TSK ve Güney Kore’de İslam

Güney Kore seyahatim vesilesi ile yazdığım bu ikinci yazım. İlk yazımda Türkiye hakkında Korelilerin ilgilerine, Türklere olan muhabbetlerine çok kısa değinmiştim. Bu yazımda ise bu sevginin arka planını yazacağım.İnancımızın gereği biliriz ki her şeyde bir hayır vardır, bir olay ya bizzat hayırdır ya da sonuçları itibarı ile hayırdır.

Kore’ye Mehmetçiğin gitmesini de sonuçları itibarı ile hayır olduğunu aşağıdaki yazıyı okuyunca siz de anlayacaksanız.Türkiye’ye olan sevginin nedenini kısa yoldan hemen söyleyeyim; Türk Silahlı Kuvvetleri. Yani Ordumuzun Güney Korelilerin yanında yer alması. İyi ama ABD de, İngiltere de Korelilerin yanında yer aldı, ancak Amerikalılara ve İngilizlere hiçte öyle özel muhabbet yok.

Peki, o zaman neden bizim askerimize karşı özel bir sevgi söz konusu?

Elcevap; Mehmetçiğin farkı. İşte bu farkı biraz açayım.Yaşlı Koreliler şöyle diyor; ‘o yokluk ve fakirliğin hüküm sürdüğü savaş günlerinde diğer ülke askerleri yemeğinin artakalanlarını bizlere verirdi. Ama Türk askeri yemeğini bizimle paylaşırdı’.

Nasıl gurur verici değil mi? Tam bir insanlık dersi. Ama daha bitmedi.

Kahraman Mehmetçik Peygamber ocağı sıfatını hakkını verircesine savaşta bile namazını bırakmamış. Cemaatle namazlarını kılmışlar.

İşte o kılınan bu namazlar, paylaşılan karavana, Mehmetçiğin verdiği insanlık dersleri Kore’ye İslam’ın girmesine vesile oluyor. Kore resmi kayıtlarına göre de Kore’ye İslam TSK yani şanlı ordumuz ile giriyor.

Bakın nasıl İslam Kore’de yayılıyor?

İlk olarak askerlerimizi yakinen tanıyan, namazlarına şahit olan iki Koreli çok etkileniyor ve Müslüman oluyor. İşte bu iki Müslüman, ilk Koreli Müslüman olarak tarihe geçmiş. Adlarını da Mehmetçik koyuyor; Ömer ile Musa.

Korelilerin askerlerimizi namaz kılarken seyretmeleri ve İslam’a duydukları ilgi karşısında birliğimizin komutanı Ankara’ya Genelkurmay’a bir mektup yazıyor. Genelkurmay İstanbul İmam Hatip Lisesinin ilk mezunlarından Çaykaralı Abdulgaffar Karaismailoğlu adında bir askeri hem Mehmetçiğin dini ihtiyaçları için hem de Korelilere irşat ve tebliğ yapsın diye gönderiyor.

Bu asker 1955/1957 arası orada kalıyor. Bu süre içerisinde TSK bulunduğu yerde bir de mescit açıyor. Arkasından da 55 Koreli Müslüman oluyor.Savaş bitmesinden sonra da ordumuz Kore’de Barış Gücü olarak görev yapmış. Tam 28 yıl Kore’de kalmış. Bu süre içerisinde de TSK içerisinde görevli imamlar köy köy gezip İslam’ı anlatmışlar.Tabii askerimizin Kore’den ayrılması ile birlikte maalesef ülkemizi ve İslam’ı temsil edecek kimse kalmamış.

Bu gün ordumuzun attığı tohumlar sonucunda 35 bin civarında Koreli Müslüman yaşıyor bu topraklarda ve hiçbir ülkeye nasip olmayan Türkiye sevgisi.TSK tarafından bir de adı Ankara olan bir okul açılmış o dönem. Maalesef bu okul bir kez mezun verebilmiş. Kore’de ilk yabancı okul olma unvanı işte bu okula ait.

Kore Hükümeti, Müslümanlığın Kore’ye girişinin 50. Yılını 2006 da törenler ile kutlamış. TSK’nın ülkelerinde İslam’ı yaymada büyük rolünün olduğu resmen dile getirilmiş.Maalesef askerlerimizin dönüşünden sonra her şey durmuş. İlişkiler soğumaya başlamış.Taa ki Türkiye’den eğitim gönüllülerinin Güney Kore’ye gelişine kadar.

Neyse ki uzun bir aradan sonra ordumuzun bıraktığı yerden Türkiye’den Güney Kore’ye gelen eğitim gönüllüleri bu gün ülkemizi ve kültürümüzü hakkı ile temsil ediyorlar. Bir anaokulu, bir ilkokul, bir ortaokul ve İstanbul Kültür Merkezi ile gönüllere taht kurmuşlar. Korece’yi sular seller gibi konuştuklarını duyunca şaşırmamak ve ardından gurur duymamak elde değil.

16 ülkeden 300 öğrenci okuyor bu okullarda. Pek çok büyükelçi çocuklarını bu okula göndermiş. Ermeni, Azeri, Amerikalı, Afgan öğrenciler aynı sıraları paylaşıyor olması dikkatimi çeken hususlardan biri oldu. 2007’de açılmış bu okullarda Türkiye’den 6 fedakâr öğretmen görev yapıyor.

2002 deki A Milli takımımızın dünya üçüncüsü olduğu dünya kupasını ve milli takımızı destekleyen, albayrağımızı sallayan çekik gözlü Korelileri soruyorum İstanbul Kültür Merkezinin direktörü Erhan beye.

Anlatırken o günleri tekrar yaşıyor ve duygulanıyor. Koreliler finaller boyunca Türkiye’yi tutmuşlar, hatta Türkiye Kore maçında bile. Hakan Şükür’ün belki de dünya futbol tarihine geçecek bilmem kaçıncı saniyede attığı gol sonrasında Türkler ve Koreliler birlikte sevinmişler.

Maçtan önce kültür merkezi olarak ekranlara çıkıp o güzel Koreceleri ile Türkiye Kore dostluğu üzerine epey tahşidat yapmışlar. Genç Korelilerin hafızalarında tozlanan Türkiye sevgisini yeniden yeşertmişler. Türkiye bayraklarını da maçtan önce bütün Korelilere dağıtmışlar.

Sonucu biliyorsunuz, hala aklımıza geldiğinde gözlerimizin dolduğu, Türkiye, Türkiye diye bağıran, albayrağımızı sallayan çekik gözlü Koreli gençlerin stadı doldurması.Kore’ye gelip de şehitlerimizi ziyaret etmemek olmazdı elbette. Seul’den saatte 300 km hız yapan hızlı tirene binip şehitliğin olduğu Busan şehrine doğru yola çıktık. İstanbul Ankara gibi bir uzaklık. Normalda 2 saat sürmesi gerekiyorken kutsal kabul edilen bir dağ yüzünden etrafından dolanmış tiren yolu. Bu sebepten yolumuz 3 saat sürüyor.

Şehitliğe girişte Korelilerin yazdığı şu yazı ile karşılanıyorsunuz.

Kalplerimize adlarınızı sevgi ile kazıdık,
Vatanımıza adlarınızı şükranla yazdık.

Kore’de 1005 şehit vermişiz. Bunların sadece 462 tanesi bu şehitlikte. Oldukça bakımlı olan şehitliğin temizliğini sembolik de olsa ilköğretim öğrencilerine yaptırıyormuş. Güzel bir uygulama.Mezarları taşlarını okuyarak tek tek geziyorum. Çoğu 20, 21 yaşlarında fidanlar. Ahmetler, Mehmetler, Hüseyinler, yüzlercesi. Bir tanesinin önünün duruyorum. Önünde taze çiçek ve Türk bayrağı var.Mezar taşında 1930 doğumlu Şehit Er Mustafa Nazlı- 5/12/1951. Yaş 21 yazıyor. Anadolu’nun nazlı kınalı kuzularından sadece bir tanesi.

Mezarındaki o taze çiçeğin ve bayrağın anlamını bizi gezdiren dost kulağıma fısıldıyor; şehit olduğu günün seneyi devriyesinde Koreliler her şehide bunu yapıyorlar. Hem de yıllarca hiç aksatmadan.

Ne ince bir davranış değil mi?Kahraman askerimiz şehit er Mustafa Nazlı’nın şehit olmasının tam 58. yılında mezarının başında gözümün önünden Kore savaşında yaşananlar, kıldıkları namazlar, verdikleri insanlık dersleri geçiyor. Ağlamaya başlıyorum.Şehitlikten çıkarken arabamızın yanına otoparkçı geliyor. Türk olduğumuzu gururla söylüyoruz. Otopark ücreti için yanımıza geldiğine pişman ve biraz da mahcup bir şekilde ‘siz bedelini çok fazla ödediniz dercesine gözümüzün içine bakıyor.

* * *

Bir Kore gezisi de burada bitiyor…Kahraman Mehmetçiğimiz ve görevi devralan eğitim kahramanlarımızla gurur duyarak Türkiye’ye dönmek üzere uçağa biniyorum.Geriye şehit Mustafaları, Ahmetleri, Mehmetleri, eğitim kahramanlarından da Eşrefleri, Erhanlarlı, Mennanları bırakarak.

Gururla…

Erkam Tufan Aytav

PUVATYA SAVAŞ

PUVATYA [POITIERS – TOURS] SAVAŞI (M.S. 732)

 
     
     Dört Halife döneminin ardından İslam dininin bayraktarlığını yapmaya başlayan Emeviler 8. yüzyıla gelindiğinde Afrika’nın kuzeyinde de etkinliklerini arttırmışlardı. Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’in fethi dalgasında Güney İspanya’ya çıkan Emevi orduları, 711-714 yılları arasında bu bölgenin kontrolünü ele geçirdi ve 714’ten sonra yaklaşık 40 yıl boyunca bölgeyi valileri kanalıyla yönetmeye başladılar. Bu valilerin bazıları iç problemlerle uğraşırken, bazıları ise kuzeye doğru fetih politikası güttü. Bunların arasında, halife Ömer Bin Abdülaziz döneminde Semh Bin Malik El Havlani komutasındaki orduların Pirene’leri aşıp, bugünkü Fransa topraklarına değin ilerlediklerini görmekteyiz (721). 
 
 
 
Puvatya Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafi Yapısı…
 
     Araplar içerisindeki bazı karışıklıklar Avrupa’ya yönelik akınları sekteye uğratsa da, 730 yılında Abdurrahman El Gafıki’nin Endülüs valisi olarak tayin edilmesi âkim kalan müslüman akınlarını tekrar başlattı. Geçmiş dönemlerde Endülüs’te kılıç sallamış olan Gafıki, Batı Avrupa’yı tamamen fethetmeyi amaçlıyordu.
 
 
     Öte yandan, bir Germen kavmi olan Franklar 5. yüzyıldan itibaren Ren ve Loire ırmakları arasındaki bölgeye yerleşmiş ve Merovenj Hanedanı’na mensup kralların yönetimi altında, çevredeki topraklara egemen olmuşlardı. Merovenj Hanadanı’nın iç çekişmelerle zayıflaması üzerine, “Major Domus” (Saray Nazırı – Saray Efendisi) ünvanıyla soylu insanlar iktidarı ele geçirdiler. Saray nazırlığını verasetle geçen bir makama dönüştürmüş Arnulfing ailesine mensup olan Charles bu görevi üstlendi ve 4. Theuderic’i onursal bir role iterek fiilen Frank hükümdarı oldu.
 
 
 
Frank Krallığı’nın Puvatya Savaşı Öncesindeki Sınırları… 
 
 
 
 
     Güney ve Batı Avrupa’da böyle bir atmosfer yaşanırken, El Gafıki 732 yılında geniş kapsamlı bir sefere çıktı. Önüne gelen küçük çaplı Hırıstiyan birliklerini yendikten sonra Bordeaux şehrini de ele geçirerek Puvatya önlerine geldi. O dönem için zengin ve önemli bir bölge olan Akitanya’yı elinde bulunduran Dük Eudes tehlikenin büyüklüğünü çabuk idrak ederek, Frank hükümdarı konumundaki Charles’dan yardım istedi. Ayrıca bu isteğin kabulünü kolaylaştırmak gayesiyle kendisine tekrar bağlılık yemini etti. Dük Eudes’nun yardım talebini kabul eden Charles da önemli bölümü piyadelerden oluşan bir ordu toplayıp, Eudes’nun kuvvetleriyle birleşmek üzere yola çıktı. Frank – Burgonya ve bazı Germen kabilelerden mürekkep Hıristiyan ordusu, Bordeaux’un kuzeyinde kalan Tour şehri civarlarında El Gafıki’nin ordusuyla karşı karşıya geldi. Franklar o dönemde Avrupa’nın en güçlü askerleri olarak addediliyorlardı. Katolikliği temsil ettiklerine inanmaları ise istilacı gözüyle gördükleri İslam ordularına karşı onları daha fazla hırslandırıyordu.
 
 
İslam Ordularının Akitanya Topraklarına Gelişlerine Değin Kullandıkları Güzergâh…
 
     Frank savaşçıların çoğu zırh ve miğfer kullanmazlar, kendilerini savunmak için sadece kalkan taşırlardı. En önemli silahlarıfrancisca denen geleneksel savaş baltalarıydı. Ağır baş bölümü dışa doğru kavisli, iç kısmı oyuk biçimdeki bu baltaların aerodinamik yapısı çok iyi olduğundan düşmana karşı uzak mesafelerden etkin biçimde fırlatılabiliyorlardı. Franklar taktiksel olarak öncelikle franciscalarını düşman kalkanlarını parçalamak için fırlatıyorlar, akabinde bir kılıç ya da scramasax denen kamalarıyla düşmanın üzerine atılıyorlardı. Frank kılıçları yaklaşık 75 cm. uzunluğunda, iki tarafı kesici özellikteyken, kamaları ise 40-50 cm. civarında bir ebata sahiptiler ve geniş yapıları vesilesiyle eşsiz birer saplama aracıydılar.
 
 
 
 
     Aynı zamanda bir düşünür olan Bizans İmparatoru VI. Leo’nun savaş üzerine yazdığı “Tactica” adlı eserinde Frank askerlerinden detaylı biçimde bahsedilmektedir. Leo’ya göre, eşit sayıdaki savaşçının karşı karşıya geldiği bir muharebede Frank ve Lombard askerleriyle Avrupa’daki hiçbir ordu baş edemez. Leo, Frank askerleri hakkında verdiği bilgilere şöyle devam etmektedir:
 
“…Franklar, koşullar ne olursa olsun geri çekilmenin şerefsizlik olduğuna inandıkları için, onlara ne zaman savaş açarsanız açın sizinle savaşacaklardır. Franciscaları, uzun kılıçları ve geniş kalkanlarıyla birlikte muazzam süratte hücum ettikleri için kendi açınızdan olası tüm avantajları kullanamıyorsanız savaşı kabul etmemelisiniz ya da geri çekilerek kısa süreli yıpratma savaşına girmelisiniz. Büyük bir savaş olmaksızın geçecek birkaç haftanın ardından, yorgunluktan etkilenen bu askerler giderek savaşmaktan bıkacak ve yurtlarına geri dönecektir. Ayrıca Frankların güçleri hiçbir disiplin taşımadığı, sadece akrabalık ya da yeminle birbirlerine bağlı oldukları için, hücuma geçtikten sonra düzenlerini kaybederler; bu durumda savaşır gibi yapabilir ve tam bir kargaşa içine düştükleri anda saldırabilirsiniz…”
 
 
 
 
     Buna mukabil, müslüman askerler ise genellikle mızrak, kısa kılıç ve ok kullanmaktaydı. Süvarileri hafif zırhlı, vurucu güç olmaktan ziyade süratleriyle etkinlik sağlıyorlardı. Sayıları ne kadar çok olursa olsun, küçük birimler halinde pusu kurmada mahirdiler ve sahte ricatları çok etkiliydi.
 
 
 
 
     Tarihsel kaynaklara baktığımızda, Puvatya Savaşı ile ilgili olarak pek çok belirsizliğin bulunduğunu görmekteyiz. Savaşın yapıldığı yerden, yapıldığı yıla değin önemli sayıda konu hakkında bilgilerimiz hem yetersiz hem de azdır. Batılı ve müslüman kaynaklar savaş hakkında birbirlerini tutmayan anekdotlar aktarmıştır. Her iki tarafın bizlerle paylaştıkları bilgilerin sağlamasını yaptığımızda, savaşın Tours şehrinde başlayıp, Puvatya (Poitiers) yakınlarındaki bir alana kadar yayıldığını ve orada sonuçlandığını söyleyebiliriz. Hatta bazı İslam kaynaklarında savaşın büyük oranda Puvatya’ya 20 km. kadar uzaklıkta bulunan Moussais-la-Bataille denen yerde cereyan ettiğini ve bu nedenle savaşın “Balatu’ş Şuheda” adıyla da zikredildiğini görmekteyiz.
 
 
 
     Savaş 10-13 Ekim 732 tarihleri arasında ufak çaplı çatışmalarla başladı. İslam orduları kumandanı Abdurrahman El Gafıki çatışmaların ilk başladığı andan 8-9 gün kadar sonra atlı süvarilerini Frank piyadesinin üzerine gönderdi. Arap ve Berberi askerlerden oluşan İslam ordusu mızrakları ile Frank savaşçılarını yokladı. Ancak Frankların ön saflardaki askerleri zırhlı oldukları için bu saldırı istenilen etkiyi yapamadı. Franklar ise bu saldırıya geleneksel silahları olan francisca baltalarıyla cevap verdiler. İbre müslümanlardan yana olmakla beraber, savaşın ortada gittiği bir esnada Dük Eudes, İslam ordusunun sefer boyunca topladığı ganimetlerin bulunduğu bölüme saldırma kararı alınca işler bir anda değişmeye başladı. Dük Eudes, ganimetlere yönelik yapılacak bir saldırının müslüman askerlerin dikkatini dağıtabileceğini düşünüyordu ki, nitekim bu düşüncesinde haklı çıktı. Bir rivayete göre, İslam ordusu karargâhındaki bazı kimselerin ganimetlerin düşman eline geçmeye başladığını bağırması sonrasında müslüman askerlerin bir kısmı o bölgeye yönelmeye başladı.
 
 
 
 
     Ordusunun konsantrasyon ve düzen anlamında bozulmaya başladığını gören El Gafıki, bu durumu değiştirmek amacıyla ön safa çıkıp askerlerinin dikkatini çekmek istediyse de, Frankların attığı bir ok ya da mızrağın vücuduna isabet etmesiyle hayatını kaybetti. Komutanlarının öldüğünü gören müslüman askerlerin konsantrasyonu tamamen çöktü ve Franklar tarafından kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Hava kararmaya başlayınca İslam ordusunun ileri gelenleri savaşın artık kazanılamayacağını işaret ederek, kuşatılma tehlikesini bertaraf edebilmek için geri çekilmeyi önerdiler. Müslüman asker kayıplarının tolere edilemeyecek duruma gelmeye başlaması bu önerinin kabul edilmesini sağladı ve müslümanlar güneye doğru çekildiler.
 
 
 
     Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Puvatya Savaşı hakkında doğruluğu kesinleşmiş bilgiler çok azdır. Kesin olan şey, İslam ordularının durdurulduğu ve geri çekilmek zorunda kaldığıdır. Müslümanlar bir daha hiçbir zaman Endülüs’ten bu kadar kuzeye doğru çıkamamışlardır. Puvatya’daki müslüman başarısızlığının nedenlerine baktığımızda ordu içerisindeki Arap – Berberi çekişmesi, askerlerin ganimet sevdası ve savaşın yapıldığı bölgenin Emevi devleti merkezine çok uzak olması gibi hususlar önemli derecede etkili olmuştur. Zira o denli büyük bir ordunun devlet merkezine çok uzak bir yerde harp etmesi bazı lojistik – ikmal ve haberleşme sorunlarını da beraberinde getirmişti.
 
 
     Franklar açısından ise Puvatya Savaşı hiç süphesiz ki önemli bir zaferdir. Bu savaş ile evvela Hıristiyan dünyasında büyük bir moral motivasyonu sağlanmıştır. Charles’a başarısından ötürü “Martel (Çekiç)” ünvanı verilmiştir. Charles Martel’in başarısı sadece savaş alanında kalmamış, Puvatya sonrasında giriştiği ordu içi kapsamlı reformlar kanalıyla Franklar güçlerine güç katmıştır. Daha önce ekseriyeti piyade sınıfından oluşan Frank ordusunda süvari sınıfının önem ve etkisi muazzam dereceye gelmiştir. Öyle ki, Frank ordusunun güçlü bir süvari sınıfına sahip olması Ortaçağ şövalye sisteminin gelişiminde katalizör etkisi yapmıştır. Ayrıca daha önceden fiili biçimde devletin başına geçmiş olan Charles Martel, yine  bu savaştan sonra devlet üzerindeki otoritesini pekiştirerek Karolenj Hanedanlığı’nı kurmuştur.

ALINTI

HİTTİN SAVAŞI

HITTİN SAVAŞI (M.S. 1187)

 
     I. Haçlı Seferi’nin 1099’da Kudüs’ün Haçlı orduları tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanmasının akabinde bölgede yaşayan Müslümanların en büyük amacı Haçlıları bu topraklardan atmak ve denetimi tekrardan sağlamak olmuştu. Halep Atabeyi Nureddin Zengi’nin (1118-1174) ölümünden sonra bölgedeki İslam toplumları arasında yaşanan kısa süreli kaosu Selahaddin Eyyubi bitirmişti. Selahaddin 1183’te Halep’i, 1186’da Musul’u hakimiyeti altına alarak bölgedeki İslam birliğini büyük ölçüde sağlamıştı.

Hıttin Savaşı’nın Gerçekleştiği 1187 Yılında Eyyubi Devleti’nin Sınırları ve Dönemin Coğrafyası
 
 
 
     Aynı dönemlerde Kudüs ve civarını ellerinde tutan Haçlı Krallığı’nda ise iç sorunlar mevcuttu. Kral I. Amalric’in (1163-1174) yerine geçen oğlu IV. Baudouin (1174-1185) daha çocuk yaştaydı. Tahtın vârisi konumundaki kız kardeşi Sibyl’in kocası 1177’de öldükten sonra Sibyl doğuya yeni gelmiş olan Guy De Lusignan ile evlenince, soylular arasında bazı hoşnutsuzluklar ortaya çıktı. Cüzzamlı olan Baudouin’in de 1185’de hayatını kaybetmesinin ardından Guy ve Sibyl’in tahta el koymaları, iktidarda gözü olan Trablusşam Kontu III. Raymond ve diğer bazı soyluların duruma tepki göstermelerini beraberinde getirdi. Hatta Raymond kızgınlığının sonucu olarak Müslümanlarla anlaşarak, topraklarını keşif ve ufak çaplı baskınlar için kullanmalarına izin verdi.
 
 
     Böyle bir atmosferde Guy, Selahaddin’in gücünden çekinip kendisiyle saldırmazlık anlaşması yaptı. Müslümanlar arasındaki dirlik ve düzeni yeni sağlamış olan Selahaddin için de bu anlaşma mantıklı görünüyordu. Fakat Guy’a daha evvelden bağlılığını bildirmiş olan Chatillon Baronu Reynald, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki saldırmazlık anlaşmasını hiçe sayarak Mısır’dan Suriye’ye gitmekte olan bir ticaret kervanına saldırdı ve gasp ettiği tüm malları Kerak Kalesi’ne götürdü. Selahaddin ise bu durumdan haberdar olunca hem Guy’dan hem de Reynald’dan malların iadesini talep etti. Ancak Guy’un ve Raymond’un çabaları Reynald’ı ikna etmeye yetmedi. Bunun üzerine Selahaddin Eyyubi de Reynald üzerine sefer düzenlemeye karar verdi.

Hıttin Savaşı Öncesinde Orduların Kullandıkları Güzergâhlar
 
 
 
 
 
     Selahaddin’in gücünden çekinen Raymond, bir günden fazla sürmemek ve sivil Hıristiyanların zarar görmemeleri taahhüdü karşılığında İslam ordularının topraklarından geçişine ses çıkarmadı. Oğlu El-Melik’ül Efdal’in komutasındaki bir keşif birliğini Akka civarlarına çıkaran çıkaran Selahaddin Eyyubi, Karek civarlarına ordugâh kurdu. Efdal ve kumandanları Akka’dan dönerken onları izleyen yaklaşık 130 kişilik Templar (Tapınak) Şövalyeleri grubu büyük üstadlarının emriyle sayıları hemen hemen 7000’i bulan Müslüman süvarilere saldırma cesaretini ya da çılgınlığını gösterdiler ve kısa bir süre içerisinde etkisiz hale getirildiler. Üstadları Gerrard De Ridefort kaçmayı başardı. Bu olaydan sonra ok yaydan çıkmıştı. Dolayısıyla Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki savaş fiilen başladı. 
Eyyubi Devleti’nin Saflarında Savaşan Askerler
 
 
 
(Ortadaki çizim Selahaddin Eyyubi’yi tasvir ederken, sağdaki atlı asker Tavaşileri, soldaki mızraklı asker ise hafif piyadeyi temsil etmektedir. “Tavaşi” kelime anlamı olarak “hadım edilen” manasına gelmektedir. Tavaşiler Eyyubi Devleti’nin temel ve elit birlikleriydi. Ekseriyetle Türk ve Fars kökenlilerden seçilmekteydiler. Barış zamanında da tâlim yapan atlı süvari sınıfını oluşturmaktaydılar. Zırhlı olup, ok atmakta mahirdiler. Hafif piyadeler ise zırh giymezler, kendilerini kalkanları vasıtasıyla korurlardı.)
12. Yüzyıl Türk Süvarisi…
 
 
 
12. Yüzyıl Arap Süvarisi…
 
 
 
Atabeyliklerden Katılan Piyade, Atlı Okçu (Tatar Yayı Kullanan) ve Gulam Süvarileri…
 
 
 
 
 
 
     Selahaddin Eyyubi vakit geçirmeden Raymond’un elinde bulunan Taberiye şehrini kuşattı. Taberiye’yi kuşatırken Raymond’u ve diğer Hısirtiyanları kışkırtmayı gaye edinmişti. Zira Raymond’un karısı şehirde bulunmaktaydı ve kışkırtılacak Hıristiyanlar tahkimatlı korunaklarından çıkarak meydan savaşına girebileceklerdi. Bu yüzden Selahaddin, şehri kolayca ele geçirebilecek gücü olmasına karşın, işi ağırdan aldı. Aynı sıralarda Kral Guy da Raymond ile anlaşarak ortak bir askeri güç oluşturmaya başladı. Temmuz 1187’ye gelindiğinde iki ordu da hemen hemen tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Selahaddin Eyyubi her emiri tek tek görevlendirdi, her birliğe görev taksimatı yaptırdı. Askerlerine teçhizat ile beraber bolca ikramiye dağıttı; savaşı kazanmaları halinde daha fazlasını vereceğini de vaat etti. Yapılan görev taksimatına göre Selahaddin merkez kuvvetleri kendi emrine alıyor, sağ kanadı kumandanı Takiyuddin’e, sol kanadı ise yine diğer bir kumandanı Kök Böri’ye veriyordu. Tarihsel kaynaklar Selahattin’in yaklaşık olarak 30 000 civarında bir asker toplandığını bildirmektedir.
Eyyubi Devleti Saflarındaki Atlı Okçular…
 
 
 
 
 
Orduya Gönüllü Katılan Arap Piyadeleri…
 
 
 
 
Fars Piyadeleri…
 
 
 
     Haçlılarda ise vurucu elit gücü sayıları 1500 ila 2000 arasında tahmin edilen ağır zırhlı şövalyeler oluşturmaktaydı. 20 000 piyade ile çevreden toplanan hafif süvariler de Haçlı ordusu içerisinden savaşacaktı. Haçlı ordusunun planı, bölgenin ana su kaynağı olan Celile’yi kontrol altına alıp Müslümanları susuz bırakmaktı. Ordunun merkezinde Guy, öncü birliklerin başında Raymond, artçı birliklerin başında ise Balian vardı. Tüm bu hazırlıklara karşın önemle ifade etmek gerekir ki, Haçlılar Müslümanlarla muharebe edip etmemek hususunda halen kararsızdılar. Hatta eşi kuşatma altındaki Taberiye’de bulunan Raymond eşini feda etme pahasına Taberiye’yi kaderine terketmeye veyahut fidye ödemeye sıcak bakıyordu. Ancak yapılan harp toplantısında korkaklıkla suçlanacak, diğerlerinin kararına ses çıkaramayacaktı.
 
Haçlı Ordusu Saflarında Savaşan Askerler
 
Hospitaller (St. Jean) Şövalyeleri…
 
(Hospitaller Şövalyeleri, 1100’lü yıllarda Kudüs’teki St. Jean Kilisesi civarlarında bir uhrevi dayanışma örgütü olarak kurulan bir yapılanmaya bağlıydılar. Kudüs’e gelen dindar Hıristiyanların daha ziyade bakım ve tedavileri ile meşgul olduklarından kendilerine “Hospitaller (Hastane – Bakımhane) Şövalyeleri” adı verilmiştir. Ekseriyetle İtalyan kökenlilerin oluşturdukları bir tarikattır. Savaşlarda kılıç, mızrak ve kama kullanırlardı. Savunma aracı olarak ise zincir demir zırhları, demir miğferleri ve kısa üçgen kalkanları vardı. 12 yaşından itibaren savaş eğitimi almaya başlıyorlardı. Evvela mızrak ve kalkan kullanma talimi yapıyorlar, sonra da kılıç kullanmakta mahir hale geliyorlardı. Hospitaller Şövalyeleri Haçlı Savaşları sonrasında Rodos ve Malta kuşatmalarında Osmanlılara karşı savaşmışlardı.)
 
 
 
 
 
 
 
 
     Haçlılar kendilerine yaklaşık 4 saatlik bir yürüyüş mesafesinde bulunan su kaynaklarını denetim altına alabilmek için sabah başlatılacak bir intikalin en geç öğleden sonraya kadar başarıyla tamamlanacağını düşünseler de, Selahaddin’in savaş planlamasını bu düşünceye göre şekillendirdiğinden haberleri yoktu. Evvela su kaynaklarının denetimine ve daha sonra da susuzluktan bitâp düşecek Müslüman askerlerin üzerine saldırıp, Taberiye’yi Müslümanlardan temizlemeye dayanan Haçlı planını Selahaddin’in erken bir hareketle onları ok yağmuruna tutması değiştirdi. 3 Temmuz 1187 sabahı harekete geçen Haçlı ordusu intikale başlamasından hemen sonra Selahaddin’in okçuları tarafından ok yağmuruna tutuldular. Okçu süvariler seyyar biçimde pozisyon alıp, kümeler halinde ok atıyor ve tozu dumana katıyorlardı. Yaptıkları planlama gereği 4 saatlik bir yürüyüşle su kaynaklarına ulaşacaklarını ve mevzi tutacaklarını hesaplayan Haçlılar zaman geçtikçe yoruluyor, susuyor ve gerginleşiyorlardı. Zira Temmuz ayında bölgedeki hava sıcaklığı savaşmayıp gölge altında oturan insanlar için bile tahammül seviyesini aşacak derecedeydi. Henüz öğle saatleri gelmeden Haçlı askerlerin su mataraları boşalmaya başlamıştı. Yorulan ve yürüyüşleri yavaşlayan Haçlılar ancak akşam üzeri civarlarında Taberiye ve Saffuriye arasında yer alan Hıttin bölgesinin üst taraflarındaki bir yamaca tutunabilmişti. Karşılarında Taberiye Gölü bulunuyordu ancak aradaki Lübye Ovası boyunca Müslümanlar ordugâhlarını kurmuşlardı. Yani Selahattin’in stratejisi eksiksiz işliyordu.

Templar (Tapınak) Şövalyeleri… 
 
(Tapınak Şövalyeleri, 12. yüzyıl başlarında Kudüs’te ortaya çıkan bir oluşumdur. Kendilerine ilk ikamet yeri olarak Hz. Süleyman mabedini seçtiklerinden “Tapınak Şövalyeleri” adını almışlardır.Köken olarak bilhassa Fransızlardan mürekkep bir tarikattılar.Öncelikli misyonları Kudüs’e gelen haçlıları korumak ve onların güvenliğini sağlamakı. Kudüs Krallığı’nda en önemli ihtiyacın Hıristiyanları koruyacak bir daimi ordu olduğunu düşündüklerinden karakter yapılarına ve ehiliyetlerine bakmaksızın hemen herkesi aralarına kabul ettiler. Böyle olunca da bağnaz, diğer Hıristiyan gruplarla işbirliğine yanaşmayan, inatçı ve kural tanımayan bir karakter kazandılar. Bu nedenle haklarında birçok menfi iddia çıktı ve nihayet 14. yüzyıl başlarında Papalık tarafından dağıtıldılar. Kullandıkları silahlar o dönemin tipik silihları olan mızrak – kılıç ve kama idi. Savaş baltası ve topuz da kullandıkları bilinmektedir. En önemli özellikleri, kendilerini tarikata adama ve savaşta teslim olmamak idi.)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
     Tüm bu şartlar altında her iki ordu 3 Temmuz 1187 gecesini savaş hazırlıklarını tamamlama çabasıyla geçirdi. Bununla beraber, Selahaddin’in askerleri Haçlıların artçı birliklerini kuşatma altına almayı başardılar. Böylelikle Haçlı orduları arasında sağlıklı bağlantı kurma imkanı zayıfladı. Susuzluktan ve Selahaddin’in kuşatma harekatından bunalan Haçlılar 4 Temmuz sabahı yeniden yürüyüşe geçtiler. Haçlı hareketlenmisiyle beraber Müslüman okçuların ok atışları tekrar başladı. Böylece ana muharebe de fiilen başlamış oluyordu. Göğüs göğüse çarpışılacak mesafeye gelindiğinde Haçlıların ağır zırhlı ve uzun mızraklı şövalyelerinden gözleri korkan Müslüman askerlerin moral motivasyonunu arttırmak isteyen Selahaddin ordunun safları arasında dolaşarak askerlerini teşvik edici konuşmalar yaptı. Bu esnada, İslam ordularının Memluklerinden Mengüpars’ın cesur biçimde öne atılıp, hayatını kaybetmesi üzerine Müslüman askerler cesarete gelerek hücuma kalktılar ve Haçlı piyade saflarını bozdular. Kök Böri’nin gönüllülerinden bir askerin Haçlı ordularına yakın bir alandaki otları tutuşturup, Haçlıları ateş ve duman içerisinde bırakması onları iyice zora soktu. Savaş düzeni bozulan Haçlı piyadeleri yavaş yavaş etkisiz hale getirildiler. Süvariler ise Müslüman ordularının çemberini yarmaya çalıştılar. Raymond, Balian ve Reynald bunda muvaffak oldular ise de, Kral Guy etrafındaki 150 kadar seçkin şövalyesiyle Hıttin’in tepelerinden birine tutunmak istedi. Ancak bunda başarı sağlayamadı ve esir alındı. Ayrıca Haçlılar tarafından Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan haç da ele geçirildi. 
Haçlı Piyade – Süvari ve Soylularını Tasvir Eden Bazı İllustrasyonlar…
 
 
 
 
 
 
     Haçlılar dağılmış, çoğu askeri ölmüş ya da esir edilmişti. Savaş tamamen bittiğinde Selahaddin bir otağı kurdu ve ele geçirilen Haçlı soylular ile kumandanları huzuruna çağırdı. Bunların arasında Kral Guy ile daha önce Müslüman çemberini yaran ancak sonra yakalanan Reynald da vardı. Selahaddin, Kral Guy’a ve diğer soylulara nazik davranıp onları fidye vermeleri karşılığında serbest bırakmayı taahhüt ederken Reynald’a aynı biçimde davranmadı. Müslümanlara karşı kinini sıkça ortaya koyan Reynald’ın infazını bizzat yaptı (Bazı kaynaklar Selahaddin’in iyi bir lider ve kumandan olmakla beraber mahir bir asker olmadığını belirterek, kılıcını Reynald’ın kafası yerine omuzuna indirdiğini, infazı ise yanındaki askerlerin tamamladığını belirtmektedir.). Templar (Tapınak) ve Hospitalier (St. John) şövalyeleri de diğer haçlı askerlerinden ayrı bir muameleye tutularak infaz edildiler.

Hıttin: Savaş Alanı…
 
Öğleye Doğru…
 
(Mavi renk Haçlıların, kırmızı renk ise Eyyubi ordularının hareketlerini göstermektedir.)
 
 
 
 
Öğleden Sonra…
 
 
     Selahaddin kısa bir süre sonra Kudüs’ü ele geçirdi. Bunu haber alan Hıristiyan toplumlar ise kiliselerin kışkırtmasıyla kutsal toprakların yeniden kontrolünü sağlamak için başka bir Haçlı ordusu oluşturmanın çabasına girdiler. Kudüs’ün Müslümanların eline geçişi, 1272 yılına değin sürecek 7 Haçlı seferinin meşruiyet zeminini hazırlayacaktı. Bu Haçlı seferlerinin sonucunda Hıristiyanlar bölgede bazı kazanımlar elde etseler de, Hıttin Savaşı öncesindeki kudretlerine asla kavuşamayacaklardı.
ALINTI

KALKA IRMAGI SAVAŞI

KALKA IRMAĞI SAVAŞI (M.S. 1223)

 
     Ordularının Türkistan seferini tamamlamasının ardından Cengiz Han, Kuzey Kafkasya çevresinde yaşayan Kumanların (Kıpçakların) üzerine de bir sefer yapılmasını istemişti. Cebe Noyan ve Sabutay emrindeki iki Moğol tümeni bu durum üzerine harekete geçtiler. Evvela önlerine çıkan Alanları mağlup ettiler. Daha sonra Kumanların küçük bir grubunu yendiler. Bu gruptakiler fazla bir mukavemet gösterememişti; zira asıl Kuman birlikleri Don civarlarındaydı. Bu nedenle Moğol kumandanları zaman geçirmeksizin Kuman ana güçlerinin üzerine yürümeye karar verdiler.

Kalka Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafyası…
 
 
 
 
 
     Üzerlerine gelen Moğol tehlikesinin ciddiyetini iyi bilen Kuman başbuğu Konçak Han, Rus knezlerinden yardım talep etmeye karar verdi. Başlangıçta bu yardım talebine isteksiz yaklaşan Rus knezleri, Galiç Knezi Mstislav’ın yoğun ısrarlarına binaen Kumanlara yardım etme kararı aldılar. Çünkü Kumanlar kendilerinden sonra sıranın Ruslarda olacağı konusunda Mstislav’ı ikna etmeyi başarmışlardı. Gelişmelerden haberdar olan Moğollar da Rus knezlerine haber gönderip kendileriyle alıp veremedikleri bir şey olmadığını, Ruslarla cenk etmek istemediklerini belirttiler. Rusların buna cevabı ise haberi getiren Moğol elçilerini öldürmek oldu ve akabinde Kumanlara katılmak üzere yola çıktılar.

Savaş Öncesi Moğolların Hareketleri ve Bölgeye İntikalleri…
 
 
 
 
     Kuman ve Rus güçleri toplandıktan kısa bir süre sonra Moğollar üzerine taarruz ettiler. Taarruz edilen birim Moğolların öncü kuvvetleriydi. Bu öncüler Rus – Kuman müttefik ordularına karşı fazla bir direniş göstermeden geri çekildi. Rus – Kuman orduları yaklaşık sekiz gün boyunca geri çekilen Moğol öncülerini takip ederek nihayetinde Azak Denizi’ne dökülen Kalka Irmağı civarına geldiler. Yalnız burada belirtmek gerekir ki, Rus – Kuman birlikleri Moğollar üzerine büyük bir cesaretle saldırmış ve Moğol öncüleri biraz da bundan korktukları için geri çekilmişlerdir.

Rus – Kuman Birliklerinin Moğolları Takibini ve Kalka Savaşını Anlatan İllustrasyonlar…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

     
     Ricatın sebebi ister korku ister taktik gereği olsun, Moğol komutanlarının Rus-Kuman kuvvetlerini üzerlerine çekerek bu yolla evvela yıpratıp, daha sonra muharebe yapmayı amaçlamaları dolaylı tutum açısından oldukça doğru bir karardı. Böylelikle insiyatif  Moğolların eline geçiyordu. Moğollar kendi istedikleri yerde ve zamanda Rus-Kuman ordusuna taarruz edebilecekti. Ve tüm planları da bu minvalde gerçekleşti. Düşmanları Kalka Irmağı kıyılarına geldiklerinde Moğollar ani bir saldırı başlattılar. Sekiz günlük takip boyunca yorulan, yıpranan ve gerilen Rus-Kuman askerleri Moğol taarruzu karşısında beklenenden daha çabuk bir biçimde bozguna uğradılar. Çoğu Rus-Kuman askeri batı yönüne kaçarken Kalka Irmağı’nda boğuldular ya da Moğol kılıçları altında hayatlarını kaybettiler. Rus knezlerinin de birkaçı dışında ekseriyeti öldürüldü. Savaşa girme konusunda baskı yapan Galiç Knezi Mstislav kaçmayı başaranlar arasındaydı. Moğollar savaş anlayışları gereği önlerine çıkan tüm Rus köylerini yakıp yıktılar. Köy halkından birçok kişi öldürüldü veya esir edildi. Novgorod şehrine kadar ilerledikten sonra ise dönüp, Rus sınırlarını terkettiler. Fakat Kafkasya içlerine yaptıkları bu sefer Moğollar için önemli bir keşif tecrübesi olmuştu ve daha sonra Orta Avrupa içlerine kadar yapılacak istila hareketinin bir anlamda habercisiydi.

Kalka Savaşı: Savaş Alanı…
Savaşın Hemen Öncesindeki Rus – Kuman Saldırısı… 
 
 
 
 
 
 Moğol Karşı Saldırısı…
 
 
 
 
  Rus – Kuman Birliklerinin Bozgunu…
 
 
 
 
    
     Moğollar kendilerine has savaş prensipleri olan bir toplumdu. Daha sonra “Cengiz Han” adını alacak olan Timuçin 1190 yılı civarlarında önceleri dağınık halde yaşayan Moğol kabilelerini birleştirip ortak bir eşgüdüm ile yönetmeyi başarmıştı. Askeri anlamda ise muazzam bir sistem kurmuştu. Ordusunu 10’luk-100’lük-1000’lik gruplara ayırıp, aralarında organik bir bağ oluşturmuştu. 10 askerlik birime “arban”, 100 askerlik birime“jagun”, 1000 askerlik birime “minghan”, 10 000 askerlik birime ise “tümen” adı verilmişti. Nihayetinde 95 adet 1000’lik askeri grup oluşmuş ve modern anlamdaki bölüklerin alaylara bağlanması anlayışının temelleri atılmıştı. Bir ordu genellikle 3-4 tümenden mürekkepti. Büyük addedilebilecek seferlere 3 ordu birden katılırdı. Bu ordular birbirinden bağımsız hareket etme imkanına sahip doğu-batı ve merkez ordularıydı. Cengiz Han’ın askerlerini böyle gruplamalara ayırmasının başlıca sebebi, askerlerin savaş alanında mensup oldukları kabilelere değil de savaş gruplarına karşı aidiyet hissi benimsemelerini istemesiydi. Zaten Cengiz Han, Moğol orduları içerisindeki en seçkin 10 000 askeri seçerek, kendisine sadakati ön planda tutan“keshig” adındaki özel muhafız birliğini de aynı düşünceyle kurmuştu.

Mstislav’ın Savaş Alanından Kaçışını ve Moğol Ordusunun Geri Dönüşünü Tasvir Eden Çizimler…  
 
 
 
 
 

      Moğol ordusunda ornanizasyon ve lojistiğin önemi çok büyüktü. Kullandıkları silahlar ve teknikler hasımlarından çok da farklı değilken Moğolların savaş alanlarında kasırga gibi esmelerinin temelinde bu yatıyordu. Yalnızca 700 000 kişilik bir nüfusa sahip olan Moğol halkı içindeki 20 ila 60 yaşlarındaki herkes potansiyel asker olarak görülür ve seferlerin niteliğine göre bunların arasından uygun görülen sayıda insan orduya çağrılırdı. Ek olarak, ele geçirilen bölgelerdeki halklardan da münasip görülenler orduya katılırdı. Çin gibi çok büyük nüfusa sahip ülkelere saldırabilmek ancak böyle mümkün olabiliyordu. Oranizasyonun diğer önemli bir destekleyicisi ordudaki düzen ve disiplini pekiştiren büyük bir av ritüeliydi. Eğer sefer düzenlenmemişse, her kışın başında büyük bir av organizasyonu gerçekleştirilirdi. Ordular yaklaşık 3 ay boyunca hayvan sürülerini durmadan önlerine katıp ilerlerler, iki grup yaptıkları manevra ile hayvanları kuşatırken üçüncü grup hanın attığı okla başlayan av sürecinde kabilelerin kışlık yiyeceğini temin ederdi. Av organizasyonu sayesinde koordinasyon ve kuşatma becerileri arttırılıyordu.

  

Moğol Ordusu İntikal Halinde… 
 
 
 

  

Sabutay ve Cebe Noyan’ın Rus-Kuman Kuvvetlerini İzlemesini Tasvir Eden Bir İllustrasyon…

    

 
 

  
      Moğol ordusundaki yükselme ise tamamen askeri liyakata ve savaşlarda gösterilen başarılara bağlıydı. Akrabalık bağları ordu içerisindeki yükselmede pek bir işe yaramıyordu. Ayrıca orduda katı bir disiplin hakimdi. Yasalaştırılan genel kaidelere herkes mutlak itaat ile uyardı. Düşmanlardan ele geçirilen ganimet ortak sayılıyor, böylelikle şahsi zenginleşmenin önüne geçiliyordu. Ayrıca savaş alanında silah arkadaşlarını yanlız bırakmak, komutanların emri dışında geri çekilerek cepheyi terketmek mutlak bir ölüm cezası sebebiydi. Ufak çaplı hatalar ise kırbaçlanma ile karşılık buluyordu. Bunlarla beraber Moğol askerlerine maaş ödenmezdi. Her askerin geçim kaynağı ganimetten aldıkları paydı. Bir dayanışma örneği olarak askerler düşkün ve hasta arkadaşlarının ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için komutanlarına“kubçur” adında bir para öderlerdi.

Moğol Hafif ve Ağır Süvarisi…
 
 
 
 
     Moğol ordusunda önceleri sadece süvari sınıf savaşmaktaydı. Fakat Çin işgali mevzu bahis olduğunda süvarilerin arasına piyadeler ve istihkamcılar da katıldı. Moğollar kuşatma teknikleri hususunda zayıf olduklarından bilhassa istihkamcıları diğer toplumlardan almaktaydılar. Ordunun vurucu gücünü oluşturan hafif ve ağır süvariler müthiş derecedeki süratleri ve hareketlilikleriyle düşmanı şaşkına çevirmekteydiler. Hafif süvariler mavi ya da kahverengi renkteki “kalat” denen deri giysileri giyerler, muhtemelen vernikli deri şeritlerden yapılmış göğüs zırhı takarlardı. Başlarında her kabileye göre farklı renkleri olan koni biçimindeki kürk veya deri başlıklar bulunurdu. Ağır süvariler savaş başlamadan önce bu başlıkları demir metal miğferlerle değiştirir, göğüs zırhlarını da demir şeritlerle güçlendirilmiş hale getirirlerdi. Ayrıca tüm Moğol askerlerinin üzerinde düşman oklarının derine saplanmasını ve dışarıya kolayca çıkarılmasını sağlayan ipekten yapılmış uzun iç gömlekler giymekteydiler. Moğol askerlerinin taşıdıkları ana silah yay olmakla beraber, kullandıkları diğer silahlar kement, sol kolda elbisenin içine gizlenmiş bir hançer ve tahtadan yapılmış kalkandı. Ayrıca hafif süvari kısa kılıç ve cirit taşırken, ağır süvaride uzun – eğri bir kılıç, balta ve ucunda hasmı attan düşürmek için kullanılan bir kancanın bulunduğu 4 metrelik mızrak bulunmaktaydı. 

Moğol Süvari ve Piyadesi Savaş Alanında…
 
 
 
 

      Hem hafif hem de ağır zırhlı Moğol süvarisi 350 metre menzile çıkabilen kompozit yaylar kullanılırlardı. Bu yaylar Moğol ordusunun en etkili silahıydı; zira o dönemde batı toplumlarının kullandığı standart bir yay 35 kg. çekişe sahipken Moğol yayının çekiş gücü 80 kg. civarındaydı. Bu da batı yaylarının 200 m. civarı bir menzile sahipken, Moğol yaylarının menzilinin 350 m. civarlarına çıkmasına olanak tanıyordu. Moğolların atış stili de batılı toplumlardan farklıydı. Tıpkı Türk toplumlarının kullandığı gibi başparmak üzerinde yüzüğe benzeyen, yay kirişinin oku normalinden çok daha fazla hızlı ve isabetli fırlatmasına yarayan bir aparat (zihgir) kullanıyorlardı. Batı tipi okçulukta ise kiriş işaret parmağıyla çekiliyordu. Zihgirin kullanımı ile hem el yorulmuyor hem de daha seri atış yapılabiliyordu.

Moğol Kumandanı Ağır Süvari Hücumu İçin Davullarla (Naccara) İşaret Verdiriyor…
 
 
 
 
Bir Moğol Okçusu…
 
 
 
 
     Moğollar genellikle sol taraflarında asılı iki yay taşırlardı; bunlardan biri kısa, diğer uzun menzilliydi. Ayrıca çeşitli tipte oklar kullanıyorlardı. Kısa menzil için ağır, uzun menzil için hafif oklar; işaret vermek için havada ıslık sesine benzer sesler çıkaran oklar, yangın çıkarmak için ateşli oklar; ve zırh delebilmesi için uçları ısıtıldıktan sonra tuza yatırılmış üç tüylü okları vardı. Neredeyse yürümeye başlamadan önce atlara bindirildikleri için at konusunda da uzmandılar. Seferlere katılırken her askerin beş tane ata sahip olmak zorunda kalması atın Moğol toplumsal yaşamındaki yerini net biçimde göstermekteydi.
 
 
 
Rus Ordusu Süvarileri… 
 
 
 
 
 
 
 
      Moğolların savaş tekniklerine gelirsek…  Moğol ordusunun önünde her iki kanadında iki hafif süvari birliğinin bulunduğu düşmanla ilk çatışmaya girecek olan öncüler vardı. Öncülerin arkasında iki saf halinde sıralanmış ağır süvariler ve onların ardında da yine üç saf halinde sıralanmış hafif süvariler mevcuttu. Öncülerin düşmanı karşılamasının ardından, arkada bekleyen hafif süvariler ağır süvarilerin arasından geçerek düşman üzerine yürür ama saldırmazlardı. Bunun yerine düşman saflarına paralel ilerleyerek onları zayıflatmak için üzerlerine ok yağdırırlardı. Bu ok yağmuru sonrasında düşman hatlarında gedik açılırsa, hafif süvari kenarlara çekilerek ağır süvariye yol verirdi. Ağır süvari de develer üzerinde taşınan davullar (naccara)  vasıtasıyla verilen işaretin sonrasında hücuma geçerek, düşmanı bozguna uğratırdı. Eğer bu taktik başarısız olursa diğer bir taktik olan kanatlardan kuşatma (lughama) uygulanırdı. Hafif süvari düşmanın bir cenahına yüklenir ve bunu ağır süvarinin aynı cenaha saldırması takip ederdi. Bozulan düşman yapılan manevra çerçevesinde kuşatılarak parçalar halinde imha edilirdi. Diğer bir savaş taktiği ise “mangudai” denen sahte ricattı. Hafif süvari düşmana saldırarak sanki bozguna uğramış hisse verircesine alelacele geri çekilir, kendilerini takip eden düşman askerlerini geri hatta bekleyen okçular karşılar ve ağır süvari şaşkınlığa uğramış olan düşman askerini etkisiz hale getirirdi. Bu taktikte Moğollar düşmanı şaşırtmak ve kendilerini gizlemek için sis bombaları da kullanmaktaydılar. 
 
 
 
 Rus Ordusu Piyade Sınıfı Askerleri… 
 
 
 
 
 
 
     Moğol ordusunda sadece kaba güç ile savaşılmıyor, askeri stratejinin diğer unsurları da etkin biçimde kullanılıyordu. Bilhassa düşman hakkında her şey öğrenilmeden, düşmanın artıları ve eksileri tam olarak etüd edilmeden kesinlikle savaş başlatılmazdı. Bu nedenle çok iyi bir istihbarat ve casusluk şebekesi kurulmuştu. Ayrıca askerlerin moral – motivasyonuna büyük önem verilirdi. Cengiz Han’dan itibaren orduları idare edenler Moğolların seçilmiş bir ırk oldukları ve önlerine çıkacak her düşmanı yenebilecek kudreti ellerinde bulundurdukları yönünde askerlerin beyinlerini ustaca yıkamışlardır. Bu bağlamda diğer toplumların gözlerini korkutmak, zihinlerinde yenilmez bir Moğol toplumu oluşturmak için her yol mübah görülmüş, Moğol askerlerinin savaş meydanında katliam yapmaları bizzat komutanlar tarafından teşvik edilmiştir. Uygulanan dehşet psikolojisiyle, teslim olmayan şehirlerdeki herkes katledilerek, diğer bir çok şehrin savaşmadan teslim alınması sağlanmıştır. 
 
 
Rus Ordusu Elit Ağır Süvarileri…
 
 
 
 
 
 
 
     Rus ordusunda ise sayıları birkaç düzineden 3-5 bine kadar çıkabilen elit ağır süvariler vurucu güç konumundaydı. Bunlar devamlı savaş tecrübesine sahip askerlerdi. Nispeten daha genç yaştakiler okçu hafif süvariler olarak değerlendirilmekteydiler. Elit ağır süvariler gerek step-bozkır taktiklerini gerekse Avrupa tarzı savaş taktiklerini iyi ölçüde kullanabilmekteydi. Kılıç – mızrak – savaş baltası – meç ve hançerler kullandıkları başlıca silahlardı. Bunlara ilaveten, korunma amacıyla zincir zırhları ve suratlarında yüz maskeleri mevcuttu. Yüz maskeleri surat ve boyun kısımlarını korumaktaydı. Ayrıca atları savaş zamanlarında zırhlı olurdu.
 
 
Kuman (Kıpçak) Askerleri…
 
 
 
 
 
 
 
     Ruslar savaş dönemlerinde kontrolleri altındaki yerleşim birimlerinden milis talep edebiliyorlardı. Bunlara “Kara İnsanlar” denmekte ve silahlarını knezlikler vermekteydi. Milisler özellikle kısa mızraklarını modern savaş süngüleri gibi kullanırlarken, piyadeler içerisinde kalkan – kılıç ve yay ile teçhiz edilmiş askerler bulunuyordu.
 
 
Kuman (Kıpçak) Başbuğu ve Bir Kuman (Kıpçak) Kadın Savaşçısı…
 
 
 
 
 
 
      Kumanlar ise Batı Asya steplerinin önemli savaşçıları arasındaydı. Silahları, zırhları ve savaş teknikleri Moğollara benziyordu. Çok iyi ata biniyorlar, arbaleti (Tatar Yayı) etkin biçimde kullanıyorlardı. Kılıç ile beraber cirit ve mızrakla donanmışlardı. Savaş dönemlerinde vücutlarının önlerini ve arkalarını koruyacak zincir zırhlı yelekleri giymeyi ihmal etmezlerdi. Bazen miğferlerine eklenmiş yüz maskeleri de bulunabiliyordu. Kuman ordusunun belki de en ilginç özelliği kadın unsurunun etkinliğiydi. Kadınlar orduda hatrı sayılır derecede yer alabiliyorlardı.
ALINTI

MARATON SAVAŞI

MARATON SAVAŞI (M.Ö. 490)

     Milattan önce 490 yılındaki Pers istilası o zamana değin uygulanagelmiş Yunan savaş taktikleri üzerinde büyük bir değişimin yaşanmasını beraberinde getirdi. Pers istilasından evvel Yunan coğrafyasında yaşayan toplumların gerçekleştirdikleri savaşlar strateji unsurları barındırmayan, kuralları önceden belirlenmiş oyun ya da törenler niteliğindeydi. Kimi savaşların sonucunu tarafların kendi içlerinden seçtikleri cengaverler arasındaki vuruşmalar belirleyebiliyordu. Kazananların amacı düşmanı tümüyle yok etmek değil, cesaretlerini gösterip bu yolla istediklerini elde etmekti. Böylelikle savaşlar dar kapsamlı ve az masraflıydı. Kazanan taraf zaferini ölümsüzleştirmek için bir anıt diker, kaybeden taraf ise ölülerini gömmek için izin ister ve dinsel bazı ritüellerle ölülerini defnederlerdi. Bu teamül kolay kolay bozulmazdı.
 
 
     Pers istilası mevcut anlayışı derinden etkiledi. İstilanın mahiyeti ve tehlikenin boyutu Yunanlıları stratejiye başvurmaya sevketti. Helen gelenekleri dışında savaşan ve yenmenin kolay olmadığı bir düşmanla karşılaştıklarında özgürlüklerini kaybetmekle savaş teamüllerini değiştirmek arasında tercih yapmak zorunda kaldılar.
 
 
    Pers tarafına baktığımızda ise doymak bilmeyen bir fetih iştahlarının olduğunu görüyoruz. Hükümdar Darcios’un öncelikli gayesi Eretria ve Atina devletlerinin Anadolu üzerindeki Yunan uyruklu insanları kışkırtmalarını engellemek gibi görünse de, fırsatını bulursa Yunan topraklarını  da denetim altına almak istediği biliniyordu.
 
 
Maraton Savaşı Öncesinde Bölgenin Coğrafi Görünümü…
 
     Bu düşünceyle hareket eden Persler öncelikle Eretria devletini denetim altına aldılar. Şimdi sıra Atina’ya gelmişti. Atina’daki aşırı demokratik parti ile muhafazakârlar arasında çekişme yaşandığı, birbirlerini sevmedikleri ve aşırı demokratların muhafazakârların etkisini azaltmak / ortadan kaldırmak için Persler ile işbirliği yapacakları biliniyordu. Bundan güç alan Persler de Atina’ya yürümek amacıyla bölgenin 38 km. kuzeydoğusunda bulunan Maraton Ovası’na asker çıkardılar.
 
 
Perslerin Maraton Ovası’na Çıkarken Kullandıkları Güzergâh…
 
 
 
     Perslerin Atina’ya doğrudan yürümeyerek Maraton Ovası’na asker çıkarmalarındaki ana düşünce Atina ordusunu üzerlerine çekerek meşgul etmek ve Atina içindeki aşırı demokratların yapacakları bir kalkışmayla iktidarı ele geçirmelerinin önünü açmaktı. Ayrıca şehire yapılacak doğrudan bir taarruz aşırı demokratların yanında ayaklanmaya katılabilecek bazı kararsızları muhafazakârların saflarına itebilirdi.
 
 
     Pers planındaki ilk safha başarılı oldu; Atina ordusu Maraton’daki Pers ordusunun üzerine doğru yürüyüşe geçti. Ardından Persler planlarındaki ikinci aşamayı uygulamaya soktular. Buna göre; teşkil edilecek örtme kuvvetinin koruması altındaki bir kısım Pers ordusu askeri Phalerum çevresine giderek orada karaya çıkmak ve himayeden yoksun kalan Atina üzerine taarruz etmek için tekrar gemilere bindirildi.
 
 
Maraton Savaşı’nda Pers Ordusunun Savaş Unsurları…
 
Sparabaralar
 
(Pers ordusunun elit kuvvetleri “Ölümsüzler” olsa da, temel direkleri Sparabaralardı. Sparabara, “Kalkan Taşıyıcı” anlamındadır. Kalkanları kuvvetlendirilmiş hasırdandı ve dikdörtgen şeklindeydi. Bir ellerinde mızrak ile savaşırken‚ en önemli görevleri arkalarındaki savunmasız okçu birimleri korumaktı. Kalkanları okçuları korumak için ideal olsa da‚ Yunan Hoplitleri gibi nispeten ağır zırhlı birimlere karşı zayıf kalmaktaydılar. Buna ilaveten‚ Sparabaralar çocukluktan itibaren eğitim alan askerlerdi.)
 
 
Sparabaralar ve Pers Savaş Düzeni…
 
 
 * Orta öndeki çizim “Ölümsüz” sınıfındaki askerlerden birini tasvir eder. “Ölümsüz” sınıfı hakkındaki ayrıntılı bilgiyi bir sonraki konumuz olan “Termofil Savaşı” içerisinde paylaşacağız.
 
 
 
     Fakat yaklaşık 10000 hoplit (ağır piyade) ile Pers ordusunun üzerine gelen Atina kumandanı Strategos Miltiades Perslerin harekat mantığını önceden sezip Pers örtme kuvvetlerine saldırdı. Miltiades sayıca Perslerin yarısı kadar olan birliklerini kıyı boyunca sıralanan düşmanın karşısına merkezden kanatlara doğru kaydırarak dizmişti. Akabinde 1500 metrelik koşar adım niteliğindeki bir hücum ile Pers kuvvetleriyle göğüs göğüse muharebeye girildi. Pers ordusu okçu birlikleri ve onları koruyan Sparabaralarla sayıca üstün oldukları Yunanlıları yenebileceklerine inanıyorlardı. Bu yüzden yanlarında getirdikleri süvarileri savaş alanına sürmediler bile. Bu durum Persler açısından önemli bir hata oldu. Yunan hoplitlerinin ağır zırhları ve uzun mızrakları göğüs göğüse muharebede kendilerine büyük avantaj sağladı. Kanatlardan manevra yapan hoplitler Pers güçlerini sardı.
 
 
Maraton Savaşı’nda Yunan Ordusunun Savaş Unsurları…
 
Hoplitler
 
 
 
 (Hoplitler elit Yunan piyadeleridir. Ağır zırhları ve uzun mızrakları ile ünlenmişlerdir. Ağır zırhları onlara savunma konusunda büyük avantaj sağlarken hücumda diğer piyadelere nazaran yavaş hareket etmelerini beraberinde getirmiştir. Zira taşıdıkları ekipmanın ağırlığı 22-27 kg. arasındaydı.
 
 Zırhları; başlarında bir tolga, göğüslük ve dizlikten mürekkepti. Bu zırhlar iki-üç kat manda derisi ya da tunçtan yapılırdı. Korunmak için ayrıca bir kalkan kullanırlarken, taarruz ederken kullandıkları en etkili silah olan mızrakları 4 metreyi bulabiliyordu. Buna ilaveten, sol omuzlarında ufak bir tunç kılıç da taşırlardı ve ekseriyetle 8 veya 16 hoplitin yan yana durduğu bir formasyon ile harp ederlerdi. )
 
 
Yunan Hafif Piyadeleri ve Okçuları…
 
 
 
 
     Muharebe 200 civarı Atina askerine karşılık 6000 civarı Pers askerinin ölümüyle sonuçlandı. Daha fazla kayıp vermek istemeyen Persler gemilerine sığındılar. 
 
 
Maraton  Savaşı: Savaş Alanı…
 
 
 
 
     Yunan ordusu komutanı Miltiades ise yine yerinde bir karar verip muharebe alanında fazla zaman geçirmeksizin hızlıca Atina’ya geri döndü. Buna Atina’daki isyancıların ellerini çabuk tutmaması da eklenince Atina potansiyel bir yıkım tehlikesini savuşturulmuş oldu.
 
 
Maraton Savaşı’nı Tasvir Eden Bir İllustrasyon…
 
 
 
 
 
     Pers ordusu mevcut manzara karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Öncelikli amacı Atina devletini uyarmak / gözdağı vermek olan Persler, Atina’daki aşırı demokratların başarılı olamaması sonrasında muhasara opsiyonlarını kullanmayı göze alamadı. Zira bölgeye intikal ettirilen askerin sayısı ve teçhizatın niteliği bir muhasara yapmayı ya da yapılacak muhasarayı başarılı kılmayı engelleyecek mahiyetteydi (Tarihsel kaynaklar Pers ordusunun asker ve teçhizat durumu hakkında tahmini rakamlar verebilmektedir. Heredot 600 savaş gemisi ile 3000 nakliye gemisi gibi abartılı sayılabilecek bir sayıyı öne sürerken, Heredot dışındaki diğer kaynaklar Pers ordusunun asker sayısını 20000-50000, gemisi sayısını ise 200-300 savaş gemisi ile 300-400 nakliye gemisi arasında tahmin etmektedir).  Bundan dolayı Pers ordusu Asya’ya geri dönmüştür.
 
 
Maraton Savaş Alanının Günümüzdeki Görünümü…
 
 
 
 
 
 
 
STRATEJİ – TAKTİK:
 
     Ünlü İngiliz askeri tarih uzmanı ve stratejist Sir Liddell Hart Maraton Savaşı’nı Avrupa Tarihi´nin ilk büyük savaşı olduğunu ifade etmektedir. Perslerin planları uygulanabilirlik açısından oldukça iyi görünse de, harekat tarzlarındaki ağırlık ve tereddüt başlangıçta sayı ve teçhizat bakımından Perslere göre oldukça dezavantajlı olan Yunan ordusunu savaştan galip çıkarmıştır.
 
     Yunanlılar ise Perslerin tam aksine, savaşın her safhasında çabuk hareket ederek Pers planındaki kilit öneme haiz unsurların başarıya ulaşmasını engellemişlerdir. Miltiades önce Pers örtme kuvvetlerinin amacını çabuk sezerek tüm gücüyle o bölgeye yüklenmiş, ağır zırhlı hoplitleriyle süratli bir saldırı başlatarak göğüs göğüse harbe girdiği hafif Pers piyadesini perişan etmiştir.
 
     Savaşın hemen akabinde muharebe alanında oyalanmadan Atina’ya dönen Yunan askerinin orada konuşlanması da Atina’ya saldırmak için bekleyen diğer Pers ordusu unsurları için caydırıcı olmuştur. Böylelikle savaşlarda dirayet ve süratin ne denli etkili olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.

 ALINTI

KARTACA

Kartaca
Kartaca, M.Ö 814 yılında, Filistin topraklarında bulunan Tire (Sur) kentinden gelen Fenikeli tüccarlar tarafından Tunus yarımadasında kurulmuş olan bir kenttir. Fenike dilinde Kart-haşadt yani Yeni Şehir anlamına gelmektedir.
Kartaca ilkçağda, Kuzey Afrika kıyısında bugünkü Tunus şehrinin yakınlarında Fenikeliler tarafından kurulan bir kolonidir.
Milattan önce 814’te kurulan Kartaca’nın kuruluşu efsaneye göre şöyledir: Bu tarihte Sayda şehrinde Sur’a karşı Elissa adında bir kadının ele-başılığını yaptığı gizli bir ayaklanma hazırlanmıştı. Ancak olay önceden haber alınınca Elissa, taraftarlarıyla birlikte gemilerle gizlice denize açılıp, batıya yöneldi. İlk olarak rastladıkları Afrika kıyısına çıktılar. Burada bir şehir kurmak isteyen Elissa, Kambe hükümdarından toprak diledi. Bu arâzi üzerine kurulan şehre Kart-Hataç (yeni şehir) adını verdiler.
Kartaca’nın batıya yönelen gemiciler için uygun coğrafî mevkii geniş ve güvenilir tabiî limanlara sâhili olması kalenin çok sağlam ve topraklarının çok verimliliği, buranın kısa zamanda gelişerek ticâret merkezi hâline gelmesini sağladı. Bu şehrin ticâret gemileri için dikdörtgen, savaş gemileri için yuvarlak olmak üzere iki limanı vardı.
Kartacalılar, kendi buluşları olan üç sıra kürekten daha çok kürekli ticâret ve savaş gemileriyle Kuzey Afrika kıyılarını, İspanya’yı ve Güney Fransa’yı ele geçirdiler. Romalılar, Akdenizin doğusunu hâkimiyetleri altına alırlarken, Kartacalılar da Batı Akdeniz’e yöneldiler. İlk zamanlar Romalılarla iyi geçindiler. Kartaca, önce Komşu Afrika kavimlerini, ardından Afrika’daki öteki Fenike kolonilerini hâkimiyeti altına aldı. M.Ö. 6. yüzyıldan başlayarak önce Yunanlılarla, daha sonra da Romalılarla mücâdeleye başladılar. Korsika ve Sardinya’yı Yunanlıların elinden alan Kartacalılar, ticârî ve stratejik ehemmiyeti olan Sicilya’yı ele geçirmeye gayret ederek, bâzı bölümlerine yerleşmeşe muvaffak olmuşlardı.
Kartacalıların Sicilya’ya yerleşmeleri Romalılarla çatışmasına sebeb olmuştur. Kartaca’yla Roma arasında yapılan ve târihte Pön Savaşları denen mücâdele yüz yirmi yıl kadar sürdü. M.Ö. 240 yılında başlayan bu savaşlar sonunda Hannibal, Roma ordusunu mağlub edip, on altı yıl Kuzey İtalya’yı elinde tuttu. Ancak Kartaca’dan çok uzaklaştığı için, bir müddet sonra çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra üstünlük Romalıların eline geçti. Romalılar, Kartaca şehrinin kara ile bağlantısını keserek halkı açlığa mahkûm ettiler. Şehri fedâkârca müdâfaa eden Kartacalılar, neticede teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. Ele geçen Kartacalılar katlolundular. Romalılar, şehrin izi kalmasın diye toprağı sabanla sürdüler. Böylece ünlü Kartaca târihten silindi.
Kartaca, aristokrasiye dayanan bir monarşi ile idâre olunurdu. İki hükümdârla, yirmi sekiz senatörden kurulu bir ihtiyarlar meclisi ve bir de bunun üstünde yüz onlar meclisi vardı. Yüz onlar; hükümdârları, komutanları ve ihtiyarlar meclisini yargılıyabilirdi. Orduda, sâdece komutanlar Kartacalı olup, diğerleri ücretli idiler. Kartaca, sanatta, dinde ve diğer bilgilerde Fenike’nin bir devamıydı.
Romalılar M.Ö. 40 yıllarında Caesar (Sezar) devrinde şehrin eski yeri üzerinde yeni bir koloni kurdular. Burası Romalılar zamanında ünlü bir sanâyi ve ticâret merkezi oldu. Beş ve altıncı yüzyıllarda Vandalların başkenti olan Kartaca, sonra Bizans imparatorluğu sınırlarına dâhil edildi. Yedinci yüzyıldan sonra ise bölge bütünüyle Müslümanların hâkimiyetine geçti. Bugün, eski Kartaca’dan ancak Romalılar devrinden kalma bâzı yıkıntılara rastlanmaktadır.

Kuruluş ve Kolonileşme
6.Yüzyıl başında Babil Kralı Nabukadnezar tarafından Tire kenti yıkılınca, tüm Fenike kolonilerinin en büyüğü, en zengini ve en güçlüsü olan Kartaca bağımsız duruma geldi.
Tire ve Sidon şehirlerinin İspanya ile Sicilya’da kurdukları koloniler Yunan istilalarıyla karşılaşınca Kartaca’dan yardım istediler. Sonuçta Sicilya üzerindeki Yunan gücü durdurulmakla kalmadı, Kartaca hem Sicilya’da, hem de Balear adaları ile İspanya kıyısında kendi kolonilerini kurdu. Ardından Sicilya,

Sardunya ve Balear adalarının tamamı Kartaca tarafından ele geçirildi;
Libya ve Cezayir kıyılarında yeni koloniler kuruldu. M.Ö 520 yılı civarında Cebelitarık Boğazı’nın ötesine yollanan bir keşif birliği, Fas, Moritanya,Senegal, Gine ve hatta Madeira ile Kanarya Adaları’nda yeni yerleşimler kurdu. Sürekli büyüyen Kartaca kentinin nüfus fazlası bu yeni yerleşimlere iskan ediliyordu. Özellikle Kuzey Afrika kolonilerindeki nüfusun yerli Afrikalılarla karışması sonucu ortaya Libyo-Fenikeliler olarak adlandırılan yeni bir ırk çıktı.Kartaca İmparatorluğu Kartaca İmparatorluğu, iki ”
kral”, bir “senato” ve bir “meclis” tarafından yönetiliyordu. Genelde Kartaca’da yönetim, soyluluğun değil de zenginliğin belirlediği bir aristokrasinin elindeydi.
Krallar
Krallar her yıl seçimle belirleniyordu. Görevleri daha çok yargı ve denetimle alakalıydı. Senatoyu denetlerler ve sivil yönetimi de kontrol ederlerdi. Bir kral bir çok kez arka arkaya seçilebilirdi. Örneğin: Hannibal 22 yıl üst üste kral seçilmişti. Bu krallara ” shofet” denilmekteydi. ( Latince “suffete” olarak geçmektedir.)
Senato
Kartaca Senatosu, 300 kadar asilden oluşuyordu. 30 kişilik iç konseyin üyeliği ömür boyuydu.Meclis
Kartaca Meclisine ise belirli bir zenginliğe sahip bütün Kartacalılar katılabiliyordu; ancak bu meclisin shofetleri onaylamak haricinde pek az bir gücü vardı. Meclis ve senato arasında Kartaca tarihi boyunca yaşanan çekişme, imparatorluğun çöküşünü hazırlayan nedenlerin başını çekmektedir.
Ordu ve Donanma Kartaca donanması çok büyüktü ve bu denizaşırı imparatorluğun can damarıydı. Kartaca gemileri “dörtlü” ve “beşli” denilen tipte, üçer sıra kürekli savaş kadırgalarıydı. Donanma personeli tamamen profesyonel denizcilerden oluşuyordu. Kürekçilerinin disiplini ve mahmuzlama taktiğindeki uzmanlığı Kartaca donanmasını tüm Batı Akdenizin tartışılmaz gücü yapmıştı.

Kartaca ordusu ilk başta ağır savaş arabalarınca desteklenen hafif piyade birliklerinden kuruluydu. Ancak Sicilya’da Yunanlılarla yapılan savaşlar sonucu ağır silahlı ve zırhlı hoplites askerleri ile phalanx taktiği benimsendi. 1.Pön Savaşı’ndan hemen önce ise Spartalı bir lejyoner, orduyu Makedon usulünde düzenledi. Mısır üzerinden gelen bir Pers ordusu ile yapılan savaşta Kartacalılar ilk defa savaşta fillerin gücüne şahit olmuşlardı. Savaş arabaları da yerlerini, o zamanlarda Afrikada geniş bir coğrafyada bulunabilen fillere bıraktılar. Ordunun çekirdeğini böylece Makedon düzeninde savaşan libyo-fenikeli piyadeler ile filler oluşturdu. Geri kalan birlikler ise tamamen paralı askerlerden oluşturuluyordu. Kartacanın ekonomisi böylesine çok sayıda paralı askeri beslemeye yetmekteydi. Özellikle hafif süvariler, sapancılar, suriyeli okçular ve kılıççılar en çok tutulan paralı askerlerdendi.
Kartaca ve Roma ile İlişkiler
M.Ö 3.Yüzyılın başlarında Kartaca altın çağını yaşıyordu. Batı Akdenizin tek sahibi, tüm Akdeniz ticaretinin de lideriydi. Nüfusu bir milyonu geçmekteydi. Lakin yakınlarında bir yerde kendisini bekleyen bir tehlike vardı;

Roma.
İtalya yarımadasının orta kısımlarında kurulu küçük Roma kenti, Kartacanın yaklaşık olarak yaşıtıydı. Beş yüzyıla yakın süren mücadelenin ardından tüm İtalya’yı egemenliği altına almış, hızlı gelişen bir güç olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Şimdi gözlerini Sicilya’ya çevirmiş fırsat kollamaktaydı. Beklediği fırsat Sicilyadaki Kartaca kolonileri ile Yunan kolonileri arasında çıkan savaşta, Yunanlıların yardım talebiyle geldi. Roma’nın niyetlerinden uzun süredir haberdar ve tedirgin olan Kartaca, bunu görerek M.Ö. 265 yılında Roma’ya savaş ilan etti. Böyle başlayan 1.Pön Savaşı çok çekişmeli bir mücadeleye sahne oldu. Kartacalılar tarihlerinde ilk defa böylesine dinamik ve güçlü bir düşmanla karşı karşıya geliyorlardı. Uzun ve zorlu muharebelerden sonra Roma galip geldi. M.Ö. 241 yılında Kartaca barış isteyerek Sicilya’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Kartaca bu mağlubiyetten sonra kendini toparlayarak intikam almak istiyordu ancak şahit olduğu Roma gücüne karşı bir kez daha savaşa girmeyi göze alamadı. Bunun yerine kayıplarını İber yarımadasının Kuzeyindeki gümüş madenlerine sahip olarak gidermeye niyetlendi. Savaşın kahramanı olan general Hamilcar Barca ile oğulları Hannibal ve Hasdrubal güçlü bir orduyla İspanya’ya çıkarma yaptılar. Ancak Romalılar Kartacanın yeniden güçlenmesine asla göz yummayacaklardı. Kartacalıların yolu üzerinde bulunan Saguntum şehri ile ittifak anlaşması yapan Roma, Kartaca ordusunun Ebro Irmağı’nın Kuzeyine çıkmasını savaş ilanı sayacağını bildiren bir ültimatom verdi. Yeniden savaş rüzgarları esmeye başlamıştı. M.Ö.218 yılında Hannibal hazırlıklarını bitirerek Ebro’nun Kuzeyine bir ordu yolladı. Bunun üzerine Roma Kartacaya savaş ilan etti. Hannibal Roma’yı neredeyse çökertecekken bocalayan Kartacalı komutan üstünlüğünü kaybetti. Romalılar büyük insan kaynaklarını kullanarak kayıplarını telafi ettiler, başkentlerini güvene aldılar ve Kuzey Afrika’ya, Konsül Scipio’nun komutasında bir ordu çıkarttılar. M.Ö.202 yılında yapılan Zama muharebesinde Kartacanın direnişi kesin olarak kırıldı. Zorlandığı barış ile İspanyadaki tüm topraklarını da kaybeden Kartaca, böylece başladığı yere dönmüş oldu.

Kartaca’nın SonuRomalılar Hannibal’in kendilerine yaşattığı felaketten öyle etkilenmişlerdi ki, senatoda Kartaca tamamen yok olmadan asla güvende olamayacaklarına inanan birçok senatör mevcuttu. Bunların en ünlülerinden ve Origines’in yazarı olan Senatör Marcus Porcius Cato her konuşmasını “Carthago delenda est” yani “Kartaca yıkılmalıdır!” diyerek bitiriyordu. Romalılar Kartacanın Kuzey Afrikadaki özerk krallıklarını isyana kışkırttılar. Kartacanın artık eski gücünden eser yoktu. Nihayet M.Ö.149 yılında, Romalıların ittifak kurdukları Numidya Kralı Kartacaya isyan etti. Kartaca’nın silhla karşılık vermesi savaş için gerekli bahane oldu. Zama zaferinden sonra “Africanus” ünvanını almış olan Scipio’nun öz torunu, Konsül Scipio Minor’un komutasında bir Roma ordusu karadan; bir Roma donanması da denizden Kartacayı ablukaya aldı. M.Ö. 146 yılında Roma’ya teslim olan Kartaca yüzyıllarca hatırlanacak bir sonla karşılaştı: tüm nüfus köle yapıldı, direnenler katledildi; tüm şehirde korkunç bir yıkım oldu ve hatta bir şey yetişmesin diye tarlalarına tuz döküldü. Bir zamanların güçlü Kartaca İmparatorluğu tamamen yok oldu.

KADEŞ SAVAŞI

Kadeş Savaşı, c.1275 M.Ö

Ünlü firavun II. Ramses’in yönettiği Mısır ordusu ve Hükümdar Muvatallis komutasındaki Hititler arasında geçen savaştır. Nedenleri, gelişimi, hatta sonucu hakkında bile kesin bilgiler yoktur. Hatta tarihi hakkında 4 farklı yıl öne sürülür: MÖ. 1299, MÖ. 1284, MÖ. 1275, MÖ. 1274. Ben en doğru bulduğum MÖ. 1275 tarihini kabul ederek yazdım. Bu yazıda bütün görüşlere mümkün olduğunca yer vermeye çalışacağım, karar sizin.

Kadeş, Lübnan Dağlarının eteklerinde bir şehir devletidir. Bazı kaynaklara göre Kadeş Savaşı’nın nedeni bu şehirdir. Çünkü şehir, Ramses’in babası I. Seti’nin saltanatı boyunca Hititler ve Mısırlılar arasındaki savaşın nedeni olmuştur ve Hititler sonuçta burayı işgal etmiştir. Savaşın çıkış nedeni hakkında anlatılanlardan bir diğeri Akhenaton’a kadar dayanan ve onun ölümünden sonra Mısır’da çevrilen komploları, Mısır kraliçesinin isteğiyle onunla evlenmek için Mısır’a gidip orada katledilen Hitit prensini anlatan bir hikaye. En olası neden ise Mısır’ın, bugünkü Suriye topraklarında kalan Amurru ve Amka gibi büyük ticaret yollarını ele geçirmek istemesi. Hititler açısından savaşı kaçınılmaz kılan nokta, o zamana kadar kendisine bağlı olan Amurru prensi Benteşina’nın, kopardığı büyük tavizler ve sözler karşılığında Ramses’e bağlılığını ilân etmesidir. Böylece Muvatallis, hem Mısır yayılmasını durdurmak, hem de topraklarını savunarak sınırlarına yeniden düzen vermek üzere yola çıkar.

Ramses ise Kadeş şehrini Hititlerden almak için her birine bir tanrının adını verdiği 4 tümenden oluşan (Amon, Ra, Pteh, Seth) büyük bir orduyla kuzeye doğru yola çıktı. Mısır ordusunda toplam 20.000 asker ve 2.000 savaş arabası, Hititlerin ordusunda 17.000 zırhlı asker ve 4.500 savaş arabası vardı. Hititlerin savaş arabaları, o zamana kadar kullanılan 4 tekerlekli arabaların aksine 6 tekerlekliydi, tekerlekleri diğer ülkelerin kullandığı gibi tek parça tahtadan değil, bugünkü tekerleklere benzeyen çubuklarla desteklenmiş tekerleklerdi. Dolayısıyla savaş arabaları çok hafif ve hareket yeteneği daha yüksekti. Benzerlerine göre hafif olmaları, iki yerine üç askerin binebilmesine olanak sağlıyordu. Bu üç kişiden birincisi arabayı sürüyor, ikincisi arabadaki diğer iki kişiyi koruyacak şekilde kalkan kullanıyor, üçüncü kişi ise ok ve mızrak atıyordu. Ayrıca Hititler bölgenin her tarafında bulundurduğu casuslarla da büyük bir avantaja sahipti.

Mısırlılar Kadeş’ten 10 mil uzakta Hitit casusu olan iki Bedevi yakaladı. Sorgulama yaptılar ama casuslar onları kandırdı ve Hitit ordusunun şehrin 100 mil, belki daha fazla kuzeyinde olduğuna inandılar. Tarihçilere göre Muvatallis, bu iki bedeviyi bilerek orada bırakmıştır. Bedevilerden aldığı bilgi üzerine Ramses, şehrin savunmasız olması gerektiğini düşünerek hızlı gitmeye karar verdi ve tümeni Ra’nın diğer tümenlerle arası açıldı. Burada yeri gelmişken belirtmek gerekir; pek çok kaynakta Ramses’in tümeni Amon olarak ifade edilir, fakat savaşın anlatıldığı Mısır yazıtları bize bu bilginin yanlış olduğunu gösteriyor.

Ramses sonunda Kadeş’e vardı, fakat Hititler çoktan gelmişti. Bugün Ramses’in Kadeş’e yaklaşma biçimi, askeri strateji açısından tarihin en büyük hatalarından birisi olarak sayılıyor. Hitit hükümdarı Muvatallis’in, kardeşi III. Hattuşiliş ve oğlu Urhi Teşup’la birlikte kumanda ettiği Hitit birlikleri, Ra tümeninin yalnız kalmasını fırsat bildi, Asi Nehrini (Orontes) geçerken ikiye bölünen tümene saldırdı. Ramses’in tümeni Ra (bazı kaynaklar biri Amon olmak üzere önden iki tümen gittiğini söylüyor fakat devamında tutarsız bir hikâye ortaya çıkıyor) ani saldırının etkisiyle hızla parçalandı ve kaçmaya başladı. Ramses geçici olarak savunmasız kaldı. Şanslıydı ki Hititlerin saldırısı sınırlıydı ve Amon tümeninin yetişmesiyle hayatı kurtuldu. (Bazı kaynaklara göre geride kalan elit Mısır birlikleri yetişiyor) Bu ilk yenilgi Mısır yazıtlarında şöyle anlatılıyor:

“Yürüyüş kolundaki Ra tümeninin ortasına saldırdılar. Ra tümeni harekât halindeydi. Savaşa hazır değildi. Bu nedenle majestelerinin (II. Ramses) askerleri de savaş arabaları da onlar (Hititler) karşısında yenildi.”

Manevra üstünlüğüne sahip ve hafif olan Hitit savaş arabaları kısa zamanda Amon tümeninin de etrafını sardı, üstelik Ramses Amon tümeninin ortasındaydı, Ptah ve Seth tümenleri başsız kalmıştı. Ordu yok olmanın eşiğindeydi, Mısır toprakları Hitit İmparatorluğu’nun önünde uzanıyordu.

Burada pek çok farklı ulustan toplanmış olan Hitit askerlerinin zengin Mısır ordugâhına girince ganimet toplama peşine düşmesi savaşın dönüm noktası oldu. Ganimet toplayan askerler hiç beklenmeyen bir anda küçük ve düzenli bir birliğin saldırısına uğruyorlar ve toparlanmaya fırsat bulamadan dağılıyorlar. Ramses’in ordusunun geri kalanı yetişerek firavunun hayatını güvence altına alıyor. Bu birliğin nereden geldiği bugün bile bir sır, fakat bu birliğin Ramses’in ordusuna ait olmadığı kesine yakın bir biçimde, Ramses’in kendi sözlerine de dayanılarak biliniyor:

“Yanımda ne bir prens var, ne bir sürücü, ne bir piyade subayı, ne de bir araba savaşçısı. Yaya askerim de araba savaşçılarım da beni onların karşısında ganimet gibi bırakarak çekip gitti. Onlarla savaşmak için kimse beklemedi.”

Sonuç olarak Hitit ordusu kesin bir zaferi ordunun disiplinsizliği nedeniyle kaçırdı, iki taraf da geri çekildiği için kimse üstünlük sağlayamadı.

Savaşın sonuna dair de farklı düşünceler mevcut. Bunlardan bir tanesi, iki tarafın da büyük kayıplar vereceğini anlayarak, savaşı kazansa bile topraklarını savunamayacağını düşünmesi ve geri çekilmesi. Bir diğeri de güneş tutulması… Bazı tarihçilere göre o gün gerçekleşen güneş tutulması sonucu, taraflar Tanrıları kızdırdığını düşünmüş ve savaşmaktan vazgeçmişlerdir.

Ertesi gün müzakere girişimleri başladı, tarihte bilinen ilk yazılı anlaşma olan Kadeş Antlaşması imzalandı.Ramses, hükümranlığının geri kalanı boyunca Kadeş Savaşı’nı büyük bir zafer olarak lanse etti. Savaşın ayrıntıları onun tapınaklarının ve anıtlarının duvarlarına oyularak resmedildi. Hitit kaynaklarıysa, yenilip geri çekilmek zorunda kalan Mısır ordusu ve büyük Hitit zaferi hakkında bambaşka bir hikâye öne sürüyor. Birbirine zıt iddialara rağmen, bu savaştan sonra Kadeş’te ve Amurru’da devam eden Hitit hakimiyeti, Hititlerin hikâyesini destekliyor.

%d blogcu bunu beğendi: