Saklanan Tarihimiz yada Osmanlı Hakkında Bilmek İstemedikleriniz

Saklanan Tarihimiz yada Osmanlı Hakkında Bilmek İstemedikleriniz

Son dönemde artan Osmanlı dönemine odaklanmış kitaplar, araştırmalar, romanlar, sinema filmleri ve televizyon dizileri neredeyse günlük hayatımızın bir parçası oldu. Toplumumuz bir anda eski şaşalı günlerin yad edilmesi gerçeğiyle yüzleşti. Ancak gerek yazıılı gerekse görsel bu çalışmaların totalinin belirli bir ideolojik çevrenin ürünü olduğu unutulmamalı. Bu kitapların yazılmasının, filmlerin çekilmesinin ve dizilerin çevrilmesinin bir gayeye uygun işler olduğu dikkatten kaçmamalıdır. Nedir bu gaye?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu devrimsel bir hareketin sonucudur, malum. Elbette her devrimde olduğu gibi Türk Devrimine de karşı çıkanlar olmuştur. Ancak devrim karşıtlığı ile sultan yalakalığı arasındaki ince çizgi ne zamandır kayboldu gitti. Türk Devrimi sırasında Mustafa Kemal’in ve yoldaşlarının yaptıklarını eleştirmek başka bir şey toplumcu bir değişimin önüne geçip insanlığın rezil bir tasviri olan kan bağı ile devam eden sultan tiranlığını övmek başka bir şey. 12 Eylül darbesinin Türk-İslam Sentezi saçmalığının bir tezahürü olarak Osmanlı devrine karşı bir Ecdat Hamaseti eğitim sistemimize sızdı. Şimdi ise o sızıntının yeşerttiği ormanlarda meyve toplanıyor.

Osmanlı Devletine karşı bakışın Mustafa Kemal’in vefatı ve tek parti rejiminin yıkılmasının ardından başlayarak günümüze kadar tam ters doğrultuda değiştiği gözlerimizin önündedir. Türk Devrimcileri için Osmanlı yıkılmaya yüz tutmuş, geri kalmışlığın pençesindeki, idari ve askeri olarak çökmüş, zihnen hiç var olmayan bir hayalin bedbaht bir temsilcisiydi. Ancak son elli yılımızda ve özellikle 12 Eylül darbesinin yerleştirdiği yaygın görüşe göre Osmanlı bir cihan imparatorluğu, bir hoşgörü timsali ve muazzam bir askeri güçtü. Bu iki görüşün de gerçeklerden çok kişilerin yada kurumların ideolojik doğruları olduğunu düşünüyorum. Önemli olan gerçeklere ulaşmaktır. Gerçekten Osmanlı neydi? Buna cevap vermek kolay değil. Ancak gelin işe yukarıda bahsettiğim 12 Eylül sonrası yükselen Yeni Osmanlıcılığın bir tezahürü olduğunu düşündüğüm son dönemde artan kitap, roman, film ve dizilerde göremeyeceğiniz gerçeklerden başlayalım.

Osmanlı’da Anadolu

Osmanlı hanedanlığının tarihsel gelişimi, hepimiz bildiği üzere bir sınır boyu olmasının yarattığı tarihsel fırsatları değerlendirmesine bağlıdır. Anadolu’daki diğer beylikler kendi içlerinde ve birbirleriyle giriştikleri mücadele ile uğraşırken, Osmanlı’nın akıllı şehzadeleri kafir topraklarda at sürüyordu. Hanedanlığın bir devletten bir imparatorluğa dönüşmesi de aslında bu Anadolu’dan uzak durma politikasına bağlıydı biraz da. Anadolu’nun kendi içindeki çatışmalardan, etnik çeşitlilikten, ideolojik, politik ve ekonomik karmaşa ve kaostan uzak durdukça Osmanlı beyleri hâkimiyet alanlarını genişletmiş bir cihan imparatorluğu kurmayı bilmişlerdir. Anadolu’ya uzaklığın bir göstergesi olarak Osmanlı beylerinden hiç birisi Müslüman ve Türk (Anadolulu) bir kadınla evlenmemiştir.

Osmanlı zihniyeti sarayla kan bağı ile bir başka ailenin daha yükselmesine izin vermiyordu. Zira Anadolu’dan bir aileden kız almak(!) demek saraya dünür olmak anlamına gelecekti. Osmanlı sarayındaki gelişmiş harem sisteminin nedensel bir ayağı da aslında Anadolu ile dünür olmama düşüncesi yatar. Çünkü geçmişteki örneklerde de görüldüğü gibi dünür ailelerin sarayın gölgesinden yararlandıkları ve kimi zaman saraya kafa tuttukları vakidir. Yine Osmanlı ailesi Anadolu coğrafyasında ve üzerinde yaşayan diğer etnik unsurlardan haz etmezdi. Anadolu’nun kıyıları dışında iç merkezlerinde bir medeniyet kurulamayacağına emindi. Ekonomik yatırımlarını ve politik yaklaşımlarını genellikle getirisi yüksek limanlara, mısır yada balkanlar gibi uzak eyaletlere yönlendirirdi. Anadolu’daki gelişmemişliğin arkasında yatan yegane unsur elbette Osmanlı’nın bu bakışı olduğu söylenemez. Ancak temel unsurlardan biri olduğuna da şüphe yoktur. Osmanlı Anadolu’ya sempati beslemez, ata toprağı olarak görmezdi. Ancak bugün ağızımızın suyunu akıtan dönem kitap ve filmlerin hiç birinde Anadolu’nun bu terk edilmişliği üzerinde durulmaz. Yirminci yüzyılın başına kadar yolu, suyu, elektriği olmayan Anadolu köylerinden söz açılmaz.

Azınlıklar

Bugün de kimi zaman nükseden “içimizdeki yabancılar” algısının kökenlerinin Osmanlı’ya kadar götürmek mümkün. Osmanlı fethettiği onca toprağa, egemenliği altına aldığı onca halka ve tebaasındaki olanca etnik çeşitliliğe rağmen asla azınlıklara karşı hoş görü beslememiştir. Son yüzyıllarına kadar Batı’nın kışkırtmalarıyla yayınladığı fermanlardan önce azınlık yabancıdan öte bir anlam taşımazdı. Bu durum Osmanlı ile aynı zaman-mekan çizgisindeki ortaçağın bütün imparatorluklarında aşağı yukarı hep aynıydı. Bu çağın özelliğidir kuşkusuz. Ancak nedense Osmanlı’dan söz açılınca bir “hoşgörü” söylemidir sürer, gider.

Kimse Müslüman mahallesinde yaşanan her adi olayda önce Rum mahallesinin zan altında kaldığını söylemez. Yangın çıksa önce o köy, kasaba yada şehirdeki azınlıklardan kurtulmak gereğinin halk tarafından konuşulduğunu kimse söylemez. Müslüman olmayanların mülk sahibi olmayacağından, tımara giremeyeceğinden, askere gidemeyeceğinden, oy kullanamayacağından bahsedilmez. İlk nüfus sayımlarında sadece Müslüman Erkeklerin sayıldığından bahsedilmez. Hadi geçelim başka dinden olan azınlıklara karşı güdülen ayrımcı politikaları Osmanlı kendi azınlıklarına karşı da asla hoşgörülü olmamıştır. Osmanlı zamanında Kürtler, Aleviler, Bektaşiler ve Nasiriler o yüceltilen hoşgörüyle değil nefret dolu azınlık politikaları ile karşı karşıya kalmıştır. Ne yazık ki günümüzün yeni Osmanlıcıları Osmanlı bir tiranlıktan çok yad edilmesi gereken kutsal bir imparatorluk olarak gördüğünden bu konulardan bahsetmezler.

Kadınlar

Ne Osmanlı sarayında ne de Osmanlı toplumunda kadının ne adı ne de sanı vardı. Bugün koca koca kitaplara, filmlere konu olan gördüğümüz tek tük kadın figürleri dışında bütünsel bir sınıf olarak kadının varlığı hiç gözlenmemiştir. Erkeklerden tarafından kurulan ve erkekler için varlığını sürdüren bir dünyada kadına ve kadın düşüncesine yer yoktur. Bir mal gibi alınır satılır kadınlar. Köle pazarları sadece sarayların ve hanedan mensuplarının değil sıradan ailelerin, esnafların yada devlet memurlarının da uğrak yeridir. Osmanlı toplumu köleci bir toplumdur. Afrika’dan, Arap diyarlarından, Slav topraklarından beyaz, sarı, kara derili on binlerce köle hem iş gücü hem de cinsel sömürü malzemesi olarak ithal edilir.

Kadının hukuken varlığı yok hükmündedir. Tek başına şahitliği kabul görmez. Evlenmede, boşanmada, çocuk sahibi olmada, cinsel ilişkide iradesi aranmaz. Kadın sadece erkeğin gönüllü kölesidir. Erkek otur değince oturur, kalk dediğinde kalkar. Osmanlı kadınları örtünmekle yükümlüdür. Örtüsüz kadınlar etrafta göremezsiniz. Rum ve Ermeni kadınları da örtünmek zorundadır. Yoksa kargaşa çıkar. Osmanlı gözünde kadın kapalı mekanlarda sadece sahibi olan erkeğe görülmesi gereken bir nesneden öte bir şey değildir. Toplumun olanca sarmalanmışlığına rağmen yine de tacizin, tecavüzün, zinanın önüne geçilemez. Erkeğin kadına tahakkümü sınırsızdır ama yine de erkekler birbirlerinin malı olan kadınları paylaşamamaktadır. Erkeklere evlerindeki eşleri, cariyeleri, köleleri yetmemiş metresler edinmişler, umumhanelere dadanmışlar ve yine de zina yapmışlardır. Ama bunların hiç birisini o film, kitap ve dizilerde göremezsiniz.

Ganimet

Son dönemin anlı şanlı kitaplarında, filmlerinde, dizilerinde, romanlarında olmayan konulardan bir tanesi de ganimet mevhumudur. Osmanlı bir fetih devletiydi. Devletin ayakta kalmasını sağlayan en önemli gelir kaynaklarından birisi ganimetti. Hatta on sekizinci yüzyılda yaşanan durgunluk için gösterilen gelir kayıplardan birisi olarak da fetihlerin yavaşlaması nedeniyle azalan ganimet gelirleri olarak söylenir. Söylenir de ganimetin ne olduğu tam olarak tarif edilmez bizim hamasi tarih algımızda. Ganimet fethedilen bir ülkenin yada şehrinin satıp alınabilecek her türlü nesnesidir. İslam dini açısından da bir sorun yaratmayan bu uygulamaya göre şehri ele geçiren askerlere komutanları üç gün mühlet verirdi ki şehir ganimetleri toplansın.

Ganimet olarak neler toplanmazdı ki; kadınlar, oğlanlar, köleler, sıradan vatandaşların evleri, mülkleri, kıymetleri, yiyecek içecek maddeler, giyim kuşam gereçleri, savaş ile ilgili yada ilgisiz herkesin parası, altını vs. Şehre giren askerler ele geçirebildikleri paraya dönüşebilecek değerli bütün canlı yada cansız nesneleri toplardı. Şehirdeki kadınlar, cariyeler ve köleler talan edilirdi. Askerlerden arta kalanlar ise canlarını kurtardığına şükretmekle kalırdı. Zira bir şehri, ülkeyi ele geçiren askerler için ganimet doğal bir hak olarak algılanırdı. Büyük barış dini İslam’ın da ganimeti helal kıldığını unutmadan not edelim. Ganimetten elde edilen kazançlardan belirli bir oranda devlete de pay aktarıldığını belirtmek gerek. Ayrıca köle pazarlarının en önemli girdi kaynağı da bu ganimetlerdi. Ele geçirilen insanlar köle olarak satılmak üzere aracılara pazarlanırdı. Ne yazık ki bu çizdiğim vahşi tablodan bir tanesini bile Osmanlıyı anlatan son dönem eserlerinde göremezsiniz.

Devşirmecilik

Osmanlı toplumsal dokusunun çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu hepimizin malumudur. Ancak bu dokunun da homojen olduğu söylenemez. Modern bakış açılarımızla algılamamız oldukça güç olan bu ortaçağ toplumundaki en bağnaz yapılarından birisi de devşirmecilikti. Zira devşirmeciliğin ana amacı saraya adam toplamak olarak özetlenebilse de devşirmeceliğinin toplumda yarattığı dalgalanmalar ve halklar üzerinde bıraktığı travmatik yapıdan pek bahsedilmez. Özellikle balkanlarda yapılan bu uygulama ile birçok aileden çocukları koparılmış ve zorla Osmanlı sarayına götürülmüşlerdir. Bugün çoğunlukla bu işlemi sanki o çocuklara altın tepside sunulmuş bir fırsat gibi gösterilmeye çalışılsa da evinden yerinden yurdundan edinilen bu çocukların zorla Müslüman yapıldığı, sünnet edildiği, Türkçe öğretildiği ve iradelerine başvurulmadan sarayda istihdam edildikleri dikkatten kaçırılmak istenmektedir.

Ortaçağın karanlık dinamiklerinin, eğitimsizliğin ve kısıtlı iletişim olanaklarının insan zihninde yarattığı bir yanılsama ile kimilerinin öz evlatlarının devşirilmesinden memnun olduğu söylenebilir ancak olayın öbür boyutu çok acıklıdır. Kendi halinde sıradan bir köy hayatı yaşarken 5 ile 10 yılda bir köye çocuk toplamak için gelen dinleri ve dilleri yabancı, elleri silahlı askeri birliklerin hayvan seçer gibi boyuna, kilosuna, dişlerine ve cinsel organlarının fiziki yapılarına göre çocuklarınızı alıp götürmelerini bugünün hangi ebeveyni normal karşılayabilir. Bu normal bir şey değildir. Ortaçağda bile. Aileleri için evlerinden asker zoruyla alıp götürülen çocuklar artık ölmüş sayılırdı. Çünkü dönemin iletişim olanaklarında evlatların daha akıl başlarında değilken götürüldükleri köylerini, ailelerini hatırlayıp bulmaları çok zordu. Devşirmelerden sadece çok küçük bir yüzdesi büyük makamlara ulaşabilmiş, onlar içinde de kendi kökenlerini unutmayan çok küçük bir kesimi de ailesini bulabilmiştir. Ancak geri kalan çok büyük bir çoğunluk devşirme kimliksiz, kişiliksiz ve hayasız bir ömür sürmüştür.

Devşirme Osmanlı sarayını ayakta tutan en önemli sistemlerden birisidir. Devşirmecilik ile sarayın yetişmiş insan ihtiyacı saray içindeki okullarda gideriliyor. Aile, kimlik ve geçmiş gibi özlemleri olmayan tamamıyla Osmanlı’ya kendileri adamış robotlaşmış bir yönetici sınıfı ortaya çıkıyordu. Bu yönetici sınıfının kayırmacılık yapacak, rüşvet alacak, olaylar ve kişiler arasında ayrımcılık yapacak öz benlikleri olmadığından saray yönettiği onlarca etnik sınıfı bir tebaa olarak tutabilmiştir. Devşirmelerin sanki yerden bitme gibi kökensiz, aidiyetsiz oluşu onların üzerine kurulmuş olan saray bürokrasisini uzun yüzyıllar boyunca ayakta tutabilmiştir. Ancak bu sistemin dayandığı vahşi yöntemler ortaya konulmadan devşirmeciliğin ne olduğu anlaşılamaz. Bugün yaşadığımız bu anlaşılmazlığın nedenlerinden birisi de budur.

Osmanlı’da Sınıf

Osmanlıya bakan günümüzün yobazı, Osmanlı toplumunun sınıfsız bir yapı olduğu ısrarla söylemeyi tercih ederler. Ancak bu sözlere pek itibar edilmemek gerektiği aşikardır. Zira Osmanlı çok açık bir şekilde sınıflardan oluşmuş, çok katmanlı, çok kimlikli, İslam sosuna bulandırılmış Türk kökenli Ortaçağ tiranlığından öte bir şey değildir. Osmanlı toplumu içindeki yönetici, idareci, askeri sınıfları yada on yedinci yüzyıldan sonra palazlanan küçük burjuvazi ve toprak ağalarını kast etmiyorum. Elbette bunlar da bu karmaşık toplumun sınıfları olarak sayılmalıdırlar. Ama öncelikle Osmanlı’nın sınıflarını aynı Marx’ın işaret ettiği gibi ezilen ve ezen olarak ayırmak gerektiğini düşünüyorum.

Osmanlı’daki ezenlerin ellerinde silahları çok çeşitlilik göstermiştir. Kimi ezenler dini, kimisi siyasal otoriteyi, kimisi askeri yetkileri ve son olarak da kimisi elde ettiği sermayeyi kullanarak ezilenleri ezmeyi tercih etmiştir. Ancak Osmanlı’da da bir ezen, ezilen ayrımının olduğu açıktır. Osmanlı ve bütün diğer bütün tiranlıklarda eline gücü geçiren diğer güçsüzleri ezmeye ve sömürmeye başlamıştır. Bu insanlığın acı bir tarafıdır. Ancak bu böyledir. Nasıl Roma, Bizans, Çin, Hind, Maya, İngiliz imparatorlukları bir barış toplumu değilse Osmanlı imparatorluğu da barış toplumu değildir. Ortaçağ bilek gücünün insan aklını esir aldığı bir dönemdi. Osmanlı da bu çağın bir yansımasıdır. Askerler, katipler, kadılar, memurlar, sermayedarlar, büyük esnaflar, küçük burjuvalar ellerinden geleni ardına koymayarak halkı soyup soğana çevirmeye ve keselerini doldurmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalarında ise kötülükleri, bitmek bilmeyen hırsları ve acımasız yöntemleriyle tarihe geçmişlerdir.

Osmanlı’ya yaşadığı zaman ve mekandan bağımsız bakan, inancı ve düşüncesiyle geçmişte yaşanmış yanılsamaları kendilerine umut sanan kaybolmuş bir neslin evlatları olarak bugün biz, sayın seyirciler, önümüze sunulan barış ve hoşgörü toplumu yalanına inandırılmaya çalışıyoruz. Osmanlı kitaplarında, romanlarında, filmlerinde yada dizilerinde hiçbir zaman Osmanlı’nın ezen ve ezilen tabakalarını göremeyiz. Veri toplayan azılı memurları, eli kanlı tımar sahiplerini, milletin sırtından otlanan rüşvetçi sermayedarları, hilekar ve düzenbaz küçük esnafı ve savaş dışındaki zamanlarında Osmanlı kentlerinde serkeşlik yapan başı bozukları göremeyiz. Çünkü bu yaratılmak istenen “Osmanlı Barışı” hayaline uymaz. Böyle bir görüntü bugünkü işleri için geçmişimizle oynayanların işlerine gelmez.

Osmanlı Haremi

Osmanlı Sarayındaki en gizli kapaklı, dış dünyaya en saklı yer muhakkak harem dairesiydi. Osmanlı padişahlarının aşk yuvası genel olarak yeni dönem Osmanlıcılarının elinde bir “eğitim yuvası” olarak tasvir edilmesine alıştık. Ancak haremin gizli dünyasının sadece Osmanlı sarayına has bir durum olmadığını da belirtmek gerekir. Bu dönemin bariz bir özelliğidir. Parası, kudreti ve iradesi olan erkekler kendilerine özel bu aşk yuvalarını inşa etmişler ve içine kapattıkları kadınlarıyla türlü fantezilere girişmişlerdir. Osmanlı toplumu için harem bir erkeğin en dokunulmaz yeriydi. Kimse ne saraydaki nede basit erkeklerin evlerindeki minyatür harem daireleri ile ilgili konuşmazdı. Toplum zihninde ortak bir gizlilik anlaşmasına varılmış gibi herkes bilir ama kimse dile getirmezdi. Ülkemizdeki cinsel tabuların devamı; sanırım, o devirlerden bu yana aynı süreklilikle devam ediyor.

Harem sadece kadınların cinsel ilişki için kapalı kapılar ardından zorla tutulduğu bir kurum olmaktan ziyade sadece efendilerinin hizmetinde olan kölelerin erkeği eğlendirmek için dans, sanat, şiir ve müzik gibi çeşitli alanlarda dersler verilen eğitim enstitüleriydi. Ancak bu eğitimin tek bir amacı vardı o da erkeği memnun etmek. Osmanlı tarihi çoğunlukla erkeklerden dinlemekteyiz. Bir kadının Osmanlı sarayını nasıl anlatacağını kimse merak etmiyor. Kendi istekleri dışında haremde zorla tutulan köleler, cariyeler, gözdeler ve karılar. Padişaha hoş görünmek için bütün gün didinip duran bir köle grubu ve bu grubu methiyeler düzen dışarıdaki erkek tarihçiler, sanatçılar ve gezginler. Erkek, erkek tarihçi ve erkek toplum için harem elbette masum bir eğitim kurumu olabilir ancak kadın için haremin ifade ettiği değer bambaşkadır. Ve bu değer asla Osmanlıcılar tarafından yansıtılmaz.

Aradan geçen onca zaman sonra bile bugün harem dehlizlerinde yitip giden yaşamlardan geriye kalanlar gün yüzüne zor da olsa çıkmaktadır. Evlerinden, ailelerinden, yurtlarından zorla kopartılıp getirilen bu kadınlar demir parmaklıkların, kalın saray duvarlarının sakladığı en kuytu bahçelere sadece bir adamın zevki için tıkılıyordu. Orada bilmedikleri bir dili ve dini zorla öğreniyorlar ve bütün ömürleri boyunca sadece bir adamın eğlencesi için durmadan gerdan kırıyor, şarkı söylüyor, şiir ezberliyor ve güzel görünmeye çalışıyordu. Doğum kontrol yöntemlerinin olmadığı bir çağda, modern doğum tekniklerinin bilinmediği bir dönemde yaşayan bu kölelerin kaç tanesinin gebe iken öldüğü, ne sıklıkla gebe kaldığı, sık gebelik sonucunda acılı hastalıklara kaçının yakalandığı ve kaçının sırf erkek evlat vermediği yada hiç evlat veremediği gerekçesiyle hunharca katledildiği bilinmiyor. Harem dairesi bir kadın tarafında yazılmadıkça bunlar bilinemeyeceği de bir gerçek. O güne kadar biz sıradan tarih okuyucuları erkek tarihçilerin göstermek istedikleri ve batılı erkek seyyahların görmek istedikleri gibi “masum bir eğitim kurumu” olarak tasvir edilmiş haremi okumaya devam edeceğiz.

İsyanlar

Osmanlı devletinin hükümranlık yılları boyunca neredeyse en çok uğraştığı sorun isyanlardır. Osmanlının uğraşmak zorunda olduğu isyanların çıkış noktaları o kadar çeşitlilik gösterir ki azınlıkların çıkardıkları, askerlerin çıkardıkları, Anadolu’da çıkan isyanlar, Osmanlı soylu kişilerin taht hırsıyla çıkardıkları, işgal edilen yeni yerlerin halkının vergi ve idare sorunları nedeniyle çıkardıkları, on sekizinci yüzyıl sonrası sıklaşan ulusal isyanlar gibi. İsyanları saymaya, sıralamaya ve sınıflandırmaya özellikle eğilmek ve uzmanlaşmak gerekir. Ne yazık ki Osmanlı tarihçileri arasından isyanları odak noktasına alan çalışmaların azlığı dikkat çekmektedir. Osmanlı barışı öyle büyük bir yanılsama yaratmıştır ki ardı ardına patlayan isyanlar incelenmemektedir.

Tarihçilerimizin Osmanlı’yı bilimsel sınırları zorlayan bir anlayışla benimsemeleri nedeniyle İsyanlar gayet yolunda giden işlerin bir anlık sapması gibi görülmekte ve ciddiyetle ele alınmamaktadır. Oysa Osmanlıların uğraştıkları isyanların incelemesiyle ortaya çıkacaktır ki Osmanlı; tarihin hiçbir devrinde barış ve huzur içinde yaşamamıştır. Ya padişah yeni topraklar için sefer düzenlemektedir yada bir yerlerde baş gösteren bir isyanı bastırmaktadır. Tarihimiz savaşlar kadar ardı ardına patlak veren isyanların üzerine yürüyen orduların ve baş gösteren iç savaşların tarihidir. Ancak bu gerçekler de konuşulmak, yazılmak, tartışılmak ve gösterilmek istenmez. Zira bu gerçekler Osmanlıcılarımızın tezahürlerindeki mutlu mesut Osmanlı rejimine uymamaktadır.

Kan Yoluyla Aktarılan Yöneticiliğin Sorunları

Osmanlı devleti bir mutlakıyet rejimidir. Egemenlik kayıtsız şartsız padişahın elindedir. Padişah kutsal bir takım işaretlerle tebaanın başına tanrı tarafından atanmıştır. Padişahın varlığını, iradesini ve idaresini sorgulamak demek tek ve sorgulanamaz olan tanrıyı sorgulamak demek olacağından buna asla izin verilmez. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Bir padişah vefat edip dünyadan ayrıldığında arkasından gelecek olan padişahın seçimi veraset sistemi ile yapılır. Padişahın oğullarından en büyüğü yada son zamanlarda olduğu gibi Osmanlı hanedanlığının en büyüğü payitahta oturur. Ancak bu her zaman teoride olduğu gibi sorunsuz işlememiştir. Kimi zaman oğullar arasında çıkan taht kavgaları bir yana en büyük oğlun yöneticilik vasıflarından yoksun olması, sıradan kararları dahi alamayacak insani becerilerden yoksun olması yada yaş itibariyle her türlü etkiye açık olması durumunda da işletin veraset kuralı payitahtın zora düşmesine neden olmuştur.

Modern toplumların asla uygun göremeyeceği akli melekelerinden yoksun kimselerin güç ve iktidar sahibi olması Osmanlı’da sık sık ortaya çıkmıştır. Zihinsel becerileri gelişmemiş, bırakın toplumu kendisini dahi yönetemeyen, beceriksiz ve akılsız birçok padişah Osmanlı sarayından geçmiştir. Ancak son dönemin şaşalı Osmanlı kitaplarında, romanlarında, filmlerinde bu tür kimseleri göremeyiz. Saray bu eserlerde muazzam işleyen kurumlar gibi gösterilir, kadınlar güzel ve genç, padişahlar yakışıklı ver karizmatiktir. İslami motifleri oldukça yüksek, aslında olduğunun aksine insani hatalardan ve kişisel beceriksizliklerden arındırılmış bu yalan dolanlarına rağmen gerçekte Osmanlı saraylarında dolaşan yöneticilerin kan yolu geçmesi nedeniyle iktidara gelmiş birçok akılsız, beceriksiz ve hasta insan vardı. Doğal ve insani olarak verasetle aktarılan padişahlıkta hastalıklı, hatalı ve küçük yaştaki hükümdarların olmasıdır zaten. Gerçekte de olan buydu. Ama gösterilemez o ayrı.

Taassup

Osmanlı devletinin teknik anlamda bir din devleti olmadığını söylemeliyiz. Dönemlere ayırıp her bir parçayı birbirinden bağımsız değerlendirsek bile tarihin hiçbir döneminde Osmanlı asla tek başına şeriatla yönetilmemiştir. Padişah buyrukları, kemikleşmiş gelenekler ve ahalinin yargısı kimi zaman şeriatla baş başa kimi zaman ise ondan daha da fazla idarede, yargıda ve toplum yaşamında egemen olmuştur. Aynı dönemdeki batılı toplumlarda ise İncil dışında bir egemenlik zinhar mümkün görünmüyordu. Ancak gerek ilk Türk-İslam devletlerinde gerekse son dönem Anadolu Türk beyliklerinde şerri hukuk her zaman örfi yani geleneksel hukukla birlikte yürümüştür. Bu durum batının aksine Türklerde egemenliğin sadece Tanrı katından kaynaklanmadığına bir işaret sayılabilir.

Ancak bu duruma rağmen Osmanlı toplumu koyu bir taassubun içinde kaybolmuştu. Ortaçağın genel havası içinde imparatorluk tebaası yeniye ve yenilikçilere büyük öfke besliyordu. Yeni fikirlerin kaynağı, dayanağı yada başarısı önemli değildi. Önemli olan eldeki verilerin (bu anlamıyla dinin, geleneklerin, var olan kurulu düzenin) ve bu verilere dayandırılan egemenliklerin yitirileceği endişesidir. Bu nedenle Osmanlı toplumu akranları olan Avrupa, Arap yada Asya toplumlarından ne daha ileri ne de daha geriydi. Kurulu düzenin varlığının ehemmiyeti bilimin gelişmesine engel olduğu gibi en ufak bir yenilik talebinin kılıç zoruyla yok edilmesi, başının ezilmesi geriğini doğuruyordu. Ne yazık ki acı taassup gerçeğini de kitaplarda ve ekranlarda göremeyiz.Sonuç olarak söylemek isterim ki televizyonlarda, kitaplarda ve sinema salonlarında büyük bir ihtişamıyla gösterilen, dini ve milli motiflerle köpürtülen seyircilerini büyülen bu eserlerin genel bir güdünün sonucu olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül 1980 darbesiyle ülkemize egemen olan Türk-İslam düşüncesinin tezahüründen başka bir şey olmayan bu “Yeni Osmanlıcılık” ışığında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun düşünsel nedenleri, devrim ve devrimin nedenselliği es geçilmektedir. Osmanlı’ya, Osmanlı adaletine, Osmanlı barışına ve Osmanlı huzuruna yapılan bu vurgunun gerçekçi olmadığını, yalan ve yanlışlarla örtülmüş süslü bir gösteri olduğunu düşünüyorum. Bu gösteri, kimilerinin düşündüğü gibi geçici bir moda değil ne yazık ki. Sistemli ve yükselen bir grafikle artan bilinçli bir tercihtir. İşte asıl korkutucu olan da bu.ALINTI

ANAFARTALAR MUHAREBELERİ

11 Kasım 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti; birbirinden çok uzak, kuvvet kaydırması çok zor olan cephelerde çarpışmıştır. Savaşın gidişatını değiştiren Çanakkale Muharebeleri ise sadece Türk tarihi için değil dünya tarihi için de önemli bir yere sahiptir.

İtilaf devletleri ilk olarak kara kuvvetleri olmadan yalnız donanma ile boğazı zorlamış ancak 18 Mart 1915’te Türk kuvvetleri, İtilaf kuvvetleri karşısında büyük bir zafer kazanmıştır.

18 Mart taarruzundan sonra Çanakkale’nin savunulması için karargâhıyla Gelibolu’da bulunan 5’inci Ordu teşkil edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Yarbay Mustafa Kemal’e Tekirdağ bölgesinde yeni kurulan 19’uncu Tümen Komutanlığı görevi verilmiştir. 5’inci Ordunun genel ihtiyatını teşkil etmek üzere 18 Nisan 1915’te Bigalı’ya gönderilmiştir.

Çanakkale Muharebelerinde Türk Askerleri

İtilaf kuvvetleri 25 Nisan 1915 sabahı asıl kuvvetlerini güneyde Seddülbahir bölgesine ve kuzeyde Arıburnu’na çıkarmışlardır.

1 Haziran 1915’te albaylığa terfi eden Mustafa Kemal, İtilaf kuvvetlerinin Arıburnu’ndan başka Kabatepe yolu ve Ağıldere – Suvla – Anafartalar yolu ile Conkbayırı’nı alıp Marmara’ya bakan ve Rumeli tabyaları gerilerine egemen olan tepeleri ele geçirmek için saldırıya geçecekleri düşüncesindedir. Ona göre bu tehlikeyi önlemek için Kabatape ve Ağıldere – Suvla – Anafartalar bölgeleri başlı başına savunulması gereken bir alan olarak ele alınmalı, söz konusu bölgede birer kuvvet ve sorumlu komuta heyeti bulundurulmalı, bu kuvvetler de bir grup komutanlığına bağlanmalıdır.

Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal ve Türk Subayları

6/7 Ağustos gecesi İngilizler; Suvla Koyu’na 9’uncu Kolordunun 10’uncu, 11’inci ve 53’üncü Tümenlerini çıkarmıştır. Bölgede bulunan Türk birliklerinin mukavemeti sonucu 7 Ağustos 1915 günü İngiliz taarruzları durdurulmuştur. 8/9 Ağustos 1915 gecesi, Albay Mustafa Kemal Anafartalar Grubu (4, 5, 6, 7, 8, 9 ve 12’nci Tümenler) Komutanı olarak atanmıştır.

Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal’in, emrinde bulunan 12’nci Tümeni Mestantepe’de ve 7’nci Tümeni Damakçılık Bayırı istikametinde karşı taarruza başlatması ile Birinci Anafartalar Muharebesi başlamıştır. Muharebeler iki gün devam etmiş ve İngiliz kuvvetlerinin ilerlemesi durdurulmuştur. 15 Ağustosta 5’inci Tümen ve Gelibolu Jandarma Taburu tarafından korunan Kireçtepe’ye 10’uncu İngiliz Tümeni tarafından yapılan taarruzlar bir sonuç vermemiştir. Bunun üzerine İngilizler 21 Ağustosta yeniden taarruza başlamışlardır. İkinci Anafartalar Muharebesi adını alan bu muharebelerde de İngilizler bir üstünlük sağlayamamışlardır. 27 Ağustostaki Kayacıkağılı (Bombatepe) Muharebeleri de sonucu değiştirmemiştir.

Çanakkale Şehitleri Anıtı

Anafartalar Muharebeleri, Çanakkale Savaşı’nın kaderini belirlemiştir. Bu muharebelerin başlangıcında çok dağınık olan Türk kuvvetlerinin genç, cesur ve sevk idare yeteneği yüksek olan Albay Mustafa Kemal’in emrine verilmesinden sonra Türk birliklerinin göstermiş olduğu direniş ve başarılı taarruzları sonunda İngiliz kuşatma planı başarısızlığa uğramıştır.

İtilaf kuvvetleri önce 19 – 20 Aralık 1915’te Arıburnu – Anafartalar, 3 – 9 Ocak 1916’da da Seddülbahir bölgesini boşaltmışlardır.GENEL KURMAY BAŞKANLIGI

%d blogcu bunu beğendi: