Gavur Mümin Hikayesi

    Gavur Mümin’in Hikayesi..
Türk tarihinin altın sayfaları arasında nice isimsiz kahraman vardır. Bunlar doğmuş, yaşamış, tarihi misyonlarını yerine getirmiş ve sessiz sedasız bu dünyadan ayrılmışlardır. Böyle isimsiz bir kahramanı hatırlamanın zamanıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün geri alabilmek için karşılığında ordumuz tarafından esir edilmiş 3 Yunan Generalini serbest bıraktığı Gavur Mumin kimdir?

Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında, Trakya Milli Kuvvetler Komutanı Miralay Cafer Tayyar Eğilmez, Trakya’da Yunanlılara esir düşmüştü. 23 Temmuz 1920 günü, 1 nci Kolordu Süvari Takımı’nın bir kısmıyla sivil olarak Havsa- Babaeski yönüne keşfe giden Albay Cafer Tayyar, bir Yunan Piyade Bölüğü ve Süvari Takımı’nın ateşi arasında kalmıştı. Açılan ateş sonucu attan düşmüş, yanındakiler tarafından öldü sanılarak baygın bırakılmış; daha sonraları Bostanlı Köyü halkı tarafından Yunanlılara teslim edilmişti. Cafer Tayyar, Edirne’de 2 gün kaldıktan sonra Atina’ya gönderildi. Aradan iki sene geçtikten sonra, Cafer Tayyar’ın Atina’da esaret hayatı sürerken, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz’u takip eden günlerde, Uşak civarında yapılan muharebelerde, Yunanlıların Küçük Asya Orduları Komutanlığı’na yeni atanan General Trikopis yanındaki generallerle birlikte esir alındı. İzmir’in 9 Eylül 1922’de ele geçirilmesini müteakip başlayan görüşmeler sırasında Yunanlılar, General Trikopis’e karşılık Albay Cafer Tayyar’ı önerdiler. Durum Mustafa Kemal Paşa’ya iletildi. Mustafa Kemal Paşa, bu takasa karşı çıktı, kulak bile asmadı, derhal reddetti. O, Albay Cafer Tayyar’ın yerine, İzmir civarında Yunanlılar tarafından esir edilen ve halen Atina’da esir bulunan Jandarma Yüzbaşı Mümin’i istiyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu önerisi, hem Yüzbaşı Mümin’i tanıyanlarda hem de tanımayanlarda şaşkınlıkla karşılandı. Tanımayanlar Yunan Küçük Asya Orduları Komutanı bir General ile bir Yüzbaşı’nın takas istemine bir anlam veremediler. Yüzbaşı Mümin’i İzmir’den tanıyanlar ise şaşkınlık içindeydiler. Mustafa Kemal Paşa’nın bir vatan hainine sahip çıkmasını anlayamıyorlardı. Esasen, Mustafa Kemal Paşa dışında kimse Yüzbaşı Mümin’in ne yaptığını, asıl kimliğinin ne olduğunu bilmiyordu. Ne yazık ki, günümüzde de, Yüzbaşı Mümin’i tanıyan ve bilen çok az kişi vardır. Yayınlanmış biyografisi, hakkında yazılmış bir kitap veya ayrıntılı bir çalışma maalesef yoktur. Derleyebildiğimiz son derece kısıtlı bilgileri kısaca aktaralım. Mümin’in Kafkaslar’da yapılan muharebelerinde Teğmen, Çanakkale Muharebeleri’nde de Üsteğmen olarak görev aldığı biliniyor. O, işgali sırasında bulunduğu İzmir’den Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gitmek istemiş, ancak bizzat Mustafa Kemal Paşa, çok iyi Rumca bildiği için, onun İzmir’de kalarak kendisinin gözü kulağı olmasını istemişti. Yunanlıların Ege ve İç Anadolu’daki askerî harekâtlarının bilinmesi halinde, Millî Mücadele’nin şansı daha artacaktı. Mümin de, subay kıyafetini çıkarmış, batılılar gibi giyinmiş, (kendi arkadaşlarının nefret dolu bakışları altında) bütün gün Yunan subayları arasında gezinmiş, dostluk kurmuş ve onlardan aldığı bilgileri çeşitli yollarla Ankara’ya ulaştırmıştı. Durumu bilmeyen arkadaşları için o artık , bütün zamanını işgal subayları arasında sarhoş bir şekilde geçiren, yüzsüz, yardakçı, işbirlikçi kısacası “Gâvur Mümin” olmuştu.

Araştırmacı- Yazar Naci Sadullah Dağnış, onun küçük bir deftere not ettiğini ileri sürdüğü anılarında şunları açıkladığını yazmıştır: “İşgal kuvvetleri subayları ile sıkı ilişkilerim göze batınca bana ‘Gâvur Mümîn’ dediler…Gâvur… Yani ‘Kâfir’!..Yani ‘Hain’ Mümîn!… O zamanlar benim için böyle bir karara varanlara kin ve öfke duymuş değilim. Onları haklı buluyorum. Öyle ya!.. Herkesin ölüm kalım kavgası yaptığı bir sırada ordu saflarında çarpışacağıma, başımda gâvur şapkası ile dolaşıyordum. Düşmanla sarmaş dolaş yaşayan bir haine, namussuz bir kavga kaçağına ben de olsam, kin dolu gözlerle bakardım. Kurtuluşu için ölesiye, öldüresiye dövüştüğüm İzmir’de yüzüme bile tükürenler oldu. İtiraf edeyim ki o tükürükler, çarpıştığım cephelerde yediğim kurşunlardan daha ziyade acı ve ızdırap verdi bana… Ama ne yapayım ki, o sıralarda içinde bulunduğum durum ve şartlar gerçekteki durumu açıklamama engeldi. Ölmekten değil a, bir tek şeyden korkuyordum: Gerçeği anlatamadan ölmek ve tarihe bir vatan haini olarak geçmek…”

Attila İlhan’ın Gâvur Mümin ile ilgili tespitlerini hatırlamakta da yarar var: “…Ben o zamanlar İzmir’de gazetecilik yapıyor, Demokrat İzmir Gazetesini yönetiyordum. Bir yazarımız vardı. Adı Dağnış. Asıl ismi bu değildi ama bütün İzmir onu Dağnış adıyla tanırdı. Asıl adı Naci Sadullah Beydir ve Türk Basının çok önemli yazarlarından biridir. Aslen İzmirliydi. Gazetede fıkralarının dışında dedi ki ‘bir tefrika var, onu koyar mısın?’ Tefrika nedir? dedim. ‘İstirdattan önce, Yunan işgali sırasındaki bir Türk zabitinin hikayesi’ dedi. Nasıl bir hikaye bu deyip okuduğumda dehşete düştüm. Olayın ismi ‘Gavur Mümin’di. Gavur Mümin kim? Bildiğiniz gibi 15 Mayıs’ta limana çıkan Yunan güçleri önce o zaman Konak İskelesi civarında olan Sarıkışla’ya girmişler. Oradaki bütün zabitleri çıkarıp dipçikle, tekmeyle Kordon boyunca ‘Yaşa Venizelos’ diye bağırtmaya çalışmışlardır. Hatta bağırmamakta direnen Miralay Süleyman Fethi Bey öldürülmüştü. İşte onların arasında da bir genç zabit var. Adı Mümin. Mümin bir müddet sonra kapatıldığı yerden kaçmayı başarıyor. Ve onun Ankara’ya iltihakını bekliyorsunuz. Hayır, Ankara’ya iltihak etmiyor. Kime iltihak ediyor? Yunanlılara iltihak ediyor. Yunanlılara iltihak edip ne yapıyor? İlk önce bir kere fesi çıkarıp şapkayı giyiyor. Arkasından çok iyi Rumca bildiği için Rum çevreleri ile düşüp kalkmaya başlıyor. Ona çok itibar ediyorlar. Sosyeteye katılıyor. Rumlarla o kadar yakınlaşıyor ki, neticede o zamanki Yunanistan’ın İyonya Valisi (yani bu tarafların valisi) İstriyadis onu yanına alıp bir görev öneriyor. Önerdiği görev, bir Türk için dehşet verici bir görev. Yunan istihbaratında çalışmasını istiyor. Gavur Mümin bunu gözünü kırpmadan kabul ediyor. Kabul ettiği bu esas üzerine, Yunan istihbaratının kimliği verilmiş hatta numarası konmuştur. Ve o da bu sayede bütün Ege bölgesinde dolaşıp Efelerin köylülerin örgütlemeye çalıştıkları hareketleri Yunan istihbaratına bildirmiştir. Bu da kaderin bir görüntüsüdür demeyin. Çünkü Yunan istihbaratı Gavur Mümin Bey’i sokağın ortasında tutukluyor. Gavur Mümin Bey’in tutuklanma sebebi, Ankara hesabına çalışmasıdır. Meğerse, Gavur Mümin Bey kendisini onların adamı, iyi Rumca bilen, Yunan işgalinden yana bir Türk gibi tanıtarak bir Türk Zabitinin yapacağını yapmış, etraftaki dolaşmaları sırasında elde ettiği bütün bilgileri Ankara’ya İstihbarat teşkilatına bildirmiş. Tabii bunun üzerine derhal Yunan Divanı Harbine verilip ömür boyu hapse mahkum edilmiş ve adalardan birine sürülmüştür. O zaman bir soru. Peki, Yunanlılar bunu nasıl öğrenmişlerdir? O zaman utanç verici bir cevap. Çünkü Türk Mim teşkilatı içinde çalışan bir Giritli Türk Yunan İstihbaratının ajanıdır ve onlara durumu o bildirmiştir. Tabii o daha sonra kurşuna dizilmiştir. O ayrı bir hikaye.

Gavur Mümin Bey bir Türk Zabitinin neler yapabileceğini gösterir. Öteki hikaye ki, benim ailemin iftihar ettiği bir olaydır, sıradan bir Türk ailesinin böyle bir durum karşısında nasıl direnmek istediğini ve direndiğini gösterir.” Mümin, Yunanlıların Büyük Taarruz öncesinde, durumu anlamasıyla yakalandı ve esir alınarak Atina’ya ***ürüldü. Katlanması çok zor esaret günleri geçiriyor, baskı ve işkence dolu günler yaşıyordu. Mustafa Kemal Paşa durumu öğrenmişti; Yunan kuvvetleri denize dökülür dökülmez ilk işi, Yüzbaşı Mümin’i geri istemek oldu. Esir takası konusundaki görüşmeler çok çetin geçti. Mustafa Kemal Paşa, Yunanlıların Albay Cafer Tayyar’ın yerine istedikleri Yunan Küçük Asya Orduları Komutanı General Trikopis’in yerine Yunan 11 nci Tümen Komutanı General Kladas’ın değiş tokuşunu kabul etti. Diğer Generaller hakkındaki görüşmeler bir seneye yakın sürdü. Mustafa Kemal Paşa, Yunan Küçük Asya Orduları Komutanı General Trikopis, General Dmarras ve General Digennis’e karşı sadece Jandarma Yüzbaşı Mümin’i istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın gözünde, Yüzbaşı Mümin Yunan ordusunun başkomutanından daha kıymetliydi. Sonunda bu takas kabul edildi. General Trikupis diğer Generaller Yunanistan’da büyük törenle karşılanırken, Jandarma Yüzbaşı Mümin, sessiz sedasız esaretten geldi ve doğu Ankara’ya gitti.

Kurtuluş savaşı sonrasında Albaylığa kadar yükseldi. Van Mıntıka Komutanlığı yaptı. Muhsine adında bir nişanlısı vardı…Araya hep savaş, hep görev girmişti, bir türlü evlenemedi. Yeğeni Galatasaraylı Lütfü Aksoy’un milli takıma seçildiğinde son derece duygulandığı söylenir. Hatıralarını yayınlamadan İzmir’de vefat etti. Ölüm ilânı 25 Ocak 1948 tarihli Demokrat Gazetesi’nde yayınlandı. Türk tarihinin altın sayfaları arasında çok seçkin bir yeri olması gereken kahramanlardan olan Mümin Aksoy (namı diğer Gâvur Mümin), şüphesiz yaptıklarıyla tanınmayı ve hatırlanmayı hak ediyor. Saygı ve rahmetle anıyoruz.

PLEVNE MUHAREBELERİ

PLEVNE MUHAREBELERİ

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında 8 Temmuz-10 Aralık 1877 tarihlerinde Plevne’de yapılan savunma savaşları.

XIX. yüzyıl Osmanlı tarihinin en önemli direniş mücadelesini teşkil eden Plevne müdafaası, Gazi Osman Paşa kumandasındaki bir kolordu tarafından kendilerinden çok daha üstün Rus-Rumen ordusuna karşı bugün Bulgaristan’ın kuzeyinde yer alan Plevne önlerinde gerçekleşmiştir. Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açtığı zaman Gazi Osman Paşa, Sırp ve Rumenler’in muhtemel hareketlerine mani olmak için Vidin’de, Tuna cephesi başkumandanı Serdârıekrem Abdülkerim Nâdir Paşa’nın emrinde bulunmaktaydı. Ruslar’ın Tuna’yı hiçbir ciddi mukavemet görmeden geçmeleri üzerine Osman Paşa 1 Temmuz sabahı 25.000 kişilik bir kuvvetle, Balkanlar’a doğru sarkmakta olan Ruslar’ın önüne bir engel çekmek ve Niğbolu Kalesi’ni kurtarmak üzere harekete geçti. Fakat Niğbolu’ya yaklaştığında Serdârıekrem Abdülkerim Paşa âcilen Plevne’ye yönelmesi için emir gönderdi. Osman Paşa 7 Temmuz 1877’de Plevne’ye ulaştı. Burada sahra istihkâmları inşa ettirdi, avcı hendekleri kazdırdı, topçu birliğinin büyük bir kısmını toprak siperler gerisine yerleştirdi. Emrindeki güçler yirmi beş tabur piyade, altı süvari bölüğünden ibaretti. O sırada müdafaa hazırlığını yaptığı Plevne Orhaniye, Sofya, Lofça ve Bulgarani’den gelen ana yolların kavşağında, Sofya’nın 138 km. kuzeydoğusunda Vid ırmağının kolu Tuçençe çayının kenarında küçük bir kasaba olup savaş sırasında hemen hemen bütün halkı Türkler’den oluşmaktaydı.

Grandük Nikola, Osmanlı kuvvetlerinin Plevne yöresinde toplanmakta olduğu haberini alınca ordusunun sağ tarafında böyle bir kuvvetin bulunmasına imkân vermemek için Batı Ordusu kumandanı General Krüdener’e hücum etmesi için emir verdi. General Krüdener’in sevkettiği General Schilder, 8 Temmuz’da henüz takviye almamış yorgun Osmanlı birliklerini tahkimsiz durumda bulunan bu mevkiden atmak için taarruzda bulunduysa da başarılı olamadı. I. Plevne Muharebesi diye anılan bu muharebede Ruslar savaşa katılan kuvvetlerinin yarısını kaybetti ve yetmiş dördü subay olmak üzere 3000 kadar ölü verdi. I. Plevne Muharebesi muzafferiyeti üzerine General Gurko, Balkanlar’dan tekrar kuzeye çekilmek zorunda kaldı. II. Abdülhamid, I. Plevne Muharebesi galibiyetinden dolayı Osman Paşa’yı bir telgraf yollayarak tebrik etti.

8 Temmuz yenilgisinden sonra Grandük, Krüdener’i yeni kuvvetlerle takviye ederek Plevne üzerine ikinci defa taarruzda bulunulması emrini verdi. General Krüdener, büyük kuvvetlerle Plevne önüne gelip General Schilder’e katıldı. Ruslar’ın bu sırada asker sayısı yaklaşık 60.000’e ulaşmıştı, ayrıca kırk-elli parça top bulunuyordu. Osman Paşa’nın kuvvetleri ise 33.000 muharipten ibaretti; ordunun top mevcudu ise elli sekizdi. 18 Temmuz sabahı başlayan muharebe güneş batıncaya kadar sürdü ve Ruslar geri çekilmek zorunda kaldı. Osman Paşa ikinci günü akşam üzeri birliklerine karşı taarruz emrini verdi; yirmi altı saat süren bir muharebeyi müteakip icra edilen bu hücum da Ruslar’ın bozguna uğramasıyla sonuçlandı. Firar eden Rus askerlerinin arkasından yetişen süvari birliği yakaladıklarını öldürdü, birçoğu da Osma deresine düşerek boğuldu. Osman Paşa’nın zafer haberi İstanbul’da büyük bir coşku ile karşılandı; kendisine birinci rütbeden bir kıta Nişân-ı Osmânî ile II. Abdülhamid tarafından kabzası altın bir kılıç, bir çift dürbün ve bir çift revolver verildi. Osman Paşa’nın II. Plevne Muharebesi’nde başarılı oluşunda topları istihkâmlara yerleştirerek âdeta seyyar tabyalar durumuna getirmek suretiyle tesirli bir atış gerçekleştirilmesi yanında piyadelerini toprak siperler ardına gizleyip karşı ateşten korumasının büyük rolü olmuştur. Osman Paşa ordusunun modern Maritini-Henri tüfekleri ve bol miktarda cephane ile techiz edilmiş olması, Rus piyadesinin ellerinde seri halde ateş etmeyen eski model tüfekler bulunması bu zaferleri sağlayan unsurlardan bir diğeriydi. Osman Paşa’nın verdiği rapora göre II. Plevne Muharebesi Ruslar’a 8000’den fazla ölü ve bunun iki üç misli yaralıya mal olmuştu. Osman Paşa ise yine kendi ifadesine göre 100 şehid ve 300 kadar yaralı vermişti. Elde edilen bu galibiyetle savaşın istikbali Tuna’nın 30 km. güneyindeki bu küçük kasabada düğümlendi. Osman Paşa’nın savunma savaşı stratejisine yepyeni unsurlar getirdiği daha muhasaranın ortalarında iken kabul edilmişti.

Gazi Osman Paşa’nın bu galibiyetlerden sonra Rus ordusuna karşı en büyük zaferi 11 Eylül 1877’de kazanmış olduğu III. Plevne Muharebesi’dir. Yenilgi neticesinde Rus liderlerini karamsarlık ve kendilerine güvensizlik sarmış, hatta Grandük Nikola Tuna’nın gerisine çekilmeyi teklif etmiş, fakat imparator ve Rus savaş bakanı Milivtin tarafından bu fikrinden vazgeçirilmiştir. Rumen ordusunun katılımı ve yeni Rus takviyelerinin gelmesiyle süvari ve piyade mevcudu 100.000’i aşan Ruslar’ın 432 topu bulunuyordu. 7 Eylül sabahından 11 Eylül sabahına kadar gece gündüz süren çok şiddetli bir topçu ateşinin ardından 11 Eylül günü Rus ordusunun sabahtan akşama kadar devam eden umumi hücumu da başarısızlıkla sonuçlandı. Üç general, 350 subay ve 15.200 askerin ölümüyle Rus zayiatı 15.550 kişiyi bulmuştu. Osmanlı tarafında ise 3-4000 şehid ve yaralı vardı. Bu yenilgi karşısında çaresizliğe düşerek geri çekilen Ruslar, Niğbolu-Rusçuk-Şıpka üçgeni içerisinde âdeta mahsur kaldılar. Bu muzafferiyet üzerine II. Abdülhamid bir telgraf ve beraberinde bazı hediyeler göndererek Osman Paşa’yı tebrik etti, kendisine gazilik unvanı verdi. Ruslar III. Plevne Muharebesi’nden sonra burasının savaş yolu ile zaptedilemeyeceğini anlamışlardı. Eylül ortalarında yalnız Plevne önlerindeki zayiatları ölü ve yaralı olarak 50.000’e yaklaşmıştı. Bu sebeple kuşatma faaliyetine geçilmesine karar verildi. Plevne önündeki kuşatma ordusu kumandanlığını General Totleben yapacaktı. General Gurko’nun Gurno-Dubnik ve Teliş mevkilerini geri almasıyla Plevne tamamen muhasara altına alındı.

Elindeki erzakın ancak kısa bir süre yeteceğini anlayan ve teslim olmakla huruç hareketinde bulunma şıklarıyla karşı karşıya kalan Osman Paşa yapılan müzakerelerden sonra huruç hareketine karar verdi. 10 Aralık sabahı ordusunu ikiye ayırdı ve muhasara hattının yakınına kadar sokulup Ruslar’ın bulunduğu ilk istihkâmlara saldırdı. Birinci fırka Rus hattını yarmaya başlayarak üç büyük istihkâm ve on bir kadar topu zaptettiyse de huruç hareketini tamamlamak için ihtiyata bırakılmış olan 20.000 kişilik kuvvetin zamanında muharebeye katılamaması neticesinde zayıf düştü ve bir süre sonra başarısızlığa uğradı. Bunu duyan Osman Paşa

Vid suyundan ric‘ata karar verdi. Fakat bu sırada Rus-Rumen topçularının ateşi sonucu atı bir şarapnel parçasıyla vuruldu, kendisi de sol bacağından yaralandı. Neticede huruç hareketi geri püskürtüldü. Plevne ordusu önden ve arkadan kuşatıldı. Bu durum karşısında Osman Paşa mukavemetin imkânsızlığını gördü ve maiyetinde bulunan kumandanların ısrarı sonucu teslim olmaya karar verdi. Plevne’nin düşmesi Rus kuvvetlerine İstanbul yolunu açmış, savaşın seyrinde Ruslar’ı bir süre durdurmak dışında herhangi bir fayda sağlamamıştır. Ancak burada yapılan müdafaa hareketi, bütün Osmanlı ülkesinde yeni bir direniş ruhu ve millî heyecana yol açtığı gibi Avrupa kamuoyunda da büyük yankı bulmuştur.

 

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat II

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat

Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşarünileyh de henüz cereyanı ahval hakkında vazıh malûmat edinememiş olduğu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey’den vürut eden bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’de icra ettiğim hususî tarassudat neticesinde bende hâsıl olan kanaati kat’iyye, öteden beri imali fikir ettiğim gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın gayri kabili içtinap olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalıköyü’nde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzre amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emralmak üzre yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten cıgara dumanları arasından bakarak:

– Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emir maiyet cüzütam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka üçüncü kolordu kumandanlığına da telefonla arzedilmek üzre bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi ve teşebbüsümü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğu, memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi süratli, kararları kat’i genç bir kumandanın bütün kıt’alarıyla tehlikeye atılma müheyya vaziyeti karşımda, bu anda sakin sakin kâğıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği notları mülâhaza ile seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde o kadar vuzuhla seziliyordu ki… Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyuyordum.

– Bundan sonra kıt’alarını yürüyüşe müheyya olarak içtima ettirmiş bulunduran 57’inci alay, -meşhur bir alaydır bu, çünkü hepsi şehit olmuştu -kumandanları ve sertabip ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde içtima mahalline gittim. Basit bir tertiple Bigalıderesi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine tevcih ettim.

Yolda giderken kumandanlarına olsun, sertabibe olsun şifahî izahatı lâzıme veriyordum. Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan başka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa’bülmürur, kayalıklı derelerle mali idi. Bir yol bulup kıt’ayı sevke delâlet etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.

– Zati âliniz ne ile gidiyorsunuz efendim?

– Ben? Atla!… Bu kumandalar da atlarının üzerinde tabiî… Biz hepimiz kıt’anın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar.

Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş, delâletinden istifade edilemedi.

– Yani müşkülât. Muharebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları?

– Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmeden suretiyle Kocaçimentepesi’ne muvasalat edildi. Şimdi Kocaçimentepesi’ni tasavvur buyurun: Kocaçimen şibihcezirenin en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviyei meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakın.

Sir Hamilton’un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı gene çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı… Asker, Paşanın askerî ceketindeki cepten haritayı alması için emir telâkki etti. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat gitti.

Yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarda hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus muharebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, mektebi harbiye talebeliğinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşanın genç kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir agrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzak’ın Kolonel Şaber (Colonel Chabert)i, Mopasan (Maupassant)ın Bul dö Süif (Boule de suif)i, Lavedan’ın Servir’i duruyordu. Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.

Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda pek mahirane vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoğrafı nazarı dikkatimi celbetmişti. Ona bakıyordum: Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o esnada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi.

Kalın ve azimkâr sesiyle:

– Evet Sofya’da bir balkostüme (Kıyafet Balosu) hatırası, dedi.

Gene şal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 nisan muharebesine avdet ettik. Paşa:

– Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki, orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrat o müşkül araziyi bilâ tevakkuf kat’etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumadanına afradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler, sonra beni takibedeceklerdi. Ben de, arada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi’nden Conkbayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emirzabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebeltopçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı’na vardık.

Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enterasan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim anı bence budur.

Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:

Bu esnada Conkbayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıkarak:

– Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

– Efendim düşman! dediler.

– Nerede?

– İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemei mantıkıye midir, yoksa sevkı tabiî ile midir, bilmiyorum.

Kaçan efrada:

– Düşmandan kaçılmaz, dedim.
– Cephanemiz kalmadı, dediler.
– Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasını yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emirzabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzeye bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!

Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

– Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay 57. tabur 2. kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi’ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı’nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

– Zati âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?
– Ben de bataryanın yanında idim.
– Bizim o ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?
– 57’nci alayın taarruza başlaması… durun size söyleyeyim… (defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerinde idi. O esnada 9’uncu fırkaya mensup süvari zabitanından mülâzımievvel Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27’nci alayın Kocadere garbındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkûr alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğumu, 27’nci alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigali civarında bulunan 19’uncu fırka kısmı küllîsini Kocadere istikametine celbedeceğimi, bu emri kendisine isal eden süvari mülâzimi Salih Efendi’yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı’ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı’da bulunan fırka erkânı-harbine de emir atlısı ile bir emir gönderdim. Dedim ki:

İzzettin Bey (Rahmetli Gn. İzzettin Çalışlar): Alay 72 Maltepe’ye takarrüp etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocadere’ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere şarkına takarrüp etsin. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

– O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş vak’alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu.

– Hayhay, bunu verebilirim, yazınız.

Üçüncü Kolordu Kumandanlığına Arıburnu şimalindeki sırtlar.

 

Çanakkale ve Yahudiler II

Öne çıkan görsel
Böylece, Yahudi Katır Bölüğü, Mısır’da, 23 Mart 1915’te, Yarbay Patterson yönetiminde göreve başladı. Trumpeldor, birlikteki 2. komutandı. İkisi, Kahire’den Yahudi mültecilerin yaşadığı İskenderiye’ye gittiler ve Rue Sesostris 14 numarada bir karargah kurdular. 31 Mart’ta, Yahudi toplumunun önde gelenleri, özellikle de Hahambaşı Prof. Raphael de la Pergola’nın yardımlarıyla Gabbari’de gönüllü kaydettiler. İlk 500 kişiye yemin ettiren Hahambaşı Pergola, yaptığı konuşmada Patterson’u, “İsrail’in Mısır’dan Vadedilmiş Ülke’ye ulaşmasını sağlayacak 2. Musa” olarak tanıttı. Başlangıçta bu birliğe karşı olan Jabotinsky ise, Roma, Paris ve Londra’ya giderek İtilaf Güçleri’nin içinde “tam teşkilatlanmış bir Yahudi lejyonu” kurulmasına destek vermeleri için birtakım devlet adamlarıyla görüşmeler yapmaya başladı. Ama, görünürde böyle bir iş için umut yoktu.

Tam bu sırada, İskenderiye’deki Rus konsolosu Petrov, Mısır ve İngiliz yetkililerini uyararak, Rus Yahudileri’nin Rusya’ya geri gönderilmelerini ve Rus ordusunda kullanılmasını istedi. Hahambaşı Pergola, Jabotinsky ve Yahudi banker Edgar Suarez’in de yardımıyla, ilişkilerini kullanarak bu konunun rafa kaldırılmasını sağladı.

Bu yeni birlik, Mısır Seferi Gücü’nün bir birliği olarak tasarlandı. Birlik, 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subaydan oluşacaktı. 20 at ve 750 yük katırı, eyer ve yük sandıkları, her biri 4 galon su alan bidonlar İskenderiye’de temin edildi. Yahudi subaylar, İngilizler’den yüzde 40 daha az ücret alacaktı. Birlik, her biri iki subaylı 4 takıma, her takım, bir çavuş yönetiminde 4 bölüğe, her bölük de başlarında birer onbaşı olan alt birimlere ayrıldı.. Emirler İngilizce ve İbranice verilecekti. Hahambaşı da “onursal din görevlisi” olarak nitelendi. Subayların ve askerlerin birçoğu yüksek okul okumuş ya da öğretmenlik, avukatlık yapmış profesyonel insanlardı. Sıhhiye ekibinin başına getirilen Dr. Meshulam Levontin de bunlardan biriydi.

Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da ANZAC Kolordusu’yla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak, bu ikinci grup, görünürde nedensiz, Mısır’a geri gönderildi. Hamilton’un bir mektubunda belirttiğine göre, bu tasarrufun nedeni, Anzac askerlerinin, Katır Birliği mensuplarını “Türk zannederek” vurmalarıydı. Diğer grup ise, savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı.

Savaşa Gen. Ian Hamilton’un kurmay heyetinde görevli olarak katılan ve 1932’de “Çanakkale Askeri Operasyonu” adlı önemli kitabı yayınlayan Gen. C.F. Aspinall-Oglander, Hamilton’un Yahudi Katır Bölüğü için şöyle dediğini anlatacaktı:

“Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudiler’den kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türkler’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla, İsa’dan sonra 70’de Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”

Savaş sırasında, uluslararası kamuoyu, cephedeki bu biricik Yahudi birliğine büyük ilgi gösterdi. New York’ta yayınlanan Yahudi gazetesi Der Tag, bu birlik hakkında Ian Hamilton’a başvurmuş ve bilgi istemişti. Hamilton şöyle yanıtlar Der Tag’ı: 

“Bildiğiniz gibi, burada emrimde savaşan bir Yahudi birliği var. Bildiğim kadarıyla da, Hıristiyanlık çağında böyle bir olay ilk kez oluyor. Bu insanlar, Türkler tarafından, aileleri ile birlikte, acımasızca, aç-bilaç Kudüs’ten kovulunca Mısır’a gelen kişiler… 

Tüm birlik bu insanlardan oluşturuldu ve benimle burada Türkler’e karşı savaşıyorlar. Bu birlik resmi olarak Zion Katır Bölüğü olarak adlandırıldı; subay ve erleri yoğun ateş altında su, cephane taşımakta büyük cesaret gösteriyorlar. Bunlardan özellikle bir er için Majesteleri Kral’a DCM madalyası ile ödüllendirilmesi için teklif ettim. (Zaten 3 tanesine verilmişti) “ 

Ne var ki, bu birlik için işler hep böyle iyi gitmedi. Birlikte, kimi zaman sonu herkesin önünde kamçıyla cezalandırmaya varan ciddi disiplinsizlik olayları görülüyordu. Ayrıca, Yahudi idealistlerle birlikte Mısır’daki mülteci kampının zor şartlarından kurtulmak için birliğe yazılmış olanlar arasında çatışmalar oluyordu. Bu da, “Trumpeldor’un Rusları” ile Sefarad Yahudileri’ni kavgaya sürüklüyordu. Gelibolu savaşı sona erdiğinde, birlik 8 üyesi kaybetmiş, 25’i de yaralanmıştı. Katır kaybı ise 47 idi. 1915’in Haziran ayında Patterson, adam toplama, bir üs kurma ve iki birlik daha oluşturması için İskenderiye’ye gönderildi ama Gelibolu’daki birlik için Kahire’den sadece 150 kişilik bir takviye alabildi. 

Zion Katır Bölüğü’nün görevine, bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle, İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi, tamamı Yahudiler’den oluşan bir birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekatına katılacaktı. 

Trumpeldor ise, 1917’de Rusya’ya dönerek Geçici Hükümet’e Rus ordusu içinde bir Yahudi alayı kurmak için yardım etti. Ancak bütün uğraşısı, Rusya’nın Almanya’yla 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasını imzalamasıyla boşa gitti. Ertesi sene Filistin’e döndü ve bölgedeki Yahudi yerleşimcilerin Arap saldırılarına karşı kendilerini savunma çabalarına yardım etti. 1 Mart 1920’de, Tel Hai adlı yerleşim yerinin savunulması sırasında da Araplar tarafından öldürüldü. Ölmeden önceki son sözleri “Ein davar, tov lamut be’ad arzenu” oldu. Yani, “Boşverin, vatan için ölmek güzel…” 

Parçalanan Osmanlı’nın topraklarında kendilerine “vaadedilen ülke”lerini kurabileceklerini düşünen, çoğunluğu Rusya’dan göçme Yahudiler, İtilaf güçleri yanında Çanakkale Savaşı’na katılmakta fayda gördüler. Hesaplarına göre, İngilizler galip çıktıklarında, katkılarının karşılığı olarak bu toprakları kendilerine vermek zorunda kalacaklardı. Nitekim, biraz gecikse de sonuç böyle oldu. 

Yahudiler, savaşın garip bir cilvesi olarak, karşılarındaki siperlerde Osmanlı askeriyle omuz omuza savaşan Osmanlı Yahudileri’ne kurşun atacaklardı. Siyonist Yahudiler Osmanlı’nın yıkılmasını “yeni bir gelecek” olarak görürken, Osmanlı Yahudileri “geleceklerinin mahvolması” olarak görüyorlardı. Yüzyıllardır askerlik bile yapmayan Osmanlı Yahudileri, kendilerini 400 yıldan beri kucaklayan devletin bu savaştan hasarsız kurtulabilmesi için cepheye de gitmişler, cephe gerisinde de hizmet etmişlerdi. 

Kuşkusuz, İngilizler, Yahudiler’i, onlara bir devlet yaratmak için kullanmamıştı. General Ian Hamilton bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyordu: 

“….. Yahudiler’i kendi çıkarlarımız için istismar edip Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık. Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katar, Yahudi bankerler de kesemize para yağdırırdı…” 

Jabotinsky ise şöyle diyordu: 

“Ben Gelibolu’ya gitmedim. O nedenle size Gönüllü Birlik’in hikayesini anlatamam. Ama şunu açıkça belirtebilirim: Trumpeldor, o zaman görüşlerinde haklıydı… Savaşmak amacıyla Gelibolu’ya gidiş, Siyonizm’e yepyeni ufuklar açmıştır… Eğer biz 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile Filistin’de yurt edinme konusunda söz aldıysak, buna ulaşan yol Gelibolu’dan geçmiştir..” 

Yukarıda yer alan yazı, U.S. Marine Corps Baş Tarihcisi Benis M Frank’ın “Shanghai Gönüllü Birlikleri Yahudi Bölüğü’nün diğer Yahudi Diaspora Savaşçı Birimleriyle Kıyaslanması”(1992) adlı eseri ile Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğretim görevlileri Murat Karataş ve Muhammet Erat’ın “Çanakkale ve Yahudiler” adlı çalışmalarından, Yetkin İşçen’ in http://www.gallipoli-1915.org adındaki sitesinde yazdığı Zion ( Sion) Katır Bölüğü isimli yazısından derlenmiştir. 

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ II

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ II

 

Neşretmekte olduğumuz, “Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar’da ve Anadolu’da
Ermeni Mezâlimi” adlı dört ciltlik çalışma, Ermenilerin 1905’den sonraki olayları
hangi mec-ralara soktuklarının delilleridir. Bu ciltlerde, Ermenilerin Anadolu ve
Kafkaslarda plânlı olarak Türk nüfusunu yok etmeye çalışmaları belgeleri ile ortaya
konulmaktadır. Er-meniler fırsat buldukça köyleri basmışlar, kadın-erkek, çoluk-
çocuk, genç-ihtiyar demeden ahalinin tamamını kat-letmekten çekinmemişlerdir. Dört
ciltte yer alan belgelerin tamamına genel olarak bakıldığında, Ermeni çetelerinin
1906’dan sonraki dönemlerde yaptıklarının vahşet ve mezâ-limin fevkinde ve soykırım
olarak vasıflandırılabileceğidir.
Eserin birinci cildinde, 1906-1918 yılları arasındaki olaylara ait 26 özet başlığı
altında 256 belge yer almaktadır. Soykırımın en çok işlendiği yıllar bu dönemdedir.
Bilindiği üzere bu dönem, Osmanlı Devleti’nin sırası ile, Trablusgarb, Balkan ve
Birinci Dünya Savaşları dönemlerine rastlamaktadır. Bu zaman dilimi içerisinde,
Ermeniler önce Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal etmiş olan Ruslarla
işbirliği yapmışlar ve Rus işgali altında bulunan yörelerde akla hayale gelmeyecek da Ermeni ve Rusların, yine hamile kadınların karınlarını delip çocuklarını çıkarıp
havaya atarak altına süngü tuttukları, genç kız ve kadınların ırzlarına tecavüz
ettikleri belirtilmektedir. Belge 20 ve 26 yine aynı mezâlim unsurlarını ortaya koymaktadır. Belge 23’de Rus istilâsındaki yerlerde Ermenilerin Müslümanlara yaptığı
mezâlim ve katliam yer almaktadır. Özellikle Antranik’in binlerce çete mensubuyla
Gence, Erivan ve Ordubat’da zulüm yaptığı, Şahtahtı, Zengezor, Nahcıvan, Iğdır,
Serderabad ve havalisindeki yüzlerce köyde Ermenilerin binlerce Müslümanı şehid
ettikleri, Osmanlı ordusuyla çarpışarak geri çekilen Ermenilerin beşikteki
çocuklardan, hasta yatağındaki ihtiyarlara kadar herkesi vahşice katlettikleri;
Erzincan, Mamahatun, Erzurum, Kars ve köylerinde de korkunç soykırımlar
uyguladıkları görülmektedir.
Eserin ikinci cildi, Ocak 1919 – Ağustos 1919 dönemi ile ilgili 38 özet başlığı
altında 209 mezâlim ve soykırım belgesini ihtiva etmektedir. Bilindiği gibi, bu
dönemin hemen öncesinde, Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni
imzalamış; Birinci Dünya Savaşı’nda, özellikle doğuda, Bakü’ye kadar fethettiği
toprakları mütareke hükümleri uyarınca terketmek zorunda kalmıştır. Ermenilerin
zulümleri, genellikle Osmanlı Devleti’nin mütareke hükümlerince terketmek
mecburiyetinde kaldığı bu bölgelerde yoğunlaşmış, âdeta Osmanlı fetihlerinin intikamını alma yarışına girişmişlerdir. Bu ciltte, belge 1’de Iğdır’ın tahliyesi üzerine
geriye dönen Ermenilerin Müslüman halka yaptıkları mezâlim; belge 2’de Revan,
Şuregil, Zaruşat, Ağbaba, Çıldır, Göle civarındaki Müslüman ahaliye Ermenilerin
yaptığı zulümler; belge 4’de de Fransız birliklerinde görevli Ermenilerin Adana ve
havalisi ile özellikle Pozantı’da ahali ve askerlerimize yaptıkları zulümler; belge 5’de
ise Fransız askeri kıyafeti giyen Ermeniler tarafından Zor telgraf müdürünün
öldürüldüğü haberi yer almaktadır. Belgelerde de görüldüğü gibi, mezâlim ve
soykırım Kars, Ardahan, Batum, Revan, Nahcıvan ve havalisinde yoğunlaşmaktadır.
Bu ciltte yer alan belgelerde, Ermenilerin, Adana, Maraş, Antep ve havalisinde de
zulüm yaptıkları görülmektedir. Mondros Mütarekesi hükümlerine göre Fransızların
payına düşen bu bölgede Ermeniler, zaman zaman işgalci Fransız askerleri ile
müştereken çeşitli zulümlerde bulunmuşlardır.
Hazırlanan bu iki ciltten, birinci cilt üç ana bölümden meydana gelmiştir.
Birinci bölümde, özet olarak, tarih boyunca Türk-Ermeni, Ermeni-Rus, ErmeniFransız ve Ermeni-İngiliz münasebetlerinden bahsedildikten sonra, Ermeniler tarafından yapılan soykırımın zeminini teşkil eden olayların anlatıldığı giriş kısmı yer
almıştır.
İkinci bölümde, belgelerin transkripsiyon ve özetleri bulunmaktadır. Bu
bölümde Ermenilerin yapmış oldukları soykırımın yabancılar tarafından da
bilinebilmesi için yapılan özetlerin İngilizce çevirileri verilmiştir. Bunlara ilâve olarak, indeks ile giriş kısmının hazırlanmasında kullanılan kaynaklara ait
bibliyografya da bu kısımda yer almıştır. İkinci bölümde, belgelerin kronolojik olarak
tasnif edilmesi esasına dayanan belge numarası, özeti ve transkripsiyonunu ihtiva
eden özet başlıkları verilmiştir. Özet başlıklarının dikkat çekici olması düşüncesiyle,
başlıklar italik dizilmiştir. Belge özetleri, özet başlıklarının hemen altında yer almış;
belgedeki konuyu mümkün olduğunca aksettirmesine ve yer, şahıs, zaman
mefhumlarına dikkat edilmiştir. Özet altında belgenin tarihi, hicrî ve miladî tarih
türünden belirtilmiştir.
Bu bölümde, özetlerin altında, belgelerin transkripsiyonları yer almaktadır.
Belge grupları, olayların gelişimine göre, tarihi seyri de göz önünde bulundurularak
düzenlenmiştir. Bu yapılırken, takdim belgeleri ilk başta verilmiştir. Belgelerin
transkripsiyonu yapılırken, metinde görülen harf ve hece düşüklükleri ile tarihlerdeki
bine tekabül eden birler köşeli parantez içine alınmıştır.
Üçüncü bölümde, belgelerin fotokopileri bulunmaktadır. Bu bölümdeki belge
numaraları ile ikinci bölümde yer alan belge numaraları birbirinin aynıdır. Bu
bölümde belge numarası ve özet başlıkları yine aynı tarzda verilmiştir.
Belge fotokopisinin hemen altında, bir noktada belgenin kimliği olarak
vasıflandırabileceğimiz referanslar yer almaktadır. Bu referanslar, ilgili belgenin
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi’nde hangi fonda
bulunduğunu, dosya ve gömlek numaralarını göstermektedir. Çok sayfalı belgelerde
referans en son sayfanın alt kısmında verilmiştir.
Eserin ikinci cildi iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde
belgelerin özetleri ve transkripsiyonları ile indeksi yer almaktadır. İkinci bölümde ise
belgelerin fotokopileri bulunmaktadır.
Dört cilt olarak hazırlanan bu eserin devamı olan üçüncü ve dördüncü ciltler
de, en kısa zamanda ilim çevrelerinin dikkat ve yararlanmasına sunulacaktır.
*
Dünya kütüphanelerinde Ermeni ve Ermenilikle ilgili yayınların sayısı oldukça
fazladır. Özellikle, içinde bulunduğumuz yüzyılda, Birinci ve İkinci Dünya
Savaşları’nı müteakip, bir Ermeni yurdu kurmak gayesi ile, Ermeniler adına yabancı
tarihçiler tarafından yazılan kitaplarda, yazarların mensup oldukları ülkelerin siyasî
menfaatleri hep ön plânda tutulmuştur. Böylece, tek taraflı, siyasî propaganda muhtevalı, katliam hikâyeleri ile süslü, hakikatler ile ilgisi bulunmayan, taraflı, Ermeni
taassubu ile kaleme alınmış, dünya kamuoyunu yanıltıcı sözde ilmî eserler ortaya
konmuştur. Bu sözde ilmî eserlerde, Türkiye ve Türk düşmanlığı yapılmıştır. Bilimsellik
iddiası ile yazılan kitap, makale, tez ve tebliğlerde hakikatlerden uzak, Ermeni kin ve
intikam alma duygularına yer verilmekte, bu tür yayınlarla dünya kamuoyu
Türkiye’ye ve Türklere karşı yönlendirilmek istenmekte; bâzı ülkelerin etkin
kamuoyları dünyada bir Ermeni davasının varlığına inandırılmaya çalışılmaktadır.
Genelde, batı ülkelerinde Türk-Ermeni münasebetlerinin sosyal ve siyasî
yönleri, Türk kaynaklarına, özellikle de birinci el arşiv kaynaklarına dayandırılarak
ortaya konulmadığı için, bugüne kadar çoğunlukla tek taraflı ve Türkler aleyhine
eserler ortaya konmuştur.
Bu arada, Ermenilerin Birinci Dünya Harbi sırasında Türk Hükûmetinin
kendilerine soykırım (genocide) uyguladıkları konusundaki iddia ve propagandaların
temelden yoksun ve bâzı sahte belgelerle desteklenen bir yanıltma kampanyası
olduğunu ortaya koyan, ancak bugüne kadar Ermeni tarihçiler tarafından
kullanılmayan İngiliz Devlet Arşivi’nde (Public Record Office) bulunan bâzı
belgelerin mevcudiyeti de ortaya çıkmıştır.
Bilindiği gibi, İstanbul 1918’de İngiltere ve müttefiklerince işgal edilmiş,
Osmanlı Devleti ve bürokrasisi tam bir kontrol altına alınmıştır. Bu işgal sırasında
İngilizler 150 civarında ileri gelen Türk yüksek yöneticisini, politikacısını ve fikir
adamını tevkif ederek Malta Adası’na sürmüşlerdir. İngilizler bu Türk aydınlarını
suçlamak ve mahkûm etmek için çok uğraşmışlar ve Ermeni olaylarındaki rolleri hakkında deliller aramışlardır. Ancak, bütün gayretlerine rağmen bu yolda Türk
idarecilerini suçlayacak hiçbir belge ve bilgi ortaya koyamamışlardır. Halbuki,
Osmanlı arşivleri, devletin bütün dosyaları ve her türlü şâhit dinleme imkânları, işgal
kuvveti olarak ellerinin altında bulunmaktaydı. Bu tür araştırmaları, işgalleri
altındaki diğer şehirlerde de yapmışlar, ancak bu konuda istedikleri şekilde bir netice
elde edememişlerdir.
Bunun üzerine, İngilizler bu defa Amerikan hükûmetinden yardım istemişlerdir.
Amerika’nın, olayların olduğu bölgede, uzun bir süredir misyonerleri ve konsolosluk
memurları bulunmaktaydı. Bu şahıslar, olanı biteni sürekli olarak takip ve rapor
etmekteydiler. Buna rağmen Amerikan yetkilileri de İngiliz başvurusuna cevaben, bu
hususta yeterli delil ve hukukî belge olmadığını açıklamışlar; kendi dosyalarını
İngilizlerin incelemesine müsaade etmişler, ancak bu konuda suçlayıcı hiçbir belge ve bilgi ortaya konamamıştır. Bu tarihî hakikatler, İngiliz Hariciyesiyle Amerika’daki
temsilci arasındaki yazışmalarda, arşivlerinde gözükmektedir.(2)
Son yıllarda konu ile ilgili çok önemli bir başka tespit de şudur:
Ermeniler 1920 yılında Paris’de Andonian adlı bir şahsa yayınlattıkları bir
kitapta, sözde bir şifreli telgrafın fotoğrafı ve metnini bastırarak, zamanın İçişleri
Bakanı (Minister for Home Affairs) Talât Paşa’nın Halep Valisi’ne (Governor of
Aleppo) verdiği talimatta Ermenilerin imhasını emrettiği tezini işlemiş ve yıllarca bu
konu Türklere karşı dünya kamuoyunda istismar olunmuştur. O sıralarda Anadolu’da
Türk İstiklâl Mücadelesi şiddetle devam ettiğinden, kimse bu tür yayınları inceleyip
karşılığını vermek için gayret sarfetmemiştir.
Ancak, 1983 yılında yayınlanan bir eserde(3), yukarıda atıfta bulunulan sözde
telgrafın hiçbir zaman mevcut olmadığı; üzerindeki tarih, numara ve imzaların
düzmece olduğu ve uzun yıllar dünya kamuoyunun sahte belgelerle aldatıldığı ortaya
konmuştur

KAFKASLAR’DA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZÂLİMİ I

Hiç şüphe edilmesin ki, Osmanlı Devleti’ni asırlar boyunca hükümrân kılan ve
onu çağdaşı devletler arasında seçkin ve hâkim kılan sır, Türk ve Müslüman olmayan
milletleri; onların örf, âdet ve inançları arasında tefrike gitmeden âdilâne bir şekilde
idare etmesindedir.
Türk-İslâm devlet geleneğinin en önemli unsurlarından biri olan hoşgörü
sayesinde, Osmanlı Devleti, tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak şekilde, halklarını
barış, huzur ve refah içerisinde asırlar boyunca bir arada yaşatmıştır. Siyaset gereği,
endoktrinasyon, yani sosyalleştirme metot ve usullerine başvurmadan, büyük
devletlerin yaptığı gibi azınlıkları asimile etmeden, bunu asırlar içerisinde
sürdürmüş; haklı olarak tarihe ‘Osmanlı asırları’ damgasını vurmuştur.
Tarih boyunca Osmanlı asırları incelendiğinde, her dönemde Osmanlının âdil,
müşfik ve hoşgörülü idaresini görmek mümkündür.
Türkler patronajları altındaki toplumlara ve azınlıklara karşı hep âdil, insaflı,
dürüst ve müşfik davranmış; koruyucu olmuş ve hiçbir zaman müstemlekecilik
politikası takip etmemişlerdir.
Diğer dinlere ve başka milliyetlere Türkün gösterdiği binlerce yıllık müsamaha,
kesin tarih gerçeğidir. Osmanlı, bu müsamahayı âdeta sistemleştirmiştir. Bu böyle
olmasaydı, bugün pek çok ülkenin din ve dil coğrafyası şüphesiz bambaşka bir
görünümde olurdu.
Türk, her devirde, her dönemde, her gittiği yerde kurtarıcı olmuş; adalet dağıtıcı,
medeniyet kurucu ve hürriyet getirici bir rol üstlenmiştir. Türk arşivleri bunun canlı
şâhididir.
Bilindiği gibi, Yahudiler 1492’den sonra İspanya’da barınamamışlar; kurtuluşu
Osmanlı topraklarına sığınmakta bulmuşlardır. Fransa’da 1572’de St. Barthélemy
katliamı yaşanmıştır. Avrupa din harpleri ile 1648’lere kadar çalkalanmıştır. Diğer
taraftan bu yıllarda gayri müslimler, Osmanlının âdil idaresi altında huzur ve
güvenlik içerisinde yaşamışlardır.
Buna karşılık, Osmanlı Devleti’nin tarihinde, gerek kendi yönetimi altında
bulunan milletlerin, gerekse kendilerine siyasî ve iktisadî imtiyazlar verdiği Batılı
devletlerin sayısız nankörlük ve ihanetleri de yer almaktadır.
*
Bu sahnede Ermeniler de yer almışlar, asırlarca hoşgörülü ve âdil idaresi
altında huzur ve refah içerisinde yaşadıkları Osmanlı Devleti’ne ihanet ederek; Osmanlı topraklarını bölüp parçalamada kendilerini maşa olarak kullanan Batılı
devletlerin tuzağına düşmüşlerdir.
Osmanlı-Rus Harbi’nden önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya’nın,
bâzı Türk şehirlerini işgal ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine âlet
ederek istiklâl amacı ile Bâbıâli’ye karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Ayastefanos ve
Berlin antlaşmalarına, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dâir
hükümler konulmasından sonra, bu hükümlere dayanılarak, büyük devletlerin
Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalelerde bulunmasıyla Ermeni meselesi ortaya
çıkmıştır.
Aslında Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi’nin bir parçasını teşkil etmektedir.
Ermeni meselesinin ortaya çıkış sebeplerinin, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde
yaşayan Ermenilerin sosyal, kültürel, ekonomik, idarî ve siyasî statülerinden
kaynaklanmadığı; bu meselenin temelinde, sunî olarak yaratılan ve ‘Şark Meselesi’
adı ile anılan milletlerarası bir emperyalist stratejinin, güçler dengesi politikasının
yattığı bilinmelidir.
Siyasî tarih terminolojisinde yer almış olan ‘Şark Meselesi’ tâbiri, Osmanlı
Devleti’nin Batılı devletler tarafından parçalanmaya çalışılmasını ifade etmektedir.
‘Şark Meselesi’ özetle, gayri müslimler için Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını ve
kendi lehlerine reformlar yapılmasını, bu çerçevede kendilerini muhtariyete veya
istiklâle götürecek taviz ve imtiyazlar koparmayı ifade etmektedir. (1)
Osmanlı Devleti’nin siyasî çöküşünün hızlandığı bir dönemde, Batı’nın Osmanlı
Devleti üzerindeki hesapları bakımından sunî olarak ortaya çıkarılan Ermeni
meselesi, bilinmelidir ki, Avrupa’nın ekonomik, fikrî, siyasî, dinî ve kültürel
menfaatlerinden kaynaklanmıştır.
Ermeni kavminin, Türk devletini ve Türk milletini nesilden nesile geçen bir kin,
nefret ve intikam duygusu ile peşinen mahkûm edip, kanına ve canına kasdediş
sebebinin, Rus, İngiliz ve Fransız menfaatlerinin hazırladığı bir siyasî komploya
kurban oluş ve körü körüne bir aldanış olduğunu söylemek hiç de yanlış
olmayacaktır.
Ermeni meselesinin ortaya çıkışını hazırlayan sebeplerin başında Rusya,
İngiltere, Fransa ve Amerika’nın Osmanlı Devleti’ne ve Ermenilere karşı takip
ettikleri siyaset gelmektedir. Bu devletlerin uyguladıkları siyasetin seyrini hülâsaten
tespit etmek yerinde olacaktır.
Rusya’nın Takip Ettiği Siyasetin Tesirleri:
(1) Geniş bilgi için bkz.: Bayram Kodaman, ‘Şark Meselesi ve Tarihi Gelişimi’, Tarihi Gelişmeler
İçinde Türkiye’nin Sorunları Sempozyumu, Ankara, 8-9 Mart 1990, 59-63. ss.; Bayram Kodaman,
‘Ermeni Meselesinin Doğuş Sebepleri’, Türk Kültürü, 219, Mart-Nisan 1981, 240-249. ss.; Ayrıca bkz.:
M.S. Anderson, The Eastern Question 1774-1923, New York, 1968. Çar I. Petro (1682-1725) zamanında kendisini Avrupa’da nüfuzlu bir devlet
hâline getiren Rusya’nın gözü daima Boğazlarda olmuştur. Balkanlar’a karşı da aşırı
sempatisi olan ve bu ülkeleri ya ele geçirmek veya kendi yönetimine tâbi kılmak
isteyen Rusya, bu gaye ile Balkan ülkelerinde konsolosluklar kurarak onları Osmanlı
Devleti’ne karşı teşkilâtlandırmış, böylece Slav-Ortodoks birliğinin ve halkının
hâmisi rolünü elde etmişti. Bu politikasını tatbik için bölgedeki bütün karışıklıklardan
ve bozulan dengelerden istifadeyi de ihmal etmeyen Rusya, 1806’daki Sırp İsyanı’nın
1827’deki Yunan İsyanı’nın ve 1875-1876’daki Bosna-Hersek ile Bulgar ve Sırp
isyanlarının çıkarılmasını temin etmiş ve bunların yayılmasını körüklemiştir. Şüphesiz
bu isyanların sonunda, kışkırttığı bölgeler namına Osmanlı Devleti’nden toprak da
edinmek isteyen Rusya’nın bu siyaseti, zaman zaman İngiltere ve Fransa’nın
menfaatleri ile çatıştığı için her zaman başarılı olmamış; bunun üzerine Rusya,
Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçmeden evvel, elde edilecek pastayı diğer
devletlerle bölüşme siyasetini uygulamaya koymuştur.
Sıcak sulara inmek, Akdeniz ve Orta Doğu’da hâkim güç olmak emelini, Anadolu
topraklarını parçalamakla gerçekleştireceğine inanan Rusya, bu maksatla
Ermenilerin çokluk hâlinde yaşadığı Erzurum-İskenderun Hattı’nı ele geçirmeye
teşebbüs etmiştir. Böylece Rusya’nın Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni kiliseleriyle
teması ve Ermeni terör unsurlarını desteklemesi başlamıştır.
Doğu Anadolu üzerindeki emellerini, Çar’ın hizmetine giren Ermenilerin
öncülüğünde gerçekleştirmeye çalışan, İran ile savaşlarında Ermenileri ön saflarında
kullanan Rusya, 1828 Türkmençay Antlaşması’yla Doğu Ermenistan kendisine
verilip, İran Ermenileri de bu birliğe katılınca, elde ettiği bu yeni güçle Osmanlı
Devleti’ne saldırmıştır. 1829’da yapılan Edirne Antlaşması’yla Rusya’ya göç eden
40.000 Ermeni, muhtar bir Ermenistan kurmak isteyince Osmanlı topraklarında bu
isteklerini gerçekleştirmeleri için hâmilik vazifesini yüklenen Rusya, bu defa Ermeni
isteğini geri çevirmiştir.
Böylece Devlet-i Aliyye’nin sâdık tebaası olma vasfını kaybeden Ermeniler;
Çarlık Rusyası’nda çoğu defa en tabiî haklarına karşı dahi baskı ve zulümler görerek,
bu ihanetlerinin cezasını çekmişlerdir.
İngiltere’nin Takip Ettiği Siyasetin Tesirleri:
İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne, bilâhare Ermenilere ilgi duyması; sürekli
olarak Rusya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit eder vaziyette güneye sarkması ve güçlü bir
Karadeniz devleti olmasıyla yakından alâkalıdır.
İngiltere’nin, Rusya’nın kendi çıkarlarını tehdit edecek şekilde gelişmesine mâni
olmak gayesiyle, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı desteklemesi, bilindiği gibi, 1873
yılından, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar sürmüştür. 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Avusturya’yı Rus ittifakından ayıran
İngiltere, Fransız İhtilâli’nden sonra Prusya’yı da yanına alarak Rusya’yı
sıkıştırmaya başlamasına rağmen, Fransa-Rusya savaşlarında Rusya’yı desteklemiştir.
Yunanistan’ın isyanında Osmanlı Devleti’ne muhalif olan İngiltere’nin bu
tutumunu devrin İngiliz Başbakanı Caning: “İngiltere’nin bu tavrının Rusya ile
bağdaşmak olmadığı, bağımsızlığını kazanacağı muhakkak olan Yunanistan’ın
Rusya’ya borçlu olması yerine Akdeniz’de kendilerine dost bir devlet olan
İngiltere’ye borçlanmasının daha doğru olacağı” şeklinde değerlendirmiştir.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanına karşı, Osmanlı Devleti’ni
destekleyen İngiltere, buna mukabil, 1838 yılında “İngiliz Ticaret Anlaşması”nı
Sultan II. Mahmud’a imzalatarak, Devlet-i Aliyye’nin siyasî ve iktisadî cihetten büyük
yara almasına yol açmıştır.
Bu anlaşma ile bir İngiliz açık pazarı haline gelen Osmanlı Devleti, Rumlarla
Ermenilerin bu fırsattan istifade ederek güçlenmelerine de mâni olamamıştır.
İngiltere, 1853’de Rus Çarı II. Nikola’nın Osmanlı Devleti’ni paylaşma teklifini
reddederek , Kırım Savaşı’nda Osmanlıları desteklemiştir. Ancak 1870’li yıllarda
değişen Avrupa’nın siyasî yapısı, İngiltere’yi de değiştirmiş ve İngilizler 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarından
sonra, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek, onu
parçalama ve bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletler kurma politikasını
benimsemişlerdir.
İngiltere’nin Osmanlılarla ilgili siyasetinin değişmesindeki önemli bir sebep de,
Ermeni meselesinin Avrupa’da, 1880 yılından başlamak üzere ön plâna çıkmasıdır.
Osmanlı Devleti içerisindeki Katoliklerin koruyuculuğunun Fransa’nın,
Ortodoksların koruyuculuğunun ise Rusya’nın üzerinde bulunması; İngiltere’nin
Islahat Fermanı’na din değiştirme serbestliğini koydurtarak Protestan Ermenilerin
sayılarının artırılmasını hedeflemesine yol açmıştı. İngiltere bu sayede Protestanlara
sahip çıkma siyaseti güderek, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışma imkânı elde
etmiş, takip edilen bu Protestanlık politikası da Ermeni kültürünü öncelikle ele aldığı
için, en ziyade Ermenilerin millî duygularını kışkırtmıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Rusya’nın Anadolu’nun bâzı şehirlerini
işgal ederek, buralardaki Ermenileri, bağımsızlık amacıyla Osmanlı Devleti’ne karşı
kışkırtması, Ermeni meselesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir.
Rusya’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı tecavüzkâr hareketlerine tek başına karşı
koyamayacağını ve kendi çıkarlarını gözetemeyeceğini gören İngiltere, böylece
Ermeni meselesini fiilen kabul etmiştir. Bu yolda ilk adımı da hemen atmış ve
Osmanlı hükûmetini tehdit ederek, Rusya’ya karşı üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs’ı almıştır. Bunun yanında, Doğu Anadolu’daki eyaletlerde yaşayan Hristiyanların
lehine ıslahat yapılması hususunda Osmanlı Devleti’nden bir de taviz koparan
İngiltere, böylece Ermeni meselesini âdeta İngiliz meselesi hâline getirmiştir.
Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önce, Ermenilerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmak ve
bağımsız bir devlet kurmak gibi bir niyetleri olmadığı halde, Ruslar, Ayastefanos
Antlaşması’na Ermeni meselesini dahil etmişlerdir. İngiltere de Ermenilere sormaya
gerek görmeden Kıbrıs Antlaşması’na Ermeni meselesini dahil etmiştir. İngiltere,
bağımsız bir Ermenistan’ı, bunun Rusya’yı zor durumda bırakacağını ve Osmanlı
Devleti’nin de ilerlemesine mâni olacağını düşünerek desteklemiştir.
Fransa’nın Takip Ettiği Siyasetin Tesirleri:
Kanunî Sultan Süleyman’ın bir imtiyaz ve lütuf olarak 1535’de Fransa’ya
tanıdığı kapitülasyon ayrıcalığı, iki ülke arasındaki ilk ciddî ve dostâne münasebetin
başlangıcıdır. Bu ticarî ve siyasî münasebet, 1740 kapitülasyonları ile genişletilerek
devam etmiştir. Buna mukabil Fransa, 1683 tarihli İkinci Viyana Kuşatması
sırasında, Avusturya’ya yardım ederek, tavrını açıkça ortaya koymuştur. Daha sonra
Napoleon Bonapart’ın ilk mağlûbiyetini aldığı Mısır Seferi, bunun devamı olmuştur.
Ancak, Rusya ile savaşları sırasında Osmanlı Devleti’yle dost görünmeye çalışan
Fransa, 1807 tarihinde Rusya ile anlaşınca, yeniden dostluğa yakışmayan bir tavır
içine girmiştir.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanında, Kavalalı’yı destekleyen Fransa, Kırım
Savaşı sırasında ise Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmiştir.
1870’de Almanya’ya yenildiği için bir süre siyasî manevra yapma ve diğer
devletleri etkileme rolünden mahrum kalan Fransa, bu arada Berlin Kongresi’ne
katılmasına rağmen tesirli olamamıştır. Ancak, Cumhuriyetin yeniden ilânıyla, tekrar
eski rolünü elde eden Fransa, muhtelif grupların siyasî mücadelelerini desteklemeye
ve onların sığınak merkezi olmaya başlamıştır. Bu arada Osmanlı Devleti’ndeki
Katoliklerin koruyuculuğunu da üzerine almış olan Fransa, Kırım Savaşı’na sebep
olan Kutsal Yerler Meselesi’nde önemli bir rol oynamıştır.
Almanya’ya karşı mağlûbiyetini hazmedemeyen Fransa, 1878 Berlin
Kongresi’nde Almanya ile ihtilâfa düşen Rusya ile yakınlaşmaya başlamış, İngiltere
ile de görüş ayrılıklarını hallettikten sonra her üç devlet, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına birlikte gayret sarfetmeye başlamışlardır. Bu bölme ve parçalama
plânlarında Fransa’nın rolü bir hayli aktif olmuştur.
1830’dan 1921 yılına kadar, Orta Doğu ve Akdeniz’deki dengeyi, Ermeni
meselesinde olduğu gibi, sunî bir şekilde ortaya atarak muhafazaya çalışan, bu arada
Anadolu’nun işgaliyle, bu topraklarda kendi siyasî nüfuzunu da artırmaya gayret
eden Fransa, özellikle Mondros Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Ermenilerle
münasebetlerini geliştirmiş ve Fransız işgal kuvvetleri, Ermeni milis ve teşkilâtlarıyla Türk topraklarının işgaline girişmiş, bu arada milletlerarası görüşmelerde Fransızlar
bilindiği gibi, Ermenileri büyük ölçüde desteklemişlerdir.
Netice itibariyle, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın takip ettikleri siyasetin neticesi
olarak ortaya çıkan ve Ermeni meselesinin de başlangıcı sayılan 1877-1878 Osmanlı-
Rus Savaşı sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşması’nda, istedikleri bağımsızlık
hakkını elde edemeyen Ermeniler, bununla birlikte 3 Mart 1878 tarihli bu antlaşma
ile milletlerarası bir antlaşmaya dahil olma şansını yakalamışlardır.
Rusya’nın, Ayastefanos Antlaşması’yla Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarının
ve rolünün arttığını anlayan İngiltere, 30 Mayıs 1878’de Londra’da Rusya ile gizli
bir anlaşma yapıp, Avusturya’nın da onayını alarak Berlin Kongresi’ni gündeme
getirmiştir. Toplanmasında Almanya’nın da büyük rolü olan Berlin Kongresi, 13
Haziran – 13 Temmuz 1878 tarihleri arasında yapılmış ve kongreye İngiltere, Rusya,
Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya ve Osmanlı Devleti katılmıştır. Ermeniler, burada
da bağımsızlıklarıyla ilgili haklar elde etmeyi ümit ettikleri halde, Ermenilerin,
Kongre’ye sundukları teklifler dikkate alınmamış ve Ermeni meselesi İngiltere’ye
bırakılmıştır. Kongrenin 61. maddesi doğrudan, 62. maddesi ise Osmanlı Devleti’nin
idaresi altında yaşayan Hristiyanlara birtakım haklar getirmesi ve Ermenilerin de
Hristiyan olması bakımından, dolaylı olarak Ermenilerle ilgilidir.
Gerçekten, Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak, buradaki
çıkarlarını korumak ve birbirlerine karşı olan dengelerini sağlamak için tercih
ettikleri usullerin başında, Osmanlı idaresi altında yaşayan Hristiyan unsurlar
namına talep ettikleri ıslahat hareketleri gelmiştir.
Ermenilerin, bağımsızlığı hedef alan davranışlarını iki safhada incelemek
mümkündür. Faaliyetlerin birinci safhasında, yaşadıkları bölgelerde huzur ve asayişi
bozucu hareketler içine girerek, Osmanlı Devleti’ne, özellikle Düvel-i muazzamaya,
güya, can ve mal güvenliklerinin temin ve tesisi yönünde çağrılar yapmışlardır. Bütün
bunlar, Osmanlı Devleti’ni zor duruma düşürmenin yanında Düvel-i muazzamanın
Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması için gerekli zemini hazırlamıştır.
Bağımsızlığa hazırlık safhası olarak da vasıflandırabileceğimiz bu dönemde, bazen
öyle durumlarla karşılaşılmıştır ki, Ermenilerin, Müslüman kılığına girerek,
okullarına, kiliselerine, kendi hedeflerine saldırılar düzenlemeleri, iki taraf
arasındaki köprülerin atılarak, asırlarca yan yana huzur içinde yaşayan insanlar
arasında kin ve nifak tohumlarının yeşermesine sebep olmuştur.
Ermeni bağımsızlık hareketinin ikinci safhası ise, mahallî olan ve ferdî
faaliyetlere dayanan olayların, yurt içinde ve dışında bağımsızlık taraftarı parti ve
ihtilâlci dernekler halinde karşımıza çıkmasıdır. 1878 yılında Van’da teşkil edilen
Kara Haç Cemiyeti, 1880’li yıllarda Rus idaresi altında bulunan Ermenistan’da
kurulan cemiyetler, 1881’de Erzurum’da Anavatan Müdafileri Cemiyeti, 1885
sonlarında Van’da Armenakan Cemiyeti, 1887’de İsviçre’de Taşnaksutyun vb. ihtilâlci cemiyetler bu gaye ile çalışmalarına başlamışlardır. Bunlar, Ermenilerin
yoğun olarak bulundukları bölgelere, özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’ne, sözde
Ermenilerin can güvenliklerinin sağlanması bahanesiyle silâh ve cephane sevk
etmişlerdir. İhtilâlci cemiyetlerin, Osmanlı Devleti’nde teşkilâtlanmaları ile birlikte
terör olayları da ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu olayların başlangıcı, 1890 yılında Erzurum’da Anavatan Müdafileri
Cemiyeti’nin, Temmuz ayında da Hınçak Partisi’nin Kumkapı’da Ermeni halkı
kışkırtması ile gelişme göstermiştir. Bunu, Avrupa devletlerinin olaylarda suçlu
bulunan kişileri himaye etmesi izlemiştir. Dolayısıyla, çete ve terör olaylarının
cezasız kaldığı izlenimi Ermeni ihtilalcilerinin zihnine iyice yerleşmiştir. Bu durum,
1890 yılının sonlarında Van valisine suikast girişiminde bulunulması ve Amasya,
Diyarbakır, Merzifon, Çorum, Yozgat, Tokat olaylarının çıkarılmasında açıkça
görülebilir. 1894’de çıkarılan Sasun ayaklanması, Ermeni olaylarının milletlerarası
platformlara taşınmasını sağlamıştır. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne
ıslahat yapması için baskı yapmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti’ne 11 Mayıs
1895’de bir nota vermişlerdir. Nota özet olarak, Erzurum, Bitlis, Van, Sivas,
Mamuretülaziz, Diyarbakır vilâyetlerinde idarî, adlî, askerî ve malî yetkilerin
Osmanlı Devleti aleyhine sınırlanması ile beraber Ermenilere imtiyaz verilmesi
hususlarını ihtiva etmekteydi. Bu baskılara Osmanlı Devleti’nin boyun eğmesi tabiî ki
beklenilemezdi. Bunun sonuçlarını yeterli görmeyen Ermeniler, 1895 yılında İstanbul,
Divriği, Trabzon, Eğin, Develi, Akhisar, Erzincan, Gümüşhane, Bitlis, Bayburt, Urfa,
Erzurum, Diyarbekir, Siverek, Malatya, Harput, Arapkir, Sivas, Merzifon, Maraş,
Muş, Kayseri, Yozgat ve Zeytun’da olaylar çıkartmışlardır. Bunu daha sonra Van
İsyanı, 1904’de İkinci Sasun İsyanı, 1905’deki II. Abdülhamid’e karşı girişilen suikast
takip etmiştir. Bunlar Ermeni olaylarının ana başlıklarıdır

ASURİLER VE SÜRYANİLER II

Öne çıkan görsel

SÜRYANİLER, NİSAN-KASIM 1915

İki Hıristiyan azınlık grubunun, Ermeniler’in ve Süryaniler’in isyanından ve Kafkas cephesindeki başarısızlıklardan sonra diğer azınlıkların durumu güçleşti. Müslüman halkın çoğunluğu, Hıristiyanlar’ı aralarında ayırım yapmadan vatan haini olarak görüyordu. 18 Mayıs’ta Musul’daki Alman konsolosu Holstein, Keldani ve Asuri Patrik’ten aldığı haberlere dayanarak, Amadia kazasında (Van’ın Musul sınırındaki kazası) Hıristiyanlar’a karşı düşmanlığın arttığını ve bazı katliamların yapıldığını bildirdi.

Mayıs başında resmi makamlar, Diyarbakır’da Ermeniler’e ait büyük bir silah deposu ortaya çıkardı. Ermeni liderler toplu halde gözaltına alındı (Lepsius, No.48, s.63).

1 Haziran’da Kürtler Cizre köylerinde Süryaniler’e saldırdılar. Bölgedeki en büyük Kürt aşireti Hesenan’dı. Süryaniler Beth Zabday’a (İdil’e) kaçtılar ve orada kendilerini 40 gün başarıyla savundular. Savaştan önce resmi makamlar kırsal kesimde düzeni korumak için atlı jandarma güçlerini kullanıyorlardı. Savaş sırasında bu güçler cepheye gönderilince bu bölgeye, rejime sadık kabul edilen Kürt aşiretleri (Deksuri, Reman ve Mahallamin) gönderildi. Bunlar da böylelikle ezeli düşmanları Heverkan Federasyonu ve onun Süryani müttefiklerine vurmakta serbest bırakılmış oldular.

22 Haziran’da resmi makamlar Midyat’ta silah arama-taraması yaptı. O sırada kentin nüfusu yaklaşık 5 bin idi (Streck). Bunların %95’i Hıristiyan’dı. Ermeniler’in sayısı en çok bin idi; diğerleri çeşitli inançtaki Süryaniler’di. 8’i Süryani, yüz kadar Hıristiyan tutuklandı. Bunlar, kimlik saptanmasından sonra serbest bırakıldı. Ayın 28’inde Ermeniler kent dışına çıkarılıp öldürüldüler (Hinno, s.60 f).

4 Temmuz’da Osmanlı İçişleri Bakanlığı; Trabzon, Sivas, Diyarbakır ve Elaziz’deki Ermeniler’in sürülmesine karar verdi. Müslümanlığa geçmiş olan Ermeniler de sürülecekti (Gurun, s.212).

Diyarbakır Valisi Reşit Bey, kararı gaddarca yerine getirmeye başladı. 12 Temmuz’da Almanya Büyükelçiliği kendilerine ulaşan şikayetleri iletmek zorunluluğunu hissetti. Musul’daki Holstein’in verdiği bilgilere dayanılarak yazılan şikayet mektubunda 2 bin Ermeni’nin birkaç Süryani’nin “boğazı kuzununki gibi kesilerek katledildiği” yer alıyordu ve hükümetten, Reşit Bey’i durdurması isteniyordu. Aynı gün İçişleri Bakanlığı Diyarbakır’a bir telgraf göndererek kan dökülmesinin derhal durdurulmasını emretti (Gurun). Reşit Bey valiliğini sürdürecekti. Daha sonra Ankara’ya alındı.

Kırsal kesimde Ermeniler Osmanlı jandarmalarına saldırıyordu (Schemsi, s.72). 15 Temmuz civarında Reşit Bey, Midyat kaymakamını -Holstein’in dediğine göre- bölgedeki Hıristiyanlar’ı öldürtmeyi reddettiği için, öldürttü (Lepsius, 115, s.104).

15 Temmuz’da Holstein, Kürtler’in ayın 11’inde Keldani köyü Fayshkhabur’daki erkek nüfusu öldürdüğünü bildirdi. Bu köy, Musul ile Diyarbakır sınırındaydı. Holstein, 21 Temmuz’da, bu köyden 600 kadar Keldani kadın ve çocuğun ve Mardin ile Siirt’ten bir miktar Ermeni’nin Musul’a sığınmış olduklarını bildirdi. Holstein, kendi kararıyla Musul eyalet yönetimine mültecilere yiyecek ve giyecek sağlanması için 600 Sterlin verdi. (Lepsius, 124, s.114).

Midyat’taki Süryaniler, bir yandan Osmanlı resmi makamlarıyla öbür yandan eski hesapları halletme fırsatı elde etmiş olan Kürtler arasına sıkışınca isyan etmekten başka bir çareleri kalmamıştı. Holstein, İstanbul’a gönderdiği raporlarda bütün suçu Diyarbakır Valisi’ne yüklüyordu (Lepsius, 124 s.114). Holstein Musul Valisi’nin Süryaniler’i koruması için uğraştı ama valinin kendi bölgesi dışına müdahalede bulunma hakkı yoktu.

16 Temmuz’da Osmanlı güçleri Midyat’taki Hıristiyanlar’a ateş açtı (Hinno). 3 gün süren çatışmada çok kişi öldü, binlerce kişi Midyat dışına kaçtı. Kürtler’in daha önce saldırdığı köyler ve bu tür saldırı bekleyen diğer köyler de boşaltıldı. Genellikle bölgedeki Kürt ağa “kendi Süryaniler’i”ni koruyor, onları silahlandırıyor ve kaçmalarına yardımcı oluyordu.

2 Eylül’de Diyarbakır’ın güneydoğusundaki Cizre kentine, Osmanlı desteği altında Kürtler saldırdı. Hıristiyan halk öldürüldü. Süryaniler daha önce kentten ayrılmışlardı. Öldürülenler Keldaniler ve Ermeniler’di (Lepsius, 167, s.152).

18 Eylül’de Reşit Bey, Ermeniler’in sürülmesi işleminin tamamlandığını bildirdi.

14 Şubat 1916’da Almanya Büyükelçisi Berlin’e bir rapor göndererek Diyarbakır’daki çatışmaların sona erdiğini bildirdi. Ancak Heverkan Federasyonu’ndaki iç çatışmalar sürüyordu. Kentte kıtlık vardı ve binlerce kişi açlık ve hastalıktan öldü.

ASURİLER HAKKARİ’DEN KAÇIYORLAR (Ağustos-Kasım 1915))

Malazgirt’te Ruslar yenildikten sonra (10/7-2/8 1915) Ermeniler’le birlikte Van’ı boşalttılar. Yenilgi haberi Azerbaycan’daki Hıristiyanlar’da panik yarattı, Rus sınırına doğru göç başlattı. Ne var ki bu kaçış gereksizdi, çünkü Ruslar 7-9 Ağustos’ta Osmanlılar’ı yenmiş ve Van’ı ayın 15’inde geri almıştı.

Kışı Hakkari’de geçirmenin güç olacağını düşünen Asuriler, güneye, Salmas Yaylası’na Başkale üzerinden göç ettiler. Misyonerler Hakkarili Asuriler’in sayısını 35 bin olarak saptadılar. Asuriler parasız pulsuzdu. Azeri halkın yardımına ihtiyaçları vardı. Azeriler de zaten kıtlık içindeydi. Bu durumda Asuriler zorbalığa başladılar ve Urumiye pazarını yağma ettiler. Azeriler karşı çıkınca kentteki Müslümanlar planlı olarak Asuriler tarafından öldürülmeye başlandı. O zamana kadar Azeriler’le huzur içinde birlikte yaşamış olan yerli Asuriler de katliama katıldılar. Papa’nın Urumiye’deki rahibi Sontag Asuriler’i durdurmaya çalışırken, Amerikan Misyon Merkezi’nin lideri Dr.Shedd onları kışkırtıyordu (Arfa, The Kurds, s.51).

O kış, Hakkarili Asuriler’in en az üçte biri soğuktan, açlıktan ve salgın hastalıklardan öldü (Bryce dok.No. 27; Josephs, s.135).

1916’DA ASURİLER

Sonbaharda Ruslar, 1916 yılı için tasarladıkları saldırılarda kullanma amacıyla Asuriler’i silah altına alıp askeri eğitimden geçirmeye başladılar. Ruslar, Asuriler ve Ermeniler, doğu Hakkari’de geleceğin Ermenistan’ına yer açmak amacıyla Müslümanlar’a karşı bir temizlik operasyonuna başladılar. Asuriler’in lideri Agha Petrus “katil, şantajcı ve dolandırıcı bir uluslararası hayduttu” (Longrigg’in tanımı, s.138). Sayyid Taha liderliğindeki Kürtler Şemdinli civarında kendilerini savundular ama başarılı olmadılar. Nesturiler’in “matran”ı (Kilisenin Metropolit’ten sonra 2. Başkanı) yer aldığı Shemdinan kazası ve 16 Nisan’da da Ruwanduz, Asuriler’in ve Ermeniler’in yardımıyla Ruslar tarafından alındı. Çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere 5 bin Kürt kent dışında katledildi (Mason, s.329) 1919 Ocak’ında bölgeyi gezen İngiliz binbaşı Mason’a, savaştan önce bölgedeki sayısı bini geçen Kürt ailelerden geriye yalnızca 157’sinin kaldığını ve 81 Kürt köyünden 52’sinin Ruslar tarafından yakıldığı bildirildi.

Bir başka İngiliz subay, Binbaşı E.W.C.Noel, 1919’da, yine ocak ayında bölgeyi dolaştıktan sonra İngiliz Dışişleri’ne gönderdiği “The Christian Army of Ravenge” adlı raporunda şöyle yazıyordu: “According to almost the universal testimony of the local inhabitants and eve-witnesses, Russians, acting on the instigation and advice of Nestorians and Armenians who accompanied them …. murdered and butchered indiscriminately any Moslem member of the civil population who fell in their hands. A traveller through the Rowanduz and Neri districts would find widespread wholesale evidence of outrages committed by Christians on Moslems. Anything more thorough and complete would be difficult to imagine” (Sonyel, s. 415).

Aynı süre içinde Shemdinan’ın komşusu Gawar kazasındaki 3 yüz kişilik Yahudi nüfus da Hıristiyan güçlerce katledildi (Schemsi, s.63).

Müslümanlar’dan batıya doğru kaçabilen kaçtı ama çoğunluk için kuzeydeki Rus işgalindeki bölgelerden başka yere kaçabilme şansı yoktu. The Manchester Guardian’ın muhabiri Philips Price, Tiflis’ten, İngiliz Kızılhaç’ına bir rapor gönderdi. Kafkaslar’daki 200 bin Hıristiyan mültecinin içinde bulunduğu korkunç durumu bildirdi. Daha önce The Lord Mayor’s Fund, bölgedeki Ermeniler’e ve Asuriler’e büyük meblağlarda para yardımında bulunmuştu. Price, eğer İngiliz Hükümeti yalnızca Hıristiyanlar’a yardım etmiş olduktan sonra şimdi de Müslümanlar’a yardım etmezse, İngiliz İmparatorluğu’nda yaşayan milyonlarca Müslüman’a karşı güç duruma düşeceğini vurguladı. Ancak, İngiltere’den herhangi bir yardım gelmedi (Sonyel, s.415).

Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizler’e bu konudaki başvurusuna, Rus hükümetinin saldırıları desteklemediği, olayların yalnızca, daha önce Türkler’in ve Kürtler’in mezalimine uğramış Ermeniler’in intikam almalarından ibaret olduğu karşılığı verildi (Sonyel, s.415).

Savaşta Van’ın Müslüman halkının %60’ı, yani 110 bin kişi, öldü (McCarthy).

Bütün 1916 ve 1917’de Asuriler Ruslar’la omuz omuza savaştı. Osmanlı Ordusu tamamiyle savunma yapma zorundaydı. Her ne kadar Gelibolu’da Fransız ve İngiliz saldırısını püskürtmeyi başarmışsa da büyük zayiat vermişti. Ayrıca Hicaz’da Araplar, İngiliz desteğiyle isyan başlatmıştı.

Doğu cephesinde Ruslar sırasıyla, Erzurum, Bitlis, Trabzon ve Erzincan’ı aldı. Haziran’da Bağdat yakınlarında Khanikin ve Hamadan’dan Ruslar sürüldü. Ruwanduz ve Neri’deki Rus birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal (Atatürk) 5 Ağustos’ta Bitlis’i geri aldı.

1916 ve 1917, Azerbaycan ovalarındaki Asuri sivil halk için gayet sakin geçti.

1918 : ASURİLER YENİLİYOR

1917’de Rus Devrimi gerçekleşti. Rus ordusuna, 1917 Haziran’ında İran’dan çekilme emri verildi. Rus askerler çekilirken Urumiye pazarını ateşe verdi ve kenti yağma etti. Asuri birlikler Osmanlı topraklarını bırakarak Urumiye bölgesine geldi. Rusya’nın devrimci yönetimine bağlı olmak istemeyen birçok subay Urumiye’de kaldı ve Asuri birliklerini eğitti. Onların yardımıyla; bir Ermeni taburu (bin askerli), bir 3 bin askerli Hakkarili Asuri gücü ve bir de bölge yerlisi Keldaniler ve Asuriler’den oluşan birlik yetiştirildi (Larcher, s.454). Hıristiyanlar, çekilen Rus birliklerinin bıraktığı silahlarla donanmışlardı. Urumiye’de Mutwa denilen Hıristiyan bir kurul yönetimi devraldı. Amerikalı misyon şefi Dr. Shedd onları destekliyordu (Nikitine, Urumiye). Asuriler, bölgedeki Azeriler’i bir katliamdan geçirerek geri kalanlara gözdağı verdiler (Larcher, s.454).

İran’daki Rus desteğini kaybetmiş olan İngilizler, Asuriler’e destek olarak oluşan nüfuz boşluğunu doldurmaya çalışıyorlardı. Tiflis’ten çok sayıda İngiliz ve Fransız subay bölgeye Asuri birlikleri eğitmek için gönderildi. Shakak Aşireti’nin lideri Simko, savaş sırasında iki kez taraf değiştirmiş, kısa bir süre Ruslar’ın esiri olmuş, daha sonra da tarafsız kalmıştı. Benjamin Shimun, İngilizler’in girişimiyle Simko ile ittifak kurdu. Ruslar İran’ı terk edince Simko onların hafif ve ağır silahlarını almayı başardı.

Simko, Ermeni, aracılar sayesinde Asuriler’le birleşti. Hakkarili Asuriler’in iki yıldır terörü altında yaşamış olan yerli Azeriler bu birleşmeden haklı olarak kaygılandılar. İran’ın güçsüz resmi makamları, Asuriler’in silahlarını almak için nafile bir girişimde bulundular. Tam tersine Asuriler, 22 Şubat 1918’de Urumiye’deki Müslümanlar’a saldırdılar ve büyük bir katliamda bulundular (Nikitine, olayları Joseph’ten farklı olarak veriyor ama vardıkları sonuç aynı).

Şurası açıktır ki Urumiye bölgesinde Asuriler kendileri için bir gelecek hesaplıyorlardı. Patrik’i bir görüşmeye davet eden Simko da kendi hesabına aynı düşüncedeydi. 25 Şubat’ta (veya 4 Mart’ta, her iki tarih de geçiyor) Dilman’ın 20 km yakınlarındaki Kohneh Shahr’da Simko ile Patrik Benjamin Shimun buluştu. Dışarıdan gayet barışçıl olarak gözüken toplantıdan sonra Patrik vedalaşıp arabasına binmek üzereyken Simko ansızın tüfek çekti ve konuğunu sırtından vurarak katletti. Hemen ardından Kürtler, Patrik’le birlikte gelmiş olan 140 kişinin çoğunu öldürdü. Asuriler’in çok azı, aralarında Benjamin’in kardeşi David olmak üzere canlarını kurtarıp Urumiye’ye kaçmayı başardı. Simko, kendi güçlerinin Asuriler’le boy ölçüşemeyeceğini bildiği için güçlerini Chehrik’deki sığınak benzeri karargaha çekti.

Birçok kaynak, Simko’nun Benjamin Shimun’u Tebriz Valisi Mukht-i Sham’ın kışkırtmasıyla öldürdüğünü yazıyor (örneğin, van Bruinessen, 1983). İran’ın ve Simko’nun Urumiye bölgesini Asuriler’den arındırmak istemiş olabileceği beklenir bir durumdur (her ne kadar farklı nedenlerle olsa da). İran resmi makamları bölgede otorite kurmak istiyordu. Simko ise batı Azerbaycan’da bağımsız bir Kürt devleti kurabilme peşindeydi.

Asuriler cinayet haberini alınca kentteki yüzlerce Azeri sivili öldürdüler ve onların evlerini yağmaladılar. Kohneh Shahr’a 3 bin kişi gönderip oradaki Azeriler’i de katlettiler. Ardından, Simko’nun terk ettiği Chehrik’e gittiler. Simko’nun karargahı yağmalandı. Dilman’a da saldıran grup, burayı almayı başaramayınca Urumiye’ye geri döndü (Arfa, The Kurds, s. 53 f).

Simko ise Khoi çevresinde önüne çıkan her Hıristiyan’ı öldürtüyordu. Arfa, İran’lı genç bir subayken 1922’de Shakar Yazı vadisinde Kürtler tarafından öldürülmüş olan 2 bin kadar Asuri’nin cesetlerini gördüğünü yazar (Arfa, Under… s.136).

Benjamin’in kardeşi Paulus Asuriler’in yeni patriği oldu.

3 Mart’ta Brest-Litovsk’da Osmanlı Devleti ile Sovyet Rusya arasında barış antlaşması yapıldı. Doğu Anadolu’nun 6-8 hafta içinde Ruslar tarafından boşaltılmasına karar verildi. Ruslar, Ermeni gerillaların silahlarını alacak ve bulundukları bölgeleri Osmanlı ordusu gelene kadar kontrol altında tutacaktı. Ne var ki Ruslar, Osmanlı ordusunun gelmesini beklemeden işgal altında tuttuğu bölgelerden geri çekilerek antlaşmaya aykırı hareket etti ve bölgeler, Ermeniler’in keyfine bırakıldı.

7 Nisan’da Osmanlılar Van’ı geri aldı. 20 bin kadar Ermeni zaten güç durumda olan Urumiye’ye sağındı. Joseph bölgedeki kaosu şöyle anlatır: “During this period Christian brigands terrorized Christians as well as Muslims, but especially the latter. A missionary described this period as a reign of terror for Muslims hard to imagine” (Joseph, s.141).

14 Nisan’da Osmanlı ordusu kuzeyde eski Rus sınırını geçti ve 25’inde Kars’a vardı. Ermeni birliklerini önlerine katmış sürüyorlardı. Osmanlılar’ın temel hedefi Bakü’nün petrol yataklarını ele geçirmekti. Haziran başında 15 bin piyade erini içeren 3 taburdan oluşan Osmanlı 4. ordusu Kotur Geçiti’nden geçerek Azerbaycan’a girdi (Pomiankowski, s.365; Larcher, s.455).

Bağdat’ı zapt etmiş olan, İngilizler, Musul’un 100 km kadar yakınlarındaydılar. Ermeniler’i Azerbaycan’a giderek Asuriler’e katılmaya teşvik ediyorlardı. Ermeni birlikleri Khoi’ye ulaştı ama kenti alamadı. Osmanlılar’ın 4. ordusu gelince Ermeniler geri çekilip Yerevan’a gittiler. O sıralarda Petrus Ağa birlikleriyle Urumiye’den kuzeye, Dilman’a ulaşmışlardı. Bu kez kenti almayı başardılar. Halkın çoğunu kılıçtan geçirdiler, kalanlar da kentten kaçtılar. Petrus Ağa, Osmanlı ordusunun gelmek üzere olduğunu ve Ermeniler’in kuzeye çekildiklerini öğrenince Urumiye’ye geri çekildi.

24 Haziran’a kadar 4. Ordu Khoi, Dilman ve Tebriz’i almıştı. Ama Urumiye’nin kuzeyinde Ermeni ve Asuri güçlerin sert direnişiyle karşılaştı; aynı zamanda kuzeyden de daha önce bölgeden geri çekilmiş olan Ermeni güçleri tehdit ediyorlardı.

Hıristiyan güçlerin dışarıdan yardım almadan cephede fazla tutunamayacakları açıkı. Cephane kıtlığı giderek artıyordu. 1918 ilkbaharında Bağdat’tan General Dunsterville komutasında küçük bir askeri birlik Osmanlılar’a karşı direnişi organize etmek ve Bakü petrol yataklarını korumak için bölgeye gönderildi. Dunsterville, Urumiye’deki Ermeniler ve Asuriler’le de temasta bulunmak istiyordu. 8 Temmuz’da bir İngiliz subay kente geldi ve Ermeniler’le Asuriler’e İngiliz yardımı önerdi. Ermeni, Asuri ve İngiliz birliklerinin 2 hafta sonra Şahin Kale’de (Shahin Dezh) bir araya gelmesi kararlaştırıldı. Burada İngiliz güçler Ermeni ve Asuriler’e silah ve mühimmat vereceklerdi. Petrus Ağa yolunu savaşarak açmak zorunda kaldığı için geçikti. Sonunda, İngilizler’in geri çekilerek ulaştığı Bijar’da buluşma gerçekleşti.

Urumiye’de yardım gelmesi geçiktikçe kaygı arttı; ardından Petrus Ağa’nın yenildiği ve askerlerinin öldürüldüğü rivayeti yayılınca panik oldu. Ermeni ve Asuriler kenti derhal boşaltmaya başladılar. Ermeni ve Asuri sivil halkın hemen hepsi (60 bin kadar) 31 Temmuz’da taşıyabildikleri kocabaş hayvanları ve eşyaları alarak yola döküldü. Arkalarında Osmanlı ve Kürt birlikler vardı. Mayıs’tan beri tarafsız kalmış olan Simko, şimdi de Osmanlı tarafına geçmişti ve onun Kürtler’i de kovalamacaya katılmıştı. Urumiye yaylasında yalnızca 2 bin kadar bölgenin yerlisi Asuri ve Keldani kaldı. 1 Ağustos, daha önce andığımız Papa’nın gönderdiği Patrik Sontag ve 1 Amerikalı misyoner öldürüldü. 2 Ağustos’ta 4. ordu birlikleri Simko’nun Kürtleri’yle birlikte Urumiye’ye girdi.

Urumiye’den kaçmakta olan Hıristiyanlar, Kürt bölgesi Saudjbulak’ta bir araya geldi. Güneye doğru kaçışları sırasında önlerine gelen her yeri yağma ettiler ve bütün Müslümanlar’ı öldürdüler (Karlsson, s.29). Ne Kürtler’de ne de Asuriler’de savaş esiri alma alışkanlığı vardı. Cinsiyet ve yaşa bakmadan bütün düşmanlar katledildi. 12’sinde Tebriz’deki Osmanlı dostu valinin gönderdiği İranlı güç, Miandoab yakınlarında kaçmakta ve yağmalamakta olan bu güruha saldırdı (Arfa, The kurds, s.55 f).

Büyük kayıplar veren toplam 19 günlük bozgundan sonra Şahin Kale yakınlarındaki İngiliz birliklerine ulaşabildi. 200 km yürümüşlerdi. İngilizler onları Hamadan’a götürdü. Yolda 10 bin kişi öldü. İngilizler, gelen toplam mülteci sayısını 50 bin olarak saptadı. Kıtlıktan kırılmakta olan İran’da bu insanlara bakabilmek imkansızdı. İngilizler mültecileri, güneye, Bağdat yakınlarındaki Bakuba’ya göndermeye karar verdi. Orada yiyecek durumu daha olumluydu. Yolculuk sırasında ve ondan sonraki yılda yaklaşık 5 bin Asuri öldü. Bunlar arasında, veremden ölen Patrik Paulus Shimun da vardı (1920). 15 bin Ermeni mültecinin çoğunluğu Avrupa’ya gemiyle gönderilmek istiyordu ve Irak’tan aynı yıl ayrıldılar.

ASURİ EPİLOGU

1920 sonbaharında Petrus Ağa, İngilizler’in sessiz desteğiyle Urumiye’ye geri dönme girişiminde bulundu. Kötü organizasyon ve bölgedeki Kürt çetelerin karşı koyması sonucu başardıkları tek şey, Akra civarındaki Müslaman köylerini yağmalamak ve köylüleri öldürmek oldu (Longrigg, s.138). Bu yeni başarısızlıktan sonra İngilizler Petrus Ağa’yı Fransa’ya sürgün ettiler ve orada 1932’de öldü.

1921-24 yıllarında 8 bin kadar Asuri Hakkari’ye döndü. Türk kaynaklarında açıklandığına göre 3-4 Eylül’de bir grup Asuri, Van polis şefini öldürdü, valiyi de kaçırıp Irak’a götürdü (Edmonds, s.387; Olson, s.205, No: 39). İsyancı grubu Türk birlikler Musul’a kadar kovaladı. 1925 Haziran’ında Tiari Aşireti’nin melik’i Koshaban, Türk resmi makamlarından, birkaç bin Asuri’nin Hakkari yakınlarındaki Lizan’a geri dönmesi için izin aldı (Olson, s.121). İran ordusu Simko’nun kısa ömürlü Kürt devletini ortardan kaldırınca (1922) 10 bin kadar Asuri ve Keldani Azerbaycan’a dönebildi (Palva, s.18).

Ölü Sayıları:

Kaç adet Asuri ve Süryani, yani; Keldani, Ortodoks Süryani ve Katolik Süryani savaşlarda öldü?

Asuriler’den başlarsak, toplam nüfusları 1914’den önce 80 bin kadardı. Çatışmalar, açlık ve salgın hastalıklar 1915’de 20 bin ölüme yol açtı. 1916-17 sakin yıllarında kaç kişi öldü, bilinmiyor. Ama son savaş yılında tahminen 10 bin kişi ve Bakuba kampında 1919-20’de 5 bin kişi daha öldü. Toplam sayı 35 bin oluyor.

Katolik kaynaklar (Bkz. Vaihé, CE, Janin) savaştan önce yaklaşık 40 bin Keldani olduğunu yazıyor. Bunların çoğunluğu, 28 bin kadarı Musul vilayetindeydi. 5 bin Keldani’nin de Azerbaycan’da olduğu biliniyor. Diğer bilgiler şöyle:

Bitlis’te 1914 sayımına göre 4.356, Siirt ve Diyarbakır’da 5.994 Keldani vardı. İngilizler, 1920 yılında Musul ve Amadia’da bir nüfus sayımı yaptılar. Ermeni ve Süryani mülteciler dışında, bölgede yerleşmiş 55.470 Hıristiyan olduğu saptandı. 1914’de Musul’da 10 bin Ermeni (1907 sayımı), 5-6 bin Ortodoks Süryani (1907 sayımı), 7 bin Katolik Süryani (Vailhé DC), 28 bin Keldani (Vailhé DC) ve kuzeyde birkaç bin Süryani (Cuinet, II, s.646; Longrigg, s.11) bulunuyordu. Musul ve Amadia’da ölenlerin sayısı birkaç binden fazla olamaz.

Bitlis ve Diyarbakır’daki ölü sayısının kesin olarak saptanması imkansız. Çünkü 1920’lerde Türk resmi makamlarının yaptığı sayımlarda dini inanç göz önüne alınmamıştı.

1914’de Osmanlılar’ın yaptığı sayım, Diyarbakır’da 45.142 Süryani (Katolik, Ortodoks ve Protestan) olduğu saptandı. Bunlardan 36.550’si Mardin sancağında yaşıyordu. Bitlis’te 3.992’si bulunuyordu (Karpat, s.188 f). Bu sayıların doğruluğu, bölgede Ortodoks Süryani ve/veya Katolik Süryani patrik olmamış olmasından bellidir. Oysa Keldaniler’in Siirt’te bir patriği bulunuyordu.

Süleyman Hinno’nun kitabında ölü sayısıyla ilgili çeşitli rakamlar var. Ne var ki yazılanlar, birbiriyle çelişki içinde. Örneğin falanca köyde katledilen kişilerden, bir başka bölgedeki mülteciler olarak söz ediliyor. “Kaçamayan herkes öldürüldü” türü bilgiler de gerçeği yansıtmıyor. Örneğin, Hinno Bote köyündeki Süryaniler’in katledilişinden söz ederken, bu 2 bin kişinin köy kilisesine kaçtığını yazıyor. Hah’taki Tur Abdin’in en büyük kilisesi Mar Sabak Kilisesi’ydi ve bunun dış hacmi 27.30 m x 11.10 m idi (Sélis, s.151). İç hacmi 1’er metre darsa, metre kareye 8 kişi düşmüş olmalı! Hinno’nun rakamları asla güvenilir değil. Hinno, 1915 yılında cereyan etmemiş olayları da bu yıla malediyor. Örneğin, Nusaybin kazasındaki olaylarda Durikan aşiretinin lideri Muhammed Abbas (Mehimed Ebbas) “kötü adam” rolüne uygun görülüyor (s.39); ne var ki bu kişi o tarihten 20 yıl kadar önce ölmüştü. Aynı şekilde onun “iyi kapli” kardeşi Süleyman Abbas’ın (s.42) Süryaniler’e ünlü bir nutuk attığı belirtiliyor ama, bu Abbas da yıllar önce ölmüştü. Hinno’nun kitabında “zalim” Hasan Haco da 1915’de peydah oluyor ama bu kişi o yıl henüz doğmamıştı bile! Anlatılan olay, muhtemelen 1940’lı yıllarda cereyan etmişti.

Hinno, yarım yüzyıl süresince gerçekleşmiş olayları aynı yıla sıkıştırıyor. Kürt lider Elik’in (Hinno’nun kitabında Ali Batte olarak geçiyor) Celebi aşiretinin köyü Beth-Debe’ye Kürt ve Süryani adamlarıyla saldırdığı yer alıyor (s.53). Hiç kuşkusuz Hinno, Süryaniler’in her iki tarafta da yer aldığına değinmiyor. Ona kalırsa bütün savaşlar, yalnızca Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında cereyan etmişti. Hinno’nun 1915 yılıyla ilgili olarak verdiği bilgilere en azından güvenilmez diyebiliriz.

Claude Sélis, Belçikalı Dominik ve Şark uzmanı, ölü sayısını herhangi bir kaynak göstermeden veriyor. Savaş sırasında bölgedeki Hıristiyan Süryaniler’in üçte birinin öldüğünü yazıyor (s.40 f). Bu da yaklaşık 18 bin kişi anlamına gelir. Savaştan sonra Ortodoks Süryani Patrik, bölgede görev yapan Amerikan King-Crane Komisyonu’na 90.313 kişilik bir ölü listesi sundu. Müttefikler bu listeyi ciddiye almadılar; çünkü bu sayı, 1914 yılında bölgede yaşamış olan Ordodoks Süryani sayısından % 50 fazlaydı (bu liste, Hinno’nun önsözünde yer alıyor).

Urfa’da 19 Ağustos 1915’de Ermeni bir asker kaçağı, kendisini yakalamaya çalışan 3 polisi vurarak öldürdü. Bunun üzerine kentte çıkan olaylarda 200 kişi öldü. Yonnan bu sayıyı derhal 2 bine çıkarıyor!

Sonuç olarak, savaş yıllarında toplam 55 bin Asuri/Süryani’nin öldüğünü söyleyebiliriz. Bu da 1914’deki nüfusun dörtte birini oluşturuyor. Bunların çoğu açlık ve hastalıktan öldü. Diğerleri başta Kürt komşuları olmak üzere bölgedeki otorite boşluğundan yararlanan yerel Osmanlı resmi makamlarınca öldürüldü. Aynı zamanda Asuriler, bilinmeyen sayıda Müslüman katlettiler. Arfa, yalnızca Azerbaycan’da Asuriler’in en az 100 bin Azeri’yi öldürdüğünü yazıyor. (Arfa, The Kurds, s.63). Savaş sırasında en az 100 bin Azeri öldü ama çoğu, aynen Asuriler/Süryaniler gibi, açlık ve hastalıktan öldü. Asuriler tarafından öldürülenlerin sayısı en çok 30 bindi.
Günümüzdeki, Türkler’in yarım milyon Asuri ve Süryani’ye karşı halk katliamı yaptığı iddiaları herhangi bir temelden yoksundur.

 

%d blogcu bunu beğendi: