NEYDİ

NEYDİ

Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu.sevgi emekti.
Sevgi neydi? Sevgi bu ülkeyi hep ileri götürmekti;
Sevgi neydi? Sevgi hep beraber el ele yürümekti.
Sevgi neydi? Sevgi her mutlulugu paylaşabilmekti

İslam neydi? İslam din kardeşleri ni birleştirmekti
İslam neydi? İslam tüm dünya yı güzelleştirmekti
İslam neydi? İslam birlikte o kabe ye yönelmekti.
İslam neydi? İslam fakiri korumak ve gözetmekti.

Sevap neydi? Sevap huşu içinde hep dua etmekti
Sevap neydi? Sevap sabır ile cenneti beklemekti.
Sevap neydi? Sevap ibadetleri yerine getirmekti.
Sevap neydi? Sevap bütün günahları defetmekti

Haram neydi? Haram günahlara yönelmemekti
Haram neydi? Haram hiç yetim hakkı yememekti
Haram neydi? Haram kimseye iftira etmemekti
Haram neydi? Haram hiç kul hakkı yememekti.

Ülke neydi? Ülke bir karış olsada toprak demekti
Ülke neydi? Ülke sevgi ile tüm halkı yönetmekti
Ülke neydi? Ülke hürriyete aşk ile riayet etmekti
Ülke neydi? Ülke vatanını milletini hep sevmekti.

KAFKASYILDIZI

KIZILDERİLİ MİTOLOJİSİ II

“Annen çoktan ölmüş bile olsa Sen hâlâ onun göğüslerinden besleniyorsun demek. Zavallı yavru, zavallı aç yavru.”

Bu şarkıyı, artık torunu olan çocuğa tekrar tekrar söylemiş. Küçük çocuğu tutarken, oğlan sesini keserek yaşlı kadının sırtında uykuya dalmış. O, artık ihtiyar kadınınmış.

Ertesi sabah, küçük oğlan, ihtiyar kadına sormuş:

“Seni hangi isimle çağırayım?”

“Ben Örümcek Kadın, bütün yaşayan varlıkların ve nesnelerin annesi ve koruyucusu olduğumdan bana, Büyükanne diyebilirsin.”

Böylece küçük oğlan, ona Örümcek Kadın Nine ve kadın da ona, Talyi ya da Küçük Oğlan demeye başlamış.

Onlar, orada, Örümcek Nine’ nin mısır tarlasına yakın tipi’ sinde çok mutlu bir yaşam sürüyorlarmış. Nine, kilden kâseler yapıyor, onları kuruyuncaya kadar güneşte tutuyor ve iyice sertleşinceye kadar da yemek pişirdiği ateşte kurutuyormuş. Tepelerden, dar yapraklı avize ağacı çiçekleri topluyor, onları kangal biçiminde dolayarak sepetlere yerleştiriyormuş. Talayi, eskiden annesine yardım ettiği gibi, kışlık yiyecekler depolamak için, yaban bitkilerini toplama ve kurutma işinde kadına yardım ediyormuş. Talyi, yayı ve oklarıyla küçük hayvanların nasıl vurulacağını, avladığı hayvanların temizlenip, pişirilebilinecek bir et olarak Örümcek Nine’ ye nasıl verileceğini çabucak öğrenmiş. Bir erkeğin bilmesi gereken her şeyi o kadın öğretmiş ona.

Bazı zamanlar Talyi yaramazlaşır, Ninesinin sözlerini dinlememeye başlarmış ve Nine de onu kırmayacak biçimde azarlarmış. Daha sonra bir gün ona: “Bugün biraz uzağa gitmem gerekiyor.” demiş. “Karanlık basmadan dönerim; ama taze mısırlarımızdan ve kurutulmuş etlerimizden birazını Apaçilerle yapacağım alışverişte kullanmak için almak istiyorum. Tuzumuz bitmiş.”

“Pekâlâ.” diyerek razı olmuş Talyi. “İstediğin gibi olsun.”

“Benimle birlikte gelmek istemiyor musun?” diye sormuş Büyükanne.

“Hayır.” diye cevap vermiş torunu Ninesine. “Burada kalayım ve çemberim ile mızrağımla oynayayım, daha iyi.”

Nine: “Oynayabilirsin.” diye razı olmuş. “Yalnız nasıl oynayacağına dikkat et. Çemberini havaya fırlatma; yoksa sana kötü bir şeyler olur. Ne diyorsam dikkatle dinle! Şimdi… Çemberi yerde yuvarla ve mızrağını hedef deliğine geçirmeye çalış. Asla onu havaya atma!”

“Tamam Nine.” diye yanıtlamış Talyi; ama ‘tamam’ derken de Ninenin bunları kendisine neden söylediğini merak etmekten de kendini alamamış.

Örümcek Nine bir süre için çadırdan çıkıp gittikten sonra Talyi öğle yemeğini yiyip biraz uyumuş ve Örümcek Nine’ nin söylediği şeyleri düşünmeye başlamış.

‘Bana hiçbir kötülük gelmez’ demiş kendi kendine. Ne de olsa o, annesinin oğlu imiş. “Her şey iyi gidecek. Nine yaşlanıyor, bu yüzden de birtakım şeyleri uyduruyor.”

Böylece, çemberi ve mızrağını alarak tipi’ den dışarı çıkmış. Önceleri Talyi çemberi yerde yuvarlamış; ama oynamaya devm ettikçe, Ninenin en son söylediklerini daha fazla merak etmiş. “Ee, öyleyse, Nine çemberimi havaya fırlatmamamı söylediği zaman ne demek istediğini öğrenirim.” diyerek kararını vermiş ve çemberini gücünün elverdiğince yükseğe fırlatmış.

Çember, yükseklere, gittikçe daha yükseklere, Talyi’ nin asılı durduğu yere, babasının çemberinin gökyüzüne kendi üzerinden aşıp gittiği yere kadar çıkmış. Sonra, yavaş yavaş yere düşmeye başlamış. Düşerken, Talyi’ nin başına çarpıncaya kadar gittikçe hızlanmış. Çember, Talyi’ nin başından aşağı yoluna devam ederek onu ikiye biçmiş. Artık orada yalnız bir çocuk değil, iki çocuk ayakta duruyormuş. Bir şey dışında ikisi de birbirine benziyorlarmış; yalnız birisi solakmış ve diğeri de yalnız sağ elini kullanıyormuş.

“Eee…” demiş sağ elini kullanan ikiz, öbür kardeşine. “İşte oldu. Sen kimsin?”

“Ben, ben’ im.” diyerek yanıtlamış solak ikiz. “Ya sen kimsin?”

“Ben de ben’ im; ama birlikte olduğumuz zaman biz biziz.” diye yanıtlamış kardeşi.

“Birlikte olursak, güçlü ve kuvvetli bir kişi oluruz.” diyerek, sağ elini kullanan kardeşi onunla aynı düşüncede olduğunu belirtmiş. Solak ikiz: “Haydi çemberimizle oynayalım.” diye önermiş ve kardeşi de başını sallamış.

Böylece, çocuklar çemberi yerde yuvarlaya yuvarlaya ve çembere sırayla mızrak ata ata akşamüstü geç vakte kadar birlikte oynamışlar. Uzayan gölgeler, onları, birbiri içinde eritmiş gibi gösteriyormuş ve oyunda da sayı hâlâ berabereymiş. Sonra, çocuklar akşam karanlığında, Örümcek Ninenin Apaçilerle yaptığı alışveriş sonunda, aldığı meskite etiyle, tuz paketlerini taşıyarak geldiğini görmüşler.

“Ah, aman Allahım.” demiş sağ elini kullanan ikiz. “Acaba bizi görünce ne diyecek? Sözlerini dinlemediğimiz için deli olur herhalde.”

Solak kardeşi de: “Ne der bilmiyorum; ama korkuyorum.” demiş.

Nine yaklaşmış, yaklaşmış. İki çocuğu da bakıyor, umutsuzlukla başını sallıyormuş. “Talyi, neredesin?” diye seslenmiş. “Senin yanındaki kim?”

Kardeşler birlikte yanıtlamışlar: “Ben burdayım işte.”

“Gözlerime bir şeyler olmuş benim. Seni ben iki kişi gibi görüyorum.” demiş yaşlı kadın. “Ve kulaklarıma da bir şeyler olmuş. Sanki sen iki sesli konuşuyorsun.”

Kardeşler: “Nine gözlerine ve kulaklarına hiçbir şey olmadı.” diye yanıtlamışlar. “Biz bir iken, iki olduk.”

“Bana yaklaşın da size bir bakayım.” demiş Nine. Ellerini yavaş yavaş her iki çocuğun üzerinde dolaştırmış. “Siz bir iken iki olmuşsunuz.” diye hak vermiş onlara. “Siz tek kişi iken yaşlılığımda bana arkadaşlık etmesi için onu evde tutabilirdim; ama artık iki kişisiniz, iki gücünüz var demektir. Şimdi beni yalnız bırakın ve Kiowalıların başına dert olan tehlikelerden onları kurtarmak için kendi maceralarınızı yaşamaya başlamak üzere dışarı çıkın.”

“Şimdi mi gitmemiz gerek?” diye sormuş ikizler.

“Hayır, Yarım Çocuklarım.” diyerek güvence vermiş onlara Nine. “Yarın sabaha kadar bekleyebilirsiniz; ama Sabah Yıldızı doğudan görününce yola çıkmalısınız. Düşmanlarınızı bulun ve onları yok edin, ancak böylece Kiowalılar uzun ve mutlu yaşayabilirler.”

“Onları nerede bulacağız?” diye öğrenmek istemiş çocuklar.

“Onların bulundukları yere gelince, kim olduklarını da öğrenirsiniz.” diye cevap vermiş Nine. “Şimdi birlikte yemek yiyelim; ilk kez ve son kez birlikte kutlayalım.”

Böylece, sabah olunca Yarım Çocuklar, tehlikelere atılıp düşmanlarını alt etmek için yola çıkmışlar. Bizim, On Nine diye bildiğimiz şeyler, o düşmanlardan ele geçirilen ganimetlerdir.

Çocuklar zafer kazandıkları her seferde ganimeti Nine almış, onu ham deriden bir kılıfa koymuş ve o ganimete, kendi adını vermekle bir tür değer biçmiş: Nine!”

On kutsal paket varmış ve yaşayan her Kiowalı, bunların her birine de Nine dermiş. Örümcek Nine ile onun Yarım Çocukları her zaman yaşayan anı olarak kalacaklardır.

KIZILDERİLİ MİTOLOJİSİ I

Derler ki;

“Kutsal kadın, genç ve güzel olduğu zamanlarda göklere yükselmiş. Orada Güneş’ le tanışmış ve ona aşık olmuş. Güneş’ le evlenen kadının erkek bir çocuğu olmuş.

Her üçü de dünyanın üzerindeki Yukarı Dünya’ da, bulutların ötesinde insan topluluklarından ve sorunlarından çok uzaklarda bulunan bir dünyada yaşamışlar. İnsan toplulukları, bu dünyayı asla göremiyorlarmış; çünkü bizim dünyamızın tavanı, bu dünyanın dümdüz mavi tabanıymış.

Bu kadın yine de insan ırkından imiş.”

Güneş ile kadının nasıl tanıştığına ilişkin bir sürü öykü vardır; ama çoğunun inandığı öyküye göre;

“Bir gün Güneş aşağılara bakmış ve bu kadını Washita Nehri’ nde yüzerken görmüş. Kadın çok güzel olduğundan Güneş onu hemencecik sudan yukarıya emivermiş ve alıp evine götürmüş. Bir yıl sonra da küçük bir erkek çocukları doğmuş.

 

Güneş, annesine giderek: “Karıma bir ‘tipi’ çadırı yapar mısın?” demiş. “Karım, genç bir kadın ve bu yüzden kendine ait bir çadırı olması gerekiyor.”

Annesi razı olmuş ve onlara beyaz bir ‘tipi’ yapmış. Çadırın üstünü de oğlunun savaş zamanlarını anlatan resimlele donatmış. Bu resimlerin en üstünde oğlunun gücünü simgeleyen amblemini koymuş. Genç çift ve çocukları güzel ‘tipi’ nin içinde çok mutlu bir yaşam sürüyorlarmış.

Her sabah Güneş uyandığında akşamdan kalan bulutlarla yüzünü yıkar, o yüzünü yıkarken de karısı kahvaltıyı hazırlarmış ve birlikte kahvaltı ederlermiş. Daha sonra da Güneş yayını alarak ok torbasını sırtına asarmış. Böylece ava gitmeye, ailesine yiyecek toplamaya hazır hâle gelirmiş.

Bir sabah avdan önce Güneş, karısına: “Bugün neler yapacaksın?” diye sormuş. Karısı: “Şey, sanırım dışarı çıkarak birkaç kök toplayacağım.” demiş. “Bugün güzel bir gü. Yaban patatesleri de olgunlaşmışlardır şimdi. Yerleri kazmak için kullandığım sopayı alır gider, birkaç patates toplarım herhalde. Yaban patateslerini özledim çok.”

Güneş: “İyi olur.” diyerek razı olmuş. “Onlarla beraber pişirmek için biraz geyik eti getirmeye çalışırım. Küçük oğlumuzu da yanında götürecek misin?”

“Ah, evet.” demiş karısı. “Küçük oğlum olmadan hiçbir yere gitmek istemem.”

“Bırak da sana yardım etsin. Artık büyüdü.” demiş Güneş. “Yalnız unutmaman gerekn bir şey var; ona da bunu mutlaka söyle. İkiniz de kesinlikle unutmamalısınız. Eğer tepesi bir yaban sığırı tarafından ısırılmış bir yaban patatesi bulursanız, o patatesi asla kesip çıkarmayın.”

“Neden?” diye sormuş karısı şaşkın bir sesle.

“Çünkü size uğursuzluk getirir.” diye cevap vermiş Güneş. “Bütün bildiğim ve bundan dolayı da sizlere söyleyebileceğim bu kadar.”

Yayını ve oklarını alarak çıkmış; karısı da sopasını yanına almış. Sonra kadın ve küçük çocuk da çıkmışlar. Çocuk, yürümekten yorulduğunda annesi, çocuğu geyik derisinden yapılma entarisiyle sararak onu omuzlarına almış.”

 

Bu olay, Kızılderililer at kullanmadan çok çok önceki devirlerde olduğundan, yolu yürümek zorunda kalıyorlarmış. Yolculuk yapılırken çocuklarını güvenli bir şekilde götürmek için de sert tahtadan yapılmış beşikler kullanılmasından da çok çok önce imiş. O eski günlerde, bütün anneler, çocuklarını sırtlarında taşırlarmış.

“Kadın ile küçük çocuğu bütün gün mutlulukla dolaşmışlar. Oğluna, kazma sopasının nasıl kullanılacağını göstermiş. Akşama doğru bir deri torba dolusu yaban patatesleri olmuş. Eve dönerlerken annesi ile çocuk, Güneş’ e rastlamışlar. Güneş, omuzlarına kocaman bir geyik derisinden torba asmış, dünyanın öbür tarafından geliyormuş. O akşam bütün aile iyi bir yemek yemiş.

Ertesi sabah, kahvaltının ardından Güneş: “Bugün yine yaban patatesleri toplamaya gidecek misiniz?” diye sormuş. Karısı: “Evet.” diye onaylamış. “Tam olgunlaştıkları zaman şimdi onların. Kurutup kışa hazırlık için belki biraz patates toplayabilirim.”

“İyi olur.” demiş kocası bir önceki gün gibi. “Ama, üstü bir yaban sığırı tarafından ısırılmış bir patatesi kazıp çıkarmayacağını da hiçbir zaman aklından çıkarma.” Karısı: “Unutmam.” diye söz vermiş.

O gün, kendisinden kocasının neden üstü bir yaban sığırı tarafından ısırılmış bir yaban patatesini kazıp çıkarmamasına ilişkin söz vermesini istediğini zaman zaman düşünüp durmuş. Sürekli olmasa bile arada sırada bu düşünce, zihninin bir kısmını kurcalıyormuş.

Kadın, o akşam, kazıp çıkarma işinde oğlu da yardım ettiği için, büyük bir patates torbasıyla iki büklüm bir şekilde torbaya asılmış eve dönmek üzereyken, yolun kenarında, önünde bir yaban patatesi bitkisi görmüş. Bu bitkinin üst tarafı ısırılmış gibiymiş. “Belki de bir yaban sığırı ısırmıştır” diye düşünerek onu almamaya karar vermiş.

Annesi ve küçük oğlu, üçüncü günü, evde yaban patateslerini pişirmekle meşgulmüşler. Akşam Güneş geldiğinde sormuş: “Bütün kış yetecek kadar patates olmadı mı daha, ne dersin?”

“Çok patatesimiz var.” diye yanıtlamış karısı. “Ama bu yıl pek çok patates var, bu yüzden, sanırım iki kez daha toplamaya çıkarım. Eğer bize gelenler olursa onlara da evlerine götürmeleri için kuru patateslerden verebiliriz.”

Güneş: “Pekâlâ…” demiş. “Yalnız, dediklerimi aklında tut. Kazıp çıkarılmaması gerekenleri alma da…”

Böylece karısı üçüncü kez gitmiş ve koca bir patates yüküyle geri dönmüş. Patatesleri kurutma ve serme işlemi de tam bir gününü almış.

Ertesi gün Güneş, karısına: “Artık yeterince patatesin var.” demiş. “Bir sürü gelen gidenimiz de olsa, onlara dağıtıp hediye edecek kadar da var.”

Karısı: “Bir kez daha…” diyerek yalvarmış. “Mevsim çok kısa. Ben de yiyeceğimizin bitmesini istemem.”

Kocası: “Peki, öyleyse…” diye razı olmuş. “Yalnız, dediklerimi unutmaman koşuluyla.”

Anne ile oğlu, çadırlarının yanında yetişmiş olan yaban patateslerinin çoğunu toplamışlar. O gün, çuvalalrını doldurabilmek için epeyce yürümek zorunda da kalmışlar. Eve dönerken bile anne, yolda son kalan patates bitkilerine bakmaktan kendini alamıyormuş. Evlerine tam gelecekleri sırada, patates toplamaya çıktığının ikinci günü rastlamış olduğu, bir yaban sığırı tarafından üst kısmı koparılmış olan aynı patates bitkisini fark etmiş. Kadın durarak bitkiye bakmış: “Bunu kazıp çıkartacağım.” demiş kendi kendine. Biraz da yüksek sesle: “Bununla torbam da tam dolmuş olacak. Onu kazıp çıkartmaktan da bir zarar gelmeyeceğine eminim. Ne olacak, kocamın aptalca düşüncesi işte…”

 

Böylelikle kadın, küçük oğlunu yere indirerek kazı için kullandığı çubuğuyla yaban patatesi bitkisini topraktan kanırtıp çıkarmış. Toprakta, çubuğunun bıraktığı yarık yerine neredeyse kendisinin sığacağı kadar büyüklükte bir delik açıldığını görmüş. Yarı korkmuş bir hâlde eğilerek yerdeki deliğin ağzından içeri doğru bakmış. Kadın, aşağıda boylu boyunca uzanıp yayılan dünyayı görmüş. Düzlüklerdeki çimenler yer yer dalgalanıyor; otluklar boyunca uzanıp giden nehir yataklarını ağaçlar izliyormuş. Kadın, Wiçita Dağları’ nın kocaman gri kamburlarını ve Saddle Dağı’ ndan akan sıcak su kaynaklarının yanındaki bir kampı görebiliyormuş. Kamptaki kadınların bir çeşit oyun oynadıklarını bile seçebiliyormuş.

Bunlar, kendi halkı, kendi Kiowa halkıymış. Bu kamp, yüzmek için dışarı çıktığında, Güneş’ in, kendisini gördüğü ve aşık olduğu o sabahki kamp olabilirmiş. Kadın bakmış, bakmış… Bakmaktan gözleri yorulmuş; ama tanıdığı hiç kimseyi görememiş kampta.

Kadın, gökyüzündeki deliğin yanında uzun bir süre oturup kendi insanlarını seyretmiş ve zaman zaman da onların özlemiyle ağlamış. Küçük çocuk yorulmuş ve artık eve dönmek istiyormuş. Durmadan ağlamaya başlamış.

Sonunda annesi: “Kes sesini.” demiş. “Bak, o kazdığım en son patatesi ver bana. Sonra eve döneriz.”

O son patatesi yeniden yerine yerleştirmiş ve sonra, Güneş’ ten önce eve gidebilmek için aceleyle eve dönmüşler. O akşam, yemekten sonra, kadın, kocasına: “Sanıyorum haklısın.” demiş. “Eve misafirler bile gelse, artık bütün kış yetecek kadar patatesimiz var.”

“İyi.” demiş kocası. “Öyleyse ben de geyik yerine yaban sığırı avlamaya başlarım. Sen ve oğlum da et kurutmaya başlarsınız.”

Karısı: “O yaban sığırlarının sırt filetolarını da eve getirip bana vermeyi unutma.” demiş ona. “En lezzetli etlerin altında kalan kirişler oradan çıkıyor. Hepimiz için kışlık makosen yapacağım için, dikişte kullanacak bir sürü kirişe gereksinmem olacak.”

Güneş, o günden sonra her gün yaban sığırı avlamaya çıkmış ve her gün, kısa bir süre için bile olsa karısı, evden gizlice sıvışıp gökyüzündeki deliğin yanına gidip kendi halkını, insanları seyrediyormuş. Aşağıdaki dünyada sonbahar mevsimi yaşanıyormuş, bundan dolayı orada insanlar avlanıyor, et kurutuyor ve kadınlar da kışlık makosenler dikmek için kiriş hazırlıyorlarmış.

Kısa bir süre sonra Güneş’ in karısının koca bir yığın kirişi olmuş. Bu yığın çok büyük olduğundan, kirişin büyük bir kısmını yatağın altına, kocasının bulamayacağı bir yere saklamış. Her gün, vaktinin bir kısmını kirişten, sağlam ve uzun bir urgan örnekle geçirmiş. Kirişi örmeye başlamadan önce, onu suda ıslatıyormuş, böylelikle örgünün kıvrımları birbirine tutkalla yapıştırılmış gibi yapışıyormuş. Kadının ördüğü ip, herhangi bir kadının örebileceği kadar sağlam ve dayanıklıymış.

Ama kadın hâlâ daha, dikiş dikerken kullanabilmek için, daha çok sırt filatosu getirmesini istiyormuş kocasından. Önceleri Güneş, pek çok kışlık makosen dikmek istediği için çok kiriş getirmesine karşın, karısının kapı yanında biriktirdiği kurumuş kirişlerin sayısının artmadığını fark etmiş. Güneş merak ediyor, ama ne yaptığını karısına sormuyormuş. Yalnızca onu izliyormuş.

Gündüz ne olduysa oluyor, akşam Güneş eve geldiği zaman karısı ve çocuğunu tipi çadırın içinde güvende buluyormuş. Karısı da o arada yemek pişiriyormuş.

Güneş, karısını hiçbir zaman, yapmaması gereken bir şeyi yaparken bulmuyormuş. İyi bir ev kadını gibi, karısı her şeyde kocasının sözünü dinliyormuş ve bundan dolayı Güneş, yatağın altına bakmayı hiç mi hiç düşünmediğinden, oradaki kiriş yığınını fark etmemiş.

 

Her gün öğleden sonra, ördüğü urgan üzerindeki günlük çalışmasını tamamlayınca, kadın, tipi’ den çıkarak gökyüzündeki deliğe gidiyor ve urganı aşağıya sarkıtarak dünyaya ulaşıp ulaşmadığına bakıyormuş. Yine her gün tipi’ sine geri dönüp urganı daha çok uzatmak için daha fazla kiriş örmek zorunda kalıyormuş.

Sonunda urganın neredeyse yere değmek üzere olduğu o öğleden sonra gelip çatmış. Kadın çok mutluymuş; mutluluktan gözlerine yaşlar doluyormuş. Uzun bir süre aradıktan sonra kendi ağırlığını çekecek kadar dayanıklı, yeteri kadar da uzun bir çeşit kök bulmuş. Kökü kazıp topraktan çıkarmış ve onu deliğin yanına dikmiş. Sonra da kökü orada bırakarak kocasının yemeğini hazırlamak üzere eve dönmüş.

O akşam eve önce Güneş gelmiş ve karısı da eve döndüğünde sormuş: “Neredeydin? Neden geç kaldın?”

“Yakacak odun topluyordum.” şeklinde yanıtlamış karısı. Gerçekten de bir odun yükü varmış sırtında. Bunlar, ağırlığını çekecek kadar dayanıklı ve sağlam odunu ararken bulduğu odunlarmış.

Kadın, yemek hazırlamak için hemen ateşi yakmış ve akşam yemeğini pişirmeye başlamış. Yemek hazırlarken hep kendi halkına gitmek zorunda olduğunu düşünüyor ve buna kararlı olduğundan dolayı da dönüş planları yapıyormuş.

Ertesi sabah, Güneş avlanmaya çıkar çıkmaz, karısı urganını toplayıp alelacele gökyüzündeki deliğe koşmuş. Urganın bir ucunu o köke bağlamış ve sıkıca bağlanıp bağlanmadığını kontrol etmiş. Sonra urganın uzunluğunu kararlama ölçüp urganın yarı uzunluğuna gelince oğlunun belinden dolaştırıp bağlamış. Yolda başımıza ne gelirse gelsin, oğlum güvencede olur, çünkü oğlum yarı topraktan, yarı gökyüzünden olma bir varlık, diye düşünmüş annesi.

Sonunda kadın, urganı kendi beline de dolayarak deliğin yanında durarak çocukla birlikte urganın yarısını aşağı sarkıtmış; böylece çocuk, toprakla yeryüzü arasındaki yolun yarısında havada sarkmaya başlamış. Sonra urgana tutunarak kendisi inmeye başlamış. Ağaç köküyle kendi beli arasındaki urganın ilmeği, önünde, aşağı sallanıyormuş.

Güneş’ in karısı, ülkesine ulaşmak için çok acele ettiğinden, oğlu ve kendi beli etrafında dolayıp bağladığı urganın kısaldığını unutmuş. Kadın, urganın sonuna gelince henüz yere inmemiş bulunuyormuş. Kendi ve küçük oğlu rüzgârın etkisiyle havada sallanıp duruyorlarmış. Kadının makosenlerinin uçları çimenlerin üstlerini henüz yalamıyormuş bile. Kadın, toprağa ulaşamıyor ve Dünya’ nın üzerindeki Dünya’ ya gerisin geriye tırmanamayacak kadar da yorulmuş bulunuyormuş.

O akşam Güneş eve erken gelerek karısı ile oğlunu aramış. İkisini de bulamayınca bir süre onları beklemiş; ama o gün ailesi dönmemiş. Gece olmuş ve Ay, Güneş’ e gülmüş: “Çık da ara.” diye alay etmiş Güneş’ le. “Çok güçlü ve kuvvetlisin. Çık da karını ara.”

Ay ışığının altında bile karısının izlerini sürmek, kocası için kolay oluyormuş. Kadın çok heyecanlı olduğundan ve aceleyle hareket ettiğinden, tam ve açık izler bırakmış bulunuyormuş.

Güneş, bu izler çok belirgin, diye düşünmüş kendi kendine, patates toplamak için çıktığında hep bu yolu kullanmış olmalı. Acaba sözlerimi dinlemeyip de bir aptallık mı yaptı? Onu uyarmıştım.

Karısının izlerinin peşinden gitmeye devam etmiş. Kadınların ne yapacakları hiçbir zaman belli olmaz, diye düşünmekten de kendini alamamış.

En sonunda, gökyüzündeki deliğin hemen yanındaki, tepesi koparılmış o yaban patatesinin bulunduğu yere gelmiş Güneş. Delikten aşağıya bakmış, oğlunu ve karısını görmüş. Oğlu aşağılarda, yolun yarısında öylece sarkmış duruyor, kadın da daha aşağılarda ileri geri sallanırken makosenlerinin uçları şöyle bir fırçalarmış gibi, yeşilliklere dokunacakmış gibi oluyor; ama yere değmiyor imiş.

Kocası artık gerçekten kızmış. Oğlu korkudan ağlıyormuş. Bütün bunlar annesinin yüzünden gelmiş başlarına. Kocası ve oğlunu hiç aklına getiremeyecek kadar kendi mutluluğunu düşünmesinden dolayıymış hep bunlar.

Güneş, tipisinin yanındaki dereye giderek bir söğüt ağacı bulmuş. Ağaçtan bir dal kesmiş ve onu kıvırıp çember şekline sokmuş. Bu çembere de bir parça taze ham deri tutturmuş. Parmaklarının dokunuşuyla deri hemen kuruyup sertleşmiş. Sonra ham deriyi çember boyunca, örümcek ağı gibi, ileri geri tutturarak gerdirmiş ve çemberin ortasında bir hedef deliği bırakmış. Bu çember, mızrak atma oyunlarındaki hedef çemberini andırıyormuş. Böylece, o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı, Kiowa hedef-oyunu çemberi ortaya çıkmış. Çemberi bitirdiği zaman, Güneş onu baştan başa kızıl toprakla boyamış; çünkü kızıl renk Güneş’ in kendi rengi imiş. Güneş, çemberi elinde tutarak deliğin yanında durmuş.

“Kiriş urgandan yuvarlana yuvarlana aşağı in!” diye emir vermiş. “Oğlanın üzerinden atla; ama sakın ona dokunma. Urgandan aşağıya ta dibe kadar yuvarlanmaya devam et. Kadına ulaştığın zaman, başının arkasına vur ve öldür onu.”

Güneş, hedef çemberinin üzerine dört defa tükürerek kendi gücünü vermiş çembere. Çember, sonunda urgandan aşağı doğru yuvarlanarak dönmeye başlamış. Döne döne hızla gidip tam Güneş’ in de dediği gibi, küçük oğlanın üzerinden atlamış. Çember, kadına geldiğinde kadın, yeşilliklere değecek gibiymiş; ama kolları henüz o kadar uzanamıyormuş. Eğer toprağa dokunabilseymiş, artık güvenlikle olacakmış.

Çember büyük bir hızla gelip kadına vurmuş ve onu öldürmüş. Böylece, aynı zamanda meskite kökü, Dünya’ nın üzerindeki Dünya’ dan çıkmanın yolunu buluyormuş ve böylece gökyüzündeki delikten aşağı inmiş. Kadın yere düşmüş. Küçük oğlan da doğrudan doğruya annesinin üzerine düştüğü için, o hızla kadının karnı yarılıvermiş.

 

Oğlan, düşmenin etkisinden sonra kendine gelince, ne yapacağını bilememiş. Oralarda dolanıp durmuş. Bu dünyada tanıyıp bildiği tek kişi annesiymiş; ama o da şimdi ölmüş bulunuyormuş. Çocuk, annesinin olduğu yerden uzaklara gitmeye korkuyormuş, bu yüzden kalabildiği kadar bir süre, annesinin yanında kalmış.

Kadının toprağa düştüğü yere çok uzakta olmayan bir yerde, yaşlılıktan küçülmüş gitmiş, beti benzi solmuş ihtiyar bir kadın tek başına yaşarmış. Avlanıp, ona yiyecek getiren hiç kimsesi yokmuş; ama zamanında birisi ona bir koçan mısır vermiş ve o da mısırı yemeyecek kadar akıllı davranmış. Mısırı yiyeceğine yaşlı kadın, mısır tanelerini birer birer çıkarmış ve onları kısa aralıklarla toprağa dikmiş. Hergün yaşlı kadın, tipisinden çıkıp mısır tarlasına, gittikçe büyüyen bitkilerin arasında çalışmaya gidermiş. Yaşlı kadın dışardayken tipisi açık duruyormuş; çünkü çadırdan çok uzaklara gitmezmiş. Onu ziyarete gelen insanlar tipiye girebilir, oturabilir ve onun dönmesini beklerken dinlenebilirlermiş.

Annesinin yanından ayrılan küçük çocuk, yaşlı kadının tipisini bulmuş ve içine girmiş. Birdenbire korkmaya başlamış. Ya korkunç bir yabancı oturuyorsa bu çadırda… ve döndüğü zaman onu yemek isterse!… Arkasına bile bakmadan dışarıya fırlayan küçük oğlan oradan kaçıp, ölmüş olan zavallı annesinin yanına dönmüş.

Daha sonra, gece yaklaşırken, ihtiyar kadın çadırına dönüş. Tipisinin her yanını gözden geçirmiş ve yerde birtakım küçük ayak izleri gözüne çarpmış. “Acaba kimin çocuğu olabilir bu!” diye sormuş kendi kendine. “Bu küçük, oğlan mı; yoksa kız mı? Ah, bütün gün sevecek küçük bir çocuğum olsa, ne kadar mutlu olurdum!”

Korkan zavallı küçük çocuk, bütün dünyada tanıyıp bildiği tek varlık olan annesinin yanına dönmüş ve annesi ölmüş olmasına karşın o gene de onun göğsünü emmeye çalışmış.

Ertesi gün çocuk aç ve her zamankinden daha fazla korkmuş bir durumda imiş. Çünkü annesi ne onun isteklerini karşılayabiliyor, ne de onu rahatlatabiliyormuş. Bu yüzden küçük oğlan, tipiye geri dönmüş; fakat yine korkup kaçmış. Yaşlı kadın çadıra geldiğinde, çocuktan bulduğu tek şey, ayaklarını sürüyerek yürürken, makosenlerin toprakta kalan izleri olmuş. kadın, ayak izlerini gördüğüne memnun olmuş; sevinçten delireceğini sanmış. Çünkü çocuk geri dönmüş bulunuyormuş. Yaşlı kadın, çocuğa nasıl erişebileceğini ve onu nasıl kendi çocuğu olarak yetiştirebileceğini düşünüp durmuş.

Ertesi ve daha ertesi gün, mısır tarlasına gitmek için çadırdan çıkarken, ihtiyar kadın, çocuğun erişebileceği bir yere biraz yiyecek bırakmış. Eve geldiğinde, çadırın içinde, her yerde ayak izleri olduğunu ve bıraktığı yiyeceklerin yerinde olmadığını görmüş. Küçük çocuk, yine ortada değilmiş. İhtiyar çadıra dönmeden önce, minik çocuk, hep kaçıp gidiyormuş.

Beşinci gün sabahleyin, ihtiyar kadın, kız çocukları için, geyik kılından bir top yapmış ve üzerini geyik derisiyle kaplamış. Sonra da tıpkı Güneş’ in karısını öldüren o çember gibi, üzerine ham deriden hedef işareti olan bir nişan alma oyunu ve bir de küçük bir yayla birlikte birkaç ok yapmış. Bütün bu oyuncakları çocuğun ulaşabileceği ve bulabileceği bir yere, kendi yatağının üzerine koymuş.

Küçük çocuk o sabah tipi’ ye geldiğinde oyuncakları bulmuş ve oynamaya başlamış. Yayın üzerine bir ok yerleştirerek topa nişan almış ve onu vurmuş. Oğlan nişan oyununu da oynamış; ama bir hedef nesnesi olarak kullanmasının yanı sıra topla başka bir şey oynamamış. Toplar, kızlar içinmiş.

Ertesi sabah erkenden, ihtiyar kadın, tipisinde yere yatıp sığışabildiği kadar duvara yakın bir biçimde durmuş. Bir süre sonra bir ses duymuş. Küçük oğlan geliyormuş. Her zaman taö çadırın kapısına gelir, bir ayağını kapıdan sokar ve sonra korkmuş gibi tekrar geri çekermiş. Bu hareketi üç kez yaparmış. Dördüncü kez içeri adımını atar ve tipi’ ye girermiş. Yaşlı kadın bütün gün sessizce yatarak çocuğun gelmesini beklemiş.

Oğlan doğruca yay ve oklara koşup, onlarla oynamaya başlamış. Oyununa tam daldığı sırada, ihtiyar ayağa kalkarak kapının önünde onunla konuşmaya başlamış. Küçük, çok korkmuş. Ağlamaya başlamış ve ihtiyardan kurtulup kaçmaya çalışmış. Ne yazık ki kadın onu sımsıkı tuttuğundan çocuk, kaçma olanağı bulamamış. Yalvarmaya başlamış minik. Annesinin yanına dönmek istediğini belirtmiş. Yaşlı kadın: “Annenin yanına gidemezsin. Annen yok.” demiş. “Ben, senin büyükannen olurum.”

Çocuğu yatıştırmak amacıyla ihtiyar, çocuğun annesinin tıpkı eskiden yaptığı gibi, onu kaldırıp sırtına almış ve sonra o şekilde yere oturmuş. Büyükanne küçük oğlanı sırtına alır almaz, çocuğun kalbi yaşlı kadına, bütün olanları ve asıl annesinin başına gelenleri anlatmış. Yaşlı, ateşin yanına oturmuş. İleri geri sallanarak çocuğu yatıştırmaya çalışmış ve ona şarkı söylemeye başlamış:

Alıntı

DOKUNMA BANA

 

 

 

Genç Kadın, bebeğin, güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.

Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:

– Dokunma bana!. diye bir ses duydu. Beni okşamaya hakkın yok senin!…

Kadın, korkuyla irkilip etrafa baktı. Bebekle kendisinden başka kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allah’ım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

Bebek: – Bana yaklaşmanı istemiyorum!. diye devam etti. Hemen uzaklaş benden!.

Kadın, biraz olsun kendini toparlayıp:

– Çocuklarımız hep erkek oluyor, dedi. Onlar da güzel ama, kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istemiştim.

– Beni öpemezsin!. diye ağlamaya başladı bebek. Benim de seni öpmem mümkün değil.

– Neden? diye sordu kadın. Neden öpemezsin ki?

Bebek, hıçkırıklara boğulurken: – Bunun sebebini bilmen gerekir!. dedi. Düşünürsen mutlaka bulacaksın.

Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.

Aile dostları olan genç doktor, kadına bir demet çiçek uzatıp:

– Geçmiş olsun hanımefendi, dedi. Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahi, “kız” mış aldırdığınız…ALINTI

KURAN’I KERİM ve İLMİ KEŞİFLER III

Atomdan Daha Küçük Varlıklar

“….ne bundan daha küçük, ne daha büyük…” (Yunus:61) Bununla Kur’an atomdan daha küçük bir varlık olduğunu ifade etmektedir. Bu 17 nci yüzyıl insanını şaşırtan bir hakikattir, ama modern ilim adamları, bu hususun da gerçekliğini açığa çıkarmış durumdalar. Yine Kur-‘ân’da “..ve süratle gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalar.” (El /V raf:54) buyurulurken gecenin gündüzden hemen sonra nasıl geldiği açıklanmaktadır. Dünyanın yuvarlak olup ekseni etrafında döndüğünden habersiz eski insanlar için bu, bilinmeyen bir hâdise idi. Astronomik keşifler ise bu telakkinin doğruluğunu çoktan kabullenmiş durumdadırlar.

Hakikî adaleti, gerçek hürriyeti, dengeli musavâatı; hayrı, namusu, fazileti hatta hayvanâta varıncaya kadar her varlığa şefkati emredip; zulmü, şirki, haksızlığı, cehaleti, rüşveti, faizi, yalanı, yalan şehâdeti açıkça men eden biricik kitap Kur’an’dır.

Allah’ın Varlığı

Vahyi inkar eden anlayış, aslında Allah’ın varlığını inkara götüren bir düşünce zinciri elde etme gayretidir. Ancak modern ilim, bir vakıa olarak, bilim adamlarında Allah inancını kuvvetlendirmektedir. Bu inanç olmadan, sonsuz olan bu kâinatı açıklayabilmek mümkün değildir. Arkasında bir planlayıcısı olmaksızın, bu kâinat sisteminin ortaya çıkması da hayal edilemez. Muhakkak bir düzenleyicisi var kî, O da Allah’dır. Bizim aklımızca, kurucusu olmayan bir sistemi hayal etmek mümkün değildir. Kâinatın kurucusunun varlığına inanmak mantıksızlık değil, aksine bu sistemin bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmek mantıksızlıktır. Hakikat, İnsan aklının Allah’ı inkar edecek bir zihnî temele sahip olmayışıdır. Kainat bir çöp kutusu değil, bilakis esrarlı bir canlılığa sahip. Bu canlılık da ancak kâinatı yaratan ve idare etmekte olan kudretten çıkabilir. Bu sistem ve canlılığın, kazara oluşmuş kör bir madde ameliyesiyle olabilmesi mümkün değildir. Kâinat, tasavvuru mümkün olmayan bir derecede ahenk ve denge içindedir. Chadvash, “Her hangi bir insan, eğer kâinatın kazara meydana geldiğini iddia ediyorsa, bu ahengi nasıl ispatlayabilir?” diyor. (Allah’ın Varlığına deliller)

Ateistler, bu fevkalâde aklı, bu harikulade sistemi ve kâinata nüfuz eden bu ruhu kabul ediyorlar, ancak başka bir şekilde yorumlamaya çalışıyorlar. Yaratıcı ve idare edicinin bir sembol veya belirleyici bir özelliğini kendilerinde bulamıyorlar. Bunları “kör bir tesadüf” de görüyorlar.

Böyle bir anlayış “saçmalıktan” başka bir şey değildir, çünkü bütün bilimler hâlâ günümüze kadar, kâinatın fevkaladeliğini anlatan şeylerden kurulu bu büyük gerçeği hangi tesadüfün oluşturduğundan habersizdirler. Tesadüf faraziyesi, kâinatı açıklamak istediğimizde tamamen yanlış olur. Prof. Edwin Conglane diyor ki, “Hayatın bir rastlantı sonucu var olduğunu iddia etmek, matbaada kazara oluşmuş bir patlamanın sonunda büyük bir sözlüğün oluşmasını beklemek gibidir.”

Vahiy

“Ben de sizin gibi bir insanım ve bana Allah vahy etmektedir.”

Kur’an ve diğer semavî kitaplar, modern çağda vahiy açısından da tenkide uğramaktadır. Çağımızın rasyonalizmi, vahyi ilmî olarak ispatlanamaz bir hâdise olarak telakki etmektedir. Ateist düşünce, Allah’la insan arasında “bir haberleşme bağı” tahayyülüne muktedir olmadığından, vahyi inkar etmektedir. Bugün ise, bunu anlayabiliyoruz, çünkü bilinen gerçekler Allah’la insan arasında böyle bir bağın varlığını reddetmiyor.

İlmî araştırmalar, hayvanlarda insan gücü ve kuvvetinin ötesinde bir anlayış ve duyma kabiliyetinin mevcudiyetini göstermiştir. Meselâ, bir köpek, yakınından geçen bir hayvanın kokusunu duyma yeteneğine sahiptir. Bu yüzden köpekler, suç ve suçluların araştırılmasında kullanılmaktadır. Bazı hayvanların telapati gücü de vardır. Bir pervaneyi -kanatlı bir böcek- açık bîr pencereye bırakırsanız, çıkaracağı sesi, eşi, çok uzaklardan kendi özel sistemleri ile duyacaktır. Bu böceklerin diğer bir türü de çekirgelerdir. Çekirge, bacaklarını ve kanatlarını birbirine sürterek eşinin yarım mil öteden duyabileceği değişik bir ses çıkarır. Bu durumda, eşi-/// ni çağırmak İçin 600 frekanslı ses üretir. Eşi ise hareketsiz durduğu halde, bizim bilmediğimiz, ama erkek çekirgenin anladığı bir cevap verir. Böylece erkek çekirge dişisinin nerede olduğunu öğrenip onu kolayca bulur.

Özel duyu kabiliyetine sahip olanlar için, görülmez haberleşme metotlarının varlığı ihtimalini doğrulayan örnekler çoktur. Öyleyse Rabbinden, başkalarının anlayamadığı sesler duyduğunu söyleyen insan için garip olan nedir? Allah, seçilmiş insana, anlayışını ve vahye tahammülünü garantiledikten sonra, kendi hissettirici yoluyla haberlerini iletmiştir. Muşa badelerimiz ve tecrübelerimiz arasında hiç zıtlık gözükmemektedir. Telapati faktörünün insanı uyuttuğu, güldürdüğü veya ağlattığı bir hakikattir. Haberdar olmadığı söz ve düşünceleri kafasına getirebilmektedir. Telapati, sadece telapatici tarafından hissedilen aletsiz edevatsız bir hadisedir. Eğer bu mümkün ve gerçekse, Allah ile kulu arasında benzer bir hâdisenin vuku bulmasını nasıl imkansız diyebiliriz?

Ahiret

“Vakti geldiğinde, şüphesiz ki olacaktır.”

Kur’an’ın bizi inanmaya davet ettiği önemli noktalardan biri de ahi-ret gerçeğidir. Ahiret, içinde bulunduğumuz dünyadan başka bir dünyanın varlığı ve ebebî yaşayacağımız bir hayat mânâsına gelir, insanlar tekrar dirilecekler ve amelleri -iyi veya kötü-, her insanı ameline göre mükafatlandıracak olan Allah tarafından açıkça gözler önüne serilecektir.

Ölümden sonra hayatın imkânsız olmadığı kesindir, insan vücudu durmadan yenilenmektedir. Hemen akmış olan suyunu göremediğimiz, her zaman su ile dolu, akmakta olan bir nehre benzemektedir. Uzun zamandan beri mevcut aynı nehir olarak kalmasına rağmen, biteviye değişmektedir. Ancak su aynı kalmaz, değişir. Vücudumuz, yeni hücrelerin eskilerinin yerini almasıyla hiç bir eski hücrenin kalmadığı âna kadar sürekli bir oluşum halinde akan bir nehir gibidir. Bu durum, çocuklukta, gençlikte ve İleri yaşlarda hep devam eder. Bu dönemde hücre yenilenmesini hesaplarsak, her on yılda bir tekrarladığı neticesine varırız. Görünen maddî vücudun dejenerasyonu (bozulması) devam etmektedir, ama içinde insan değişmemektedir. Bilgisi, davranışları, hafızası, istek ve düşünceleri değişmiyor. Eğer insan, hücre dejenerasyon u y-la gerçekten dejenere olsaydı, hücrelerin ölümü ve yer değiştirmesinden etkilenecekti. Bu hakikat göstermektedir ki, “İnsan” veya “insan hayatı”, vücuttan farklı bir şeydir ve vücudun değişmesi ve dejenerasyonuna rağmen sabit kalmaktadır.

Eğer Ölüm “İnsan”ın imha edilmesi ise, vücutta vuku bulan her kimyevi değişme devresinden sonra insan ölmekte ve ölümden sonra yeni bir hayat sürmektedir, demek mümkün olacaktır.

Ahiretin, müminin bu dünyadaki hayatını düzenlemekteki rolü inkâr edilmez. Amellerimizin sürekli tesbit ve kaydedildiğinin şuurunda olduğumuzda, ahiret açısından değerlendirme daha net anlaşılır. İnsanın, hayatında kriter olarak rol alan üç şey vardır. Bunlar: niyet, söz ve amelleridir. Bunların üçü beraber ele alınır. Sarf ettiği her söz ve herhangi bir organı ile yaptığı her hareket, kaydedilmektedir ve her zaman bütün detayı ile nakledilebîlir.

ilmî araştırmalara göre, düşüncelerimiz bütünü ile muhafaza edilmektedir ve silmemiz de mümkün değildir, incelemeler, insan şahsiyetinin, sadece hisler ile sınırlı olmayıp, hislerin arkasına gizli şahsiyet faktörlerinin olduğunu göstermektedir. Freud bunlara şuuraltı hisler adını vermektedir. Çok az bir kısmı yüzeye çıkmasına rağmen şahsiyetin büyük kısmını bunlar oluşturur.

Psikologlar bugün umumiyetle bu teoriyi benimsemektedirler, ister iyi ister kötü olsun, insan zekâsında oluşan her şey, şuuraltı “tabula”sına (boş kağıt) kaydolmaktadır. Hiç bir zaman da silinmezler. Bu teoriyi ahiret gerçeği ile kıyasladığımızda, insanın bizzat varlığının, hayatındaki amelleri ve niyetlerine şehadet edeceğini anlamış oluruz.” “Biz gerçekten insanı yarattık, ve ruhunun ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona sah damarından daha yakınız.” (Kaf †16)

Kesinlikle biliyoruz ki, konuşurken dil oynatıldığında, durgun suya atılan bir taşın oluşturduğu daire hareketleri gibi, havayı harekete geçirmektedir. Bu dalgaların bir kere oluşmasıyla havada veya uzayda ebediyen aynı şekilde kaldık-lan pratik olarak doğrulanmıştır. Bu ses dalgalarını tekrar duymak mümkündür. Başka bir teoriye göre, bu dünyada söylediğimiz her şey kayda geçmektedir, “insan, hiç bir söz söylemez ki yanında ona gözetleyen dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın” (Kaf;18)

Bunların ötesinde modem ilim, bütün hareketlerimizin -ister aydınlıkta ister karanlıkta, ister tek başına topluca yapılmış olsun- resimler halinde kaydedildiğini bildirmektedir. Her an bu resimlerin bir araya getirilmesiyle, insanın hayatı boyunca İyi ve kötü amellerden hangisini’ işlediğini öğrenmemiz mümkün görülmektedir. İlmî incelemeler, ister karanlıkta isterse kuvvetli ışık altında olsun, yapılan her şeyin, dilin oluşturduğu ses dalgalarını yansıtan sesler gibi. şekil ve buutları yansıtan “ısı” oluşturduğunu göstermektedir. Bütün yaratıklar tarafından yansıtılan bu ısı dalgalarının fotoğrafını çekebilen hassas bir alet bile yapılmıştır. Bu alet sonradan, bu ısı dalgalarını oluşturan varlığın tam bir fotoğrafını da oluşturabilmektedir. Böylece hayatın bütün hareketleri kâinat ekranına kaydedilmektedir. Bu kayıt Kıyamet gününde tekrar gösterilecektir. O zaman İnsan; “Ah, bizim kötü talihimiz! Bu kitap, küçük, büyük bütün amellerimizi hiç eksiksiz ortaya koyuyor. Ne yaptıksa hepsi apaçık ortada şimdi! Allah kimseye zulmetmez!” diyecek. Bu modern keşifler, bin dört yüzyılı aşan Kur ân gerçeğinin bazı yanlarının tekrarından başka birşey değildir.Waheed-ed Deen Khan

RAMAZAN AYININ FAZİLETİ

Ramazan Ayının Fazileti

Sevgili Peygamberimizin müjdesine nail olabileceğimiz bir aya kavuşmuş bulunuyoruz. Efendimizin müjdesini her gün yeniden hatırlamakta fayda var bu akşam yeniden hatırlayalım.

مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَاناً واحْتِساباً ، غُفِرَ لَهُ ما تَقَدَّمَ مِنْ ذنْبِهِ

“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”! Bu müjdeye nail olmanın en önemli yolu içerisinde bulunmuş olduğumuz ayın faziletini kavramak olacaktır.

Ramazan ayı; Tutacağımız oruçlarla bedenimizin sıhhate kavuşacağı, vereceğimiz zekatlar ve sadakalarla malımızın temizliğe ulaşacağı, şeytanların kullara yaklaşamaması ve nefsimizin açlıkla terbiye olmasıyla huzura erdiğimiz, maddi ve manevi hayatımızda birçok güzelliklerin yaşandığı bir aydır. Ramazan ayı; İbadet hayatımızda oruçlarımızla, beş vakit namaz ve teravih namazlarımızla, okuyacağımız Kur’an ile manevi yönde birçok güzellikler elde edeceğimiz bir ay.

Ramazan ayının çok kıymetli olması Yaratanımızın kendisine kıymet vermesiyledir. Bu ayda İnsanlığa son ilahi kitap indirilmeye başlanmıştır. Karanlıklar içerisinde kalan ve cehalet dönemini yaşayan insanoğlu Kuran’ın inmesiyle altın çağını yaşamaya başlamıştır. Sahabeler Efendimiz tarafından gökte parlayan yıldızlara benzetilmiştir. Bu dönüşümün yaşanmasının ana unsuru ise Kuran-ı Kerim’dir. Yaratanımızın Ramazan ayına verdiği kıymetin göstergesi olarak şu ayet-i kerimeyi yeniden hatırlayalım. Kuran-ı Kerim’de Ramazan ayı için şöyle buyrulmaktadır.

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ

“(O sayılı günler, Ramazan ayı), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin.”

Kur’an Ramazan ayında inmiştir. Ramazan Kur’an ayıdır. Bu ayda Peygamber Efendimizle Cebrail bir araya gelirler Kur’an-ı Kerimi okurlardı. Bugün hem evlerimizde hem de camilerimizde okuduğumuz mukabelelerin ana menşei budur. Peygamberimiz (s.a.s.) ve Cebrail (a.s.)’ın sünnetini bugün Ramazan münasebetiyle tekrar etmekte ve bu önemli buluşmayı bizlerde gerçekleştirmekteyiz.

Kuran bir aya on bir aydan daha fazla değer katmıştır. O ayı (ramazan ayını) on bir ayın sultanı yapmıştır. Yine Kuran bir günü bin aydan daha hayırlı kılmıştır. Kendisinde inmeye başlayan Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Kuran-ı Kerimde Kadir Süresinde şöyle buyrulmaktadır.

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ {} وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ {} لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ {} تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ {} سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ {}

“Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”

Kadir gecesi Kuran-ı Kerim’in sadece dünyaya indirildiği gece değildir. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin Peygamber olarak son insanlığa gönderildiği ilk gecedir. Ramazan ayı bu sebeple Peygamber ayıdır. Yürüyen Kuran olan Peygamberimizin hayatı bize en doğru yolu göstermektedir. Yazılı olan bir metnin hayata nasıl aktarılacağının cevabı Peygamberimizdedir. Kur’ana uygun bir hayat arzu edenler için Rehber Peygamberimizidir. Peygamber Efendimizin hayatını hayatına aktarmak isteyenler Kuran’a bakmalıdırlar. Etle tırnak nasıl ki birbirinden ayrılmaz ise Kuran ve Sünnet öylece birbirinden ayrılmaz.

İçinde inmiş olan ayı on bir ayın sultanı yapan, içinde inmiş olduğu günü bin aydan hayırlı yapan Kur’an-ı Kerim içinde, yaşamında ve hayatında olduğu insanı ise insanlar içinde kıymetli yapar, hayırlı yapar. Bir aya, bir güne nur katan, aydınlık veren Kuran insana nur katar aydınlığıyla ışıldatır. Hayıtımıza anlam katar, gönlümüze neşe verir. Dünya ve ahiret mutluluğu kendisinde saklıdır. Hayata hayat katan Kuran’dır. (Kur’an), bütün insanlığa bir açıklamadır;

هَـذَا بَيَانٌ لِّلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.
هَـذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ (Kur’an), Rabbinizden gelen basîretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ

Kuran; Bize Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.

Kuran okumak ibadettir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in müjdesiyle okuyan için her bir harfine on kat sevap verilecektir. Bu husus şöyle bildirilmektedir

منْ قرأَ حرْفاً مِنْ كتاب اللَّهِ فلَهُ حسنَةٌ ، والحسنَةُ بِعشرِ أَمثَالِهَا لا أَقول : الم حَرفٌ ، وَلكِن : أَلِفٌ حرْفٌ، ولامٌ حرْفٌ ، ومِيَمٌ حرْفٌ

“Kim Kur’ân-ı Kerîm’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm de bir harftir.”
Kuran okumak şefaattir. Alemlere Rahmet olarak gelen Hz. Fahri Kainat şöyle buyurmaktadır.

اقْرَؤُا القُرْآنَ فإِنَّهُ يَأْتي يَوْم القيامةِ شَفِيعاً لأصْحابِهِ

“Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir”

Ramazan ayı oruç ayıdır. Oruç madden ve manen kişiyi olgunluğu eriştiren kemale ulaştıran bir ibadettir. Oruç ibadeti için Rabbimiz bizlere şu ayeti indirmiştir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”
Oruç İslam’ın beş şartından biridir. Tutanlara dünya ve ahiret mükafatı sağlamaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır. “İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka Tanrı olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık etmek; namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucunu tutmak ve gücü yetenler için Beytullah’ı ziyaret (hac) etmektir.”(

Ramazan ayı bizler için bir mağfiret bir rahmet ayıdır. Ramazan ayı geldiği zaman içimiz muhabbetle dolmakta, yüzlerimiz gülmekte, yardımlaşma duygularımız kabarmakta ve aramızda olan kırgınlıklar, küsler bitmektedir. Ayrıca bu ayda sabrımız üst seviyelere çıkmakta ve bu ayda oruçlu olduğumuz aklımızda olması sebebiyle kötü söz ve davranışlara gitmemekteyiz. Çünkü Oruç, sadece iştah ve şehveti dizginlemek değildir, ayrıca ağzını ve dilini kötü ve çirkin söz söylemekten korumaktır. Sevgili Peygamberimizde bu hususa şöyle işaret etmektedir. “Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk çekmektir”

Ramazan ayı için araştırma yapan her bir kardeşimiz ayrı güzelliklere ulaşabilir. Bizim ulaştığımız ve sizlerle paylaşabileceğimiz hususlar şunlardır.

-Ramazan ayı Faziletine inanılarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek oruç tutulduğu zaman geçmiş günahların bağışlandığı aydır.

-Ramazan ayı “Cennet kapılarının açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların bağlandığı” bir aydır.

-Ramazan ayı cömertliğimizin en üst seviyeye çıktığı bir aydır. Bu ayda zekatların verilmesiyle, fıtır sadakalarının aktarılmasıyla fakirler ihtiyaçlarını giderebilmekte, zenginler ise Rablerinin kendilerine vermiş olduğu malvarlığını en doğru şekilde kullanmış olmaktadırlar.

-Ramazan ayı verilen iftarlarla, dağıtılan kumanyalarla, zengin ve fakirin kaynaştığı, bu vesile ile birlik ve beraberliğimizin en güzel noktaya ulaştığı bir aydır.

-Ramazan ayı okumuş olduğumuz Kuran’la, tuttuğumuz oruçla, içerisinde kılmış olduğumuz teravihlerle ibadet hayatımızı güzelleştirdiğimiz bir aydır.

-Ramazan hayatımızın iyi yönde değiştiği ve geliştiği bir aydır.

-Ramazan ayında tutulan oruçlar ile “Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez.” Hadis-i Şerifin müjdesine nail olmak vardır. Yine bu ayda “Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir.” Sırrına mahzar olma lütfü vardır.

-Ramazan ayı şehvetimizin kırılmasına bir sebeptir. Çünkü bu ayda şeytanlar bağlanmakta, nefsimiz ise açlıkla terbiye olmaktadır. Nefis ise aç kaldığı müddetçe fuhşiyatı arzulamamaktadır. Bu ayda elde ettiğimiz bu güzel haslet elbette huzurumuzu sağlamada çok büyük bir destek olmaktadır.

-Dünya ahiretin tarlasıdır. Bu tarlanın en güzel mahsulü ise Ramazan ayında alınmaktadır. Ramazan ayında yapılan bütün iyiliklere verilen sevaplar diğer zamanlarınkine göre iki kattır. Bu ayda ahirete göndereceğimiz çok mahsulümüz bulunmaktadır.

-Ramazan ayı maddi ve manevi bakım ayımızdır. Bu ayla elde ettiğimiz değerleri koruyabilirsek bu değerleri bir yıllık yaşantımıza nihayetinde hayatımızın tamamına aktarabiliriz.

-Ramazan Sabır ayıdır. Sabrın öğretildiği benliğimize aktarıldığı bir aydır. Bu ayda nefsimizin istemiş olduğu şeylere dizgin çekmemiz sabrı bize öğretmektedir.

-Ramazan ayı ilah-i rızayı kazanma ayıdır. Allah’ın bizler için helal kılmış olduğu yeme, içmeyi sadece O’nun rızasını kazanmak için terk etmek inşallah Rabbimizin rahmet ve mağfiretine irmemize vesile olacaktır. Kutsi bir hadiste Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.

قال اللَّه عَزَّ وجلَّ : كُلُّ عملِ ابْنِ آدم لهُ إِلاَّ الصِّيام ، فَإِنَّهُ لي وأَنَا أَجْزِي بِهِ

Aziz ve celîl olan Allah “İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim” buyurmuştur.

-Ramazan ayı anlayış ayıdır. Bu ayda fakirlerin ne durumda olduklarını çok iyi anlamaktayız. Açlığın insana verdiği sıkıntıyı özellikle bu günlerde daha iyi anlamaktayız. Bu anlayışla etrafımızda yoksulluğa düşmüş ve bu sıkıntı ile biçare olmuş kardeşlerimize yardım etmeliyiz.

Geceniz mübarek olsun. Rabbim tuttuğumuz oruçları, kıldığımız namazları, okuduğumuz Kuran’ı, yapacağımız hayır ve hasenatı kabul eylesin. Allah’a emanet olun.

ALINTI

OSMANLI TARİHİN DE BİLİNMİYEN OLAYLAR

Osmanlı Tarihinde Bilinmeyen Küçük Olaylar…

-Yeniçeri ocağı kaldırıldığında yeni teşkil edilen Asakir-i Muhammediye’ye, halktan ayırt edilmesi için serpuş yerine başlarına şal sarılmış, silah yerine ellerine birer sopa verilmişti.

-Eskiden gemilerde korsan gözlemek için maymunlar kullanılırdı. İstanbul’da da Tersanekapı karşısında bir sıra maymuncu dükkânı vardı.

-İstanbul’da doğmuş ve yaşamış olan 17. yy.ın kıymetli şairi Cevrî Çelebi ömründe hiçbir deniz nakil vasıtasına binmemiştir.

-19. yy. vezirlerinden Hüsrev Paşa, Müverrih Ata Bey’e sünnetlik hediyesi bir zarflı fincan vermişti. Sonraları sıkıntıya düşen Ata Bey bunu sattı, bedeliyle konağını rehinden çıkardı ve on kişilik ailesiyle hacca gidip geldi.

-Bir zamanlar en büyük gemimiz olan iki bacalı ve dört direkli “Gülcemal” e bu isim, Sultan Reşat tarafından verilmişti. Gülcemal bu padişahın annesinin adı idi.

-Süleymaniye Camii’nin ilk temel taşını büyük din âlimi Şeyhülislam Ebussuut Efendi koymuştur.

-İstiklal Marşı işgal altında bulunan İstanbul’da ilk defa Muallim Ahmet Halit Yaşaroğlu tarafından bastırılmış ve İstanbullulara gizlice dağıtılmıştır. Bu, dört sayfalık ince uzun bir risaledir.

-Mir Zarif isminde bir Hint elçisinin IV. Murat’a getirdiği hediyeler arasında fil kulağından yapılmış ve üzerine gergedan postu kaplanmış ok işlemez bir kalkan vardı. Sultan Murat bu kalkana bir ok attı, ok kalkanı deldi ve padişah bu kalkanı, içine 500 altın koyarak elçiyle geri gönderdi.

-Sümbül çiçeğinin mor renklisinin katmerlisi ilk defa olarak 17. asırda büyük Türk âlimi Kâtip Çelebi tarafından elde edilmiştir.

-Fatih Sultan Mehmet’in doğumunda ve cülusunda bir kuyruklu yıldız görünmüştü. İstanbul’un fethi üzerine papa bu yıldızı “zındık yıldız” olarak aforoz etmişti. Bu yıldızın bilahare Halley yıldızı olduğu anlaşıldı. Balkan Harbi’nde Bulgarlar, Çatalca’ya geldiğinde Halley gene görünmüştü ve o zaman kilise âlimleri “Türklerin uğurlu yıldızı göründü. Bulgarlar geri dönecekler.” demişlerdi ve olaylar da böyle cereyan etti.

-Devlet idaresinde ve kıyafetinde inkılâplar yapan II. Mahmut’u geri fikirli mutaassıplar hiç sevmezdi. Padişahın ölümü için büyüler yapıldı. Bu arada II. Mahmut’a benzeyen bir kuklayı bıçakla boğazından kesen Cezayirli bir adam da yakalandı ve derhal idam edildi.

-Büyük Türk mimarı Sinan’ın ilk eseri Eyüp’te Sadrazam Ayas Paşa’nın açık türbesidir.

-Müverrih Esat Efendi, çok yaşlı olduğu halde, kışa rastlayan bayramlarda, bayram tebriki için kayığına tandır kurdurtur ve gece saraydaki merasime giderdi. Protokole o kadar düşkündü ve kendini unutturmak istemez, bir gün Şeyhülislam olacağını ümit ederek yaşardı.

-Lale Devri’nin en namlı lalecisi Tabak Ata isminde esnaftan fakir bir adamdı. 80 çeşit nefis lale yetiştirmişti ve sarayların bahçelerine soğanlar ondan alınırdı. Bu çiçek yüzünden İstanbul’un en zengin simalarından biri olmuştu.

-Sokullu Mehmet Paşa’nın, Karaağaç Yalısı’nda yanan gayet kıymetli bir inci tespihi vardı. İmamesi zümrüt ve taneleri yakuttu. Devrin kıymetli bir hattatı imamesinden başlayarak bu tespihin üzerine bir Mushaf’ı Şerif yazmıştı.

-16. asrın namlı ok atıcı pehlivanlarından Ahmet Paşa 75 yaşlarında iken bir gün okçular başına gelip ok ısmarlamıştı. Esnaf: “Pehlivan, ihtiyarladın, sana ok ne lazım” dediler. O da atını çarşının kapısına sürdü, kapıdaki zincirlere kollarıyla asıldı ve bacaklarını atının karnına sardı, kollarını sıkınca koca atı havaya kaldırarak: “Bazumda azıcık kuvvetim var gibi” cevabını verdi.

-16. asırda Macaristan’da bir kaya kitlesi üzerinde kartal yuvasına benzeyen Filek Kalesi’ni, Demirbaş Hasan Pehlivan denilen bir kahraman, 40 arkadaşı ile zapt etmişti. Bir gece kalenin bir mazgal deliğine merdiven dayadı, evvela, bu deliği kapayan 80 kantarlık bir topa göğsünü vererek itti, sonra başını koyup ikinci hamlede topu içeriye doğru tamamen attı ve yalın kılıç arkadaşlarıyla kaleye daldı ve kaleyi fethetti.

-Tarihimizde kayıtlı en müthiş oburlardan biri, münevver ve inkılapçı III. Selim’in düşmanlarından Aygır İmam diye meşhur Derviş Efendi isminde bir softadır. Bir seferinde 40 yumurta üstüne iki okka pastırma doğratıp bir pastırmalı yumurta yemiş, fakat koca lengeri sıyırdıktan az sonra dili ağzına sığmayıp ölmüştü.

-17. asırda Unkapanı ve civarını mahveden büyük bir yangında Nalıncı Baba isminde fakir bir adamın ahşap kulübesi, dört tarafı kül olduğu halde mucize kabilinden yanmamış, kurtulmuştur.

-Sultan Aziz, konağına misafir geldiği gün Mısırlı meşhur Prenses Zeynep Hanım, altın bir tepsi içinde 1.000.000 altından fazla değerde olan bütün mücevherlerini bu padişaha hediye olarak takdim etmiş, fakat Abdülaziz tepsiden sadece murassa ciltli bir Kur’an-ı Kerim’i almış ve gerisini sahibine iade etmiştir

%d blogcu bunu beğendi: