ÇOCUKLARIN GÖZÜNDE I

Çocukların Gözünde 1943-1944 Kırım Tatar, Karaçay ve Balkar Sürgünü

 

Sürgün ve savaş olaylarını çocuğun gözüyle gören, ve çocuğun hafızasınakazınmış görüntüleriyle tasvir eden anlatım tarzı, Kırım ve KuzeyKafkasya Türkleri edebiyatlarında yeni bir olgudur. Bu tarz anlatım,Sovyetler Birliği’nin çözülmesine ve toplumun demokratikleşmesine bağlıtarihî süreç içinde, Rus edebiyatında cereyan eden değişimlere (AnatoliyPristavkin’in Noçevala tuçka zolotaya, Cengiz Aytmatov’un Gün Olur AsraBedel, Ayaz Gıylacev’in Dua Edelim adlı eserleri) paralel olarak, 1980’lerinsonunda gelişmeye başlamıştır.

Değişik dönemlerde Türk edebiyatlarında haksızlığa, kaba kuvvete,halkların topyekün sürgüne gönderilmesine karşı isyan duyguları dilegetirilmişti. Kalsın Kuliyev’in Vasiyet adlı eseri buna örnektir. Sürgünüçocuk yaşta, bizzat yaşamış olanların seslerini edebiyatta duyurmaya başlaması1980’lerin sonuna rastlar. 1920-1930 doğumlu yazarlar, yaratıcılıklarınınolgunluk devrini yaşamaktadırlar. Yaşları itibarıyla, doğal olarak hatırayazılarına, yani okuyucuya geçmişi birebir yaşatan yazı türüne yönelmişlerdir.

Sürgünü irdeleyen eserler dizisini tarihi yazılar başlattı (İsmailAliyev’in Izdırap Yolu, Karaçay Sorunu Hakkında (1989) gibi. Bunlar henüzyazarın kendi adına konuşmasını, kendi çocukluğunun hatıralarını yansıtmasınıiçermemekteydi.

1980’lerde yazılan eserlerin bazılarında sürgünü bizzat yaşayan vehalkın ızdırabını kendi keder, üzüntü, çaresizlik ve ümit duygularıylaharmanlayan bir çocuk, kahraman görünmesine rağmen, sansür nedeniyle tamanlamıyla ortaya koyamıyor, ancak ima edilebiliyordu. (Ervin Umerov’un İkinciGelin adlı eseri (1984). Bu eser, Kırım Tatar edebiyatının sürgün gerçeğiniduyurmaya yönelik ilk teşebbüsü idi. Fakat eserde resmedilen sürgün hayatıile gerçek sürgün hayatı arasında dağlar kadar fark vardı. Her şeyin ötesinde,Ervin Umerov’un eserlerinde bir teslimiyet, kadere boyun eğme duygusu hakimdi.Yazar, insanların vatanlarından binlerce kilometre uzakta bile yaşayabileceğini,yeni bir hayat kurabileceğini anlatmakta, Sovyet idaresinin iyiliklerinden sözetmekteydi. Ona göre, 1957’de Taşkent’te Kırım Tatarcasıyla Lenin Bayrağıgazetesinin yayınlamaya başlaması, Moskova’da düzenlenen Özbekistan Kültürüve Edebiyatı Günleri programı esnasında Kırım Tatar yazarlarının ilkderlemesinin yayınlanması, hayatın daha iyiye gittiğini gösterenbelirtilerdi. Halbuki, gerçek bambaşkaydı. Sovyet Edebiyatı Kırım Tatarlarınınsürgün yerlerinde yaşadıkları büyük haksızlıklardan ve aşağılanmalarından,çaresizliklerinden, mahkeme salonlarında, yürüyüşlerde, merkezî idareyeyolladıkları mektuplarda haykırdıkları isyandan bir tek kelime etmiyor,edemiyordu.

Derindeki gerçeklerin ortaya çıkması 1980’li yılların sonuna rastladı.Bu süreç, vaktiyle sürgüne duçar olmuş çeşitli halkların edebiyatlarındaneredeyse eş zamanlı olarak gerçekleşti. Yunost’ dergisinin 1989 yılındaçıkan birinci sayısında Balkar gazeteci Vladimir Lukyayev’in “İnanınBana, Döneceksiniz…” adlı hikâyesi basıldı. 1990’da Kırım Tataryazarı Emil Amit “Kimse Unutulmadı, Hiçbir Şey Unutulmadı…” adlıhatıralarını tamamladı. Sürgün çocuklarının acı hatıraları işte bueserlerle ilk defa dile getirildi. Bu eserlerde tasvir edilen olaylar akışınıntemel noktaları bundan sonraki eserlerde de yerini alacak ve sanatsal motifolarak geliştirilecektir. Bu motiflerden ilki, gece vakti kapıdaki gürültüile ani uyanma, asker çizmeleri patırtısı, askerlerin kaba emirleri veevdeki yetişkinlerin şaşkınlığı ve çaresizliğidir. Çocuk hatıralarınınodaklandığı ikinci nokta, eve zorla girenlerin kılığı ve davranışlarıdır.Çocuk kahraman dikkatini öncelikle asker kalotlarındaki kırmızı yıldızlara,Rusça konuşmalara yöneltirken, düşmanca davranan baskıncılarla gönlündeki”bizim Sovyet askeri” imajı arasındaki tezattan kaynaklananpsikolojik şoku yaşar.

“Bizimkiler-yabancılar” ikilemi çocuk zihninde genellikle iki ayrıinsan tipi ile özdeşleştirilir. Birincisi, yapmak zorunda olduğu vazifedenutanan, sürgüne gönderilenlere acıyan ve elinden geldiğince yardım etmeyeçalışan Sovyet (Rus) eri veya subayıdır. İkincisi, Kırım Tatarlarınaonları “vatan hainleri” bilerek nefretle bakan, aşağılayan,insanların çilesinden sadistçe zevk alan veya kargaşadan yararlanarak çapulculukyapandır. Sürgünü irdeleyen eserlerin neredeyse olmazsa olmaz olan vesembolik anlam kazanan kahramanı, altın kalpli, dindar, ömrü boyuncainsanlara sadece iyilik etmiş olan ve sürgün zulmünü anlayamayan, bir çocukkadar saf ve yaşlılığı dolayısıyla tamamen çaresiz olan bir dededir.Genellikle, bu dede sürgünün ilk kurbanlarından biri olur ve sürgün yerinegiderken yolda ölür. Çocukların yolculukla ilgili hatıraları hep aynıdır:Tıka basa insanlarla dolu vagonlar, dayanılmaz koku, yol kenarlarında bırakılancesetler, bekçilerin alayları ve aşağılamaları, açlık, susuzluk ve çocukgönlüne sonu olmayan acıyla özdeşleşerek kazınan tekerlek tıkırtısı.
Bundan sonraki hatıralar dizisinin temel düğümleri, yolculuk bittiktensonraki uzun bekleyiş, insanların köleler çarşısında seçilerek çeşitliçiftliklere gönderilmesi; sürgün yerlerindeki gayri insanî yaşam koşulları,dayanılmaz açlık, köle gibi çalıştırılan aile büyüklerini neredeyse göremeyençocukların yalnızlığı, sürgün edilenlere yerli sakinlerin “vatanhainliği” imasıyla düşmanca ve aşağılayıcı tavırları, akrabaların,dostların, komşuların ölümleri… (…Öncelikle çocuklar ölmeye başladı.Hep gözümün önünde durur, yaşıtım, beş yaşındaki Midhat, karnınıtutmuş yerlerde kıvranıyor, gittikçe kısılan bir sesle “annemi çağırın,annemi çağırın” diye yalvarıyordu. Başına toplanmış olan, biz çocuklarannesinin nerede olduğunu bilmiyorduk. Midhat’ın annesi ancak akşam döndüve oğlunun cansız bedeni ile karşılaştı.)

Bütün bu saydığımız temel motifler, Kırım Tatar, Karaçay ve Balkaredebiyatlarında benzer bir şekilde geliştirilmiştir. Bu benzerlik, butekrarlar yazarların birbirini taklit etmesi değil, aynı anda birkaç halkınve binlerce ailenin başına gelen felâketin benzerliği, 1940’lı yıllarınortasından 1950’li yılların ortasına kadar on yıl boyunca süren zulmüntekrarlanmasıdır. Tolstoy: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, amaher mutsuz ailenin mutsuzluğu farklı olur” der. Sürgün edilen Türkhalklarının edebiyatları, Tolstoy’un bu sözünü yalanlarcasına en küçükdetayı dahi birbirine benzeyen sürgün tablolarını yaratmaktadırlar.

Söz konusu benzerliğin ortaya çıkmasında kendine özgü etnopolitikmitoloji faktörünün etkili olabileceğini de kabul etmek gerekir. Olayın yaşandığıgünlerde 5-10 yaşlarında çocuk olan yazarların hatıralarını aktarırken,birebir net ve nesnel olmalarını bekleyemeyiz. Çocuk hatıralarının karmaşıkduyguları büyüklerin söyledikleri, daha sonra okunan ve duyulanları,insanların inanmak istedikleri, zamanla millî rivayetlere dönüşen olaylarıkapsamıştır.

Çağdaş Türk edebiyatlarında sürgünden sonra doğan genç yazarlarıneserleri çok ilginç bir grubu oluşturmaktadır. Kendileri sürgünü bizzatyaşamadıkları halde önceki nesillerin hatıralarını, millî felâket zamanındadoğan halk mitolojisini kalplerinde taşıyan bu yazarlar, sürgün konulueserlerinde 1943-1944 çocuklarının veya onların anne ve babalarınındiliyle konuşmakta, onların duygularını şaşırtıcı gerçeklik vesamimiyetle okuyucuya ileterek sanat değeri yüksek eserler yaratmaktadırlar.Karaçay Türkü şair Bilal Laypanov’un “Çocuk Annesiyle Konuşuyor”ve Lilya Bucurova’nın sürgün günlerinde kaybolan iki yaşındaki OsmanCelilov’a ithaf edilen “Oğlumla Konuşuyorum” şiirleri bunun en güzelörneğidir.
Son yıllarda hatıra edebiyatının tür bakımından çeşitlenmesi, tarihîve coğrafi alanların genişlemesi dikkat çekmektedir. Sürgün anında başkabir yerde olduklarından sürgünü yaşamamış olan yazarların eserleri sürgünhatıralarının yarattığı tabloyu başka bir yönden tamamlamaktadır.Bunlar sürgün öncesi Kırım’ı tasvir etmekte veya sürgün haberinin üzerlerindeyaptığı etkiyi ve yakınlarını sürgün yerlerinde arayıp bulduklarında gördüklerimanzara karşısında duydukları dehşeti anlatmaktadırlar. Bu konudan yazılmışeserler arasında, ünlü bilim adamları Refat Appazov “Kalplerdeki ve Hafızalardakiİzler” Yakup Bekirov’un “Unutulmaz Yıllar” eserleri dikkat çekmektedir.

KIRIM TATAR, KARAÇAY VE BALKAR SÜRGÜNÜ I

 

 

 

Sürgün ve savaş olaylarının çocuk gözüyle irdelenmesi, Kırım ve Kuzey Kafkasya Türklerinden Kırım Tatar, Balkar ve Karaçayların edebiyatında ve sanatında henüz yeni bir olgudur. Bu tarz anlatım 1980’lerin sonundan itibaren gelişmeye başlamıştır.

Söz konusu yeni edebi olgunun bu zaman diliminde ortaya çıkmasını sağlayan iki faktör vardır.

İlki, 1920-1930’lu doğumlu olan, dolayısıyla çocukluk ve gençlik dönemleri İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastgelen nesilden olan sanatçılar, tam bu yıllarda bir taraftan yaratıcılıklarının olgunluk devresini yaşarken, diğer taraftan insanın doğal olarak hatıra türünü tercih ettiği, torunlara geçmiş hakkındaki birebir izlenimlerini aktarma sorumluluğunu duyduğu yaşa ulaştılar.

İkincisi, Perestroyka, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması ile oluşan genel ahlaki ve siyasal hava, Stalinist rejimin cinayetlerine, sürgünlerin trajik içyüzüne karşı toplumun ilgisinin son derece artmasını sağladı. Bütün bu sorunların boyutları Sovyet vatandaşlarından uzun süre gizlendiği gibi, özellikle Perestroykanın arifesinde bu konuları irdelemekten özenle kaçınılmış, Stalin döneminde yapılanlar “savaş dönemi gereği” olarak aklanmak istenmişti. Bu bağlamda Kırım Tatar, Karaçay ve Balkar yazar ve sanatçılarının kendi çocukluk hatıralarına dayanarak sürgün felaketinin gerçekçi tablosunu çizmeye çalıştıkları eserleri, son dönem Sovyet edebiyatındaki ve yeni bağımsız devletlerin genç edebiyatlarındaki 1930-1940’lı yıllardaki devlet terörünü, kitlesel siyasal temizlemeleri, çalışma kampları konusunu ve kurbanların dramını yeni vatandaşlık değerleri açısından irdeleme hareketinde bir halka oluşturdu. Aleksandr Soljenitsın’in GULAG Takım Adası ve Birinci Katta romanları, Varlam Şalamov’un çalışma kamplarının korkunç gerçeklerini konu edinen hikayeleri, Yevgeniya Ginzburg’un Sarp Güzergah eseri, Lev Razgon’un hatıraları vb. eserlerin ortaya çıkması, daha da önemlisi halka ulaşması ve geniş kitlesel talebe konu olması, Sovyetler Birliği için görülmemiş bir durumdu. Bütün bu eserler, Balkarların, Karaçayların ve Kırım Tatarlarının edebi ve sanatsal biçim almaya başlayan sürgün hatıralarının olumlu tepki ve destekle karşılaşabileceği bir duygusal ortamı yarattılar. Aynı zamanda söz konusu eserler de şekillenmekte olan yeni edebi ve sanatsal akıma önemli katkıda bulundular.

Kafkasyalı ve Kırımlı yazarların Rus edebiyatının bu akımı ile yakın bağlantı kurmasını sağlayan ilk halka, Anatoliy Pristavkin’in 1980’lerin sonunda ortaya çıkan ve binlerce Rusyalı okurların yüreğinde taht kuran eseri, Altın Bulutun Gecelediği Yer adlı hikayesi oldu. Bu hikaye doğrudan sürgün konusunu ele alması ve mekan olarak Kuzey Kafkasya’yı seçmesinin de ötesinde olayları çocuk bakışıyla değerlendirmesi (hikayede hayatta kalmak için büyük uğraş vermek zorunda olan 10-11 yaşındaki öksüz çocukların duygu ve özlemleri tasvir edilir) ve Kafkasyalı ile Kırımlıların ruhuna hitap eden çoşkun romantik ahengi ile söz konusu yakınlığı mümkün kılmıştır. Bu hikayeyi filim yapmak için ilk olarak Kuzey Kafkasyalı sinemacıların harekete geçmesi de bir raslantı değildir. Müslüman ve Türk dünyasının çeşitli köşelerini temsil eden uluslararası yapıda olan bu karmaşık topluluğun Pristavkin’in eserini filme çevirme uğraşı, aslında bu eseri Kafkasyalı milletlerin öz kültürünün bir parçası haline getirme isteğinden başka bir şey değildi.

Kültürel gelişimde daha elverişli şartlara ve daha güçlü yayıncılığa sahip olan Türk cumhuriyetlerinin edebiyatlarında sürgün konusunun daha çok güncellik kazanmasının altını çizmek gerekir. Cengiz Aytmatov’un (Kırgızistan) ve Olcas Süleymanov’un (Kazakistan) eserleri, R. Kerami’nin Kargışlı Etaplar, Ayaz Gıylacev’in Yegiz, Bir Dua! romanları (Tataristan), dolaylı ya da dolaysız olarak Karaçay, Balkar ve Kırım Tatar edebiyatlarını etkiledi. Halklar Dostluğu dergisinde 1988’de yayınlanan “Günümüzde Milletler Sorunu” adlı toplantının konuşmaları arasında Özbek yazar Timur Pulatov’un “Hepimiz, Kardeşlerimize Yardım Eli Uzatalım!” adlı Kırım Tatarlarına destek amacıyla yaptığı konuşma dikkat çekti.

Yine de sürgün konusundaki asıl sözü sürgün edilmiş halkların yazarları söyledi. Bu yazarların cesareti arttıkça ve gerçeği haykırma isteği kabardıkça mutsuz, dertli ve aç geçen çocukluğun bölük pörçük anıları birleşerek geçmiş tarihi yeniden yorumlamayı, kendi halkının incitilmiş onurunu korumayı ve zalimlerin kimliğini ifşa etmeyi amaç edinen bir vatandaş protestosuna dönüştü.

Sürgün konusunun ancak 1980’li yılların sonunda ve 1990’larda ortaya çıktığını, bu zamana kadar süren suskunluk yılları boyunca sürgün çileleleri hatıralarının Karaçay, Balkar ve Kırım Tatar sanatçılarının kalbini sızlatmadığını söylemek hata olur. Balkar halkının büyük şairi Kaysın Kuliyev Vasiyet poemini Perestroykadan çok daha önce yazmıştır. Bu eserdeki satırlar çocukluk hatıralarına dayanan edebi akımın başlangıcı, ilk adımı olarak görülebilir:

 

Acıların günü, Sekiz Mart…

 

Soğuk ve pis kokulu vagonlar,

Kanlı yaşlardan eriyen karlar,

Balkar çocukları hiç unutur mu sizi?

 

Dağların ağlayışı, Martın kanlı günü!

Acılı tren yola koyuldu

Ağlaşan çocuklarını duyan Elbrus dağı

İki başını eğerek karardı.

 

Yine de 1990’lara kadar edebiyatta sürgün çocuklarının sesi henüz yükselmemişti ve hatıraların aktarılmasından ziyade sürgün konusuna biraz dışarıdan, çeşitli belgelere, verilere, delillere dayanan bilimsel bakış açısı getirme teşebbüsleri söz konusuydu. Bu özellikleri taşıyan eserler daha çok bir gazete yazısını andırmaktaydı. Örneğin, kendisi sürgün tarihinde çok küçük yaşta olan İsmail Aliyev’in 1989’da yayınlanan ve çeşitli dergilerde birkaç defa basılan Çileler Yumağı: Karaçay Sorunu Üzerine Düşünceler adlı yazısında yazar, sürgün tarihini arşiv malzemelerine, tanıkların söylediklerine ve diğer kaynaklara dayanarak, hiç kendi hatıralarını katmadan takip eder. Sadece yazının başlangıcında yer alan “Ben, Karaçay halkının oğluyum…” cümlesi, esere bireysel bir dokunuş katar.

İsmail Aliyev şöyle der: “12 Ekim 1943’te SSCB Yüksek Sovyeti’nin Karaçay sürgünü konusundaki kararı kabul edilir… 2 Kasım 1943, halkımın kara günüdür. O gün çok kısa bir süre içinde (hazırlık için yarım saat süre tanınmıştır) önceden hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar silah zoruyla trenlere bindirilmiş ve yurtlarından uzağa gönderilmiştir.

İnsanlar olduğu gibi, işteyken, evdeyken, yoldayken, çoğu zaman yedek elbise, biraz yiyecek, yaşamını sürdürebilmesi için gereken herhangi bir eşya bile alamadan askerler tarafından toplanmıştır. NKVD asker ve subayları hızlı ve programlı hareket etmiştir: 1930’lu yıllarda toplanan zalimlik tecrübesinin etkisi olsa gerek. Fakat bazı istisnaların olduğuna dair söylentiler de dolaşmaktadır: köylerden birinde bir subay sürgün emrini verdikten hemen sonra tabancasını şakağına doğrultarak kendini vurmuş, temiz kalpli Sovyet askerinin Stalin’in emriyle gerçekleştirilen zalimliğe karşı duyduğu tiksintiyi bu şekilde dile getirmiştir. Maalesef, bu subayın ne adı, ne de ünvanı bilinmektedir”.

Veriler, rakamlar, yüzdeler (“…sürgüne gönderilenlerin % 18’ini erkekler, çoğu savaş malülleri ve ihtiyarlar, % 30’unu kadınlar ve % 52’sini çocuklar teşkil etmiştir”, resmi rapor dilinin soğukluğuyla aktarılan olaylar, can alıcı bir üslupla resmedilmeyi hak eden bazı trajik epizodlar, bütün bunlar yazarın yakın ilgisini çeken, fakat onun şahsen görmediği, hatırlamadığı olaylar gibi dışarıdan gelen bir bakış açısıyla anlatılmaktadır.

Olayları birebir yaşayan ve halkının başına gelenleri kendi acıları, çaresizliği ve ümitleri ile harmanlayarak kalbine kazıyan bir çocuk, sürgün edilen halkların edebiyatlarında 1980’lerde ortaya çıkar. Fakat bu dönemde sansür yüzünden henüz gerçeklerin ancak bir kısmı açıklanmakta, açıklanamayanlara da sadece üstü kapalı imalar yapılabilmekteydi. Kırım Tatarı Ervin Umerov’un 1984’te Moskova’da yayınlanan İkinci Gelin adlı hikayeler derlemesi, böyle bir yarım yamalak gerçeklerin, ızdırap verici suskunluğun, hapsedilen hıçkırıkların bir örneğidir.

Ervin Umerov’un çocuk kahramanı, 1940’ların çocuğu, 1950’lerin delikanlısı, açlığın, soğuğun, babasızlığın, yabancı topraklardaki yoksul ve acılı yaşamın bütün çilesini çekmekte, fakat ızdıraplarının sebebi konusunda tek bir kelime söyleyememektedir. Kırım Tatarlarının sürgününden habersiz olan okuyucu, bu çocuğun neden yurdundan binlerce kilometre uzağa düştüğünü anlayamadığı gibi, çektiği bütün çilelelerini de İkinci Dünya Savaşına yorabilmektedir.

Yalan adlı hikayenin kahramanı işte böyle ikili ortamda: acı veren gerçekler ve mecburi olarak gizlenenler içinde yaşamaktadır. Bu hikayede yazarın kendi geçmişini çağrıştıran ayrıntılar çoktur:

“Binlerce kilometre uzakta savaş vardır. Orada bombalar patlar, kurşunlar uçuşur… Babam bu mahşerin içindedir. Annem her gece yatakta doğrulup zor duyulur bir sesle dua eder. Dışarıda can sıkıcı rüzgar uğultusu, pencere kenarındaki ağacın çirkin kara budaklarının cama vurarak çıkardığı tıkırtı. Ben yorganın altında büzüşmüş, ellerim iki dizimin arasında uyumuş gibi yapıyorum… odadaki ve kabimdeki dondurucu soğuktan titriyorum. Kalbimdeki kurbağa gibi iğrenç ve kaygan, yabanileşmiş kedi gibi yırtıcı soğuğun yalnızlıktan, korkudan, utançtan kaynaklandığını şimdi anlıyorum…

Bugün sobayı yakmadık. Yakacak bir şey yoktu. Akşam yemeğini de yemedik. Çavdar ekmeğinin payımıza düşen parçasını zar zor yuttuktan sonra soğuktan kaçarak yatakların içine girdik, ısınmak için ne var ne yok üstümüze yığdık. Uzun bir süre kımıldamadan yattık, sonra annem dua etmeye başladı… O gece gündüz babamı düşünerek kederlenir, bizi aç ölüme kaptırmamak için buzun üstüne atılmış balık gibi çırpınır, daha şafak sökmeden tren istasyonuna giderek orda yedek demiryolu inşaatında karanlık çökene kadar raylar, tahtalar ve kum taşır.”

İkinci Gelin adlı hikayede de yitirilen yurt, sürgüne giden yolda ve sürgün yerlerinde çekilen çileler konusu ancak bilenlerin anlayabileceği imalar, metin içinde serpiştirilmiş ve ancak dikkatli okuyucunun kavrayabileceği hatıra parçaları kullanılarak iletilmektedir. Küçük Özbek köyü Kattayul’da 12 yaşındaki bir Kırım Tatar kız çocuğu (hikayede anlatılan dönem 1955-1956 yıllarıdır), soğuk bir sonbahar akşamı annesine sorar: “Anne, bizim orası da bu kadar soğuk olur muydu?” Bu kızın bütün hayatı sürgünde geçmiş, o Kırım’ı hiç görmemiştir, fakat sorusunu sorarken “bizim orası” diyerek Kırım’ı yurdu olarak gördüğünü ifade eder. Kırım Tatar ailesince kurtarılan Çingene çocuğu, savaştan onbir yıl sonra onu kendi amcası gelip bulduktan sonra üvey annesine sorar: “…Niye o beni daha önce aramadı ki?…Gelinliğini beş pideye, alyansını üç kilo pirince değiştirirken neredeydi hani?”

Bir ailenin on yıl boyunca başlarını sokacak bir yerleri olmamış. “Selkeldi sokağındaki bir kulübede oturuyoruz. Toprak zemini taş gibi sertleşmiş. Yazın evin içi serin, fakat kışın soğuk ve nemli. Sabahları insan yataktan çıkmak istemiyor: odada soğuk en az dışarıdaki kadar şiddetli, battaniyeler, çarşaflar, yastıklar sürekli nemli, hiç kurumuyor… Sultaniye işte bu yüzden römatizma oldu. Belki de evsiz barksız dolaştığımız zamanlarda bu hastalığa yakalandı. Şimdi biz kralın dünürü gibiyiz, kimsenin emri altında değiliz. Ama bundan önce çektiğimiz çileleri hatırlamak bile istemiyorum.” Kolhozda çalışmak üzere okulu bırakan 15 yaşındaki bir delikanlı, çalışmanın zorluğuna ilişkin uyarılara: “Biz her zaman zorluk çektik, ben alışkınım” diye cevap verir.Depremde yıkılan evlerinin harabelerine bakarak ağlayan anne “Allah sabrımızı sınamaktadır” der. Hikayenin kahramanı, oğlu Selamet Taymazov, annesinin sözlerinden sonra şunları düşünür: “Biliyorum, zor anlarda o Allaha isyan eder…Sakat oğluna, sıska kızına, çocuk yaşta ailenin reisi olan büyük oğluna, ömrü boyunca çalışan, insanlara hep iyi davranan, sevap kazanan kendisine göstererek Allahın merhametini sorgular: neden kocasını ve çocuklarının babasını, hayatındaki herşeyi elinden aldılar ki? Neden?”

Eğer hikayelerin dokusundan bu detayları toplayarak anlamları üzerinde düşünürsek, Kırım Tatar edebiyatının Sovyet tarihinin en kısıtlayıcı döneminde bile sürgün gerçeklerinden ve sürgün çocuklarının “öksüzlüğünden” (Bir hikayenin kahramanı üvey kardeşinden bahsederken şöyle der: “İsa öksüzdür. Peki biz, biz de öksüz değil miyiz?” bahsetmeye fırsat bulduğunu göreceğiz. Yine de bunun henüz ilk ve cılız bir teşebbüs olduğunu ve aktarılanların gerçeğin ancak bir kısmını teşkil ettiğini söylemek gerekir. En önemlisi de Enver Umerov’un 1984’te Moskova’da Rusça yayınlanabilen bu eserinde kadere boyun eğme, teslimiyetçilik ruhunun hakim olmasıdır. Yazar, sürrgüne gönderilenlerin vatanlarından binlerce kilometre uzakta bile yaşayabileceğini, yeni bir hayat kurabileceğini ve hatta kurmaları gerektiğini kabullenmekte, çevredeki insanların, özellikle Sovyet idaresinin iyiliklerinden söz etmektedir. Ona göre, 1957’de Taşkent’te Kırım Tatarcasıyla Lenin Bayragı gazetesinin yayınlamaya başlaması, Moskova’da Uzbekistan Kültürü ve Edebiyatı Günleri esnasında Kırım Tatar yazarlarının ilk derlemesinin yayınlanması, bunlar hep hayatın daha iyiye gittiğini gösteren belirtilerdi. Halbuki, gerçek bambaşkaydı. Sovyet edebiyatı Kırım Tatarlarının sürgün yerlerinde yaşadıkları büyük haksızlıklardan ve aşağılanmalarından, çaresizliklerinden, mahkeme salonlarında, yürüyüşlerde, merkezî idareye yolladıkları mektuplarda haykırdıkları isyandan bir tek kelime etmiyor, edemiyordu.

Derindeki gerçeklerin ortaya çıkması 1980’li yılların sonuna rasladı. Bu süreç, sürgün edilmiş halkların edebiyatlarında neredeyse eş zamanlı olarak gerçekleşti. Gençlik dergisinin 1989 yılındaki birinci sayısında Balkar gazeteci Vladimir Lukyayev’in İnanın Bana, Döneceksiniz… hikâyesi basıldı. Yazar sürgün yerinde dünyaya geldiği, dolayısıyla yaşı bakımından sürgün gününü ve yolculuğu hatırlaması söz konusu olmadığı halde, acı çocukluk hatıraları işte bu eserle ilk defa gündeme geldi denebilir. Bu hikayede hiçbir şekilde iç sansürden, vaziyete uyum sağlama çabalarından, teslimiyetçilikten eser yok. “Çocukluğumda ilk öğrendiğim şey, çevremdeki herkesin zamanında Kafkasya adlı başka bir yerde yaşamış olduğu idi” diye yazısına başlayan yazar, küçükken denediği ve başarısızlığa uğradığı bir Kafkasya’ya kaçma teşebbüsünü anlattıktan sonra yazının basıldığı dönemde geçmişi ile ilgili çarpıcı gerçekleri yeni yeni öğrenmeye başlamış olan Rusyanın kamuoyunu sarsacak nitelikte açıklamalarda bulunmaktadır:

“…Aba, annemin kuzeni, kara günden (8 Mart 1944) bir yıl önce Sovyet subayı ve komünist olan kocasının ölüm haberini almıştı. Onu iki kızı, üç yaşındaki Fatma ve minnacık Abidat ile tüfek sapları ile ite ite kamyonun arkasına bindirdiler…

“Çocuklar, ben bir subayım, cepheden yeni döndüm, orada bir bacağımı bıraktım, siz nasıl beni haydut gibi sürersiniz!” diye can acısıyla haykırdı şair Kerim Otarov. Somurtkan NKVD askeri: “Yürü yürü, ikincisini de gittiğin yerde bırakırsın” diye cevapladı.

“Abanın söylediğine göre, Kazakistan’a vardıklarında onları Taldı Kurgan’ın yakınlarında bir yerde trenden indirmişler. İstasyonda onların yanına birileri yaklaşarak insanları gözden geçirmeye, ailelerde kaç çocuk ve ihtiyar olduğunu sormaya başlamışlar. Bunlar çevredeki sovhoz ve kolhozların reisleri imiş. Uzunca bir süre böyle dolaştıktan sonra, abanın çocukları ve kardeşleriyle durduğu yere yakın bir yerde toplanıp tartışmaya başlamışlar. Biri: “Bu aileyi bana bırakmaya kalkmayın ha! Onda sadece bir tane işgücü var, diğerleri işe yaramaz ihtiyar karı ve çocuklar. Heybetli görünümlü biri kendinden emin bir tavırla gülümseyerek tartışmayı yatıştırdı: “Sakin olun, bağrışmayın öyle! İşe yaramazlar diye dilinizi doladınız. Hepsini alın işte. Onları buraya temelli gönderdiler. Burası Kafkasya değil, bizim iklimde uzun süre dayanamazlar, ölecek olan ölür, dayanıklıları size kalır”…

…Annemler 25 günlük yolculuktan sonra Kırgız kasabası Kızıl Kiy’ye varmışlar. Burada dedem bir hafta bile dayanmamış, ölmüş. Altı çocuktan en büyüğü 18 yaşındaki annem, en küçüğü bir yaşını bile doldurmamış olan Raya imiş. Evden aldıkları yiyecekler yolculuk sırasında tükenmiş. Para yok, giyecek yok, kapkaçak yok…

Kasabalıların hemen hemen hepsi ocak madenlerinde çalışmaktaydı. Çok geçmeden onlara sürgün kadınlar da katıldı. Kömür kesenler genellikle Alman esirler ve suçlulardı, Balkar ve Çeçen kadınlar ise kömürü küçük vagonlarla taşımakla görevlendirilmişti…

Annem anlatır: Yiyecek bir şey yoktu. Nelere tanık oldum. Bazı bitkileri yemeyi denedik, fakat onlar bizim dağ bitkilerinden farklı çıktı, birçok kişi zehirlenerek öldü. Bir kere köpeği kovalayan bir adamı gördüm, herhalde öldürmek ve yemek üzere kovalıyordu, fakat çok güçsüzdü, koşamıyordu ve sonunda düştü. Köpeğin oturduğu yere sürünerek geldi ve dışkısını yemeye başladı…

…İnsanlar ailecek ölüyorlardı. Ölüleri gömecek birileri yoktu, en sonunda özel bir sağlık ekibi kurularak evler dolaşılıyor, ölüler toplanıyor ve şehir hastanesinde ölüm raporu çıkartıldıktan sonra hastanenin arkasındaki çukura gömülüyordu. O çukurda yatan kimliği belirsiz masum kurbanların, İnguşların, Çeçenlerin, Balkarların, Kırım Tatarlarının sayısını kimse bilemez.”

1990’da Kırım Tatar yazarı Emil Amit Kimse Unutulmadı, Hiçbir Şey Unutulmadı… adlı uzun hikayesini tamamladı. Yazar kendisi yazısının türünü “hatıralar” olarak belirtmişse de eserin büyük bölümü çeşitli kaynaklara (edebi eserler, basında yayınlananlar, istatistiksel veriler, çeşitli bellgeler) dayanarak yazılan tarihi-siyasal araştırma niteliğini taşımaktadır. Bu araştırma 1987-1988 yıllarına kadar, yani Kırım Tatarlarının gruplar halinde yurtlarına dönmeye başladığı döneme kadar getirilmiştir. Fakat yazının ilk sayfaları katıksız çocukluk hatırlarından oluşmaktadır. Çok kısa ve bölük pörçük olmalarına rağmen (çünkü yazar sürgün gününde ancak beş yaşında olmuştur), bunların dana sonraki eserlerde devam ettirilecek ve geliştirilecek olan temel sanatsal öğeleri meydana getirdiğini görüyoruz.

Çocukluk hatıralarının temelinde yatan bu öğelerden ilki, gece vakti kapıdaki gürültü ile ani uyanma, asker çizmeleri patırtısı, askerlerin kaba emirleri (“Sovyet yönetimi adına!… Vatana ihanet için!…Toplanmak üzere beş dakikanız var! Toplanın! Eşya kişi başına yirmi kilodan fazla olmayacak! Hadi! Hadi!” ve evdeki yetişkinlerin şaşkınlığı ve çaresizliğidir.

Bu hatıraları aktaranların genellikle öksüz olmadığını belirtelim, çünkü Kırım’da en zor yıllarda bile çocuklar öksüz kalmamış, annesiz babasız kalanlara mutlaka akrabaları sahip çıkmıştır. Emil Amit’in hatıralarında çocuğun yanında bulunan büyük, annesidir (“Annem genellikle sabahları beni tatlı sesiyle, yumuşak dokunuşları ile uyandırırdı. Bu sefer çekerek ayağa kaldırdı…ağlayarak anlayamadığım birşeyler söylüyordu. Titreyen elleri uyku sersemi vücuduma montumu bir türlü geçiremiyordu.” Genellikle, baba ya savaşta ölmüş, ya da hala cephede, Sovyet ordusunda Nazi Almanyasına karşı savaşmaktadır. Nadiren, eve cepheden yeni dönmüştür ve sürgüne gönderilişi bütün aile fertleri birlikte yaşarlar.

Çocuk hatıralarının odaklandığı ikinci nokta, eve zorla girenlerin kılığı ve davranışlarıdır. Çocuk dikkatini öncelikle asker kalotlarındaki kırmızı yıldızlara, Rusça konuşmalara yöneltirken, bu düşmanca davranan baskıncılarla gönlündeki “bizim Sovyet askeri” imajı arasındaki tezattan kaynaklanan psikolojik şoku yaşar. Bu tezatı Emil Amit şöyle anlatır: “Daha birkaç gün önce Nazilerin bir atış bile yapamadan silahlarını bırakıp köyü terk ettiklerine tanık olmuştum. Bir saat sonra da Büyük Aktaçi’ye Sovyet ordularının öncü birlikleri girdi. Asker dolu arabalar geçmeye başladı. Tam da leylakların çiçek açtığı günlerdi… Yol boyunca köy sakinleri dizilerek leylak demetlerini arabaların üstüne ve hatta tekerleklerin altına atıyorlardı. Askerler gülümseyerek el sallıyorlar, bağırıyorlar, çiçekleri yakalayarak kokluyorlardı. Kimisi kalabalık içinde bir yakınını görerek arabadan inip yanına koşuyor…kucaklaşmalar, ağlaşmalar; bir süre sonra asker, zar zor kendini sıkı kucaklardan kurtararak, kendini bekleyen arabaya koşuyordu.

Evimize baskın yapan bu somurtkanlar, onlar mı?”

SVETLANA CERVONNAYA

KIRIM TÜRKLERİNİN SÜRGÜNÜ VE MİLLİ MÜCADELE HAREKETİ I

KIRIM TÜRKLERİNİN SÜRGÜNÜ VE MİLLİ MÜCADELE
HAREKETİ (1944-1990)

1939 yılında yapılan Sovyetler Birliği nüfus sayımı verilerine göre Kırım’da 1.123.806 kişi yaşıyordu. Bu sayının 557.449’unu Ruslar, 218.492’sini Kırım Türkleri ve 153.478’ini Ukraynalılar oluşturuyordu. Bölgede en az nüfus litvanyalılara aitti (888 kişi)1 . II. Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği topraklarına da giren Alman orduları, Ekim 1941’de Kırım’a girmişlerdi. II. Dünya Savaşı öncesinde, hem Almanların hem de Rusların Kırım’a dair çeşitli planları bulunmaktaydı. Dönemin Sovyet lideri Stalin’in, 1941 sonbaharında bütün Kırım Türklerini Kazakistan bozkırlarına sürmeyi tasarladığı nakledilmektedir.. Diğer taraftan, Almanlar da Kırım’ın kendi topraklarına dahil edilmesi , bölgenin Alman subayları için bir tatil beldesi haline getirilmesi veya İtalyanlarla ihtilaflı oldukları Güney Tirol Almanlarının buraya yerleştirilmesi düşüncesini aşıyorlardı. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ise, Kırım’da yaşayan Ruslar,Ukraynalılar, Kırım Türkleri dahil herkesin sürgün edilmesi gerektiğine inanıyorlardı

Savaşın başlamasından yaklaşık iki yıl sonra Sovyet topraklarını istila eden Alman orduları, Ekim 1941’de Kırım’ın kuzeyindeki Orkapı (Perekop)’dan içeri girerek, 30 Kasım 1941’e kadar Akyar (Sivastopol) dışında bütün Kırım’a hakim oldular
. Kırım’ı Almanlara terk eden Sovyet idaresi, beraberindeki askeri kuvvetlerle bölgeden çekilirken büyük bir katliama
girişmiş, kendi askerlerinin yattığı hastaneleri dahi ateşe vermekten kaçınmamışlardı

Kırım’a giren Alman orduları ise, bir kısım halk tarafından kurtarıcı olarak karşılanmıştı. Almanlara gösterilen bu ilginin bir diğer tezahürünü, Kırım dışında yaşayan Kırım Türklerinin vatanlarının bağımsızlığını elde etmek için Almanlarla temasa geçmelerinde görmekteyiz. İlk olarak Edige Kırımal ve Müstecip Ülküsal gibi tanınmış iki Kırım Türkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin de çabaları sonucu Almanya’ya gitti. Kırımal ve Ülküsal burada Alman yetkililerle ülkesinin ve halkının geleceği hakkında girişimlerde bulundular . Aynı şekilde Kırım’da da bir kısım Kırım Türkü, vatanlarının Sovyet Rus hakimiyetinden kurtularak bağımsız bir Kırım Türk devleti halini almasını istiyordu. Bu gaye ile, Alman ordusu bünyesinde kurulan askeri taburlarda bu düşünce içinde olan bazı Kırım Türkleri yer almıştı. “Gönüllü Nefs-i Müdafaa Taburları” olarak da adlandırılan bu teşekküllerde yer alan Kırım Türklerinin bir bölümünün ise Nikolayev ve Akmescid (Simferopol)’deki Alman esir kamplarında bulunan askerlerden oluştuğunu da belirtmek gerekir . Önemli bir kısmı, hayatta kalma arzusundaki savaş esirlerinden oluşan bu taburların, o dönemin şartları içinde ne kadar “gönüllü” oldukları ihtiyatla karşılanmalıdır.

%d blogcu bunu beğendi: