İSTANBUL’UN FETHİ (29 Mayıs 1453)

1451 yılında Sultan II. Murat’ın ölümü üzerine Osmanlı tahtına geçen II. Mehmet, Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Balkanlar’daki güvenliğinin sağlanabilmesi için İstanbul’un alınmasının şart olduğunu düşünerek fetih için gerekli hazırlıkları başlatmıştır.

Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen) inşa edilerek Boğaz’ın kontrolü sağlanmış, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmıştır. Ayrıca Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora’ya gönderilerek buradan İstanbul’a gelebilecek yardım engellenmiştir.

Sultan II. Mehmet hazırlıkları tamamladıktan sonra Osmanlı ordusunu Edirne’den İstanbul’a doğru yola çıkarmıştır. Osmanlı ordusunun harekete geçtiği haberini alan Bizans, Haliç tarafındaki surların zayıf olması nedeniyle Sarayburnu ile Haliç arasını kalın bir zincirle kapatmıştır.

Kalın surlarla çevrili olan İstanbul’a ancak büyük toplarla açılan gediklerden girilebileceğini gören Sultan II. Mehmet, şehir kara surlarının karşısına şahi ve diğer büyük topları yerleştirmiştir. 6 Nisan 1453’te yoğun top ateşi altında kuşatma başlatılmıştır. 100.000’i aşan Türk kuvvetleri; surların her yanını sarmış, Türk donanması da Haliç tarafını tutmuştur. 19 Nisanda yapılan ilk saldırıda, çok şiddetli çarpışmalar olmuş fakat Venedik ve Ceneviz donanmalarının desteğini alan Bizanslılar açılan gedikleri her seferinde kapatabilmiştir.
Bunun üzerine yetmiş parçalık bir Osmanlı donanmasını, Galata sırtlarından kara yoluyla Haliç’e indirme kararı alan Sultan II. Mehmet, 6 ve 12 Mayıs tarihlerinde yapılan hücumlarda Bizans’a ağır kayıplar verdirmiştir. 29 Mayısta gerçekleştirilen genel saldırıyla da Bizans’ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmıştır. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayısta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1058 yıllık başkenti olan İstanbul, 29 Mayıs 1453 Salı günü fethedilmiştir.

Sultan II. Mehmet öğleye doğru şehre girerek Ayasofya’ya gitmiş, burada kendisini karşılayan halka ve papazlara, hayat ve hürriyetlerinin teminat altında olduğunu bildirmiştir.

Sultan II. Mehmet, fetihten sonra “Fatih” unvanıyla anılmaya başlamıştır. Osmanlı ordularının Avrupa seferi sırasında gerisi güvenlik altına alınmış, bu tarihten sonra İstanbul askerî, coğrafi ve ekonomik konumu dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin başkenti olmuştur.İstanbul’un fethi ile bin yıldan fazla yaşamış olan Bizans İmparatorluğu sona ererken Orta Çağ kapanmış, Yeni Çağ başlamıştır. Osmanlı Devleti bu tarihten sonra gerek kendi tarihi gerekse etkileri uzun zaman ve çok geniş bir coğrafi mekânda hissedilen bir dönüşüm ve değişim safhasına girmiştir. Bunların başında savaş teknikleri ve siyasi yapılardaki değişiklikler gelir. Karadeniz’den Akdeniz’e açılan deniz yolu ile İstanbul üzerinden Avrupa’ya ulaşan doğu ticaret yollarının kontrolü Osmanlı Devleti’nin eline geçmiştir. Bu zamana kadar kullanılan “İpek Yolu”nun kendilerine kapandığını gören Avrupalılar, yeni ticaret yolları aramak zorunda kalmışlardır ve böylece coğrafi keşifler başlamıştır.

NİGBOLU ZAFERİ (24 EYLÜL 1396)

Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren (1299) kısa süre içinde güçlenmiş, Anadolu beylikleri ve Bizans Devleti ile savaşarak Anadolu’da Türk birliğini sağlamaya çalışmıştır.

I’nci Murat zamanında Edirne başkent olmuş ve Haçlı ordusuna karşı yapılan Birinci Kosova Meydan Muharebesi kazanılmıştır. Muharebe sırasında I’nci Murat bir Sırp tarafından öldürülünce yerine oğlu Yıldırım Bayezıd geçmiştir. (20 Haziran 1389)

Yıldırım Bayezıd, Birinci Kosova zaferinden sonra Balkanları kontrol altına almış, babası I’nci Murat’ın ölümünü fırsat bilerek ayaklanan Anadolu beyliklerini tekrar bir bayrak altında toplamıştır. Osmanlı Devleti’ndeki gelişmeleri yakından takip eden Macar kralı Sigismund kendi saltanatı üzerinde Osmanlı tehlikesinin yarattığı korku ile Avrupa krallarına müracaat etmiş, Haçlı ordusu hazırlanması için Avrupa devletlerini harekete geçirmiştir. Haçlı ordusu başkomutanlığına Macar kralı Sigismund getirilmiştir.

Haçlı ordusu 24 Temmuz 1396’da iki kol hâlinde Tuna Nehri’ni geçerek, 8 Eylül’de Niğbolu kalesi önünde birleşmişlerdi. Haçlı ordusu Niğbolu önlerine geldiği sırada İstanbul kuşatmasıyla uğraşan Yıldırım Bayezıd, Haçlı ordusunun Niğbolu’daki girişimlerini öğrenince İstanbul kuşatmasını kaldırdı. Anadolu ve Rumeli’deki kuvvetlerin Edirne’ye süratle gelmeleri emredildi. Kendisi de İstanbul kuşatmasındaki 11.000 kişilik kuvvetiyle Edirne’ye hareket etti.

Türklerle Haçlı ordusu arasında Niğbolu kalesi önlerinde büyük bir meydan savaşı oldu. Haçlı ordusu kısa sürede dağıtıldı. Savaş, Yıldırım Bayezıd komutasındaki Türk ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı. (1396) Niğbolu zaferinden sonra Yıldırım Bayezıd İstanbul’u tekrar kuşatarak boğazın Anadolu yakasına Güzelcehisar’ı (Anadoluhisarı) yaptırmış ve İstanbul’a Karadeniz üzerinden gelebilecek yardım yollarını keserek fetih için önemli bir adım atmıştır. Osmanlı Devleti’nin büyüyüp gelişmesi, Balkanlara köklü olarak yerleşmesi, Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması gibi amaçlar Niğbolu zaferi ile gerçekleşmiştir.

Haçlı ordusunun Niğbolu’daki yenilgisinden sonra Osmanlılara karşı yapılmak istenen bu tür ortak Haçlı seferleri bir süreliğine de olsa son bulmuştur.

MİRYOKEFALON SAVAŞI (17 Eylül 1176)

Malazgirt Zaferi’nden sonra Selçuklu Beyi Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Anadolu içlerine kadar ilerlemiş ve 1075’te İznik’i ele geçirerek Anadolu Selçuklu Devleti’nin temellerini atmıştır. Başkent olarak İznik’in seçilmesi, fetihlerin Trakya ve Balkanlar’a doğru devam edeceğinin göstergesi olmuştur. Anadolu fetihleri, geçici askerî akınlar biçiminden çıkıp sistematik bir iskan hâline dönüşmüştür. İşte bu genişlemeye engel olmak ve Türkleri Anadolu’dan atmak için kısa süre sonra Haçlı seferleri düzenlenmiştir. Bizans, Anadolu’yu geri almak için her fırsatı değerlendirmiştir.

XII. yüzyıl boyunca Selçuklular, Bizans’ın da kendini toparlamasıyla Batı Anadolu yönünde fazla ilerleyemediği gibi, doğusunda da güçlü rakipleri ortaya çıkmıştır. Selçuklular, Orta Anadolu’ya sıkışmış ve etrafı Hristiyan devletlerle çevrilmiştir. Bu durum; II. Kılıç Arslan’ın 1156’da tahta geçmesiyle rakiplerini etkisizleştirme ve Anadolu’yu parçalanmış hâlinden kurtararak Selçukluların hâkimiyetini kurma çabalarının başlamasıyla değişim sürecine girmiştir. Kılıç Arslan’ın Anadolu’yu kontrolü altına almaya başlaması, bu durumun kendi aleyhine olacağını düşünen Bizans İmparatoru Manuel Komnenos (I. Manuel)’u harekete geçirmiştir.

Anadolu’da Türk ve Bizans Arazisi (1175)

Nitekim Manuel Komnenos, Türkiye Selçuklu Devleti’ni yıkmak ve Türkleri Anadolu’dan atmak niyetiyle 1176 yılında tekrar sefere çıkmıştır. Sonunda 50.000 kişilik Selçuklu ordusu, 70.000 kişilik Bizans ordusuyla, bugünkü Denizli’nin Çivril ilçesi yakınlarında Anadolu’nun ve Türklüğün kaderini tayin etmek için karşı karşıya gelmiştir.

Miryokefalon Muharebesi (Gravür)

II. Kılıç Arslan; stratejisi gereğince muharebeyi mümkün mertebe geç kabul etmeye çalışmış, aşılacak yolları Bizans ordusu için daha meşakkatli hâle getirmiş ve özellikle vurkaç taktiği ile Bizans kuvvetlerini yıpratmıştır. Sultan, Bizans ordusunun Miryokefalon’dan sonra geçmek zorunda olduğu Tzibritze denilen boğazı tutmuştur. Buradaki yüksek tepelere vadiye hâkim olacak şekilde yerleşmiş olan Türk kuvvetleri, Bizans öncü birliklerinin geçidi aşıp ovaya inmesine imkân vermiş, böylece Bizans kuvvetlerini ikiye ayırmayı başarmışlardır. Türkler, arkadan gelen Bizans ordusunun tamamının geçitten içeri girdikten sonra taarruza başlamıştır. Karamıkbeli’nin çıkışındaki tepe noktasında geçişi kapattıran Sultan, önce vadiye sevk ettiği kuvvetleri ile Bizans ordusunun sol kanadına hücum etmiştir. Sol kanadın büyük bir kısmı kısa sürede yok edilmiştir. Bunlara yardıma gelen sağ kanat komutanı Baudouin de savaşta ölmüştür. Türkler bütün yol ve patikaları tutarak geçidi tamamen kapamış oldukları için dar geçitte sıkışıp kalan Bizanslılar birbirlerinin hareketini engellemiştir. Geri çekilme imkânları da kalmamıştır. Üstelik imparatordan veya artçılardan yardım da alamamışlardır. Zira Manuel, ağırlıkları kendi komutasındaki birlikler ile esas ordu arasına yerleştirdiğinden bu arabalar, yolu bir duvar gibi kapatmıştır. Böylece kanatların ezilmesinden sonra kısa sürede artçı kolu da yenilgiye uğratılmıştır. Karanlık basıncaya kadar Bizans ordusu imha edilmiştir.

Miryokefalon Muharebesi (Gravür)

Malazgirt Zaferi’yle açılan vatan (Anadolu) ve kurulan devlet (Türkiye Selçuklu Devleti), Miryokefalon Zaferi’yle korunmuş ve emniyet altına alınmıştır. Eğer bu zafer Bizans imparatoru tarafından kazanılmış olsaydı Türklerin devletlerini korumaları ve Anadolu’da tutunmaları güçleşebilirdi. Daha doğrusu, Anadolu’daki Türk varlığının geleceği büyük bir tehlike içine düşebilirdi. Hatta Anadolu tamamen elden çıkabilirdi. Bütün bu durumları göz önüne alarak bir yargıya varmak gerekirse Miryokefalon Zaferi, Türkler için “devlet ve vatan koruyan zafer” olarak tarihteki gerçek yerini ve değerini almıştır.

Miryokefalon Zaferi’nin tarihî sonucu bununla da sınırlı kalmamıştır. Her şeyden önce bu zafer, Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan sürüp çıkarma planını tamamen çökertmiştir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse Bizans, Malazgirt Meydan Savaşı’ndan beri, 105 yıl gibi uzun bir süre taşımış olduğu Anadolu’yu Türklerden geri alma ümidini Miryokefalon yenilgisinden sonra tamamen yitirmiştir.

17 Eylül 1176 tarihi, Selçuklu Türkleri için Haçlı Seferlerinin sebep olduğu buhranlı devrin sonu ve ilerleme devrinin başlangıcı olmuştur.

Bu savaştan önce zamanın en güçlü hükümdarı olan gerek doğuda gerekse batıda büyük başarılar elde eden İmparator Manuel ise Batı’daki üstünlüğünü de kaybetmiş ve Bizans’ın dünya siyasetindeki yeri çok sarsılmıştır. Manuel’in 1180’de ölümünden sonra Bizans savunma sistemi çok hızlı ve dramatik şekilde çökmüştür. 1180’den sonra Bizans’ta Komnenoslar Hanedanı boyunca (1081-1185) devam eden istikrarlı ve Türklere karşı üstün oldukları dönem de kapanmıştır. Manuel’in ölümünden sonra Bizans uzun süre iç sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalacaktır.

MALAZGİRT SAVAŞI (26 Ağustos 1071)

Türklüğün kaderini tayin eden büyük zaferlerin en önemlilerinden birisi Anadolu’nun fethi ve Türk vatanı hâline gelmesini sağlayan Malazgirt Zaferi’dir.

Sultan Alparslan

Malazgirt Meydan Savaşı; ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ve Sultan Alparslan devirlerinde yoğunlaşan Selçuklu – Bizans çatışmalarının zirvesini teşkil etmiştir. Türklerin Anadolu harekâtından tedirgin olan Bizans İmparatorluğu, bu tehlikeyi bertaraf etmek için doğuya sefer düzenlediğinde Alparslan, Mısır seferine çıkmıştır.

Sultan Alparslan; Mısır’a yöneldiği sırada Bizans ordusunun doğuya doğru ilerlediği, Sivas’tan Erzurum’a gelip buradan da Malazgirt Kalesi’ne yönelerek bu kalenin Türk muhafızlarını ve halkını da kılıçtan geçirdiğini haber almıştır. Bu gelişme üzerine Sultan Alparslan, Malazgirt istikametine dönmüştür. Sultan Alparslan, 25 Ağustos sabahı geleneklere uyarak kan dökülmemesi için Bizans karargâhına bir barış kurulu göndermiş ancak Bizans İmparatoru Romanos Diogenes bu teklifi reddetmiştir.

Malazgirt Kalesi Burçları

26 Ağustos günü Bizans kuvvetleri üzerine Türk taarruzu başlamıştır. Türk ordusu 55.000, Bizans’ın güçleri ise 150.000-200.000 civarındaydı. Alparslan, düşmanın asıl kuvvetlerini örten süvari birliklerini dağıtarak düşmanın asıl kuvvetleriyle karşılaşmak ve onları üzerine çekmek amacını gütmüştür. Ok atışlarıyla düşman süvarileri dağıtılmaya başlanmış, bu arada Bizans ordusunun sağ kanadındaki Uz (Oğuz) süvarileri Selçuklu ordusuna geçmiş, ardından sol kanadında bulunan Peçenek süvarilerinin de Selçuklulara katılmasıyla Bizans ordusunun iki kanadı çökmüştür. Bunun üzerine başlarında imparatorun bulunduğu ortadaki Bizans birlikleri, Selçuklu kuvvetlerince ablukaya alınmıştır.

Bu savaşta Alparslan sayıca çok üstün olan Bizans kuvvetlerine karşı Türk savaş taktiği olan “kurt kapanı / turan taktiği”ni başarıyla uygulamıştır. Bu taktik iki aşamalı olarak uygulanırdı: Sahte ricat (geri çekilme) ve pusu. Ordu, savaş anında merkez, sağ ve sol olmak üzere üç kısma ayrılırdı. Merkez kuvvetleri düşmana saldırır, bir süre sonra saldıran bu kuvvetler kaçar gibi geri çekilirdi. Böylece geri çekilen askerlerin peşinden gelen düşman; ordunun sağ ve sol kısmı tarafından pusu kurulan yere çekilir, çember içine alınarak imha edilirdi. Nitekim Malazgirt Savaşı’nda bu taktikle tam anlamıyla çembere alınan Bizans ordusu; akşama kadar süren Türk hücumlarıyla âdeta yok edilmiş, imparator da yaralı olarak ele geçirilmiştir (26 Ağustos 1071).

Turan Taktiği

Malazgirt Zafer Anıtı
(Anıt sütunları Türklerin Anadolu’ya geçiş kapısını temsil etmektedir.)

Alparslan, imparatorun umduğunun aksine, ona çok iyi davranmış ve saygı göstermiştir. Savaş meydanında yapılan anlaşmaya göre imparator, fidye karşılığında serbest bırakılacaktır. Ayrıca Bizans’ın elindeki bütün Müslüman esirler salıverilecek ve Selçuklulara yıllık vergi ödenecektir. Ancak Türk askerlerinin eşliğinde memleketine gönderilen Romanos Diogenes; imparatorluk ileri gelenleri tarafından ülkesine ihanet ettiği gerekçesiyle tahtından indirilmiş, gözlerine mil çekilerek hapse atılmıştır. Yerine geçen VII. Mihail’in yapılan anlaşmayı tanımaması üzerine Sultan Alparslan, Selçuklu ve Türkmen beylerine Anadolu’nun fethi emrini vermiştir.

Malazgirt Zaferi’nden sonraki 15 – 20 yıllık süre içinde Anadolu’nun büyük bir kısmı fethedilmiştir. Böylece Anadolu’nun Türk yurdu hâline getirilmesi için en önemli adım atılmıştır. Malazgirt Zaferi’yle İslam dünyası üzerindeki Bizans tehdidi de sona ermiştir. Bu zafere bir tepki olarak Hristiyan Avrupa, Türklere karşı Haçlı ittifakını oluşturmuştur.

Zaferden sonra Anadolu’da irili ufaklı birçok Türk devleti kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar kesintisiz varlığını sürdürerek zincirin halkaları gibi birbirine bağlı devletlerle Türkiye tarihi başlamıştır.

DANDANAKAN SAVAŞI

Oğuz Türklerinin Kınık boyundan olan Selçuk Bey tarafından 960 yılında Cend şehrinde kurulan Selçuklu Beyliği, Selçuk Bey’in oğulları Tuğrul ve Çağrı Beyler döneminde oldukça genişlemiştir. Önderleri Tuğrul Bey ve iyi bir komutan olan kardeşi Çağrı Bey yönetiminde günden güne kuvvetlenen Selçuklu Türkleri, yaşadıkları bölgede hakimiyetlerini ilan etmişlerdir.

Tuğrul Bey

Selçuklular, 1035 yılında Ceyhun Nehri’ni geçerek Gaznelilerin elinde bulunan Horasan’a izinsiz girmişlerdir. Bölgedeki bir kısım Türkmenin de katılmasıyla güçlenen Selçuklular, Merv ve Nesa şehirlerine kadar ulaşmışlardır. Bundan sonra Gazne Sultanı Mesud’a bir mektup gönderen Tuğrul ve Çağrı Beyler; orduya asker verme, sınır bekçiliği yapma ve vergi ödeme gibi yükümlülüklere karşılık Merv, Nesa ve Ferava’da oturma izni verilmesini istemişlerdir. Bu isteği kuşkuyla karşılayan Sultan Mesud, Selçuklular üzerine hemen bir ordu göndermiştir. Tuğrul ve Çağrı Beyler, Nesa civarında Gazneli ordusunu büyük bir yenilgiye uğratmışlardır (1035).

Bu zafer, Horasan’ın kapılarını Selçuklulara açmıştır. Nesa’daki başarı üzerine Sultan Mesud, Selçuklulara istedikleri üç vilayeti vermiştir. Aldıkları üç vilayetle yetinmeyen Selçuklular, çevre vilayetlere taşmaya başlamışlardır. Selçuklular, Sultan Mesud’dan üç vilayet daha istemişlerdir. Bu isteğe de şiddetle karşı çıkan Sultan Mesud, bir ordu daha göndermiştir. Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu ordusu Gaznelileri Serahs’ta büyük bir bozguna uğratmıştır (1038).

Gazneliler Devleti Bayrağı

Büyük Selçuklu Devleti Bayrağı

Selçuklular kazandıkları bu zaferden sonra hemen kurultayı toplayarak Tuğrul Bey’i hükümdar seçmişler ve Nişabur’da adına hutbe okutmuşlardır. Bu, bağımsızlığın ilanı demektir. Kurultayda yeni bir teşkilatlanma yapılmıştır. Tuğrul Bey, devletin mutlak ve tek hâkimi hâline gelirken Çağrı Bey Merv’in, Musa Yabgu da Serahs’ın idaresini eline almıştır.

Sultan Mesud, Selçuklular üzerine gönderdiği iki ordunun da yenilmesi üzerine, bizzat kendisi bir ordu hazırlayarak Selçuklulara karşı harekete geçmiştir. Gazneli ordusu, 70.000 süvari ve 30.000 piyadeden oluşan döneminin en kuvvetli ve teçhizatlı ordusudur.

Sultan Mesud, 16 Ocak 1040 tarihinde Nişabur şehrine girmiştir. Ancak tahribata uğrayan Nişabur’da yiyecek sıkıntısı çekilmesi üzerine çevre vilayetlerden erzak getirten Sultan Mesud, Selçuklu topraklarında ilerlemeye başlamıştır. Yine de erzak bulamayan Sultan Mesud, Merv şehrine yürümeye karar vermiştir. Gazneli ordusu yürüyüş sırasında Selçuklu ordusunun vurkaçları ile yıpranmış, su ve yiyecek kaynakları da Selçuklu askerleri tarafından kesilmiştir.

Dandanakan Savaşı’nı Gösteren Bir Minyatür

Uzun süre Gazneli ordusunu yıpratan ve yoran Selçuklular, sonuçta Merv şehri yakınlarında Dandanakan Kalesi önünde savaşı kabul etmişlerdir.

Gazneli ordusu Dandanakan Kalesi’ne yürürken Selçuklu ordusu hücuma geçmiştir. Gazneli ordusu bu hücuma rağmen öğleye doğru kaleye ulaşabilmiştir. Sultan Mesud, kalede konaklama fikrini kabul etmemiş ve ordusunun su sıkıntısını giderebilmek için daha ilerideki su kuyularına gidilmesini emretmiştir. Bu sırada Selçuklu baskınları daha da şiddetlenmiş ve Gazneli ordusunun disiplini bozulmuştur. Susuzluk, yorgunluk, açlık ve fikir ayrılıkları içinde bitkin bir hâlde bulunan Gazneliler, Çağrı Bey’in saldırıları ve bu esnada 370 Türk kölesinin Selçuklulara iltihakı ile bozguna uğramıştır.

Savaş sonunda Gazneli hazinesi ve ordugâhı Selçukluların eline geçmiştir (23 Mayıs 1040). Sultan Mesud, bazı birlikleriyle Hindistan’a doğru çekilirken kendi adamları tarafından öldürülmüştür (Ocak 1041). Bölgenin en güçlü devletine büyük bir darbe indiren Selçuklular, Dandanakan Zaferi ile Büyük Selçuklu Devletini kurmuşlardır.

TATUNG-FU SAVASI (MÖ.201)

Mete (Mao-tun) döneminde gerçekleşen Tatung-fu Savaşı, Türk askerlik ve strateji dehasının en önemli örneklerindendir. Babası Teoman’ın yerine Hun Devleti’nin başına geçen Mete Han, kısa sürede devlet yönetimi ve askerlik alanlarında gösterdiği başarılarıyla imparatorluğunu güçlendirmiş ve gözünü Çin’e çevirmiştir.

Mete Han, Çin’e karşı askerî bir harekâta girişmeden önce Çin’in kışkırtmalarıyla hareket eden Tunghuları ve Yüeçileri kendi boyunduruğu altına almıştır. Kuzeye ve güneye doğru genişleyerek 26 hanlığı Hun ülkesine katmıştır. Çin sınırına yakın tarlaları ektirerek Çin’i kuşkulandırmadan lazım olan yiyecek ihtiyacını tamamlamıştır. Ordusunu daha da büyüten Mete, ıslık çalan oklar diye bilinen oklarla ordusunu donatmıştır.

Kalabalık Çin ordusuna karşı yapılacak bir harekâtın çok iyi planlanması gerekiyordu. Mete Han’ın planı şöyleydi: Uzun mesafeli, yorucu yürüyüşler yerine; başlangıçta temas kuracak kadar ilerlemek, daha sonra kaçar gibi yaparak geri çekilmek ve düşmanını harekât üssünden uzaklaştırarak kesin sonuçlu bir muharebeyle düşmanı yok etmek. Mete Han’ın asıl ordusu geride, Çin ordusunu çekmek istediği Tatung-fu güneyindeki Sankan-Ho Nehri havzasının arkasındaki dağlarda saklanacak ve diğer küçük bir birlik de Çinlilerle gerçek bir muharebeye girmeden geri çekilecekti. Kış ayları geldiği için Çin İmparatorunun Hunlar üzerine saldırmama olasılığı da vardı. Bu durumu da düşünen Mete Han, ilk olarak Maye şehrine saldıracak ve bu şehrin idaresinde bulunan Han Kralı Tisi’yi kendi yanına çekmeye çalışarak Han Kralı ile Çin İmparatoru Kao-Ti’nin arasını açacaktı. Böylelikle Han Kralına duyacağı öfkeyle Kao-Ti’nin savaştan kaçması muhtemel gözükmüyordu.

Sonbaharın sonuna doğru Tiyanşan Dağları’ndaki yığınağından hareket eden Mete Han’ın ordusu, Çin sınırını aşmıştır. Bir kol; kuzeyden inen yolları gözetmek, Mete’nin harekât üssünü ve asıl ordunun yan ve gerilerini korumak için Tatung’a gitmiştir. Asıl kol da Han Krallığının merkezi Maye şehrini sarmıştır. Han Kralı bu durum üzerine İmparator Kao-Ti’den yardım istemiştir. Fakat bu kadar hızlı bir kuşatma harekâtının olamayacağını düşünen imparator, Mete ile Han Kralının anlaşmış olabileceğinden şüphelenerek yardım etmemiştir. Yalnız kalan Han Kralı, Hunlar ile anlaşmak zorunda kalmış ve ordusunu Mete’nin ordusuna katmıştır. Böylece Mete’nin planlamış olduğu Çin imparatorunu kışkırtma durumu gerçekleşmiştir. Han Kralını Çinliler üzerine salan Mete, krala Çinlilerle kesin bir çarpışmaya girmeden geri çekilme emrini vermiştir.

Sayısı 120 bini aşan birinci ordusunun başında olan İmparator Kao-Ti, Singan-Fu yönünde Han Kralı Tisi’nin ordusunu durdurmuş ve kuzeye doğru kovalamaya başlamıştır. Geri çekilen birlikler, kesin bir muharebeye girmedikleri için yıpranmamış ve Çin ordusu Mete’nin asıl ordusunun olduğu yere doğru çekilmiştir. Çinliler akın kollarını Hansin Geçidi’nde sıkıştırmış, İmparator Kao-Ti bu başarı üzerine Hun ordusunu tamamen dağıtabileceğini düşünerek daha süratli ve hırslı bir şekilde saldırmıştır. Fakat kış şartlarının ağırlaşması ve saldırıdan sonuç alınamaması üzerine askerler umutsuzluğa kapılmışlardır. Kao-Ti, Mete’nin ordusuna iyice yaklaştığını düşünerek Mete’ye elçiler göndermiştir. Mete, asıl ordularını saklamış ve elçileri yanıltmak için yaşlı ve hasta insanları toplayarak onları Hun askerleri gibi tanıtmıştır. Elçiler Kao-Ti’ye verdikleri raporda, Hun ordusunun zayıf ve bitkin olduğunu söylemişlerdir. Kao-Ti, Hunları geriden kuşatmak ve Tatung’a ulaşmak için hareket etmiştir. Bu, Mete’nin planladığı durumdur. Tatung Ovası’na giren 120 bin kişilik Çin ordusu, bir anda çevredeki yamaçlardan gelen 40 bin kişilik Türk askerleriyle karşı karşıya kalmıştır. Mete, askerlerini dört birliğe ayırmış ve her birliğe farklı renkte doru atlar vermiştir. Muharebe tamamlandığında Tatung Ovası’nda koca bir ordu imha edilmiş ve Çin imparatoru kaçarak Peteng Kalesi’ne sığınmıştır. Bu zafer sonunda Çin imparatoru, Mete’nin şartlarını kabul ederek anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. Buna göre; Çin prenseslerinden birisi Hunlara gönderilecek ve Çin her yıl vergi verecekti.

Tatung-Fu Muharebesi, Türk askerinin kendisinden sayıca üstün kuvvetlere karşı verdiği savaşlardan sadece biridir. Toplamda 240 bini bulan Çin ordusuna karşı 48 bin Türk askerinin göstermiş olduğu başarı, dünya harp tarihinde Tatung-Fu Muharebesi’nin önemini ve Türk askerî zekasının üstünlüğünü ortaya koymaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: