omzunda bulunan yayı Ebu Cehil’in kafasına vurup yardı. Müslüman olduğunu, gücü yetiyorsa bundan sonra karşısına çıkmasını söyledi. Ebu Cehil hiçbir şey yapmadığı gibi adamlarına da karışmamalarını söyledi.

Hac mevsiminde, Peygamber Efendimiz ile yapılacak muhtemel görüşmeleri engellemek isteyen Ebu Cehil, adamlarıyla birlikte Mekke’nin giriş ve çıkış noktalarını kontrol altına aldı. Peygamber Efendimizi insanların gözünde küçük düşürmek için her türlü yola baş vurdu. Kabe’de namaz kılan Peygamber Efendimizin üzerine deve leşi attırdı. Hicretten birkaç yıl evvel mensubu bulunduğu Beni Mahzum kabilesinin başına getirildikten sonra, düşmanlığını daha da arttırdı.

Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar aleyhine yapılan her türlü faaliyetin içinde yer alan Ebu Cehil, öldürülme kararının alındığı mecliste de hazır bulundu. Darünnedve’de yapılan toplantıda, sinsi fikri kendisi ortaya attı. Peygamber Efendimizin öldürülmesinin herhangi bir kabile veya şahıs üzerine mal olmaması için, her kabileden güçlü bir kişinin seçilmesini, seçilenlerden oluşacak kişilerin öldürme işini gerçekleştirmesini söyledi. Bu gençler ellerindeki hançerlerle hep birlikte Peygamber Efendimize saldıracak ve böylece kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti. Böylece, Peygamber Efendimizin kabilesi ile doğabilecek bir kan davasının da önüne geçilmiş olacaktı. Cenab-ı Hakkın inayetiyle, neticesiz kalacak olan bu sinsi planın tezgahlayıcısı oldu. Bilindiği gibi, hicret gecesi yapılan hücumda, Peygamber Efendimizin evine giren saldırganlar, yatağında Hz. Ali’yi görünce şaşkına dönmüş ve planları boşa çıkmıştı.

Ebu Cehil, sadece Müslümanlara değil, gücü yeten herkese zulmetmeyi alışkanlık haline getiren bir kimseydi. Mekke’ye gelen yabancılara ve tüccarlara son derece merhametsiz davranarak ellerindeki malları değerinin çok altında satın alma yoluna giderdi. Verdiği fiyatı, kendisinden çekinildiği için kimse arttırma yoluna gitmezdi. Mekke’ye gelen Zübeyd kabilesine mensup bir tüccar aynı muameleye muhatap oldu ve malına çok düşük fiyat biçildi. Ebu Cehil’den çekinen diğer tüccarlar da fiyat arttırmadılar. Durumu Peygamber Efendimize bildiren tüccarın malının değerinde satılmasını sağlayan Peygamber Efendimiz, Ebu Cehil’in tepkisiyle karşılaştı ve kendisi ile kavga edildi.

Ebu Cehil’in bütün saldırı ve hakaretlerine rağmen, defalarca imana davet eden ve Müslüman olmasını isteyen Peygamber Efendimiz, onun veya Ömer bin Hattab’ın iman etmeleri ve bu şekilde İslamiyet’in kuvvetlenmesi için dua etti. Bir süre sonra Ömer (ra) Müslüman olurken, Ebu Cehil’in düşmanlığından hiçbir şey eksilmedi. Hz. Ömer ile birlikte Müslümanlar büyük bir güç kazandılar.

Hicretten sonra da Peygamber Efendimiz ve Müslümanların peşini bırakmayan Mekke müşrikleri savaş için hazırlık yaptılar. Bedir Savaşı için yapılan harcama ve ihtiyaçların karşılanması için gereken maddi desteğin büyük bir kısmını Ebu Cehil karşıladı. Bizzat Bedir Savaşına katıldı. Bu savaşta Medineli Muaz ve Muavviz kardeşler tarafından öldürüldü. Kendisi ile birlikte yetmiş müşrik öldürüldü. Ölümüyle birlikte müşrik ordusu büyük bir bozguna uğradı.

Peygamber Efendimizin bu ümmetin firavunu dediği Ebu Cehil’in yaptıklarından dolayı birçok ayet nazil oldu. Risale-i Nur’da, tefsir ve hadis alimleri tarafından; “Biz onların boyunlarına öyle halkalar geçirdik ki, çenelerine kadar dayanır da hakka boyun eğmezler. Bir de önlerine bir set, arkalarına bir set çekip gözlerini kapattık; artık hakkı göremezler” (Yasin 8-9) ayetlerinin inmesine sebep olarak, Ebu Cehil’in gösterildiğine işaret edilmektedir. Çünkü, Ebu Cehil yemin içip; “Ben secdede Muhammed’i görsem, bu taşla onu vuracağım,” demiş. “Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebu Cehil’in eli çözülmüş.” ve hiçbir şey yapamamıştır..

Risale-i Nur’da, Ebu Cehil’in ismi, masumların da musibetlere maruz kalmasının sebebinin açıklandığı konuda geçmektedir. Ayette, “Öyle musibetten kaçınız ki, geldiği vakit zâlimlere mahsus kalmaz, mâsumlar ve mazlumlar da içinde yanar,” denilmiştir. Çoğunluğa gelen musibetlerde masumların harika bir tarzda korunup muhafaza edilmeleri dinin hikmetinin bozulmasına sebep olur. Çünkü, din bir imtihan ve tecrübedir. Aksi takdirde, Ebu Cehil gibi kötüler de, aynı Ebu Bekr-i Sıddık (ra) gibi tasdik ve iman ederlerdi. İmtihan sırrına binaen masumlar da bela çekerler. .

Ebu Cehil’in adının geçtiği bir diğer konu da Peygamber Efendimizin şakk-ı kamer mucizesidir. Bu mucizeye karşı çıkanlar, eğer ay ikiye bölünmüş olsaydı, bütün aleme malum olurdu, bütün insanlık tarihinin bunu nakletmesi gerekirdi, şeklindeki iddialarına, Risale-i Nur’da cevap verilmektedir; Mucize, peygamberliğin ispatı ve inkarcıları ikna etmek içindir, zorlamak için değildir. Nübüvveti duyanları ikna edecek derecede mucize verilmiştir. Bütün alemin işiteceği derecede mucize gösterilmesi Cenab-ı Hakk’ın hikmetine aykırı olur. Çünkü, akla kapı açılırken, ihtiyarın elden alınmaması gerekir. Ayın ikiye bölünmesi mucizesinin bütün aleme gösterilmesi, insanlık tarihine geçirilmesi çok açık bir mucize olacağı gibi, herkesi de kabule zorlayacak ve ister istemez herkes kabul edecekti. Dolayısıyla Ebu Cehil gibi kömür ruhlularla, Ebu Bekir gibi elmas ruhlular aynı seviyede kalacak ve teklif sırrı bozulacaktı.

SULTAN KILIÇ GİREY

Sultan Kılıç Girey

Doğum 1880 Ölüm 1947 Moskova

Adige general. Kuban bölgesinde, bugün Adigey Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Vulape köyünde, köken olarak Kırım Hanlarına dayanan soylu bir Çerkes ailesinin çocuğu olarak doğdu. Şahançerıy ve Melekhan’ın oğludur. İlk ve orta öğrenimini Kafkasya’nın çeşitli kentlerinde yaptıktan sonra Yelizavetgrad Süvari Okulu ve Süvari Harb Okulu’nu pekiyi dereceyle bitirdi. Çeşitli askeri görevlerde bulunduktan sonra 1914’de Birinci Dünya Savaşı’na Kafkas Süvari Tümeni (Dikaya konnaya diviziya)’nın Çerkes Alayı’nda tabur komutanı olarak katıldı. Savaş içerisinde albaylığa kadar yükseldi. Kuban bölgesinde iç savaşın başlaması üzerine 12 Mart 1918’de Kuban Ordusu ve Hükümeti tarafından Tuğgeneralliğe yükseltildi. Yekaterinodar’da toplanan gönüllü Çerkes Süvari Alayı’nın komutasını ele alarak “Kuban seferi”ne katıldı ve Kızıl Ordu’ya karşı önemli başarılar gösterdi. 8 Aralık 1918’de “Gönüllü Ordu” içinde oluşturulan Çerkes Süvari Tümeni’nin Komutanlığına getirildi. Kuban-Karadeniz ve Terek bölgelerinde ve kuzeydeki Tsaritsin cephesinde Sovyet Kızıl Ordu birliklerine karşı başarılı bir şekilde savaştı. Gönüllü Ordu Başkomutanı General Denikin tarafından “yiğit bir Gönüllü ve Rusya merkeziyetçisi” olarak nitelendirilmesine karşın, birçok kez ona da karşı çıkmış, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti hükümetine karşı yürütülen saldırgan politikalar, Abhazya sınırındaki silahlı çatışmalar, Kuban Bölgesi Meclisi’nin silah zoruyla dağıtılması gibi olaylarda kesin bir şekilde karşı tavrını koymaktan çekinmemişti. Bu yüzden, cesur ve yurtseverce davranışlarıyla Kafkasyalılar arasında ün kazanmış bulunuyordu.
1920 baharında Gönüllü Ordu’nun yenilerek ülkeyi terk etmesi ve kısmen de Kızıl Ordu birliklerine ve Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi birliklerine teslim olmaları sırasında Karadeniz yöresine çekilerek subayları ve askerlerinden bir kısmıyla birlikte Abhazya yöresine geçmeyi başardı. Daha sonra bin kadar Çerkesle birlikte Kuban’a dönerek Karaçay-Abaza-Adıge yörelerinde Ağustos-Aralık 1920 arasında altı ay kadar süren milli ayaklanmaya önderlik etti. Ayaklanmaların Kızıl Ordu birlikleri tarafından bastırılmasından sonra, bazı arkadaşlarıyla birlikte zorlukla Abhazya yöresine geçti. Gürcistan Cumhuriyeti’nin de Kızıl Ordu’nun saldırısına uğrayarak Sovyetleştirilmesi üzerine Türkiye’ye iltica ederek bir süre Samsun’da yaşadı. Bu sırada Yunan işgaline karşı savaş vermekte olan BMM Hükümeti’nin ordusunda görev alma isteği, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Kundukh’un da aracılık etmesine karşın Genelkurmay tarafından “Türkçe bilmemesi ve rütbesinin yüksek oluşu” nedeniyle kabul edilmedi. Bunun üzerine Vrangel donanmasıyla Fransa’ya giderek Paris’te yerleşti.

İki dünya savaşı arasında yaşadığı Paris’te, Sovyet Rusya karşıtı ve bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni yeniden oluşturmak gayesiyle Promethe Birliği’ne dahil olarak mücadele veren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”nin kurucu ve yöneticileri arasında bulundu. Kafkasötesi Cumhuriyetleri (Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan) temsilcileriyle ortaklaşa oluşturulan “Kafkasya İstiklal Komitesi” içinde aktif yer aldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Berlin’de, içinde eski Kafkasya siyasi göçmenleri ile Almanlara esir düşen yada iltica eden Kafkasyalıların birlikte yer aldıkları “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”nin ve Kuzey Kafkasya Lejyonu’nun önde gelen kişilerindendi. Kafkasyalılardan oluşan bir kurulun başında olarak Kafkasya’nın Alman işgali altına girmiş bölgelerinde de bulundu ve köyüne kadar gitti.

Savaş sona erdiğinde çeşitli ülkelerden gelerek bir araya toplanan, Kuzey İtalya ve Avusturya’ya kadar çekilen on bin kadar Kuzey Kafkasyalı mültecinin arasında bulunuyor ve onların temsilciliğine seçilmiş bulunuyordu. Mayıs 1945’te, bu Kafkasyalılar ile aynı bölgede yerleşmiş bulunan Kazaklar, Yalta Anlaşmasının gizli bir hükmü uyarınca, İngiliz-Amerikan Komutanlığı tarafından aldatılmak suretiyle zorla Kızıl Ordu Komutanlığı’na teslim edildiler. Bu olaya direnen sığınmacıların büyük bir kısmı, tarihe “Drau Faciası” olarak geçen hadisede kendi canlarına kıyarak teslim olmama yolunu seçti. “Sovyet insanı” olmayı kabul etmeyen Sultan Kılıç Girey, kendisinin Fransız vatandaşı olması dolayısıyla SSCB’ye iade edilmeyeceği, ancak emrindeki askerlerin Sovyet makamlarına verilmesinin zorunlu olduğu açıklamasına sert tepki göstererek “Benim adamlarım cesur askerlerdir. Hür bir Kafkasya için canlarını vermeye hazırdırlar. Benim ecdadım, şeref ve namus uğrunda Rus boyunduruğuna karşı savaşırken şehit oldular. Bu arkadaşlarım ise gece gündüz benimle aynı mefkûre için dövüştüler. Onların kanı benim kanımdır. Savaştığımız anlar o şerefi paylaştık. Şimdi de aynı akıbeti onlarla paylaşacağım. Milletime ihanet edip, onlar Sovyet NKVD’sinin ölüm mangaları tarafından idam edilirken, ben burada bir korkak gibi yaşayamam. Bir gün gelecek, sizler de anlayacaksınız ki, Sovyetler sizin hakiki dostlarınız değillerdir. Belki o gün iş işten geçmiş olacak. Bu aldığınız kararlarla en az Sovyetler kadar sizler de suçlusunuz. Bolşevizm’e karşı muzaffer günlerde, adamlarımla hep bir arada idik. Şimdi onlar ölüme giderken, onları asla yalnız bırakamam. Başlarında yine ben Kızıl cellâtlara doğru yürüyeceğiz. Bu şerefi kimseye bağışlayamam” cevabını verdi ve İngiliz ve Amerikalı subayların şaşkın bakışları arasında, kendi isteğiyle Kızıl Ordu Komutanlığı’na giderek amansız düşmanlarına teslim oldu (Mayıs 1945).

Alman hükümetiyle işbirliği yapan Rus General Vlasov ve bazı Kazak generalleri ile birlikte “Sovyet Yüksek Askeri Mahkemesi”nde “yargılanarak” ölüm cezasına çarptırıldı ve asılmak suretiyle Moskova’da idam edildi (1947).

%d blogcu bunu beğendi: