Türk-Ermeni İlişkilerinin tarihi

 

Türk-Ermeni İlişkilerinin tarihine ana hatları ile temas etmeden evvel, Ermenilerin kökeni hakkında bilgi vermenin yararlı olacağına inanıyorum. Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar”
olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş olduğu bir isimdir. Çünkü, çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, daha M.Ö. 3. Binyıldan itibaren , onların yerleştiği Doğu Anadolu Bölgesine “Armanu” veya “Armenia” denilmekte idi. Başka bir tabirle, Ermenilerin gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de, Doğu Anadolu Bölgesi, “Armenia” adıyla anılıyordu. İşte Pers Kralı, hakimiyeti altında bulunan ve muhtemelen batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia Bölgesinde oturanlar” anlamına gelen “Ermeniler” ismini vermişti. Şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9.-6.
yüzyıllar arası) ataları olarak göstermeye ve dolayısıyla bölgenin gerçek sahibi olduklarını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, yapılan filolojik tetkikler, Ermenilerin kullandığı dilin, Hint-Avrupa kökenli dillerden olduğunu, açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. Binyılda Doğu Anadolu’nun hemen hemen tamamı ile Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünde oturan ve bilim adamları tarafından Proto-Türkler oldukları ileri sürülen Huri kavminin diliyle akraba olup, Asya kökenli dillerdendir. O halde, Ermenilerin böyle bir iddiada bulunmaları, tamamıyla yersiz ve yanlıştır. Çünkü filolojik açıdan, böyle bir görüşün haklılığına asla imkan yoktur . Eğer Urartulara mutlaka bir akraba
aranıyorsa, Filolojik açıdan, bu akrabalığa en layık olanlar Türklerdir. Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. 8. yüzyılda vuku bulan Trak göçleri neticesinde Anadolu’ya geldikten ve yaklaşık iki asır orda burada yaşadıktan sonra, Urartu Devletinin yıkılmasını fırsat bilerek, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, Van Gölü ve civarındaki topraklara, Pers Kralının
egemenliğini kabul etmek ve ona vergi ödemek şartıyla yerleşebilmişlerdir. O halde, Ermenilerin Anadolu’daki tarihleri, M.Ö. 6. yüzyıldan daha geriye gitmemektedir. Halbuki, çivi yazılı belgelerdin öğrenildiğine göre , Türkler M.Ö. 2200’lerde Akkad Kralı Narm-Sin’in Anadolu’ya yaptığı askeri bir seferi anlatan Şartamhari metinlerinde Van ve civarına “Armanu” veya “Armenia” memleketi denilmektedir. Bir başka ifade ile Ermenilerin bölgeye gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Armanu memleketi vardır.

.
Türk milletini savaş meydanlarında yenemeyeceklerini anlayan emperyalist devletler, Türklerle kardeş gibi yaşayan azınlıkları, çıkarları için, bir piyon olarak kullanmışlardır.
Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin sayısı, öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısından çok daha fazladır. Bu öldürülen Türklerin çoğu, Ermeni isyanlarında baskına uğrayan askerlerle, işi gücü ile uğraşan sivil halktı. Gözünü kin bürümüş Ermeni komitecileri, kadın, çocuk ve ihtiyarları bile öldürmüşlerdir. Bu hareket tarzı, insanlık için, medeniyet için, utanç vericidir. Ermeni komitecileri, yabancı devletlerin özendirme, kışkırtma ve her türlü yardımlarıyla hem Türk ve hem de Ermeni ırklarına en büyük kötülüğü yapmışlardır. Ermenilerin Doğu Anadolu’daki çarpışmalarda ve tehcir sırasında kayıplar verdiği bir gerçektir. Esasen bu durumu inkar eden de yoktur. Savaştan kaynaklanan genel düzen ve güvenlik ortamı ve zapt edilmesi mümkün olmayan şahsi kin ve öç alma duyguları çerçevesinde, göç ettirilen kafilelere bir takım saldırılarda bulunulmuştur. Ancak hükümet, bu durumu, elinden geldiği kadar önlemeye çalışmış ve sorumlu gördüğü saldırganlarla görevlerinde ihmali görülen muhafızları da en ağır şekilde cezalandırmıştır. Diğer taraftan, savaş günlerinin güç şartları; araç, yakıt, gıda, ilaç ve diğer imkânların yetersizliği, ağır iklim şartları, bir takım salgın hastalıkların meydana getirdiği tahribat da kayıpların sayısın artırmıştır. Cephelerde, 90.000 kişilik Osmanlı ordusu, soğuk ve hastalıktan kırılmıştır. Uzak bölgelerde, hatta başkent İstanbul’da bile, feci sıkıntılar çekilmiştir. Bu zor
şartlar ve sıkıntılardan, en az Ermeniler kadar Türklerde paylarını almışlardır. İşti, Ermeni propaganda ve teröristlerinin soykırım (jenosit) diye iddia ettikleri olayın gerçek yüzü bundan ibarettir. Kaldı ki, göç ettirilme sırasında, Ermenilerin kayıpları ile ilgili olarak verilen rakamlar bile,birbirine uymamaktadır. Örneğin ciddiyeti ile tanınan Encylopedia Britannica, 1918 yılı baskısında, tehcir sırasında ölen Ermeni sayısını 600.000 olarak yazmış iken, bu miktar, 1968 yılı baskısında 1.500.000 olarak gösterilmiştir
.
Gerçeği tespit etmek için, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisindeki Ermeni nüfusuna bakmak gerekir.

Birinci Dünya Harbi sıralarında, Osmanlı İmparatorluğu uyruğundaki Ermeni nüfusu, çeşitli kaynaklara göre şöyledir:
Ermeni Patrikhanesi Rakamlarına Göre ……………….…2.560.000
Ermeni Tarihçisi Basmacıyan’a Göre ……………………3.380.000
Lozan’daki Ermeni Heyetine Göre ……………………….2.500.000
Ermeni Tarihçisi Kevork Aslan’a Göre …………….…….1.800.000
Fransız Sarı Kitabı’na Göre ………………………….……1.550.000
Encylopedia Britannica’ya Göre …………………….……1.500.000
Ludovic de Constensa’ya Göre ……………………………1.400.000
H.F.B. Lynch ………………………………….…………..1.345.000
Revue de Paris’e Göre ……………………….……………1.300.000
Osmanlı İstatistiklerine Göre ……………………….……..1.295.000
İngiliz Yıllığı’na Göre …………….……………………….1.056.000
Abartılı Ermeni kaynakları dikkate alınmadığı takdirde, bu nüfusun ortalama olarak 1.300.000 olduğu kabul edilebilir. Şu halde, Ermeni iddialarının gerçekle bir ilgisi yoktur.
Talat Paşa, İttihat Partisi’nin son toplantısında, Ermenilerin kaybını 300.000 olarak tahmin etmiştir. Toynbee ise Ermenilerin kaybını 600.000 olarak vermiştir ki, bu rakam, Encylopedia Britannica’nın 1918’de verdiği rakamla aynıdır. Osmanlı Hürriyet ve İtilâf Hükümeti, İttihat ve Terakki İktidarını kötülemek ve işgal kuvvetlerine hoş görünmek için göç ettirme sırasında 800.000 Ermeni’nin öldüğünü söylemiştir. Lozan Konferansına katılan Ermeni Heyeti Başkanı Bogos Nubar, o sırada Türkiye’de hala 280.000 Ermeni’nin bulunduğunu, 700.000 Ermeni’nin de başka ülkelere göç ettiğini söylemiştir. Bu beyan doğru kabul edildiği takdirde, toplam 1.300.000 olan Ermeni nüfusundan, hala
Türkiye’de oturan ve başka memleketlere göç eden Ermeniler de sayılırsa, Ermeni kaybının 300.000 civarında olduğu görülür. Bu kayıplara, çete ve isyan harekâtında ölen ve düşman safına geçerek Türklerle savaşırken ölenler de dahildir. Savaş şartları içinde, yokluk, yorgunluk ve hastalıktan ölenler de bu miktara katılmalıdır. Ermenilerin ve Ermeni yanlısı çevrelerin, Ermeni kayıpların verirken, Türk kayıplarını da hatırlamaları gerekir. Türk kayıpları, Ermeni kayıplarından çok daha fazladır. Yukarıda adı geçen Bogos Nubar’a göre, sadece Doğu Anadolu’daki Müslüman nüfustan 1.400.000 kişi eksilmiştir
.
Görülüyor ki, ne plânlı bir soykırım ve ne de 1.500.000 Ermeni’nin ölmesi söz konusudur. Böyle bir iddiada bulunmak, tarihi gerçekleri saptırmaktan başka bir şey değildir
.
Ermeniler Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Milli Mücadele sırasında da düşmanca hareketlerine devam etmişlerdir. Gerçekten, başta ABD olmak üzere, Batılı devletleri arkasına alan Ermeniler, Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Ermenistan Devleti kurmak amacıyla Türklerle mücadeleye girmişler, ancak Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa tarafından mağlup edilmişlerdir. 3 Aralık 1920’de Ermenilerle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında Gümrü Antlaşması imza edilmiştir. Fakat anlaşmadan bir gün sonra, Ermeni toprakları, Rus Kızılordusu’nun işgaline uğramış ve Erivan’da Sovyet Ermeni Cumhuriyeti Hükümeti kurulmuştur.
Bu nedenle, Gümrü antlaşması onaylanamamıştır. Bunun yerine 16 Mart 1921’de Sovyet Rusya ile Moskova’da bir antlaşma yapılmış ve bu antlaşma, 27 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce de onaylanmıştır. Böylece, Doğu Cephesi ve bu cephede savaştığımız düşmanlarımızla olan ilişkilerimiz düzelmiş gibi görünüyordu.
Fakat özellikle, 1960’lı yıllardan sonra, Ermenilerin, Türkiye ve Türkler aleyhindeki faaliyetleri, yeniden artmaya başlamıştır. Ancak, şurası bir gerçektir ki, Osmanlı Arşivlerinde ortaya çıkarılan ve ilim aleminin hizmetine sunulan yüzlerce belge, Ermeni iddialarının hiçbir gerçek dayanağı olmadığını, açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Şunu da hemen belirtelim ki, Ermeniler, genellikle Türk-Yunan İlişkilerinin gerginleştiği dönemlerdi sahneye çıkmışlar ve hatta, Rumlarla işbirliği içerisine girmişlerdir. Milli Mücadele sırasında yaşanan bu durum,
1990 yılının başlarında yeniden yaşanmıştır. Hatırlanacağı üzere, ErmeniAzeri çatışmasının hemen ardından Yunanlılar, Batı Trakya’daki soydaşlarımıza karşı insanlık dışı Hareketlerde bulunmuşlardır.
Ermeniler halen Azerbaycan topraklarının % 20’sini işgal altında tutmaktadırlar. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmeye çalıştığı şu sıralarda gündeme getirilen en önemli konulardan biri, Türkiye’nin, Ermeni soykırımını kabul etmesi noktasında yoğunlaşmaktadır. Ayrıca Türkiye’den Ermenistan sınır kapısını açması ve Türkiye ile Ermenistan arasında ticari
ilişkilerin başlatılması istenmektedir. Türkiye, Ermenilerin işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi kaydıyla, Ermenistan sınır kapısın açabileceğin beyan etmiştir. Ancak, soykırım iddiasını kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü, Birinci Dünya Harbi sırasında Ermenilerin de özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan yüz binlerce Türkü acımasızca katletmişlerdir. Son yirmi yıldır bölgede yapılan arkeolojik kazılarda çok sayıda toplu mezar ortaya çıkarılmıştır ki Müslüman Türklere ait olan bu toplu mezarlar, Ermeni
katliamın boyutlarını tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Bir başka ifade ile tehcir olayının yaşandığı 1915 yılında Türklerin verdiği kayıp, Ermeni kayıplarından daha az değildir.
Her iki taraf da epeyce insanını kaybettiğine göre, Ermenilerin her yıl bu konuyu gündeme getirerek, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istemesinin hiçbir anlamı yoktur. Eğer Ermenistan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istiyorsa, her şeyden önce tarihin derinliklerinde kalmış olan sözde Ermeni Soykırım iddiasından vazgeçmeli, ardında da işgal altında tuttuğu Azeri
topraklarını boşaltmalıdı

PLEVNE MUHAREBELERİ

PLEVNE MUHAREBELERİ

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında 8 Temmuz-10 Aralık 1877 tarihlerinde Plevne’de yapılan savunma savaşları.

XIX. yüzyıl Osmanlı tarihinin en önemli direniş mücadelesini teşkil eden Plevne müdafaası, Gazi Osman Paşa kumandasındaki bir kolordu tarafından kendilerinden çok daha üstün Rus-Rumen ordusuna karşı bugün Bulgaristan’ın kuzeyinde yer alan Plevne önlerinde gerçekleşmiştir. Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açtığı zaman Gazi Osman Paşa, Sırp ve Rumenler’in muhtemel hareketlerine mani olmak için Vidin’de, Tuna cephesi başkumandanı Serdârıekrem Abdülkerim Nâdir Paşa’nın emrinde bulunmaktaydı. Ruslar’ın Tuna’yı hiçbir ciddi mukavemet görmeden geçmeleri üzerine Osman Paşa 1 Temmuz sabahı 25.000 kişilik bir kuvvetle, Balkanlar’a doğru sarkmakta olan Ruslar’ın önüne bir engel çekmek ve Niğbolu Kalesi’ni kurtarmak üzere harekete geçti. Fakat Niğbolu’ya yaklaştığında Serdârıekrem Abdülkerim Paşa âcilen Plevne’ye yönelmesi için emir gönderdi. Osman Paşa 7 Temmuz 1877’de Plevne’ye ulaştı. Burada sahra istihkâmları inşa ettirdi, avcı hendekleri kazdırdı, topçu birliğinin büyük bir kısmını toprak siperler gerisine yerleştirdi. Emrindeki güçler yirmi beş tabur piyade, altı süvari bölüğünden ibaretti. O sırada müdafaa hazırlığını yaptığı Plevne Orhaniye, Sofya, Lofça ve Bulgarani’den gelen ana yolların kavşağında, Sofya’nın 138 km. kuzeydoğusunda Vid ırmağının kolu Tuçençe çayının kenarında küçük bir kasaba olup savaş sırasında hemen hemen bütün halkı Türkler’den oluşmaktaydı.

Grandük Nikola, Osmanlı kuvvetlerinin Plevne yöresinde toplanmakta olduğu haberini alınca ordusunun sağ tarafında böyle bir kuvvetin bulunmasına imkân vermemek için Batı Ordusu kumandanı General Krüdener’e hücum etmesi için emir verdi. General Krüdener’in sevkettiği General Schilder, 8 Temmuz’da henüz takviye almamış yorgun Osmanlı birliklerini tahkimsiz durumda bulunan bu mevkiden atmak için taarruzda bulunduysa da başarılı olamadı. I. Plevne Muharebesi diye anılan bu muharebede Ruslar savaşa katılan kuvvetlerinin yarısını kaybetti ve yetmiş dördü subay olmak üzere 3000 kadar ölü verdi. I. Plevne Muharebesi muzafferiyeti üzerine General Gurko, Balkanlar’dan tekrar kuzeye çekilmek zorunda kaldı. II. Abdülhamid, I. Plevne Muharebesi galibiyetinden dolayı Osman Paşa’yı bir telgraf yollayarak tebrik etti.

8 Temmuz yenilgisinden sonra Grandük, Krüdener’i yeni kuvvetlerle takviye ederek Plevne üzerine ikinci defa taarruzda bulunulması emrini verdi. General Krüdener, büyük kuvvetlerle Plevne önüne gelip General Schilder’e katıldı. Ruslar’ın bu sırada asker sayısı yaklaşık 60.000’e ulaşmıştı, ayrıca kırk-elli parça top bulunuyordu. Osman Paşa’nın kuvvetleri ise 33.000 muharipten ibaretti; ordunun top mevcudu ise elli sekizdi. 18 Temmuz sabahı başlayan muharebe güneş batıncaya kadar sürdü ve Ruslar geri çekilmek zorunda kaldı. Osman Paşa ikinci günü akşam üzeri birliklerine karşı taarruz emrini verdi; yirmi altı saat süren bir muharebeyi müteakip icra edilen bu hücum da Ruslar’ın bozguna uğramasıyla sonuçlandı. Firar eden Rus askerlerinin arkasından yetişen süvari birliği yakaladıklarını öldürdü, birçoğu da Osma deresine düşerek boğuldu. Osman Paşa’nın zafer haberi İstanbul’da büyük bir coşku ile karşılandı; kendisine birinci rütbeden bir kıta Nişân-ı Osmânî ile II. Abdülhamid tarafından kabzası altın bir kılıç, bir çift dürbün ve bir çift revolver verildi. Osman Paşa’nın II. Plevne Muharebesi’nde başarılı oluşunda topları istihkâmlara yerleştirerek âdeta seyyar tabyalar durumuna getirmek suretiyle tesirli bir atış gerçekleştirilmesi yanında piyadelerini toprak siperler ardına gizleyip karşı ateşten korumasının büyük rolü olmuştur. Osman Paşa ordusunun modern Maritini-Henri tüfekleri ve bol miktarda cephane ile techiz edilmiş olması, Rus piyadesinin ellerinde seri halde ateş etmeyen eski model tüfekler bulunması bu zaferleri sağlayan unsurlardan bir diğeriydi. Osman Paşa’nın verdiği rapora göre II. Plevne Muharebesi Ruslar’a 8000’den fazla ölü ve bunun iki üç misli yaralıya mal olmuştu. Osman Paşa ise yine kendi ifadesine göre 100 şehid ve 300 kadar yaralı vermişti. Elde edilen bu galibiyetle savaşın istikbali Tuna’nın 30 km. güneyindeki bu küçük kasabada düğümlendi. Osman Paşa’nın savunma savaşı stratejisine yepyeni unsurlar getirdiği daha muhasaranın ortalarında iken kabul edilmişti.

Gazi Osman Paşa’nın bu galibiyetlerden sonra Rus ordusuna karşı en büyük zaferi 11 Eylül 1877’de kazanmış olduğu III. Plevne Muharebesi’dir. Yenilgi neticesinde Rus liderlerini karamsarlık ve kendilerine güvensizlik sarmış, hatta Grandük Nikola Tuna’nın gerisine çekilmeyi teklif etmiş, fakat imparator ve Rus savaş bakanı Milivtin tarafından bu fikrinden vazgeçirilmiştir. Rumen ordusunun katılımı ve yeni Rus takviyelerinin gelmesiyle süvari ve piyade mevcudu 100.000’i aşan Ruslar’ın 432 topu bulunuyordu. 7 Eylül sabahından 11 Eylül sabahına kadar gece gündüz süren çok şiddetli bir topçu ateşinin ardından 11 Eylül günü Rus ordusunun sabahtan akşama kadar devam eden umumi hücumu da başarısızlıkla sonuçlandı. Üç general, 350 subay ve 15.200 askerin ölümüyle Rus zayiatı 15.550 kişiyi bulmuştu. Osmanlı tarafında ise 3-4000 şehid ve yaralı vardı. Bu yenilgi karşısında çaresizliğe düşerek geri çekilen Ruslar, Niğbolu-Rusçuk-Şıpka üçgeni içerisinde âdeta mahsur kaldılar. Bu muzafferiyet üzerine II. Abdülhamid bir telgraf ve beraberinde bazı hediyeler göndererek Osman Paşa’yı tebrik etti, kendisine gazilik unvanı verdi. Ruslar III. Plevne Muharebesi’nden sonra burasının savaş yolu ile zaptedilemeyeceğini anlamışlardı. Eylül ortalarında yalnız Plevne önlerindeki zayiatları ölü ve yaralı olarak 50.000’e yaklaşmıştı. Bu sebeple kuşatma faaliyetine geçilmesine karar verildi. Plevne önündeki kuşatma ordusu kumandanlığını General Totleben yapacaktı. General Gurko’nun Gurno-Dubnik ve Teliş mevkilerini geri almasıyla Plevne tamamen muhasara altına alındı.

Elindeki erzakın ancak kısa bir süre yeteceğini anlayan ve teslim olmakla huruç hareketinde bulunma şıklarıyla karşı karşıya kalan Osman Paşa yapılan müzakerelerden sonra huruç hareketine karar verdi. 10 Aralık sabahı ordusunu ikiye ayırdı ve muhasara hattının yakınına kadar sokulup Ruslar’ın bulunduğu ilk istihkâmlara saldırdı. Birinci fırka Rus hattını yarmaya başlayarak üç büyük istihkâm ve on bir kadar topu zaptettiyse de huruç hareketini tamamlamak için ihtiyata bırakılmış olan 20.000 kişilik kuvvetin zamanında muharebeye katılamaması neticesinde zayıf düştü ve bir süre sonra başarısızlığa uğradı. Bunu duyan Osman Paşa

Vid suyundan ric‘ata karar verdi. Fakat bu sırada Rus-Rumen topçularının ateşi sonucu atı bir şarapnel parçasıyla vuruldu, kendisi de sol bacağından yaralandı. Neticede huruç hareketi geri püskürtüldü. Plevne ordusu önden ve arkadan kuşatıldı. Bu durum karşısında Osman Paşa mukavemetin imkânsızlığını gördü ve maiyetinde bulunan kumandanların ısrarı sonucu teslim olmaya karar verdi. Plevne’nin düşmesi Rus kuvvetlerine İstanbul yolunu açmış, savaşın seyrinde Ruslar’ı bir süre durdurmak dışında herhangi bir fayda sağlamamıştır. Ancak burada yapılan müdafaa hareketi, bütün Osmanlı ülkesinde yeni bir direniş ruhu ve millî heyecana yol açtığı gibi Avrupa kamuoyunda da büyük yankı bulmuştur.

 

MUSTAFA KEMAL ve VAHDETTİN

 

Mustafa Kemal Meclisi Açmadan Önce Vahdettin’e Bu Mektubu Göndermişti

Yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 92. yıldönümü. Bu münasebetle, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’in açılışından üç ay önce Ankara’dan Sultan Vahideddin’e iletilmek üzere padişahın başyaveri Naci Bey’e gönderdiği ve az bilinen bir mektubunu yayınlamak istedim. Mustafa Kemal Paşa, 1920’nin 19 Ocak’ında kaleme aldığı mektubunda Kuvâ-yı Milliye’nin tek çabasının padişahın kurtarılması ve halife sıfatıyla bütün İslam dünyasında hâkimiyet kurmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Daha sonra, arkadaşı Rauf Bey’i yani “Hamidiye Kahramanı” diye bilinen ve Meclis hükümetinin ilk başbakanlarından olan Rauf Orbay ile eski valilerden Bekir Sami Bey’i bütün bunları anlatmak üzere İstanbul’a gönderdiğini yazıyor ve padişahın bu iki kişilik heyeti kabul etmesi ricasında bulunuyor.

HATİMLER İNDİRİLDİ 
Büyük Millet Meclisi, bu mektubun yazılmasından üç ay sonra açılacak ve Anadolu, 23 Nisan 1920 Cuma günü tarihinin belki de en büyük dini merasimlerine sahne olacaktı… İşgale uğramamış bütün vilâyetlerde hatimler indirildi, Buharî-i Şerîfler okundu, dualar edildi ve asıl büyük merasim, Ankara’da yapıldı. Cuma namazı Hacı Bayram-ı Velî Camii’nde kılındı, namazdan sonra sakal-ı şerif ile sancak-ı şerif çıkartıldı ve daha sonra “İlk meclis binası” olan İttihad ve Terakki Klübü’ne kadar bunlarla beraber yüründü. Binaya girişten önce yeniden dualar edilip kurbanlar kesildi. O gün sabahtan itibaren indirilen hatimlerle okunan Buharîler klüp binasının önünde tamamlandı ve binaya kesilen kurbanların kanları üzerinden sekilerek girildi. Anadolu, Malazgirt’ten o güne kadar gerek Selçuklu, gerek Osmanlı zamanlarında hiçbir vesileyle bu derece tantanalı dinî merasime şahit olmamıştı. 

BİR MÜZEYE BAĞIŞLADIM 
Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahideddin’e iletilmek üzere başyaver Naci Bey’e gönderdiği ve son derece ağdalı bir Osmanlıca ve saygılı bir ifade ile kaleme aldığı mektubun günümüz Türkçesi’ne nakledilmiş şekli, bu sayfada yeralıyor…

Orijinali daha önce bende olan ve şimdi Türkiye’nin önde gelen müzelerinden birine 50 sene boyunca açılmamak kaydıyla bağışladığım belgeler arasında bulunan bu mektup, Ankara ile İstanbul arasında İstiklâl Harbi senelerinde çok kısa bir müddet devam eden iyi ilişkilerin son örneklerindendir ve taraflar sonraki günlerde gayet iyi bilinen sert çatışmalar içerisine gireceklerdir.

İşte, Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Ocak 1920 günü Ankara’dan gönderdiği mektubun tam metni: 

“AMACIMIZ PADİŞAHIMIZI MÜSLÜMAN DÜNYASININ TEK HÂKİMİ YAPMAKTIR”
“Padişah hazretlerinin yaveri Naci Beyefendi’ye: Muhterem Beyefendi, Varlığını korumak ve geleceğinin selâmetini sağlamak için maddî ve manevî bütün kuvvetlerini birleştirmek suretiyle Allah’a hamdolsun genel siyasî vaziyetimiz üzerinde şükredilmesi gereken iyi etkiler yaratmış ve özel anlaşmalarla defalarca getirilen taksim arzularını gerçekleşme zemîninden uzaklaştırmaya muvaffak olmuş bulunan Kuvâ-yı Milliye’nin asıl hedefi ile gayet kutsal gayesi, Osmanlı milletinin en büyük ve en muhterem gerçek temsilcisi olan heybetli padişah hazretlerini istiklâlinin ve hâkimiyetinin üzerine gelebilecek her türlü etkiden ve kusurdan korumaktır. Temsil hey’etimiz, Türkiye’nin padişahı olan ve mukaddes İslâm’ın halifesi sıfatıyla bütün İslam âleminin vicdanî bağlılığını yüce makamında birleştiren efendimiz hazretlerinin değil yalnız Anadolu ve Rumeli’deki, sınırlarımız içerisinde bulunan vatanın her yerinde, hatta bütün İslâm dünyası üzerinde madden ve mânen hâkim ve söz sahibi olmasını bütün Asya’nın geleceği adına yegâne kurtuluş çaresi olarak düşünerek çalışmalarını geniş bir ‘ümmet’ siyasetine çevirmiş, doğrudan doğruya Hilâfet makamının korunmasını ve bağımsızlığını gaye kabul eylemiştir. 

Şahsen, zât-ı âlîlerinin vicdânını temsil heyetimizi meydana getiren şahıslardan her birine ve özellikle de bu sarsılmaz kanaatimize şahit olarak gösteririm. Vaktiyle padişahımızın ayak toprağına bizzat kabul şerefine erdiğim zaman arzettiğim bu düşünce ve bağlılık, Anadolu’da ortaya çıkan ve bütün şerefi ile gücü padişahın namlı ismi ile münasebeti bulunan çalışmalarla kuvvetlenmiştir.Meslek ve kanaatimin değişmesinin sözkonusu olmadığı esasen yüksek bilgileriniz dâhilindedir. Dolayısı ile bu hususu da padişahımızın ayağının toprağına humâyuna tekrar arzedip ulaştırmanızı faydalı görüyorum. Anadolu’da büyük bir itimat ile arz ettiğim kutsal gaye etrafında teşkilâtını düzenleyip yoğunlaştıran Kuvâ-yı Milliye’nin artık tamamen ve bütün köyleri de içerisine alacak biçimde şekillendiğini, dolayısı ile padişahın dokunulmazlığı ve hâkimiyeti uğrunda canını fedâ etmeye istisnasız bütün milletin güçlü bir anlayışla hazırlanmış olduğunu arz edip müjdelerim. Başta vicdanlarındaki dinleri ve nihâyetsiz bir kölelik duygusu ve sadakatle hâkim padişahları olduğu halde milletin tamamının bugün gösterdiği birlik ve uyum, gelmesi yakın olan barışın şartları hakkında ümitler vermekte olduğu gibi, bilhassa gelecek için de büyük gelişmeler vaad etmektedir. Bir haftadan bu yana toplantı hâlinde olan İstanbul’daki Meclis’te de aynı gaye ve emeller etrafında kuvvetli bir çoğunluk hâlinde dayanışma birliği ortaya çıkmıştır. Bütün millî teşkilâtların bu çoğunluğa kuvvetle bağlılığı, hilâfet makamının sahibi olan heybetli padişahımızın devletle ilgili düşüncelerini, tebâsının mevcudiyetini ve Allah tarafından korunmakta olan memleketinin bütünlüğünü her zamandan ziyade emniyet altında bulundurmaktadır. Millî teşkilâtımızın yüzyüze bulunduğu amaçlarla millî ve siyasî konulardaki genel durumumuza ve padişahın isteklerine bağlı olan temel düşüncelerimize dair ayrıntıyı ve açıklamaları padişahımızın ayağının toprağına yakından arzetmek üzere eski Denizcilik Bakanı Rauf Beyefendi ile padişahımızın valilerden Bekir Sami Beyefendi, İstanbul’a gittiler. Padişah tarafından kabul edilme şerefine nâil olmalarının sağlanmasını istirhâm ederim. Âcizleri, halife hazretlerinin gökyüzü seviyesindeki sarayının eşiğine bizzat yüz sürmek şerefinden mahrum kalmanın daha fazla devam etmeyeceği ümidi ve her zaman tekrarladığım sadakat ve bağlılık duygularımın sonsuz olduğunu padişahın huzuruna bir defa daha sunmayı başarma fikriyle bahtiyâr olarak yüksek ululamalarımı ve kuvvetlendirilmiş saygılarımı takdime aracılık etmenizi rica eylerim efendim. Mustafa Kemal”

1920’DEKİ İLK MECLİS’TE KAHVEYE KOYACAK ŞEKER BİLE BULAMIYORLARDI
1920’nin 23 Nisan günü açılan ilk Meclis’in en büyük sıkıntılarından biri, parasızlıktır ve parasızlık, Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da Samsun’a çıkmasından itibaren kendisini göstermektedir… 
Bu konudaki en samimi kaynaklardan biri, Mazhar Müfit Kansu’nun Tarih Kurumu’ndan yayınlanmış olan “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” isimli kitabıdır. Kansu, Kurtuluş Savaşı’nda çekilen parasızlığı sayfalar boyunca anlatır ve yazdıkları nereden nereye geldiğimizin en güzel belgelerinden biridir. İşte, Kansu’nun sözünü ettiği olaylardan birkaçı:

Erzurum Kongresi yapılmış, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sivas’a doğru yola çıkma hazırlığına girişmişlerdir… Ama küçük bir eksik vardır: Para… Gerisini, MazharMüfit’ten okuyalım: “…Bizim sivil karargâhın masraflarına para dayandırmak kolay değildi. Gerçi en asgari hayat şartlarına tabi olarak ve askeri tabldottan yemek alarak geçiniyorduk. Buna rağmen, umumi masrafları ve ihtiyaçları karşılarken, para bütün ihtimamımıza rağmen suyunu çekmekteydi. …Paşa, para ile meşgul olmaktan hoşlanmazdı. Alışveriş etmeyi ve her türlü gelir ve giderlemeşgul olmayı bana bırakmış, 800 lirasını da yine bana vermişti. Bunun içindir ki para mevzuunda sıkıntılı vaziyette idik ve cepten yiyorduk. Paşa ‘Hazırlığımız tamamlandı mı? Ağustos’un 29. günü hareket edebiliyor muyuz?’ dedikçe, beynim burgu ile delinircesine zonkluyor, gözlerim ‘Parrrra!’ diye kararıyordu. Paşa’nın azim ve cesaretini kırmamak için ona ‘Ne ile gideceğiz? Para nerede?’ diyemiyordum…”

Ve, bir başka parasızlık öyküsü… Sivas Kongresi yapılmış ve çalışmalar aynı hızla devam etmektedir: “…Mustafa Kemal Paşa, Hüsrev Sami Bey’le bana ‘Birer kahve içeriz de öyle gidersiniz’ diyordu. Bu, ‘Sabahlayacaksınız’ demenin müjdesiydi. Kalktık. Emirber Ali’ye emretti: “Ali, bize birer şekerli kahve yap. Ali ‘Paşam, şeker yok. Sade yapayım mı?’ deyince, Paşa gülerek yüzüme baktı: ‘Canım Mazhar Müfit, niçin şeker aldırmıyorsun?’ dedi. Ben de gülerek ‘Yarın inşallah aldırırım’ dedim ve ilâve ettim: ‘Hele şimdi sade içelim’… Emirber Ali sade kahveleri pişirmek üzere odadan çıktıktan sonra Paşa, mahzun mahzun gözlerini gözlerimde dolaştırarak ‘Farkındayım, yine züğürtledik’ dedi. – Evet Paşam. Hem züğürtledik, hem de mevcut paramız şeker almaya müsait değil. Şeker çok pahalı” 

MURAT BARDAKÇI

Sultan Abdülhamid’e Suikast III

Sultan Abdülhamid’e Suikast III

Yıldız suikastı adıyla meşhur bomba hadisesi, Osmanlı tarihinde bir ilk olmakla birlikte, uzun zamandır süregelen patırtılar zincirinin de bir halkasıydı. Bu olay, Ermeniler tarafından Sultan Abdülhamid aleyhine tertip edilen, fakat hedefini bulamayan kanlı bir suikasttı. Suikast, Doğu Anadolu’nun altı vilayetinde müstakil bir Ermenistan devleti kurmak isteyen Ermeni komiteleri tarafından yurt dışında hazırlanmıştı. Ermeni komitacılarının 1890’lardan beri gerçekleştirdikleri her eylem, Osmanlı yönetimince bastırılmış ve sadece patırtı olarak görülmüştü. 1896’daki kanlı Osmanlı Bankası baskınından sonra aradan yıllar geçmişti. Bu defa seslerini daha güçlü duyurmak ve hedeflerine ne olursa olsun ulaşmak amacıyla doğrudan Sultan Abdülhamid’e bir suikast yapmaya teşebbüs etmişlerdi.

Olayın ilginç olan bir yönü ilk tertipçilerinden Krisdopar’ın Sofya köylerinde bomba tecrübeleri yaparken parçalanarak ölmesi, buna karşılık canına kastettiği Sultan Abdülhamid’in bir tesadüf eseri kurtulmasıdır. Sultan Abdülhamid kurduğu istihbarat ağı ile tartışma konusu olmuştur. Ancak meşhur hafiyeleri, bu olayı vukuundan önce kendisine haber verememişlerdir92. Yıldız suikastının nasıl olup da bu ağdan kurtulabildiği, bombalamada kullanılan arabanın nasıl Yıldız Camii avlusuna kadar sokulduğu muamma oluşunu sürdürüyor93. Zira özel izinle girilen bu kısma, arabanın nasıl girdiği kafaları karıştıracak cinstendir. Hadise de başkalarının dâhilinin olup olmadığı şüphesini barındırmaktadır94.

Bomba hadisesi selamlık merasimlerinin daha sıkı ve dikkatli denetlenmesini getirmiştir. Ermenilere karşı ise hiçbir mukabil tedbire gidilmemiştir. Adeta hadise olmamış gibi davranılmıştır. Olayın kapatılması birçok devletin de destek olduğu suikasta, maddi yardımın çoğunlukla Amerika, Rusya ve Bulgaristan tarafından yapıldığını da unutturmuştur95.

Sonuçta Jorris Sultan’ın hayatına kastetmiş, her şeyi itiraf ederek idama mahkûm olmuş; affedilmiş, Ermeni komiteleri aleyhinde çalışmak ve bunlar hakkında bilgi vermek üzere Sultan Abdülhamid’in hizmetine girmiştir.

Sultan Abdülhamid’e gelince, her şeye rağmen devletin başındadır. Bu suikast onu yıldırmadığı gibi işlerinden de alıkoymamıştır. Suçluların muhakemesi esnasında yaşanan Belçika ile kriz ise yargıya müdahale ettirilmeden geçiştirilmiştir. O gün için üzeri örtülmüş olan bomba hadisesi Ermeni komitacılarını da hedeflerinden alıkoymamıştır. Amaçları doğrultusunda 1890’lardan beri denemedikleri yol kalmayan Ermeni örgütleri, artık umutlarını ilan ettirilecek II. Meşrutiyet idaresine bağlayacaklardır. Ermeni suikastçılar başarılı olsalardı, planlarında Babıâli, Galata Köprüsü, Osmanlı Bankası vb. yerlerin bombalanması bulunmaktaydı.

Olaya karışanlar yabancı gemilere alınmışlar, diğer suçlular baskı yapılarak affettirilmişlerdir. Ancak, bütün bunlara rağmen Ermeni komiteleri ve bunları destekleyen çevreler, Türkler’in, Ermeniler’i öldürdüğü şeklinde tanıtarak Batı kamuoyunu etkilemişlerdir. Ermeniler’in sefalet içinde olduğu, katliam yapıldığı ve yardıma muhtaç oldukları gibi iddialar ortaya atılmıştır. Bunun için Ermeniler’in bulunduğu bölgelerde ıslahat yapılması zorlanmıştır. Bazı Batılı ülkelerin elçilikleri bu yönde görevlendirilmiştir. Ermeniler, II. Meşrutiyet hareketi içinde yer alıp meclis ve hükümetlerde temsil edildikleri için olaylar bir süre durmuşsa da kısa süre sonra tekrar başlatılmıştır. Bu yüzden Yıldız Suikastı Ermeni Sorunu zincirinde bir halka olarak yerini almıştır. Sultan Abdülhamid’e gelince, aralarında bir Ermeni mebusun da bulunduğu bir heyet tarafından 1909 yılında kendisine tahttan hal edildiği tebliğ edilecektir.

Sultan Abdülhamid’e Suikast II

Sultan Abdülhamid’e Suikast II

Nihayet Padişah’ın camiden dönüşü haberiyle arabası binek taşı önüne getirilmişti. İşte tam bu anda cuma namazı bitip cemaatle birlikte Padişah da çıkmaya başlayınca, saat ayarlı bomba patlamıştı, ama ortalıkta Sultan Abdülhamid yoktu. Buna sebep, Sultan’ın camiden çıkarken, âdetten olmadığı halde Şeyhülislâm Cemalettin Efendi’yle birkaç dakika konuşması idi. Padişahın camiden çıkacağı dakikaya göre ayarlanmış olan bomba, tam bu sırada patlayarak, bu bir anlık gecikme, Sultan’ı ölümden kurtarmıştı. Yoksa bombanın saati doğru olarak ayarlanmıştı. Hemen bütün kaynaklarda bu bir anlık gecikmenin (Şair Fikret’in deyişiyle, bir lahza-i teahhur’un) sebebini Padişah’ın Cemaleddin Efendi’yle biraz daha sohbet etmek istemesinden kaynaklandığı belirtilmektedir. Ancak devrin Sadrazamı Avlonyalı Ferid Paşa’nın oğlu Celalaeddin Velora Paşa’nın bizzat babasından naklettiğine göre, Şeyhülislam, o sırada İstanbul’a gelmiş bulunan Mekke Emiri’ni getirmiş ve namazdan sonra Padişah’a bu uğurlu misafiri müjdelemeye teşebbüs etmiş, iltifat olarak da, “Hoşgeldiniz Emir Efendi, Âsitanemize (İstanbul’a) safalar getirdiniz, Haremeyn halkınız iyidirler inşallah?” demeye kalmadan o müdhiş infilak sesi duyulmuştur.” Başka bir rivayet Abdülahamid’in Şeyhülislamla, Yahudiler hakkında fetva meselesini görüştüğü ve çıkmakta geciktiği yönündedir

Paul Fesch göre olay anlatılandan çok farklı cereyan etmiştir.  Fesch; “Arabacıyı gösterdikleri düğmeye basınca Padişah’ın fotoğrafının alınacağını söyleyerek kandırıyorlar” diyerek sözü şöyle sürdürüyor: “Arabacı kendisine söylenenleri yapıyor ama biraz acele ediyor. Padişah’ın çıkmasında birkaç dakika önce bazı gürültüler duyunca; uygun anın geldiğini sanıyor. Bomba patladığı zaman Abdülhamit hala caminin içindedir ve daha fazlası hiçbir şekilde yara almayacak kadar da uzaktır.

Patlama en büyük çaptaki topların çıkardığı sesten daha gürültülü ses çıkararak uzak semtlerden dahi duyulmuş, orada bulunan binlerce kişiyi dehşete düşürmüştü. Fatih, Boğaziçi taraflarına kadar etrafı sarsan ve Maçka, Nişantaşı semtlerini yerinden oynatan40 bombanın Beşiktaş’ı ne hale getirdiği tahminlerden uzak değildir. Evvela bomba, 70 santimlik bir çukur açmıştı. Yakın yerlerdeki camlar kırılmış, kafesler sarsılmış ve insanlar dehşet içinde sokaklara dökülmüştü. Patlama sonucu 58 kişi yaralanmış (zabıtandan ve efrâd-ı şahaneden 20 kişi yaralanmış ve 4 kişi ölmüştür), 3’ü asker 4’ü gazeteci 26 kişi ölmüş, 17 araba tahrip olmuş, 20 kadar da at ölmüştü. Kısakürek o dehşet anları şu sözlerle aktarmaktadır: “Gündüzü geceye çeviren bir duman, baruttan yayılan ölüm kokusu ve hemen arkasından bir harp sahnesi manzarası… Parçalanmış bir sürü insan, at ve araba… Camide ne cam, ne pancur… Parmaklıklar üstünde kopuk insan ve at uzuvları, yerlerde sahiplerini kaybetmiş sorguçlu kalpaklar, baltayla doğranmış gibi paramparça cesetler…ve feci bir panik… Boğuşma halinde bir kaçışma… ana-baba günü…”

 

Belgeden patlama esnasında 26 kişinin öldüğünü, daha sonra bunlara 4 kişinin daha dahil olduğunu, 9 kişinin ise sakat kaldığını öğreniyoruz. 

Birçok seyirci patlamanın etkisiyle atların kemiklerinin sağa sola fırlamasıyla yaralanmıştı. Caminin üst taraflarında büyük delikler açılmıştı. Ancak saat kulesinin kalın gövdesi, önünde duranlara siper teşkil etmişti44. Süleyman Şefik Paşa olay anını şu tespitlerle nakletmektedir: “Ben… bombanın patladığı mahalle gittim. Yarım arşın, yani tahminen 40 santim bir çukur açılmış, içinde bir araba dingili var. Anladım ki bomba araba ile getirilmiş ve arabada patlatılmış.”
Sultan Abdülhamid’in Soğukkanlı Tavrı

Kendisine korkak lakabı takılan Sultan Abdülhamid’in, suikast olayı sırasında en soğukkanlı davranan kişi olduğu görülmüştü. O gün en küçük bir jest ve mimik değişikliği yapmayan, bulunduğu yerden kaçmayan tek şahıs padişahtı. İlk tepkisi Mabeyn başkâtibi Tahsin Paşa’ya: “Ne var?” sorusu olmuştu Yaveri Ali Sait Paşa’nın yazdıklarına göre, kulak zarlarını patlatırcasına bir patlamanın olduğu, havayı siyah bir dumanın bürüdüğü, civar binaların çamlarının kırıldığı, kol ve bacak parçalarının havaya fırladığı olaydan sonra herkesin can kaygısıyla sağa sola kaçıştığı anda, Sultan Abdülhamid olup bitenleri bulunduğu mevkiden soğukkanlılıkla takip etmiş, elini kaldırarak kalın ve gür sesiyle telaş edilmemesini ihtar edip; “Korkmayın, korkmayın!” demiş, bazı emirler vermiş ve sonra sert ve vakur adımlarla saltanat arabasına yürümüştü Saltanat arabasına tek başına binen Sultan, sanki hiçbir şey olmamış gibi, Saray’a yönelmişti. Selamlık resmini takip eden yabancı sefirlere gelince, Padişah’ın bu metaneti karşısında kendilerini tutamayarak, alkışlarla “Viva Sultan!.” diye bağrışmaya başlamışlardı

Patlama sesi ile Padişah’ın camiden çıkışı arasında 10 saniye geçmemişti. Görgü tanıklarının ittifak halinde padişahın soğukkanlılığını muhafaza ettiğini ifadeleri dikkat çekicidir. Osmanlı donanmasını ıslahla görevli İngiliz Amiral Woods’un yazdıkları şöyledir: “Padişah’ın soğukkanlılığına hayran kalmıştım. Padişah’ın gözlerini diktiği cami avlusuna baktığım zaman hayretten irkildim. Cami avlusu top ateşiyle silinip süpürülmüş bir savaş meydanına benziyordu. Ölü atlar, her tarafa sıçramış tahtalar, cansız yatan talihsiz araba sürücüleri, 1-2 metre ötede sol tarafta yüksek bir subayın emir çavuşu, şarapnellerin isabetiyle hayatını kaybeden subayının üzerini örtmeye çalışıyordu. Patlama ile birlikte bir süvari takımı kılıçlarını çekerek olay yerine girdi. Ancak Abdülhamid eliyle işaret ederek süvarilerin geri dönmesini emretti. Padişah’ın ayakta ve sağlam ve badireyi kazasız belasız atlattığını gören asker ve siviller derhal Padişahım çok yaşa nidalarıyla ortalığı çınlattılar. Abdülhamid, yanında bulunan yüksek rütbeli subaylara talimat verdikten sonra faytonunu kendi kullanmak suretiyle sakin bir yüz ifadesi içinde camiden Saray’a hareket etti.”

Başmabeynci Tahsin Paşa’nın tespitleri de aynı doğrultudadır. “Hünkâr, patlamanın şiddetli sarsıntısından ve havada uçuşan parçalardan önemli ve tehlikeli bir hadisenin meydana geldiğini anlamıştı. Hiç korku ve telaş eseri göstermedi. Arabasına atladı, dizginleri eline aldı … doğruca Çit köşküne vardı. Adeti üzere elçileri kabul edip, 20 dakika kadar görüştü. Elçiler, Hünkârı tabiî halde bulduklarını tercüman paşaya söylediler.” Ermenice Arevelyan Mamul gazetesinde Padişah’ın bu tavrı ile ilgili “Hakanımız bu iğrenç olay sırasında öylesine büyük bir metanet ve cesaret gösterdi ki, yalnız kendi tebaasını değil bütün dünyayı kendisine hayran bıraktı. O soğukkanlılığını asla yitirmedi ve kutsal şahsını hiç düşünmeden, sadık tebaasına ve fedakâr ve cesur askerlerine bir fenalık gelmemesi için çareler düşündü.” deniliyordu

Sultan Abdülhamid, hadisenin mahiyeti meçhul ve diğer bir bombanın patlaması muhtemel olduğu halde telaş etmeyip bizzat kullandığı araba ile Saray’a gitmişti. Buna benzer bir olay daha önce Dolmabahçe Sarayı’nda yaşanmıştı. Dolmabahçe’de padişah tebrikleri kabul ederken zelzele başlamış, Muayede Salonu’ndaki 4,5 tonluk avizenin büyük billur parçaları düşmüştü. Herkesin kaçışmaya başladığı böyle bir ortamda padişah yerinden kıpırdamamış ve herkesi sükûna davet etmişti

 

21 Temmuz 1905: Osmanlı Padişahı ve Halifesi II. Abdülhamid, kendisine karşı Ermeni komitecilerinin rol aldığı bombalı suikast girişiminden kurtuldu. Sipa Press

Sultan Abdülhamid olayla ilgili olarak Selanik’te sürgünde iken muhafızı Rasim Bey’e şunları söylemişti: “Bomba patladıktan sonra ben mabeyn dairesine avdet etmiştim. Selamlıkta bulunan büyükelçiler geçmiş olsuna geldiler. Bunların arasında Avusturya büyükelçisi de vardı. Büyükelçi, benim gösterdiğim metanet ve soğukkanlılığı takdir ettikten sonra sordu: Korkmadınız mı Şevketpenah? Kendisine derhal şu cevabı verdim: Biz Müslümanlar, kaza ve kadere inanırız.” Kızı Ayşe’nin anlattıklarına bakılırsa Sultan Abdülhamid o sırada, cebinden bazı demir ve taş parçalarını çıkararak göstermiş, bunları yadigâr olarak müzemde saklayacağım demişti
Bomba Hadisesine Tepkiler!

Hadise sonrası Avrupa devlet başkanlarından ve dünyanın dört bir yanından İstanbul’a geçmiş olsun telgrafları ulaşmıştı. Ayrıca Ermeni Patriği de bütün Ermenilerin geçmiş olsun dileklerini ve olay nedeniyle duydukları acıyı Osmanlı yönetimine iletmişlerdi. İslam ve gayrimüslim bütün toplulukların ibadethanelerinde, Ermeni kiliselerinde yapılan ayinlerde olay kınanmış, dualar edilmişti. Patlama neticesinde ölenlerin ailelerine ve yaralananlara özenli bir şekilde ihtimam gösterilerek hazineden ihsanlar dağıtıldı

Sultan Abdülhamid olayın ardından halkın teskin edilmesi amacıyla bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmasında: “Kendimce en büyük emel, ahalinin rahat ve mesut olmasıdır. Bu uğurda gece gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsnü niyetimin mükâfatı, şu hadiseden hıfz-ı hüda ile emin olmaklığımdır. Onun için, Cenab-ı Hakk’a şükür ve hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evlatlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır. Buna ilelebet teessüf ederim. Teba’mın hakkımda göstermiş oldukları hissiyata an samimil-kalp memnuniyetimi beyan eder, afat-ı semaviye ve erdiyyeden masuniyetleri için dua ederim.” diyordu.

Sultan Abdülhamid’e Suikast I

Sultan Abdülhamid’e Suikast

XIX. yüzyıldan itibaren hem dönemin yükselen değeri olan milliyetçilik akımının etkisi, hem de Rusya, İngiltere, Fransa gibi devletlerin Ermeni toplumunu kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için himaye etmeleri ve kışkırtmaları sonucunda, etkileri günümüze dek süren bir “Ermeni Sorunu” ortaya çıkmıştır Önce Rum, sonra Sırp, Bulgar gibi Balkan milletlerinin birer özel yurt sahibi olmaları, Ermenilerin de bağımsız devlet olma isteklerini artırmıştır.

Ermeni Meselesi, Rusya tarafından Doğu Anadolu üzerinden İskenderun ve Basra körfezlerine inmenin bir aleti olarak kullanılmak için başlatılmıştı. Ardından İngiltere’nin; Rusya’nın bu politikasını önlemek uğrunda Doğu Anadolu’da kendi nüfuzunda bir Ermeni Devleti kurma projesine sarılmasıyla ivme kazanmıştı. Rusya ve İngiltere’nin bu politikalarının bir neticesi olarak, Sultan Abdülhamid saltanatının ilk yılları, 1878 Berlin Antlaşması’nın 23. maddesinde yer alan Doğu Anadolu’da Ermeni ıslahatının yapılması baskıları ile geçmişti. Sultan Abdülhamid yönetimi Ermeniler lehine yapılacak ıslahatların, giderek muhtariyete ve bağımsızlığa yol açacağı endişesiyle uygulanmasında direnmişti. Sultan Abdülhamid, 1894’de Alman Büyükelçisi Prens de Radolen’e söylediği, “Yemin ederim ki, Ermenilerin yanlış baskılarına kesin olarak boyun eğmeyeceğim. Ermenileri muhtariyete götürecek ıslahatı kabulden ise ölmeyi tercih ederim” sözleriyle son noktayı koymuştu

 Suikasta giden süreç Sultan Abdülhamid’in bu boyun eğmez tavrında gizlidir ve suikast sebebi tam da bu noktada, Sultan Abdülhamid’in ıslahata yanaşmamasında, uzlaşmaz tavrında aranmalıdır.

Ermeni komitacılarına gelince; kurdukları Taşnak ve Hınçak örgütlerinin faaliyet alanlarını genişletme derdindeydiler. Ayrılıkçı Ermeniler 1890’lı yıllarda Büyük Devletler’in müdahalelerini temin ile bağımsız bir Ermeni Devleti kurmak düşüncesiyle şiddet olaylarını başlatmışlardı. Gerçi 1890 yılına kadar değişik bölgelerde, birçok Ermeni hareketleri görülmüştü. Ancak ilk isyan, 20 Haziran 1890 tarihinde Erzurum’da çıkarıldı. Sonra bu isyanı Kumkapı Gösterisi; 1892-1893’de, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon Olayları; 1894’de Sason İsyanı; 1895’de Bab-ı Ali Gösterisi ve Zeytun İsyanı; 1896’da Van İsyanı ve Osmanlı Bankası’nın işgali; 1903’de 2. Sason isyanı izlemiştir. Osmanlı yönetimi bu isyanları hep birer “patırtı” olarak değerlendirmiş köklü ıslahatlara girişme gereği duymamıştı.

Avrupa’da okuyan ve yabancılar tarafından tahrik edilen Ermeni ayrılıkçıları 1896’da İstanbul’da ihtilalci bir nümayiş düzenlemişlerdi.  Başarısız olan bu girişimin ardından Sultan Abdülhamid isyancılara boyun eğmeyeceğini Arminus Vambery’e şu sözlerle itiraf ediyordu: “Bizden Sırbistan, Yunanistan, Romanya ve Mısır’ı almakla Avrupa ellerimizi ve bacaklarımızı kesmişti. Bütün bunlara karşı Osmanlı milleti sessiz kalmıştır. Fakat bir Ermeni Meselesi yaratmak ile bağrımızı deşmek istiyorsunuz. İşte buna dayanamayız. Kendimizi savunmak zorundayız ve savunacağız.”
Sultan Abdülhamid’e Suikast Kararının Alınması ve Hazırlıklar

1900’lere gelindiğinde Sultan Abdülhamid, Ermeni terörünü iyice etkisiz hale getirmişti. Ermeni komitacıları, Sultan Abdülhamid işbaşında kaldıkça emellerini gerçekleştiremeyeceklerini anlamışlardı. Bu durumda Ermeniler için tek çare bu “Kızıl Sultan”ın bedeninin ortadan kaldırılmasıydı. Artık Ermeni emellerinin önünü açacak olan şey, Sultan Abdülhamid’i öldürmekten7 ve Meşrutiyet’i ilan için onunla mücadele eden Jön Türklerle işbirliği yapmaktan geçiyordu. İşte Yıldız’daki bomba olayının belli başlı sebepleri de bu noktada düğümleniyordu. Yoksa bomba suikastı ansızın ortaya çıkan bir hadise değildi.

Bir dizi halinde meydana gelen ayrılıkçı Ermeni isyan hadiselerinin bir uzantısıydı.  Susikat sayesinde doğacak kargaşalıktan ve hükümet kuvvetlerinin şaşkınlığından faydalanılacak, bir ihtilal ile Avrupa devletlerinin de müdahaleleri temin edilerek Ermeni emelleri gerçekleştirilecekti8. Hem Ermeniler uzun süredir Avrupalıların kendilerine kuvvetle yardım edeceklerine ve Ermeni krallığını kuracaklarına inançla bağlanmışlardı

 

İkinci Meşrutiyet öncesinde Ermeni komitacılarının ikbal arzularıyla, Genç Türklerin İttihad ve Terakki Fırkası’nın emelleri, ilginç bir şeklide kucaklaşmış bulunuyordu Bu iki Sultan Abdülhamid muhalifinin hedefleri başka başkaydı. Ama ortak gayeleri olan padişahı tahtından etme düşünceleri örtüşmekteydi. Ancak Ermeniler, Osmanlı yönetiminin kötülüğünden ya da hayat şartlarının zorlaşmasından değil, bağımsızlık mücadelesi verdiklerinden teröre başvuruyorlardı Türkiye’de iyi bir Meşrutiyet yönetimi olsa bile, Ermeni terörü yine olacaktı. Jön Türklerin yanıldıkları nokta burasıydı. Taşnak örgütü tarafından Sultan Abdülhamid’e düzenlenen suikastta, İttihat ve Terakki fırka yönetiminin Ahmet Rıza’ya müracaat ederek bu eyleme katılmalarını teklif etmesi bu birlikteliği göstermektedir. Fakat Ahmet Rıza bu öneriyi sadece reddetmekle kalmamış, Ermeni devleti yaratma hedefini takip eden Ermeni partilerinin faaliyetlerini ve eylemlerini de mahkûm etmiştir

Sofya’da yapılan Taşnak kongresi, Ocak 1904’te, İstanbul ve İzmir’de geniş çaplı terör hareketlerinde bulunarak Sultan Abdülhamid engelini ortadan kaldırmak gibi bir planı yürürlüğe koymuştu. Komitecilerinin planına göre asıl hedef Sultan Abdülhamid idi.  Fakat ilk önce yabancı müesseseler, bankalar, gümrük binaları, istasyonlar, köprüler berhava edilecekti. Sayılan hedefler sabote edilmekle, hemen herkesin dikkati bunlar üzerine çekilecek ve bu hengâmede Sultan Abdülhamid’in kolayca ortadan kaldırılması sağlanacaktı. Bu sabotaj hareketini organize ederek, başına geçen şahıs, Taşnak Komitesi’nin kurucularından Krisdapor Mikayelyan idi

Krisdapor, kongre sonrası Tiflis’e, Yunanistan’a ve Bulgaristan’a gitti. Amacı bomba yapılacak maddeleri satın almaktı. Hazırlıkları ilk kez 12 bombayla Polenezköy’deki denemeler izledi. Krisdapor, bir yandan bomba çalışmaları yaparken bir yandan da selamlık törenlerinde incelemeler yapıyordu. Namaz için saraydan çıkan Sultan Abdülhamid’in merasim sırasındaki hareketlerini defalarca izledi

Bir ara bomba atılmasından vazgeçildi. Çünkü Padişah’ın geçtiği yollara kum dökülmekteydi ve bomba infilak etmeyebilirdi. Ancak Kristapor’un vazgeçmeye niyeti yoktu. Kumda infilak edebilecek bir bomba imal etmeye karar verdi. Bu işte mahir bir Ermeni usta da buldu. Ne var ki, 50 lira karşılığı bomba yapmayı kabul eden bu usta, bombanın Abdülhamid’e karşı kullanılacağını öğrenince bir anda ortadan kayboldu Bu defa suikasta kesin kararlı görünen komite, Ramazan ayının 15. günü yapılacak törende, yol üzerinde mevzilenecek iki kişinin padişaha tabancalarla saldırmasını planladı. Ancak kararlaştırılan günde padişahın, Çırağan Sarayı’na kadar Yıldız bahçesinden geçerek gitmesi, komitecilerin teşebbüsünü bir kez daha neticesiz bıraktı.
Saatli Bomba: Cehennem Bombası (Machine İnfernala)

Silahlı suikast planı tutmayınca, özel araba içerisine saatli bomba yerleştirilmesi kararı verildi. Ancak aksilik komitecileri bir türlü bırakmıyordu. Suikast lideri Krisdapor, 17 Mart 1905’te Bulgaristan’da bomba tecrübeleri sırasında öldü. Görevi Safo, Aşot, Kris, Tarkom, Zare, Aram ve Mari Zayn gibi diğer komitacılar devraldı. Yeni bir “Suikast Komitesi” kuruldu ve yeni bir plan yapıldı. Suikast Komitesi’nin başkanlığına da Belçikalı Edward Jorris getirildi22. İstanbul’a gelen Jorris, Galata’da Moravic apartmanına yerleşerek hazırlanan yeni planı, gizlilik içinde yürütmeye başladı. Daha sonra Yıldız’da Padişah’ın geçeceği yol üzerinde bir ev kiraladı

Yeni plan Sultan Abdülhamid’in her cuma namaz kılmaya geldiği Yıldız Cami’nde uygulanacaktı. Bütün hesaplar padişahın camiden çıkıp arabasına bindiği 1 dakika 42 saniye üzerine kurulmuştu. Zira suikastçılar hazırlıklar sırasında iki defa Yıldız Cami’ne gelerek şu tespitleri yapmışlardı: “Hamid, binek taşından arabaya bindikten sonra, 1 dakika 42 saniyede dış kapının önüne gelmektedir. Saatle işleyen bir bomba makinesi bu sırada patlatılırsa padişah öldürülür.”

 

Plana göre suikast, özel bir arabanın tekerleklerine yerleştirilmiş 100 kilo dinamit patlatılmak suretiyle gerçekleştirilecekti. Arabayı 45 yaşında, eski bir katil olan Haçikyan adında Ermeni komitacısı idare edecekti27. Araba, yabancı ziyaretçi edasıyla Yıldız Cami’nin avlusunun giriş kapısı yakınına konulacaktı. Saat ayarlı olarak patlatılan dinamitlerle infilak gerçekleşecek, Sultan Abdülhamid öldürülecekti. Suikasta Yahudilerden de yardım gelmişti. Siyonistler, Filistin’deki emellerine ancak Sultan Abdülhamid’in ortadan kaldırılmasıyla ulaşacakları düşüncesiyle Ermenilere para yardımında bulunmuşlardı

Viyana’da “Nessedorfer” fabrikasında yaptırılan araba Loydd Kumpanyası’nın Dalmaçya vapuru ile İstanbul’a gönderildi. Araba, dikkat çekmemek için gümrükten parça parça geçirilmiş, monte edilmiş ve Kâğıthane civarındaki boş arazide son denemeler yapılmıştı30. Suikast günü olarak 21 Temmuz 1905 Cuma günü kararlaştırıldı.

Tatlı bir yaz günüydü, hava açık ve güzeldi. O gün padişah her Cuma olduğu gibi yine namazını eda için Hamidiye Cami’ne gelmişti. Yıldız Sarayı’nın kapısından camiye kadar olan mesafe, 400-500 metrelik bir alandı. Cami üç sıra askerle çevrilmiş, Yıldız’dan Beşiktaş’a inen yokuşun sağındaki meydanlığın önü, süvari alayları, arabalı ve yaya seyirciler de bu süvari saflarının arkasında yerlerini almışlardı. Sultan camiden çıkar çıkmaz etrafında bir kordon oluşturacakları belliydi. Bu arada camii bahçesinde arabalar sıra ile dizilmişlerdi. Hazır hale getirilen suikast arabası (Cehennem Makinası) ise caminin avlusundaki yabancı misafirlerin arabaları arasına bırakılmıştı. Bomba ise arabacı iskemlesinin altına yerleştirilmişti. Şimdi bomba çalıştırılmak için tam 1 dakika 42 saniyelik zamanı bekliyordu.

 

LÜBNAN ve OSMANLI DÖNEMİ

LÜBNAN ve OSMANLI DÖNEMİ

1516’da Memluklu yönetimine son veren Yavuz Sultan Selim’in bölgeyi topraklarına katmasıyla 400 yıllık Osmanlı hâkimiyeti başlamıştır. Bu dönemde Suriye ile aynı yönetim birimi altında özerk bir bölge olan Lübnan’da Maruniler sayıca fazla olsa da, Osmanlı bu bölgeye Dürzi ailelerden (1516-1697 Maanlar, 1697-1841 Şihablar) emirler atamıştır. Ancak 18. yüzyıla gelindiğinde, gerek Dürzi aileler arasında yoğunlaşan iç mücadele, gerekse bu aileler içinde Hıristiyanlığa geçişler sebebiyle geleneksel Dürzi üstünlüğü azalmıştır. Bu dönemden itibaren Marunilerin gücü ise giderek artmıştır. Marunilerin Ortadoğu ile Avrupa arasındaki ipek ticaretini ellerinde tutarak zenginleşmeleri, Suriye’de yaşayan Rum Katolik ailelerle kaynaşmaları, Fransa ile kurdukları yakın ilişkiler, ardından Napolyon’un Suriye seferi ve 1831’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Lübnan topraklarını ele geçirmesi, bölgedeki güç dengesinin Maruniler lehine değişmesinin sebeplerinden birkaçıdır.

Batılıların Osmanlı Devleti’ni parçalama girişimlerinde bölgedeki azınlıklar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda Lübnan, 19. yüzyıldan itibaren Fransız ve İngiliz emperyal rekabetine sahne olmuş; Fransızlar kuzeydeki Marunileri, İngilizler ise güneydeki Dürzileri desteklemişlerdir. Ruslar da Rum Ortodoksların hamiliğini üstlenmiştir. 1840’ta Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Avrupalı güçlerle yaptığı anlaşma gereği, işgal ettiği Suriye ve Lübnan topraklarından çekilmesinin ardından, Avrupalı güçlerin bölgede artan etkinliği, mevcut dengeyi Hıristiyan azınlıklar lehine daha da bozmuştur. Batılı güçlerin kışkırttığı mezhep düşmanlığı ve bu mezhepleri birbirlerine karşı silahlandırmaları, Dürzilerle Maruniler arasında 1841, 1845 ve 1860 yıllarında çatışmalara yol açmıştır. İlk ayrışma 1842’de yaşanmış ve Osmanlı, bölgede “emirlik” sisteminden “çifte kaymakamlık” sistemine geçerek kuzeyde Marunilerin, güneyde ise Dürzilerin yönetiminde iki kaymakamlık kurmuştur. Marunilerle Dürziler arasındaki güç mücadelesi yüzünden 1860’ta yeniden başlayan çatışmalar, Fransız birliklerinin Lübnan Hıristiyanlarını katliamdan korumak bahanesiyle Beyrut’a girmesiyle sonuçlanmıştır. Fransızlar, Hıristiyan bir idareci altında Dağlık Lübnan’da özerk bir bölge kurulması yönünde İstanbul’a baskı yapmıştır. 1861 Lübnan Dağı Protokolü ile kurulan mutasarrıflığın başına, Avrupalı güçlerin atadığı ancak Osmanlı Devleti’ne karşı sorumlu olan bir Hıristiyan getirilmiş ve bu başkana yardım etmek üzere altı büyük mezhebin temsil edildiği 12 kişilik bir Yönetim Konseyi kurulmuştur. Başına Maruni Hıristiyan bir idarecinin getirilmesi ve yönetim konseyinin mezhep dengeleri gözetilerek oluşturulması bakımından mutasarrıflık sistemi, ileride kurulacak Lübnan devletinin yönetim modelini teşkil etmiştir.

Bu dönemde çatışmaların nispeten durulmasıyla iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma sürecine girilmiş ve Avrupa ile ilişkiler hızla gelişmiştir. Amerika’ya göç eden Lübnanlı Marunilerin edindikleri bilgi ve tecrübeyi bölgedeki Hıristiyan topluma aktarmaları bu süreci hızlandırmıştır. Yine bu dönemde Maruniler Batı’dan ithal ettikleri ideolojilerin etkisiyle “Hıristiyan milliyetçiliği” fikrini geliştirmişler; ancak tek başlarına bağımsızlığa ulaşamayacaklarını fark ederek (Müslümanları da yanlarına çekebilmek için) Arap milliyetçiliği fikrine yönelmişlerdir. Bu fikir başlangıçta II. Abdülhamid’in Pan-İslamizm siyaseti sayesinde fazla destek görmese de, İttihat ve Terakki yönetiminin Türk milliyetçiliğine dayanan siyaseti, bölge halklarının Arap milliyetçiliğine kayışını hızlandırmıştır. 

Ortak Arap milliyetçiliği söylemine rağmen, Müslümanların ve Hıristiyanların talepleri farklılaşmaktaydı. Zira Müslümanlar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için değil, daha fazla haklara ve özerkliğe sahip olmak için mücadele ederken; özellikle Maruni Hıristiyanlar Fransa’nın Suriye ve Lübnan topraklarını işgal etmesini ve bu toprakları himayesi altına almasını istiyorlardı. İngilizlerle 1916’da imzaladıkları gizli Sykes-Picot anlaşması uyarınca Fransızlar, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Bilad-i Şam bölgesine girmişler ve 11 Ekim 1918’de Beyrut’un yönetimini devralarak bölgede Hıristiyan bir Arap devleti kurulmasının önünü açmışlardır. 

%d blogcu bunu beğendi: