Saklanan Tarihimiz yada Osmanlı Hakkında Bilmek İstemedikleriniz

Saklanan Tarihimiz yada Osmanlı Hakkında Bilmek İstemedikleriniz

Son dönemde artan Osmanlı dönemine odaklanmış kitaplar, araştırmalar, romanlar, sinema filmleri ve televizyon dizileri neredeyse günlük hayatımızın bir parçası oldu. Toplumumuz bir anda eski şaşalı günlerin yad edilmesi gerçeğiyle yüzleşti. Ancak gerek yazıılı gerekse görsel bu çalışmaların totalinin belirli bir ideolojik çevrenin ürünü olduğu unutulmamalı. Bu kitapların yazılmasının, filmlerin çekilmesinin ve dizilerin çevrilmesinin bir gayeye uygun işler olduğu dikkatten kaçmamalıdır. Nedir bu gaye?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu devrimsel bir hareketin sonucudur, malum. Elbette her devrimde olduğu gibi Türk Devrimine de karşı çıkanlar olmuştur. Ancak devrim karşıtlığı ile sultan yalakalığı arasındaki ince çizgi ne zamandır kayboldu gitti. Türk Devrimi sırasında Mustafa Kemal’in ve yoldaşlarının yaptıklarını eleştirmek başka bir şey toplumcu bir değişimin önüne geçip insanlığın rezil bir tasviri olan kan bağı ile devam eden sultan tiranlığını övmek başka bir şey. 12 Eylül darbesinin Türk-İslam Sentezi saçmalığının bir tezahürü olarak Osmanlı devrine karşı bir Ecdat Hamaseti eğitim sistemimize sızdı. Şimdi ise o sızıntının yeşerttiği ormanlarda meyve toplanıyor.

Osmanlı Devletine karşı bakışın Mustafa Kemal’in vefatı ve tek parti rejiminin yıkılmasının ardından başlayarak günümüze kadar tam ters doğrultuda değiştiği gözlerimizin önündedir. Türk Devrimcileri için Osmanlı yıkılmaya yüz tutmuş, geri kalmışlığın pençesindeki, idari ve askeri olarak çökmüş, zihnen hiç var olmayan bir hayalin bedbaht bir temsilcisiydi. Ancak son elli yılımızda ve özellikle 12 Eylül darbesinin yerleştirdiği yaygın görüşe göre Osmanlı bir cihan imparatorluğu, bir hoşgörü timsali ve muazzam bir askeri güçtü. Bu iki görüşün de gerçeklerden çok kişilerin yada kurumların ideolojik doğruları olduğunu düşünüyorum. Önemli olan gerçeklere ulaşmaktır. Gerçekten Osmanlı neydi? Buna cevap vermek kolay değil. Ancak gelin işe yukarıda bahsettiğim 12 Eylül sonrası yükselen Yeni Osmanlıcılığın bir tezahürü olduğunu düşündüğüm son dönemde artan kitap, roman, film ve dizilerde göremeyeceğiniz gerçeklerden başlayalım.

Osmanlı’da Anadolu

Osmanlı hanedanlığının tarihsel gelişimi, hepimiz bildiği üzere bir sınır boyu olmasının yarattığı tarihsel fırsatları değerlendirmesine bağlıdır. Anadolu’daki diğer beylikler kendi içlerinde ve birbirleriyle giriştikleri mücadele ile uğraşırken, Osmanlı’nın akıllı şehzadeleri kafir topraklarda at sürüyordu. Hanedanlığın bir devletten bir imparatorluğa dönüşmesi de aslında bu Anadolu’dan uzak durma politikasına bağlıydı biraz da. Anadolu’nun kendi içindeki çatışmalardan, etnik çeşitlilikten, ideolojik, politik ve ekonomik karmaşa ve kaostan uzak durdukça Osmanlı beyleri hâkimiyet alanlarını genişletmiş bir cihan imparatorluğu kurmayı bilmişlerdir. Anadolu’ya uzaklığın bir göstergesi olarak Osmanlı beylerinden hiç birisi Müslüman ve Türk (Anadolulu) bir kadınla evlenmemiştir.

Osmanlı zihniyeti sarayla kan bağı ile bir başka ailenin daha yükselmesine izin vermiyordu. Zira Anadolu’dan bir aileden kız almak(!) demek saraya dünür olmak anlamına gelecekti. Osmanlı sarayındaki gelişmiş harem sisteminin nedensel bir ayağı da aslında Anadolu ile dünür olmama düşüncesi yatar. Çünkü geçmişteki örneklerde de görüldüğü gibi dünür ailelerin sarayın gölgesinden yararlandıkları ve kimi zaman saraya kafa tuttukları vakidir. Yine Osmanlı ailesi Anadolu coğrafyasında ve üzerinde yaşayan diğer etnik unsurlardan haz etmezdi. Anadolu’nun kıyıları dışında iç merkezlerinde bir medeniyet kurulamayacağına emindi. Ekonomik yatırımlarını ve politik yaklaşımlarını genellikle getirisi yüksek limanlara, mısır yada balkanlar gibi uzak eyaletlere yönlendirirdi. Anadolu’daki gelişmemişliğin arkasında yatan yegane unsur elbette Osmanlı’nın bu bakışı olduğu söylenemez. Ancak temel unsurlardan biri olduğuna da şüphe yoktur. Osmanlı Anadolu’ya sempati beslemez, ata toprağı olarak görmezdi. Ancak bugün ağızımızın suyunu akıtan dönem kitap ve filmlerin hiç birinde Anadolu’nun bu terk edilmişliği üzerinde durulmaz. Yirminci yüzyılın başına kadar yolu, suyu, elektriği olmayan Anadolu köylerinden söz açılmaz.

Azınlıklar

Bugün de kimi zaman nükseden “içimizdeki yabancılar” algısının kökenlerinin Osmanlı’ya kadar götürmek mümkün. Osmanlı fethettiği onca toprağa, egemenliği altına aldığı onca halka ve tebaasındaki olanca etnik çeşitliliğe rağmen asla azınlıklara karşı hoş görü beslememiştir. Son yüzyıllarına kadar Batı’nın kışkırtmalarıyla yayınladığı fermanlardan önce azınlık yabancıdan öte bir anlam taşımazdı. Bu durum Osmanlı ile aynı zaman-mekan çizgisindeki ortaçağın bütün imparatorluklarında aşağı yukarı hep aynıydı. Bu çağın özelliğidir kuşkusuz. Ancak nedense Osmanlı’dan söz açılınca bir “hoşgörü” söylemidir sürer, gider.

Kimse Müslüman mahallesinde yaşanan her adi olayda önce Rum mahallesinin zan altında kaldığını söylemez. Yangın çıksa önce o köy, kasaba yada şehirdeki azınlıklardan kurtulmak gereğinin halk tarafından konuşulduğunu kimse söylemez. Müslüman olmayanların mülk sahibi olmayacağından, tımara giremeyeceğinden, askere gidemeyeceğinden, oy kullanamayacağından bahsedilmez. İlk nüfus sayımlarında sadece Müslüman Erkeklerin sayıldığından bahsedilmez. Hadi geçelim başka dinden olan azınlıklara karşı güdülen ayrımcı politikaları Osmanlı kendi azınlıklarına karşı da asla hoşgörülü olmamıştır. Osmanlı zamanında Kürtler, Aleviler, Bektaşiler ve Nasiriler o yüceltilen hoşgörüyle değil nefret dolu azınlık politikaları ile karşı karşıya kalmıştır. Ne yazık ki günümüzün yeni Osmanlıcıları Osmanlı bir tiranlıktan çok yad edilmesi gereken kutsal bir imparatorluk olarak gördüğünden bu konulardan bahsetmezler.

Kadınlar

Ne Osmanlı sarayında ne de Osmanlı toplumunda kadının ne adı ne de sanı vardı. Bugün koca koca kitaplara, filmlere konu olan gördüğümüz tek tük kadın figürleri dışında bütünsel bir sınıf olarak kadının varlığı hiç gözlenmemiştir. Erkeklerden tarafından kurulan ve erkekler için varlığını sürdüren bir dünyada kadına ve kadın düşüncesine yer yoktur. Bir mal gibi alınır satılır kadınlar. Köle pazarları sadece sarayların ve hanedan mensuplarının değil sıradan ailelerin, esnafların yada devlet memurlarının da uğrak yeridir. Osmanlı toplumu köleci bir toplumdur. Afrika’dan, Arap diyarlarından, Slav topraklarından beyaz, sarı, kara derili on binlerce köle hem iş gücü hem de cinsel sömürü malzemesi olarak ithal edilir.

Kadının hukuken varlığı yok hükmündedir. Tek başına şahitliği kabul görmez. Evlenmede, boşanmada, çocuk sahibi olmada, cinsel ilişkide iradesi aranmaz. Kadın sadece erkeğin gönüllü kölesidir. Erkek otur değince oturur, kalk dediğinde kalkar. Osmanlı kadınları örtünmekle yükümlüdür. Örtüsüz kadınlar etrafta göremezsiniz. Rum ve Ermeni kadınları da örtünmek zorundadır. Yoksa kargaşa çıkar. Osmanlı gözünde kadın kapalı mekanlarda sadece sahibi olan erkeğe görülmesi gereken bir nesneden öte bir şey değildir. Toplumun olanca sarmalanmışlığına rağmen yine de tacizin, tecavüzün, zinanın önüne geçilemez. Erkeğin kadına tahakkümü sınırsızdır ama yine de erkekler birbirlerinin malı olan kadınları paylaşamamaktadır. Erkeklere evlerindeki eşleri, cariyeleri, köleleri yetmemiş metresler edinmişler, umumhanelere dadanmışlar ve yine de zina yapmışlardır. Ama bunların hiç birisini o film, kitap ve dizilerde göremezsiniz.

Ganimet

Son dönemin anlı şanlı kitaplarında, filmlerinde, dizilerinde, romanlarında olmayan konulardan bir tanesi de ganimet mevhumudur. Osmanlı bir fetih devletiydi. Devletin ayakta kalmasını sağlayan en önemli gelir kaynaklarından birisi ganimetti. Hatta on sekizinci yüzyılda yaşanan durgunluk için gösterilen gelir kayıplardan birisi olarak da fetihlerin yavaşlaması nedeniyle azalan ganimet gelirleri olarak söylenir. Söylenir de ganimetin ne olduğu tam olarak tarif edilmez bizim hamasi tarih algımızda. Ganimet fethedilen bir ülkenin yada şehrinin satıp alınabilecek her türlü nesnesidir. İslam dini açısından da bir sorun yaratmayan bu uygulamaya göre şehri ele geçiren askerlere komutanları üç gün mühlet verirdi ki şehir ganimetleri toplansın.

Ganimet olarak neler toplanmazdı ki; kadınlar, oğlanlar, köleler, sıradan vatandaşların evleri, mülkleri, kıymetleri, yiyecek içecek maddeler, giyim kuşam gereçleri, savaş ile ilgili yada ilgisiz herkesin parası, altını vs. Şehre giren askerler ele geçirebildikleri paraya dönüşebilecek değerli bütün canlı yada cansız nesneleri toplardı. Şehirdeki kadınlar, cariyeler ve köleler talan edilirdi. Askerlerden arta kalanlar ise canlarını kurtardığına şükretmekle kalırdı. Zira bir şehri, ülkeyi ele geçiren askerler için ganimet doğal bir hak olarak algılanırdı. Büyük barış dini İslam’ın da ganimeti helal kıldığını unutmadan not edelim. Ganimetten elde edilen kazançlardan belirli bir oranda devlete de pay aktarıldığını belirtmek gerek. Ayrıca köle pazarlarının en önemli girdi kaynağı da bu ganimetlerdi. Ele geçirilen insanlar köle olarak satılmak üzere aracılara pazarlanırdı. Ne yazık ki bu çizdiğim vahşi tablodan bir tanesini bile Osmanlıyı anlatan son dönem eserlerinde göremezsiniz.

Devşirmecilik

Osmanlı toplumsal dokusunun çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu hepimizin malumudur. Ancak bu dokunun da homojen olduğu söylenemez. Modern bakış açılarımızla algılamamız oldukça güç olan bu ortaçağ toplumundaki en bağnaz yapılarından birisi de devşirmecilikti. Zira devşirmeciliğin ana amacı saraya adam toplamak olarak özetlenebilse de devşirmeceliğinin toplumda yarattığı dalgalanmalar ve halklar üzerinde bıraktığı travmatik yapıdan pek bahsedilmez. Özellikle balkanlarda yapılan bu uygulama ile birçok aileden çocukları koparılmış ve zorla Osmanlı sarayına götürülmüşlerdir. Bugün çoğunlukla bu işlemi sanki o çocuklara altın tepside sunulmuş bir fırsat gibi gösterilmeye çalışılsa da evinden yerinden yurdundan edinilen bu çocukların zorla Müslüman yapıldığı, sünnet edildiği, Türkçe öğretildiği ve iradelerine başvurulmadan sarayda istihdam edildikleri dikkatten kaçırılmak istenmektedir.

Ortaçağın karanlık dinamiklerinin, eğitimsizliğin ve kısıtlı iletişim olanaklarının insan zihninde yarattığı bir yanılsama ile kimilerinin öz evlatlarının devşirilmesinden memnun olduğu söylenebilir ancak olayın öbür boyutu çok acıklıdır. Kendi halinde sıradan bir köy hayatı yaşarken 5 ile 10 yılda bir köye çocuk toplamak için gelen dinleri ve dilleri yabancı, elleri silahlı askeri birliklerin hayvan seçer gibi boyuna, kilosuna, dişlerine ve cinsel organlarının fiziki yapılarına göre çocuklarınızı alıp götürmelerini bugünün hangi ebeveyni normal karşılayabilir. Bu normal bir şey değildir. Ortaçağda bile. Aileleri için evlerinden asker zoruyla alıp götürülen çocuklar artık ölmüş sayılırdı. Çünkü dönemin iletişim olanaklarında evlatların daha akıl başlarında değilken götürüldükleri köylerini, ailelerini hatırlayıp bulmaları çok zordu. Devşirmelerden sadece çok küçük bir yüzdesi büyük makamlara ulaşabilmiş, onlar içinde de kendi kökenlerini unutmayan çok küçük bir kesimi de ailesini bulabilmiştir. Ancak geri kalan çok büyük bir çoğunluk devşirme kimliksiz, kişiliksiz ve hayasız bir ömür sürmüştür.

Devşirme Osmanlı sarayını ayakta tutan en önemli sistemlerden birisidir. Devşirmecilik ile sarayın yetişmiş insan ihtiyacı saray içindeki okullarda gideriliyor. Aile, kimlik ve geçmiş gibi özlemleri olmayan tamamıyla Osmanlı’ya kendileri adamış robotlaşmış bir yönetici sınıfı ortaya çıkıyordu. Bu yönetici sınıfının kayırmacılık yapacak, rüşvet alacak, olaylar ve kişiler arasında ayrımcılık yapacak öz benlikleri olmadığından saray yönettiği onlarca etnik sınıfı bir tebaa olarak tutabilmiştir. Devşirmelerin sanki yerden bitme gibi kökensiz, aidiyetsiz oluşu onların üzerine kurulmuş olan saray bürokrasisini uzun yüzyıllar boyunca ayakta tutabilmiştir. Ancak bu sistemin dayandığı vahşi yöntemler ortaya konulmadan devşirmeciliğin ne olduğu anlaşılamaz. Bugün yaşadığımız bu anlaşılmazlığın nedenlerinden birisi de budur.

Osmanlı’da Sınıf

Osmanlıya bakan günümüzün yobazı, Osmanlı toplumunun sınıfsız bir yapı olduğu ısrarla söylemeyi tercih ederler. Ancak bu sözlere pek itibar edilmemek gerektiği aşikardır. Zira Osmanlı çok açık bir şekilde sınıflardan oluşmuş, çok katmanlı, çok kimlikli, İslam sosuna bulandırılmış Türk kökenli Ortaçağ tiranlığından öte bir şey değildir. Osmanlı toplumu içindeki yönetici, idareci, askeri sınıfları yada on yedinci yüzyıldan sonra palazlanan küçük burjuvazi ve toprak ağalarını kast etmiyorum. Elbette bunlar da bu karmaşık toplumun sınıfları olarak sayılmalıdırlar. Ama öncelikle Osmanlı’nın sınıflarını aynı Marx’ın işaret ettiği gibi ezilen ve ezen olarak ayırmak gerektiğini düşünüyorum.

Osmanlı’daki ezenlerin ellerinde silahları çok çeşitlilik göstermiştir. Kimi ezenler dini, kimisi siyasal otoriteyi, kimisi askeri yetkileri ve son olarak da kimisi elde ettiği sermayeyi kullanarak ezilenleri ezmeyi tercih etmiştir. Ancak Osmanlı’da da bir ezen, ezilen ayrımının olduğu açıktır. Osmanlı ve bütün diğer bütün tiranlıklarda eline gücü geçiren diğer güçsüzleri ezmeye ve sömürmeye başlamıştır. Bu insanlığın acı bir tarafıdır. Ancak bu böyledir. Nasıl Roma, Bizans, Çin, Hind, Maya, İngiliz imparatorlukları bir barış toplumu değilse Osmanlı imparatorluğu da barış toplumu değildir. Ortaçağ bilek gücünün insan aklını esir aldığı bir dönemdi. Osmanlı da bu çağın bir yansımasıdır. Askerler, katipler, kadılar, memurlar, sermayedarlar, büyük esnaflar, küçük burjuvalar ellerinden geleni ardına koymayarak halkı soyup soğana çevirmeye ve keselerini doldurmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalarında ise kötülükleri, bitmek bilmeyen hırsları ve acımasız yöntemleriyle tarihe geçmişlerdir.

Osmanlı’ya yaşadığı zaman ve mekandan bağımsız bakan, inancı ve düşüncesiyle geçmişte yaşanmış yanılsamaları kendilerine umut sanan kaybolmuş bir neslin evlatları olarak bugün biz, sayın seyirciler, önümüze sunulan barış ve hoşgörü toplumu yalanına inandırılmaya çalışıyoruz. Osmanlı kitaplarında, romanlarında, filmlerinde yada dizilerinde hiçbir zaman Osmanlı’nın ezen ve ezilen tabakalarını göremeyiz. Veri toplayan azılı memurları, eli kanlı tımar sahiplerini, milletin sırtından otlanan rüşvetçi sermayedarları, hilekar ve düzenbaz küçük esnafı ve savaş dışındaki zamanlarında Osmanlı kentlerinde serkeşlik yapan başı bozukları göremeyiz. Çünkü bu yaratılmak istenen “Osmanlı Barışı” hayaline uymaz. Böyle bir görüntü bugünkü işleri için geçmişimizle oynayanların işlerine gelmez.

Osmanlı Haremi

Osmanlı Sarayındaki en gizli kapaklı, dış dünyaya en saklı yer muhakkak harem dairesiydi. Osmanlı padişahlarının aşk yuvası genel olarak yeni dönem Osmanlıcılarının elinde bir “eğitim yuvası” olarak tasvir edilmesine alıştık. Ancak haremin gizli dünyasının sadece Osmanlı sarayına has bir durum olmadığını da belirtmek gerekir. Bu dönemin bariz bir özelliğidir. Parası, kudreti ve iradesi olan erkekler kendilerine özel bu aşk yuvalarını inşa etmişler ve içine kapattıkları kadınlarıyla türlü fantezilere girişmişlerdir. Osmanlı toplumu için harem bir erkeğin en dokunulmaz yeriydi. Kimse ne saraydaki nede basit erkeklerin evlerindeki minyatür harem daireleri ile ilgili konuşmazdı. Toplum zihninde ortak bir gizlilik anlaşmasına varılmış gibi herkes bilir ama kimse dile getirmezdi. Ülkemizdeki cinsel tabuların devamı; sanırım, o devirlerden bu yana aynı süreklilikle devam ediyor.

Harem sadece kadınların cinsel ilişki için kapalı kapılar ardından zorla tutulduğu bir kurum olmaktan ziyade sadece efendilerinin hizmetinde olan kölelerin erkeği eğlendirmek için dans, sanat, şiir ve müzik gibi çeşitli alanlarda dersler verilen eğitim enstitüleriydi. Ancak bu eğitimin tek bir amacı vardı o da erkeği memnun etmek. Osmanlı tarihi çoğunlukla erkeklerden dinlemekteyiz. Bir kadının Osmanlı sarayını nasıl anlatacağını kimse merak etmiyor. Kendi istekleri dışında haremde zorla tutulan köleler, cariyeler, gözdeler ve karılar. Padişaha hoş görünmek için bütün gün didinip duran bir köle grubu ve bu grubu methiyeler düzen dışarıdaki erkek tarihçiler, sanatçılar ve gezginler. Erkek, erkek tarihçi ve erkek toplum için harem elbette masum bir eğitim kurumu olabilir ancak kadın için haremin ifade ettiği değer bambaşkadır. Ve bu değer asla Osmanlıcılar tarafından yansıtılmaz.

Aradan geçen onca zaman sonra bile bugün harem dehlizlerinde yitip giden yaşamlardan geriye kalanlar gün yüzüne zor da olsa çıkmaktadır. Evlerinden, ailelerinden, yurtlarından zorla kopartılıp getirilen bu kadınlar demir parmaklıkların, kalın saray duvarlarının sakladığı en kuytu bahçelere sadece bir adamın zevki için tıkılıyordu. Orada bilmedikleri bir dili ve dini zorla öğreniyorlar ve bütün ömürleri boyunca sadece bir adamın eğlencesi için durmadan gerdan kırıyor, şarkı söylüyor, şiir ezberliyor ve güzel görünmeye çalışıyordu. Doğum kontrol yöntemlerinin olmadığı bir çağda, modern doğum tekniklerinin bilinmediği bir dönemde yaşayan bu kölelerin kaç tanesinin gebe iken öldüğü, ne sıklıkla gebe kaldığı, sık gebelik sonucunda acılı hastalıklara kaçının yakalandığı ve kaçının sırf erkek evlat vermediği yada hiç evlat veremediği gerekçesiyle hunharca katledildiği bilinmiyor. Harem dairesi bir kadın tarafında yazılmadıkça bunlar bilinemeyeceği de bir gerçek. O güne kadar biz sıradan tarih okuyucuları erkek tarihçilerin göstermek istedikleri ve batılı erkek seyyahların görmek istedikleri gibi “masum bir eğitim kurumu” olarak tasvir edilmiş haremi okumaya devam edeceğiz.

İsyanlar

Osmanlı devletinin hükümranlık yılları boyunca neredeyse en çok uğraştığı sorun isyanlardır. Osmanlının uğraşmak zorunda olduğu isyanların çıkış noktaları o kadar çeşitlilik gösterir ki azınlıkların çıkardıkları, askerlerin çıkardıkları, Anadolu’da çıkan isyanlar, Osmanlı soylu kişilerin taht hırsıyla çıkardıkları, işgal edilen yeni yerlerin halkının vergi ve idare sorunları nedeniyle çıkardıkları, on sekizinci yüzyıl sonrası sıklaşan ulusal isyanlar gibi. İsyanları saymaya, sıralamaya ve sınıflandırmaya özellikle eğilmek ve uzmanlaşmak gerekir. Ne yazık ki Osmanlı tarihçileri arasından isyanları odak noktasına alan çalışmaların azlığı dikkat çekmektedir. Osmanlı barışı öyle büyük bir yanılsama yaratmıştır ki ardı ardına patlayan isyanlar incelenmemektedir.

Tarihçilerimizin Osmanlı’yı bilimsel sınırları zorlayan bir anlayışla benimsemeleri nedeniyle İsyanlar gayet yolunda giden işlerin bir anlık sapması gibi görülmekte ve ciddiyetle ele alınmamaktadır. Oysa Osmanlıların uğraştıkları isyanların incelemesiyle ortaya çıkacaktır ki Osmanlı; tarihin hiçbir devrinde barış ve huzur içinde yaşamamıştır. Ya padişah yeni topraklar için sefer düzenlemektedir yada bir yerlerde baş gösteren bir isyanı bastırmaktadır. Tarihimiz savaşlar kadar ardı ardına patlak veren isyanların üzerine yürüyen orduların ve baş gösteren iç savaşların tarihidir. Ancak bu gerçekler de konuşulmak, yazılmak, tartışılmak ve gösterilmek istenmez. Zira bu gerçekler Osmanlıcılarımızın tezahürlerindeki mutlu mesut Osmanlı rejimine uymamaktadır.

Kan Yoluyla Aktarılan Yöneticiliğin Sorunları

Osmanlı devleti bir mutlakıyet rejimidir. Egemenlik kayıtsız şartsız padişahın elindedir. Padişah kutsal bir takım işaretlerle tebaanın başına tanrı tarafından atanmıştır. Padişahın varlığını, iradesini ve idaresini sorgulamak demek tek ve sorgulanamaz olan tanrıyı sorgulamak demek olacağından buna asla izin verilmez. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Bir padişah vefat edip dünyadan ayrıldığında arkasından gelecek olan padişahın seçimi veraset sistemi ile yapılır. Padişahın oğullarından en büyüğü yada son zamanlarda olduğu gibi Osmanlı hanedanlığının en büyüğü payitahta oturur. Ancak bu her zaman teoride olduğu gibi sorunsuz işlememiştir. Kimi zaman oğullar arasında çıkan taht kavgaları bir yana en büyük oğlun yöneticilik vasıflarından yoksun olması, sıradan kararları dahi alamayacak insani becerilerden yoksun olması yada yaş itibariyle her türlü etkiye açık olması durumunda da işletin veraset kuralı payitahtın zora düşmesine neden olmuştur.

Modern toplumların asla uygun göremeyeceği akli melekelerinden yoksun kimselerin güç ve iktidar sahibi olması Osmanlı’da sık sık ortaya çıkmıştır. Zihinsel becerileri gelişmemiş, bırakın toplumu kendisini dahi yönetemeyen, beceriksiz ve akılsız birçok padişah Osmanlı sarayından geçmiştir. Ancak son dönemin şaşalı Osmanlı kitaplarında, romanlarında, filmlerinde bu tür kimseleri göremeyiz. Saray bu eserlerde muazzam işleyen kurumlar gibi gösterilir, kadınlar güzel ve genç, padişahlar yakışıklı ver karizmatiktir. İslami motifleri oldukça yüksek, aslında olduğunun aksine insani hatalardan ve kişisel beceriksizliklerden arındırılmış bu yalan dolanlarına rağmen gerçekte Osmanlı saraylarında dolaşan yöneticilerin kan yolu geçmesi nedeniyle iktidara gelmiş birçok akılsız, beceriksiz ve hasta insan vardı. Doğal ve insani olarak verasetle aktarılan padişahlıkta hastalıklı, hatalı ve küçük yaştaki hükümdarların olmasıdır zaten. Gerçekte de olan buydu. Ama gösterilemez o ayrı.

Taassup

Osmanlı devletinin teknik anlamda bir din devleti olmadığını söylemeliyiz. Dönemlere ayırıp her bir parçayı birbirinden bağımsız değerlendirsek bile tarihin hiçbir döneminde Osmanlı asla tek başına şeriatla yönetilmemiştir. Padişah buyrukları, kemikleşmiş gelenekler ve ahalinin yargısı kimi zaman şeriatla baş başa kimi zaman ise ondan daha da fazla idarede, yargıda ve toplum yaşamında egemen olmuştur. Aynı dönemdeki batılı toplumlarda ise İncil dışında bir egemenlik zinhar mümkün görünmüyordu. Ancak gerek ilk Türk-İslam devletlerinde gerekse son dönem Anadolu Türk beyliklerinde şerri hukuk her zaman örfi yani geleneksel hukukla birlikte yürümüştür. Bu durum batının aksine Türklerde egemenliğin sadece Tanrı katından kaynaklanmadığına bir işaret sayılabilir.

Ancak bu duruma rağmen Osmanlı toplumu koyu bir taassubun içinde kaybolmuştu. Ortaçağın genel havası içinde imparatorluk tebaası yeniye ve yenilikçilere büyük öfke besliyordu. Yeni fikirlerin kaynağı, dayanağı yada başarısı önemli değildi. Önemli olan eldeki verilerin (bu anlamıyla dinin, geleneklerin, var olan kurulu düzenin) ve bu verilere dayandırılan egemenliklerin yitirileceği endişesidir. Bu nedenle Osmanlı toplumu akranları olan Avrupa, Arap yada Asya toplumlarından ne daha ileri ne de daha geriydi. Kurulu düzenin varlığının ehemmiyeti bilimin gelişmesine engel olduğu gibi en ufak bir yenilik talebinin kılıç zoruyla yok edilmesi, başının ezilmesi geriğini doğuruyordu. Ne yazık ki acı taassup gerçeğini de kitaplarda ve ekranlarda göremeyiz.Sonuç olarak söylemek isterim ki televizyonlarda, kitaplarda ve sinema salonlarında büyük bir ihtişamıyla gösterilen, dini ve milli motiflerle köpürtülen seyircilerini büyülen bu eserlerin genel bir güdünün sonucu olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül 1980 darbesiyle ülkemize egemen olan Türk-İslam düşüncesinin tezahüründen başka bir şey olmayan bu “Yeni Osmanlıcılık” ışığında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun düşünsel nedenleri, devrim ve devrimin nedenselliği es geçilmektedir. Osmanlı’ya, Osmanlı adaletine, Osmanlı barışına ve Osmanlı huzuruna yapılan bu vurgunun gerçekçi olmadığını, yalan ve yanlışlarla örtülmüş süslü bir gösteri olduğunu düşünüyorum. Bu gösteri, kimilerinin düşündüğü gibi geçici bir moda değil ne yazık ki. Sistemli ve yükselen bir grafikle artan bilinçli bir tercihtir. İşte asıl korkutucu olan da bu.ALINTI

OSMANLI TARİHİN DE BİLİNMİYEN OLAYLAR

Osmanlı Tarihinde Bilinmeyen Küçük Olaylar…

-Yeniçeri ocağı kaldırıldığında yeni teşkil edilen Asakir-i Muhammediye’ye, halktan ayırt edilmesi için serpuş yerine başlarına şal sarılmış, silah yerine ellerine birer sopa verilmişti.

-Eskiden gemilerde korsan gözlemek için maymunlar kullanılırdı. İstanbul’da da Tersanekapı karşısında bir sıra maymuncu dükkânı vardı.

-İstanbul’da doğmuş ve yaşamış olan 17. yy.ın kıymetli şairi Cevrî Çelebi ömründe hiçbir deniz nakil vasıtasına binmemiştir.

-19. yy. vezirlerinden Hüsrev Paşa, Müverrih Ata Bey’e sünnetlik hediyesi bir zarflı fincan vermişti. Sonraları sıkıntıya düşen Ata Bey bunu sattı, bedeliyle konağını rehinden çıkardı ve on kişilik ailesiyle hacca gidip geldi.

-Bir zamanlar en büyük gemimiz olan iki bacalı ve dört direkli “Gülcemal” e bu isim, Sultan Reşat tarafından verilmişti. Gülcemal bu padişahın annesinin adı idi.

-Süleymaniye Camii’nin ilk temel taşını büyük din âlimi Şeyhülislam Ebussuut Efendi koymuştur.

-İstiklal Marşı işgal altında bulunan İstanbul’da ilk defa Muallim Ahmet Halit Yaşaroğlu tarafından bastırılmış ve İstanbullulara gizlice dağıtılmıştır. Bu, dört sayfalık ince uzun bir risaledir.

-Mir Zarif isminde bir Hint elçisinin IV. Murat’a getirdiği hediyeler arasında fil kulağından yapılmış ve üzerine gergedan postu kaplanmış ok işlemez bir kalkan vardı. Sultan Murat bu kalkana bir ok attı, ok kalkanı deldi ve padişah bu kalkanı, içine 500 altın koyarak elçiyle geri gönderdi.

-Sümbül çiçeğinin mor renklisinin katmerlisi ilk defa olarak 17. asırda büyük Türk âlimi Kâtip Çelebi tarafından elde edilmiştir.

-Fatih Sultan Mehmet’in doğumunda ve cülusunda bir kuyruklu yıldız görünmüştü. İstanbul’un fethi üzerine papa bu yıldızı “zındık yıldız” olarak aforoz etmişti. Bu yıldızın bilahare Halley yıldızı olduğu anlaşıldı. Balkan Harbi’nde Bulgarlar, Çatalca’ya geldiğinde Halley gene görünmüştü ve o zaman kilise âlimleri “Türklerin uğurlu yıldızı göründü. Bulgarlar geri dönecekler.” demişlerdi ve olaylar da böyle cereyan etti.

-Devlet idaresinde ve kıyafetinde inkılâplar yapan II. Mahmut’u geri fikirli mutaassıplar hiç sevmezdi. Padişahın ölümü için büyüler yapıldı. Bu arada II. Mahmut’a benzeyen bir kuklayı bıçakla boğazından kesen Cezayirli bir adam da yakalandı ve derhal idam edildi.

-Büyük Türk mimarı Sinan’ın ilk eseri Eyüp’te Sadrazam Ayas Paşa’nın açık türbesidir.

-Müverrih Esat Efendi, çok yaşlı olduğu halde, kışa rastlayan bayramlarda, bayram tebriki için kayığına tandır kurdurtur ve gece saraydaki merasime giderdi. Protokole o kadar düşkündü ve kendini unutturmak istemez, bir gün Şeyhülislam olacağını ümit ederek yaşardı.

-Lale Devri’nin en namlı lalecisi Tabak Ata isminde esnaftan fakir bir adamdı. 80 çeşit nefis lale yetiştirmişti ve sarayların bahçelerine soğanlar ondan alınırdı. Bu çiçek yüzünden İstanbul’un en zengin simalarından biri olmuştu.

-Sokullu Mehmet Paşa’nın, Karaağaç Yalısı’nda yanan gayet kıymetli bir inci tespihi vardı. İmamesi zümrüt ve taneleri yakuttu. Devrin kıymetli bir hattatı imamesinden başlayarak bu tespihin üzerine bir Mushaf’ı Şerif yazmıştı.

-16. asrın namlı ok atıcı pehlivanlarından Ahmet Paşa 75 yaşlarında iken bir gün okçular başına gelip ok ısmarlamıştı. Esnaf: “Pehlivan, ihtiyarladın, sana ok ne lazım” dediler. O da atını çarşının kapısına sürdü, kapıdaki zincirlere kollarıyla asıldı ve bacaklarını atının karnına sardı, kollarını sıkınca koca atı havaya kaldırarak: “Bazumda azıcık kuvvetim var gibi” cevabını verdi.

-16. asırda Macaristan’da bir kaya kitlesi üzerinde kartal yuvasına benzeyen Filek Kalesi’ni, Demirbaş Hasan Pehlivan denilen bir kahraman, 40 arkadaşı ile zapt etmişti. Bir gece kalenin bir mazgal deliğine merdiven dayadı, evvela, bu deliği kapayan 80 kantarlık bir topa göğsünü vererek itti, sonra başını koyup ikinci hamlede topu içeriye doğru tamamen attı ve yalın kılıç arkadaşlarıyla kaleye daldı ve kaleyi fethetti.

-Tarihimizde kayıtlı en müthiş oburlardan biri, münevver ve inkılapçı III. Selim’in düşmanlarından Aygır İmam diye meşhur Derviş Efendi isminde bir softadır. Bir seferinde 40 yumurta üstüne iki okka pastırma doğratıp bir pastırmalı yumurta yemiş, fakat koca lengeri sıyırdıktan az sonra dili ağzına sığmayıp ölmüştü.

-17. asırda Unkapanı ve civarını mahveden büyük bir yangında Nalıncı Baba isminde fakir bir adamın ahşap kulübesi, dört tarafı kül olduğu halde mucize kabilinden yanmamış, kurtulmuştur.

-Sultan Aziz, konağına misafir geldiği gün Mısırlı meşhur Prenses Zeynep Hanım, altın bir tepsi içinde 1.000.000 altından fazla değerde olan bütün mücevherlerini bu padişaha hediye olarak takdim etmiş, fakat Abdülaziz tepsiden sadece murassa ciltli bir Kur’an-ı Kerim’i almış ve gerisini sahibine iade etmiştir

TARİHÇİLER ve ERMENİ SORUNU


Türk Ermeni Sorunu
Tarihi Tarihçiler Sorguluyor

Türkiye, tehcir sırasında ve sonrasında gerçekleşen Ermeni ölümlerine; savaş koşulları, hastalıklar ve zorunlu göçü kolaylaştıracak yeterli imkânın bulunmamasının neden olduğunu, dünya kamuoyuna anlatıyor. Türkiye’nin soykırım iddialarının açıklığa kavuşturularak, gerçeklerin gün yüzüne çıkarılması için her iki ülkenin devlet arşivlerinin karşılıklı açılması ve tarihçilerce incelenmesi isteğine ise, Ermenistan olumlu yanıt vermiyor.

Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6’ncı yüzyılda Kuzey Suriye ve Kilikya Bölgesi’nde yaşayan Hititlerden olduklarını, bir kısmı ise Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıklarını iddia ediyor. Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, geçmişte, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayılarının ne olduğu ise bilinmiyor.

Ermeniler, tarihte Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşamış. Ermeni derebeyliklerinin birçoğu ise, bölgenin hakimi olan ve Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuş.

M.S. 301 ‘de Hıristiyanlığı tarihte ilk kez resmi devlet dini olarak kabul edenler Ermeniler olmuş. Bu özelliklerini sürekli vurgulayarak, Hıristiyan dünyasının gönlünde taht kurmaya çalışmış, bunu da başarmışlar.

Ermeniler, anayurtlarında huzurlarının bozulmasını ve bağımsızlıklarını yitirmelerini, Türklerin Anadolu’ya gelişleri ile ilişkilendiriyorlar. Oysa Ermeni Krallığı’na son veren de, Ermenileri Anadolu içlerine dek sürgün ederek ilk tehcir olayını gerçekleştirenler de dindaşları olan Bizans imparatorlarıydı. Ermeni halkı tıpkı Anadolu’nun tarihe gömülen diğer Hint-Avrupa kavimleri gibi eriyip gitmek üzereyken, Bizans İmparatorluğu’nun bölgedeki hakimiyetine Selçuklu Sultanı Alparslan son noktayı koydu.

Ermenilerin ilk ihaneti
Ama içlerindeki bağımsızlık ateşi hiç sönmeyen, sahip oldukları prenslikleri ve Haçlılar sayesinde kurdukları Çukurova Ermeni Krallığı’nı korumak için Selçuklu sultanlarının tökezlemesini bekleyen Ermenilere bekledikleri fırsatı, Anadolu’yu kasıp kavuran Moğollar vermiş.

Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ailesi ve yakınları 1243 yılındaki Kösedağ bozgununun ardından Anadolu’yu terk ederken geçtikleri Ermeni ülkesinde ihanetle karşılaşmış; tutuklanarak, Moğollara teslim edilmişler.

Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla, sultanların tebaalarını hoş tutma politikasının en mutlu azınlığı Ermeniler olmuş. Fatih döneminde, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti verilip, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulunca, İstanbul’a ve Osmanlı topraklarına dışardan çok sayıda Ermeni göç etmiş. Çünkü tarihte belki de ilk kez Ermeniler mezhep zorlamalarından kurtularak, dini özerkliğe kavuşmuştur.

Millet-i sadıka
Ermeniler, 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı idaresinde altın çağlarını yaşadı. Askerlik yapmayan ve kısmen vergi muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükseldi. Cephede eriyip giden Türklerin yerine bürokratik kadroları dolduran Ermeniler arasından, 5 bakan, 22 paşa, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 12 müderris, 8 tabip general, 42 yüksek dereceli memur çıktı. Rum isyanından sonra boşalan Osmanlı hariciyesine yerleştirilen Ermenilere, Osmanlı Devleti’ne hizmetlerinden dolayı “millet-i sadıka” adı verildi. 19’ncu yüzyılın son çeyreğine kadar ne Osmanlı Devleti’nin bir Ermeni sorunu vardı, ne de burada yaşayan Ermenilerin.

Ermenilerin yol ayrımı
1878 Osmanlı-Rus Harbi, Türk milletinin asla unutamayacağı, asla sarılamayacak yaralarla dolu bir savaştı. “93 Harbi” olarak anılan bu savaşta Rusya, Osmanlı topraklarında hızla ilerlemekteydi. Toprak ve insan kaybı büyüktü. Daha önemlisi bu savaşta Osmanlı İmparatorluğu “sadık bir milletini”; Ermenileri de kaybetti.

Ermeniler bir yandan, Doğu Anadolu’da, Ruslara karşı savaşan Osmanlıların ikmal yollarını kesti, bir yandan da isyan çıkarttı.

Her şey Sarıkamış’ta başlamıştı, 1914 yılının Aralık ayında. Allahuekber dağlarının buz kesen soğuğunda, Enver Paşa ve askerleri, karşılarında Rus ordusunu bulmayı beklerken, sırtlarında Ermeni gönüllülerin haince sıktıkları kurşunların sıcaklığını hissetti. O gün 65 bine kadar sayabilmişti, soğuktan donan parmaklar, şehitlerin sayısını. Nefeslerin bile donduğu vatan topraklarında, daha doğu yoktu artık. Gönüllü Ermeni birliklerinin Sarıkamış’ta Enver Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun lojistik desteklerini kesmesi sonucu, 90 bin asker donarak şehit olmuştu.

Bu arada düşman kuvvetleriyle Çanakkale’de de amansız bir savaş sürüyordu. Hem doğuda, hem batıda tam bir ölüm-kalım savaşı verilirken, Ermeni komitacıları da ellerine silah alıp Osmanlı ordusunu arkadan vuruyor, bütün lojistik hatlarını kesiyordu.

Bir zorunlu göç hikayesi
Cephede savaşılırken, düşmanla işbirliği yapanların arkada bırakıldığı, onlara göz yumulduğu, nerede görülmüştü? Rus ilerleyişi ve sonrasında Ermenilerin Müslümanlara karşı vahşet derecesine varan katliamları, devletin Ermenilere bakışını sertleştirdi. Artık savaş bölgelerinden Ermenilerin çıkartılması şarttı. Ve bu önlemin daha fazla geciktirilmemesi gerektiği, 15 Nisan 1915 günü Van’da Ermenilerin yaptığı katliam ile görüldü.

Hükümet 24 Nisan 1915 günü 235’i İstanbul’da olmak üzere çok sayıda Ermeni komitacıyı tutukladı. Ermeniler bu tutuklamaların yapıldığı 24 Nisanı, sözde soykırımı anma günü ilan etti. 27 Mayıs 1915’te çıkarılan Sevk ve İskan Kanunu’yla da, özellikle doğudaki Ermenilerin, Osmanlı toprakları içindeki Irak, Suriye ve Lübnan bölgelerine göç ettirilmesi kararlaştırıldı.

18 Aralık 1918’de çıkarılan geri dönüş kararnamesi ile Osmanlı Ermenilerinin büyük bir kısmı Anadolu’ya döndü. Geri dönen 350-400 bin civarındaki Ermeni’ye hem evleri hem de depolarda resmi evrakla tutulan malları teslim ediliyordu.

İhtilaf devletlerinin Ermenilere vaat ettikleri Çukurova, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’yu kapsayan Büyük Ermenistan, Kurtuluş Savaşı’nın ardından onlar için artık sadece bir hayaldi. Doğu Anadolu’da acımasızca katliamlara girişen Ermenilerle 3 Aralık 1920’de Gümrü Anlaşması imzalandı. Böylece Ermeniler, Sevr’de kendilerine vaat edilen yedi vilayetten vazgeçtiklerini resmen kabul ettiler. Moskova ile imzalanan dostluk anlaşması ve son olarak Kars Antlaşması, Türk-Ermeni anlaşmazlığına nokta koydu.

Kanlı Ermeni terörizmi
1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren, ABD ve batılı ülkelerden yoğun destek alan Ermeni lobisinin, Türkiye aleyhine başlattığı karalama kampanyaları, 1973’den sonra “kanlı Ermeni terörizmi”ne dönüştü. Yurtdışındaki Türk görevlilerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı saldırılar sonucu 1973 ile 1994 yılları arasında 36 devlet görevlisi şehit edildi.

Soykırım iddiaları karşısında Türkiye, tehcir sırasında ve sonrasında gerçekleşen Ermeni Ölümlerine; savaş koşulları, hastalıklar ve zorlu göçü kolaylaştıracak yeterli imkânın bulunmamasının neden olduğunu, dünya kamuoyuna belgelerle anlatıyor. Tüm gerçeklere karşın, Ermeni diasporasının, tehcir sırasında ölenlerin sayısını, hiçbir resmi kayda bağlı olmadan her geçen gün artırdığı da gözleniyor. Türkiye’nin, soykırım iddialarının açıklığa kavuşturularak, gerçeklerin gün yüzüne çıkartılması için her iki ülkenin devlet arşivlerinin karşılıklı açılması ve
tarihçilerce incelenmesi isteğine ise, Ermenistan olumlu yanıt vermiyor.

Türkiye bugün kilitlenen Türkiye-Ermenistan kapısını açmak için, Dağlık Karabağ’ın işgaline son verilmesini, soykırım iddialarından vazgeçilmesini ve sınır antlaşmalarının onanmasını istiyor.

Türkiye’nin, insanlığa karşı işlenen en aşağılayıcı suç olan soykırım ile suçlanarak, tazminata mahkum edilmesi, diaspora Ermenilerinin ortak projesi. Batılı ülkelerin parlamentoları aracılığı ile hedeflerine ulaşmak bu siyasetin en tehlikeli ayağı.

TRT’den; Türk-Ermeni sorununa tüm yönleriyle bakış
TRT, diaspora Ermenilerinin baskılarıyla gerek ABD’nin, gerek batılı ülkelerin sürekli gündemde tutmaya çalıştıkları Türk-Ermeni sorununa ışık tutacak bir belgesel hazırladı. Tarihten bugüne Türk-Ermeni ilişkilerinin ve tehcir olayının ayrıntılı olarak işlendiği belgesel, 7 bölüm olarak ekranlara geliyor.

Belgesel kapsamında, ABD, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye’de konunun uzmanı ve tanığı 172 kişiyle görüşüldü, bu ülkelerdeki arşiv kaynaklardan yararlanıldı.

Programın Danışmanı Prof.Dr. Kemal Çiçek’le Dergimiz için yaptığımız söyleşide, Türk-Ermeni sorununun nedenlerini konuştuk:

Tehcîr kararı alındığında, ülkede nasıl bir ortam vardı?

Ermenilerin göçe zorlanması yasal bir güvenlik önlemi olarak değerlendirilmeli. Arnold Toynbee bile bu zorunluluğu kabul ediyor. Ermeniler Van ve 38 değişik il ve ilçede savaş başlangıcından itibaren isyan etmişlerdir. 15 bin kadarı Rus ordusuna katılmış, 40 bin kadarı ise ülke içinde çeteler oluşturarak orduyu sabote eylemleri yapmışlardır. Van, Ermeniler tarafından işgal edilmiş ve burada bir geçici hükümet kurulmuştur. Kilikya Ermenileri, Fransızlara ve Ruslara başvurarak silah ve cephane istemişler, 40 bin gönüllünün Osmanlı’ya karşı savaşa hazır olduğunu söylemişlerdir. Çanakkale kuşatıldığında İzmit ve İstanbul’da şiddet eylemleri yapılmış, donanmaya karşı gizli operasyonlara girişilmiştir. Üstelik Kafkaslardaki Müslümanlar da Ruslar tarafından Doğu Anadolu ve Karadeniz’e zorunlu göçe zorlanmışlardır. Bu ortamda da Osmanlı Devleti, savaş bölgesindeki Ermeni nüfusu daha güvenli bölgelere sürgün etme kararı vermek zorunda kalmıştır.

Tehcir sırasında ölen Ermenilerle ilgili ortaya atılan rakam karmaşasını neye bağlıyorsunuz?

Kimse savaş öncesi Osmanlı Ermenilerinin nüfusunu kesin olarak söyleyemiyor ama bu yaklaşık olarak nüfusun bilinmediği anlamına da gelmemeli. Sonuçta 1892-1894 yıllarında yapılmış genel bir nüfus sayımı ve bunun üzerine 1906 ve 1914 de dahil olmak üzere çeşitli yıllarda yapılmış kısmi sayım sonuç değerlendirme istatistikleri var. 1914 yılındaki son Osmanlı nüfus istatistiği ise 1 milyon 161 bin 169 Gregorian Ermeni, 67 bin 838 Katolik Ermeni, 65 bin 844 Protestan olduğunu kaydediyor. Yani 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda toplam 1 milyon 294 bin 851 Ermeni görünüyor. Justin McCarthy gibi demografik araştırmalar yapan bazı tarihçiler ise hata paylarını ilave ederek bu rakamı 1 milyon 698 bin 303 olarak belirlediğini açıklıyor. Amerikalı tarihçi ve nüfus bilimci David Magie ise ABD Dışişleri Bakanlığı Tarih Bölümü için yaptığı çalışmada, Osmanlı İmparatorluğu geneli için toplam 1 milyon 650 bin Ermeni olduğunu kaydediyor. Ermenilerin Patrikhane kaynaklı raporları, tamamen Osmanlı kayıtlarının abartılması ile ortaya çıkmıştır. Cemaat kayıt defterleri olsa bile Patrikhane’nin bunları sistemli bir şekilde analiz ettiği ve nüfus tespiti yaptığına dair kanıt yoktur. Dolayısıyla Patriklerin 1 milyon 913 bin ile 2 milyon 600 bin arasında verdikleri rakamları kabul etmemek lazım. Göçe zorlanan toplam Ermeni sayısı 600-700 bin arasındadır ve kaynağımız Halep Amerikan Konsolosu J.Jackson ve Bogos Nubar Paşa’dır. Osmanlı arşivlerinde son tasnif sonrası yapılan çalışmalar da, bu rakama yaklaşmıştır. Bu zorunlu şevke tabi tutulanların 500 bin kadarı kamplara ulaşmıştır.”

Ermeniler’in, dünya kamuoyunu etkilemek için ileri sürdükleri iddialardan biri de, kadın ve çocukların göçe zorlanması…
Maalesef Ermeni tarihçiler, erkeklerin savaşa alındığı ve öldürüldüğü, sürgün edilenlerin ise sadece kadın ve çocuk olduğu yalanını yaydılar. Bir kere Osmanlı ordusundaki Ermeni asker sayısı 40 bin bile değil. İkincisi tehcir konvoylarında erkek – kadın dağılımının normal olduğu, Halep Amerikan Konsolosu’nun kamplara varanlar hakkındaki raporlarıyla da sabittir. Ayrıca tehcir kararının alındığı mayıs ayında kadın, çocuk ve yaşlıların mümkün olduğunca geç tarihlerde sevk edilmesi emredilmiştir. Ne var ki, Taşnak ve Hınçak örgütleri kadın ve çocukları canlı kalkan olarak kullanmak suretiyle Şebinkarahisar, Urfa ve Adana’da büyük çaplı isyanlar çıkartmışlar ve direnişleri, 2 ay gibi uzun bir sürede kırılabilmiştir. Bu yüzden hükümet, öncelikle bu şehirlerden kadın ve çocukların şevkini de yapmak zorunda kalmıştır. Bazı konvoylardaki erkekler ise misyoner ve yandaşı çeteler tarafından sözde baskınlarla kafilelerden çıkarılmış ve gizlenmişlerdir. Bu şekilde 50 bin kişinin kurtarıldığını, misyoner kaynakları bize haber vermektedir.

Türkiye’nin defalarca yinelediği, tarihin tarihçilere bırakılması, arşivlerin açılması ile Türk ve Ermeni tarihçilerin birlikte çalışması önerisi neden hayata geçirilemiyor?
Bu teklifin hayata geçmesini Ermeni tarafı istemiyor çünkü 1915 ve sonrasında yaşadıkları olayları dünya kamuoyuna sözde soykırım olarak kabul ettirdiler. Her türlü uzlaşmacı teklife, bir taviz veya geri adım gibi bakıyorlar. Ancak barış iki taraf arasında olacağından, bu inatlarından vazgeçmeleri kendi uluslarının çıkarınadır. Aksi takdirde neden Türk tarihçileriyle sorunu tartışamadıklarını dünya kamuoyuna anlatmakta zorluk çekecekler.

Fransa Parlamentosu tarafından Ermeniler lehine alınan son kararın açıklaması ne olabilir sizce?
Fransa Parlamentosu’nun çıkardığı ve onay bekleyen kanun, Ermeni diaspora teşkilatlarınca zaferdir. Ancak Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesinin önünde ciddi bir engeldir. Bu kanun aynı zamanda, konunun tarihçilere bırakılması ve komisyonlarda ele alınması şeklinde formüle edilen çözüm çabalarını da sonuçsuz bırakacak bir girişimdir. Fransa bu kanunu çıkartarak, devlet kurma yalanıyla Çukurova’ya topladığı, lejyoner olarak kullandığı ve 1921 yılında yüzüstü bırakıp gittiği Ermenilere diyet borcunu ödemektedir. Fransa, kendi kamuoyunda, Türkiye hakkında oluşan kötü imajın etkisiyle de bu kanunu çıkarmış ve böylece Türkiye’nin AB yolundan kendi rızasıyla ayrılmasını sağlamayı da düşünmüş olabilir.

Zorlu geçen Ermenistan çekimleri
20 ay süren belgeselin çekimleri ABD, Rusya, Ermenistan, Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere 5 ülkede gerçekleştirilmiş. Yapım ekibi açısından en zorlu çekimler ise, Ermenistan’da, sözde soykırım gününde yaşanmış. Bu zorlu çekimi de, belgeselin yapım ve yönetimini gerçekleştiren Zeynep Gülru Keçeciler anlatıyor:

“24 Nisan 2006 tarihindeki 90 yıl etkinliklerini. çekebilmek için 15 gün Ermenistan’da kaldık. Diplomatik ilişkilerimiz olmadığı için çekim izni çok zor alındı. Ermenistan’a giriş ve çıkışımızda pek çok zorlukla karşılaştık.

Türk televizyonundan gelen .bir ekip olarak Erivan’da çalışmak da oldukça zordu. Ancak Ermeniler arasında, bizi çok sıcak karşılayıp, inanılmaz misafirperverlik gösterenler de vardı. En ilginç röportajımız, kendisinin Muş’tan göç etmek zorunda bırakılan bir Ermeni aileden olduğunu belirten Ermenistan Başbakanı Andranik Markaryan ile oldu. Markaryan’a, iki ülke sınırının, Kars ve Gümrü anlaşmalarıyla onaylandığını hatırlattığımızda, ‘Bu anlaşmalar varsa Sevr Anlaşması da var. Türkler Sevr’i de hatırlamalı’ dedi. Ayrıca, Ermenistan’da pek çok insanın Türkiye’nin doğusundan, Batı Ermenistan olarak bahsetmeleri de dikkat çekiciydi.
Azerbaycan’da Karabağ kaçkınlarının çekimleri de bizi çok etkiledi. Ermeniler yüzünden pek çok sevdiğini kaybetmiş, inanılmaz zor koşullarda yaşayan, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca insanı görüntülemek ve onlar için hiçbir şey yapamıyor olmak çok can sıkıcıydı. Son bölümümüzde bu konuya yer verdik, adını da ‘Ölmeye Vatan Gerek-Karabağ’ koyduk. Bu ismi Karabağ kaçkını yaşlı bir kadının ağıtından esinlenerek verdik. Bütün ailesini Hocalı Katliamı’nda kaybetmiş olan yaşlı bir kadın çaresizliğini ‘Bunca acıdan sonra bu dünyada yaşamak istemiyorum ama ne yazık ki benim ölecek bir vatanım bile yok.’ sözleriyle anlatıyordu.”

Belgeselde Türk-Ermeni sorununu irdelerken, öncelikleriniz neler oldu?

Bizim bu projedeki en önemli hedeflerimizden biri 1915 olaylarını; dünya kamuoyunun bir de Türk tarafından dinlemesini sağlamaktı. Belgeselde Türk, Ermeni, Rus, Amerikan ve Azeri uzmanların görüşlerine yer verdik. Ayrıca Türkiye’de farklı görüşü savunan çeşitli uzmanlara da belgeselimizde yer ayırdık. Ancak bu uzmanlardan sadece Etyen Mahçupyan davetimize icabet etti. Sayın Hrant Dink, Selim Deringil, Halil Berktay, Taner Akçam davetimize faklı sebepler ileri sürerek katılmadılar. Türk ve Ermeni uzmanlara eşit oranda yer vererek, görüşlerini sağlıklı bir şekilde anlatmalarına olanak tanıdık. Dönemi en iyi bilen Rus ve Amerikalı uzmanlardan görüş alarak, son noktayı ne bir Türk uzmana, ne de bir Ermeni uzmana koydurmamaya çalıştık.

Bir Türk yapımcı olarak, konuyu irdelerken objektif olmayı başarabildiniz mi?

Konuya çok farklı açılardan yaklaşan pek çok uzmana yer vererek mümkün olduğunca bilimsel bir belgesel hazırlamaya çalıştık. Herkesin görüşünü dile getirebilmesini sağlamak temel hedefimizdi. Bu noktada yapımcı olarak tarafsız olabildiğimi söyleyebilirim. Ancak herkes bulunduğu konum itibariyle taraftır. Ben de olaya bir Türk yapımcı nasıl yaklaşırsa öyle yaklaştım. Ama bu konuda, Ermeni yapımcılardan bir adım önde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü onlar belgesellerinde 1915 olaylarının ‘soykırım olmadığını’ duymaya tahammül edemedikleri gibi, bunu belgeleriyle savunabilen Türk uzmanların görüşlerine başvurmaya, Türk tarafını dinlemeye gerek bile duymuyorlar. Kısaca, çalışmanın bilimsel olabilmesi ve Ermenilerin tam olarak neyi savunduklarını, ne talep ettiklerini izleyiciye aktarabilmek için Ermeni uzmanların, siyasetçilerin, gazetecilerin görüşlerine yer vermeyi olmazsa olmaz koşul kabul ettik.

İzleyiciler belgeselde, Türk-Ermeni sorununu her yönüyle bulabilecek mi?
Gerek Ermenistan’daki, gerekse Türkiye’deki çekimlerimiz sırasında her iki halkın da birbiri hakkında çok da sağlıklı bilgilere sahip olmadıklarını gördük. Bu bizi iki kimliği sorgulamaya ve tarih sahnesinde ilk olarak ne zaman ve nasıl karşılaştıklarını irdelemeye yönlendirdi. Birlikte yüzyıllarca barış içinde yaşamış iki toplumun, hangi olaylardan sonra bu noktaya geldiğini ve bunda nelerin rol oynadığını, bugün hangi noktada olduğumuzu sorgulamaya çalıştık.

Belgeselle izleyiciye en çok anlatmak istediğiniz gerçekler neydi, bunları yeterince iietebildiğinize inanıyor musunuz?Projenin ön çalışması sırasında ilgili kaynakları okudukça, Türk-Ermeni sorunuyla ilgili çok az şey bildiğimi fark ettim. Projeyi çevremdeki insanlarla paylaştıkça onların da çok yüzeysel bilgilere sahip olduğunu gördüm. Bu kadar önemli bir konu hayatımızda yeterince yer almıyordu. Ermenistan çekimlerini gerçekleştirirken, onların hayatlarındaki en önemli amacın Türklerden 1915 olaylarının intikamını almak olduğuna, Türklere karşı inanılmaz bir nefret beslediklerine tanık oldum. Türkiye’de pek çok insan konudan bihaber olduğu gibi Ermenilerin etkin olarak yürüttükleri propagandadan etkilenenlerin “Biz de pek çok Ermeni’yi öldürmüşüz ama…” gibi söylemleri benimsemiş olduklarını fark ettim. Bunun üzerine, bu konudaki tüm farklı görüşlere yer vererek izleyiciyi tam olarak bilgilendirmeyi hedefledik. Türk kamuoyu kadar, dünya kamuoyunu da bilgilendirmeyi amaçlayan projede, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri ile Genelkurmay Arşivlerinden de çok önemli destek gördük. Belgeselle, olayın soykırım olmadığını gösteren tüm belgeler Türk ve dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışıldı.

NEDEN SOYKIRIM DEGİL

NEDEN SOYKIRIM DEĞİL

Soykırım (genoside), 9 Aralık 1948 tarihli “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nde aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır :

1. Ulusal, ırksal ya da dinsel bir grubun, toptan veya bir bölümünü yok etme niyetiyle, bir grubun üyelerini öldürmek,

2. Bir grubun üyelerine bedensel-ruhsal ağır zarar vermek,

3. Bir grubun yaşamının fiziki çöküşünü sağlayacak ortamı hazırlamak,

4. Bir grubun çocuk sahibi olmasını engellemek,

5. Bir grubun çocuklarının zorla bir başka gruba verilmesini sağlamak.

Osmanlı Devleti’nin Ermenileri ihraç kararının ve uygulamasının, yukarıda tanımı yapılan “soykırım”a uyup uymadığını değerlendirmek gerekmektedir. Osmanlı Devleti, Batılı ülkelerin Ermenilerin topluca katledilecekleri iddialarına karşı 27 Mayıs 1915’te şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “Ermeniler hakkında hükûmetçe alınan tedbirler, sırf memleketin âsâyiş ve inzibatını temin ve muhafaza mecburiyetine müstenittir. Ermeni unsuruna karşı Hükûmetin imhakâr bir siyaset takibetmediği, şimdilik tarafsız bir vaziyette kaldıkları görülen Katolik ve Protestanlara dokunmamış olması göstermektedir…”

1915’te meydana gelen iskân uygulamaları ve bu uygulama sırasında meydana gelen olaylar, yukarıdaki tanıma göre bir soykırım olarak adlandırılabilir mi ? Bu sorunun cevabını vermek için İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi Almanyasının Yahudilere uyguladığı toplu imha hareketiyle, Osmanlı Devleti’nin Ermenilere tehcir uygulamasını karşılaştırmak bizleri doğru sonuca götürecektir. Osmanlı Devleti ihraç ettiği Ermenilere nasıl bir uygulama yapmıştır ? :

1- Osmanlı Devleti, Nazilerin aksine, topraklarında yaşayan Ermenilerin belli bir coğrafyadakilerini nakletmiştir. Nakil, Osmanlı Devleti’ne karşı silaha sarılan Ermeni gruplarını ve onlara lojistik destek verenleri kapsamaktadır (Bkz. Harita 1).

2- Nakledilenler yine Osmanlı sınırları içinde yer alan bir coğrafyaya göç ettirilmiş, göçe tabi tutulanlara, Nazilerin evlere baskın yaparak yaka-paça toplama kamplarına sevk uygulamalarının aksine, göç hazırlığı yapmaları için bir hafta ile 15 gün arasında süre verilmiştir.

3- Göçen Ermenilerin tüm ihtiyaçları (yiyecek, sağlık, bilet temini v.s.) devlet tarafından “Muhacirîn tahsisatı”ndan karşılanmış, bir şehir ve kasabada yaşayan Ermenilerin tümü sürgüne gönderilmemiş, hastalar, yetimler, katolik ve protestan mezhebi mensuplarıyla, zanaat sahipleri ve orduda görev yapanlar tehcir kapsamı dışında tutulmuştur.

4- Göçe tabi tutulanlar, Nazilerin toplama kamplarının aksine, gittikleri yerlerde, devlet tarafından evler yapılması, hayatlarını devam ettirebilmeleri için yerleştirildikleri yerlerin ziraate elverişli olması ve göçmenlerin geldikleri vilâyetlerin belirlenerek, nüfus kayıtlarının çıkarılması karar altına alınmıştır.

5- Nazi kamplarının aksine, hasta göçmenler için kamplarda hastahaneler kurulmuş, göçmenlerin sağlık sorunları ile ilgili olarak çeşitli ülkelerin sağlık ekiplerine kamplarda görev yapmaları için izin verilmiştir. Konsolos raporlarına göre, bu yabancı sağlık mensuplarından bazıları bulaşıcı hastalık nedeniyle ölmüştür.

6- Kimsesiz çocuklar ve yetimler, yetimhanelere ve bazı zengin ailelerin yanına yerleştirilmiş, 1919 yılında geri dönüş izni verilince bu çocuklar yakın akrabalarına teslim edilmiştir.

7- Aşiretlere ve sivil halkın saldırısına karşı kafileleri korumak üzere jandarma görevlendirilmiş, suistimalde bulunan görevli ve halktan kimseler mahkeme edilerek cezalandırılmıştır.

8- Zorunlu göçten kurtulmak için müslümanlığı kabul ettiğini söyleyenlerde göç ettirilmiş, fakat bir müslümanla evlenmiş kadınlar göçten muaf tutulmuştur. Bu gibilere, savaş sonrasında çıkarılan bir yasa ile, istedikleri takdirde eski dinlerine dönebilme imkânı tanınmıştır.

9- Savaş, kuraklık, çekirge istilâsı, seferberlikten dolayı iş yapabilecek hemen bütün erkeklerin silah altına alınması gibi nedenlerle, tarladaki mahsulün kaldırılamamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan yiyecek sıkıntısından dolayı, başta Amerika olmak üzere çeşitli devletlerin yardım kuruluşlarının yardım talepleri kabul edilmiş, bunlar tarafından Suriye’deki Ermenilere yardım edilmiştir (Bkz. Belge 11).

10- Savaşın sona ermesiyle birlikte, devlet tarafından çıkarılan “geri dönüş kanunu” ile göçmenlerin evlerine dönmeleri sağlanmış, Ermeni Patrikhanesi’nin tespitlerine göre 644.900 Ermeni geri dönmüştür (Bkz. Belge 12).

Evet yukarıda bahsedilen Belge 11’i dikkatlice okumamız halinde, zorunlu göçün henüz sona erdiği 3 Şubat 1915 tarihi itibariyle Suriye’de 500 bin Ermeni göçmenin mevcut olduğunu görüyoruz. Bu rakam, aslında bir milyon Ermeninin göç sırasında öldüğünü rapor eden bütün konsolos raporlarını yalanladığı gibi, Osmanlı Devleti’nin, muhtaç göçmenlere yardım için uluslararası kuruluşlara kamp kapılarını açtığını, dolayısıyla sadece Suriye’de 486 bin kişiye yardım edilmesine izin vermek suretiyle, Ermenileri imha düşüncesinde olmadığını ispat ediyor. Buna bağlı olarak, göç bölgelerindeki Ermenilerin belli bir kesiminin zorunlu göç kapsamına alınması, diğerlerinin evlerinde bırakılması, “etnik temizlik” veya “soykırım” iddialarını tümüyle ortadan kaldırıyor. Nitekim özellikle ülkenin İstanbul, Bursa, Kütahya, Edirne gibi savaş mühimmatının sevkedildiği bölgelerin dışında bulunan şehirlerinden, terör mensupları hariç, kimsenin zorunlu göçe tabi tutulmadığı yabancı ve Osmanlı belgelerinde yer alıyor. Ayrıca göç kapsamındakilerin topluca imha edilmesi gibi bir art niyetin olmadığını, göç edeceklere hazırlanmaları için süre verilmesi de gösteriyor. Hele hele göçe tabi tutulanların, gittikleri yerlerde, geldikleri şehirler de belirtilmek suretiyle, nüfus defterlerine kaydedilmelerinin emredilmesi, hayatlarını devam ettirebilmeleri için ziraate uygun bölgelere yerleştirilmelerinin istenmesi, imha düşüncesiyle bağdaşmıyor.

Bütün bu saydıklarımızla, Nazi Almanyası’nda Yahudilere uygulanananlar arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. Bu durumda 1915’te cereyan eden olayların soykırım olarak tanımlanması mümkün değildir. Nitekim soykırım olduğunu iddia edenler, bugüne kadar “soykırım”ı ispat edecek bir belge sunamamışlardır. Tezlerini kuvvetlendirebilmek için, Talat Paşa’ya atfedilen sahte telgraflar ortaya atmışlardır. Ancak bu telgraflar üzerinde yapılan incelemede, telgraflar üzerinde Osmanlı bürokrasisinin mutad işlem kayıtlarının bulunmadığı, telgrafın gönderildiği iddia edilen valinin, o tarihte o vilâyette valilik yapmadığı, her Osmanlı belgesinin en üstünde yer alan besmeleye farklı şekilde yer verildiği ve en önemlisi de Talat Paşa’nın imzasının sahte olduğu ortaya çıkmıştır.

Soykırım iddiasında bulunanların en önemli açıklarından biri de, 1915’ten itibaren öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısının sürekli yükseltildiğidir. 600 binlerden başlayan rakamlar, günümüzde 1,5 milyona çıkarılmıştır. Halbuki, o tarihlerde yabancı devletlerce yapılan nüfus tespitlerinde, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilerin toplam nüfusu ortalama 1,5 milyon olarak gösterilmekte, hattâ Ermeni Patrikhanesi bile 1,915,000 rakamını vermekteydi. Nitekim güvenilir olarak bulunan Patrik Malachia Ormanian da Ermeni nüfusunu 1,895,400 olarak vermektedir. Bu durumda ancak 400 bin Osmanlı Ermenisinin hayatta kalması gerekirdi. Aşağıdaki cetvelde, çeşitli kaynaklarda belirlenen Ermeni nüfusu görülmektedir :

Kaynağın Yılı Yazarı Osmanlı Ermenileri

1892 Vital Cuinet 1.475.011
1896 Felix Weber 1.000.000
1901 H. F. B. Lynch 1.325.246
1901 Lodovic de Constenson 1.383.779
1910 Encyclopedia Britannica 1.500.000
1913 Ermeni Patrikhanesi 1.915.651
1913 Lodovic de Constenson 1.400.000
1914 Daniel Panzac 1.5-1.600.000
1914 Justin McCarthy 1.698.303
1914 Osmanlı nüfus sayımı 1.229.007
1914 Stanford J. Shaw 1.294.851
1914 David Magie 1.479.000
1919 Dr. Lepsius 1.500.000
1923 Claire Price 1.500.000
1923 E. Alexander Powell 1.500.000

Oysa ki, 1919 yılı itibariyle, Osmanlı topraklarından diğer ülkelere gerçekleşen göçlere rağmen, Amerikan arşiv belgelerinde bulunan ve Ermeni Patrikhanesi’nce, diğer ülkelere göçenler hariç, sadece Anadolu’daki evlerine geri dönenler 644,900 olarak verilmekte, bütün dünyadaki Osmanlı Ermenilerinin sayısı ise 1,200,000 olarak gösterilmektedir. Bu durumda 1,5 milyon Ermeninin öldüğünü iddia edenlere şu soru sorulabilir. Ölen Ermenilerin toplu mezarları nerededir ? Zira her bir toplu mezarda 500 kişi olsa, 3,000 toplu mezar olması gerekirdi ki, Anadolu’nun her kazma vurulan yerinden toplu mezar çıkardı.

Son olarak, savaşın sone ermesinden ve İstanbul’un İtilâf devletlerinin eline geçmesinden sonra, katliam iddialarına karşı Osmanlı Devleti, dört tarafsız ülkeye resmen başvurarak konuyu araştırmak için ikişer hukukçu talep etmiştir. İyi niyetle yapılmış bu talep, başvuru yapılan İspanya, Hollanda, Danimarka ve İsveç tarafından reddedilmiştir. Aslında bu durum, o dönemde dahi sorunun siyasî olduğunu ve çözümün istenmediğini ortaya koymaktadır.

ERMENİ YASA TASARISI III

Komisyon, “Sevr Barış Antlaşması’nın 230. maddesinin hükümlerinin, 1915’teki İttifak Devletleri beyannamesiyle uyum içinde…Türk topraklarında Ermeni veya Rum asıllı Türk vatandaşlarına karşı işlenmiş suçları” kapsadığını belirtiyordu. Bu nedenle, bu madde, Tokyo ve Nuremberg sözleşmelerinin 6c ve 5c maddelerine göre “insanlığa karşı suçlar” kategorilerinden birine örnek teşkil etmektedir.

Önceki maddede açıklandığı gibi Nuremberg mahkemeleri, II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlar için mağlup hükümetleri cezalandırmak üzere Müttefik devletler tarafından kurulmuştur. Bu mahkemelerin davaları “soykırım davaları” değildir. Dolayısıyla Nuremberg ve Tokyo Sözleşmelerinin 6c ve 5c Maddesi Ermeni tezleri açısından asla emsal oluşturamaz.

8 Nisan 1975’te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (148) ile “Bu yılın 24 Nisan’ı ‘insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü’ olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, Özellikle de Ermenilerin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir” denmiştir.

Ne yazık ki Ermeni propagandalarının etkisiyle alınan bu karar gereği ABD Başkanları I. Dünya Savaşında çeşitli sebeplerle ölen Osmanlı vatandaşlarını etnik ve dini bakımdan ayrıma tutmakta ve sadece Ermeni ölüler için anma gününde konuşma yapmaktadır. Ölüleri dinleri ve etnik kökenleri nedeniyle siyaset konusu yapmak medeni insanlara ve ülkelere yakışmasa gerektir. Kaldı ki ABD Başkanları soykırım sözcüğüne bugüne kadar konuşmalarında yer vermemişlerdir. Bu isabetli bir yaklaşım tarzıdır, çünkü olayların hangi şartlarda yaşandığını konu alan “Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917” adlı çalışmamızda, açık bir şekilde sevk ve iskanın sistematik, planlı bir yok etme planının uygulaması olmadığı kanıtlanmıştır. Bu çalışmamız özellikle konsolos ve misyoner raporlarına dayanmaktadır.

Başkan Ronald Reagan 22 Nisan 1981 tarihli 4838 no’lu kamuoyu açıklamasında kısmen, Ermeni soykırımı, Kamboçya soykırımı ve Yahudi soykırımından çıkarılan derslerin asla unutulmaması gerektiğini” belirtti.

Ermenilerin ABD’de güçlü bir lobi faaliyeti olduğu bilinmektedir. Ayrıca Boston ve Massachusetts ve California Eyaletlerinde çok sayıda Ermeni yaşıyor olması buradaki senatörleri Ermeni tezlerine sıcak bakmaya yöneltmektedir. Başkanlar da politikacılardan farksızdır ve seçmen kitlelerinin taleplerini göz ardı edemezler. Üstelik Ronald Reagan’ın konuşma yazarı Ermeni asıllı bir ABD vatandaşıdır. Bu yüzden Ronald Reagan’ın kişisel olarak soykırıma inandığını belirtmesi sürpriz teşkil etmez.

10 Eylül 1984’te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (247) ile “Bu yılın 24 Nisan’ı ‘insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü’ olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, özellikle de 1,5 milyon Ermeni’nin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir” denmiştir

Böyle bir karar alınmış olsa bile ABD Başkanı bu talep doğrultusunda 24 Nisan gününü “Ermeni soykırım günü” olarak kabul etmeyi ve anmayı reddetmiştir. Temsilciler Meclisinin kararı elbette siyasi nitelikli bir karardır ve doğru olup olmaması çok az imza sahibini ilgilendirmektedir.

1985 yılı Ağustos ayında, ABD Ayrımcılığı Önleme ve Azınlıkları Koruma Alt Komisyonu 14/1 oyla, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve cezalandırılması Sorunu” adlı bir çalışma raporunu kabul etti. Bu raporda “Nazi sapkınlığı 20. yüzyıldaki tek soykırım olayı değildir. Diğer örnekler arasında “1915-1916’da Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenileri katliamı” gösterilebilecek örnekler arasına girebilir, deniyordu.

Tasarının en ciddi yalanı ise BM İnsan Hakları Komitesinin bir raporunun 1915-1916 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından katledilmesini kabul ettiğine dair bir raporu kabul ettiğidir. Mr. Whitaker raporu olarak hazırlayanın adıyla anılan bu rapor alt komitede kabul edilmemiştir. Tam tersine komite raporu teslim almayı “alındı” sözcüğünü taslaktan silerek (Dosya E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Sub.2/1985/57; Para.57) reddetmiş, bunun yerine “not alındı” şeklinde özel rapora (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Sub.2/1985/57 sayfa 99. para 1). Maalesef bu kuyruklu yalan bilimsel toplantılarda bile karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca taslak 10 leyhte, 6 karşı ve 6 çekimser oy ile İnsan Hakları Komitesine sunulmamıştır. Diplomatik ve hukuki açıdan bakıldığında Mr. Whitaker raporu kabul edilmemiş “not” edilmiş ve daha yüksek karar organına transferi reddedilmiştir.

Bu raporda “Birtakım tanık ve bağımsız otoritelerin söylediklerine göre Ermeni nüfusunun muhtemelen yarısından fazlasını teşkil eden 1 milyon kişi öldürülmüş ya da ölümcül koşullarda tehcir edilmiştir” deniyordu. Bu durumu, ABD, Almanya ve İngiltere arşivlerindeki ve Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki Almanya’nın o dönemki diplomatları da dahil raporları doğrulamaktadır.

Mr. Whitaker’in raporunun Ermeni tarihçilerin görüşleri doğrultusunda hazırlandığı açıktır. Nitekim alt komite toplantısına ABD temsilcisi Mr. Carey bile “bütün mevcut kaynakların dikkate alınmadığı ve bu sorun titiz bir şekilde derinlemesine incelenmemiştir….Soykırım sorunu yeterince titizlikle ele alınmamıştır”. Aynı komitedeki toplantı da Fransa temsilcisi Mr. Joinet “Mr. Whitaker’in raporu hakkındaki tartışma aslında tarih hakkında bir tartışmadır” demiştir. Nitekim 1. madde hakkındaki yorumumuzda bir milyon rakamının bir duyumdan ibaret olduğu ve tehcirin ilk günlerinde gündeme geldiği belirtilmiştir.

ABD Soykırımı Anma Konseyi (bağımsız bir federal teşekkül) oybirliğiyle 30 Nisan 1981’de kendi müzelerinde Ermeni soykırımına yer vermeyi kararlaştırdı ve o günden beri de yer vermektedir.

Müze yetkililerinin Ermeni propagandası ve baskısı altında aldığı bu karar “soykırım tezini” güçlendiren veya realiteye dönüştüren bir karar olarak değerlendirilemez.

ABD Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi’nce 1993’te ortaya konan, Ermeni soykırımıyla ilgili eldeki dokümanların muğlak olduğuna ilişkin iddia ABD’nin uzun dönem politikasına uymayacağı gerekçesiyle geri çekildi.

Türk tarafının tarihi olaylar hakkındaki görüşleri alınmadan alınan her karar gibi bu kararın da bağlayıcılığı yoktur. Bu ve benzeri kararlar Ermeni tarihçilerin ortaya koyduğu veriler ışığında alınmaktadır.

5 Haziran 1996’da Temsilciler Meclisi yabancı yardımlar ve uluslararası dış ticaretle ilgili 3540 kanunda değişiklik yaparak, Türkiye Hükümeti’nin Ermeni soykırımını tanıyıp kurbanlarını onurlandırıncaya kadar Türkiye’ye yapılan yardımlarda 3 milyon dolarlık bir kesinti yapılması kararlaştırıldı.

Yine bu karar da, Ermeni propaganda faaliyetlerinin Temsilciler Meclisinde etkili lobisi sayesinde alınmıştır. Politikacılar maalesef gerçeklerle ilgilenmemekte, çok az bilgi sahip oldukları konularda bile oy kaygısıyla yanlı hareket edebilmektedirler. Zaten Türkiye de soykırımı tanıma şartı getiren hiçbir yardımı kabul etmeyecek kadar bu konuda kesin politika sahibidir.

Başkan William Jefferson Clinton 24 Nisan 1998’de “Bu sene geçmişte de olduğu gibi Amerikan Ermenilerini tarihin en üzgün bölümlerinden biri olarak anacağız. Bu anma, yurdundan edilmeler ve 1,5 milyon Ermeni için yapılacaktır” demişti.

Görüldüğü gibi Başkan Clinton katliam ve tehcirden söz etmekte ama yaşanan trajediyi “soykırım” olarak tanımlamamaktadır. Soykırım hukuki çerçevesi çizilmiş bir suçtur ve 1948 BM Sözleşmesi ile koşulları ortaya konulmuştur. Başkan Clinton hukuki bakımdan Ermenilerin yaşadıklarını soykırım olarak açıklayan her hangi bir karar olmadığının farkında olarak “soykırım” sözcüğünü kullanmamaktadır. Kaldı ki katliam ile soykırım hukuken çok farklı kelimelerdir. Katliam her zaman her toplumda görülebilecek adi vakalardır.

Başkan George W. Bush ise 24 Nisan 2004’te “Bugün 20. yüzyılın en korkunç trajedilerinden birinin anılmasına ara vereceğiz. 1,5 milyon Ermeni’nin sürülerek öldürülmesini hatırlamak amacıyla saygı duruşundayız” dedi.

Yine burada da yaşananlar trajedi olarak nitelendirilmektedir. Savaşın kurbanları karşısında saygı duruşuna geçmek her insanın insanlık görevidir. Ermeni tasarısının başlangıcından beri iddia ettiği ise olayları soykırım olarak nitelendirilmiş göstermeye çalışmaktadır. ABD Başkanlarının bile hukuken olayları “soykırım” olarak tanımamış olmaları aslında bu tasarının başından beri çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

Ermeni soykırımının uluslararası alanlarda tanınıp kabul edilmesine rağmen yerli ve uluslararası otoritelerin soykırımı cezalandırmadaki başarısızlıkları benzeri soykırımların olmasına ve gelecekte de olabilmesine bir nedendir ve Ermeni soykırımını tanımak gelecekte soykırımın önlenmesi için tek çözümdür.

Maalesef bunu söyleyenler 26 Şubat 1992’de Hocalı’da bir katliam yapmış, 180.000 Azeri’yi Karabağ ve çevresinden tehcir etmiş ve Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ederek bir milyondan fazla insanı “kaçgın” durumuna düşürmüştür. Bu insanlar hala “ölecek bir vatanımız bile yok” diyerek sefil şartlarda kendilerine hükümet tarafından tahsis edilen gayri sıhhi evlerde günlük 30 dolarla yaşamaya çalışmaktadırlar. Azerbaycanlılar kendilerine yapılan muameleyi bir soykırım olarak nitelendirmektedirler. Demek ki kendilerine soykırım yapıldığını iddia edenler bile soykırım yapabilmektedirler. Bu haliyle tasarının Ermenilerin yaptığı mezalime ve Hocalı katliamına engel olmamış olması düşündürücüdür.

ERMENİ YASA TASARISI I

Ermeni Yasa Tasarısı’nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar

Eylül 2000 yılından beri ısıtılıp ısıtılıp Amerikan kongresine getirilen “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı” bu defa Demokrat Kongre başkanı Nancy Pelosi sayesinde geçecek kaygısı Türkiye’de hakimdir. Aslında tasarının geçip geçmemesinin birkaç açıdan önemli olmadığı kanaatindeyim. Birincisi, zaten benzeri karar tasarıları Eyalet Parlamentolarında kabul edilmiştir. ANCA’nın resmi sitesine göre şu an 42 Eyalette Ermeni soykırımı kabul edilmiş durumda. Gerçi bu sayı abartılıdır gerçek rakam 32 kadardır ama bunun da önemi yoktur. Nasıl olsa önümüzdeki yıl içinde hedeflenen sayıya ulaşmaları mümkündür. İkincisi, tasarının yaptırım gücü yoktur. ABD Başkanından 24 Nisan günü 1,5 milyon Ermeninin öldürüldüğünü ifade etmesi istenmektedir. Bu güne kadar Amerika’nın Cumhuriyetçi veya Demokrat başkanları 24 Nisan konuşmalarında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmeden aynı anlama gelebilecek sözler sarf ettiler. Ancak bu söylediklerimizden Türkiye’nin tasarıyı engellemek için mücadelesine son vermesi anlamı çıkarılmamalıdır. Elbette Türkiye var gücüyle hakkındaki bu son derece haksız, ahlaksız ve karalayıcı tasarıyı engellemek ve Türk milletinin sonsuza dek “soykırımcı” olarak damgalanmasının önüne geçmek için mücadele edecektir. Aksi takdirde diasporadaki Türk çocukları okul kitaplarında katil olarak ilan edilmenin ezikliği ile bulundukları ülkelerde asosyal bir kişilik geliştireceklerdir.
Diğer taraftan Alt Temsilciler komitesine sunulan söz konusu tasarı tarihi açıdan gayri ciddi ve maddi hatalarla doludur. Gerekçeler özensiz ve bu senatörler ne versek kabul eder mantığı ile hazırlanmıştır. Tasarı, Başkan’ın ABD dış politikalarını, insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşiv kayıtlarının ortaya koyduğu Ermeni soykırımı gibi konulara daha duyarlı bir şekilde yürütülmesini temin etme çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yine Başkan’dan 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini talep etmektedir. Bu çağrı, doğal olarak Türkiye ABD arasındaki ilişkileri etkilemeye yöneliktir. Bu bakımdan yaptırım gücü olmamakla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde yürütülmesine pürüz getireceği için önemlidir. Çünkü bu tasarıda önceki tasarıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti soykırımdan sorumlu tutulmaktadır. Halbuki önceki tasarının politika deklarasyonu kısmında üçüncü bir madde vardı ve burada soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırım yapmadığı açıkça belirtiliyordu. Belki daha da önemli olan, tasarı kabul edildiği takdirde ABD’de Türk imajının çok olumsuz bir şekilde etkileneceğidir. Bu da iki ülkenin ticari ve kültürel ilişkilerinde önümüzdeki yıllarda önemli bir kambur oluşturacaktır. Bu yüzden tasarının doğruları yansıtmadığı Amerikan kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu amaçla, tasarının maddelerindeki maddi hatalar aşağıda değerlendirilmektedir.
Ermeni soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni’nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.

Bu maddede sözde soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1915-1923 yılında gerçekleştirildiği, 2 milyon Ermeni’nin sürgüne gönderilerek 1,5 milyon kadın, çocuk ve erkeğin ölümüne sebep olunduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca hayatta kalan 500.000 Ermeni’nin evlerinden çıkarılmak suretiyle Anadolu’daki 2500 yıllık Ermeni varlığının sona erdirildiği öne sürülmektedir. Halbuki 1923 yılında Osmanlı Devleti artık tarih sahnesinde yoktur. Başta V. Dadrian ve pek çok diğer Ermeni araştırmacı da 1915-1916 yıllarında 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü ve sözde soykırımın gerçekleştiğini iddia ettiği bilinmektedir. O halde neden tarihin 1923’e kadar uzatıldığı sorusu akla gelmektedir. Muhtemelen Ermeni lobileri tarihi bu aralıklarda tutmak suretiyle, Türkiye’nin reddi miras yoluyla cezasız kalmasının önüne geçmeyi planlamakta ve T.C. devletini de karalamaktadırlar. Diğer taraftan öldürüldüğü veya hayatta kaldığı belirtilen Ermeni sayısı hakkında tasarıda yer alan rakamlar abartılı ve yanlıştır. 1914 Ermeni nüfusunun tahminlere göre 1.400.000-1.700.000 arasında olduğu artık bir çok bağımsız araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Dr. Johannes Lepsius-ki pro Ermeni bir papaz ve yazardır- Patrikhanenin verdiği rakamların üzerini çizerek 1.845.450 rakamını yazmıştır (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, s. 308). 2 milyon nüfus rakamı ise hiçbir kaynakta geçmemektedir. (Bkz. H. Özdemir ve diğ. Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara, 2004, s. 49-50). 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü de bir efsanedir. Bu efsane 24 Temmuz 1915 tarihinde (yani tehcirin resmen 44. günü) Harput Amerikan konsolosu Leslie Davis’in raporunda “ne kadar Ermeni’nin öldürüldüğünü söylemek imkansızdır, fakat sayının bir milyondan az olmadığı tahmin edilebilir” demesiyle başlamıştır (NARA 867.4016/269) Kaldı ki Ermenilerin teorisyeni Dadrian bile 1 milyon hayatta kalan Ermeni’den bahsetmekte ve kayıpları da 1.1 milyon olarak pek çok yayınında beyan etmektedir. 1919 Paris görüşmelerinde Bogos Nubar Paşa yaklaşık 600-700 bin Ermeni’nin tehcir edildiğini belirtmektedir. Ayrıca Patrikhane savaş sonunda Anadolu’daki toplam Ermeni sayısını en az 644.000 olarak vermektedir. Cemiyet-i Akvam 1922 yılında dünyadaki Türkiye Ermeni sayısını 817.873 olarak açıklamaktadır. Üstelik aynı belgeye göre Müslüman olan veya Türkiye’de kalan 281.000 Ermeni bu rakama dahil değildir. (NARA 867.4016/816) O halde nasıl 1.5 milyon Ermeni öldürülmüş olabilir. Kaldı ki savaş sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından İngiltere ve Fransa büyükelçilerine gönderilen bir memorandumda 1914-1918 arasında “200.000 Ermenin canlı canlı gömüldüğü veya Van Gölü, Fırat ve Karadeniz’de boğularak öldürüldüğü” iddia edilmektedir. Bu memorandum, Paris Barış görüşmeleri öncesinde Amerikan delegasyonuna verilen bir rapora “Report Presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission on the Responsibility of the Authors of the war and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919) da aynen yansımıştır.Demek ki 1919’da Ermeni Patrikhanesi de Ermeni kayıp sayısını 200 bin olarak tahmin etmektedir.

24 Mayıs 1915 Müttefik Kuvvetler; İngiltere, Fransa ve Rusya ilk kez açıkça bir başka hükümeti “insanlığa karşı suç” işlemekle itham eden ortak bir bildiri yayınladı.

Tasarının 2. maddesinde 24 Mayıs 1915 tarihindeki Müttefik deklarasyonuna yer verilerek güya Osmanlı devletinin sürgünden önce uyarılmasına rağmen etnik temizlik yaptığı ileri sürülmekte ve bu şekilde devletin planlı ve sistematik bir operasyon ile Ermenileri imha ettiği fikri uyandırılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu deklarasyon yayınlanmıştır ama yayınlayanlar o tarihte Osmanlı’yı parçalamak için gizli anlaşmalar yapan devletlerdir. Ayrıca deklarasyonu yayınlayan Rusya o tarihlerde ülkesindeki Yahudilere karşı katliam yapmaktaydı. İngiltere ise Alman kökenli isyancı vatandaşlarını sınır dışı etmekte yada toplama kamplarına göndermekteydi. Ayrıca belirtilmelidir ki, deklarasyonda bahsedilen iddialar Ermeni siyasi partilerinin görüşlerine dayanmakta ve tarih 20 Mayıs 1915’de Rusların Van şehrini tamamen işgal etmesi ve Ermenilerin Müslümanları kılıçtan geçirdiği bir dönemdir.

Bu ortak bildiride, “Müttefik Kuvvetler’in, bu suç için Osmanlı Devletinin tüm üyelerini ve yanında bu katliamlara bulaşmış işbirlikçilerini de bizzat sorumlu tutacağını açık açık Bab-ı Ali’ye beyan eder” deniliyordu.

Yukarıda ifade edildiği gibi bu Müttefiklerin bir propaganda faaliyetidir. Nitekim Osmanlı Devleti verdiği cevapta, Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı katliam yapıldığı kesinlikle yalandır demiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun cevabında çok ilginç bir detay da vardır: Bu iftiraların kaynağı Romanya ve Bulgaristan’da bulunan İngiltere ve Rusya konsoloslarıdır. Gerçekten de Taşnaksutyun Siyasi propaganda büroları da bu iki ülke başkentindeydi ve Mavi Kitap’taki pek çok katliam haberiyle ilgili raporlarda bu bürolardan çıkmıştır.

I. Dünya Savaşı sonrası Türk hükümeti, Ermeni soykırımının “organizasyonu ve uygulamasında” ve “Ermenilerin katliamı ve imhasında” yer almış bulunan üst düzey yöneticileri suçladı.

Tasarının 4. maddesi savaş sonrasında Osmanlı’nın suçu mahkemelerinde kabul ettiğini ve soykırım sanıklarının tutuklu olanlarını mahkum ettiğini iddia etmektedir. Ünlü Amerikan tarihçisi Justin McCarthy bu mahkemeleri “kanguru mahkemeleri” olarak değerlendirmekte, mahkemelerin işgalci müttefiklerin kukla yönetimi tarafından kurulduğunu hatırlatmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Caltorphe Londra’ya yazdığı bir raporda yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü ve hem Türk hem de kendi hükümetlerinin itibarını zedelediğini belirtmiştir. (FO 371/4174/118377) Ferudun Ata adlı bir tarihçi tarafından hazırlanan İşgal İstanbulu’nda Tehcir Yargılamaları, Ankara 2005 adlı eserde ifade edildiğine göre, dönemin hükümeti, Paris Barış Konferansı’nda daha uygun koşullar elde etmek ve muhalifi olduğu İttihat ve Terakki Milletvekillerinden intikam almak için mahkemeleri kurmuştur. Mahkemeler de sorgular da düzmecedir. Yalancı şahitler, sanıklar aleyhine ifade vermeye zorlanmıştır. Örneğin Yozgat tehcir davasından sanık olan Jandarma komutanı Binbaşı Tevfik aleyhine ifade veren kunduracı Artolos ücret karşılığı ifade vermesi için İstanbul’a getirilmiş, daha sonra aynı kişi Dr. Ata’nın tespitine göre Müslüman olmuş Rifat adıyla komisyona ifade vermiştir. Dr. Ata’nın eseri bunun gibi yalancı tanık ifadelerini deşifre etmektedir. Tanıklar lehine ifade veren kimse mahkemeye çıkarılmamıştır. Mahkeme başkanları yalan şahitleri bazen ortaya çıkarmalarına rağmen asla cezai işleme baş vurmamışlardır. Dr. Ata şahitlerin İngiliz Yüksek Komiserliğinde oluşturulan “Ermeni-Rum Şubesi”nde eğitilerek mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir. Tevfik Paşa hükümeti döneminde mahkeme kararlarının temyizi için açılan davaların büyük bir çoğunluğu da bozulmuştur. Temyiz sonucu kararı bozulanlar arasında maalesef idam edilen Nusret Bey’in davası da vardır. Öte yandan İngiliz Komiseri Amiral Caltorphe da bu mahkemelerin Müttefik güçler için utanç verici olduğunu rapor etmiştir (FO 371/4173/61185’den naklen Gunther Lewy) 4. Nisan 1919’da ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck, “ yaygın bir şekilde, [yargılamaların] çoğunun kişisel intikam saikiyle veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna inandığını” rapor etmiştir. (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448) Kaldı ki haksız yargılamalarla bu kararların alınmasına yardımcı olan İngiltere, 144 İttihatçı ileri gelen mahkumu benzeri suçlamalarla Malta’ya götürmüş ama haklarında somut delil bulamadığı için mahkemeye çıkarmamıştır.

Jön Türk Rejiminin (İttihat ve Terakki Partisi) yetkilileri, kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerinde, Ermeni halkına karşı katliamlar organize etme, uygulama suçlamasıyla yargılanarak mahkum edildiler.

Dr. Feridun Ata’nın yukarıda işaret ettiğimiz tespitleri dışında, Justin McCarthy, Gunter Lewy gibi tarihçiler bu mahkemelerin güvenilir olmadığını, sanıklar aleyhine şahitlik yapanların sorgulamalarının yasal zeminde yapılmadığını, savunmalarının dikkate alınmadığını, mahkeme başkanlarının savcı gibi hareket ettiğini, sanığa savunma hakkının usule uygun olarak verilmediğini belirtmişlerdir. Lewy’nin de belirttiği gibi yargılamalar boyunca mahkeme hiçbir tanık dinlememiş ve hükümler tamamıyla savunmanın yanıtı dikkate alınmadan yalan şahitlerin ifadelerine dayanılarak verilmiştir. ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck Yozgat mahkemesindeki sanıkların “anonim mahkeme kayıtlarına” dayanılarak yargılanmalarını onaylamadığını ifade etmiştir. (NARA 867.00/81’den naklen Gunther Lewy). Ayrıca mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu görevlerini suiistimal ve askeri emre itaatsizlik gibi suçlardan mahkum olmuşlardır.

(6) Ermeni soykırımının başta gelen organizatörleri olan Harbiye (Savaş) Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat ve Donanma Bakanı Cemal işledikleri suçlardan dolayı idama mahkum oldular, ancak mahkemelerin kararları uygulanmadı.

İşgal İstanbul’undaki olağanüstü mahkemelerde Enver, Talat ve Cemal gıyaplarında yargılanmışlar ve idama mahkum edilmişlerdir. Ancak tasarı metninde ima edildiği gibi bu üç kişi, “Ermeni halkına karşı katliamlar organize etmek ve uygulamak”tan değil, ülkeyi korkunç bir savaşa sokmak gibi siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmişlerdir. Ayrıca not etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya savaşında en etkili bu üç kişisinin mahkemeleri firarda oldukları için gıyaben yapılmış, mahkemelerinde hiçbir somut delil gösterilmeden mahkumiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla bu sanıklara verilen cezanın infaz edilmemesi ihmal veya işlenen suça kayıtsız kalmakla alakalı değildir. Üstelik Cemal Paşa Suriye’deki kamplarda Ermenilere yaptığı yardımlar dolayısıyla Ermenilerin bile takdirini kazanmış, Lepsius bile onun yardımlarını övmüştür. Sonuçta, bu üç tarihi şahsiyet firar ettikleri ülkelerde Nemesis adlı gizli bir Ermeni terör örgütünün tetikçileri tarafından öldürülmüşlerdir. Üstelik bu örgüt, mahkemelerde suçlu bulunmayan Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi gibi devlet görevlilerini de yargısız infaza tabi tutarak öldürmüştür.

Ermeni soykırımı ve bu adlî başarısızlıklar, Avusturya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Vatikan ve diğer birçok ülkenin ulusal arşivlerinde yer alan karşı konulamaz delillerle belgelenmiştir. Bu belgelerdeki sayısız kanıt, bu gerçekleri, bu olayları ve bu sonuçları doğruluyor.

Tasarının 7. maddesinde Avusturya, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD arşivlerinde yeterli arşiv belgesinin soykırımı ispat için mevcut bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak tarafımdan Amerikan arşivlerindeki bütün malzeme görülmüş ve didik didik edilmiş olmasına rağmen somut olarak kişiler hakkında kullanılabilecek nitelikli belgelerin sayısının çok az olduğu tespit edilmiştir. Ölümlere veya katliamlara doğrudan tanıklık edenlerin ifadelerini içeren belge sayısı çok azdır. Tanık ve konsolos raporlarında sözü edilen hemen bütün katliam bilgileri duyumlara dayanmaktadır. Belgelerin önemli bir kısmı da Patrikhane ve Taşnak siyasi propaganda bürolarının deklarasyonlarından ibarettir. Nitekim Malta’da tutuklu bulunan 144 Türk hakkında Amerikan arşivlerinde yapılan araştırma sonucunda hiçbir somut veriye ulaşılamamış ve R.G. Craigie, Lord George Curzon’a yazdığı 13 Temmuz 1922 tarihli yazıda delil teşkil edebilecek somut bir bilgiye ulaşamadığını belirtmiştir. Bu yüzden olsa gerek Türk Hükümeti tarafından resmen Ermenistan Cumhuriyetine önerilen ortak bir tarih komisyonu kurulması ve çalışma sonuçlarının her iki tarafça kabul edilmesi teklifi reddedilmektedir.

ABD Ulusal Arşivleri, Ermeni soykırımı İle ilgili çok kapsamlı ve doğru belgeleri bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 59. kayıt grubu altındaki 867.00 ve 867.40 numaralı dosyalar kamuoyu ve ilgili kuruluşların kullanımına büyük ölçüde açıktır.

Amerikan arşivlerinde bulunan belgeler çeşitli tasnifler altında toplanmıştır. Ermenilerin genelde iddialarını dayanak olarak kullandıkları koleksiyon “Dışişleri Bakanlığı Belgeleri” ve özellikle de “Türkiye’nin İçişleri”dir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu Morgenthau’nun iki Ermeni tercümanının yorumuyla derlenmiştir. Ermeni siyasi propaganda bürolarının hazırladığı sahte tanık ifadeleri söz konusu raporlara girmiştir. Bununla birlikte özellikle konsolos raporlarındaki duyumlarla ilgili satırlar göz ardı edilerek bu belgeler okunduğunda tehcir operasyonun olumlu tarafları hakkında çok değerli bilgiler içerdikleri görülecektir. Mesela Halep’te bulunan J. Jackson’ın raporlarında Halep’e ulaşan Ermenilerin sayısının 500.000’lere ulaştığı, bunların kent içinde ve dışında evlere, köylere ve kamplara yerleştirildikleri, Cemal Paşa’nın yaptığı yiyecek yardımları, kampların yönetimi ve gelenlerin din, mezhep ve ulaşım vasıta çeşitlerine göre tasniflerinin yapıldığı görülmektedir.

1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, aralarında Osmanlı İmparatorluğumun müttefiklerinin de yer aldığı çeşitli ülkelerin resmi görevlilerinin Ermeni soykırımına ilişkin protestolarını organize etti ve başını çekti.

Madde 9-10. da Morgenthau’nun kitabını soykırım iddialarını desteklemek için kullanmak bilimsel açıdan kınanacak bir durumdur. Amerikalı tarihçi Heath Lowry, Morgenthau’nun Hikayesi adını verdiği kitabında büyükelçinin iki Ermeni tercümanının raporları nasıl tahrif ettiklerini delilleriyle göstermiştir. Kaldı ki Morgenthau’nun eseri yerine onun Dışişleri Bakanlığına göndermiş olduğu raporların aslını kullanmak daha doğru ve bilimsel metotlara uygun bir yaklaşımdır. Diğer taraftan Morgenthau Anadolu’ya ayak basmış bile değildir ve kendisi fazlasıyla Ermenilerin davasına angaje olmuş bir kişidir. Kendisinden sonra İstanbul’da görev yapan Amiral Bristol de raporlarında Morgenthau’yu taraf olmakla ve katliam haberlerini abartılı olarak bildirmekle suçlamıştır. Morgenthau’nun eserinin 1918 yılında Paris Barış Konferansında Ermenistan delegasyonunun devlet kurma taleplerini desteklemek üzere yazılmış bir propaganda eseri olduğu kanaati bilim çevrelerinde hakimdir.
Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı’na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını “bir ırkın imha kampanyası” olarak açıkladı ve kendisine 16 Temmuz 1915’te Dışişleri Bakanı Robert Lansing tarafından “Bakanlık, Ermeni zulmünü durdurmak için (yürüttüğünüz)….prosedürünüzü onaylıyor” şeklinde bir talimat verildi.

Morgenthau’nun raporunda geçen bu tür ifadeler onun tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian’ın ne kadar etkisinde kaldığını göstermektedir. Morgenthau’nun bu tespitlerini yaptığı günlerde henüz pek çok ilde sevk ve iskan faaliyeti ya başlamamış ya da birkaç hafta önce başlamıştır. Unutulmamalıdır ki Erzurum dışında pek çok doğu vilayetinden sevk 1Temmuz 1915 sonrasında başlamıştır. Harput’tan sevkıyat 4 Temmuz’da Elazığ’dan 1 Temmuz’da, Trabzon’dan 1 Temmuz’da ve Yozgat’tan 18 Temmuz’da sevk başlamıştır. Demek ki Morgenthau’nun raporunu kaleme aldığı Temmuz ayı, henüz yaşananları “bir ırkın imha kampanyası” olarak betimlemek için çok erkendir. Bu rapor, olsa olsa büyükelçinin ön yargısını anlamak bakımından uygun olabilir. ABD Dışişleri Bakanlığının söz konusu talimatı, kuşkusuz Büyükelçisinin bakanlığa verdiği raporlar doğrultusundadır. Henüz erken bir tarihte ABD Dışişleri Bakanlığının katliamların bir ırkın imhası boyutunda olduğuna kanaat getirerek bir talimat vermesi zaten mümkün değildir.

OSMANLININ İRLANDAYA YAPTIGI YARDIM

OSMANLI`NIN 5 GEMİYLE İRLANDA`DA BIRAKTIĞI İZ

“Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda Asilzâdeleri, Beyefendileri ve Sâkinleri, Majesteleri tarafından acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz.”

İrlandalılar`ın Osmanlı Sultanı`na Gönderdikleri Teşekkür Mektubu
İrlanda`yı kasıp kavuran kıtlık döneminde, Osmanlı Devleti`nin yaptığı nakdî ve aynî yardımın hatırasına 2006 Mayıs ayında Dublin`e yetmiş mil uzaklıktaki Drogheda şehrinde tören yapılarak, o döneme ait tarihî Belediye Binası`na şükran plâketi asıldı.

Drogheda Şehri`nin
Ayyıldızlı Amblemi
Tarihî bilgi ve belgelere göre iki milyon İrlandalının göç etmesine ve ölümüne sebep olan açlık ve kıtlık felâketi sırasında Sultan Abdülmecid, İrlanda halkına 10.000 Sterlin yardımda bulunmak istediğini bildirir. Fakat kendi topraklarına dâhil bulunan bu bölgeye sadece 2.000 Sterlin vermeyi kararlaştıran İngiltere Kraliçesi Victoria, İstanbul`daki büyükelçisi vasıtasıyla, Sultan`ın teklifine karşı çıkar ve neticede Osmanlı bağışı bin sterline iner. Sultan Abdülmecid bunun üzerine İrlanda`ya tahıl yüklü beş gemi gönderir. Fakat İngilizlerin Dublin Limanı`na sokmadıkları erzak dolu yardım gemileri, yüklerini Drogheda Limanı`na boşaltır (1847). Bu dönemde İngiltere ve kıta Avrupa`sı sanayi devriminin getirdiği refah ve zenginlik içinde oldukları hâlde İrlanda`ya yardım etmezken, Osmanlı`nın hem maddî sıkıntı içerisinde, hem de çok uzak bir coğrafyada olmasına rağmen insanî yardımda bulunması burada dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biridir.

İşte, bu hâdisenin hatırasına 800. kuruluş yıldönümünü kutlayan Drogheda Belediyesi`nce yaptırılan şükran plâketi, 150 yıl önce Türk gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına (şimdiki Westcourt Oteli) çakıldı. Düzenlenen törende konuşan İrlanda Büyükelçimiz Taner Baytok, hâdiseyi The Threshold dergisinde, Thomas P. O`Neill imzasıyla 1957 yılında yayımlanmış yazıdan öğrendiğini söyledi.

Baytok, İrlanda asilzâdelerinin padişaha gönderdikleri ve hâlen Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde muhafaza edilen teşekkür mektubunun da bu Osmanlı yardımını doğruladığını belirtti. Mektupta şöyle deniyordu: “Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda Asilzâdeleri, Beyefendileri ve Sâkinleri, Majesteleri tarafından acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz.”

İrlanda`ya Osmanlı yardımının etkisi öylesine büyük olmuş ki
Şehrin ve ülkenin ünlü futbol klübü Drogheda United`ın simgesinde de ayyıldız kullanılmış.
Drogheda`nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey de, şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran plâketimiz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır, ümidindeyim.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devleti`ne minnettar olduklarını vurguladı.

Büyük İrlanda Kıtlığı
İrlanda Tarihi`nin en önemli olaylarından biri olan İrlanda Açlığı, Büyük Kıtlık veya Patates Kıtlığı diye de adlandırılan İrlanda patatesinin zehirlenmesi sonucu ortaya çıkan büyük afette yaklaşık 1 milyon İrlandalı hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 2 milyon İrlandalı da çoğunlukla Amerika`ya göç ederek ülkeyi terk etmiştir. 1845`te Amerika`dan sızan (veya sızdırılan) zehirli bir mikroskobik mantar olan Phytophtera İnfestans`ın, ülkenin en temel gıda maddesi olan patates ürününün üçte birini yok etmesiyle başlayan kıtlıkda ertesi yılki kayıp yüzde 80-90`lara kadar ulaştı. Aç halkın tohumlukları da yemesi sebebiyle kıtlık 1847`de zirveye ulaştı. İthal tohumların kullanıldığı 1848`deki mahsulde ise patateslerin yarıya yakını heba oldu. 1849`dan itibaren azalmaya geçen felaket 1851`de sona erdi.

Katolik İrlanda, İngiltere tarafından acımasızca sömürülmekteydi. Adanın tarım topraklarının tümü, yaklaşık 10 bin İngiliz`in elinde bulunmaktaydı. Bunlar, bu toprakları 600 bin İrlandalı çiftçiye kiralıyor, aldıkları yüksek rantlarla İngiltere`de Lordlar gibi yaşıyorlardı. Nüfus yoğunlundan ötürü toprak kiraları çok yüksekti. En verimli topraklar İngiltere`ye ihraç edilmek üzere tahıl üretimine ayrılmıştı. Öylesine ki, kıtlığın patladığı 1845`te İngiltere`ye 1 milyon ton tahıl ile 258.000 koyun gönderilmişti. İşçilere ücret ödenmiyor, bunun yerine ücret olarak küçük bir toprak parçası kiralanıyordu. Kiracı çiftçiler ve işçiler, yani 4 milyondan fazla İrlandalı ise tek gıdaları olan patatesi buralarda üretiyorlardı.
Patates Kıtlığı`nın yaşanmasından sonra başlayan ölümler ve göç olaylarından sonra yaklaşık 8 Milyon olan İrlanda nüfusu bir kaç yıl içinde yaklaşık 5 milyona gerilemiş, Amerikaya göç etmek zorunda kalıp bir daha vatanlarına dönemeyen İrlandalılar ise geride pekçok hüzünlü hikaye bırakmışlardı.

Acı Gün Dostu
İngiltere Kraliçesi`nin kendi topraklarına dahil bir bölgeye Osmanlı Devleti tarafından yapılmak istenen nakdî yardımı engellemesi ve yardım miktarını onda bire düşürmesi, ibret verici bir olaydı. Buna karşılık, Osmanlı Sultanı Abdülmecid`in muhtemel siyasi gerilimleri ve ulaşım güçlüklerini de göze alarak 4.000 kilometre uzaklıktaki fakir bir ülkeye tahıl yüklü gemiler göndermesi tarih sayfalarında benzerine rastlanmayacak bir alicenaplık örneğiydi.150 Yıl Önce Türk Gemicilerin
Misafir Edildiği Eski Belediye Sarayı
Evet, Avrupa`nın en batısında, tarih boyunca hiç karşı karşıya gelmediğimiz insanların memleketinde, bizimle ilgili, kitabe diyebileceğimiz bir belge çakılı. Oradaki üç-beş satır, insanlık tarihini anlatan ciltler doluşu kitaba sığmayacak bir mana zenginliği içinde, daha nice asırlar ötesine mesaj verip, ışık tutacak.

%d blogcu bunu beğendi: