KALKA IRMAGI SAVAŞI

KALKA IRMAĞI SAVAŞI (M.S. 1223)

 
     Ordularının Türkistan seferini tamamlamasının ardından Cengiz Han, Kuzey Kafkasya çevresinde yaşayan Kumanların (Kıpçakların) üzerine de bir sefer yapılmasını istemişti. Cebe Noyan ve Sabutay emrindeki iki Moğol tümeni bu durum üzerine harekete geçtiler. Evvela önlerine çıkan Alanları mağlup ettiler. Daha sonra Kumanların küçük bir grubunu yendiler. Bu gruptakiler fazla bir mukavemet gösterememişti; zira asıl Kuman birlikleri Don civarlarındaydı. Bu nedenle Moğol kumandanları zaman geçirmeksizin Kuman ana güçlerinin üzerine yürümeye karar verdiler.

Kalka Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafyası…
 
 
 
 
 
     Üzerlerine gelen Moğol tehlikesinin ciddiyetini iyi bilen Kuman başbuğu Konçak Han, Rus knezlerinden yardım talep etmeye karar verdi. Başlangıçta bu yardım talebine isteksiz yaklaşan Rus knezleri, Galiç Knezi Mstislav’ın yoğun ısrarlarına binaen Kumanlara yardım etme kararı aldılar. Çünkü Kumanlar kendilerinden sonra sıranın Ruslarda olacağı konusunda Mstislav’ı ikna etmeyi başarmışlardı. Gelişmelerden haberdar olan Moğollar da Rus knezlerine haber gönderip kendileriyle alıp veremedikleri bir şey olmadığını, Ruslarla cenk etmek istemediklerini belirttiler. Rusların buna cevabı ise haberi getiren Moğol elçilerini öldürmek oldu ve akabinde Kumanlara katılmak üzere yola çıktılar.

Savaş Öncesi Moğolların Hareketleri ve Bölgeye İntikalleri…
 
 
 
 
     Kuman ve Rus güçleri toplandıktan kısa bir süre sonra Moğollar üzerine taarruz ettiler. Taarruz edilen birim Moğolların öncü kuvvetleriydi. Bu öncüler Rus – Kuman müttefik ordularına karşı fazla bir direniş göstermeden geri çekildi. Rus – Kuman orduları yaklaşık sekiz gün boyunca geri çekilen Moğol öncülerini takip ederek nihayetinde Azak Denizi’ne dökülen Kalka Irmağı civarına geldiler. Yalnız burada belirtmek gerekir ki, Rus – Kuman birlikleri Moğollar üzerine büyük bir cesaretle saldırmış ve Moğol öncüleri biraz da bundan korktukları için geri çekilmişlerdir.

Rus – Kuman Birliklerinin Moğolları Takibini ve Kalka Savaşını Anlatan İllustrasyonlar…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

     
     Ricatın sebebi ister korku ister taktik gereği olsun, Moğol komutanlarının Rus-Kuman kuvvetlerini üzerlerine çekerek bu yolla evvela yıpratıp, daha sonra muharebe yapmayı amaçlamaları dolaylı tutum açısından oldukça doğru bir karardı. Böylelikle insiyatif  Moğolların eline geçiyordu. Moğollar kendi istedikleri yerde ve zamanda Rus-Kuman ordusuna taarruz edebilecekti. Ve tüm planları da bu minvalde gerçekleşti. Düşmanları Kalka Irmağı kıyılarına geldiklerinde Moğollar ani bir saldırı başlattılar. Sekiz günlük takip boyunca yorulan, yıpranan ve gerilen Rus-Kuman askerleri Moğol taarruzu karşısında beklenenden daha çabuk bir biçimde bozguna uğradılar. Çoğu Rus-Kuman askeri batı yönüne kaçarken Kalka Irmağı’nda boğuldular ya da Moğol kılıçları altında hayatlarını kaybettiler. Rus knezlerinin de birkaçı dışında ekseriyeti öldürüldü. Savaşa girme konusunda baskı yapan Galiç Knezi Mstislav kaçmayı başaranlar arasındaydı. Moğollar savaş anlayışları gereği önlerine çıkan tüm Rus köylerini yakıp yıktılar. Köy halkından birçok kişi öldürüldü veya esir edildi. Novgorod şehrine kadar ilerledikten sonra ise dönüp, Rus sınırlarını terkettiler. Fakat Kafkasya içlerine yaptıkları bu sefer Moğollar için önemli bir keşif tecrübesi olmuştu ve daha sonra Orta Avrupa içlerine kadar yapılacak istila hareketinin bir anlamda habercisiydi.

Kalka Savaşı: Savaş Alanı…
Savaşın Hemen Öncesindeki Rus – Kuman Saldırısı… 
 
 
 
 
 
 Moğol Karşı Saldırısı…
 
 
 
 
  Rus – Kuman Birliklerinin Bozgunu…
 
 
 
 
    
     Moğollar kendilerine has savaş prensipleri olan bir toplumdu. Daha sonra “Cengiz Han” adını alacak olan Timuçin 1190 yılı civarlarında önceleri dağınık halde yaşayan Moğol kabilelerini birleştirip ortak bir eşgüdüm ile yönetmeyi başarmıştı. Askeri anlamda ise muazzam bir sistem kurmuştu. Ordusunu 10’luk-100’lük-1000’lik gruplara ayırıp, aralarında organik bir bağ oluşturmuştu. 10 askerlik birime “arban”, 100 askerlik birime“jagun”, 1000 askerlik birime “minghan”, 10 000 askerlik birime ise “tümen” adı verilmişti. Nihayetinde 95 adet 1000’lik askeri grup oluşmuş ve modern anlamdaki bölüklerin alaylara bağlanması anlayışının temelleri atılmıştı. Bir ordu genellikle 3-4 tümenden mürekkepti. Büyük addedilebilecek seferlere 3 ordu birden katılırdı. Bu ordular birbirinden bağımsız hareket etme imkanına sahip doğu-batı ve merkez ordularıydı. Cengiz Han’ın askerlerini böyle gruplamalara ayırmasının başlıca sebebi, askerlerin savaş alanında mensup oldukları kabilelere değil de savaş gruplarına karşı aidiyet hissi benimsemelerini istemesiydi. Zaten Cengiz Han, Moğol orduları içerisindeki en seçkin 10 000 askeri seçerek, kendisine sadakati ön planda tutan“keshig” adındaki özel muhafız birliğini de aynı düşünceyle kurmuştu.

Mstislav’ın Savaş Alanından Kaçışını ve Moğol Ordusunun Geri Dönüşünü Tasvir Eden Çizimler…  
 
 
 
 
 

      Moğol ordusunda ornanizasyon ve lojistiğin önemi çok büyüktü. Kullandıkları silahlar ve teknikler hasımlarından çok da farklı değilken Moğolların savaş alanlarında kasırga gibi esmelerinin temelinde bu yatıyordu. Yalnızca 700 000 kişilik bir nüfusa sahip olan Moğol halkı içindeki 20 ila 60 yaşlarındaki herkes potansiyel asker olarak görülür ve seferlerin niteliğine göre bunların arasından uygun görülen sayıda insan orduya çağrılırdı. Ek olarak, ele geçirilen bölgelerdeki halklardan da münasip görülenler orduya katılırdı. Çin gibi çok büyük nüfusa sahip ülkelere saldırabilmek ancak böyle mümkün olabiliyordu. Oranizasyonun diğer önemli bir destekleyicisi ordudaki düzen ve disiplini pekiştiren büyük bir av ritüeliydi. Eğer sefer düzenlenmemişse, her kışın başında büyük bir av organizasyonu gerçekleştirilirdi. Ordular yaklaşık 3 ay boyunca hayvan sürülerini durmadan önlerine katıp ilerlerler, iki grup yaptıkları manevra ile hayvanları kuşatırken üçüncü grup hanın attığı okla başlayan av sürecinde kabilelerin kışlık yiyeceğini temin ederdi. Av organizasyonu sayesinde koordinasyon ve kuşatma becerileri arttırılıyordu.

  

Moğol Ordusu İntikal Halinde… 
 
 
 

  

Sabutay ve Cebe Noyan’ın Rus-Kuman Kuvvetlerini İzlemesini Tasvir Eden Bir İllustrasyon…

    

 
 

  
      Moğol ordusundaki yükselme ise tamamen askeri liyakata ve savaşlarda gösterilen başarılara bağlıydı. Akrabalık bağları ordu içerisindeki yükselmede pek bir işe yaramıyordu. Ayrıca orduda katı bir disiplin hakimdi. Yasalaştırılan genel kaidelere herkes mutlak itaat ile uyardı. Düşmanlardan ele geçirilen ganimet ortak sayılıyor, böylelikle şahsi zenginleşmenin önüne geçiliyordu. Ayrıca savaş alanında silah arkadaşlarını yanlız bırakmak, komutanların emri dışında geri çekilerek cepheyi terketmek mutlak bir ölüm cezası sebebiydi. Ufak çaplı hatalar ise kırbaçlanma ile karşılık buluyordu. Bunlarla beraber Moğol askerlerine maaş ödenmezdi. Her askerin geçim kaynağı ganimetten aldıkları paydı. Bir dayanışma örneği olarak askerler düşkün ve hasta arkadaşlarının ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için komutanlarına“kubçur” adında bir para öderlerdi.

Moğol Hafif ve Ağır Süvarisi…
 
 
 
 
     Moğol ordusunda önceleri sadece süvari sınıf savaşmaktaydı. Fakat Çin işgali mevzu bahis olduğunda süvarilerin arasına piyadeler ve istihkamcılar da katıldı. Moğollar kuşatma teknikleri hususunda zayıf olduklarından bilhassa istihkamcıları diğer toplumlardan almaktaydılar. Ordunun vurucu gücünü oluşturan hafif ve ağır süvariler müthiş derecedeki süratleri ve hareketlilikleriyle düşmanı şaşkına çevirmekteydiler. Hafif süvariler mavi ya da kahverengi renkteki “kalat” denen deri giysileri giyerler, muhtemelen vernikli deri şeritlerden yapılmış göğüs zırhı takarlardı. Başlarında her kabileye göre farklı renkleri olan koni biçimindeki kürk veya deri başlıklar bulunurdu. Ağır süvariler savaş başlamadan önce bu başlıkları demir metal miğferlerle değiştirir, göğüs zırhlarını da demir şeritlerle güçlendirilmiş hale getirirlerdi. Ayrıca tüm Moğol askerlerinin üzerinde düşman oklarının derine saplanmasını ve dışarıya kolayca çıkarılmasını sağlayan ipekten yapılmış uzun iç gömlekler giymekteydiler. Moğol askerlerinin taşıdıkları ana silah yay olmakla beraber, kullandıkları diğer silahlar kement, sol kolda elbisenin içine gizlenmiş bir hançer ve tahtadan yapılmış kalkandı. Ayrıca hafif süvari kısa kılıç ve cirit taşırken, ağır süvaride uzun – eğri bir kılıç, balta ve ucunda hasmı attan düşürmek için kullanılan bir kancanın bulunduğu 4 metrelik mızrak bulunmaktaydı. 

Moğol Süvari ve Piyadesi Savaş Alanında…
 
 
 
 

      Hem hafif hem de ağır zırhlı Moğol süvarisi 350 metre menzile çıkabilen kompozit yaylar kullanılırlardı. Bu yaylar Moğol ordusunun en etkili silahıydı; zira o dönemde batı toplumlarının kullandığı standart bir yay 35 kg. çekişe sahipken Moğol yayının çekiş gücü 80 kg. civarındaydı. Bu da batı yaylarının 200 m. civarı bir menzile sahipken, Moğol yaylarının menzilinin 350 m. civarlarına çıkmasına olanak tanıyordu. Moğolların atış stili de batılı toplumlardan farklıydı. Tıpkı Türk toplumlarının kullandığı gibi başparmak üzerinde yüzüğe benzeyen, yay kirişinin oku normalinden çok daha fazla hızlı ve isabetli fırlatmasına yarayan bir aparat (zihgir) kullanıyorlardı. Batı tipi okçulukta ise kiriş işaret parmağıyla çekiliyordu. Zihgirin kullanımı ile hem el yorulmuyor hem de daha seri atış yapılabiliyordu.

Moğol Kumandanı Ağır Süvari Hücumu İçin Davullarla (Naccara) İşaret Verdiriyor…
 
 
 
 
Bir Moğol Okçusu…
 
 
 
 
     Moğollar genellikle sol taraflarında asılı iki yay taşırlardı; bunlardan biri kısa, diğer uzun menzilliydi. Ayrıca çeşitli tipte oklar kullanıyorlardı. Kısa menzil için ağır, uzun menzil için hafif oklar; işaret vermek için havada ıslık sesine benzer sesler çıkaran oklar, yangın çıkarmak için ateşli oklar; ve zırh delebilmesi için uçları ısıtıldıktan sonra tuza yatırılmış üç tüylü okları vardı. Neredeyse yürümeye başlamadan önce atlara bindirildikleri için at konusunda da uzmandılar. Seferlere katılırken her askerin beş tane ata sahip olmak zorunda kalması atın Moğol toplumsal yaşamındaki yerini net biçimde göstermekteydi.
 
 
 
Rus Ordusu Süvarileri… 
 
 
 
 
 
 
 
      Moğolların savaş tekniklerine gelirsek…  Moğol ordusunun önünde her iki kanadında iki hafif süvari birliğinin bulunduğu düşmanla ilk çatışmaya girecek olan öncüler vardı. Öncülerin arkasında iki saf halinde sıralanmış ağır süvariler ve onların ardında da yine üç saf halinde sıralanmış hafif süvariler mevcuttu. Öncülerin düşmanı karşılamasının ardından, arkada bekleyen hafif süvariler ağır süvarilerin arasından geçerek düşman üzerine yürür ama saldırmazlardı. Bunun yerine düşman saflarına paralel ilerleyerek onları zayıflatmak için üzerlerine ok yağdırırlardı. Bu ok yağmuru sonrasında düşman hatlarında gedik açılırsa, hafif süvari kenarlara çekilerek ağır süvariye yol verirdi. Ağır süvari de develer üzerinde taşınan davullar (naccara)  vasıtasıyla verilen işaretin sonrasında hücuma geçerek, düşmanı bozguna uğratırdı. Eğer bu taktik başarısız olursa diğer bir taktik olan kanatlardan kuşatma (lughama) uygulanırdı. Hafif süvari düşmanın bir cenahına yüklenir ve bunu ağır süvarinin aynı cenaha saldırması takip ederdi. Bozulan düşman yapılan manevra çerçevesinde kuşatılarak parçalar halinde imha edilirdi. Diğer bir savaş taktiği ise “mangudai” denen sahte ricattı. Hafif süvari düşmana saldırarak sanki bozguna uğramış hisse verircesine alelacele geri çekilir, kendilerini takip eden düşman askerlerini geri hatta bekleyen okçular karşılar ve ağır süvari şaşkınlığa uğramış olan düşman askerini etkisiz hale getirirdi. Bu taktikte Moğollar düşmanı şaşırtmak ve kendilerini gizlemek için sis bombaları da kullanmaktaydılar. 
 
 
 
 Rus Ordusu Piyade Sınıfı Askerleri… 
 
 
 
 
 
 
     Moğol ordusunda sadece kaba güç ile savaşılmıyor, askeri stratejinin diğer unsurları da etkin biçimde kullanılıyordu. Bilhassa düşman hakkında her şey öğrenilmeden, düşmanın artıları ve eksileri tam olarak etüd edilmeden kesinlikle savaş başlatılmazdı. Bu nedenle çok iyi bir istihbarat ve casusluk şebekesi kurulmuştu. Ayrıca askerlerin moral – motivasyonuna büyük önem verilirdi. Cengiz Han’dan itibaren orduları idare edenler Moğolların seçilmiş bir ırk oldukları ve önlerine çıkacak her düşmanı yenebilecek kudreti ellerinde bulundurdukları yönünde askerlerin beyinlerini ustaca yıkamışlardır. Bu bağlamda diğer toplumların gözlerini korkutmak, zihinlerinde yenilmez bir Moğol toplumu oluşturmak için her yol mübah görülmüş, Moğol askerlerinin savaş meydanında katliam yapmaları bizzat komutanlar tarafından teşvik edilmiştir. Uygulanan dehşet psikolojisiyle, teslim olmayan şehirlerdeki herkes katledilerek, diğer bir çok şehrin savaşmadan teslim alınması sağlanmıştır. 
 
 
Rus Ordusu Elit Ağır Süvarileri…
 
 
 
 
 
 
 
     Rus ordusunda ise sayıları birkaç düzineden 3-5 bine kadar çıkabilen elit ağır süvariler vurucu güç konumundaydı. Bunlar devamlı savaş tecrübesine sahip askerlerdi. Nispeten daha genç yaştakiler okçu hafif süvariler olarak değerlendirilmekteydiler. Elit ağır süvariler gerek step-bozkır taktiklerini gerekse Avrupa tarzı savaş taktiklerini iyi ölçüde kullanabilmekteydi. Kılıç – mızrak – savaş baltası – meç ve hançerler kullandıkları başlıca silahlardı. Bunlara ilaveten, korunma amacıyla zincir zırhları ve suratlarında yüz maskeleri mevcuttu. Yüz maskeleri surat ve boyun kısımlarını korumaktaydı. Ayrıca atları savaş zamanlarında zırhlı olurdu.
 
 
Kuman (Kıpçak) Askerleri…
 
 
 
 
 
 
 
     Ruslar savaş dönemlerinde kontrolleri altındaki yerleşim birimlerinden milis talep edebiliyorlardı. Bunlara “Kara İnsanlar” denmekte ve silahlarını knezlikler vermekteydi. Milisler özellikle kısa mızraklarını modern savaş süngüleri gibi kullanırlarken, piyadeler içerisinde kalkan – kılıç ve yay ile teçhiz edilmiş askerler bulunuyordu.
 
 
Kuman (Kıpçak) Başbuğu ve Bir Kuman (Kıpçak) Kadın Savaşçısı…
 
 
 
 
 
 
      Kumanlar ise Batı Asya steplerinin önemli savaşçıları arasındaydı. Silahları, zırhları ve savaş teknikleri Moğollara benziyordu. Çok iyi ata biniyorlar, arbaleti (Tatar Yayı) etkin biçimde kullanıyorlardı. Kılıç ile beraber cirit ve mızrakla donanmışlardı. Savaş dönemlerinde vücutlarının önlerini ve arkalarını koruyacak zincir zırhlı yelekleri giymeyi ihmal etmezlerdi. Bazen miğferlerine eklenmiş yüz maskeleri de bulunabiliyordu. Kuman ordusunun belki de en ilginç özelliği kadın unsurunun etkinliğiydi. Kadınlar orduda hatrı sayılır derecede yer alabiliyorlardı.
ALINTI

BOZKURT ve T ÜRKLÜK

Bozkut’un ne anlama geldiği -yani “totem”mi, “ongun”mu, “sembol”mü olduğu- tartışmaları yeni değildir. Bu konu, popüler yayın organlarında olduğu kadar bilim dünyasında da günümüze kadar tartışıla gelmiştir. Bu yazımızda totem, ongun, sembol kavramları üzerinde durarak konuyu genişletmeye çalışacağız.
Bir kısım bilim adamları (tarihçiler, din tarihçileri, sosyologlar ve edebiyat tarihçileri)(1) Bozkurt’un totem olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bozkurt’un “totem” olduğu iddiası, başlıca şu delillere dayandırılmaktadır:
1- Türklerin Bozkurt’a saygı duyması ve onu ata olarak tanıması,
2- Câmiü’t-tevârih’te 24 Oğuz boyundan söz edilirken her boy için bir kuşun ongun olarak belirtilmesi,(2)
3. Orta Asya’da yaşayan Türkler arasında 19. yüzyılda yapılan araştırmalarda put-fetiş olarak adlandırılan eşyalara rastlanması.(3)
Gerçekten, Türk destanlarında Bozkurt (Gök Böri)’tan, Türk soyunun devamını sağlayan bir ata (veya ana) olarak bahsedilmektedir. Göktürk Destanı’nda, düşmanın ellerini ve ayaklarını kestiği son Türk gencinin Bozkurt tarafından kurtarılması ve aynı Bozkurt’un Türk neslinin devamını sağlaması(4) dikkat çekicidir. Türkler, Bozkurt’u ilk ataları olarak kabul etmişler ve ona saygı göstermişlerdir. Acaba, Bozkurt’a gösterilen saygı, onun totem olduğu, dolayısıyla Türklerin totemizme bağlı oldukları anlamına mı gelmektedir?
İlkel toplumlara özgü bir inanç sistemi olan totemizmin esası, tabiatın bir şifre sunması ve toplumun da bundan hareket ederek bir mesaj vermesidir. Bir başka tanım da şudur: “Bazı toplumlarda fert veya fert grupları ile bir hayvan, bir nesne, canlı yaratık grubu veya fenomenler topluluğu arasındaki ilişkiye dayanan inançlar ve ibadetler bütünü.”(5)
Totemcilikte her klanın bir veya birkaç totemi vardır ve klan üyeleri bu totemler için âyin yapar veya yasaklar koyarak bunlara uyarlar.(6)
Totemciliğin diğer belli başlı karakteristik yönleri şunlardır:
Totemciliği benimsemiş topluluklarda her klan tarafından ata olarak tanınan ayrı ayrı hayvanlar vardır. Klanların mensupları, tapındıkları totemin adıyla anılırlar. Dokunduğu her şeyi kutsallaştıran “mana” (gizli bir kuvvet) anlayışı, totemciliğin ayırıcı özelliklerinden biridir. Tanrı fikrine ve ruhun ebedî olduğu tarzında bir anlayışa totemcilikte tesadüf edilmez.(7)
Totemcilikte hukukî bakımdan mülkiyet ortaklığı, aynı toteme bağlı olanlar arasında akrabalık ve ana hukuku yürürlüktedir. Ekonomik bakımdan ise avcılık ve devşirmecilik geçerlidir. Ayrıca, sadece hayvanlar değil, bir taş parçası, yağmur suyu, ağaç gibi varlıklar da totem olabilmektedir.
Türklerdeki yaşayışın sosyal, hukukî ve ekonomik yönleri ile totemcilik arasındaki farklar ise şöyle belirtilebilir:
Türkler, klanlarının adları ile anılmazlar; her ailenin ve her ferdin kendine özgü ayrı adı vardır. Totem, klanlar arasında ayırıcı bir rol oynarken, meselâ kurt efsanesi Türkler arasında birleştirici, toplayıcı niteliktedir. Türkler, ruhun ölmezliğine yani ebedî olduğuna inanırlar(8) ve “mana” telâkkisine de sahip değillerdir. Hukukî açıdan: Türk ailesinde baba hukuku ağırlık taşımaktadır(9), ortak mülkiyet yerine özel mülkiyete önem verilmektedir. Totemcilikteki totemden gelen akrabalık yerine kan akrabalığı câridir. Ekonomik bakımdan: Avcılıktan çok hayvancılık ve tarım çevresinde gelişen bir ekonomik hayat söz konusudur.(10) Türkler, yerlerin ve göklerin sahibi tek Tanrı’ya inanırlar.(11)
Bütün bunların gösterdiği gibi, Türklerin dinî inancı totemcilik esasına göre gelişmemiştir. Totemciliğin bulunmadığı bir toplumda totemin de bulunmayacağı açıktır. Totemcilik başlı başına bir sistemdir ve totem de ancak bunun bir parçasıdır. Bu bakımdan, kurt’un totem olarak tanınması Türk toplumu için imkân dahilinde değildir. Esasen, totemcilik ilkel toplumlara özgü bir inanç sistemidir. Türkler ise, ilkel bir toplum olma vasfını tarihin karanlık dönemlerinde aşmışlar, Hun ve Göktürk dönemlerinde ileri bir toplum seviyesine yükselmişlerdir.
Bu sebeple, Bozkurt’a gösterilen saygının totemcilikle, Bozkurt’un da totemle bir ilgisi bul unmamaktadır.
Câmiü’t-tevârih (tarihlerin toplamı) adlı eserde, Oğuzların 24 boyunu temsil eden ongun kuşlarına işaret edilmesi, Türklerde ongun yani totem bulunduğuna delil sayılmıştır.
Câmiü’t-tevârih, İlhanlı veziri Reşidüddin’in başkanlığında telif olunmuş bir dünya tarihidir. Bu eserde Türklerin ve Moğolların tarihi, Reşidüddin tarafından kaleme alınmıştır. 14. yüzyıl başında yazılmış olan Câmiü’t-tevârih, Moğol kültür çevresinin izlerini taşımaktadır. Ayrıca, İlhanlıların henüz girdikleri İslâmiyetin etkileri de eserde hissedilmektedir. Meselâ, daha önceki yüzyıllarda Uygur alfabesiyle yazıya geçirilmiş olan Oğuz Destanı(12), Câmiü’t-tevârih’te Bozkurt motifinden arındırılarak, yani bir bakıma tahrif edilerek yer almaktadır.(13) Bu bakımdan, Reşidüddin’in Oğuz Türklerine ongunlar (totemler) atfetmesini ihtiyatla karşılamak lâzımdır.
Türk kültür tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Divânü Lûgati’t-Türk’te (11. yüzyıl), Oğuz boylarını temsil eden kuşların (damgalar aynen bulunduğu hâlde) ongun olarak yer almaması dikkat çekicidir.(14) Bu durum, Oğuz boylarına ongunlar atfedilmesinin daha sonraki dönemin eseri olduğunu göstermektedir. “Ongon” deyimi de Moğol kültür etkisine bir başka işarettir.(15) Kelimenin kökü olan “ong” Türkçede uğur, doğru, sağ taraf anlamlarına gelmektedir.(16) Ancak, bu kökten türetildiği anlaşılan “ongon” deyimine ise Moğol döneminden önceki Türk kültür eserlerinde rastlanmamaktadır.(17) Şu hâlde, Türklerin ongun (totem) kavramına yabancı olduklarını, bu deyimin geç dönemdeki Moğol etkisiyle Oğuz (Türk) boylarına izafe edilmiş olduğunu söyleyebiliriz.
Türklerin aksine Moğollar, bir orman kavmi olarak asalak ekonomiye, sahip, ana hukukunun(18) ve totem anlayışının geçerli olduğu yani totemizmin bütün unsurlarının bulunduğu bir topluluktur. İlhanlı Devleti, ana merkezden uzakta kurulmuş olmasına rağmen, Moğol kültür unsurlarını büyük ölçüde muhafaza etmekteydi. Ayrıca, Türk ve İslâm kültür çevrelerinin etkisine gittikçe daha büyük ölçüde girmekteydi. Bu üç kültürün birbirleriyle karıştığı bir dönemde Moğol totem telâkkisinin Türklere de yakıştırılmış olmasında yadırganacak bir taraf yoktur.
Ongun kuşlarının Tarih-i Âl-i Selçuk (15. yüzyıl, Yazıcıoğlu) ve Şecere-i Terâkime (17. yüzyıl, Ebû’l-Gâzi Bahâdır Han)(19) adlı eserlerde de yer alması fazla bir şey ifade etmemektedir. Çünkü her iki eser de Câmiü’t-tevârih’ten yararlanılarak kaleme alınmıştır.
Nihayet, Türklerin Asya Hun Devleti döneminden itibaren kayıtlara geçirildiği şekilde Gök Tanrı dinine mensup oldukları bilinmektedir.(20) Daha eski dönemlerle ilgili olarak bir tez ileri sürebilmek için yeterli bilgiye sahip değiliz. Ancak -fazla ilmî değeri olmayan- bazı varsayımlarda bulunmak kabildir. Totemizm anlayışının, oldukça erken dönemde Türker arasında yaygın olduğu faraziyesi bunlardan biridir. Bu anlamda, totemcilikten kalma bazı izlerin sonraki dönemlere intikal etmiş olabileceği ileri sürülmüştür.(21) Bozkurt’un da başlangıçta totem olabileceği, ancak zamanla bu vasfını kaybederek yeni bir kimliğe büründüğü düşünülmüştür. En azından, Hunlar ve hele Göktürkler dönemlerine gelindiğinde Bozkurt’taki totem niteliğinin tamamen kaybolduğu belirtilmiştir.
•••
Orta Asya’da yaşayan bazı Türk boyları arasında 19. yüzyılda yapılan araştırmalarda keçeden ve hayvan postundan yapılmış bazı eşyalara rastlanmıştır. Bu eşyalara dinî bir anlam atfedilerek put-fetiş şeklinde niteleme yapılmıştır. Ayrıca, totemcilikteki şuringa ile benzerlik kurularak Türklerde totemciliğin izleri aranmıştır.
Öncelikle, belirli ve dar bir çevredeki buluntuların, bütün bir millete ve onun uzun geçmişine mal edilmesi, eski kültürüne bu yönde anlamlar yüklenmesi yanlış bir metoddur. Bu bakımdan, üzerinde ciddiyetle durulmasını gerektirmeyebilir. Ancak, bu vesile ile Türklerde töz (tös) anlayışına ve atalar kültü meselesine temas edilmesi ve konunun bir de bu açıdan aydınlatılması yararlı olacaktır.
Fetiş, sahibine uğur getirdiğine ve tabiat üstü özelikler taşıdığına inanılan nesneye veya hayvana verilen addır. Bu kelimeden türetilen fetişizm ise, ilk olarak Batı Afrika halklarının dinini ifade etmek için kullanılmıştır ve animizm ile bağlantısı vardır. Esas itibariyle, dinî bir dünya görüşüne, yani dünyanın büyü açısından ele alınışına bağlıdır. Ancak, fetişizmin Orta Asya toplulukları arasında geçerli olduğuna dair deliller bulunmamaktadır. Buna karşılık, Türklerde töz kavramı gelişmiştir. Töz, felsefede “değişen nesnelerin hiçbir değişikliğe uğramayan kısmı” olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde halk arasında temel, esas anlamlarında kullanılmaktadır. “Aynı cinsin fertlerinin gerçek bir varlık gibi düşünülen ortak mahiyeti” olarak da tarif edilebilir. Töz kelimesi, anlam bakımından asıl, kök, menşe demektir. Uygur ve Çağatay lehçelerinde de bu anlamını korumuştur. Yakutlarda ise töz’e tangara denilmekteydi. Altaylılar ise koruyucu ruhlara tös derlerdi.(22) Türkler, atalarının tasvirlerini yapıp saklarlardı. Böylece ataların ruhları somut bir hâtıra hâline getirilirdi.
Türklerdeki atalar kültü gereği gibi tanınmadığı için tözler “Çin kaynaklarında “tanrıların tasvirleri” olarak bildirilmektedir. Bir kısım araştırmacılar da bu kayıtlara dayanarak, tözlerin fetiş olduğu sonucuna varmışlardır. Halbuki Türklerin puta taptıklarına dair hiçbir belgeye rastlanmamıştır.(23)
Türklerde baba hukukunun geçerli olduğunu belirtmiştik. Bunun din alanındaki belirtisi ise ölmüş büyüklere ve atalara saygı gösterilmesidir. Ata ruhlarına kurban kesilmesi, atalarla ilgili hâtıralar taşıyan kutsal mağaralarda törenler tertiplenmesi atalar kültünün tezahürleridir. Ancak, başka kavimlerde de görülen atalar kültünde ölmüş büyüklerin zamanla yarı ilâh sayılmaları gibi aşırılıklar Türklerde görülmemiştir. Türkler töz’e ilâhî bir mânâ yüklememişler, buna karşılık onu ölmüş büyüklerinin (erkek veya kadın) hâtıralarını canlı tutacak bir sembol olarak görmüşlerdir.(24) Bu bakımdan Moğollardaki ongon deyimi ile Türklerdeki töz deyimi arasında da farklılıklar bulunmaktadır. Her iki deyim tam olarak örtüşmemektedir.
13. yüzyılda Budist uygurların tapınaklarında bu tözlerden bulunuyordu. Halbuki Uygurların totemcilikle hiçbir ilgileri yoktu. Uygurlar, tözleri hiç şüphesiz Tanrı tasviri olarak değil, ölen yakınlarının sembolü olarak yapıp tapınaklarında saklıyorlardı.
Ebû’l-Gâzi Bahâdır Han da, eserinde, tözlerle ilgili olarak “bir kimsenin yakını öldüğünde onun suretini yapar ve evinde saklardı” şeklinde bir ifade kullanmaktadır.
Fetiş olduğu ileri sürülen tözlerin aslında ataların tasvirinden ibaret ve atalar kültünün bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Yani töz’lerin fetişle, totemle, ongunla ayniyeti bulunmamaktadır. Tözler arasında görülen Bozkurt tasvirleri de bu bakımdan totem olarak nitelendirilemez. Bu tasvirler, ata olarak kurt’a duyulan saygının sembolleştirilmesidir.
Totem konusunda son olarak şunu da belirtmeliyiz: Oğuz Kağan Destanı’nda Bozkurt, Oğuz’u sefere teşvik etmekte, sefere çıkınca da ona ve ordusuna yol göstermekte, yani rehberlik yapmaktadır. Bu rehberlik işlevi, Oğuz’un cihan devletini kurmasıyla sona ermekte ve bir daha Bozkurt’tan bahsedilmemektedir.(25) Bozkurt totem olsaydı bir görevi yerine getirdikten sonra kaybolmaz, süreklilik gösterirdi.
•••
Şimdi şu soruyla karşılaşıyoruz: Bozkurt (veya kurt) totem olmadığına göre Türklerde neyi ifade etmektedir?
Türk destanlarındaki Bozkurt motiflerinin incelenmesinden çıkan sonuç şudur: Bozkurt, Türkler tarafından kurtarıcı, neslin devamını sağlayıcı (ilk ecdat) ve yol gösterici (rehber) olarak kabul edilmekte ve bu sebeplerle büyük saygı görmekteydi. Bu saygı, çeşitli sembollerle ifade edilmekteydi: Bazen bir töz olarak, bazen Oğun Kağanın buyurduğu gibi (Kök Böri bolsungıl uran=Bozkurt savaş nâramız olsun) savaş haykırışı, bazen gönderin tepesine konulan altın kurt başı heykelciği ile.
Özellikle gönderinde kurt başı bulunan bayraklar, tuğlar dikkat çekicidir. Kurt başı, hâkimiyet ve bağımsızlık sembolünün bir parçası hâline gelmiş görünmektedir. Batı Göktürkleri, bayrak gönderinin ucuna bir dişi kurt başı takarlardı. “Çin İmparatoru, elçisini Tardu Kağana (İstemi Yabgu’nun oğlu ve Batı Göktürklerinin kağanı. A.D.) yollayarak ona kurt başlı bir gönder armağan etti. Böylece kendisine (Doğu Göktürklerinin hükümdarı Işbara Kağandan A.D.) daha fazla saygı duyulmasına ve daha fazla pâye verilmesine gerek olduğu anlatılmak istendi”.(26)
Kurt başlı gönderlerin Göktürklerden sonra da önem taşıdığı anlaşılıyor. Çin İmparatoru, ucunda kurt başlı olan dört bayrağı 638’de Tarduşlara göndermişti. Uygur kağanının da Çin askerî valisi Tzu-i’ye kurt sancağı önünde baş eğdirdiği kaynaklarda belirtiliyor.(27)
Manihaist Kuça Uygurlarının tapınaklarındaki duvar resimlerinde kurt başlı kargı ve bayraklar görülmektedir.(28) Yine eski duvar resimlerinde, elinde kurt başlı bayrak bulunan Türk hükümdarı ve kurt başlı bayrak taşıyan asker resimleri bulunmaktadır.
Bütün bunlar, Bozkurt’un -hukukî nitelik de taşıyan- semboller olduğunu açıkça ifade etmektedir. Esasen, tarihî kayıtların başından, yani Hun çağından itibaren Bozkurt’un dinî nitelik taşımadığı, dinî bir sembol (totem veya ongun) olmadığı bellidir. Bu sayededir ki, Türklerin girdiği çeşitli dinlerle bir tezat teşkil etmemiştir. Çünkü, millî bir sembol olarak Bozkurt, dinlerle aynı kategoride yer almamaktadır. Onun için, dinî inanışla Bozkurt arasında bir karşıtlık bulunması söz konusu olmamıştır. Bunun dışındaki iddialar ilmî bir değer taşımamaktadır

%d blogcu bunu beğendi: