GERÇEK MÜSLÜMAN NASIL OLMALI

 

BU GÜNLERDE HEPİMİZİN O KADAR İHTİYACI VARKİ HELAL HARAMA.SEVAP GÜNAHA.YALAN DOLANA KARIŞMIŞ DURUMDA

Kur’an Ahlakıyla Ahlaklanmış Bİr Müslüman Nasıl Olmalı?

Kuranı Kerimden öğrendiğimize göre Kurana ahlakı ile ahlaklanmış bir Müslümanın başlıca özellikleri şunlardır.

1- Allah’ın birliğine ve ondan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (sav)’in Allah’tan getirdiği şeylerin hepsine kesin ve tereddütsüz bir şekilde inanır ve dili ile bunları ikrar eder, söyler.
2- Allah’ın emreylediği ve Hazreti Muhammed (sav)’inde gösterdiği şekil üzere namazını kılar, orucunu tutar, zenginse malının zekatını verir, zenginse hac görevini yerine getirir.
3- Yetimlere, yoksullara, muhtaçlara, yakınlarına, yolda kalmışlara malıyla canıyla gücü yettiği kadar seve seve yardımda bulunur.
4- Tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik göstermez, Allah’a itimad eder.
5- Felaketleri metanetle karşılar, bunları başarıyla atlatabilmek için bütün gücünü sarfeder ve nihayet çaresizliğe karşı sabır ve tahammül gösterir. Allah’tan ümidini kesmez.
6- Ana ve babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak söz ve işlerde bulunmaz.
7- Verdiği sözü mutlaka yerine getirir. Her ne surette olursa olsun emanete hıyanet etmez.
8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi en iyi bir şekilde yapmaya çalışır.
9- Müslüman dünyanın en temiz insanıdır. Bedenini, üstünü başını, oturup kalktığı yeri, yiyeceğini, giyeceğini, evini barkını, caddesini sokağını tertemiz tutar; kafasını kötü fikirlerden, kalbini fena huylardan, dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Cismen ve ruhen temizliği ile herkese örnek olmaya çalışır.
10- Allah’ın ve Peygamberin emirlerine itaat eder ve ahlaki vazifelerini eksiksiz olarak yapar.
11- İnsanlar arasında fesad çıkarmaz, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır.
12- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve ortaya dökmez. Nefsini içkiden, kumardan, uzak ve pak tutar. Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez. Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz.
13- Kötülüğün, hayasızlığın her türlüsünden, gizlisinden açığından, büyüğünden küçüğünden sakınır. Halkın iyiliğine çalışır.
14- Özü sözüne, sözü özüne uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile olsa, hak ve adaletten ayrılmaz.
15- Düşmanlarına karşı da adaleti, insafı elden bırakmaz, onların düşmanlıkları dolayısıyla adaleti çiğnemez.
16- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalancı şahitlik yapmaz. Haksızlığa karşı nefret duyar.
17- Alçak ve süfli arzulara uyarak doğru yoldan sapmaz, kötülerle düşüp kalkmaz.
18- İsraftan ve cimrilikten sakınır. Ne eliyle, ne de diliyle hiçbir kimseyi incitmez.
19- Komşularını çok sayar ve onları hiçbir surette gücendirmez.
20- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur.
21- Öfkelerini yenerek kusur ve kabahatleri affeder, intikam sevdasına düşmez.
22- Bir kötülük işlemek ister veya bir haksızlık yapacak olursa, hemen Allah’ı hatırlayarak Ondan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman olur.
23- Her iyi işe arka çıkar, maddi ve manevi yardımda bulunur. İnsanlara iyiliği tavsiye eder, fenalığa ve zulme asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten çevirmeye çalışır.
24- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir, kin gütmez, kimseye haset etmez, herkese faydalı insan olmaya özen gösterir.
25- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder, ilim ve hüneri, hikmet ve hakikati nerede bulursa alır ve bunda taassup göstermez.
26- Müslüman tembel değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışır. Her iki vazifesini de eksiksiz yapar.
27- Allah yolunda, millet ve memleket uğrunda elinden gelen fedakarlıktan, yerine göre canını feda etmekten çekinmez.
28- Yapacağı bir işin önünü, sonunu düşünmeden hatıra gelir gelmez yapmaya kalkışmaz, ibadetinde acele ederek eksik bırakmaz, hayırlı işlerde geriye kalmayıp daima ileri koşar.
29- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların iyiliğine çalışır, Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını gidermeye özen gösterir, cenazelerine gider, kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar, küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur, azamet ve kibir göstermez.
30- Bütün müminleri kardeş bilir ve başkalarının hayatlarını, haklarını kendisinin ki gibi muhterem tutar.
31- Kimse ile alay etmez. Başkalarına kötü lakap takmaz. Dilini gıybetten, iftira etmekten, yalan söylemekten ve her türlü kaba ve çirkin sözlerden muhafaza eder.
32- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya çalışır, üç günden fazla dargın durmaz.
33- Bütün varlık alemine sevgi ile bağlanır. Sevdiklerini Allah için (karşılık beklemeksizin) sever, sevmediklerini de Allah için sevmez.
34- İşlerinde tereddütlü ve evhamlı olmaz, bir işin olması için elinden gelen bütün gayreti, çabayı, çalışmayı gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eder.
35- Allah ve Peygamber sevgisini her şeyden üstün tutar. Allah sevgisi ve korkusu onun bütün vücudunu kaplar.
36- Her ne surette olursa olsun şüpheli şeylerden sakınır.
37- Bir Müslüman için en büyük gaye, hakiki bir Müslüman olmaya çalışmak, İslam’ı en güzel şekilde yaşamak ve yaşatmak ve bu surette bütün insanlara örnek olmaktır.
Bu huylarla gidiş, Allah’ın emri, Peygamberin yoludur. Müslüman bu yolun yolcusudur. Nezih ve pak bir yaşayışla dünya hayatını faydalı bir insan olarak tamamlar. İmanla, kalb huzuru ile Allah’a kavuşur. Onun tükenmez ve sonsuz nimetlerine ulaşır
alıntı

HZ.İSA ve HZ.MUHAMMED(sav)

Allah Herşeyden Önce Hz. Muhammedin Ruhunu Yarattı

İsa, aşağıda kendisini bekleyen sekiz havarisinin yanlarına vardı ve dört tanesi bu sekiz taneye bütün gördüklerini anlattılar; o gün hepsinin kalbinden îsa ile ilgili tüm kuşkular silindi, yalnız hiç bir şeye inanmayan Yehuda îskariyot hariç. îsa, dağın eteğinde bir yere oturdu ve ekmekleri olmadığından, hepsi dağ meyveleri yediler.
Sonra Andreas dedi: «Bize Mesih hakkında çok şeyler söylediniz, bu nedenle, lütfen bize her şeyi açıkça anlatın.» Ve aynı şekilde diğer havariler de kendisine rica ettiler.
Bunun üzerine İsa dedi: «Çalışan herkes, tatmin olacağı bir gaye için çakşır. Bu bakımdan size söylüyorum ki, Allah, kendinde hiç bir noksanlık olmadığı için tatmin olma ihtiyacı duymaz. Zaten O’nun kendinde kemal vardır. Ve işte, çalışmak dileğiyle O, her şeyden önce, yaratıklar Allah’ta rıza ve doygunluk bulsunlar diye, kendisi için tüm (kâinatı) yaratmaya karar verdiği Elçisi’nin ruhunu yarattı; ki, kulları olarak tayin ettiği tüm yaratıklarından elçisi haz ve sevinç duysun. Ve bu nedenle işte her şey bilip gördüğünüz gibi oldu. Ama O neden böyle olmasını diledi?
«Bakın, size diyorum ki; her peygamber geldiği zaman, yalnızca bir kavme Allah’ın rahmetinin işaretini götürmüştür. Ve sözleri de gönderildikleri insanların ötesine uzanmamıştır. Fakat, Allah’ın Elçisi geleceği zaman, Allah O’na kudret ve rahmetinin sonuymuş gibi verecek, o kadar ki, akidesini alacak olan tüm dünya kavimlerine rahmet ve selâmet götürecektir. Dinsizler üzerine güçle gidecek ve putatapıcılığı ezecek, o kadar ki, şeytan’ı kahredecektir; çünkü, Allah İbrahim’e böyle va’d etmiştir: «Dikkat et, senin soyunla yeryüzünün tüm kabilelerini kutsayacağım. Ve sen, Ey İbrahim, nasıl putları parça parça etmişsen, senin soyun da böyle yapacaktır.»
Sonra şöyle soruldu: «Ey muallim, bu va’d kime verilmiştir, söyle bize; çünkü, Yahudiler «îshak’a» diyorlar, îsmaililer ise, «İsmail’e.»
îsa cevap verdi: «Davud kimin oğluydu ve hangi soydandı?»
Cevap verildi: «îshak’ın; çünkü, îshak Yakub’un babasıydı, Yakub da soyu Davud’a varan Yahuda’nın babasıydı.»
Sonra îsa dedi: «Öyleyse, Allah’ın elçisi geleceği zaman, hangi soydan olacaktır?»
Havariler cevap yerdiler: «Davud’un (soyundan).» Bunun üzerine Isa dedi: «Siz kendinizi aldatıyorsunuz; çünkü Davud, şöyle söyleyerek, ona ruhundan rab (efendi) der: Allah rabbına, «Ben düşmanlarına senin ayak taburen yapıncaya kadar sağ yanımda otur» dedi. Allah düşmanlarının ortasında rablık kazanacak olan asanı gönderecektir. «Eğer, sizin Mesih dediğiniz Allah ‘in Elçisi Davud’un oğlu ise, Davud O’na nasıl «rab» der? Bana inanın, size söylüyorum ki, va’d İsmail’e yapılmıştır, İshak’a değil.»

. “Allahın Elçisi Muhammed Yaratılan Hemen Her Şeye Mutluluk Getirecek Bir Nurdur”

Bunun üzerine havariler dediler: «Ey muallim, Musa’nın kitabında böyle, yani va’dın îshak’a yapılmış olduğu yazılıdır.»
îsa, ah ederek cevap verdi: «Öyledir, ama onu Musa yazmadı, Yuşa da yazmadı onu Allah’tan korkmayan hahamlarınız yazdı.

YARMUK SAVAŞI

YERMÜK [YARMUK] SAVAŞI (M.S. 636)

 
     
     Hz. Muhammed döneminde İslam dininin hızla yayılmasıyla birlikte müslümanlar bu dini farklı coğrafyalara taşıyabilmek için planlı bir fetih siyaseti güttüler. Farklı kabile ve aşiretlerin birleşmesiyle oluşan İslam orduları Arap Yarımadası dışına çıkarak Bizans İmparatorluğu sınırlarındaki Suriye’ye kadar ilerlediler. Aynı dönemde Bizans ve Pers İmparatorluklarının uzun dönemli bir savaştan çıkmış olmaları bu iki devletin önemli ölçüde güç kaybetmelerini de beraberinde getiriyordu. Ayrıca Bizans İmparatorluğu içindeki mezhep kavgaları kendi açılarından diğer önemli bir handikaptı.
 
 
Yermük Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafi Yapısı…
 
 
 
 
 
 
     Böyle bir ortamda müslümanlar Suriye üzerine saldırı başlattılar. Suriye içlerindeki yerel halkın da desteğiyle Suriye topraklarının bir bölümü ele geçirildi ve Şam civarındaki Roma garnizonları kuşatıldı. Olayları haber alan Bizanslılar müslümanların saldırılarını bertaraf etmek amacıyla Antakya’da büyük bir ordu toplayarak Şam üzerine sefer hazırlıklarını tamamladılar. Müslümanların büyük bir Bizans gücünün Şam üzerine yürümekte olduğunu haber alması çok uzun sürmedi. Başlangıçta Amr Bin As, Ebu Süfyan, Ebu Ubeyde Bin Cerrah ve Şurabbil Bin Hasane Suriye’nin fethi için müstakil kuvvetler biçiminde görevlendirilmişti. Bizans kuvvetlerinin 200 000 kişilik bir güce ulaştığı görülünce Halid Bin Velid de Suriye’deki İslam ordularına katılması için emir aldı.
 
 
     Bölgeye intikal eden Halid Bin Velid, İslam ordularının dört ayrı birim olarak savaşmasının getireceği dezavantajları sezince diğer komutanlar ile görüşerek ordunun gücünün dağıtılmaması gerektiğini, düşmanın sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olması nedeniyle İslam ordularının yek vücud bir biçimde savaşmasının daha münasip düşeceğini belirtti. Halid Bin Velid’in askeri öngörü ve yeteneklerini gayet iyi bilen diğer komutanlar onun planlaması dahilinde cenk etme konusunda fikir birliğine vardılar.
 
 
 
İslam Ordularının Arap Yarımadası Dışına Çıkarak Suriye Önlerine Kadar Gelmeleri…
 
 
 
 
 
 
 
 
     Halid Bin Velid savaşta avantajlı bir pozisyon sağlayabilmek için ordusuna Şam’dan çekilmelerini ve Golan tepheleri civarındaki Yermük Nehri boyunca mevzi almalarını emretti. Ayrıca dağınık biçimde bulunan diğer Arap birliklerine Yermük’te toplanmalarını işaret etti. Halid Bin Velid’in emrindeki askerlerle beraber İslam ordularının sayısı 40 000’i geçiyordu.
 
 
     İslam ordularının belkemiğini Bedeviler oluşturmaktaydı. Bedeviler at ve deve üzerinde seyahat eden mobilize kimselerdi. Ordunun süvari kesmi özellikle atlı okçu sınıfındaki askerlerdi. Bizans süvarileri gibi ağır zırhlı ve mızraklı askerlere benzememekle birlikte, onlardan çok daha hareketliydiler. Piyade sınıfı düşman ordusunun saflarını bozabildiği takdirde etkinlikleri artmaktaydı. Aşiret lidelerinin emri altında küçük gruplar halinde savaşmaları en önemli özellikleriydi. Binekli oldukları kadar yaya olarak da savaşabilmekteydiler ve Avrupalı atlı süvarilerin aksine yaya olarak savaşmaktan gocunmuyorlardı.
 
 
     Müslümanlar çöllerdeki bazı lojistik sıkıntılardan ötürü genelde 5000 – 12 000 askeri barındıran güçteki ordularla muharebe ederken Yermük’te Bizans ordularının devasa boyutu karşısında bazı kalıpların aşılması gerekiyordu. Bu sefer ordu 40 000 civarındaki bir mevcutla Suriye önlerinde toplanılmıştı ve askerlere et-süt sağlayan sürülerle ilgilenmek, yaralılara bakmak ve hatta kimi zamanlarda muharebelere katılmak için kadınlar ve çocuklar da orduya eşlik ediyordu.
 
 
 
İslam Ordularının Savaş Unsurları…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
     Bizans ordusu ise eski Roma tipi örgütlenmelerden farklı bir yapılanma içerisine girmişti. Ordu artık paralı askerlerden ve nüfuzlu kimselerden ziyade ekseriyetle eğitimli piyade ve süvarilerden meydana geliyordu. 300 veya 400 kişiden oluşan bir ana birim bir kont tarafından idare edilmekteydi. Piyadeler genellikle hafif zırhlı okçulardan mürekkepti. Süvariler ise metal miğfer ile birlikte zırhlı elbiseler giyer, kılıç taşırlardı. Hem yey hem de mızrak kullanırlardı. Büyük müfrezeler halinde manevra yapabilme kabiliyetine de sahiptiler.
 
 
     Buna ilaveten Bizans ordusu thema denilen birimlere ayrılmıştı. Themalardaki asker sayısı 2000 ila 18 000 arasında değişiyordu. Her bir themanın komutanına strategus denirdi.Themalara ek olarak tagmata adı verilen bir dizi birlik de bulunuyordu. Themalar imparatorluğun sınır bölgelerini koruyacak bir savunma gücü olarak düşünülürken, çoğunlukla süvarilerden oluşan tagmatalar ise saldırı düzenleyebilecek ya da gerektiğindethemaları destekleyebilecek bir güç olarak kabul edildi. Ayrıca hem themalarda hem de tagmatalarda müfettişler, levazım subayları, keşifçiler ve doktorlar yer alırdı.
 
 
     Bizans ordularının bir başka önemli özelliği de güçlü idari yapılarıydı. Ordunun eğitimini ve ordu içerisindeki yapılanmayı düzenleyen çok sayıda talimname bulunuyordu. Günümüze kadar ulaşan bu talimnameler savaşlarda her ihtimale karşı uygulanabilecek ayrıntılı talimatları barındırıyordu. Bilhassa Arap gayrınizami birliklerine karşı geliştirilen esnek taktikler bu talimatnameler içerisinde önemli yer tutmaktaydı.
 
 
 
Bizans Ordularının Savaş Unsurları…
 
(Soldan sağa; zırhlı süvari – asilzade kumandan – zırhlı piyade)
 
 
 
 
 
 
Gassani (Hıristiyan Arap) Askerleri
 
(Gassaniler Suriye civarlarında hüküm sürmüş, Yemen kökenli bir Hıristiyan Arap hanedanlığıydı. Bizans’a bağlıydılar ve savaşlarda onlara asker yardımında bulunurlardı.)
 
 
 
 
     Sasani ve Berberi Savaşçılar
 
(Bizans ordusu içerisinde Sasani ve Berberi askerler de mevcuttu. İllustrasyonda Sasani okçu süvarisi ile Berberi piyadesi görülmekte.)
 
 
 
 
 
     Suriye üzerine sefere çıkan Bizans ordusu Theodorus Trithyrius tarafından yönetilmekteydi. Bizans ordusu birbirinden göreli olarak bağımsız savaşan büyük üniteler şeklinde konuşlandırılmışken, Arap ordusu da benzer bir yapıya sahip olmakla birlikte her birimin başında bulunan komutan doğrudan Halid Bin Velid’in emir komutası altındaydı. Halid Bin Velid o güne değin pek görülmemiş biçimde ordusunu her biri 1000’er kişiden oluşan 38 bölüğe ayırdı ve merkezde 18, sağ ile son cenahlarda ise 10’ar bölük bıraktı. Merkez bölüğü Ebu Ubeyde Bin Cerrah, sağ kanadı Amr Bin As ve Şurahbil Bin Hasane, sol kanadı da Ebu Süfyan idare ediyordu.
 
 
     Arap atlıları intikal halinde olan Bizanslıları Golan Tepeleri’ne gelinceye kadar yol üzerinde sıkça taciz ettiler. Golan dağlık ve derin vadilerin bulunduğu, süvari harekatına fazla uygun olmayan bir coğrafyaydı. Bu nedenle ana Arap birimleri Yermuk Nehri’nin güney kıyıları boyunca mevzilenmeyi tercih ettiler. Bizanslılar ise nehrin kuzey kıyılarında mevzi aldılar ve bu iki ordu haftalarca mevzilerinde beklediler.
 
 
 
 
 
 
     Milattan sonra 636 yılının Ağustos ayına gelindiğinde İslam ordusu piyadeleri Bizans mevzilerine karşı saldırılarını sıklaştırdılar. Daha ziyade baskın tarzında gelişen bu saldırılarda amaç Bizanslıları provake ederek İslam ordularının üzerine çekmekti. Böylelikle İslam ordusu askerlerini kovalamaya çalışacak olan Bizanslılar daha önceden belirlenen yerlerde pusuya düşüreleceklerdi.
 
 
     Ufak çaplı olarak devam eden çatışmalar 16 Ağustos 636 günü Bizans ordusu askerlerinin İslam ordularının isteyeceği türden bir saldırı düzenlemesiyle ivme kazandı. İslam ordularını şafak sökmeden yakalamak isteyen Bizanslıların saldırısı Halid Bin Velid’in önceden nöbette tuttuğu gözcüler tarafından haber edildi. Geçen süreçte İslam ordularını sağ kanadı büyük darbe aldı ve hatta bozulmaya başladı. Fakat ordu içerisindeki kadın ve çocukların bile taş ve sapanlarla karşı koymasının askerleri cesaretlendirmesi ve Halid Bin Velid’in süvarilerle sağ kanada yardıma gelmesiyle Bizans saldırısı püskürtüldü.
 
 
İslam Orduları İçerisindeki Kadın ve Çocukların Bizans Kuvvetlerine Direnmesini Anlatan Bir İllustrasyon…
 
 
 
 
 
     Fiilen 15 Ağustos’ta başlayan savaş 19 Ağustos’a değin tarafların başarısız akınlarıyla sürdü. Sayıca üstün haldeki Bizanslılar karşılıklı çarpışmalar sonucunda İslam ordularının kaybettiği askerleri göz önünde bulundurarak bir barış görüşmesi önerdiler. Orduda savaşan insan sayısı giderek azalan müslümanların bu öneriyi kabul edeceklerini düşünüyorlardı. Ancak bu hareket bir anlamda Bizans ordusunun da savaşmaya gönüllü olmadığını da gösteriyordu. Askeri anlamda olduğu kadar siyasi anlamda da oldukça yetenekli bir komutan olan Halid Bin Velid bu niyeti anlayarak süvarilerini büyük bir saldırı başlatmak amacıyla topladı. Buna göre; İslam ordusu süvari birimleri Bizans süvarilerinin üzerine taarruz edecek, onları etkisiz hale getirdikten sonra destekten yoksun hale gelen Bizans piyadelerine karşı İslam ordusu piyadeleri ile bir kuşatma harekatı düzenleneyecekti.
 
 
 
Yermük Savaşı Savaş Alanı…
 
2. Gün
 
(Mavi renkle gösterilen kuvvetler İslam ordularını, kırmızı renkle gösterilen kuvvetler ise Bizans ordularını temsil etmektedir.)
 
 
 
 
 
 
 
4. Gün
 
 
 
 
 
 
 
 
 
6. Gün
 
 
 
 
 
 
 
 
     Halid Bin Velid bu düşüncesini 19 Ağustos gece yarısında uygulamaya karar verdi. Müslüman süvariler önce Bizans sol kanadına taarruz başlattı. İslam ordularının taarruzu sonucu Bizans sol kanadı dağılmaya başladı. Bu saldırıyı başlatırken Bizans ağır süvarisinin de yardıma geleceğini tahmin eden Halid Bin Velid, kendi süvarilerinin çabukluğunu kullanarak Bizans süvarisini önde karşıladı ve geri püskürttü. Bu esnada İslam orduları piyade unsurları mevzi aldıkları tepelerden akın akın inerek Bizans ordularını şaşkına çevirdiler. Aynı anlarda güneyden esmeye başlayan şiddetli rüzgarın oluşturduğu kum fırtınası Bizans atlılarının direncini kırmada yararlı oldu. Merkezden ve kanatlardan üst üste darbe yiyen Bizans askerleri kuşatıldılar ve geri çekilmeye başladı. Bir kısmı atlı ve develi Müslümanlar tarafından etkisiz hale getirilirken bir kısmı da bölgenin derin vadilerinin içinde kayboldu. Bizans başkumandanı Theodorus Trithyrius da savaş alanında ölenler arasındaydı.
 
 
     İslam ordularının zaferi sonucunda Bizans orduları teslim oldular. Halid Bin Velid muzaffer bir komutan olarak Şam’a girdi. Bu savaş Müslüman Arapların yerleşik imparatorluklara ve krallıklara karşı kazandığı  ilk büyük zaferdir. Bizanslıları devre dışında bırakan Araplar önce bölgenin zayıf durumdaki diğer devleti Sasanileri Kadısiye’de mağlup ederek İran’ın fethini kolaylaştırdılar. Akabinde başka bir İslam ordusu Mısır’a doğru ilerleyerek Berberi’leri İslamiyet ile tanıştırdı. Böylelikle Mısır’daki İslam etkisi hızla yayıldı. Kuzey Afrika’da başlayan etki ve fütuhat ise İslam dininin İspanya üzerinden Avrupa topraklarıyla tanışmasının önünü açacaktı. 
ALINTI

KURAN’I KERİM ve İLMİ KEŞİFLER III

Atomdan Daha Küçük Varlıklar

“….ne bundan daha küçük, ne daha büyük…” (Yunus:61) Bununla Kur’an atomdan daha küçük bir varlık olduğunu ifade etmektedir. Bu 17 nci yüzyıl insanını şaşırtan bir hakikattir, ama modern ilim adamları, bu hususun da gerçekliğini açığa çıkarmış durumdalar. Yine Kur-‘ân’da “..ve süratle gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalar.” (El /V raf:54) buyurulurken gecenin gündüzden hemen sonra nasıl geldiği açıklanmaktadır. Dünyanın yuvarlak olup ekseni etrafında döndüğünden habersiz eski insanlar için bu, bilinmeyen bir hâdise idi. Astronomik keşifler ise bu telakkinin doğruluğunu çoktan kabullenmiş durumdadırlar.

Hakikî adaleti, gerçek hürriyeti, dengeli musavâatı; hayrı, namusu, fazileti hatta hayvanâta varıncaya kadar her varlığa şefkati emredip; zulmü, şirki, haksızlığı, cehaleti, rüşveti, faizi, yalanı, yalan şehâdeti açıkça men eden biricik kitap Kur’an’dır.

Allah’ın Varlığı

Vahyi inkar eden anlayış, aslında Allah’ın varlığını inkara götüren bir düşünce zinciri elde etme gayretidir. Ancak modern ilim, bir vakıa olarak, bilim adamlarında Allah inancını kuvvetlendirmektedir. Bu inanç olmadan, sonsuz olan bu kâinatı açıklayabilmek mümkün değildir. Arkasında bir planlayıcısı olmaksızın, bu kâinat sisteminin ortaya çıkması da hayal edilemez. Muhakkak bir düzenleyicisi var kî, O da Allah’dır. Bizim aklımızca, kurucusu olmayan bir sistemi hayal etmek mümkün değildir. Kâinatın kurucusunun varlığına inanmak mantıksızlık değil, aksine bu sistemin bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmek mantıksızlıktır. Hakikat, İnsan aklının Allah’ı inkar edecek bir zihnî temele sahip olmayışıdır. Kainat bir çöp kutusu değil, bilakis esrarlı bir canlılığa sahip. Bu canlılık da ancak kâinatı yaratan ve idare etmekte olan kudretten çıkabilir. Bu sistem ve canlılığın, kazara oluşmuş kör bir madde ameliyesiyle olabilmesi mümkün değildir. Kâinat, tasavvuru mümkün olmayan bir derecede ahenk ve denge içindedir. Chadvash, “Her hangi bir insan, eğer kâinatın kazara meydana geldiğini iddia ediyorsa, bu ahengi nasıl ispatlayabilir?” diyor. (Allah’ın Varlığına deliller)

Ateistler, bu fevkalâde aklı, bu harikulade sistemi ve kâinata nüfuz eden bu ruhu kabul ediyorlar, ancak başka bir şekilde yorumlamaya çalışıyorlar. Yaratıcı ve idare edicinin bir sembol veya belirleyici bir özelliğini kendilerinde bulamıyorlar. Bunları “kör bir tesadüf” de görüyorlar.

Böyle bir anlayış “saçmalıktan” başka bir şey değildir, çünkü bütün bilimler hâlâ günümüze kadar, kâinatın fevkaladeliğini anlatan şeylerden kurulu bu büyük gerçeği hangi tesadüfün oluşturduğundan habersizdirler. Tesadüf faraziyesi, kâinatı açıklamak istediğimizde tamamen yanlış olur. Prof. Edwin Conglane diyor ki, “Hayatın bir rastlantı sonucu var olduğunu iddia etmek, matbaada kazara oluşmuş bir patlamanın sonunda büyük bir sözlüğün oluşmasını beklemek gibidir.”

Vahiy

“Ben de sizin gibi bir insanım ve bana Allah vahy etmektedir.”

Kur’an ve diğer semavî kitaplar, modern çağda vahiy açısından da tenkide uğramaktadır. Çağımızın rasyonalizmi, vahyi ilmî olarak ispatlanamaz bir hâdise olarak telakki etmektedir. Ateist düşünce, Allah’la insan arasında “bir haberleşme bağı” tahayyülüne muktedir olmadığından, vahyi inkar etmektedir. Bugün ise, bunu anlayabiliyoruz, çünkü bilinen gerçekler Allah’la insan arasında böyle bir bağın varlığını reddetmiyor.

İlmî araştırmalar, hayvanlarda insan gücü ve kuvvetinin ötesinde bir anlayış ve duyma kabiliyetinin mevcudiyetini göstermiştir. Meselâ, bir köpek, yakınından geçen bir hayvanın kokusunu duyma yeteneğine sahiptir. Bu yüzden köpekler, suç ve suçluların araştırılmasında kullanılmaktadır. Bazı hayvanların telapati gücü de vardır. Bir pervaneyi -kanatlı bir böcek- açık bîr pencereye bırakırsanız, çıkaracağı sesi, eşi, çok uzaklardan kendi özel sistemleri ile duyacaktır. Bu böceklerin diğer bir türü de çekirgelerdir. Çekirge, bacaklarını ve kanatlarını birbirine sürterek eşinin yarım mil öteden duyabileceği değişik bir ses çıkarır. Bu durumda, eşi-/// ni çağırmak İçin 600 frekanslı ses üretir. Eşi ise hareketsiz durduğu halde, bizim bilmediğimiz, ama erkek çekirgenin anladığı bir cevap verir. Böylece erkek çekirge dişisinin nerede olduğunu öğrenip onu kolayca bulur.

Özel duyu kabiliyetine sahip olanlar için, görülmez haberleşme metotlarının varlığı ihtimalini doğrulayan örnekler çoktur. Öyleyse Rabbinden, başkalarının anlayamadığı sesler duyduğunu söyleyen insan için garip olan nedir? Allah, seçilmiş insana, anlayışını ve vahye tahammülünü garantiledikten sonra, kendi hissettirici yoluyla haberlerini iletmiştir. Muşa badelerimiz ve tecrübelerimiz arasında hiç zıtlık gözükmemektedir. Telapati faktörünün insanı uyuttuğu, güldürdüğü veya ağlattığı bir hakikattir. Haberdar olmadığı söz ve düşünceleri kafasına getirebilmektedir. Telapati, sadece telapatici tarafından hissedilen aletsiz edevatsız bir hadisedir. Eğer bu mümkün ve gerçekse, Allah ile kulu arasında benzer bir hâdisenin vuku bulmasını nasıl imkansız diyebiliriz?

Ahiret

“Vakti geldiğinde, şüphesiz ki olacaktır.”

Kur’an’ın bizi inanmaya davet ettiği önemli noktalardan biri de ahi-ret gerçeğidir. Ahiret, içinde bulunduğumuz dünyadan başka bir dünyanın varlığı ve ebebî yaşayacağımız bir hayat mânâsına gelir, insanlar tekrar dirilecekler ve amelleri -iyi veya kötü-, her insanı ameline göre mükafatlandıracak olan Allah tarafından açıkça gözler önüne serilecektir.

Ölümden sonra hayatın imkânsız olmadığı kesindir, insan vücudu durmadan yenilenmektedir. Hemen akmış olan suyunu göremediğimiz, her zaman su ile dolu, akmakta olan bir nehre benzemektedir. Uzun zamandan beri mevcut aynı nehir olarak kalmasına rağmen, biteviye değişmektedir. Ancak su aynı kalmaz, değişir. Vücudumuz, yeni hücrelerin eskilerinin yerini almasıyla hiç bir eski hücrenin kalmadığı âna kadar sürekli bir oluşum halinde akan bir nehir gibidir. Bu durum, çocuklukta, gençlikte ve İleri yaşlarda hep devam eder. Bu dönemde hücre yenilenmesini hesaplarsak, her on yılda bir tekrarladığı neticesine varırız. Görünen maddî vücudun dejenerasyonu (bozulması) devam etmektedir, ama içinde insan değişmemektedir. Bilgisi, davranışları, hafızası, istek ve düşünceleri değişmiyor. Eğer insan, hücre dejenerasyon u y-la gerçekten dejenere olsaydı, hücrelerin ölümü ve yer değiştirmesinden etkilenecekti. Bu hakikat göstermektedir ki, “İnsan” veya “insan hayatı”, vücuttan farklı bir şeydir ve vücudun değişmesi ve dejenerasyonuna rağmen sabit kalmaktadır.

Eğer Ölüm “İnsan”ın imha edilmesi ise, vücutta vuku bulan her kimyevi değişme devresinden sonra insan ölmekte ve ölümden sonra yeni bir hayat sürmektedir, demek mümkün olacaktır.

Ahiretin, müminin bu dünyadaki hayatını düzenlemekteki rolü inkâr edilmez. Amellerimizin sürekli tesbit ve kaydedildiğinin şuurunda olduğumuzda, ahiret açısından değerlendirme daha net anlaşılır. İnsanın, hayatında kriter olarak rol alan üç şey vardır. Bunlar: niyet, söz ve amelleridir. Bunların üçü beraber ele alınır. Sarf ettiği her söz ve herhangi bir organı ile yaptığı her hareket, kaydedilmektedir ve her zaman bütün detayı ile nakledilebîlir.

ilmî araştırmalara göre, düşüncelerimiz bütünü ile muhafaza edilmektedir ve silmemiz de mümkün değildir, incelemeler, insan şahsiyetinin, sadece hisler ile sınırlı olmayıp, hislerin arkasına gizli şahsiyet faktörlerinin olduğunu göstermektedir. Freud bunlara şuuraltı hisler adını vermektedir. Çok az bir kısmı yüzeye çıkmasına rağmen şahsiyetin büyük kısmını bunlar oluşturur.

Psikologlar bugün umumiyetle bu teoriyi benimsemektedirler, ister iyi ister kötü olsun, insan zekâsında oluşan her şey, şuuraltı “tabula”sına (boş kağıt) kaydolmaktadır. Hiç bir zaman da silinmezler. Bu teoriyi ahiret gerçeği ile kıyasladığımızda, insanın bizzat varlığının, hayatındaki amelleri ve niyetlerine şehadet edeceğini anlamış oluruz.” “Biz gerçekten insanı yarattık, ve ruhunun ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona sah damarından daha yakınız.” (Kaf †16)

Kesinlikle biliyoruz ki, konuşurken dil oynatıldığında, durgun suya atılan bir taşın oluşturduğu daire hareketleri gibi, havayı harekete geçirmektedir. Bu dalgaların bir kere oluşmasıyla havada veya uzayda ebediyen aynı şekilde kaldık-lan pratik olarak doğrulanmıştır. Bu ses dalgalarını tekrar duymak mümkündür. Başka bir teoriye göre, bu dünyada söylediğimiz her şey kayda geçmektedir, “insan, hiç bir söz söylemez ki yanında ona gözetleyen dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın” (Kaf;18)

Bunların ötesinde modem ilim, bütün hareketlerimizin -ister aydınlıkta ister karanlıkta, ister tek başına topluca yapılmış olsun- resimler halinde kaydedildiğini bildirmektedir. Her an bu resimlerin bir araya getirilmesiyle, insanın hayatı boyunca İyi ve kötü amellerden hangisini’ işlediğini öğrenmemiz mümkün görülmektedir. İlmî incelemeler, ister karanlıkta isterse kuvvetli ışık altında olsun, yapılan her şeyin, dilin oluşturduğu ses dalgalarını yansıtan sesler gibi. şekil ve buutları yansıtan “ısı” oluşturduğunu göstermektedir. Bütün yaratıklar tarafından yansıtılan bu ısı dalgalarının fotoğrafını çekebilen hassas bir alet bile yapılmıştır. Bu alet sonradan, bu ısı dalgalarını oluşturan varlığın tam bir fotoğrafını da oluşturabilmektedir. Böylece hayatın bütün hareketleri kâinat ekranına kaydedilmektedir. Bu kayıt Kıyamet gününde tekrar gösterilecektir. O zaman İnsan; “Ah, bizim kötü talihimiz! Bu kitap, küçük, büyük bütün amellerimizi hiç eksiksiz ortaya koyuyor. Ne yaptıksa hepsi apaçık ortada şimdi! Allah kimseye zulmetmez!” diyecek. Bu modern keşifler, bin dört yüzyılı aşan Kur ân gerçeğinin bazı yanlarının tekrarından başka birşey değildir.Waheed-ed Deen Khan

%d blogcu bunu beğendi: