MARDUK EFSANESİ

BABİL EFSANESİ

Babil’de sadece su ve onun üzerinde salınıp duran sis mevcuttu. Baba Apsu ortaya çıktı ve tatlı suların efendisi oldu. Ana Tiamat ortaya çıkarak tuzlu suları yönetti ve her iki su ile birlikte aktılar. Onların oğlu Mummu, suları kaplayan sislerin içindeydi. Ne en yukardaki gökler ne de yeryüzü henüz ortaya çıkmamıştı. Suların üstünde henüz ne bataklık ne de otlak araziler vardı. Henüz kamışlardan örülmüş barınaklar dahi yapılmamıştı.

Daha sonra, Apsu’nun tatlı, Tiamat’ın tuzlu sularının içinde Anşar ve Kişar birlikte şekillenmiş ve sulardan dışarı çıkmışlardı. Zamanı gelince, Anşar ve Kişar, göklerin tanrısı olan Anu’nun anababası oldular. Buna karşılık Anu, Ea’nın babası oldu. Onlardan daha akıllı, daha anlayışlı, daha güçlü olduğu ve sihir kullanmada çok yetenekli olduğundan, Ea, hem babasını hem de büyükbabasını geçti. Yeryüzü tanrısı oldu ve büyük tanrılar arasında rakibi olmadı.

Genç tanrılar bir araya geldiler ve çok güzel zamanlar geçirdiler birlikte. O kadar başına buyruklardı ki, bu, Tiamat’ı rahatsız etti ve taşkınlıkları onu gücendirdi. Zaman geçtikçe Ana Tanrıça onların davranışlarından nefret etmeye başladı, fakat onlara nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Apsu’dan onlarla konuşmasını istedi, fakat bunu denediğinde onu dikkate almadı hiçbiri.

Apsu, Tiamat ve Mumnu sorunu tartışmak için bir araya geldiler. Apsu konuşmaya başladı: “Tanrıların davranışlarına tahammül edemiyorum! Gece ve gündüz hiç durmadan yaygara yapıyorlar ve hiç uyuyamıyorum. Umutsuzca huzura ve sessizliğe ihtiyacım var. Eğer benim ricalarımı dinlemezlerse, gürültülerini, yapabileceğim tek şekilde, yani onları yok ederek durdurmak zorunda kalacağım.” dedi.

Kocasının sözleri Tiamat’ı sinirlendirmişti, şu şekilde cevap verdi: “Apsu, neler hissettiğini çok iyi anlıyorum. Biliyorsun ben de aynı sorundan yakınmıştım. Ama yine de senin çözümün çok zalimce! Kendi yarattığımız çocukları mı yok edeceğiz? Davranışları kaba ve oyunları çok can sıkıcı, fakat yine de anlayışlı olmayı denemeliyiz.”

Bununla beraber Mumnu, Apsu’yu destekledi ve “Tiamat’ın bu konudaki fikirlerini dikkate almamanızı öneriyorum” diyerek tavsiyede bulundu. “Planınızı uygulayın ve otoritenize karşı geldikleri için tanrıları yok edin. Gece ve gündüz, emirlerinize karşı itaatsizlik ediyorlar ve davranışları sizde huzur bırakmıyor.” Mummu’nun düşüncesini duyduğu zaman, kafasındaki şeytani planı beğendiği için, Apsu’nun yüzü şevkle doldu birden.
Apsu ve Mumnu’nün kendilerine karşı olan komplosunu tanrılar hemen öğrendiler. Haberi ilk duyduklarında ağladılar, daha sonra kaderlerine karşı gelmenin bir yolunu bulamamanın çaresizliği ile susmak zorunda kaldılar.

Ancak en akıllıları, en zekileri ve tanrıların en hünerlisi olan Ea, Apsu ve Mummu’nun planlarını bozmanın bir yolunu buldu. Önce tanrıları koruyacak büyülü bir daire oluşturdu ve onları güvenli bir şekilde yerleştirdi. Sonra Apsu’nun derin sularına doğru, onu derin bir uykuya daldıracak, Mummu’yu da güçsüz bırakacak bir büyü okudu.
Daha sonra Ea, Apsu’yu zincirlerle bağladı, başındaki tacı ve ışık halkasını alarak kendi başına yerleştirdi. Krallık simgelerini aldıktan sonra Apsu’yu öldürdü. Sonra da Mummu’nun burnunun içinden geçirilmiş bir iple, onu, her istediği yere çekip götürecek şekilde bağladı.

Düşmanlarının üstesinden gelince Ea, Apsu’nun ve onun emrindeki tatlı suların üzerine yerleşti. Orada, suların derinliklerinde karısı Damnika ile huzur içinde yaşadı. Görkemli evi, kaderlerin evi haline gelirken, kutsal odası da talihin odası olmuştu.

Sonunda Ea ve Damnika, bütün tanrıların en yeteneklisi ve akıllısı olan Marduk’un anababası oldular. Tam bir yetişkin olarak doğmuş olsa da, tanrıçalar doğduğu günden itibaren Mar-duk’u beslediler ve onu korku veren bir görüntüye büründürdüler. En baştan beri Marduk, doğal bir önder görüntüsündeydi ve Ea oğlunu görür görmez baba yüreği memnuniyetle doldu. Ea, Marduk’u, görünüş ve güç bakımından diğer bütün tanrılardan üstün olacak şekilde çifte tanrı yaptı. Marduk’un yüzünden ışıklar saçan dört adet göz, herşeyi görmesini sağlıyor ve dört adet geniş kulak herşeyi duymasına yardımcı oluyordu. Marduk dudaklarını ne zaman oynatsa, ağzından ateşler saçılıyordu.
Ea, “Oğlumuz göklerin güneşidir” diye bağırıyordu. Gerçekten de Marduk’un başındaki on tane tanrı halesi öylesine parıldıyordu ki, ışınların parlaklığı korkunç bir görüntü arzediyordu. Kendisine bakanlara dehşet kadar huşu da veriyordu.

Bu arada Anu; kuzey, güney, doğu ve batı rüzgârlarını yarattı ve bu şiddetli rüzgârlar, Tiamat’ın sularını şiddetle karıştırdı. Bazı tanrılar bu fırtınalardan acı çekip huzur bulamayınca, kalplerinde kötülük duyguları oluştu.

Kingu’nun önderliğinde, annelerine şöyle dediler: “Ea ve ona yardım eden tanrılar babamız Apsu’yu öldürdüğünde, sen onlara bunu yapmaları için izin verdin. Şimdi de Anu seni rahatsız eden ve bizi hiç uyutmayan bu korkunç rüzgârları yarattı ve sen yine ona izin verdin. Uykusuzluktan gözlerimiz yorgun düştü. Hiçbir şey yapmadığına göre, görünen o ki, bizleri sevmiyorsun! Biraz o tanrıların yok ettiği kocanı ve Mummu’yu düşün! Tamamen yapayalnız kaldın. Neden kendine gelmiyor ve onlara saldırarak Apsu ve Mumnu’nun intikamını almıyorsun? Biz seni destekleyeceğiz.” dedi.

Tiamat bu cesaret verici sözleri duymaktan çok memnun olmuştu. “Siz bana iyi bir tavsiyede bulundunuz” diye cevap verdi. “Bize yardım etmeleri için canavarlar yaratacağım ve o tanrılara karşı savaşacağız.”

İsyankâr tanrılar şimdi kızgınlıklarını ifade etmek için kendilerini özgür hissetmişlerdi. Ayaklanmalarını planlamak için gece gündüz biraraya gelerek görüştüler.

Bu arada Tiamat yenilmez silahlar olarak canavar yılanları yarattı. Gövdelerini kan yerine zehirle doldurdu ve onlara keskin dişlerle birlikte uzun zehir dişleri verdi. Çok korkunç ejderhalar yarattı ve bakanların dehşetten ölmeleri için, tıpkı tanrılar gibi onların da başına ışık haleleri taktı. Yılanlar bir kere ayağa kalktı mı, kimse onlara karşı ayakta duramazdı. Toplam 11 canavar yarattı: Engerek yılanı, ejderha, sfenks, büyük aslan, çılgın köpek, akrep-adam, üç tane kuvvetli fırtına canavarı, kır böceği ve kentaur.

Tiamat Kingu’yu, isyankâr tanrıların ve canavarların başına kumandan olarak seçti. Ona “Sana büyü yaptım Kingu. Sana topluluktaki bütün tanrılara öğüt verme gücü verdim. Sen şimdi üstünlerin efendisi ve benim tek arkadaşımsın. Emirlerin ebedi ve sözlerin daim olacaktır.” diyerek Tiamat Kingu’nun göğsüne Kader Tabletini astı.

Böylelikle Tiamat, Apsu’nun intikamını almak için, kendi çocuklarına karşı savaşmak üzere hazırlandı. Hiçbir şeyden korkmayan canavarlar onun çevresinde toplanarak yanında yürüdüler. Öfkeliydiler ve savaşa hazırdılar. Tiamat “Zehiriniz düşmanlarınızın üstesinden gelsin” diye bağırdı.

Ea, Tiamat ve Kingu’nun tanrılara karşı isyan hazırlıklarını duyar duymaz büyükbabası Anşar’a gitti ve onu savaş hazırlıkları konusunda uyardı. Anşar oldukça endişelendi: “Ea, Apsu’yu öldürdün, şimdi de Tiamat’ın kuvvetlerinin önünde yürüyen Kingu’yu öldürmelisin.”

Ea, büyükbabasını memnun edebilmek için elinden geleni yaptı. Ancak Tiamat’ı ve kuvvetlerini görür görmez, kalbi dehşetle doldu ve onları karşılayacak cesareti kendinde bulamadı. Korkaklığından utanarak geri çekildi ve Anşar’a geri döndü. “Tiamat, Kingu ve Tiamat’ın canavar yılanları asla büyülerime karşılık vermeyecekler” diye bağırdı, “Onlar benden çok daha güçlüler.”Bunun üzerine Anşar Anu’ya döndü ve “Sen hem cesur, hem de güçlüsün. Tiamat’a karşı çık. Eminim ki Kingu’nun saldırısına karşı koyabilirsin” dedi.

KIZILDERİLİ MİTOLOJİSİ II

“Annen çoktan ölmüş bile olsa Sen hâlâ onun göğüslerinden besleniyorsun demek. Zavallı yavru, zavallı aç yavru.”

Bu şarkıyı, artık torunu olan çocuğa tekrar tekrar söylemiş. Küçük çocuğu tutarken, oğlan sesini keserek yaşlı kadının sırtında uykuya dalmış. O, artık ihtiyar kadınınmış.

Ertesi sabah, küçük oğlan, ihtiyar kadına sormuş:

“Seni hangi isimle çağırayım?”

“Ben Örümcek Kadın, bütün yaşayan varlıkların ve nesnelerin annesi ve koruyucusu olduğumdan bana, Büyükanne diyebilirsin.”

Böylece küçük oğlan, ona Örümcek Kadın Nine ve kadın da ona, Talyi ya da Küçük Oğlan demeye başlamış.

Onlar, orada, Örümcek Nine’ nin mısır tarlasına yakın tipi’ sinde çok mutlu bir yaşam sürüyorlarmış. Nine, kilden kâseler yapıyor, onları kuruyuncaya kadar güneşte tutuyor ve iyice sertleşinceye kadar da yemek pişirdiği ateşte kurutuyormuş. Tepelerden, dar yapraklı avize ağacı çiçekleri topluyor, onları kangal biçiminde dolayarak sepetlere yerleştiriyormuş. Talayi, eskiden annesine yardım ettiği gibi, kışlık yiyecekler depolamak için, yaban bitkilerini toplama ve kurutma işinde kadına yardım ediyormuş. Talyi, yayı ve oklarıyla küçük hayvanların nasıl vurulacağını, avladığı hayvanların temizlenip, pişirilebilinecek bir et olarak Örümcek Nine’ ye nasıl verileceğini çabucak öğrenmiş. Bir erkeğin bilmesi gereken her şeyi o kadın öğretmiş ona.

Bazı zamanlar Talyi yaramazlaşır, Ninesinin sözlerini dinlememeye başlarmış ve Nine de onu kırmayacak biçimde azarlarmış. Daha sonra bir gün ona: “Bugün biraz uzağa gitmem gerekiyor.” demiş. “Karanlık basmadan dönerim; ama taze mısırlarımızdan ve kurutulmuş etlerimizden birazını Apaçilerle yapacağım alışverişte kullanmak için almak istiyorum. Tuzumuz bitmiş.”

“Pekâlâ.” diyerek razı olmuş Talyi. “İstediğin gibi olsun.”

“Benimle birlikte gelmek istemiyor musun?” diye sormuş Büyükanne.

“Hayır.” diye cevap vermiş torunu Ninesine. “Burada kalayım ve çemberim ile mızrağımla oynayayım, daha iyi.”

Nine: “Oynayabilirsin.” diye razı olmuş. “Yalnız nasıl oynayacağına dikkat et. Çemberini havaya fırlatma; yoksa sana kötü bir şeyler olur. Ne diyorsam dikkatle dinle! Şimdi… Çemberi yerde yuvarla ve mızrağını hedef deliğine geçirmeye çalış. Asla onu havaya atma!”

“Tamam Nine.” diye yanıtlamış Talyi; ama ‘tamam’ derken de Ninenin bunları kendisine neden söylediğini merak etmekten de kendini alamamış.

Örümcek Nine bir süre için çadırdan çıkıp gittikten sonra Talyi öğle yemeğini yiyip biraz uyumuş ve Örümcek Nine’ nin söylediği şeyleri düşünmeye başlamış.

‘Bana hiçbir kötülük gelmez’ demiş kendi kendine. Ne de olsa o, annesinin oğlu imiş. “Her şey iyi gidecek. Nine yaşlanıyor, bu yüzden de birtakım şeyleri uyduruyor.”

Böylece, çemberi ve mızrağını alarak tipi’ den dışarı çıkmış. Önceleri Talyi çemberi yerde yuvarlamış; ama oynamaya devm ettikçe, Ninenin en son söylediklerini daha fazla merak etmiş. “Ee, öyleyse, Nine çemberimi havaya fırlatmamamı söylediği zaman ne demek istediğini öğrenirim.” diyerek kararını vermiş ve çemberini gücünün elverdiğince yükseğe fırlatmış.

Çember, yükseklere, gittikçe daha yükseklere, Talyi’ nin asılı durduğu yere, babasının çemberinin gökyüzüne kendi üzerinden aşıp gittiği yere kadar çıkmış. Sonra, yavaş yavaş yere düşmeye başlamış. Düşerken, Talyi’ nin başına çarpıncaya kadar gittikçe hızlanmış. Çember, Talyi’ nin başından aşağı yoluna devam ederek onu ikiye biçmiş. Artık orada yalnız bir çocuk değil, iki çocuk ayakta duruyormuş. Bir şey dışında ikisi de birbirine benziyorlarmış; yalnız birisi solakmış ve diğeri de yalnız sağ elini kullanıyormuş.

“Eee…” demiş sağ elini kullanan ikiz, öbür kardeşine. “İşte oldu. Sen kimsin?”

“Ben, ben’ im.” diyerek yanıtlamış solak ikiz. “Ya sen kimsin?”

“Ben de ben’ im; ama birlikte olduğumuz zaman biz biziz.” diye yanıtlamış kardeşi.

“Birlikte olursak, güçlü ve kuvvetli bir kişi oluruz.” diyerek, sağ elini kullanan kardeşi onunla aynı düşüncede olduğunu belirtmiş. Solak ikiz: “Haydi çemberimizle oynayalım.” diye önermiş ve kardeşi de başını sallamış.

Böylece, çocuklar çemberi yerde yuvarlaya yuvarlaya ve çembere sırayla mızrak ata ata akşamüstü geç vakte kadar birlikte oynamışlar. Uzayan gölgeler, onları, birbiri içinde eritmiş gibi gösteriyormuş ve oyunda da sayı hâlâ berabereymiş. Sonra, çocuklar akşam karanlığında, Örümcek Ninenin Apaçilerle yaptığı alışveriş sonunda, aldığı meskite etiyle, tuz paketlerini taşıyarak geldiğini görmüşler.

“Ah, aman Allahım.” demiş sağ elini kullanan ikiz. “Acaba bizi görünce ne diyecek? Sözlerini dinlemediğimiz için deli olur herhalde.”

Solak kardeşi de: “Ne der bilmiyorum; ama korkuyorum.” demiş.

Nine yaklaşmış, yaklaşmış. İki çocuğu da bakıyor, umutsuzlukla başını sallıyormuş. “Talyi, neredesin?” diye seslenmiş. “Senin yanındaki kim?”

Kardeşler birlikte yanıtlamışlar: “Ben burdayım işte.”

“Gözlerime bir şeyler olmuş benim. Seni ben iki kişi gibi görüyorum.” demiş yaşlı kadın. “Ve kulaklarıma da bir şeyler olmuş. Sanki sen iki sesli konuşuyorsun.”

Kardeşler: “Nine gözlerine ve kulaklarına hiçbir şey olmadı.” diye yanıtlamışlar. “Biz bir iken, iki olduk.”

“Bana yaklaşın da size bir bakayım.” demiş Nine. Ellerini yavaş yavaş her iki çocuğun üzerinde dolaştırmış. “Siz bir iken iki olmuşsunuz.” diye hak vermiş onlara. “Siz tek kişi iken yaşlılığımda bana arkadaşlık etmesi için onu evde tutabilirdim; ama artık iki kişisiniz, iki gücünüz var demektir. Şimdi beni yalnız bırakın ve Kiowalıların başına dert olan tehlikelerden onları kurtarmak için kendi maceralarınızı yaşamaya başlamak üzere dışarı çıkın.”

“Şimdi mi gitmemiz gerek?” diye sormuş ikizler.

“Hayır, Yarım Çocuklarım.” diyerek güvence vermiş onlara Nine. “Yarın sabaha kadar bekleyebilirsiniz; ama Sabah Yıldızı doğudan görününce yola çıkmalısınız. Düşmanlarınızı bulun ve onları yok edin, ancak böylece Kiowalılar uzun ve mutlu yaşayabilirler.”

“Onları nerede bulacağız?” diye öğrenmek istemiş çocuklar.

“Onların bulundukları yere gelince, kim olduklarını da öğrenirsiniz.” diye cevap vermiş Nine. “Şimdi birlikte yemek yiyelim; ilk kez ve son kez birlikte kutlayalım.”

Böylece, sabah olunca Yarım Çocuklar, tehlikelere atılıp düşmanlarını alt etmek için yola çıkmışlar. Bizim, On Nine diye bildiğimiz şeyler, o düşmanlardan ele geçirilen ganimetlerdir.

Çocuklar zafer kazandıkları her seferde ganimeti Nine almış, onu ham deriden bir kılıfa koymuş ve o ganimete, kendi adını vermekle bir tür değer biçmiş: Nine!”

On kutsal paket varmış ve yaşayan her Kiowalı, bunların her birine de Nine dermiş. Örümcek Nine ile onun Yarım Çocukları her zaman yaşayan anı olarak kalacaklardır.

KIZILDERİLİ MİTOLOJİSİ I

Derler ki;

“Kutsal kadın, genç ve güzel olduğu zamanlarda göklere yükselmiş. Orada Güneş’ le tanışmış ve ona aşık olmuş. Güneş’ le evlenen kadının erkek bir çocuğu olmuş.

Her üçü de dünyanın üzerindeki Yukarı Dünya’ da, bulutların ötesinde insan topluluklarından ve sorunlarından çok uzaklarda bulunan bir dünyada yaşamışlar. İnsan toplulukları, bu dünyayı asla göremiyorlarmış; çünkü bizim dünyamızın tavanı, bu dünyanın dümdüz mavi tabanıymış.

Bu kadın yine de insan ırkından imiş.”

Güneş ile kadının nasıl tanıştığına ilişkin bir sürü öykü vardır; ama çoğunun inandığı öyküye göre;

“Bir gün Güneş aşağılara bakmış ve bu kadını Washita Nehri’ nde yüzerken görmüş. Kadın çok güzel olduğundan Güneş onu hemencecik sudan yukarıya emivermiş ve alıp evine götürmüş. Bir yıl sonra da küçük bir erkek çocukları doğmuş.

 

Güneş, annesine giderek: “Karıma bir ‘tipi’ çadırı yapar mısın?” demiş. “Karım, genç bir kadın ve bu yüzden kendine ait bir çadırı olması gerekiyor.”

Annesi razı olmuş ve onlara beyaz bir ‘tipi’ yapmış. Çadırın üstünü de oğlunun savaş zamanlarını anlatan resimlele donatmış. Bu resimlerin en üstünde oğlunun gücünü simgeleyen amblemini koymuş. Genç çift ve çocukları güzel ‘tipi’ nin içinde çok mutlu bir yaşam sürüyorlarmış.

Her sabah Güneş uyandığında akşamdan kalan bulutlarla yüzünü yıkar, o yüzünü yıkarken de karısı kahvaltıyı hazırlarmış ve birlikte kahvaltı ederlermiş. Daha sonra da Güneş yayını alarak ok torbasını sırtına asarmış. Böylece ava gitmeye, ailesine yiyecek toplamaya hazır hâle gelirmiş.

Bir sabah avdan önce Güneş, karısına: “Bugün neler yapacaksın?” diye sormuş. Karısı: “Şey, sanırım dışarı çıkarak birkaç kök toplayacağım.” demiş. “Bugün güzel bir gü. Yaban patatesleri de olgunlaşmışlardır şimdi. Yerleri kazmak için kullandığım sopayı alır gider, birkaç patates toplarım herhalde. Yaban patateslerini özledim çok.”

Güneş: “İyi olur.” diyerek razı olmuş. “Onlarla beraber pişirmek için biraz geyik eti getirmeye çalışırım. Küçük oğlumuzu da yanında götürecek misin?”

“Ah, evet.” demiş karısı. “Küçük oğlum olmadan hiçbir yere gitmek istemem.”

“Bırak da sana yardım etsin. Artık büyüdü.” demiş Güneş. “Yalnız unutmaman gerekn bir şey var; ona da bunu mutlaka söyle. İkiniz de kesinlikle unutmamalısınız. Eğer tepesi bir yaban sığırı tarafından ısırılmış bir yaban patatesi bulursanız, o patatesi asla kesip çıkarmayın.”

“Neden?” diye sormuş karısı şaşkın bir sesle.

“Çünkü size uğursuzluk getirir.” diye cevap vermiş Güneş. “Bütün bildiğim ve bundan dolayı da sizlere söyleyebileceğim bu kadar.”

Yayını ve oklarını alarak çıkmış; karısı da sopasını yanına almış. Sonra kadın ve küçük çocuk da çıkmışlar. Çocuk, yürümekten yorulduğunda annesi, çocuğu geyik derisinden yapılma entarisiyle sararak onu omuzlarına almış.”

 

Bu olay, Kızılderililer at kullanmadan çok çok önceki devirlerde olduğundan, yolu yürümek zorunda kalıyorlarmış. Yolculuk yapılırken çocuklarını güvenli bir şekilde götürmek için de sert tahtadan yapılmış beşikler kullanılmasından da çok çok önce imiş. O eski günlerde, bütün anneler, çocuklarını sırtlarında taşırlarmış.

“Kadın ile küçük çocuğu bütün gün mutlulukla dolaşmışlar. Oğluna, kazma sopasının nasıl kullanılacağını göstermiş. Akşama doğru bir deri torba dolusu yaban patatesleri olmuş. Eve dönerlerken annesi ile çocuk, Güneş’ e rastlamışlar. Güneş, omuzlarına kocaman bir geyik derisinden torba asmış, dünyanın öbür tarafından geliyormuş. O akşam bütün aile iyi bir yemek yemiş.

Ertesi sabah, kahvaltının ardından Güneş: “Bugün yine yaban patatesleri toplamaya gidecek misiniz?” diye sormuş. Karısı: “Evet.” diye onaylamış. “Tam olgunlaştıkları zaman şimdi onların. Kurutup kışa hazırlık için belki biraz patates toplayabilirim.”

“İyi olur.” demiş kocası bir önceki gün gibi. “Ama, üstü bir yaban sığırı tarafından ısırılmış bir patatesi kazıp çıkarmayacağını da hiçbir zaman aklından çıkarma.” Karısı: “Unutmam.” diye söz vermiş.

O gün, kendisinden kocasının neden üstü bir yaban sığırı tarafından ısırılmış bir yaban patatesini kazıp çıkarmamasına ilişkin söz vermesini istediğini zaman zaman düşünüp durmuş. Sürekli olmasa bile arada sırada bu düşünce, zihninin bir kısmını kurcalıyormuş.

Kadın, o akşam, kazıp çıkarma işinde oğlu da yardım ettiği için, büyük bir patates torbasıyla iki büklüm bir şekilde torbaya asılmış eve dönmek üzereyken, yolun kenarında, önünde bir yaban patatesi bitkisi görmüş. Bu bitkinin üst tarafı ısırılmış gibiymiş. “Belki de bir yaban sığırı ısırmıştır” diye düşünerek onu almamaya karar vermiş.

Annesi ve küçük oğlu, üçüncü günü, evde yaban patateslerini pişirmekle meşgulmüşler. Akşam Güneş geldiğinde sormuş: “Bütün kış yetecek kadar patates olmadı mı daha, ne dersin?”

“Çok patatesimiz var.” diye yanıtlamış karısı. “Ama bu yıl pek çok patates var, bu yüzden, sanırım iki kez daha toplamaya çıkarım. Eğer bize gelenler olursa onlara da evlerine götürmeleri için kuru patateslerden verebiliriz.”

Güneş: “Pekâlâ…” demiş. “Yalnız, dediklerimi aklında tut. Kazıp çıkarılmaması gerekenleri alma da…”

Böylece karısı üçüncü kez gitmiş ve koca bir patates yüküyle geri dönmüş. Patatesleri kurutma ve serme işlemi de tam bir gününü almış.

Ertesi gün Güneş, karısına: “Artık yeterince patatesin var.” demiş. “Bir sürü gelen gidenimiz de olsa, onlara dağıtıp hediye edecek kadar da var.”

Karısı: “Bir kez daha…” diyerek yalvarmış. “Mevsim çok kısa. Ben de yiyeceğimizin bitmesini istemem.”

Kocası: “Peki, öyleyse…” diye razı olmuş. “Yalnız, dediklerimi unutmaman koşuluyla.”

Anne ile oğlu, çadırlarının yanında yetişmiş olan yaban patateslerinin çoğunu toplamışlar. O gün, çuvalalrını doldurabilmek için epeyce yürümek zorunda da kalmışlar. Eve dönerken bile anne, yolda son kalan patates bitkilerine bakmaktan kendini alamıyormuş. Evlerine tam gelecekleri sırada, patates toplamaya çıktığının ikinci günü rastlamış olduğu, bir yaban sığırı tarafından üst kısmı koparılmış olan aynı patates bitkisini fark etmiş. Kadın durarak bitkiye bakmış: “Bunu kazıp çıkartacağım.” demiş kendi kendine. Biraz da yüksek sesle: “Bununla torbam da tam dolmuş olacak. Onu kazıp çıkartmaktan da bir zarar gelmeyeceğine eminim. Ne olacak, kocamın aptalca düşüncesi işte…”

 

Böylelikle kadın, küçük oğlunu yere indirerek kazı için kullandığı çubuğuyla yaban patatesi bitkisini topraktan kanırtıp çıkarmış. Toprakta, çubuğunun bıraktığı yarık yerine neredeyse kendisinin sığacağı kadar büyüklükte bir delik açıldığını görmüş. Yarı korkmuş bir hâlde eğilerek yerdeki deliğin ağzından içeri doğru bakmış. Kadın, aşağıda boylu boyunca uzanıp yayılan dünyayı görmüş. Düzlüklerdeki çimenler yer yer dalgalanıyor; otluklar boyunca uzanıp giden nehir yataklarını ağaçlar izliyormuş. Kadın, Wiçita Dağları’ nın kocaman gri kamburlarını ve Saddle Dağı’ ndan akan sıcak su kaynaklarının yanındaki bir kampı görebiliyormuş. Kamptaki kadınların bir çeşit oyun oynadıklarını bile seçebiliyormuş.

Bunlar, kendi halkı, kendi Kiowa halkıymış. Bu kamp, yüzmek için dışarı çıktığında, Güneş’ in, kendisini gördüğü ve aşık olduğu o sabahki kamp olabilirmiş. Kadın bakmış, bakmış… Bakmaktan gözleri yorulmuş; ama tanıdığı hiç kimseyi görememiş kampta.

Kadın, gökyüzündeki deliğin yanında uzun bir süre oturup kendi insanlarını seyretmiş ve zaman zaman da onların özlemiyle ağlamış. Küçük çocuk yorulmuş ve artık eve dönmek istiyormuş. Durmadan ağlamaya başlamış.

Sonunda annesi: “Kes sesini.” demiş. “Bak, o kazdığım en son patatesi ver bana. Sonra eve döneriz.”

O son patatesi yeniden yerine yerleştirmiş ve sonra, Güneş’ ten önce eve gidebilmek için aceleyle eve dönmüşler. O akşam, yemekten sonra, kadın, kocasına: “Sanıyorum haklısın.” demiş. “Eve misafirler bile gelse, artık bütün kış yetecek kadar patatesimiz var.”

“İyi.” demiş kocası. “Öyleyse ben de geyik yerine yaban sığırı avlamaya başlarım. Sen ve oğlum da et kurutmaya başlarsınız.”

Karısı: “O yaban sığırlarının sırt filetolarını da eve getirip bana vermeyi unutma.” demiş ona. “En lezzetli etlerin altında kalan kirişler oradan çıkıyor. Hepimiz için kışlık makosen yapacağım için, dikişte kullanacak bir sürü kirişe gereksinmem olacak.”

Güneş, o günden sonra her gün yaban sığırı avlamaya çıkmış ve her gün, kısa bir süre için bile olsa karısı, evden gizlice sıvışıp gökyüzündeki deliğin yanına gidip kendi halkını, insanları seyrediyormuş. Aşağıdaki dünyada sonbahar mevsimi yaşanıyormuş, bundan dolayı orada insanlar avlanıyor, et kurutuyor ve kadınlar da kışlık makosenler dikmek için kiriş hazırlıyorlarmış.

Kısa bir süre sonra Güneş’ in karısının koca bir yığın kirişi olmuş. Bu yığın çok büyük olduğundan, kirişin büyük bir kısmını yatağın altına, kocasının bulamayacağı bir yere saklamış. Her gün, vaktinin bir kısmını kirişten, sağlam ve uzun bir urgan örnekle geçirmiş. Kirişi örmeye başlamadan önce, onu suda ıslatıyormuş, böylelikle örgünün kıvrımları birbirine tutkalla yapıştırılmış gibi yapışıyormuş. Kadının ördüğü ip, herhangi bir kadının örebileceği kadar sağlam ve dayanıklıymış.

Ama kadın hâlâ daha, dikiş dikerken kullanabilmek için, daha çok sırt filatosu getirmesini istiyormuş kocasından. Önceleri Güneş, pek çok kışlık makosen dikmek istediği için çok kiriş getirmesine karşın, karısının kapı yanında biriktirdiği kurumuş kirişlerin sayısının artmadığını fark etmiş. Güneş merak ediyor, ama ne yaptığını karısına sormuyormuş. Yalnızca onu izliyormuş.

Gündüz ne olduysa oluyor, akşam Güneş eve geldiği zaman karısı ve çocuğunu tipi çadırın içinde güvende buluyormuş. Karısı da o arada yemek pişiriyormuş.

Güneş, karısını hiçbir zaman, yapmaması gereken bir şeyi yaparken bulmuyormuş. İyi bir ev kadını gibi, karısı her şeyde kocasının sözünü dinliyormuş ve bundan dolayı Güneş, yatağın altına bakmayı hiç mi hiç düşünmediğinden, oradaki kiriş yığınını fark etmemiş.

 

Her gün öğleden sonra, ördüğü urgan üzerindeki günlük çalışmasını tamamlayınca, kadın, tipi’ den çıkarak gökyüzündeki deliğe gidiyor ve urganı aşağıya sarkıtarak dünyaya ulaşıp ulaşmadığına bakıyormuş. Yine her gün tipi’ sine geri dönüp urganı daha çok uzatmak için daha fazla kiriş örmek zorunda kalıyormuş.

Sonunda urganın neredeyse yere değmek üzere olduğu o öğleden sonra gelip çatmış. Kadın çok mutluymuş; mutluluktan gözlerine yaşlar doluyormuş. Uzun bir süre aradıktan sonra kendi ağırlığını çekecek kadar dayanıklı, yeteri kadar da uzun bir çeşit kök bulmuş. Kökü kazıp topraktan çıkarmış ve onu deliğin yanına dikmiş. Sonra da kökü orada bırakarak kocasının yemeğini hazırlamak üzere eve dönmüş.

O akşam eve önce Güneş gelmiş ve karısı da eve döndüğünde sormuş: “Neredeydin? Neden geç kaldın?”

“Yakacak odun topluyordum.” şeklinde yanıtlamış karısı. Gerçekten de bir odun yükü varmış sırtında. Bunlar, ağırlığını çekecek kadar dayanıklı ve sağlam odunu ararken bulduğu odunlarmış.

Kadın, yemek hazırlamak için hemen ateşi yakmış ve akşam yemeğini pişirmeye başlamış. Yemek hazırlarken hep kendi halkına gitmek zorunda olduğunu düşünüyor ve buna kararlı olduğundan dolayı da dönüş planları yapıyormuş.

Ertesi sabah, Güneş avlanmaya çıkar çıkmaz, karısı urganını toplayıp alelacele gökyüzündeki deliğe koşmuş. Urganın bir ucunu o köke bağlamış ve sıkıca bağlanıp bağlanmadığını kontrol etmiş. Sonra urganın uzunluğunu kararlama ölçüp urganın yarı uzunluğuna gelince oğlunun belinden dolaştırıp bağlamış. Yolda başımıza ne gelirse gelsin, oğlum güvencede olur, çünkü oğlum yarı topraktan, yarı gökyüzünden olma bir varlık, diye düşünmüş annesi.

Sonunda kadın, urganı kendi beline de dolayarak deliğin yanında durarak çocukla birlikte urganın yarısını aşağı sarkıtmış; böylece çocuk, toprakla yeryüzü arasındaki yolun yarısında havada sarkmaya başlamış. Sonra urgana tutunarak kendisi inmeye başlamış. Ağaç köküyle kendi beli arasındaki urganın ilmeği, önünde, aşağı sallanıyormuş.

Güneş’ in karısı, ülkesine ulaşmak için çok acele ettiğinden, oğlu ve kendi beli etrafında dolayıp bağladığı urganın kısaldığını unutmuş. Kadın, urganın sonuna gelince henüz yere inmemiş bulunuyormuş. Kendi ve küçük oğlu rüzgârın etkisiyle havada sallanıp duruyorlarmış. Kadının makosenlerinin uçları çimenlerin üstlerini henüz yalamıyormuş bile. Kadın, toprağa ulaşamıyor ve Dünya’ nın üzerindeki Dünya’ ya gerisin geriye tırmanamayacak kadar da yorulmuş bulunuyormuş.

O akşam Güneş eve erken gelerek karısı ile oğlunu aramış. İkisini de bulamayınca bir süre onları beklemiş; ama o gün ailesi dönmemiş. Gece olmuş ve Ay, Güneş’ e gülmüş: “Çık da ara.” diye alay etmiş Güneş’ le. “Çok güçlü ve kuvvetlisin. Çık da karını ara.”

Ay ışığının altında bile karısının izlerini sürmek, kocası için kolay oluyormuş. Kadın çok heyecanlı olduğundan ve aceleyle hareket ettiğinden, tam ve açık izler bırakmış bulunuyormuş.

Güneş, bu izler çok belirgin, diye düşünmüş kendi kendine, patates toplamak için çıktığında hep bu yolu kullanmış olmalı. Acaba sözlerimi dinlemeyip de bir aptallık mı yaptı? Onu uyarmıştım.

Karısının izlerinin peşinden gitmeye devam etmiş. Kadınların ne yapacakları hiçbir zaman belli olmaz, diye düşünmekten de kendini alamamış.

En sonunda, gökyüzündeki deliğin hemen yanındaki, tepesi koparılmış o yaban patatesinin bulunduğu yere gelmiş Güneş. Delikten aşağıya bakmış, oğlunu ve karısını görmüş. Oğlu aşağılarda, yolun yarısında öylece sarkmış duruyor, kadın da daha aşağılarda ileri geri sallanırken makosenlerinin uçları şöyle bir fırçalarmış gibi, yeşilliklere dokunacakmış gibi oluyor; ama yere değmiyor imiş.

Kocası artık gerçekten kızmış. Oğlu korkudan ağlıyormuş. Bütün bunlar annesinin yüzünden gelmiş başlarına. Kocası ve oğlunu hiç aklına getiremeyecek kadar kendi mutluluğunu düşünmesinden dolayıymış hep bunlar.

Güneş, tipisinin yanındaki dereye giderek bir söğüt ağacı bulmuş. Ağaçtan bir dal kesmiş ve onu kıvırıp çember şekline sokmuş. Bu çembere de bir parça taze ham deri tutturmuş. Parmaklarının dokunuşuyla deri hemen kuruyup sertleşmiş. Sonra ham deriyi çember boyunca, örümcek ağı gibi, ileri geri tutturarak gerdirmiş ve çemberin ortasında bir hedef deliği bırakmış. Bu çember, mızrak atma oyunlarındaki hedef çemberini andırıyormuş. Böylece, o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı, Kiowa hedef-oyunu çemberi ortaya çıkmış. Çemberi bitirdiği zaman, Güneş onu baştan başa kızıl toprakla boyamış; çünkü kızıl renk Güneş’ in kendi rengi imiş. Güneş, çemberi elinde tutarak deliğin yanında durmuş.

“Kiriş urgandan yuvarlana yuvarlana aşağı in!” diye emir vermiş. “Oğlanın üzerinden atla; ama sakın ona dokunma. Urgandan aşağıya ta dibe kadar yuvarlanmaya devam et. Kadına ulaştığın zaman, başının arkasına vur ve öldür onu.”

Güneş, hedef çemberinin üzerine dört defa tükürerek kendi gücünü vermiş çembere. Çember, sonunda urgandan aşağı doğru yuvarlanarak dönmeye başlamış. Döne döne hızla gidip tam Güneş’ in de dediği gibi, küçük oğlanın üzerinden atlamış. Çember, kadına geldiğinde kadın, yeşilliklere değecek gibiymiş; ama kolları henüz o kadar uzanamıyormuş. Eğer toprağa dokunabilseymiş, artık güvenlikle olacakmış.

Çember büyük bir hızla gelip kadına vurmuş ve onu öldürmüş. Böylece, aynı zamanda meskite kökü, Dünya’ nın üzerindeki Dünya’ dan çıkmanın yolunu buluyormuş ve böylece gökyüzündeki delikten aşağı inmiş. Kadın yere düşmüş. Küçük oğlan da doğrudan doğruya annesinin üzerine düştüğü için, o hızla kadının karnı yarılıvermiş.

 

Oğlan, düşmenin etkisinden sonra kendine gelince, ne yapacağını bilememiş. Oralarda dolanıp durmuş. Bu dünyada tanıyıp bildiği tek kişi annesiymiş; ama o da şimdi ölmüş bulunuyormuş. Çocuk, annesinin olduğu yerden uzaklara gitmeye korkuyormuş, bu yüzden kalabildiği kadar bir süre, annesinin yanında kalmış.

Kadının toprağa düştüğü yere çok uzakta olmayan bir yerde, yaşlılıktan küçülmüş gitmiş, beti benzi solmuş ihtiyar bir kadın tek başına yaşarmış. Avlanıp, ona yiyecek getiren hiç kimsesi yokmuş; ama zamanında birisi ona bir koçan mısır vermiş ve o da mısırı yemeyecek kadar akıllı davranmış. Mısırı yiyeceğine yaşlı kadın, mısır tanelerini birer birer çıkarmış ve onları kısa aralıklarla toprağa dikmiş. Hergün yaşlı kadın, tipisinden çıkıp mısır tarlasına, gittikçe büyüyen bitkilerin arasında çalışmaya gidermiş. Yaşlı kadın dışardayken tipisi açık duruyormuş; çünkü çadırdan çok uzaklara gitmezmiş. Onu ziyarete gelen insanlar tipiye girebilir, oturabilir ve onun dönmesini beklerken dinlenebilirlermiş.

Annesinin yanından ayrılan küçük çocuk, yaşlı kadının tipisini bulmuş ve içine girmiş. Birdenbire korkmaya başlamış. Ya korkunç bir yabancı oturuyorsa bu çadırda… ve döndüğü zaman onu yemek isterse!… Arkasına bile bakmadan dışarıya fırlayan küçük oğlan oradan kaçıp, ölmüş olan zavallı annesinin yanına dönmüş.

Daha sonra, gece yaklaşırken, ihtiyar kadın çadırına dönüş. Tipisinin her yanını gözden geçirmiş ve yerde birtakım küçük ayak izleri gözüne çarpmış. “Acaba kimin çocuğu olabilir bu!” diye sormuş kendi kendine. “Bu küçük, oğlan mı; yoksa kız mı? Ah, bütün gün sevecek küçük bir çocuğum olsa, ne kadar mutlu olurdum!”

Korkan zavallı küçük çocuk, bütün dünyada tanıyıp bildiği tek varlık olan annesinin yanına dönmüş ve annesi ölmüş olmasına karşın o gene de onun göğsünü emmeye çalışmış.

Ertesi gün çocuk aç ve her zamankinden daha fazla korkmuş bir durumda imiş. Çünkü annesi ne onun isteklerini karşılayabiliyor, ne de onu rahatlatabiliyormuş. Bu yüzden küçük oğlan, tipiye geri dönmüş; fakat yine korkup kaçmış. Yaşlı kadın çadıra geldiğinde, çocuktan bulduğu tek şey, ayaklarını sürüyerek yürürken, makosenlerin toprakta kalan izleri olmuş. kadın, ayak izlerini gördüğüne memnun olmuş; sevinçten delireceğini sanmış. Çünkü çocuk geri dönmüş bulunuyormuş. Yaşlı kadın, çocuğa nasıl erişebileceğini ve onu nasıl kendi çocuğu olarak yetiştirebileceğini düşünüp durmuş.

Ertesi ve daha ertesi gün, mısır tarlasına gitmek için çadırdan çıkarken, ihtiyar kadın, çocuğun erişebileceği bir yere biraz yiyecek bırakmış. Eve geldiğinde, çadırın içinde, her yerde ayak izleri olduğunu ve bıraktığı yiyeceklerin yerinde olmadığını görmüş. Küçük çocuk, yine ortada değilmiş. İhtiyar çadıra dönmeden önce, minik çocuk, hep kaçıp gidiyormuş.

Beşinci gün sabahleyin, ihtiyar kadın, kız çocukları için, geyik kılından bir top yapmış ve üzerini geyik derisiyle kaplamış. Sonra da tıpkı Güneş’ in karısını öldüren o çember gibi, üzerine ham deriden hedef işareti olan bir nişan alma oyunu ve bir de küçük bir yayla birlikte birkaç ok yapmış. Bütün bu oyuncakları çocuğun ulaşabileceği ve bulabileceği bir yere, kendi yatağının üzerine koymuş.

Küçük çocuk o sabah tipi’ ye geldiğinde oyuncakları bulmuş ve oynamaya başlamış. Yayın üzerine bir ok yerleştirerek topa nişan almış ve onu vurmuş. Oğlan nişan oyununu da oynamış; ama bir hedef nesnesi olarak kullanmasının yanı sıra topla başka bir şey oynamamış. Toplar, kızlar içinmiş.

Ertesi sabah erkenden, ihtiyar kadın, tipisinde yere yatıp sığışabildiği kadar duvara yakın bir biçimde durmuş. Bir süre sonra bir ses duymuş. Küçük oğlan geliyormuş. Her zaman taö çadırın kapısına gelir, bir ayağını kapıdan sokar ve sonra korkmuş gibi tekrar geri çekermiş. Bu hareketi üç kez yaparmış. Dördüncü kez içeri adımını atar ve tipi’ ye girermiş. Yaşlı kadın bütün gün sessizce yatarak çocuğun gelmesini beklemiş.

Oğlan doğruca yay ve oklara koşup, onlarla oynamaya başlamış. Oyununa tam daldığı sırada, ihtiyar ayağa kalkarak kapının önünde onunla konuşmaya başlamış. Küçük, çok korkmuş. Ağlamaya başlamış ve ihtiyardan kurtulup kaçmaya çalışmış. Ne yazık ki kadın onu sımsıkı tuttuğundan çocuk, kaçma olanağı bulamamış. Yalvarmaya başlamış minik. Annesinin yanına dönmek istediğini belirtmiş. Yaşlı kadın: “Annenin yanına gidemezsin. Annen yok.” demiş. “Ben, senin büyükannen olurum.”

Çocuğu yatıştırmak amacıyla ihtiyar, çocuğun annesinin tıpkı eskiden yaptığı gibi, onu kaldırıp sırtına almış ve sonra o şekilde yere oturmuş. Büyükanne küçük oğlanı sırtına alır almaz, çocuğun kalbi yaşlı kadına, bütün olanları ve asıl annesinin başına gelenleri anlatmış. Yaşlı, ateşin yanına oturmuş. İleri geri sallanarak çocuğu yatıştırmaya çalışmış ve ona şarkı söylemeye başlamış:

Alıntı

%d blogcu bunu beğendi: