KARAÇAY-MALKAR NART DESTANLARI

KARAÇAY-MALKAR NART DESTANLARI

Kafkasya coğrafyasında yaşayan halkların ortak kültür ürünlerinden biri olan Nart
destanları, Karaçay-Malkar Türklerinin halk edebiyatında da önemli bir yer teşkil
etmektedir. Karaçay-Malkar Türkleri dışında; Çerkes, Abhaz-Abaza, Oset, Çeçen-İnguş
ve Kumuk Türklerinin folklorunda da yer alan Nart destanları birçok yönden birbirlerine
benzemekle birlikte bu destanların her birinin kendisine has birtakım millî vasıfları
barındırdığı ve aralarında bazı farklılıkların olduğu dikkat çekmektedir. Çerkes ve
Abhaz-Abazaların Nart destanları eski Yunan mitolojisiyle benzerlikler gösterirken,
Karaçay-Malkar Türklerinin Nart destanları ise eski Türk mitolojisiyle yakınlık
göstermektedir. Karaçay-Malkar Nart destanlarında, tarih öncesine ait birtakım
olağanüstü olaylar ve kahramanlar anlatılmaktadır.
KARAÇAY-MALKAR NART DESTANLARI

Özet
Kafkasya coğrafyasında yaşayan halkların ortak kültür ürünlerinden biri olan
Nart destanları, Karaçay-Malkar Türklerinin halk edebiyatında da önemli bir yer teşkil
etmektedir. Karaçay-Malkar Türkleri dışında; Çerkes, Abhaz-Abaza, Oset, Çeçen-İnguş
ve Kumuk Türklerinin folklorunda da yer alan Nart destanları birçok yönden birbirlerine
benzemekle birlikte bu destanların her birinin kendisine has birtakım millî vasıfları
barındırdığı ve aralarında bazı farklılıkların olduğu dikkat çekmektedir.

Karaçay-Malkar Nart Destanları, Nart Kahramanları

Kafkasya coğrafyasında yaşayan halkların ortak kültür ürünlerinden biri olan Nart
destanları, Karaçay-Malkar Türklerinin halk edebiyatında da önemli bir yer teşkil
etmektedir. Karaçay-Malkar Türkleri dışında; Çerkes, Abhaz-Abaza, Oset, Çeçen-İnguş
ve Kumuk Türklerinin folklorunda da yer alan Nart destanları birçok yönden birbirlerine
benzemekle birlikte bu destanların her birinin kendisine has birtakım millî vasıfları
barındırdığı ve aralarında bazı farklılıkların olduğu dikkat çekmektedir. Çerkes ve
Abhaz-Abazaların Nart destanları eski Yunan mitolojisiyle benzerlikler gösterirken,
Karaçay-Malkar Türklerinin Nart destanları ise eski Türk mitolojisiyle yakınlık
göstermektedir
Karaçay-Malkar Nart destanlarında, tarih öncesine ait birtakım olağanüstü olaylar ve
kahramanlar anlatılmaktadır. Destanların dokusunda gerçek ile hayal iç içedir. Bütün
Türk boylarının sözlü geleneğinde olduğu gibi, Karaçay-Malkar Nart destanlarının büyük
bir kısmı “cır” (destan) şeklinde ve belli bir makamla söylenmektedir (Adiloğlu,
1993/4:7-9).
Karaçay-Malkar Nart destanları hakkında ilk bilgileri veren P. Ostryakov notlarında şöyle
söylemektedir:
“Sıbızgı (kaval) adı verilen müzik aletiyle ve küçük tahta parçalarının belli bir tempoyla
birbirine vurularak ortaya çıkarılan armoni eşliğinde halk ozanları destanlar
söylemektedir. Halk ozanlarının çevresine toplanan kimseler de büyük bir dikkat ve
hayranlıkla onları dinlerler. Destanların her birinin kendisine ait farklı bir makamı vardır.”
(Ostryakov, 1879:700).
G.N. Potanin, Kafkas Nart destanlarının kökenini Altaylı kavimlere yani Türk-Moğol
kültürüne bağlamaktadır. Ona göre, Türk-Moğol destanlarıyla büyük benzerlikler
gösteren Kafkas Nart destanlarının teşekkülünde Altaylı göçebe kavimlerin büyük rolü
vardır (Potanin, 1899:1-4, 384-508, 841-856). A.N. Dyaçkov-Tarasov Nart destanları
için şöyle söylemektedir:
“Orta Asya’dan Avrupa’ya gerçekleşen büyük göç sırasında Kafkasya bölgesi yol
güzergahı üzerindeydi. Karaçay-Malkar Nart destanlarında bu büyük göçün izleri çok
açık bir şekilde görülmektedir. Nart hikayelerinde iyilik ile kötülüğün, karanlık ile
aydınlığın savaşması, yer altı ve yer üstündeki birtakım yaratıklar ve devler ile Nart
kahramanlarının mücadeleleri anlatılmaktadır. Bu konuların tamamı bütün göçebe
halkların destanlarında da görülmektedir.” (Dyaçkov-Tarasov:1898:72).
M.V. Rklitskiy ise diğer Kafkas Nart destanlarındaki başı sonu belli olmayan ve bazı
anlaşılmaz karmaşık bölümlerin Karaçay-Malkar Nart destanlarında açıklığa
kavuştuğunu söylemektedir (Rklitskiy, 1927:28).
“Nart” Kelimesinin Anlamı ve Kökeni
Karaçay-Malkar Türkçesinde ve Kafkas dillerinde kullanılan “nart” kelimesinin anlam
olarak Türkçedeki tam karşılığı “alp” kelimesidir. Yani “nart” kelimesi; “yiğit, cesur, mert,
kahraman” ve benzeri birçok kelimenin anlamını bünyesinde toplayan bir kelimedir.
Nart” kelimesinin anlamı hakkında en güzel tarifi Safar-Aliy Orusbiy yapmıştır:
“Karaçay-Malkar Türklerinde bir kimseyi övmek için söylenebilecek en güzel söz ‘Nart
gibi güzel endamlı ve her bakımdan mükemmel vasıflara sahip kişi’ şeklindedir.
Karaçay-Malkar Türkleri bir kimsenin herhangi bir davranışını çok beğendiği zaman o
kimseyi takdir etmek için ‘Nartça’ (Nart gibi) yakıştırmasını yapar. Bu
örneklerden de anlaşılacağı üzere, Karaçay-Malkar Türklerindeki ‘nart’ kelimesi ‘her
bakımdan mükemmel vasıflara haiz kimse’ anlamına gelmektedir. Halktan derlediğim
malzemeye göre Nartlar uzun boylu, iri yapılı, güçlü, dayanıklı, sert duruşlu, zor işlerin
kolayca üstesinden gelebilen kahraman özelliklerine sahip kimselerdir. Nartlar hayatın
zorluklarıyla karşılaşmaktan ve bu zorluklarla mücadele etmekten zevk almaktadırlar.
Nartlar bir sefere çıktıkları zaman birtakım zorluklarla ve engellerle karşılaşmayı arzu
ederler. Böylece onlar kendi yiğitliklerini sınamış olacaklardır. Karaçay-Malkar Türkleri,
Nartları işte bu şekilde anlatırlar.” (Urusbiyev, 1881:II).
“Nart” kelimesinin kökeni hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İlk olarak, Şora B.
Noghumuka, “nart” kelimesinin “nar” (göz) + “ant” (Ant kavmi) şeklinde iki ayrı
kelimeden teşekkül ettiğini ve bunun da Adige (Çerkes) dilinde “Ant’ın gözü” anlamına
geldiğini söylemektedir. Ş. B. Noghumuka’ya göre “nart” ( /n/ ses değişikliğinin Farsça’nın dil
hususiyetleri göz önüne alınarak bilimsel bir şekilde açıklanması gerekir.
Georges Dumezil ise “nart” kelimesiyle ilgili iki farklı görüş ileri sürmüştür. İlk olarak bu
sözün eski Hint-İran dilinde “nrit” (dans etmek) kelimesinden türemiş olacağını; ikinci Туркестанская Библиотека – http://www.turklib.ru – Turkistan Library
olarak da bu kelimenin kaynağını yine eski Hint-İran dilinde “nar” (erkek) kelimesinden
almış olabileceğini söylemektedir. G. Dumezil, Kafkas Nart destanlarının kökenini, HintAvrupa dil ailesine mensup olan Osetlerin Nart destanlarına bağlamaktadır (Dumezil,
1976:19; Dumezil, 2000:72-73).
Vladimir İ. Abayev, “nart” kelimesinin Moğolca olduğunu ileri sürmekte ve bu kelimeyi
“nar” (güneş) + “t” (çokluk veya soy bildiren ek) şeklinde tahlil ederek bu kelimenin
“Güneşin Çocukları” ve “Kurdun Çocukları” şeklinde iki farklı anlama geldiğini
söylemektedir. V.İ. Abayev’e göre “nart” kelimesi M.S. 13-14. yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Destanlarda anlatılan Nart kahramanları Alanlardır. Yani, Moğollar Alanlara “Nart” adını
vermişlerdir. Alanlar ise bugünkü Osetlerin atalarıdır. Sonuç olarak Kafkas Nart
destanlarının ana kaynağı Oset Nart destanlarıdır (Abayev, 1978:28-29, 35; Abayev vd.,
1999:15).
Umar Bayramuk ise “nart” kelimesinin kökeni hakkında V.İ. Abayev’in etimolojisine
aynen katıldığını, fakat “nart” kelimesinin çok eski tarihlerden beri Orta Asya
bozkırlarında kullanıldığını, Cengiz Han’ın Kafkasya’yı istila etmesiyle birlikte bu
kelimenin Kafkasya’ya geldiğini söylemektedir. U. Bayramuk’a göre Moğollar “nart”
kelimesini “güneşin çocukları” anlamında Hunlar için; “kurdun çocukları” anlamında ise
Kök-Türkler için kullanmışlardır (Bayramuklanı, 1982:249-257; Bayramukov, 1993:56-
79; Bayramukov, 1998:37-39).
Magomet Habiç, “nart” kelimesinin Moğolca “nert” (meşhur, ünlü, tanınmış, önemli)
kelimesinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Ona göre Moğolcadaki “nert” kelimesi;
Buryatça “nertey” (nam salmış adam), Kalmukça “nerte” (nam salmış adam), Marice
“nar-edem” (güçlü, kuvvetli adam); Karaçay-Malkar Türkçesinde “nart” (alp, kahraman),
Kumuk Türkçesinde “nart” (alp, kahraman), Karakalpak Türkçesinde “nart” (alp,
kahraman), Sagay Türkçesinde “nart” (alp, kahraman), Saha (Yakut) Türkçesinde “nar”
(becerikli, vasıflı insan), Çuvaş Türkçesinde “nar” (koyu kırmızı, kızıl [ s. 200 ] yüzlü,
güzel endamlı) kelimelerine kaynaklık etmiştir (Habiçlanı, 1973:217-219; Habiçev,
1998:33-36).
Murat Karaköt, Şor ve Sagay Türklerinde kahramanlık hikaye ve destanları için “nartpak” kelimesinin kullanıldığını söylemekte ve bu kelimenin kavimler göçüyle paralel
olarak Sibirya bölgesinden Kafkasya’ya geldiğini ileri sürmektedir (Karaketov, 1995:55).
M. Habiç’in “nart” kelimesinin Sagay Türkçesinde “kahraman, cesur” anlamına geldiği
şeklindeki görüşü ile M. Karaköt’ün Şor ve Sagay Türklerinde kahramanlık hikaye ve
destanları için “nart-pak” kelimesinin kullanıldığı şeklindeki görüşü dikkat çekmektir.
Hakikaten, Sagay Türkleri ile Mras ırmağının yukarı kısımlarında yaşayan Şor Türkleri
kahramanlık hikayesi (bogatırskaya skazka) için “nartpak” kelimesini kullanmakta ve bu
hikayeleri anlatan kimseleri de “nartpakçı” şeklinde adlandırmaktadırlar (Dırenkova,
1940:IX-X). Ben de buradan hareketle, başka bir yazımda, Sagay Türkçesindeki
“nartpak” kelimesi ile Karaçay-Malkar Türkçesi ve Kafkas dillerinde kullanılan “nart”
kelimesinin aynı kelimeler olduğunu, “nartpak” kelimesinin Türk kavimlerinin Orta
Asya’dan batıya doğru göçleri sırasında Kafkasya’ya taşındığını, daha sonra değişime
uğrayarak “nart” şeklini aldığını ileri sürmüş ve sonuçta bu kelimenin Türkçe bir kelime
olduğunu söylemiştim (Adiloğlu, 1997:587).
Ancak, Prof. Dr. İsa Özkan’ın Türk boylarının sözlü edebiyatında “destan, efsane,
masal, bilmece” anlamında kullanılan “nımah~comok~cumbak~yomak~comak” Туркестанская Библиотека – http://www.turklib.ru – Turkistan Library
kelimeleri hakkında yaptığı etimoloji çalışmasından; Sagay Türkçesindeki “nartpak”
kelimesinin, “nart” (kahraman) + “pak” (hikaye) şeklinde iki ayrı kelimenin
birleşmesinden meydana gelmiş bir kelime değil, yapı bakımından fiilden türemiş tek bir
kelime olduğu anlaşılmaktadır. İ. Özkan’ın söz konusu bu kelimeler üzerine yaptığı
etimolojiye göre “yumak” kelimesi, “kapamak, örtmek” anlamına gelen “yu-” fiilinden
türemiştir (Özkan, 1998:370). “Yumak” kelimesinin ikinci hecesi “-mak”ın fiilden isim
yapım eki olduğu açıktır. “Yumak” kelimesi, Hakas Türkçesinde “nımak~nımah”
şeklindedir. Hakas Türkçesinde orta hecede /m/, /n/, /ñ/ gibi sesler taşıyan kelimelerin
başındaki /y/ ünsüzü gerileyici benzeşmeye uğrayarak /n/ sesine dönüşmektedir. Bu
sebeple “yumak” kelimesi Hakas Türkçesinde “nımah” şekline girmiştir (Özkan,
1997:30).
Sagay Türkçesindeki “nartpak” kelimesinin son hecesindeki “-pak” ( neñ (yen), yelke > nelke (ense), vs. (Habiçlanı, 1973:224).
Sonuç olarak, “nart” kelimesinin kökeni hakkındaki görüşlerden bizce en mantıklı olanı
M. Habiç’in ortaya koyduğu görüştür. Hakikaten de Moğolcada “nert” (meşhur, ünlü,
tanınmış, önemli) şeklinde bir kelime vardır (Luvsandendeva, 1957:287; Hacilayev,
1970:57). “Nart” kelimesinin kökeni hakkında daha iyi bir açıklama ortaya konulana
kadar, Moğolcadaki “nert” kelimesinin Karaçay-Malkar Türkçesi ile Kafkas dillerinde
kullanılan “nart” kelimesine kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz.
Nart Kahramanları
Karaçay-Malkar Nart destanlarının merkezinde olaylar ve kahramanlar vardır.
Kahramanların hayat tarzları, yaşadıkları yurtlar ve tabiatla ilgili tasvirler birer ayrıntı
olarak kalmaktadır. Destanlarda Nart kahramanlarının yiğitlikleri, düşmanlarına karşı
yaptıkları mücadeleler, çirkin ve insanüstü dev yaratıklarla yaptıkları savaşlar anlatılır.
Nart kahramanları daha çok yiğitlik ve dinamizm yönünden karakterize edilmektedir.
Onların savaş tutkuları, cesaretleri, halkı birtakım canavar ve devlere karşı korumaları;
halkın hayatını kolaylaştırmak için gösterdikleri çabalar ve buldukları pratik çözümler
Nart kahramanlarının en belirgin özellikleridir. Olağanüstü özelliklerle kuşatılan Nart
kahramanları yiğitliğin, cesurluğun ve mertliğin sembolüdürler. Onlar korkunun ne
olduğunu bilmezler ve hatta ölümden bile korkmazlar. Ayrıca, Nart kahramanlarının her
birinin kendine has özellikleri de vardır. Yani bu kahramanlar “tip” değil, hepsi farklı birer
“karakter”dir (Adiloğlu, 1993:7-9).
Karaçay-Malkar Türkleri destanlarda anlatılan Nart kahramanlarının gerçekten
yaşadıklarına inanırlar ve onları kendi ataları olarak kabul ederler. Bunun için “atasözü”
kelimesi yerine “nart-söz” kelimesini kullanırlar.
Karaçay-Malkar Türkleri destanlarda adı geçen Nart kahramanlarına büyük saygı
duyarlar ve onlar için birtakım törenler yaparlardı. Çegem bölgesinde eskiden El-Tübü
köyü sakinleri bir çocuk doğduğu zaman, “Nart-Taş” adı verilen büyük kayalığın
yanında, doğan çocuk için kurban keserler ve yeni doğan çocuğu adı [ s. 202 ] geçen
kayalığın tepesinden dökülen suda yıkarlardı. Daha sonra doğan çocuk eğer erkek ise
şöyle bir dilekte bulunurlardı:
Nart Debet gibi demirci ol
Nart Şavay gibi yiğit ol
Nart Sosuruk gibi meşale ol
Halkına tatlı, hoş gönüllü ol.
Çocuk eğer kız ise onun için yapılan dilek şöyleydi:
Satanay gibi dolunay ol
Etrafın hep düğün-dernek olsun
Adın olsun yer tanrısından bereket
Eksilmesin köyünden, evinden bereket. (Haciyeva, 1988:10).
Karaçay-Malkar Nart destanlarına göre, Nart kahramanlarının yaşadıkları yerler Koban
vadisi dolaylarıdır. Ancak Nartların seferlere çıktığı ve savaştıkları yerler İtil (Volga)
ırmağına kadar uzanmaktadır. Karaçay-Malkar Nart destanlarında anlatılan
kahramanların adlarının bir kısmı şöyledir: Debet, Satanay, Örüzmek, Sosuruk,
Alavgan, Şavay, Sibilçi, Batraz, Şırdan, Cönger, Raçıkav, Gilastırhan, Sozuk, Bolat
Hımıç, Açemez, Hubun, Bödene, Çüyerdi, Bora Batır vs. Karaçay-Malkar Nart
destanlarında anlatılan Nart kahramanlarının sayısı oldukça fazladır. Şimdi bunların
içinde destanlardaki konumları bakımından en önemli olanlarını kısaca anlatmaya
çalışalım.

KARAÇAY MALKAR TÜRKLERİ 10

Eski Avrupa ve Rus Yazılı Kaynaklarına Göre Karaçay-Malkar Malkar Türkleri Eski Avrupa ve Rus yazılı kaynaklarında Karaçay-Malkar Tükleri değişik adlarla anılmaktadır. Karaçay Türkleri hakkında tarihi ilk bilgiler 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Başpiskopos [s. 32] Johannes de Galonifontibus’un notlarında bulunmaktadır. Fakat J. Galonifontibus’un kayıtlarında Karaçaylılardan “Kara Çerkes” şeklinde bahsedilmektedir. Osmanlı Padişahı Sultan III. Murat dönemine ait 15 Ocak 1583 tarihli fermanda [H. 20 Zilhicce 990, Mühimme Defteri, No: 44, Hüküm: 218] geçen “Karaşay-Mirza” adlı şahıs önce Kaziy oğlu Mirzabek adında bir Karaçay” beyi şeklinde yorumlanmıştır.[121] Halbuki bu fermanda adı geçen bu kişi Karaçay değil, adı “Karaşay” olan Kabardey Çerkes beylerinden biridir. 1635-1653 yılları arasında misyonerlik faaliyetleri yürütmek üzere Kafkasya’da bulunan İtalyan misyoner Archangelo Lamberti’nin 1954 yılında Napoli’de yayımlanan “Relatione Della Colchide Boggi Detta Mengrellia” adlı eserinde Karaçaylılardan “Karaçioli” [Karaçaylı] ve “Kara Çerkes” şeklinde bahsedilmektedir. Fakat A.Lamberti’nin 18 yıl boyunca kaldığı Kafkasya’da Karaçaylılarla kesin olarak hangi tarihte karşılaştığı tespit edilememiştir.Öte yandan A. Lamberti içerisinde “Karaçioli” [Karaçaylı] adının da yer aldığı kitabını ancak 1654 yılında yayımlayabilmiştir. Esasen yazılı kaynaklarda “Karaçay” sözü tarihte ilk olarak 1639 yılında geçmektedir. Bu tarihte Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov adlı Rus elçileri Svan [Gürcistan] ülkesine giderlerken Bashan vadisindeki Elcurt adlı Karaçay köyünde on beş gün kadar konaklamışlar ve Karaçaylılar hakkında birtakım notlar tutmuşlardır. Rus elçilerinin kayıtlarında Karaçaylıların adı “Karaçayev” ve “Karaçayevo Kabarda” şeklinde geçmektedir.
Malkar Türklerine izafen yazılı kaynaklarda “Balkar” sözü tarihte ilk olarak 1629 yılında Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’da Terek bölgesi Askeri Birliği Komutanı İ.A. Daşkov’un Moskova’ya gönderdiği bir raporda geçmektedir. İ. A. Daşkov’un raporunda Balkarların yaşadığı dağlarda gümüş madeni arama çalışmalarından bahsedilmektedir. Öte yandan 10 Mayıs 1518 tarihli bir Osmanlı fermanında [Mühimme Defteri, Cilt: 32, Hüküm: 456] geçen “Kabardey’e komşu Burgun Hakimi Tapmas Bek” adlı bir şahıs Malkar beyi olarak yorumlanmıştır.[125] Halbuki söz konusu fermanda adı geçen bu kişi Malkar beyi değil de herhalde bir Kumuk beyi olmalıdır. Çünkü fermanda sözü edilen Burgun denilen yer Dağıstan’daki Kumuk Türklerinin eski köylerinden biri olan Boragan kasabasıdır. Yani Burgun [Boragan] ile Malkar~Balkar’ın bir ilgisi yoktur. Burası Nizamüddin Şami’nin Zafername’sinde “Bragan” şeklinde ve XVIII-XIX. yüzyıl Rus kaynaklarında “Buragunskie Tatarı” [Boragan Tatarları] şeklinde bahsedilen yerdir.Gürcüler XIV-XV. yüzyıllarda Malkar Türklerini “Basiyani” şeklinde adlandırmışlar ve Malkarlıların yaşadığı ülkeye de “Basiyaniya” adını vermişlerdir. Basiyani sözü ilk olarak XIV-XV. yüzyıldan kalma meşhur “Tshovati Haçı”nda geçmektedir. Bu haçın üzerinde, Eristav Riziya Kvenipneveli adlı Gürcü prensinin Basiyani halkı tarafından esir alındığı ve Ksan boğazındaki Tshovati köyü kilisesinde toplanan parayla Basiyanlara fidye verilip Gürcü prensinin kurtarıldığı yazılmaktadır. Burada bahsi geçen Basiyani halkı Malkar Türkleridir. Çünkü yine Gürcü Kralının oğlu ve aynı zamanda tarihçi olan Vahuşti’nin 1745 yılındaki kayıtlarında da doğrudan Malkar Türkleri için “Basiyani” denilmektedir. Bunun dışında Gürcü-İmeretiya Kralı II. Levan’ın 1636 yılında Rus Çarına gönderdiği bir raporda, hakim olduğu toprakların sınırları bildirilmekte ve kuzeyde Dağlı Çerkeslerin ülkesiyle sınır olduğu söylenmektedir. II. Levan’ın “Dağlı Çerkes” dediği kavim Malkar Türkleridir.[127] Туркестанская Библиотека – http://www.turklib.ru – Turkistan LibraryXIX-XX. yüzyıl eski Rus kaynaklarında Karaçay-Ma1kar Türkleri için genellikle “Dağlı”, “Dağlı Tatar”, “Dağlı Çerkes”, “Çerkes Tatarı”, “Dağlı Kabardey” vs. adlar kullanılmaktadır. Andrey Taranovski’nin 1569 tarihli Seyahatnamesi’nde: “Nogaylar para nedir bilmezler. Ancak Çerkes Tatarları çuha ve keten getirdikleri zaman karşılığında koyun, inek ve öküz verirler” şeklinde bir ifade geçmektedir.[128] Bir ihtimal ki, A. Taranovski’nin “Çerkes Tatarı” dediği kavim Karaçay-Malkar Türkleridir. Çünkü Karaçay-Malkar Türkleri birçok eski Avrupa ve Rus yazılı kaynaklarında “Çerkes Tatarı”şeklinde adlandırılmaktadır. Bunun dışında, Evliya Çelebi Seyahâtnamesi’nde dağlık bölgelerde yaşayan fakat deniz kıyısına ve ovalara asla inmeyen “Macar” adlı bir aşiretten bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir: “Aşiret-i Macar Beğleri vardır. Cümle [tamamı] iki bin âdemdür [kişidir]. Amma [fakat] bahadır erlerdür [yiğit kişilerdir].” Evliya Çelebi’nin bu kaydı parantez içerisinde “Fin-Ogur kalıntısı” şeklinde yorumlamıştır.
Fakat Evliya Çelebi’nin bahsettiği Aşiret-i Macar’ın aslında Karaçay-Malkar Türkleri olması ihtimal dahilindedir. Karaçay-Malkar Türklerinin önceleri Kuma ırmağı kıyısında Macar adında bir şehirde yaşarlarken daha sonra bu şehri terk ederek Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları boylarına gelip yerleştiklerini anlatan bazı hikayeler vardır. Bu hikayede geçen Macar şehri Kuma ırmağının sol kıyısına 12 fersah [12×6=72 km] uzaklıkta olup tarihte gerçekten de var olmuş bir şehirdir. Bu şehrin kalıntıları bugünkü Stavropol şehri yakınlarında bulunmuştur.
Tarih boycunca komşu Kafkas kavimleri de Karaçay-Malkar Türkleri için çeşitli etnik adlar kullanmışlardır. Karaçay Türkleri için Adigeler “Karaşey”, Kabardeyler “KarçagaKuşha”, Abhazlar “Akaraç”, Abazalar [Abazinler] “Karça”, Osetler “Karaseyag” ve “Asi”, Gürcüler “Karaçioli”, Gürcü-Svanlar “Mukrçay” ve “Savar”, Gürcü-Megreller “Alani”
adlarını kullanırlarken; Balkar Türkleri için Gürcüler “Basiyani”, Gürcü-Svanlar “Sabir”,Gürcü-Megreller “Alani”, Kabardeyler “Balkar” ve “Balkar-Kuşha”, Abhazlar “Azuho” ve “As”, Osetler de “Asson” adlarını kullanmışlardır.
Karaçay-Malkar Türklerinin tarihi, kültürü, hayat tarzları ve sosyal yapıları ilgili en eski bilgileri IV-XIX. yüzyıllarda Kafkasya’yı dolaşan Avrupalı ve Rus gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerden bulmaktayız. Fakat bu gezginlerin bir kısmı Kafkasya’yı dolaşmakla birlikte Karaçay-Malkar Türkleri arasında bizzat bulunmayıp ziyaret ettikleri diğer Kafkas kavimlerinin Karaçay-Malkar Türkleri hakkında anlattıkları şeyleri yazmışlardır.
Karaçay Türkleri hakkında ilk bilgiler 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Başpiskopos Johannes de Galonifontibus’un notlarında bulunmaktadır. J. Galonifontibus, Karaçaylılardan “Kara Çerkes” şeklinde bahsetmekte ve şu bilgileri vermektedir: “Çerkesya veya Zikhia adı verilen ülke Karadenizin arkasındaki dağların eteklerinde uzanır. Burada iki farklı kavim yaşar. Yüksek dağların üzerindeki vadilerde yaşayan dağlı kavim Kara Çerkeslerdir. Aşağılarda deniz kenarında oturanlar ise Beyaz Çerkeslerdir. Kara Çerkesleri hiç kimse ziyaret etmez. Onlar da tuz ihtiyaçlarını karşılamaktan başka dağları asla terk etmezler. Kara Çerkeslerin kendilerine has dilleri ve yazıları vardır.”
1635-1653 yılları arasında misyonerlik faaliyetleri yürütmek üzere Kafkasya’da bulunan İtalyan misyoner Archangelo Lamberti’nin, 1954 yılında Napoli’de yayımlanan “Relatione Della Colchide Boggi Detta Mengrellia” adlı eserinde Karaçay Türklerinden “Karaçioli” [Karaçaylı] şeklinde bahsetmekte ve şunları söylemektedir:
“Kafkasya’nın kuzey eteklerinde Karaçioli [Karaçaylı] veya Kara Çerkes denilen bir kavim yaşar. Onlara bu Kara Çerkes adı esmer tenli olduklarından verilmemiştir. Bilakis onlar beyaz tenlidir. Herhalde onlara bu ad ülkelerinde gök yüzü sürekli bulutlu ve karanlık olduğundan verilmiş olmalıdır. Onların dili Türk dilidir. Fakat çok hızlı konuştuklarından onların dili zor anlaşılmaktadır. Beni hayrete düşüren şey, bu kadar acaip diller konuşan kavimlerin arasında Karaçaylılar Türk dilinin saflığının nasıl korumuşlardır? Kafkasya’nın kuzeyinde eskiden Hun Türkleri yaşamışlardır. Bu Karaçaylıların Hun Türklerinin bir dalı olduğu anlaşılmaktadır. Bu zamana kadar kendi eski dillerini korumayı başarmışlardır.”
Eski Rus kaynaklarında Karaçay Türkleri hakkında verilen bilgilere ilk olarak 1639-1640 yıllarında rastlamaktayız. 1639 yılında Rus Çarı tarafından Gürcistan’a gönderilen Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov adlı Rus elçileri Gürcistan yolu güzergahında Bashan vadisindeki El-curt köyünde on beş kün konaklamışlar ve Karaçaylılar hakkında bazı notlar tutmuşlardır. Rus elçilerinin notlarında anlatılanlar şöyledir:
“Ekim’in ikinci günü, Kabardey Aleguklara geldik. Fakat Aleguk bu sırada Kabardey’de değildi. Kendisi Ahazya’ya veya Abaza’ya gitmiş. Köyde onun kardeşleri Hapuna ile Otojuk vardı. Fedot Elçin, Çarın himaye tezkeresini Hapuna ve Otojuk Mirzalara gösterdi ve onlara dörder arşın çuha ile […eski ve yıpranmış bir kağıt olduğundan bundan sonrası okunamamıştır]. Hapuna Mirza’ya dört arşın kırmızı İngiliz çuhası ile Alman yapımı bir büyük ayna verildi. Aynı şeyler Otojuk-Mirza’ya da verildi. Yine Aleguk oğlunun hanımına da Alman yapımı büyük ayna verildi. Ekim’in altıncı günü, Hapuna ile Otojuk kardeşler bizi Karaçayevo-Kabarda’ya [Karaçay’a] gönderdiler. Ben de onlarla birlikte yol kılavuzu olarak Pşuk adlı bir soyluyu gönderdim. Onlar da ona bu yol kılavuzluğu için hediyeler verdiler. Hapuna’nın soylusu [yaveri] Pşuk’a Kabardey’den Karaçay’a yol kılavuzluğu yaptığı için iki arşın kırmızı İngiliz çuhası verildi. Ekim ayının onüçüncü günü biz Karaçayevo-Kabarda’ya [Karaçay’a] geldik. Biz, Karaçaylı prensler Elbuzduk ve Gilastan Kırımşavhal kardeşlere, Çarın bize verdiği himaye tezkeresini gösterdik. Hediye olarak onlara […eski ve yıpranmış bir kağıt olduğundan bundan sonrası okunamamıştır]. Karaçay’ın prensleri olan Elbuzduk ile Gilastan kardeşlere dört arşın kırmızı İngiliz çuhası ile sekiz adet kindyak […eski ve yıpranmış bir kağıt olduğundan bundan sonrası okunamamıştır] verdik. Ekim’in yirmi dokuzuncu günü Aleguk, Abaz’dan [Abhaz veya Abaza’dan] kendi soylusunu [yaverini] Uranbu’yu gönderdi. Benden ve Fedot’tan, dört arşın kırmızı İngiliz çuhası vermemi emretti. O da, Aleguka oğlunu [s. 34] kızdırmamak için, onun yaveri Barambe’ye dört arşın kırmızı İngiliz çuhası verdi. Karaçayevo-Kabarda’da tercümanımız Fedor Bajenov öldü. Fedor Bajenov, Fedot Elçin’le birlikte Moskova’dan gönderilmişti. Karaçayev’e [Karaçay’a] gittik. Daha sonra atlarımızı ve eğerlerimizi Koroçaya’da [Karaçay’da] bırakıp Sonskuyu [Svan] topraklarına gittik. Atları bırakmazımın sebebi ise bu yolun atların yürüyemeyecek kadar bozuk olmasındandır. Yolumuz düzgün olsaydı iyi olacaktı.Hepimiz dağların yüksek kısımlarından ilerliyorduk. Eşyalarımızı taşımak için bir bedel karşılığıyla Karaçay’dan adamlar tutmuştuk. Adamlara, Svanların topraklarına kadar, her bir eşya için yarım arşın çuha verilmişti. Bizden sonra ise Çerkes Mirza Hapuna aldı.Kasım’ın birinci günü Svanların Vleşkaraş adlı köyüne geldik. Vleşkaraş’tan Kasım’ın ikinci günü ayrıldık.”
Bahçesaray şehrinde Fransa Konsolosluğu ve aynı zamanda Kırım Hanı’nın özel doktorluğunu yapan Ksavio Glavani’nin 1724 yılında yayımladığı “Opisaniye Çerkesii”[Çerkeslerin Tasviri] adlı eserinde Karaçay-Malkarlılardan çok kısa bir şekilde şöyle bahsedilmektedir:
“Çerkeslerin ortasında Çegemliler [Malkarlılar] yaşarlar. Çegemlilerin nüfusu 500 hanedir. Onlar Kabardey Çerkeslerinin hakimiyeti altındadırlar. Karakayların [Karaçayların] nüfusu 200 hanedir. Onlar da Kabardeylerin hakimiyeti altındadır.”XIX. yüzyıl başlarında 1807-1808 yılları arasında Gürcistan ve Kafkasya’yı seyahat eden Julius Klaproth Karaçay-Malkar Türkleriyle ilgili oldukça geniş bilgiler vermiştir. J. Klaproth’un Karaçay-Malkar Türkleri hakkında anlattıkları şöyledir:
“Bu küçük kavimlerden başka Koban’da, gözlerden uzak Kırım sultanlarının torunları yaşamaktadırlar. Tatarlar ve Çerkesler onlara Sultaniye adını vermişlerdir. Onların [Tatarların ve Çerkeslerin] bunların [Sultaniyelilerin] üzerinde bir hakimiyeti olmadığından onlar [Sultaniyeliler] seferlere [savaşa ve yağmaya] kendileri isterlerse katılırlar. Bunun dışında onları hiç kimse seferlere götüremez.
Basiyat adı onlara meşhur soy atalarından kalmıştır. Eskiden onlar Kuma ırmağı civarında yaşıyorlarmış. Başşehirleri Macar adlı bir şehirmiş. Birçok savaştan sonra buradan göçerek şimdiki yurtlarına gelip yerleşmişler. Bunların bir kısmı Malka ırmağının kenarına yerleştiğinden dolayı onlara Malkar veya Balkar adı verilmiştir. Gürcü Kraliçesi Tamara 1207 yılında onları hakimiyet altına almış ve burada Hıristiyanlığı yaymıştır. Bu yüzden olmalıdır ki bunlarda Hıristiyanlığın izlerini görmek hala mümkündür.
Köylülerin belli başlı bir dinî inancı yoktur. Onlar Teyri adını verdikleri bir tanrıya inanmaktadırlar. Onların inancına göre Teyri her şeyin sahibidir ve müşfiktir. Bundan başka bir de Aziz İlya’yı kutsarlar. Onların anlattığına göre Aziz İlya bölgedeki en yüksek dağın tepesinde sıklıkla görünmektedir. Onun şerefine kurban keserler, süt, yağ, peynir ve boza ikram edip dinî bir tören şeklinde şölen tertip ederler. Onlar eskiden domuz eti yemişlerdir. Ziyaret ettikleri kutsal ırmaklar ve bu ırmakların yanında sakındıkları tabu ağaçları vardır. Onlar da diğer Tatar kavimleri gibi koyunun kürek kemiğine bakıp gelecek hakkında tahminler yaparlar. Onların zengin kesimi Çerkeslerin etkisiyle İslam dinini kabul etmiştir. Fakat, Karaçaylıların dışında, mescit ve mollaları yoktur. Çerkesler bu Tatarlara Tatar-Kuşha [Dağlı Tatar~Dağ Tatarı] veya Karlı Dağlarda Yaşayanlar adını vermişlerdir. Osetler ise bunlara Assu derler. Çerkesler bunlara
Karşaga-Kuşha derler. Megreller ve Uriyalar ise Karaçioli adını vermişlerdir. Tatarlar onlara Kara-Çerkes derler. Gürcüler ise ortaçağda onlara Kara-Cikhi demişler ve yaşadıkları ülkeye de Kara-Cikhetiya adını vermişlerdir. Gürcüler eskiden Çerkeslere de Cikhi veya Zikhi diyorlardı.
Karaçaylılar da Malkarlılar ve Çegemliler gibi eskiden pagan idiler. Şimdi ise burada İslam’dan başka bir din yoktur. Bunlar domuz etinden çok tiksinirler. Halbuki eskiden domuz onların en baş yiyeceğiydi ve oldukça fazla tüketiyorlardı. Bundan 32 yıl önce İshak Efendi [Kabardey İshak Abuk Efendi] bunlara İslam dinini öğretmiştir. Hıristiyan dini hakkında hiçbir şey bilmezler. Kuran’da geçen bayramları bilirler ve tatbik ederler. Karaçaylılar, Kafkasya’da en güzel kavim olarak bilinirler. Onlar bozkırlardaki göçebe Tatarlardan daha ziyade Gürcülere benzerler. Vücut yapıları biçimlidir ve güzel bir yüze sahiptirler. Büyük ve siyah gözleri vardır. Beyaz tenlidirler. Onların arasında hiç Moğol tipine rastlanmadığından bunların Moğollarla bir karışımları olmadığı anlaşılmaktadır.Nogaylarınki gibi bunlarda basık surat ve çekik gözler yoktur.
Bunlar gelenekleri icabı tek bir kadınla evlenirler. Fakat bazılarının iki veya üç karısı vardır ve gayet iyi geçinmektedirler. Başka diğer dağlı kavimlerde olduğu gibi bunlarda kadınlara kötü muamele yoktur. Bunlar karılarına insanca ve [s. 35] şefkatle davranırlar.Bunlarda kadın kocasının hizmetçisi gibi değil, Avrupalılarda olduğu gibi hayat arkadaşıdır. Prenseslerin kendilerine ait özel evleri vardır. Onlar yabancılara görünmezler ve yabancılarla konuşmazlar. Gündüz vakti erkek [bey], karısıyla [prensesle] karşılaşmamaya özen gösterir. Gece olduğu zaman karısına ait özel evde görüşürler. Fakat bu Çerkes adeti yalnız üst tabakaya mensup olan kesimde geçerlidir. Halbuki köylülerde durum başkadır. Koca ve karısı birlikte yaşar. Kadınlar yabancıların olduğu ortamda bulunmak ve onlarla konuşmak konusunda serbesttir. Kızlar genellikle evde otururlar ve pek az dışarı çıkarlar. Altın ve gümüş simli ipliklerden kumaş ve elbiseler işlerler. Kızlar kocaya gidecekleri vakit evin reisi [kızın babası] diğer Tatar kavimlerinde olduğu gibi başlık parası alır. Bunun adına da Kan Bagası derler. Damat zengin ise müstakbel gelin birçok yeni ve güzel elbiseler gönderir. Kız da düğün günü bu elbiseleri giyer. Damat düğün günü bütün erkek arkadaşlarına büyük bir ziyafet verir.Kız tarafında da aynı şekilde gelen misafirlere büyük bir ziyafet verilir. Gelin kendi kız arkadaşlarını davet eder. Gece yarısına doğru gençler kalabalık bir şekilde toplanarak gelini damat evine getirmek için kız tarafına giderler. Bu düğün ve eğlence üç gün boyunca devam eder. Düğün süresince herkes yer, içer, eğelenir, dans eder. Bekar erkekler ile bekar kızlar birbirleriye tanışır ve sohbet ederler. Bundan da birçok yeni tarihi aşklar doğar ve yeni düğünlerle sonuçlanır. Bunların düğününde erkekler ile kızların birlikte daire şeklinde toplanıp icra ettikleri bir dansları vardır.
Karaçaylılar komşuları Çerkes ve Abazaların aksine hırsızlık ve dolandırıcılık nedir bilmezler. Onlar çalışmayı çok severler ve oldukça da cömert insanlardır. Genellikle tarla-sapan işleriyle uğraşmaktadırlar. Bütün halkın tamamı 250 haneden ibarettir. Bu yüzden onlar Kabardey Çerkesleri gibi savaş ve çapul işinde güçlü değildirler. Bunların yaşadığı yerde toprak verimlidir. Buğday, arpa, darı ve yulaf çok güzel yetişmektedir.
Fakat bu toprakların genişliği sadece 8 versttir. Çevresi ormanlarla kaplıdır. Burada yabani armut ağaçları vardır. Bunun dışında kızılcık ağaçları da çoktur. Karaçaylılar bu ağaçların meyvelerini balla birlikte kaynatarak Türklere ve Kabardeylere satarlar. Ormanlarında ayı, kurt, iki değişik cins yaban keçisi, tavşan, vaşak ve kunduz gibi bir sürü yabani hayvan vardır. Bunların derilerine çok değer verilir. Yabancı tüccarlara ayı,tavşan, kunduz ve vaşak derilerini satarlar. Kendileri de yaban keçilerinin derilerinden oldukça iyi faydalanırlar. Bunlardan namazlık yaparlar. Bundan sonra yine çarık ve çizme gibi şeyler yaparlar. Karaçaylılar at, eşek, katır, koyun gibi çok çeşitli hayvanları beslerler. Fakat genel olarak besledikleri hayvanlar kaliteli ve gösterişli değildir. Bununla birlikte bu dağlarda onların hayvanları diri ve güçlü sayılırlar. Hatta dağlık araziler için mükemmeldirler. Karaçaylıların imal ettiği yağın kalitesi çok yüksektir. Ayrıca sütten çok güzel peynir yaparlar. Bunlar gece gündüz sürekli kefir içerler. Haşlama et, şişte kızartılmış et ve kavurma yerler. Değişik türde ekmekler pişirirler. Ekmeklerini her zaman külde pişirirler. Onların yaptıkları Sıra adını verdikleri içkileri Osetlerinki gibi bütün Kafkasya’da en kaliteli içki olarak bilinmektedir. Onlar bu içkiyi arpa ve buğdaydan imal ederler. Tütünü kendileri yetiştirirler ve bunun değişik cinsleri vardır. Yetiştirdikleri tütünü Nogaylara, Svanlara ve Megrellere satarlar. Bunun dışında Kabardeylere ve Rusya’ya da ihraç ederler.
Karaçaylılar hainlik yapan kişileri hiç sevmezler. Hainlik yapan her kim olursa olsun, ister kendi içlerinden, isterse dışarıdan casusluk yapmak için gelen yabancı biri olsun, onu yakalamak için bütün halk silahlanır ve haini yakalayıp ölümle cezalandırır.
Karaçaylılar bu haini yakalayıp öldürmeden rahat edemezler. Karaçaylılar hiç şüphesiz Kafkasya’nın en medeni halkıdır. Kibarlık ve hatırşinaslık bakımından diğer komşu kavimlere göre çok daha yüksek seviyededirler. Onlar beylerine son derece bağlı ve itaatkardırlar. Beylerine çok değer verirler. Karaçaylılar fakirlere çok karşı cömerttirler. Zenginler fakirleri hor görmezler bilakis onlara hediyeler verirler ve sıkıntılarına yardımcı olurlar. Sözgelimi zenginler fakirlere öküzlerini on günlüğüne karşılıksız ödünç verirler.Fakirlere iş verip onlara emeklerinin hakkını verirler. Böylelikle fakirlerin geçim sıkıntılarını düzeltmeye çalışırlar.
Boza ve Sıra adı verilen içkilerinden başka alkollü içecek çeşidi yok denecek kadar azdır. Bunlarında dışında buğday ve arpadan çok sert içki imal ederler. Fakat bunu az içerler. Sarhoşluk veren içkiler Kuran’da yasaklanmıştır. Onlar Boza ve Sırayı genellikle kış mevsimi için hazırlarlar. Bunlar arıcılık yapmazlar. Bu yüzden balları yoktur. Bal arıları için buranın havası kış mevsiminde çok soğuktur. Bal ihtiyaçlarını Kabardey Çerkeslerinden karşılarlar. Bal ile kızılcık meyvesini veyahut başka meyveleri karıştırıp kaynatıp bir tür içki yaparlar. Balı sadece bu iş için kullanırlar. Karaçaylılar barut ve kükürt ihtiyaçlarını kendi topraklarındaki dağlardan elde ederler. Karaçaylılar, Çerkesler gibi yayla ağıllarında koyun gübresini elemekle uğraşmazlar. Karaçaylıların barutu ince ve kalitelidir.
[s. 36] Karaçaylılar kendi elleriyle yaptıkları elbise, keçe, başlık, manto gibi şeylerin bir kısmını İmeretya’da, bir kısmını da Sohum’daki Osmanlı kalesinde satarlar. Sohum’daki Osmanlı kalesinde çok dükkan vardır. Kafkasya’nın batısında yaşayan kavimler burada mallarını iyi satarlar. Karaçaylılar buradan pamuklu kumaş, ipekli kumaş, iğne, oymak, pipo, Türk tününü, vizon derisi satın alırlar. Kabardey üzerinden Rusya ile alışverişleri azdır. Genellikle tuz ve kendilerinde mevcut olmayan mamulleri ithal ederler. Türkler sürekli İstanbul’dan deniz yoluyla sığır getirdikleri için Karaçaylıların burada sattıkları şeyler ucuza gidiyor. Karaçaylılar ve Svanlar arasındaki ticaret ilişkileri oldukça gelişmiştir. Karaçaylılar genellikle Svanlara kükürt ve kurşun satarlar. Basiyanlar [Malkarlılar] Svanlara Ebze derler.
Orusbiy kabilesi de Karaçaylılardan sayılmaktadır. Orusbiyler, Kabardey beylerinin kuzeydoğusunda, Calpak dağının eteklerinde, Karaçay ile Bashan vadilerinin birbirinden ayrıldığı bölgede yaşarlar. Onların toplam nüfusu 150 hane kadardır. Çerkesler kendi dillerinde Malkarlılara Balkar-Kuşha, Gürcüler de Basiane derler. Malkarlıların kendileri ise Malkar-Avul veya Malkar-El derler. Bunların toplam nüfusu 1.200 haneden fazladır. Çerek, Psigon, Aruvan veya Argudan denilen ırmakların kenarlarında yaşarlar. Bızıngı da Malkarlılardan sayılır. Onların en önemli ticaret yolları Ullu-Malkar’dan 55 verst uzaklıktaki dağların arkasında Raça ve Oni ile İmeretiya ve Rion’a gider. Onlar buralarda keçeden yamçı, kepenek, açık kahverengi renkte elbise kumaşları, kalitesiyle meşhur Kafkas elbiseleri, kalpak ve kürkler satarlar. Bunların karşılığında pamuklu ve ipek kumaşlar, iplikler, altın ve gümüş simli işleme iplikleri, tütün, pipo ve başka ufak tefek eşyalar alırlar. Bunun dışında onlar bilhassa Oni’den oldukça fazla miktarda taş tuzu alırlar. Yine tuz ihtiyaçlarını Rus sınırından, Karadeniz çevresindeki ahaliden, Yahudilerden ve Kabardey Çerkeslerinden karşılarlar. Bundan başka önemli alış-verişleri Raça üzerinden getirilen bakır kazanlar ve diğer bakır eşyalardır. Bu bakır eşyalar da Erzurum’dan gelmektedir.”
1820-1860 yılları arasında Kafkasya’da Rusya hizmetinde görev yapan Fransız asıllı Leonti Y. Lyulye çok kısa bir şekilde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsetmektedir: “Dağların kuzey yamacında Tatar kavimleri yaşarlar. Elbruz dağının batı eteklerinde ve Koban ırmağının üst taraflarında Karaçaylılar yaşar. Çegem, Balkar ve Orusbiy de Karaçaylılarla aynı köktendir.”
1823-1824 yıllarında Karaçay’da bulunan Rus subayı Aleksander İvanoviç Yakuboviç,Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir:
“Karaçaylılar Koban ırmağının kıyısında, Kafkasya’nın hükümdarı Elbruz dağının eteklerinde yaşarlar. Karaçaylılar dağ yollarını usta bilirler. Karaçaylılar özgürlüğüne düşkün, cesur ve çalışkan bir millettir. Tüfek atmakta ustadırlar ve keskin nişancıdırlar. ayvancılık işiyle uğraşırlar. Yaşadıkları yerlerde tabiat olağanüstü derecede güzeldir.Dağlılar yüksek ruh ve karaktere sahiptirler. Hayata tutkuyla bağlıdırlar.” arlık Rusyası ordusunda harita subayı olarak görev yapan ve 1834 yılında Kafkasya’da bulunan İvan Vladimiroviç Şahovskoy, Karaçay-Malkar Türkleri hakkında şu bilgileri vermektedir:
“Karaçaylılar Koban ırmağı başında ve Elbruz dağının batısında yaşarlar. Karaçaylıların ekonomik durumu oldukça iyi durumdadır. Karaçaylılar iki sosyal tabakaya ayrılmıştır:beyler ve köylüler. Koban vadisi iki kısımdan oluşmaktadır. Tarla-sapan işleri gelişmiştir.Burada buğday, arpa ve yulaf yetiştirilmektedir. Fakat halkın esas uğraşı ve geçim kaynağı büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıktır. Koyunlarının kalitesi yüksektir. Keçe ve yamçı imal edip bunları komşularına ve Liniya’da satarlar. Orusbiyler [Bashan’da yaşayan Malkarlılar] Bashan vadisinin yukarı kısımlarında yaşarlar. Çegemliler, Karaçaylılarda olduğu gibi, yaşadıkları yerler verimsiz olduğundan topraklarından istenilen düzeyde ürün alamamaktadırlar. Genel olarak fakirdirler. Çegemliler de beyler ve köylüler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Holamlılar ve Bızıngılılar, Çerek-Hahu ırmağı başında yaşarlar. Holam halkı Şakman beylerinin hakimiyetindedir. Bızıngı halkı ise Süyünç beylerinin idaresindedir. Bunların yaşadığı vadi geniş ve elverişlidir. Çegem ve Karaçay vadileri gibi dar değildir. Bu yüzden tarlalarından istenilen düzeyde ürün alınabilmektedir. Hayvancılık işinde de fena değildirler. Malkarlılar, Çerek ırmağının kıyısında yaşamaktadırlar. Malkarlılar beyler ve köylüler olmak üzere ikiye ayrılmışlardır.
Yaşadıkları vadi dar olsa da buradaki topraklar verimlidir. Bu yüzden tarlalarındaki ürün iyi yetişmektedir. Yüksek dağ yaylaları da hayvancılık işi için elverişlidir. KaraçayMalkarlılar Müslümandırlar. Fakat Kabardey Çerkeslerinde olduğu gibi İslam dini bunlarda da iyice yerleşmemiştir. Hıristiyanlığın izleri hala fark edilmektedir.
Çegem’deki kiliseyi at ahırı olarak kullanmaktadırlar. Bızıngı’daki kilisenin ise sadece duvarları kalmıştır. Fakat yer yer Hıristiyan azizlerinin resimlerine tesadüf edilmektedir.Bu kilisenin XII. yüzyılda inşa edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu kilisenin mimari tarzı, Svanetya’da XII. yüzyılda Gürcü Kraliçesi Tamar’ın yaptırdığı kiliselerle aynıdır. Birkaç adet dışında bunların hayat tarzları, Kabardey Çerkeslerinin hayat tarzıyla aynıdır. Dağlıların [Karaçay-Malkarlıların] dış görünüşleri de ovada yaşayanlarla [Kabardey Çerkesleriyle] aynıdır. Bunları birbirinden ayırt etmek çok zordur. Tek bir fark vardır ki bu da giydikleri ayakkabılarıdır. Dağlılar taşlı ve kayalı yerlerde yaşadıklarından giydikleri ayakkabıların derisi kalındır. Kabardey Çerkesleri ise ovada yaşadıklarından ve sürekli atla dolaştıklarından onların ayakkabılarının derisi incedir.”
1835 yılında Kafkasya’da bulunan Rus subayı Feodor F. Tornau kısa bir şekilde Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir:
“Karaçaylılar Koban ve Teberdi’nin yukarı tarafı ile Elbruz dağı eteklerinde yaşarlar.Bunlar savaşçılıktan daha çok ticarete yatkın insanlardır. Nüfuslarının 8 bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Karaçaylıların konuştuğu dil Orta Asya lehçesidir.”
Alman doğa bilimcisi Dr. Moritz Wagner 1843 yılında Karaçaylılardan “Elbruz Tatarı”adıyla bahsetmekte ve şöyle demektedir:
“Nogayların fiziksel görünüşü ile Çerkes nesli ve Elbruz Tatarları olan Karaçay kavimlerinin güzelliği son derece çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır”
1848 yılında Karaçay’da bulunan Rus tarihçisi G. Tokarev Karaçay Türkleri hakkında şöyle söylemektedir:
“G. Rubruck’un güvenilir ifadelerine göre bu topraklarda Komanlar [Kıpçaklar] yaşamışlar. Onlar kendi beylerine ve zenginlerine piramit şeklinde sivri çatılı mezarlar. Acaba buradaki mezarlar da onlardan mı kalmıştır? Yoksa başka kavimlerden mi? Bu meselenin açıklığa kavuşturulması ne iyi olurdu. Koban ırmağının adı ise şüphesiz Komanlardan kalmış olmalıdır. Pallas, Karaçaylıları bir Nogay kavmi diye yazmakla yanılmış. Bunların yüz ve vücut yapıları Pallas’ın yazdıklarının tam tersini gösteriyor. Ben bu bakımdan Klaproth’un söylediklerine tamamen katılıyorum. Klaproth, A. Lamberti’nin söylediklerine dayanarak gerçekten çok güzel ifade ediyor: Karaçaylılar, Kafkasya’nın en güzel milletlerinden biridir. Bunların yüz şekilleri Tatar, Moğol ve Nogaylara hiç benzemiyor. Klaproth, Karaçay sözünü kara ırmak şeklinde açıklıyor.
Kara ırmakları olan dar vadilerde yaşayan Karaçaylılar Macar şehrinden, Çerkeslerin Kabardey’e gelmelerinden az bir zaman önce gelmişlerdir. Bu hikaye ile benim daha önce duyduğum başka bir hikayeyle de uyuşmaktadır. Kendi ağızlarından onların Bashan vadisinden geldiklerine dair rivayetler dinledim. Bundan başka bu köyün nasıl kurulduğu hakkında bir hikaye anlattılar. Bir avcı bir geyiği takip ederek buraya gelmiş. Bu yerin güvenli bir yurt olacağına kanaat getirmiş. Sonra geldiği yere, Bashan vadisine geri dönmüş ve hanımını yanına alarak tekrar buraya gelmiş. Daha sonra onların peşi sıra akrabaları, dostları da gelmiş ve bir zaman sonra burası bir köy haline gelmiş. Kart-Curt köyünde 80 avlu~hane var. Onlar bizim kaldığımız misafir evi gibi yüksek olmayan küçük evlerdir. Hepsi de kalın kütüklerden yapılmıştır ve damları kavislidir.Bazı evlerde ocaklar var. Bazılarının mısır bahçeleri de var. Tek tük meyve ağaçları da gördüm. Bunların toprakları verimli görünmektedir. Fakat toprağın pek işlenmediği anlaşılıyor. Bu köyde yaşayanların bir kısmı gösterişli elbiseler giyinerek ve silahlarıyla birlikte dolaşırken diğer bir kısmı ise eski püskü elbiseler içerisindedirler. Bütün bunlar köy halkının cahilliklerini ve henüz askeri-savaşçı toplumdan sıyrılamadıklarını göstermektedir. Şüphesiz bu yabanilerin gümüş kınlı kamalarını bırakıp bu verimli toprakları değerlendirecekleri günlerin gelmesi için daha çok zaman gerekmektedir. Gösterişli elbiseler giyerek, altın-gümüş kamalar, tabancalar ve kılıçlarla dolaşan zengin kişilerle ile açlık ve yoksulluk çeken, eski püskü elbiselerle dolaşan kişileri bir arada görmek doğrusu bana oldukça acıklı geldi.”
1834-1865 yılları arasında Peterburg şehrinde yayımlanan “Biblioteka dlya çteniya”[Kütüphane İncelemeleri] adlı derginin 1849 yılının 97. sayısında G.D. imzasıyla yayımlanan bir makalede Karaçaylılardan şöyle bahsedilmektedir:
“Karça-Yurt [Kart-curt] köyünde ilk evi Karça yapmış. Karaçaylılar Koban ırmağı başındaki vadilerde yaşarlar. Karaçaylıların topraklarının sınırları doğuda Elbruz dağının eteklerine, Balık ırmağı başı, Duvut ve Kihat [?] ırmaklarının ortalarına kadar uzanır.Hurzuk’ta 150, Uçkulan’da 200 hane vardır. Karaçaylıların toplam nüfusu 2.000 kişidir. Karaçaylıların dinî ve medenî davalarına Kadı Muhammet Hubiy bakmaktadır. Ufak tefek davalarla ise köyün muhtarı Tarhan Duda [s. 38] ilgilenmektedir. Karaçaylılarda davalara iki türlü hukuk sistemiyle bakılıyordu. Şeriat hükümlerine göre çözülecek davalara Kadı Muhammet Hubiy bakıyordu. Fakat gerektiğinde şeriat hükümlerine göre baktığı bir davada cezanın hafifletilmesi için geleneksel hukuk kurallarına göre hüküm vermekteydi. Kimi zaman kanun ve düzeni çiğneyen davalıların birer kanlı düşmanlar haline geldikleri de oluyordu.”
1850’li yılların başlarında Kafkasya’da bulunan Çarlık Rusyası askeri görevlisi V.V. Şevtsov bölgede yaptığı etnografya çalışmalarını bir makale şeklinde 1855 yılında yayımlamıştır. V.V. Şevtsov bu makalesinde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsetmektedir:
“Karaçaylılar Elbruz dağının eteklerinde yüksek yerlerde yaşarlar. Nüfusları az olmakla birlikte oldukça cesur ve yiğittirler. Hiçbir zaman düşmanlarına yenilmemişlerdir.
Karaçay halkı bir Moğol-Tatar kavmidir. Komşu kavimlerle yakın ilişkiler içerisinde olmakla birlikte kendi dillerini saf ve temiz bir şekilde korumuşlardır. Diğer kavimlerin dillerinden giren yabanı kelimelerin sayısı çok azdır. Karaçaylıların idaresini beş tane bey yürütmektedir. Bu iş babadan oğula geçmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Karaçaylılar diğer Dağlı kavimlerin aksine temiz giyinirler. Evleri hayatları düzenli ve temizdir. Tatlı dillidirler. Yeminlerine oldukça sadıktırlar. Müslümanlığın Sünnî koluna mensupturlar. Karaçaylılarda yüksek derecede din adamları vardır. Fakat bunun dışında daha düşük dereceli din adamları da yok değildir. Karaçay erkekleri orta boylu ve yakışıklıdırlar. Beyaz tenlidirler. Genellikle parlak ve mavimsi gözlere sahiptirler. Kadınları dikkat çekecek kadar güzeldirler.
Karaçaylıların yetiştirdiği atlar Kafkasya’nın en iyi cins atlarından sayılmaktadır. Bu atlar
bilhassa dağlık ve engebeli arazilerde rahatça yol alabildiklerinden çok değerlidirler. Bu atlar kendi haline bırakıldıklarında dahi en çetin yollarda bile kolaylıkla yürüyebilmektedirler. Başka bir cins atın adım atamayacağı bir yerde, yeter ki Karaçay cinsi atın ayağının basacağı bir yer olsun, şüphesiz kolay bir şekilde yoluna devam edecektir. Karaçay koyunlarının kalitesi de oldukça iyidir. Koyunların yünü kaşmir gibi ince, yumuşak ve uzundur.
Karaçaylıların en yakın komşuları Orusbiylerdir. Bundan sonra Çegemliler, Malkarlılar, Holamlılar ve Asların bir kabilesi olan Digorlar da Karaçaylıların komşusudurlar. Bunlar eskiden Hıristiyan idiler. Ancak Hıristiyanlık inancı iyice yerleşmediğinden bunlar daha sonra Müslüman olmuşlardır. Fakat Müslümanlığın şartlarını da gerektiği gibi yerine getirmiyorlar. Bu kavimlerin evleri karlı dağların ortasında, yüksek yerlerdedir. Onlar savaşçılıktan ziyade sakin ve huzurlu bir hayatı tercih eden bir kavimdir. Arazileri çok taşlı olduğundan tara-sapan işine uygun değildir. Onların ekilebilir arazileri azdır. Mısır ve arpa ekmek için oldukça büyük emek sarf ederek araziyi uygun hale getirmektedirler. Kim en çok metal ve bakır eşyaya sahip ise o kişi yörenin en zengini olarak kabul edilmektedir. Burada yaşlılara gösterilen saygı ve hürmet başka hiçbir millette yoktur. Ayran ve boza içmeyi çok severler. Onlar için içeceklerin ayrı bir önemi vardır. Dağıstanlılardan bütün Kafkasya’ya yayılan tek kişilik [Lezginka] dansını bunlar sanki havada uçarak oynarlar. Müzik aletleri üç telli saz, kaval, davul ve on iki telli arptır. Bu sonuncusu şüphesiz Greklerden gelmiştir.”
1852 yılından itibaren Kafkasya Genel Valiliğinde uzun yıllar görev yapan Fransız asıllı Adolf Petroviç Berje bütün Kafkasya’yı dolaşmıştır. 1858 yılında Tiflis’te yayımlanan “Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri” adlı eserinde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsedilmektedir: Туркестанская Библиотека – http://www.turklib.ru – Turkistan Library“Karaçaylılar Kafkas dağlarının kuzeydoğu eğiminde, Koban ve Teberdi ırmaklarını yukarı kısımlarında ve Elbruz dağı eteklerinde yaşarlar. Karaçaylılar önceleri Büyük Kabardey prenslerinin hakimiyetinde iken şimdi bizim tabiliğimizi kabul etmişlerdir. Karaçaylılar bize oldukça sadıktırlar. Kabardey’den Koban’a giden bütün geçit ve yolları korurlar. Karaçaylılar yoğun olarak Kart-curt, Hurzuk ve Uçkulan adlı köylerde yaşarlar. Bir kısmı da Elbruz dağı eteğinden doğan ırmakların yukarı kısımlarındaki mağaralarda yaşarlar. Karaçaylılar genellikle hayvancılık işiyle uğraşırlar.
Orusbiyler [Malkarlılar] Bashan ırmağının yukarı kısımlarında yaşarlar. Orusbiyler tek bir topluluktur. Malkar veya Balkarlar, Çegem ve Çerek ırmaklarının yukarı kısımlarında yaşarlar. Malkarlılar dört kısma ayrılır: 1. Malkar~Balkar, 2. Çegem, 3. Holam, 4. Bızıngı. Bunlarda önceden Kabardeylerin hakimiyetindeydiler. Şimdi bize bağlanmışlardır. Balkarların bu dört topluluğu ile Orusbiylerin köy meclisleri aracılığıyla onları yöneten yaşlı liderleri vardır. Ekonomileri en başta hayvancılığa ve meyveciliğe dayanır.”
1870’li yıllarda Batalpaşinski [bugünkü Çerkessk] şehrinde görev yapan Rus idarecisi Gregoriy Stepanoviç Petrov işleri nedeniyle defalarca Karaçay’da bulunmuştur. G.S. Petrov’un 1879 ve 1880 yıllarında yayımlanan iki makalesinde Karaçaylılar hakkında oldukça geniş ve ayrıntılı bilgiler verilmektedir:
“Durmaksızın mücadele halinde olmaları sebebiyle Karaçaylılar çetin tabiat ve coğrafi şartlara karşı dayanıklılık kazanmışlardır. Beklentileri de pek fazla değildir. Her bir parça
araziyi kol gücü ve büyük zahmetle kullanılabilir hale getirmişlerdir. Bu yüzden Karaçaylılar kendi yurtlarına derin bir sevgiyle bağlıdırlar.
Karaçaylılar Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım dolaylarında yaşıyorlarmış. Buradan Arhız vadisine gelmişler. Fakat burada Abazeh ve Abazaların baskısına maruz kaldıkları için Cögetey ırmağı civarına göçmüşler. Karaçaylılar burayı beğenmemişler ve nihayet Bashan ırmağının yukarı kısımlarına gitmişler. Anlatılar hikayelere göre Bashan vadisinde yaşadıkları sırada Karaçaylıların başında Karça adında bir liderleri varmış. Karça’nın halkının nüfusu oldukça azmış. Kabardey beyi Kaziy Atajukin bir tesadüf eseri ırmakta akan yontulmuş ağaç parçalarını görüp Karaçaylıların yaşadığı yeri bulmuş.
Bundan sonra da iki kavim arasında birtakım anlaşmazlıklar ve savaşlar başlamış. Sabrı tükenince Karça dağların arkasındaki Svanların ülkesine gitmiş. Buradan da defalarca Kabardey ülkesine akınlar yapmış ve böylece Kabardey prensinden intikamını almış. Bunu müteakip Karça ve halkı Koban vadisine göçmüş. Karça ilk önce Kart-curt köyüne gelmiş. Kimileri bu olayların 400 yıl önce ve kimileri de 250 yıl önce gerçekleştiğini söylemektedir. Karça halkıyla birlikte Koban vadisine yerleştikten sonra çok geçmeden ölmüş. Karça’nın ölümünden sonra Karaçaylıların başına Karça’nın damadı Kırımşavhal geçmiş. Kırımşavhal, Karaçaylılar Bashan vadisinde yaşadıkları sırada Kırım taraflarından gelip Karaçaylılara katılmış.
Karaçaylıların nüfusu artamaya başladığı sıralarda veba salgını ortaya çıkmış. Bu yüzden Karaçaylıların önemli bir kısmı hayatını kaybetmiş. Daha sonra aradan epey bir zaman geçtikten sonra Karaçaylıların nüfusu tekrar artmış. Bunun dışında komşu
halklardan Karaçaylılara sığınmak için gelip yerleşen kişiler de olmuş. Karaçaylılar toplama bir millettir. Komşuları Nogaylar, Abazalar ve Kabardeylerdeki gibi birbirine benzemeyip, Karaçaylılarda oldukça farklı yüz biçimlerine sahip olan insanların sayısının fazla olması bunu göstermektedir. Karaçaylılar sahip oldukları kendilerine has birtakım özelliklerle tanınmaktadır. Karaçaylıların Gürcü-Megrellere, Tatarlara ve Abhazlara benzeyen tarafları vardır. Karaçaylıların içinde güzel ve yakışıklı insanlar çok fazla değildir. Karaçaylılar genellikle esmer, orta boylu, iri ve sağlam yapılı, genişomuzlu insanlardır. Bütün dağlı kavimlerde olduğu üzere açık ve hayat dolu gözleri vardır. Giydikleri elbiseler Asya kıyafetlerine benzemektedir. Bütün hayatlarını at üzerinde geçirseler de yağmacılık işiyle uğraşmazlar. Dayanıklılık bakımından bütün Kafkasyalılarla yarışabilecek düzeydedirler. Karaçaylılar atla veya yaya olarak dağlarda yürümekte herkesi imrendirecek kadar çok ustadırlar.
Karaçaylıların kendilerine has bir dili vardır. Karaçaylıların dili Nogay, Tatar ve Azerbaycan diline benzer. Kelime hazinesi zayıftır fakat cinaslı sözler çoktur.
Karaçaylılar güzel konuşmasını bilen kişilere çok değer verirler. Karaçaylılarda güzel konuşmasını bilen kişilerin sayısı az değildir. Karaçaylılar konuşmayı çok sever. Bu onların kanında vardır. Yeni şeyler dinlemeye ve anlatmaya pek heveslidirler. Bu yüzden onlar birisiyle karşılaştığı zaman ilk olarak Ne haber? der. Karaçaylılar söz ve güftesiyle birlikte destan ve halk şarkısı bestelemekte bütün bu bölgede meşhurdurlar. Karaçaylıların aile yapısı sağlamdır. Evlerine ve ailelerine son derece bağlıdırlar. Koca, karı ve çocuklar işleri paylaşarak çalışırlar. Yani çalışma hayatında iş bölümü vardır.
Tarla ve hayvancılık işlerinde tek bir insan bile boş kalmaz. Kimisi tarlaya gübre atar,kimisi tarla sürerken öküzün başını tutar, kimisi tarlayı temizler. Erkekler hayvanları otlatıp çiftliğe getirirken kadınlar ve çocuklar da orada ufak tefek işleri görürler. Tarla sürme ve arpa biçme işini erkeler ve kadınlar birlikte yaparlar. Bu arada çocuklar da boş durmaz ekin destlerini taşırlar, öküz sürerler, başak tanelerini toplarlar, başaktan tanelerin ayrılmasına yardım ederler.
Karaçaylılarda yaşlıların hatırı büyüktür. Küçükler büyüklerin yanında oturmazlar ve büyükler konuşken onların sözüne karışmazlar. Ayrıca küçükler büyüklerle birlikte yemek yemezler. Diğer dağlı kavimlerde olduğu gibi Karaçaylıların adetlerine göre de ev hayatında belli bir düzen ve kurallar vardır. Koca ve karı yan yana oturmazlar ve bir arada bulunmamaya çalışırlar. Zenginler misafirler için ayrı bir ev tahsis etmişlerdir. Bu misafir evine kadın ve çocuk dahil hiç kimse girip çıkamaz. Baba çocuğunu başkalarının yanında okşayıp sevemez ve şımartamaz. Çocuklar sevgiyi annelerinden görürler. Babanın görevi ailesinin geçimini sağlamaktır. Anne ise ev işleriyle uğraşır, çocuklarına bakar, elinden geldiğince kocasına tarla işlerinde yardımcı olur. Hayvancılık işiyle uğraşmak üzere erkekler genellikle köyden uzak çiftliklerde uzun zaman kalırlar. Bu durumda kimi zaman kadınlar göz yaşı döker. Bu da onların kocalarını özlediklerinin işaretidir.
Karaçaylılardan biri yolda giderken tanıdık birisiyle karşılaşıp onunla lafladıktan sonra adam geri dönebilirsin diyene kadar ona eşlik etmek zorundadır. Yaşça küçük olanlar kendisinden büyük olanların atlarını getirmek ve atın yularını tutup onların ata binmelerine yardımcı olmakla yükümlüdürler. Karaçaylılarda yaşça küçük olan kişi Туркестанская Библиотека – http://www.turklib.ru – Turkistan Library
kendisinden büyük olanın daima solundan yürür. Orta Asya kültürüne bağlı olarak
Karaçaylı kadınlar hatta daha ziyade genç kızlar toplum içinde oldukça serbest ve rahattırlar. Düğün ve şenliklerde genç kızlar ile evli kadınlar ayrı otururlar.
Karaçaylıların olağanüstü derecedeki misafirperverlikleri onlara misafir gelen bütün yolcuları ve devlet görevlilerini hayrete düşürmektedir. Karaçaylılarda misafir kim olursa olsun büyük saygı ve hürmet görür. Misafir en değerli kişidir. Misafir adeta bir şeyh gibidir. Ona kimse dokunamaz ve bir zarar veremez. Evsahibi misafirinin sürekli çevresinde bulunup onun her istediğini yerine getirir. Hatta bu misafir ile evsahibi arasında daha önceden bir tatsızlık olmuş olsa bile ev sahibi misafirine sonuna kadar misafirperverliğini göstermek ve bunun gereklerini yapmak zorundadır. Evsahibi misafirine en güzel yemekleri en güzel tabaklarla ikram eder ve en rahat ve en gösterişli yatağı verir. Misafire yemek sunulduğu zaman evin büyüğü veya mahalledeki hatırı sayılan yaşlılardan birkaçı misafire sofrada eşlik eder. Evsahibi misafirle birlikte sofraya oturmayıp misafire hizmet eder. Bu arada misafire söz yarenliği de eder. Misafirin sofrasından arta kalanlar küçüklere verilir.
Toprakların verimsiz oluşundan dolayı her yıl tarlalara gübre atmak zorundadırlar. Karaçaylılar hayvanlarını genellikle köyün dışında yaylalarda beslemektedirler.
Tarlaların tohum atma döneminde bir araba gübrenin değeri 4 ruble kadardır. Halbuki bu dönemde bir koyunun değeri 3 rubledir. Yazın önce tarlaları sonra çayırları sularlar.Sulama işi sırası için toprak sahipleri arasında kura çekilir. Karaçay’da yalnız arpa ekilebilmektedir. Hasat edilen ürün de ancak bir aileye yetecek kadardır. Tarlaya ekilen ürünün ancak üç katı elde edilebilmektedir. Karaçaylılar son zamanlarda patatesle tanışmışlardır. Büyük bir hevesle patates işiyle uğraşmaktadırlar. Fakat iki-üç yıl içinde ektikleri patatesin tohumu zayıfladığından patatesler küçük yetişmektedir. Bunun için patateslerin tohumunu yenilemek veya geliştirmek gerekmektedir. Toprak kıtlığı Karaçaylıların en büyük derdidir. Karaçaylılarda; taş bizim babamız, Koban ırmağı annemiz, bizi yaşatan ise hayvanlarımızdır şeklinde bir söz vardır. Tarla işinde çalışkan ve mücadeleci olsalar da bu sözden de anlaşılacağı üzere Karaçaylıların baş geçim kaynağı hayvancılıktır.
Baş geçim kaynakları hayvancılık olduğu için Karaçaylıların bütün aklı hayvanlarında ve köy dışındaki çiftliklerinde olmuştur. Köyün içerisinde birkaç inek, bir at, bir eşek ve iki öküz besleyen pek fazla aile yoktur. Bu sebeple dışarıdan bakan bir kimse Karaçaylıların çok fakir bir şekilde yaşadıklarını düşünebilir. Halbuki Karaçaylıların bütün zenginliği olan hayvanları köy dışındaki çiftliklerdedir. Karaçaylıların çiftlikleri Kafkas dağları eteği ile batıda Urup ırmağından başlayıp doğuda Elbruz dağı eteklerine kadar bir saha içerisinde yer almaktadır. Karaçaylıların hayvancılık işinin en zor tarafı hayvanları sürekli oradan oraya götürmektir. Karaçaylılar hayvanlarını yazın dağ eteklerine, ilkbahar ve sonbaharda yaprak açmış ormanlıklar civarında, kışın ise ılık vadilerin içlerine, düzlük yerlere, önceden hazırlanmış kuru otların bulunduğu kışlaklara ötürmektedirler. Kışlaklar genellikle Terek ve Koban eyaletlerinde devlete ait arazilerde ve Eltarkaç mevkiinde kurulmuştur. Karaçaylılar böyle kışlakları sırayla kullanmaktadırlar.
Karaçaylıların hayatı işte böyledir. Bu hayatı benimsemiş ve kabullenmişlerdir. Dağlar, ormanlar ve çiftlikler. İşte bunlardır Karaçaylıların hayatı. Karaçaylılar dağlarından ayrıldıkları zaman hüzünleniyorlar. Solmuş çiçeklere benziyorlar ve hastalanıyorlar. Düz yerler Karaçaylılara çirkin görünüyor. Karaçaylıların anlayışına göre dağsız ve ormansız bir yerde yaşamaktan daha kötü bir kader olamaz. Karaçaylıların doğdukları yurtlarına duydukları sevgi asla bitmez ve azalmaz. Komşu bölgelerde, Pyatigorsk, Georgiyevsk, Sohum ve diğer şehirlerde yaşayan genç kuşak Karaçaylılar atalarının adet ve geleneklerine asla karşı gelmezler. Onlar bu gelenek ve adetleri bozmaya korkarlar.”
1886 yılında Elbruz dağına tırmanmak için Kafkasya’da bulunan S. Davidoviç, Bashan bölgesinde yaşayan Malkarlı Orusbiy klanı hakkında şunları söylemektedir:
“Dağlı Kabardeyler [Malkarlılar] dilleri ve adetleriyle ovada yaşayan Kabardeylerden farklıdırlar. Bu halkın temiz kalpliliği, derin zekası, sülalelerinin dağılmasına karşı koyuşları birçok yere örnek olacak derecededir. Bunlarda ataerkil hayat düzeni devam etmektedir. Burada 294 hane vardır. Toplam nüfusu 2.200 kişidir. Bu büyük köyün içinde içki içilmez. Köyde işsiz güçsüz, başı boş gezen kimselere rastlanmaktadır.
Aileler arasında başlık parası adeti sıkı bir şekilde devam ettirilmektedir. Bunun sebebi ise erkek ile kadın ayrıldıklarında, kadının kendi başına hayatını idame ettirmesine imkan sağlamaktır. Bu tabiatın oğulları ne kadar da sağlıklı güzel bir millettir.”1890’lı yıllarda Karaçay’daki kömür işletmelerinde görev yapan N.A. Ştoff’un notlarında Karaçaylılar hakkında şöyle denilmektedir:
“XVII. yüzyıl başındaki savaşa kadar Karaçaylılar derin dağ vadilerinde pagan olarak yaşamışlardır. Kırım Hanı Kafkasya’da İslam dinini yaymak amacıyla iki bölük asker göndermiş. İncik~Zelençuk ırmağı kıyısında bulunan Adige [Çerkes] köylerini İslam dinine sokmuşlar. Kırım Hanı’nın askeri Koban ırmağı başına geldiklerinde ise burada şimdiye kadar hiç kimseye boyun eğmeyen Karaçaylılarla karşılaşmışlar. Karaçaylılar yurtlarını ve özgürlüklerini korumak için Marca adındaki kutsal ilahlarından güç alarak Kırım Hanı’nın askerlerine karşı koymuşlar. Kırım Hanı’nın askerleri ne kadar uğraşsalar da asker gücüyle bile burada İslam dinini kabul ettirme konusuna başarılı olamamış ve çaresiz geri dönmüşlerdir. Fakat bu savaştan sonra Karaçaylıların gücü de epeyce azalmış. İslam dini Karaçaylılara ancak XVII. yüzyılın sonlarında girmiş.Arthur Byhan 1936 yılında Paris’te yayımlanan “Kafkasya Toplumları” adlı eserinde Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir:
“Karaçaylılar beyaz tenleri ve düzgün hatlarıyla tanınmaktadırlar. Gerçekten de Karaçaylıların yüzünde Moğolların çirkin hatları yoktur. Daha çok Güney Kafkasyalılara benzemektedirler. Saçları ve gözleri siyahtır. Erkeklerin çoğu sakallıdır. Karaçaylıların baş geçim kaynağı küçükbaş hayvancılıktır. Kışın hayvanlarını otlatmak için Kabardey Çerkeslerinin meralarına giderler. Yazın ise yüksek dağlardaki yaylalara giderler. Karaçaylılar şal, halı, kilim, yamçı, başlık, eyer ve çizme gibi şeyleri kendileri imal ederler. Hepsi birer iyi avcıdır. Genellikle ayı, kurt, tilki, dağ aslanı ve dağ keçisi avlarlar.
Temel yiyecekleri süt, peynir, yağ, koyun ve at etidir. Baharatlı yemekleri severler.Karaçaylılar, Çerkesler gibi üç sosyal tabakaya ayrılmıştır: beyler, soylular ve köylüler. Bunun dışında mollalar ve köleler vardır. Karaçaylı kadınlar cenazelerde dövünerek çığlıklar atarlar. Erkekler ise birbirlerinin alınlarına silahla vururlar. Kulak memelerini küçük bıçaklarla delerler. Mezarlıkları taş duvarlarla çevrilidir. Teberdi bölgesindeki mezarların üzerinde piramit veya daire biçiminde kalın taşlar vardır. İslam dini Karaçaylılar arasında 1782 yılından sonra yayılmaya başlamıştır. Karaçaylılar Müslüman olmalarına rağmen birtakım doğa üstü güçlere inanırlar. Karaçaylıların dağların yükseklerine yaşayan tanrıları vardır. Eliya adlı tanrı bunların başında gelir. Karaçaylılar Eliya’nın şerefine kurbanlar keserler, dans ederler, törenler düzenlerler. Başka Kafkas halklarında olduğu gibi Karaçaylıların da birtakım kutsal ağaçları ve kutsal ırmakları vardır

karaçay-malkar türkleri hakkında bilgiler Adilhan Adiloglu sayfalarından derlenmiştir

%d blogcu bunu beğendi: