TAYYİP ERDOĞAN”A GÖNDERİLEN CFR PLANI

TAYYİP ERDOĞAN”A GÖNDERİLEN CFR PLANI
AKP”nin kuruluş surecinde Tayyip Erdoğan”a ABD”den gönderilen gizli bir belge ya da bir memorandum vardı ve bu gizli belgeyi 3 Kasım 2002 seçimlerinden çok önce, 26 Ağustos 2001 tarihli Büyük Kurultay Gazetesinde 16. sayfadaki “Yazıt” sutununda “Mr. Tayyip Erdoğan”ı ürperten belge” başlıklı yazıda kamuoyuna açıkladık.
O tarihten sonra defalarca gündeme getirmemize rağmen, Erdoğan konuyla ilgili en küçük bir açıklama bile yapamadı! Memorandum belgesini ele geçirdiğimiz zaman, Erdoğan”ın ne cevap verdiğini öğrenmeye çalıştık. Cevabi AKP”nin program ve tüzüğünde bulduk! AKP”nin Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, kendisine gönderilen memorandumda belirtilen küreselleşmenin şehir devletleri planına uyacağını, parti programında ortaya koymuştu. Dünyayı yönetmeye soyunmuş elit (CFR), milli devletleri parçalamak istiyordu. Bunun için de “şehirleşme” adı altında eski Yunan tarzı şehir devletleri modelini gündeme getiriyorlardı. Tayyip Erdoğan”a söylenen, bu politikaya uyması halinde, destek göreceğiydi. Erdoğan da buna uymuş ve küreselleşmenin şehir devletleri planını, parti programı haline getirmişti. Recep Tayyip Erdoğan”a New York”tan gönderilen memorandumda belirtilen Türkiye”nin şehir devletlerine ayrılması planı, AKP Program ve Tüzüğü”nehemen hemen ayni ifadelerle geçiriliyordu. Bakkallı adlı lobi şirketi vasıtasıyla Erdoğan”a New York”tan gönderilen memorandumda:Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız…”deniliyordu.. AKP”ye memorandum gönderen Şirket, ABD”nin eski Türkiye Büyükelçilerinden Abramovic tarafından yönlendiriliyordu. Abramovic de bir CFR üyesiydi. Memorandumdaki dünya, hangi dünyadır, o belli değildi ama, bunu küreselleşme politikalarını ABD vasıtasıyla bütün dünyaya dayatan güç merkezi olarak değerlendirmek gerekir. Once kanton modeli olarak programına alan AKP, bu talepleri, “devlet reformu” adi altında uygulamaya ve küresel güçlere verdiği sözü tutmaya başladı. Türkiye”nin 80 yıllık yönetim yapısının değiştirilmesi için düğmeye basıldı. 2003 Nisan ayında çıkan haberlerdeAdalet, Maliye, Milli Savunma, İçişleri ve Çalışma Bakanlıkları dışındaki tüm bakanlık ve bağlı kuruluşların taşra teşkilatları kaldırılacak…”deniliyor ve merkezle taşranın birbiriyle olan irtibatı kesilmek isteniyordu. Aksam muhabiri Ercan Yavuz“un haberine göre, İsviçre Kanton Modeli ile İtalyan Birlik Modeli örnek alınarak hazırlanan Kamu Yönetimi Reform Tasarısı”nda da eğitim, sağlık, din hizmetleri İl Özel İdareleri”ne devrediliyordu… Yani bu hizmetler merkezi devlet otoritesinden koparılıyordu. Not: Hatırlayınız, Eyalet Ya da bölgesel kalkınma ajansları altında konuyu özetlemiş idim. A.Dursun Bakınız:  Devletin taşradaki en üst düzeyde temsilcisi olan valiler, mevcut tasarıda İçişleri Bakanlığı”nın elemanı konumuna getiriliyordu. Valilerin birçok yetkisi İl Özel İdareleri ve belediyelere veriliyordu. Habere göre, İstanbul için ayrı bir statü oluşturulurken, Moskova ve New York kentlerindeki uygulama esas alınacaktı. Diğer illerde kapatılan il teşkilatları İl Özel İdaresi”ne bağlanırken İstanbul”da belediyeye devredilecekti. İstanbul”a taşrası olmaması ve Anadolu-Rumeli yakası olarak iki parçadan oluşması da dikkate alınarak özel bir statü verilecekti. Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, tasarının henüz netleşmediğini soyluyor ama bu bilgileri kamuoyuna kendisi sızdırdığına göre, tepki gelmezse, AKP hükümetinin, bütün bunları gerçekleştirmeyi planladığı anlaşılıyordu… Elbette, bu çürümüş devlet yapısı değişmeliydi… Ancak, asil ariza devlet sisteminden ziyade, sistemin planlı-programlı olarak bazı zümrelerin, çetelerin eline geçmiş olmasında aranmalıydı. İsviçre Kanton Modeli veya İtalyan Birlik Modeli gibi sözde değişimler, ihtiyaçtan çok, küresel dayatmaların eseri olarak gündeme getirilmekteydi. Butros Gali açıkça söylemişti. Türkiye coğrafyasını Rio Tinto şirketi ile stratejik işbirliği yaparak paylasan AMDL adli şirketin raporunda bu durum açıkça belirtiliyor, “Turkiye Federal Devleti” deniliyordu. Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali, İstanbul”daki Habitat Toplantısı“nda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanı başındayken “Turkiye Federal Cumhuriyeti” ve “Istanbul Federe Devleti” gibi ifadeler kullanmıştı. İşte AKP”ye uygulatılmak istenen kanton modeli, Butros Gali”nin o zamanlar”Dunya 200 devletli olmaktan 2000 devletli, hatta 5000 devletli bir yapılanmaya doğru gidiyor“diye dile getirdiği CFR planının urunuydu ve Erdoğan”a gönderilen memorandum bunun açık belgesiydi… Zaten belgeyi gönderen Bakkalli adli lobi şirketinin arkasında ABD”nin eski Ankara Buyukelcisi Morton Abramovic vardi. AKP”ye uygulatılmak istenen kanton modeli, ayni zamanda, Sevr Antlaşması”nda Pontus ve Kürdistan olarak çizilen bölgelerde, AMDL şirketine verilenmaden ve petrol arama imtiyazı ile ilgileniyordu. AMDL şirketinin, Internet”te kendi yayınladığı maden arama imtiyazı aldığı bölgeleri gösteren haritalarla, Kürt ve Yunan sitelerindeki Kürdistan ve Pontus olarak gösterilen haritalar bire bir aynidir! Türk insani, Türk Milleti”ne mensubiyet bilincini kaybetsin diye yedi düvel uğraşıyor. TUSIAD ve bağlı medyası bu projeleri açıktan destekliyor… TUSIAD, ayrıca ders kitaplarını da değiştirerek bu yönde adımlar atıyor. Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanı, daha önce “yerel tarih araştırmaları” adı altında Rockefeller Vakfı”nın mali desteğiyle Osmanlı dönemi azınlık tapularını da araştıran Tarih Vakfı”nın Başkanı Orhan Şilier ile birlikte ders kitaplarının değiştirilmesi üzerine televizyonlarda canlı yayınlara katılıyor! TÜRK-IŞ Başkanlar Kurulu”nun 4 Nisan 2003 günlü toplantısında alınan karar da şöyleydi: “TüURK-İS Başkanlar Kurulu, Mahalli İdareler Reformu adi altında, Türkiye Cumhuriyeti”nin üniter devlet yapısını ve merkezi idareyi ciddi biçimde zayıflatmaya, sosyal devlete büyük darbe indirmeye, birçok bakanlığın taşra teşkilatını ortadan kaldırmaya, çalışanları sözleşmeli personel statüsüne geçirmeye ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü”nü ortadan kaldırmaya yönelik olarak hazırlanmış kanun tasarılarının temelden değiştirilmesini talep etmektedir.” CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “İktidarda yörünge kayması var, eyalet sistemi hazırlıkları var” diye 23 Nisan resepsiyonuna uyarı amacıyla katılmayacağını açıklıyor ve bu tepkiler sonucu sözde reform tasarısı bir sure için askıya alınıyordu. Hazırlanan Yerel Yönetim Reformu Taslağı”nda, 58. Hükümet Programı”na atıfta bulunuluyor ve “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nda belirtildiği gibi merkezi idarenin görev ve yetkileri tek tek belirlenecek ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır“deniliyordu. Taslağın esaslarını, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan çizmişti! Bütün bunlar, taslağın girişinde ifade ediliyordu. Sözde reform taslağında, belediye başkanının görevleri sayılırken kolluk hizmetlerinden bahsediliyordu… “İdari kolluk” denilmiyor, Belediye Zabıtası ile ilgili 58. maddede, “Zabıtanın bir kısmı güvenlik elemanı olarak görevlendirilebilir“ifadesi kullanılıyordu. Belediye Zabıtası”na “genel veya özel kolluk kuruluşları” ile işbirliği yapmasından bahsediliyor, ayrıca İl Özel İdaresi”ne de zabıta teşkilatı ve özel güvenlik teşkilatı kurma görevi veriliyordu! Anlaşılıyordu ki Erdoğan, henüz, 81 devlete 81 ayrı polis teşkilatı kuramayacağını bildiği için, bu isi zabıta ile başlatmayı düşünüyordu! Sonradan bu ifadeler tamamen yok edildi ve bir çerçeve yasa taslağı hazırlandı. Asil niyet kamuoyundan saklanmak isteniyor, bu sebeple adım adım hareket etmek yöntemi benimseniyordu. Dolayısıyla, taslaktaki bu maddeler, çerçeve tasarıya konulmadı. Tasarı ise, vatandaşı müşteri olarak gören bir zihniyetle hazırlanmıştı ve “küçük adımlar stratejisi” ile reform surecini bir şekilde başlatmayı öngörüyordu. Zaten, bu husus, tasarıda da ifade ediliyor. Biz yeniden AKP programına dönelim: Erdoğan, önce AKP Program ve tüzüğünde, sonra 58. hükümet programında, nihayet Yerel Yönetimler Reform Taslağı”nda küresel örgütlerin taleplerini yerine getiriyordu… Parti programının 41″inci sayfasında, zaten özel eğitim kurumları ile iyice sakatlanmış bulunan eğitimde Tevhidi Tedrisatın kaldırılacağı, küreselleşme odaklarının şehir devletleri planı gereği gibi, fakat aşama aşama uygulanacağı su ifadelerle belirtilmekteydi: “Temel eğitim hizmetlerinin verilmesi, pilot uygulamalarla merkezi idarenin taşra birimlerine ve yerel yönetimlere aktarılacaktır” Reform Taslağı”nda da bu ilkelerin gereği yerine getiriliyordu… Ancak, tepkiler üzerine meclise sevk edilen tasarıda, bundan vazgeçildi ve cumhurbaşkanının bir takim itirazlarına rağmen tasarı meclisten geçirildi.
Göktürk Yurtseven ve

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ. IV

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.
NEDİR BİZİM BU vatan(SIZ)lı LARADAN ÇEKTİGİMİZ.

Araplaşmış Osmanlıların varlığının çoğaldığı bir süreç olarak adlandırılan bu zaman dilimi Arap ve Fars Dili ile Kültürü
tarafından, Türk Yurdu’nun ve Türk Milleti’nin varlığına tecavüz edildiği tarihler olarak adlandırılabilir.

Türklüğün yok edilmesi ve Araplaştırılma çalışmalarını kendilerine yediremeyen Türkmen Alevi ve Türkmen Sünni’leri ile
Azeri Türklerinin Osmanlıya baş kaldırmasının başlıca sebebi budur.

Şeyh Edebali’nin himmetiyle kurulmuş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun biri hariç tüm padişahlarının annelerinin Türk
olmamasının onlardan doğan padişahların da Türk gibi düşünmemeleri ve kendilerini Türk gibi hissetmemelerini haklı
çıkarabilir. Ama bu onlara Türkleri ve Türklüğü linç etme hakkını vermez.

Ancak 2014 yılına geldiğimizde Türkiye Türklerinin hala Osmanlı yalakalığını yapmalarına bir türlü akıl ve sır erdirmek ve
anlamak mümkün değildir.

İktidar Atatürk’ün kurmuş olduğu Çağdaş Cumhuriyeti 100. yılını kutlayacağı 2023 yılında kısmen veya gücü yeterse
tamamen kaldırarak yerine Hilafeti geri getirmek için uğraş veriyor. AKP Hükümeti’nin on üç yıldır verdiği bu mücadeleye
hala istikrar kavgası olarak bakılmasını anlamak mümkün değil.

İktidarın yarayı kaşıyarak kanatmakta son derece uzman ve bilinçli oluşu, hiç yoktan Osmanlıca Dili’nin okullarda zorunlu
olarak okutulacağının duyurulması ve bunun genel seçimlere çeyrek kala Milli Eğitim şurasında alınan bir karar olarak
açıklanması son derece manidardır.

İktidarın bu güne kadar Türk veya Türkiye gibi bir derdi olmadığını bilmeyen ve duymayan yok, zaten onun da bunu
saklamak gibi bir niyeti yok.
Atatürk düşmanlığı yapanlar, Atatürk düşmanlarının temel kaynakları ve Atatürk düşmanlığının belli başlı nedenleri
şunlardır:

1. Dinci kesim:

a) Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının sorumlusu olarak Atatürk’ü görenler ve Atatürk’ün saltanatı ve halifeliği kaldırıp
cumhuriyeti ilan etmesine tepki duyanlar.

b) Atatürk’ün eskimiş Osmanlı toplumsal düzeni yerine çağdaş ve laik bir toplumsal düzen kurmasına; Atatürk
devrimlerine tepki duyanlar.

2. Marksist-Kominist Kesim:

a) Atatürk’ün eski Osmanlı düzeninin yerine kominist bir düzen kurmamasına tepki duyanlar

b) Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında Kominist yapılanmaya izin vermemesine, hatta Kominizmle
mücadele etmesine tepki duyanlar. Bu kesimde çoğunlukla Kominist Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal’in öldürttüğü inancı
yaygındır.

3. Bölücü Kesim:

a) Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında Kürt unsurlardan da yararlandığını, hatta bu sırada, “ilerde Kürtlere devlet
kurma sözü verdiğini” ileri sürerek Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk’ün bu sözünü tutmadığını düşünenler

b) Atatürk’ün 1930’larda Türk milliyetçiliğini ön plana çıkararak Kürtleri yok saydığını iddia edenler.

c) Atatürk’ün 1925’deki Şeyh Sait İsyanı’nı ve 1930’lardaki Kürt İsyanlarını aşırı şiddet kullanarak bastırdığını, bu sırada
Kürtlere eziyet edildiğini düşünenler.

4. Atatürk’ün bazı silah arkadaşları:

a) Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk’ün “fazlaca ön plana” çıkmasından rahatsızlık duyan Kazım Karabekir, Rauf
Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy gibi Kurtuluş Savaşı’nda bir şekilde yer almış kişilerin Atatürk’e yönelik ağır
eleştirileri…

b) Atatürk’ün ölümünden sonra, İkinci Adam İsmet İnönü’nün Atatürk’e yönelik “eleştirel bazı uygulamaları”. Örneğin;
paralardan Atatürk resimlerinin kaldırılması, devlet dairelerinden Atatürk fotoğraflarının indirilmesi gibi….
Birkaç Özel Adam…
“Atatürk düşmanlığının” doğuşunda özellikle Dr.Rıza Nur, Kazım Karabekir ve Said-i Nursi’nin çok özel bir yeri
vardır.
1. Dr. Rıza Nur: Kurtuluş Savaşı’nda I.TBMM’de milletvekili olan, daha sonra İsmet Paşa’nın başkanlığındaki Lozan
heyetinde yer alan Dr. Rıza Nur, 1927’de Atatürk’ün Nutuk’ta kendisini eleştirmesine tepki duyarak, yazdığı eserlerde,
özellikle “Hayat ve Hatıratım” adlı 1000 sayfalık eserde, Atatürk’ü küçük göstermeye çalışarak, Atatürk’e ağır hakaretlerde
bulunmuştur. Sonraları “ruh hastası” olduğu anlaşılan Rıza Nur’un yalan ve iftiraları uzun süre Atatürk düşmanlarının bir
numaralı kaynağı olmuştur
2. Kazım Karabekir: Kurtuluş Savaş’ında Doğu Cephesi’ndeki katkılarından dolayı tanınan Karabekir, savaş sonrasında
Atatürk’ün fazlaca ön plana çıkmasını içine sindiremeyerek ve Atatürk’ün Nutuk’ta ona yönelik ağır eleştirilerine kızarak
kaleme sarılacak ve özellikle “İstiklal Harbimiz” adlı eserinde Atatürk’ü ipe sapa gelmez şekilde eleştirecektir. “Atatürk,
dinsiz ve namussuz olmamızı istiyordu!” “Atatürk Kuran’ı Türkçeleştirerek Kuran’ın ilahi mesajını etkisizleştirmek
istiyordu!” gibi akıl dışı eleştirileri uzun süre sorgulanmadan kabul görmüştür. Karabekir, söz konusu eleştirilerinde
“Atatürk Kurtuluş Savaşı’na karşıydı; Kurtuluş Savaşı’nı ben başlattım ve yürüttüm!” diyecek kadar ileri gitmiştir.
Karabekir’in Atatürk’e yönelik “temelsiz eleştirileri” uzun yıllar boyunca Atatürk düşmanlarının en önemli refaransı
olmuştur.
3. Said-i Nursi: Asıl Adı Said-i Kürdi olan ve doğduğu “Nurs Köyünden” dolayı Nursi adını alan Said-i Nursi, (Bu şekilde
Kuran’daki Nur süresinde benden bahsediliyor diyecekti!) bir İslam alimidir. Meşrutiyet yıllarında “Osmanlı nasıl kurtulur?”
sorusuna yanıt arayan din adamlarından biriydi. Çok sayıda dinsel içerikli esere imza atan Nursi, Meşrutiyet yıllarında
Padişahçı-dinci Volkan Gazetesi’nin kurucularından biriydi. Said-i Nursi, İngilizler için çalışan bir Nakşibendi’di olan ve
zamanına göre çağdaş İslamcı yazılarıyla tanınan Derviş Vahdeti’yle birlikte Volkan Gazetesi dışında bir de İttihad-i
Muhammed-i Cemiyeti’ni kurmuştu. Said-i Nursi ve Derviş Vahdeti Volkan’daki yazılarıyla softaları ve alaylı askerleri
kışkırtmışlar ve 1909 yılında Meşrutiyet rejimine karşı “gerici” 31 Mart İsyanı’nın patlak vermesinde etkili olmuşlardı.(Sina
Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, İş Bankası Yay, İst 2007, s.60)
İşte Meşrutiyet yıllarının “kışkırtıcılarından” Said-i Nursi, Kurtuluş Savaşı yıllarında da Mustafa Kemal’in din temelli
olmayan “çağdaş bir devlet kuracağını” anlayarak Kurtuluş Hareketi’ne uzak kalmayı tercih etmiştir. Ayrıca Atatürk’ün de,
“fazlaca tutucu” görüşlerinden dolayı Nursi’yi istemediği açıktır.
Said-i Nursi, laik ve çağdaş bir devlet kurarak şeriat devletine son veren Atatürk’e çok ağır ifadelerle saldırmıştır.
Nursi’ye göre Atatürk “ahir zamanda gelecek olan deccaldir, süfyandır.” Nurculara göre de “Cumhuriyet kefere düzendir.”
Özellikle 1980’lerden sonra Fethullah Gülen önderliğinde büyük bir hızla büyüyen NURCU HAREKET, Said-i Nursi’nin
kitaplarını refarans olarak almıştır. Nursi’nin risalelerini okuyan genç nesillerin Atatürk’e düşman olmaları gecikmemiştir.
Atatürk düşmanlığının yakın tarihli aktörleri sözüm ona bazı “aydınlardır.” Sağda ve solda konuşlanan
(konuşlandırılan) bu aydınlar(!) meydanı da boş bularak Atatürk düşmanlığını körüklemişlerdir.
Bu aydınların özellikle “dini kullanan kesimde” (dinci kesim), sürekli yeni bir devrimden söz eden Marksist-
Leninist kesimde, Kürt bölücülüğü yapan kesimde ve 80’lerden sonra İkinci Cumhuriyetçi diye adlandırılan kesimde
konuşlandıkları görülmektedir.
İdris Küçükömer, İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Kadir Mısırlıoğlu, Mustafa Müftüoğlu, Abdurrahman Dilipak,
Hasan Hüseyin Ceylan, Mehmet Altan bu aydınlar arasında gösterilebilir.
Tabii, özellikle 1950’den sonraki “karşı devrimci” siyasileri de unutmamak gerekir…
Atatürk düşmanlığında, bu aydınlardan özellikle İdris Küçükömer, Fikret Başkaya gibi sol ve Kürtçü aydınlarla,
Kadir Mısırlıoğlu ve Abdurrahman Dilipak gibi “dinci” (dini kullanan) aydınlar çok önemli bir rol oynamışlardır. Örneğin,
Fikret Başkaya’nın “Paradigma’nın İflası” Kadir Mısırlıoğlu’nun “Lozan Zafer mi Hezimet mi” adlı çalışması ve
Abdurrahman Dilipak’ın “bizi nasıl katlettiler” cümleleriyle süslü, kaynaksız kitapları, Atatürk düşmanlarının en çok
başvurduğu kaynaklardandır.
Fakat her şeye rağmen 1980’den sonra laik ve çağdaş cumhuriyetten yana gerçek bilim insanlarının arşiv
çalışmaları sonucunda Atatürk hakkındaki pek çok gerçek belgelerle gün ışığına çıkmıştır. Böylece Atatürk istismarcıları,
yavaş yavaş ortadan kaybolmuştur.
1990’lardan sonra Atatürk’e yönelik olumsuz yargılar, ağır eleştiriler içeren kitapların sayısında büyük azalma
görülmüştür. Gerçekler gün ışığına çıktıkça “aydın yalanları” azalmıştır.

TARİHÇİ OLMAYAN TARİHÇİ MUSTAFA ARMAGAN
Bu durum özellikle Atatürk düşmanı yobaz kesimi ve Türkiye düşmanı dış çevreleri rahatsız etmiştir. Bu nedenle olsa
gerek son yıllarda yeni bir aktör ortaya çıkarılmıştır. İşte o yeni aktör İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu
Mustafa Armağan’dır.
Mustafa Armağan “Atatürk düşmanı” dinci kesimin “yeni aktörü” olarak 1990’larda sahne almıştır.(ya da aldırılmıştır.)
(Armağın’ın bu durumun farkında olup olmadığını bilmiyorum!)
Peki ama İslamcı Timaş Yayınları’ndan yayınlanan kitapları büyük ilgiyle karşılanan, Nurcu Zaman Gazetesi’nde
yazdığı tarihsel içerikli makaleler gündem oluşturan Mustafa Armağan kimdir?
Biraz araştırılınca Armağan’ın adeta yeni bir Kadir Mısırlıoğlu ya da Abdurrahman Dilipak olduğu kolayca
anlaşılacaktır.
Armağan’ın çok satan kitaplarında ve gündem yaratan makalelerindeki temel görüş, Atatürk’ün sözüm ona
eksikleri, yanlışları ve olumsuz özelikleridir. Mustafa Armağan, Atatürk ve cumhuriyet tarihini inceden inceye eleştirirken
yine o eski “dinci numarasına” başvurarak bazı Osmanlı padişahlarını yücelterek Osmanlı’yı “dikensiz gül bahçesi” gibi
göstererek Atatürk’ü ve cumhuriyeti gözden düşürmeye çalışmaktadır.
“Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı”, “Efsaneler ve Gerçekler” gibi kitaplarında hep Osmanlı’nın pozitif yönlerini ön
plana çıkarma, buna karşın cumhuriyetin negatif yönlerini vurgulama gayreti vardır. Armağan bunu yaparken “tabu yıkıcısı
rolüne” soyunarak bu konularda zaten kafaları karışık olan insanları etkilemektedir. İkinci Cumhuriyetçilerin ve Kartelci –
İslamcı medyanın da desteğiyle Armağan, “Atatürk düşmanı” çevrelerin dört elle sarıldıkları bir yazar haline gelmiştir.
Bir Yobaz Yalanı: “Atatürk İngiltere’nin Anadolu Valisi Olmak İstedi!”
İşte bu Armağan, son bombasını Fethullahçı Zaman Gazetesi’nde, 27 Kasım 2007’de patlattı ve “Atatürk, Anadolu
Topraklarında İngiliz İdaresinde Bir Vali Olarak Çalışmayı Teklif Etti!” diye bir açıklama yaptı.
Tabii yine yer yerinden oynayacak, irticacı Atatürk düşmanları o küpürü kesip saklayacak ve belki de çok yakında
birileri bu gazete küpüründeki açıklamayı “belge” olarak kullanıp “Atatürk İngiliz Yanlısıydı!” diye kitap yazacak…!
Vah memleketim vah!….
Peki ama “Atatürk’ün İngiliz Valisi Olmak İstediğini” iddia eden Mustafa Armağan’ın bu önemli iddiasının kaynağı
nedir?
Çok güçlü bir kaynak beklerken bir de ne görelim: Büyük tarihçimizin kaynağı G. WARD PRİCE’NİN “EXTRA
SPECİAL CORRESPONDET” (Çok Özel Yaşamlar) , 1957, s.104. adlı bir kitapmış… Daha da ilginci, büyük tarihçimiz bir
anıda geçen bu açıklamayı orijinal kaynağından değil Gotthard Jeaschke’nin çok bilinen “Kurtuluş Savaşı İle İngiliz
Belgeleri”, TTK, Ankara 1991, s.98 adlı kitabından almış ve bunu “büyük bir buluş gibi” kamuoyuna çok yeni bir bilgi diye
sunmuş.
Armağan, Zaman Gazetesi’ndeki açıklamasında şöyle diyor:
“Atatürk, 14 Kasım 1918’de Britanya resmi makamlarına Anadolu topraklarında İngiliz İdaresinde bir vali olarak
çalışmayı teklif etti. Bu bilgi İngiliz Daily Mail gazetesinin muhabiri G.W.Price’nin hatıralarını yazdığı “Çok Özel
Yazışmalar” adlı kitapta yer alıyor.”
Armağan, Fethullahçı ZAMAN gazetesinde “Kim Kahraman Kim Hain” başlığıyla yazdığı yazıda Atatürk’ün bu
beyanatıyla “vatan haini” olarak görülebileceğini ima etti.
Artık uyanma zamanı gelmiştir.
Artık birilerince görevlendirilen, ya da birilerine alet olan “aydın tayfasına” bazı sorular sormanın zamanı gelmiştir.
Artık onlara “Yalanını da al git” demenin zamanı gelmiştir.
Peki ama Mustafa Armağan, neden durup dururken “Atatürk İngiliz valisi olmak istiyordu” diye deli saçması bir
açıklama yapmıştır?
Aslında Armağan, durup dururken bu açıklamayı yapmamıştır. Kendince tam zamanında yapmıştır. Çünkü
birincisi, son zamanlarda Türkiye halkı “gericiliğe” ve “bölücülüğe” karşı Atatürk etrafında kenetlenmeye başlamıştır. Bu
“ulusal bağlaşmayı bozmak gerekiyordu”. İkincisi, iki gündür (26-27 Ekim 2007) Vatan Gazetesi, İngiliz arşivlerinde ortaya
çıkan belgeler ışığında, manşetten “Vahdettin’in nasıl bir vatan haini olduğuna ilişkin” bir yazı dizisine yer veriyordu.
Yıllardır “Vahdettin’i aklamaya çalışan” Armağan, bu yazı dizisine bozularak basit önerme mantığıyla “Atatürk de
İngilizciydi!” diyerek, İngilizci Vahdettin’i bir kere daha aklamak istemiştir. Çünkü ortaya çıkan yeni belgelerde Vahdettin’in
sıkça İngiliz yetkililerine mektuplar yazarak para yardımı istediği ortaya çıkmıştır. Armağan, Vahdettin’in sıkıştığını
görünce adeta imdada yetişerek, “Atatürk de İngilizciydi” gibi saçma sapan bir açıklama yapmıştır. Kanıt olarak da
tarihçiler için ancak doğruluğu kanıtlandıktan sonra ikinci el kaynak olarak kullanılabilecek bir anıya başvurmuştur. Ayrıca
gazeteci ve tarihçi görünümündeki İngiliz ajanlarının Atatürk’e geçmişte de iftiralar attıkları bilinmektedir.Örneğin İngiliz
ajan-tarihçi H.J.Armstrong bunlardan biridir. Armstrong “Bozkurt” adlı kitabında Atatürk hakkında akıl almaz iftiralara yer
vermiştir.Ama daha sonra Armstrong’un Atatürk ve Türkiye düşmanı bir ajan olduğu anlaşılmışı.
Armağan, böyle bir açıklama yapmak için kullandığı kaynağın çok yetersiz olduğunun farkındadır; ama “misyounu
gereği” konuyu değiştirmek için apar topar böyle bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.Ama bu sefer kelimenin tam
anlamıyla “çuvallamıştır.”
ALINTI.darklord83

YOBAZ MSIRLIOGLU
Kadir Mısıroğlu, Cumhurbaşk anlığı seçimlerine ilişkin skandal değerlendirmelerde bulundu. Mısıroğlu, “Bir adam bu
iddiaları kabul etse bile o Müslümansa bu islami kaideye göre gene Tayyip Bey’e oy vermeye mecburdur. İman bunu
emreder islam bunu emreder hiç kurtuluşu yok. Çünkü bir tarafta küfür var küfür.” sözleriyle Erdoğan’a oy vermenin
imanın gereklerinden biri olduğunu söyledi.
17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarındaki Bilal Erdoğan ve Halkbank ile ilgili tapelere isim vermeden göndermede
bulunan Mısıroğlu, bunları bir an doğru kabul etsek bile Erdoğan’a oy vermeyi iman ve islamın emrettiğini savundu.
Mısıroğlu şunları şöyledi; “Tayyip bey için bunların bütün iddialarını doğru kabul ediyorum bir an için. Oğlu şöyle demiş
Halkbank böyle olmuş hepsi doğru kabul. Elimi koyuyorum; Bir tarafta amelen bulunan bir iki kusurlu bir adam doğruysa
bile, öbür tarafta evvela imanda kusurlu amelde ise sayısız kusurlu olan biri ve benim üçüncü tercihim yok. Ben
müminsem müslümansam islamın kaidesi ehven-i şer tercih olur. İki şerrin iştimahında ehveni tercih olur. Bir adam bu
iddiaları kabul etse bile o Müslümansa bu islami kaideye göre gene Tayyip Bey’e oy vermeye mecburdur. İman bunu
emreder islam bunu emreder hiç kurtuluşu yok. Çünkü bir tarafta küfür var küfür.
Kadir Mısıroğlu kendini anlatırken 1933 yılı Ramazan-ı Şerifin 27 sinde yani Kadir Gecesi dünyaya geldiğini
anlatıyor.Doğduğu anda ise Kadir suresinin okunduğunu iddaa ederek adının bu yüzden Kadir olduğunu söylüyor ve
konuşmasının devamında kendini adeta evliya gibi tanıtıyor.Ama ufak bir araştırma yaptığımız zaman kendisinin ne Kadir
Gecesin de ne de Ramazan ayın da doğmadığınız görüyoruz.Kendisi 5 Ağustos 1933 de (13. Rebuilahir) doğmuştur yani
doğduğunu iddaa ettiği Ramazan ayından tam 5 ay önce.Bu arada kendisine “Üstad Kadir Mısıroğlu” deniliyor ve tarihçi
olarak biliniyor.Ama kendisi daha saltanatın kaldırılma tarihini bile bilmiyor ve kendisi tarih bölümü okumamıştır.Kendisi
1983 yılında vatan hainliğinden Türk vatandaşlığından atılmış ve 1991’de aftan yararlanarak Türkiye’ye geri
dönmüştür.Ayrıca Kendisinin Deli Raporu vardır.Gerçekten bu adama tarihçi deyip dediklerine inananlara acıyorum.
Kadir Mısıroğlu Atatürk’e Ve Cumhuriyete Saldırırken Neleri Kanıt ve Kaynak Olarak Gösteriyor ?
Kadir Mısıroğlu üreten kendini bilgilerini kullanan bir tarihçi asla değildir.Kendisi beleşçi, yalancı ve tarihi çarpıtan bir
yazardır.(Sözde)
Kendisi Rıza Nur adın da tamamen Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, Milli mücadeleye ve Atatürk devrimlerine söven bir
kişiliksizin eserlerini tercüme ederek ve üstüne binbir yalan katıp yayınlamakta ve bunları da bize kanıt olarak
göstermektedir.Zamanın Psikologları Rıza Nur İçin Şu İthamlarda Bulunmuştur ; Ağır bir ruhsal bozukluk, homoseksüel
eğilim, narsisizm, paranoid reaksiyon vb.
Kendisinden bahsettiği bir cümlesini size aynen naklediyorum : Gençliğinde tecavüze uğrar, bir harbiyeliye aşık olur ve
kadın olmak ister, ”kadınla erkeği eşit saymak hatadır. Kadın çocuk makinasıdır ve Arnavutları isyana teşvikim iftihar
sebebidir” der.Böyle sapık ve Atatürk düşmanı bir insanın eserlerini kaynak olarak göstermek ne kadar komik değil mi ?
😀 Tabi ki bu adama inanlar daha bir komik.
Kadir Mısıroğlu Yalanları –
Osmanlıyı Atatürk Yıktı Yalanı
Atatürk Masondur Yalanı
Atatürk İngiliz, Fransız Ve İtalyanlarla Savaşmadı Yalanı.
Atatürk Kürtlere Özerklik Sözü Verdi Yalanı
İnönü Savaşı Yapılmamıştır Yalanı
Vahdettin Kahramandır Yalanı
Kadir Mısıroğlu Selehaddin Eyyübi Hazretlerine Hakaret Ediyor
Kadir Mısıroğlu İstiklal Marşımızın Yazarı Mehmet Akif Ersoy’a Küfür Ediyor
Kadir Mısıroğlu daha kendi doğum tarihini bilmeyen yalancı, düzenbaz, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı yobazın
tekidir.Evliyalarımıza bile söven bir kişiliksizdir kendilsinin Atatürk hakkında da söylediklerinin hiçbiri doğru
değildir.Tamamiyle sapık bir insanın hatıralarına dayandırarak bunları söylemektedir.Az bir tarih bilen insan Kadir
Mısıroğlunu işkembeden attığını ve tarih bilmediğini kolayca anlayabilir.Bu adamın videolarını izleyip Atatürk şöyle böyle
diyenlerin hali ise tam bir sefalet ve cahilliktir.

ŞARLATAN KENDİNİ NASIL TARİH EDİYOR(EDEMİYOR)UTANMADAN PROFİLİN BASINA ŞANLI OSMANLI SULTANINI
KOYMUŞ.KENDİ NURSUZ YÜZÜNE HASRETMİSİZ GİBİ.

Kadir Çandarlıoğlu kimdir ?
Kadir Çandarlıoğlu kimdir ?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Kadir Candarlioglu, Kadir Çandarlıoğlu kimdir, Dördüncü Murad, Sultan Murad, Padisah Murad

***

Takipçilerimden aldığım sayısız maillerde kendimle ilgili bilgi vermem isteniyor. Her ne kadar sizi tatmin etmeyeceğini
bilsem de kısaca bir şeyler yazmayı gerekli görüyorum; Bendeniz, tarihini ve dinini araştırmaya ve incelemeye çalışan bir
Müslümanım. Adil bir dünyanın ancak Allahu Teala’nın Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz vasıtasıyla
gönderdiği Islâm dini ile mümkün olabileceğini bilen ve bu doğrultuda insanları şuurlandırmak ve de Allah’ın rızasını
kazanmak gayesiyle imkanlarım nispetinde, elimden geldiğince -Allahu Teala kabul ederse- cihad eden birisiyim.

Sitemizde yer alan konular, Facebook’ta “Muhteşem 15 yıl”, “Şeriat-ı Muhammediye”, “Anti CHP Arşivi” ve “Tarih ve Din
Araştırmaları Merkezi” isimli sayfalarımda (bazı sayfalarım kapanmıştır) paylaştığım ve sonradan “Belgelerle Gerçek
Tarih” adıyla internet ortamında okunabilmesi için e-kitap şeklinde yüklediğim kitaptaki konulardan ibarettir. Birçok
konuyu ilaveler yapmak ve bazı hataları düzeltmek suretiyle güncelledim. Güncelleme işlemi hala devam etmektedir.

Facebook’ta faaliyette bulunduğum müddet zarfında yaptığım paylaşımlara tepki gösteren, hatta ağza alınmayacak
küfürler eden yüzlerce kemaliste rastladım. Bazılarının evvela Müslümanmış gibi yorum yaptığına ancak daha sonra
Müslüman olmadığını itiraf ettiğine hayretle şahit oldum. Bunlar genelde dinsiz veya sabetayisttir, yani aslen yahudi
olduğu halde Müslüman gibi görünenlerdir… Zaten laikliğin en hararetli savunuculuğunu bu kesim yapmaktadır… Bilgisiz
Müslümanları Islâm hukukuna düşman edenler işte bunlardır.

Özellikle “Atatürk olmasaydı” diye başlayan cümleler kurmakla marufturlar. Ne hazindir ki, bu arkadaşların çoğu
üniversite talebeleridir… Türkiye’nin geri kalış sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz, değil mi? Ingiltere kralının M. Kemal’in
elini öptüğüne inanan birisinden memlekete ne hayr gelir? Veya, “kullandığın parada Atatürk’ün resmi var” diyen bir
üniversiteli gencin millete ne faydası dokunabilir? Yani parada resmi olan birisi, Allahu Teala’nın emirlerine karşı gelmeye
ve milleti de buna zorlamaya hak mı kazanmış oluyor? Bir insanın “iyi” olup olmamasının “ölçüsü” paradaki resmi midir?
O halde bu söze muhatap olanın; “Iyi ya, ATA’nı bozdurup bozdurup harcıyorum” demesi galip geldiğini mi gösterir?

Neyse sözü fazla uzatmayalım. Hakkımızda verdiğimiz kısacık malumat vesilesiyle buradan bir duyuru yapma ihtiyacı
hissediyorum.

Maalesef üzülerek görüyoruz ki, bazı kimseler, bizden yaptıkları alıntılarda sitemizi kaynak göstermiyor. Anlaşılmaz bir
şekilde, yayınladığımız fotoğraflardan sitemizin ismi siliniyor ve başka sitelerde paylaşılıyor. Buna kesinlikle rızamız
yoktur. Bunu iyi niyetle bağdaştırmamız mümkün değil. Sitemizi kaynak göstermeden alıntı yapanların rızamıza uygun
hareket etmediğini bütün okuyucularımızın bilmesini isteriz.

Ayrıca son zamanlarda bizim adımıza siteler açıldığını ve bu sitelerde bazen davamıza zarar veren paylaşımlar yapıldığını
esefle görüyoruz. Bazı haber siteleri de yazılarımızı bizimle alakasız bu tür siteleri kaynak göstererek yayınlıyor.

Kendini Sultan Muratla karşılartıracak kadar.Şasırmıs bir adam.Senin biyografında Sultanın Ne İşi vardır.

(https://belgelerlegercektarih.files.wordpress.com/2013/08/kadir-candarlioglu-kadir-c3a7andarlc4b1oc49flu-kimdir-
dc3b6rdc3bcncc3bc-murad-sultan-murad-padisah-murad.jpg)

Kadir Çandarlıoğlu
ETHEN MAHÇUPYAN

Etyen Mahçupyan “Bosna Afrika’da yaşananların soykırım Olduğu Kabil edilirken 1915’te Ermenilere soykırım yapılanlara
dememek imkânsız ettik” dedi.
Karar.com’a demeç veren Mahçupyan’ın Papa’nın “soykırım” açıklamasına İlişkin Olarak, “Vatikan, üzerindeki 100 Yıllık
psikolojik Ağırlığı atmıştır. Neden 100 Yıl Sonra bu kelimeyi kullandı demektense tersten bakıp bu kadar sene nasıl direndi
demek lazım. Vatikan çoktan göster böyle bir şey söyleyebilirdi. AMA söylemedi ” ifadesini kullandı.
Vatikan’ın açıklamasında Siyasi Bir ??taraf aramamak gerektiğini vurgulayan Mahçupyan, ” hem Ermeniler Click, hem
Ermeni olmayanlar Click soykırım kelimesinin artık Siyasi Olmaktan Ziyade psikolojik Bir anlam taşıdığını ” kaydetti.
“1915’TE ERMENİLERE YAPILANLARA Soykırım DEMEMEK İmkansız”
“Bosna Afrika’da yaşananların soykırım Olduğu Kabil edilirken 1915’te Ermenilere soykırım yapılanlara dememenin
imkânsız olduguna ettik” dikkat çeken Mahçupyan, şöyle devam etti:
“Asıl Olan yaşanmışlıkla yüzleşmektir. Yaşanmışlığa Bakmak ziyaretinde buradan Birlikte ders çıkararak Geleceği Birlikte
üretmektir onemli olan. Yoksa kelimenin önemi yok. 100 yıl öncesine de bakarken Birlikte bakabiliyorsak bu önemlidir.
Bugün burada Yaşayan İnsanların birbirini anlamaları, birbirlerine bakıp dokunabilmesidir Esas olan

ABDURRAHMAN DİLİPAK
Gizli toplantilarda, devleti ele gecirip dini esaslara dayali yeni bir duzen kurma planlari yapildigini kanitlayan
kasetlerden biri daha dun Kanal D’de yayinlanan Arena programinda ortaya cikti. Ugur Dundar yonetimindeki Arena’da
yayinlanan kasette Akit Gazetesi yazari Abdurrahman Dilipak’in Ataturk’e agir hakarete varan sozleri yer aldi.
Kemalizmi Nazizm’le eslestiren Dilipak, Ataturk’un Selanik yerine Tirnova’da dogdugunu, ancak bu durumdan resmi
tarih kitaplarinda bahsedilmedigini soyledi.
Ataturk’un Libya’da gozune saplanan kirec tasiyla yaralandigini one suren Dilipak, alayli bir uslupla, “Gozundeki bu
hasara ragmen Kemalistler, Mustafa Kemal’in cok keskin bir goruse sahip oldugunu, gozlerinin cok canli ve parlak
oldugunu soylerler” dedi.
Dilipak, “herhangi bir askeri basarisinin bulunmadigini” iddia ettigi Ataturk’un Sam’dan kactigini, Trablusgarp’tan da
gozlerini tedavi ettirmek icin ayrildigini savunarak, “Mustafa Kemal’in Canakkale’de cesitli gorevlerde bulunduktan sonra
pek de basarili oldugu soylenemez” dedi.
Canakkale’de Ataturk’un sirf on plana cikmak ugruna yuzbinlerce askerin olebilecegini umursamadan hucum emri
verdigini iddia eden Dilipak, “Mustafa Kemal’in hatiralarinda Canakkale kahramanlik belgesi olarak yerini aldi. Gercekte
ise, bugun Canakkale Aniti’nda da ifade edildigi gibi, Canakkale Savasi’nda Mustafa Kemal yedinci sirada adi gecen bir
askeri gorevliydi” diye konustu.
Anadolu’daki halk hareketini de, Ataturk’u de Osmanli Padisahi Vahdettin’in organize ettigini one suren Dilipak, Sivas
ve Erzurum Kongreleri’ni de toplamadigini savundugu Ataturk’un kongre salonlarina zorla girebildigini iddia etti.
“Gercekte Birinci Inonu Zaferi diye bir sey olmadigini” savunan Dilipak, “Ataturk, perde arkasinda kalarak Anayasa’ya
‘resmi din Hiristiyanliktir’ diye yazdirmak istedi. Sapka devrimi icin az adam asilmadi” diyerek sozlerini soyle surdurdu:
“Ne bicim bir uygar devlet bu? Insanlar kendi hakkinda hukmu belirleyemiyor. Hakimiyet kayitsiz sartsiz milletin mi,
Ataturk’un mu? Ataturk’ten oyle korkacaksiniz ki, Allah’tan daha cok. Ataturk’u oyle seveceksiniz ki, ilahtan daha cok.
Onlarin istedigi bu; Ataturk’u Rab, ilah olarak onumuze koymak. Bunu kabul etmemiz mumkun degil. Bir inat ugruna bir
millet bir gecede dinsiz birakildi. Bir harf degisikligi yapiyorsunuz. Eskiyi niye yasakliyorsunuz? Dinle bagimizi mi
koparmamiz gerekiyor? Onun icin camilerde ezana bile tahammul edemediler. Turkce Kur’an cikaracaklardi. Nutuktan
parcalar ekleyip TSE damgali Kur’an cikaracaklardi. Incil’e benzeyen bir Kur’an. Papaza benzer imam, kiliseye benzer
cami istiyorlardi.”
Ciplak partiler
Ataturk’un ozel yasamina da saldiran Dilipak sunlari soyledi:
“Ataturk’un kadina, ickiye olan duskunlugunu herkes bilir. Resmi toplantilarda kadin – erkek danslar, hatta ciplak
partilere varana kadar birtakim hatiralardan soz edilir. Safiye Ayla, Ataturk’un kendisine sarki soyletip cirilciplak
soyduktan sonra onu kucaginda tasiyip havuza attigindan soz etmisti. Latife Hanim, Mustafa Kemal’in kadinlara ayiri
ilgisinden rahatsizlik duyuyor. Latife Hanim, Mustafa Kemal’i ‘Kadinlarin boynuna sarilip optugun yetmedi, simdi de ordu
komutanlarinin karisini bastan cikariyorsun’ diye azarladi.”
Malatya’da agir ceza davasi acildi
Malatya Cumhuriyet Savciligi, “Inanca saygi, dusunceye ozgurluk” konulu toplantida yaptigi konusmalarda “Adliyenin
manevi sahsiyetini alenen tahkir ve tezyif ettikleri” gerekcesiyle gazeteci – yazar Abdurrahman Dilipak ile Malatya Barosu
avukatlarindan Rasit Alaca ve Dogan Karaoglan hakkinda birle altisar yil arasinda degisen agir hapis cezasi istemiyle
dava acti.
Malatya Cumhuriyet Savcisi Erdal Yatmis tarafindan hazirlanan uc sayfalik iddianamede, 27 Eylul 1998’de
Malatya’da duzenlenen “Inanca saygi, dusunceye ozgurluk” konulu toplantiya konusmaci olarak katilan Dilipak’in,
Istanbul Buyuksehir Belediyesi eski Baskani Recep Tayyip Erdogan’in hapis cezasina carptirilmasiyla ilgili
degerlendirmelerde bulunurken soyle konustugu bildirildi:
“Bir hukuk komedisi yasiyoruz bu memlekette, ayni siiri bir baska toplantida Hasan Celal Guzel de okudu. O’na hicbir
sey olmadi. Ben gittim, DGM binasinin kapisinda o siiri okudum, bastim, dagittim. Savciya bir de dilekce verdim. ‘Ben bu
sucu uc defa isledim. Benim hakkimda dava acmazsan gorevini yapmadigin icin hakkinda suc duyurusunda
bulunacagim’ dedim. Dava acmadilar. Acana kadar okumaya devam edecegim.”

 

 

Malatya Cumhuriyet Savcisi Erdal Yatmis

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.
NEDİR BİZİM BU vatan(SIZ)lı LARADAN ÇEKTİGİMİZ.

AKP ile CEMAAT ANLAŞARAK ABD İLE BİRLİKTE TSK’YA KUMPAS KURDU *

AKP BAŞ DANIŞMANININ İTİRAFI.
Önce Gen.Kur.Başkanı ve Kuvvet Komutanlarına sesleniş ;Türk Milletinin sizden isteğidir
TSK’ya kurulmuş olan tuzaklara karşı Gen.Kur.Başkanı Özel’i ve Kuvvet komutanlarını,
Sahte ve kurmaca olan kanıtlarla tutuklanan silah arkadaşlarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.
Başbakanın Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan’ın TSK’ya kurulan pusu hakkındaki açıklamasını
yargıya taşımanızı bekliyoruz.Tarih önünde büyük sorumluluğunuz vardır.
Hem AKP’nin hem de Fetullahi cemaatin yaptıkları bir bir ortaya dökülüyor .İşlenen yüce divanlık / ihanet suçları bir bir
ortaya çıkıyor.Başbakan’nın baş danışmanı Yalçın Akdoğan, Fethullah Gülen cemaatini “milli orduya kumpas kurmak”la
suçlamış .Bu SUÇ un itirafıdır.Mağdur ise TSK’dır.
Devleti yönetenlerin ve hatta başbakanın akıl hocalarının da bu işin içinde olduğunun da itirafıdır.TSK’ya kurulmuş olan
pusu için sadece cemaatı sorumlu tutmakla AKP bu sorumluluktan kurtulamayacaktır. Cemaat TSK’yı ve askerlerimizi
karalayacak sahte kanıtlar üretirken AKP de AB ile ABD’nin desteğini ardına alarak TSK’yı kıracak olan siyasi desteği
verdi ve AKP’leştirdiği yargıyı da manivela olarak kullandı.
“Cemaat Ordu’ya kumpas kurdu.Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla birlikte AKP ile Cemaat arasındaki karşılıklı
suçlamalar ve yasadışı faaliyetlerin itirafları art arda gelmeye başladı. Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan,
Fethullah Gülen cemaatini “milli orduya kumpas kurmak”la suçladı.İktidar ve Cemaat’in yazarları dün birlikte hararetle
savundukları yargı tertiplerini, şimdi karşılıklı suçlamalarına dayanak göstermeye başladı. Kavga, Erdoğan’ın “paralel
devlet” dediği Cemaat’in “inlerine girme” tehdidiyle daha da kızışırken, AKP cenahından “Ergenekon ve Balyoz
tertipleri”yle ilgili çok önemli suç itirafları geldi. Başbakan’ın Danışmanı Yalçın Akdoğan, Gülen’in bedduası karşısında
Erdoğan’ın tavrını savunduğu dünkü köşesinde TSK’ya karşı komplodan bahsetti. Akdoğan şöyle yazdı:
“Başbakan Erdoğan’ı herkes çok iyi tanıyor. Muhafazakâr kitleyi hasım gibi gören şer odaklarıyla, laikçi partilerle işbirliği
yaparak yolda yürünemeyeceğini çok iyi bilir. Kendi ülkesinin milli ordusunun, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin
gönlünde yer eden sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmayacağını çok iyi bilir. Amaca ulaşmak
için her yol mübah görenlerin nasıl hastalıklı anlayışlar ürettiğini çok iyi bilir.”
AKP’den suç ortaklığı itirafı.
Yalçın Akdoğan “Ordu’ya kumpas kurdular” sözleriyle aslında Cemaat’le suç ortaklıklarını itiraf etmiş oldu. TSK’nın
subaylarının sahte belge ve CD’lerle yargılandığı davalara AKP’nin yürütme organı olarak verdiği destek herkesçe
biliniyor. Tayyip Erdoğan, TSK’ya yönelik tertiplerin kilometre taşı olan Ergenekon tertiplerinin siyasi propaganda kısmını
bizzat üstlendi, öyle ki 16 Temmuz 2008 tarihinde “Ergenekon davasının savcısıyım” itirafında bulundu.”
TSK’ya kurulmuş olan tuzak içindeki AKP’nin sorumluluğunu unutmadık , unutmayacağız .Bunu hem Yalçın Akdoğan’a
hem de Gen.Kur.Başkanı Özel’e hatırlatmak vacip olmuştur.Gen.Kur.Başkanını da sessizliğini bozarak Ordusuna sahip
çıkmaya davet ediyorum.
TSK’YA KURULAN TUZAĞIN ARDINDA OLANLAR
Çuval olayını Tayyip planladı!
“Kuzey Irak’ta, askerlerimizin başına çuval geçirmelerini ve Genel Kurmayı zor duruma düşürmelerini, Amerikalılara biz
söyledik.” AKP’yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan’ın özel bir önem verdiği danışmanlarından ve
operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. “Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!” dedim.
AKP’li Danışman: “Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKP’liler), “tezkerenin öcünü TSK’dan
alalım” diye ona akıl vermiş!…”
AKP’li Danışman: “Maalesef öyle!… Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize’de, Gül
de Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Bu planı Wolfowitz hazırlamıştı.”
“Amerika Türk Ordusu’nu AKP eliyle kafesledi.” Kürt açılımının fikir babası ve CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey,
Amerika’nın AKP hükümetiyle birlikte Türk Ordusu’na operasyon düzenlediğini açıkladı. Barkey, tüm amaçlarının ordunun
Kuzey Irak’a girmesini engellemek olduğunu söyledi.
“Amerika ve AKP hükümeti Türk Ordusu’na operasyon düzenledi”. Yeniçağ gazetesinde yer alan bu sözler, CIA’nın
Türkiye uzmanı Henri Barkey’e ait.
Amerikan askerini Türkiye’ye yerleştirecek Bir Mart tezkeresi’nin reddedilmesinin üzerinden 25 gün geçmişti. Henri
Barkey, Utah Üniversitesi’nde “Felaket ile Flört: Türkiye-Irak-ABD” adlı bir konferans verdi ve “Amerika’nın AKP
liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” açıkladı.Bir Mart tezkeresinin geçmemesinin tüm suçu Türk
Ordusu’nda.

Çünkü, İslamcı hükümet ile Türk Ordusu arasında çekişme vardı. Türk Ordusu, Amerika’ya güvenmiyordu. Ordu,
Amerika’dan bağımsız olarak Kuzey Irak’a girmek istiyordu. Amerika’nın ise en son istediği şey buydu.
Barkey, Amerika’nın AKP eliyle Türk ordusunu nasıl kafese kapattıklarını da anlattı.
İlk kez bir İslami parti tek başına iktidara geldi. O güne kadar Türkler, Avrupa Birliği’ne temkinli yaklaşıyordu. İlk kez bir
Türk hükümeti bize, “Avrupa Birliği’ne girmek istediklerini ve bunun kendileri için bir rönesans olduğunu” söyledi. Bir
İslamcı liderin rönesans terimini kullanması bana çok belirleyici geldi. Bu demokratikleşme süreci içinde biz orduyu çok
sıkı bir kafese kapattık.
R.TAYYİP ERDOGAN ” a TAPINMAK.
Ne diyorlardı.
Din, kul ile Tanri arasinda olmali. Dinin siyasette yeri olamaz.Yoksa dincilerin yalan söyledigini ve cogunun cahil
oldugunu hic görmediniz mi?…Gercekten AKP nin yaptıgı nedir.Dini Kullanarak siyaset yapmakmı.Yoksa Ülkeyi Din
Kutsalı ile yönetmek mi.

BAŞBAKAN’A DOKUNMAK İBADETTİR.AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin, seçim bölgesi  İnegöl İlçesi’nde
partililere çalışmalarından ve kendisini Ankara’da ziyaret etmelerinden dolayı teşekkür yemeği verdi.
Yemekte konuşan Şahin, “Teşkilattaki arkadaşlarım sayın Başbakanımıza yakinen sorular sordular, elini sıktılar. Sayın
Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir.
Ben bunu söylüyorum. Çünkü varlığı ile bile bizlere enerji veriyor. Çalışma tempomuz ne kadar yoğun olursa olsun
artması için enerji veriyor” dedi.(*)
——————————————————————————–
İslam’da ibadeti belirleyen yüce Allah ve sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir, diğer bir deyişle Kur’an ve sünnettir.
Başbakan’a dokunmanın ibadet olduğunu iddia etmek İslam ile bağdaşmaz. Bu sözler alenen şirk kokmaktadır ve İslam’ın
tevhid inancına saldırıdır. Çünkü İslam şirki yıkmış ve tevhid inancını getirmiştir.
SÜLEYMAN SOYLU: “TAYYİP ERDOĞAN, TÜRKİYE’NİN
İLELEBED, EZELİ VE EBEDİ BAŞKANIDIR ”AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu, Malatya’da partisinin İl
Danışma Kurulu Toplantısı’nda, “Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin ilelebed, ezeli ve ebedi başkanıdır” dedi.(*)
——————————————————————————–
İlelebed: sonsuza dek, Ezeli: evveli, başlangıcı olmayan,Ebedi: sonu olmayan anlamına gelmektedir. Sonsuza dek olmak,
evveli olmamak, sonu olmamak sadece Yüce Allah’a
ait sıfatlardır. Allah’a ait bu sıfatları Allah’ın yarattığı fani kullar için kullananlar, alenen şirke girmiş olurlar. …)
SÜLEYMAN SOYLU DEMOKRAT PARTİ GENEL BAŞKANI
İKEN AKP İÇİN NELER DEMİŞTİ ?
——————————————————————————–
Tarih: 10 Aralık 2008 Yer: İzmir
“AKP Hükümeti, yanlış ekonomi politikası sonucu bayramları da millete zehir etti. İnsanlarımız gülmeyi unuttu.
Beceriksizlik ve yetersizlikle, Türkiye’yi krizle karşı karşıya bıraktılar.
Paçalarından yolsuzluk akıyor. Türkiye’de ihale ve yandaş belediyeciliği yapılmaktadır.”
——————————————————————————–
Tarih: 25 Şubat 2009 Yer: Kocaeli
“Her üç gençten birisi işsizlik girdabı içinde. Son 5 ayda 650 bin insanımız işsiz kaldı. Fabrikalar kapanmış,
vergisini,elektrik, doğalgazını ödeyemeyen esnaf kepenk kapatıyor.
Bu hükümet 6.5 yılda 220 milyar dolar borçtan 507 milyar dolar borca çıkarttı.”
——————————————————————————–
Tarih: 25 Şubat 2009 Yer: Derince
“Bu ülkeyi rant ülkesi yapmayacağım dedi sayın Başbakan,rantın babasını getirdi. Bunlar yarım doktor, yarım hoca.”
——————————————————————————–
Tarih: 28 Eylül 2008 Yer: Aydın
“Bunların boğazlarında üç tane çıngırak var. Birincisi Şaban Dişli. İkincisi ise Deniz Feneri. Üçüncüsü de 8 inci sınıf
kitaplarında 1960 yılı darbesinin, Adnan Menderes’in kötü yönetiminin anlatılması oldu. Bunu da biz ortaya çıkarttık. Yuh
olsun sana Başbakan yuh.”
——————————————————————————–
Tarih: 31 Aralık 2008
“Bölgedeki Müslüman ülkelerin kalbini almakla görevlendirildin.
Ey Recep Tayyip Erdoğan, boyun eğdin, emir eri oldun,milletin ümitlerini boşa çıkardın. Boyan döküldü Tayyip Erdoğan!”
——————————————————————————–
Tarih: 16 Nisan 2008
“Biz yüzde 47 oy aldık diyerek kimseye zulmedemezsiniz,kimse size zulüm yapma yetkisi vermiyor.”
——————————————————————————–
NUMAN KURTULMUŞ HAS PARTİ GENEL BAŞKANI İKEN AKP İÇİN NELER
SÖYLEMİŞTİ?
——————————————————————————–
“AKP, Amerika’nın mandasıdır. Firavun ve Karun olmayacağız.
Kamu kaynaklarını bizimkilere aktarmayacağız. Şefliğe, lider ve adamlarına karşıyız. Amerika hiçbir zaman biz
Müslümanları düşünmez, hep kötülüğümüzü ister. NATO sırtımızdaki
gavur leşidir.”
——————————————————————————–
AKP tabiri caizse dini konuları istismarda zıvanadan çıktı.
Pervasız bir şekilde dini değerlerimizi kendi emelleri amaçları için kullanıyorlar. Bu görüntü hoş bir görüntü değil.
Camiye sığmayan insanların, Erdoğan fotoğrafının önünde adeta secde ediyormuş gibi bir görüntü oluşturması doğru
değil. Zaten bizim dinimize göre fotoğrafa karşı, hangi fotoğraf hangi resim olursa olsun, secde etmek mekruhtur.
Seçim sürecine girildi, bu seçim sürecinde AKP her zaman yaptığı gibi; din, iman, cami, Kuran, Allah, peygamber
söylemine iyice sarılacak, burada en önemli şey dinin zarar görmesidir.
Aslında camiden uzak bir yere fotoğrafı koymuş olsalardı,cami cemaatinin secde edeceği bir yerde bunu koymuş
olmasalardı bu konular olmayacaktı. Ama AKP hep bu hassas
konularla siyaset üretme amacında olunca elbette bunların yanlışlığını ortaya koymak da gerekiyor. Cenabı Allah
Cumhuriyeti bunların şerrinden korusun.*
——————————————————————————–
“ TAYYİP’İ ÜZMEK ALLAH’I ÜZMEKTİR !”
Denizli’de eşi emekli imam olan ev kadını Fatma Durmuş’un yazdığı bir ilahi kitabı. Kitabın adı ilk bakışta masum,
“İlahilerle Hakka Çağrı”. Genel bir başlık. Ancak, sayfalar açıldıkça,genel başlık özel ayrıntılara iniyor.
Kitabın bir bölümünde; “Tayyibi üzmek Allah’ı üzmektir.
Sevenlerini üzmek de aynıdır.” şeklinde ifadeler bulunuyor.
Kitap hakkında, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın peygamber gibi gösterilip, ona karşı gelmenin Allah’a karşı gelmeyle
eş olduğu” iddiası, CHP İl Başkanı Ali Kavak ve
CHP Merkez İlçe Başkanı Osman Bartal tarafından Denizli
Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu.(*)
27 Mart 2008 AKP’NİN GERÇEK YÜZÜ AKP’NİN GERÇEK YÜZÜ
AKP ’nin Kazlıçeşme mitinginde Türk Bayrağı’na basarak namaz kılanlar olduğu gibi AKP bayrağına ve Ampul’e bakarak
rüku ve secde edenler de vardı.

——————————————————————————–
KULA KULLUK ŞİRKTİR
Allah’tan çok Tayyip’ten bekleyen, Allah’tan çok Tayyip’i zikreden kimseler şirk içindedirler. Yüce Allah şirki asla affetmez.
İslam kula kulluğu yıktı. Şirki en büyük günah saydı. Tevhid esasını getirdi. Din – iman, cami – Kur’an istismarcıları ise
kula kulluğu sevdirdi. Bunun bir örneği AKP’nin 16 Haziran
2013 Kazlıçeşme Mitinginde, Beyaz TV’de canlı yayında, başörtülü yaşlı bir kadın, “Erdoğan’ın g…nün kılıyım” dedi.
(*) AKP’NİN GERÇEK YÜZÜ
FARZ-I AYN AKP Gençlik Teşkilatı’ndan bir arkadaşımız şöyle yazmış:“Kazlıçeşme Meydanı’na gitmek farz-ı
ayndır”İslam’a göre iki tür farz var:
FARZ-I AYN: Her Müslüman’ın kendisinin yapması gereken,bir başkasının yapmasıyla ödenmeyen farzlardır…
Namaz, zekat, oruç gibi…
FARZ-I KİFAYE: Müslümanların bir kısmı tarafından yapılınca, diğerlerinin sorumlu olmadığı farzlardır. Cenaze namazı
kılmak, selama cevap vermek, Kur’an’ı ezberlemek
gibi… (**)
AKP mitingine gitmeyi farz-ı ayn olarak inanmak şirktir.
——————————————————————————–
ERDOĞAN İÇİN İKİ REKAT ŞÜKÜR NAMAZI
Trabzon’un Of ilçesinin AKP’li Belediye Başkanı Oktay Saral,Erdoğan için her gün 2 rekat şükür namazı kılınması
çağrısında bulundu. Saral, “Amerika’dan bile korkmayan, kimseyi takmayan
İsrail, ilk defa Türkiye’den özür diledi. Allah, Başbakanımızı bizim başımıza nasip ettiği için her gün iki rekât şükür namazı
kılmamız gerekir. Türkiye, İslam dünyasının lideri konumunda. Türkiye kabuğunu kırdı, artık dünyaya yön veren bir ülke
konumuna geldi” diye konuştu.
Diyanet  İşleri Başkanı  Ali Bardakoğlu, konuyla ilgili yorum yapmazken Diyanet yetkilileri ve müftüler dinde böyle bir
şeyin yerinin olmadığını vurguladı.
Trabzon Müftü Yardımcısı Zeki Aksoy ise kişiler için şükür namazı kılınamayacağını, şükür namazının kurban kesildikten
sonra ya da bir işi olan insanın şükretmek için kılabileceğini ve sadece Allah rızası için yerine getirilebileceğini söyledi.
——————————————————————————–
VE OSMANLI SEVİCİSİ YAZARLAR ve YALANLARI.
Osmanlılar Araplaşırken Türkler Müslüman oldu… Osmanlı adaletliydi, doğrudur.
Osmanlı zapt ettiği yerlerde hiç kimsenin hürriyetini kısıtlamadığı da kısmen doğrudur.
Osmanlı kimsenin dinine, diline, ırkına karışmamıştır, bu da kısmen doğrudur.
Osmanlı Padişahı Yavuz’un babası II. Beyazıt’a kadar İmparatorluğun zapt ettirdiği tüm ülkelerde halk genel anlamda
memnun olmasalar da, çok da şikâyetçi değillerdi.Ama şikâyet edilmeye başlanacağı günler de çok uzakta değildi.

Yavuz Sultan Selim babasını öldürterek tahta gelir gelmez, kardeşleri Ahmet, Korkut, Abdullah, Şehinşah, Şahsultan,
Alemşah, Mahmut ve Mehmet’i öldürttü. Dahası bunların tüm eş ve çocuklarını da öldürterek yaptığı katliamla
imparatorluk emrindeki tüm ülkelerde ciddi endişe uyandırmıştı.O zaman o diyorlar.Tabi bazı tarihçilerimiz.Osmanlı
Sultanı Alevilere ragmen Körprü adını Yavuz Sultan Selim olarak verecekmiş.

Osmanlı Adaletinin sonunun başlangıcı Yavuz’un başa gelişiyle başlamış ve bu tarih, zapt edilmiş olan ülkelerin
halklarının isyan ve başkaldırılarının başlamasına sebep olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu Tarihi’ni dikkatle izlediğimizde Yavuz’un tebaası içindeki adaletsizliği kendisini 74. İslam Halifesi
olarak adlandırdıktan sonra başlamış ve İslam Dışı olarak adlandırdığı devlet ve kişilere karşı takındığı tavır ve
adaletsizlikler Hıristiyan Avrupa’sında da huzursuzluğa neden olmuştur.

Nihayetinde İmparatorluk, Yavuz’un başlatmış olduğu gericiliğin devamında sekiz yıl gibi kısa dönemde yapmış olduğu
Kanlı savaşlar sonrası Osmanlı topraklarını genişletmiş olsa da barbarlıklarla ve onun genç yaşta gelen ölümüyle
isyanlar başlamış ve duraklama devrine girilmiştir. Tüm bunların sebebi imparatorlukta hoşgörünün bitmesi ve kanlı
infazların artmasıdır.

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.III

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.
NEDİR BİZİM BU vatan(SIZ)lı LARADAN ÇEKTİGİMİZ.

FETHULLAH GÜLEN ve TSK. KUMPASI

AKP Hükümetince Fethullah Gülen, ABD’de yasayan ve CIA’den finanse edilen bir vatan haini! Bir paralel yapı
diyorlar.Tayyip Erdogan onun emrinde.Bunlar TSK’yi ele gecirmeyi cabaliyorlar!TSK’yi ele geciren Türkiye’yi ele gecirmis
demektir…AKP yani Recep Tayyip erdogan a göre Fethullah Gülen TSK ya kumpas kurmuştur.Paralel yapı eli ile..Kendisi
de olayın içinde.
Ama aynı Fethullah Gülen TSK ya karşı degil. Kendi sitesinden.
Eğer kastedilen Emniyet Teşkilatı’nda Gülen’in fikirlerine veya hareketin ideallerine sıcak bakan insanlar olup
olmadığı ise Gülen’in kendisinin de röportajlarında ifade ettiği gibi “[Halkın büyük bir çoğunluğu] yapılan hizmetleri, bu
hoşgörü ve eğitim teşebbüslerini olumlu buluyorlar, sempati duyuyorlar… Şimdi bu insanlar bu faaliyetlere olan hüsnü
zanlarını ifade ediyorlarsa, iyi şeyler yapılıyor diyorlarsa, bunların hepsi zannediyorum, benim taraftarım gibi gösteriliyor.
Bir yerde bir vaaz dinlemiş olabilir, bir sohbet dinlemiş olabilir, sempati duyabilir, [hatta doğru veya yanlış olarak da]
sevebilirler de… Birileri [bu hizmetleri] seviyorsa, birileri bana saygı duyuyorlarsa, sempati duyuyorlarsa, “Niye
seviyorsunuz?” diyemem. İhtimal ben adlarını, namlarını, nisanlarını bilmem ama Emniyet’in içinde belki de Askeriye’de
sevenler, sempati duyanlar vardır. Bunları hiç sevmediğim bir tabirle “Fethullahçı” diye karalamak çok yakışıksız bir şey
oluyor. Bir kere Türk toplumu içinde -ci -cu’ya karşı benim kadar mücadele veren uğraşan bir ikinci insan gösterilemez
zannediyorum.”
Ama iddia Askeriye içinde örgütlenme meselesi ise hem yargılamaların sonuçları hem de Gülen’in kendisi bunu kesin bir
dille reddetmektedir. Meseleyi anlamak için bu iddiaların tarihine Gülen’in hayatıyla kesişen yönüyle bakmakta fayda var.
Fethullah Gülen, 1960’lı yıllarda Türkiye’yi kuşatmaya başlayan politik kutuplaşma ve sonucundaki anarşi ve terör
olayları sırasında İzmir’de vaiz olarak görev yapıyordu. 1968’de Fransa’da başlayan ve Avrupa’nın ardından Türkiye’ye de
sıçrayan öğrenci olayları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de sıçramıştı. Zaten 27 Mayıs 1960 ihtilali ile emir komuta zinciri
bozulmuş olan ve içinde birçok devrimci cuntanın kol gezdiği Türk Silahlı Kuvvetlerinin durumunu dönemin Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, bir toplantıda dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e şöyle anlatmaktaydı: “Ordu
elden gidiyor!”
Ülkede bir devrim düzeni kurmak isteyen aşırı sol/Marksist guruplar, Türk Silahlı Kuvvetlerine el atmıştı. Onlara göre 27
Mayıs bir devrimdi, ama yarım kalmıştı. Bunun tamamlanması gerekiyordu. Örneğin Devrim gazetesinin başyazarı Doğan
Avcıoğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri eliyle bu sosyalist/komunist devrimi tamamlamayı hayatının amacı haline getirmişti.
Avcıoğlu’na göre Atatürk sadece üst yapı devrimini başarmıştı. Oysa toplumsal devrim yapılamamıştı. Toplumsal devrimi
yapacak olanlar, aydınlar ve “Devrimci Ordu”nun subaylarıydı. 27 Mayıs bu işin sadece yolunu açmıştı ve bu mutlaka
tamamlanmalıydı.
Türkiye’nin yaşadığı bu anarşi ve kaos ortamının temel sebebi olarak gençlerin içine düştüğü “inançsızlık” batağını gören
Fethullah Gülen; 1960’lı yıllardan 1980’e kadar İzmir’deki vaazlarında bu konuları işlerken bir şeye daha dikkat çekti. Türk
Silahlı Kuvvetleri Türk Devlet geleneğinde “Peygamber Ocağı” olarak anılagelmişti ve anarşinin üstesinden gelecek
yegâne güçtü. Gülen; 1979’dan itibaren Sızıntı dergisine yazdığı başyazılarda da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu konumuna
işaret etti. Gülen’in teşhisi, Orgeneral Tağmaç’ın teşhisine benzer nitelikteydi. Türk Silahlı Kuvvetleri; “Son Karakol” olan
Türkiye’nin bekçisiydi. Askerdeki zafiyet, doğrudan Türkiye’nin varlığının tehlikeye girmesi demekti. O halde Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin birlik ve bütünlük içinde olması şarttı. Devrimci ve cuntacı fikirlerin TSK içinde kök salmaması, TSK
mensuplarının ülke ve vatan sevgisi gibi moral değerleri bir bütünlük içinde paylaşmalarına bağlıydı.
Gülen, vaazları ve yazılarına yansıyan bu düşünceleriyle; günümüze kadar devrimci gurupların ve TSK içinde örgütlenmiş
olan cuntacıların şimşeklerini üzerine çekti. Çünkü onların kafasındaki “Devrimci” Türk Silahlı Kuvvetleri ile Gülen’in “Son
Karakol’un Bekçileri” olarak gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri aynı değildi.
Görüldüğü gibi, Fethullah Gülen’in TSK’da örgütlendiği iddiasının tarihi arka planı, Emniyet’te örgütlendiği tezinin ortaya
atılmasına benzer bir nitelik taşıyor. Nasıl ki, Emniyet’te tek bir dindar insanın varlığına bile tahammül edemeyen bir
anlayış “Fethullah Hoca’nın Talebeleri” senaryosunu ortaya attıysa, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de sadece kendi dünya
görüşlerinin bekçisi olarak gören zihniyetler “Fethullah Hoca, TSK’yı ele geçirmeye çalışıyor” senaryosunu ortaya
atmışlardır.
Bu senaryonun en büyük fikir mimarının Doğu Perinçek olması son derece manidardır. Çünkü Perinçek, hayatı boyunca
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmak suçlamasıyla yargılanmış bir kişidir. Örneğin Perinçek; daha 1970’li yıllarda “Kara
Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü” davasının sanıklarındandır. Perinçek ve onun gibi devrimcilerin kanca attığı
yüzlerce subay TSK’dan ihraç edildiklerinden hayatları karardı. Can çıkar huy çıkmaz misali Perinçek bugün Ergenekon
davasında da aynı suçlama ile karşı karşıyadır. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ortaya çıkardığı Türk Silahlı Kuvvetleri
içerisindeki “Karargâh Evleri” örgütlenmesinin mimarı Perinçek’in başında olduğu İşçi Partisi’dir. Nitekim bu soruşturma
çerçevesinde aralarında kurmay albayların da bulunduğu birçok subay tutuklanmıştır. Karargâh Evleri Projesinin amacı,
tıpkı 27 Mayıs 1960’ta olduğu gibi TSK içinde emir komuta zinciri dışında alttan bir darbe ile ülke yönetimini ele
geçirmekti.
Fethullah Gülen’e gelince: Gülen, hayatının hiçbir döneminde Doğu Perinçek ve öteki devrimci gruplar gibi TSK’yı ele
geçirmeyi düşünmemiştir. Gülen’in en büyük hasreti, birlik ve bütünlüğünü muhafaza etmiş, cuntalardan arınmış ve vatan
sevgisini en üst değer olarak kabul eden insanlardan oluşmuş güçlü bir Ordu’nun varlığını görmektir. Gülen’in
düşüncesinde TSK ele geçirilmesi gereken bir yer değil, tam tersine en çok korunması ve siyasi fraksiyonlardan uzak
tutulması gereken bir kurumdur. Nitekim “TSK’ya sızma düşünceniz var mı sorusuna?” şu cevabı vermiştir: “Hayatımda
hiçbir zaman orduya ters, ordu aleyhinde ve ordunun kabullerine aykırı bir faaliyetim olmamış ki, orduyu faaliyetlerime
engel görerek ona sızmaya çalışayım… Çünkü sızma, düşmana karsı yapılır[4]… Bırakın orduyu ele geçirme planlarımın
olmasını, ordu içinde Balkan Savaşı yıllarındaki gibi herhangi bir ikilik, anlaşmazlık olabilir endişesini benim kadar içinde
bir azap, bir ıstırap olarak duyan olmamıştır… Ordumuzu bu milletin varlık ve bekasının her zaman en birinci şartı saymış
benim gibi bir insan için bu tür müessif hadiselerden daha kahredici bir şey olamaz.
Herkül ORG.

 

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.II

NEDİR BİZİM BU din(SİZ)li LERDEN ÇEKTİGİMİZ.
NEDİR BİZİM BU vatan(SIZ)lı LARADAN ÇEKTİGİMİZ.

 

 

Dinci cahiller en özgür günlerini artik geride biraktilar!Dincilerin bir daha böyle bir felaketi Türkiye Cumhuriyeti’nin ve

Türk halkinin basina getirmeleri hic mümkün bile olmayacaktir!Cumhuriyeti nasil koruyacagimizi simdi daha iyi biliyoruz!
(.Atatürk, ülkenin kurtuluş mücadelesini başlatmak amacıyla 1919 yılında Samsun’a çıktığı zaman elinde hiçbir maddi
güç yoktu. O, Türk milletinde bulunan manevi gücün büyüklüğüne olan inancını hiçbir zaman yitirmemiş; milleti de zafere
giden bu yolda onu asla yalnız bırakmamıştır.
Bu öyle bir mücadeleydi ki; aynı kaderi paylaşan diğer ulusların kurtuluş ve özgürlük mücadelelerinin de ilham kaynağını
oluşturuyordu.
Samsun’da başlayıp, Amasya, Erzurum, Sivas’tan sonra Ankara’da 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla farklı bir
boyut kazanan Milli Mücadele; Türk Milleti’nin gerçek bağımsızlık ruhunu “Egemenlik Kayıtsız, Şartsız Ulusundur”
ilkesiyle, Doğu ve Güney Cepheleri ile Yunanlılara karşı sürdürülen başarılı savaşlarla kazanılmış, 29 Ekim 1923’de
Cumhuriyet’in ilan edilmesinin ardından, sıra yapılacak olan köklü değişikliklere gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş ve lâik bir devlet olabilmesi için gereken bütün adımlar Atatürk’ün önderliğinde hızla
atılmış, toplumsal ve siyasal alanda yapılan devrimlerle ülkemiz halkın iradesinin hakim olduğu özgür bir ülke haline
gelmiştir. Herkesin kanunlar önünde eşit olduğu ülkemizde, hiçbir kimse ve topluluğa ayrıcalık tanınmamakta, eğitim,
sağlık ve sosyal alanlarda yapılan devrimler ile halkımız refah ve huzur içerisinde yaşamaktadır.
Cumhuriyet rejiminin getirmiş olduğu bu kazanımlar sayesinde ülkemiz dünyanın gıpta ile baktığı bir ülke durumuna
gelmiş, demokrasinin vazgeçilmezliğini her fırsatta dile getiren ülke yönetimlerimizle çağdaş bir ülke olmanın haklı
gururunu taşımaktadır.
Büyük zorluklara rağmen, Büyük Önder Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, Ata’sının ilkeleri ışında
azimle ilerlemeye devam etmektedir.
Cumhuriyet rejimi sayesinde bağımsız ve özgür bir millet olarak yaşadığımız bu topraklarda, Türkiye Cumhuriyeti
devletimizin ebedi varlığı ve birliği adına ülke gelişimine katkıda bulunmak için vatanımızı çok sevmeli, düşmanca
yaklaşımlarda bulunan iç ve dış güçlere karşı her zaman uyanık olmalıyız.
Bizlere tevdi edilen görevleri layıkıyla eksiksiz bir şekilde yapmalı, ülke menfaatlerini kendi menfaatlerimizin üzerinde
tutmalıyız. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete sahip çıkıp, demokrasiden asla ödün vermeden, milli birlik ve
bütünlüğümüzden hiçbir zaman ayrılmamalıyız.
Olanca güçlüklere rağmen Atatürk’ün sayesinde kurulan cumhuriyete sahip çıkmak ve çağın getirdiği yeniliklerden
faydalanarak ülke gelişimine katkıda bulunmak hepimizin görevidir. Bu görevi yerine getirmenin mutluluğunu yaşarken,
genç beyinlerimize cumhuriyet sevgisini aşılamayı unutmamalı, cumhuriyetin niteliklerini zedeleyecek tehlikeler
karşısında tavırsız kalmamalıyız.)
SONRA TÜRK ORDUSU.
TSK’ya kurulan kumpas ve gerçek aktörler
Nitekim, bu tarikatçı blok, 1980’lerden beri söz konusu kritik kurumların derinlerinde “kuluçkaya” yatırılmışlardı.
Peki, acaba neden ana hedef TSK’ydı? Çünkü “Kemalist TSK”, onlar için oldum olası bir tehlikeydi.
Malûm, Cemaat ve AKP savaşı sırasında bir de TSK’ya kurulan kumpas söylemi öne çıkmıştı. Olayların arka arkaya
gelmesi ve gündemin hızla değişmesi nedenleriyle bu derece önemli bir konu da sümen altı edildi. Esasında bunun
derinlemesine irdelenmesi ve üzerinde çok konuşulması gerekirdi.
Bir kere bu kumpas, tek başına Cemaat’in işi olmayıp AKP-Cemaat ortaklığının bir operasyonuydu. Arkasında da kuşku
götürmez bir şekilde ABD bulunmaktaydı. Çünkü, bu işten Siyasal İslamcıların yanında Ortadoğu’da haritaların değişmesi
ve Kürdistan’ın oluşturulması sürecinde TSK’nın “pazifizasyonu” adına ABD’nin de büyük çıkarları söz konusuydu. Sonuç
olarak bu güçler el ele vererek bu kumpası hayata geçirdiler.
Burada işin altyapısı, yani hukuk boyutu Cemaat misyonlu savcı, yargıç ve polis takımı tarafından oluşturulurken, siyasî
süreç iktidarı elinde tutan AKP eliyle yönetildi. Tek başına yargı veya AKP hükümetinin böylesi kapsamlı ve hayatî
önemdeki bir operasyonun üstesinden gelebilmesi pek mümkün değildi. Yargı ve polis istihbaratının ortak çalışmalarıyla
elde edilen kazanımlar, çoğunluğa dayanan iktidar eliyle “icraat” hâline dönüştürüldüler. Yine aynı güç yardımıyla bu
savcı, yargıç ve polis kadrosu korundu, görevde kalmaları desteklendi ve dışarıdan gelen baskılara göğüs gerilerek
“misyonlarını tamamlamaları” sağlandı. Ayrıca, bu hukuk katliamlarına çanak tutan medya da AKP tarafından “dizayn”
edildi. Daha da önemlisi, AKP hükümetinin çoğunluk gücüyle hukuk sisteminin yapısı değiştirilerek ve “karşıtların” önü
kesilerek, bu takımın kumpası sorunsuzca gerçekleştirmesine zemin hazırlandı. Eğer bu grup, AKP iktidarı eliyle
“karantinaya” alınmasaydı ve işleri kolaylaştırılmasaydı, TSK’daki tasfiyeyi becerebilmeleri kesinlikle söz konusu
olamazdı.
Bu üç ayaklı bir organizasyondu; Cemaat odaklı istihbarî polis ile yargı ve AKP iktidarı. Tabii işin içerisinde medya boyutu
da bulunmaktaydı. Bu konudaki tetikçilik görevini ise bu işler için yayına sokulan Taraf gazetesi ile Mehmet Baransu
denilen “eleman” üstlendiler. Gerçekten de, TSK üzerindeki kumpas olağanüstü incelikte hazırlanmıştı. Bütün aktörler
mükemmel bir eşgüdümle çalıştılar. Kumpasçılar açısından bu tasfiyenin gerçekleştirilmesi şarttı ve bunu sağlayacak
“motor gücü de” ancak hukuk ve yargı olabilirdi.Başka hiçbir “enstrümanla” TSK gibi bir kurumun ele geçirilmesi
başarılamazdı.
Öte yandan, bunların da istihbarî polisin son derece “titizlikle” hazırlanmış stratejik ve organize operasyonlarının üzerine
oturtulması gerekiyordu. Ama tüm bu yapılanmalar bir-iki günlük işler de değillerdi. Nitekim, bu tarikatçı blok, 1980’lerden
beri söz konusu kritik kurumların derinlerinde “kuluçkaya” yatırılmışlardı. Peki, acaba neden ana hedef TSK’ydı? Çünkü
“Kemalist TSK”, onlar için oldum olası bir tehlikeydi. Onu bertaraf etmeden verilen tüm mücadele ve devlet içerisindeki
kazanılmış “kaleler” her zaman “risk” altında olacak, hiçbir zaman huzur bulamayacaklardı. O yüzden, yargı ve poliste
gerçekleştirilen “çöreklenme harekâtları”, TSK’yı “ileride” ele geçirmenin ön hazırlığını ve altyapısını oluşturuyordu.
Bu arada TSK’ya “direkt” sızma çalışmaları da yapılıyordu. Ağırlıklı görüş ise “içeri sızamadıkları” yönündeydi. Fakat, bu
sav çok kuşkuludur.Gerçekten de, TSK’da son yıllarda olup bitenler bu kuşkuyu haklı çıkaracak niteliktedir. Öyle ya,
istihbarî polisin TSK içerisinde ortakları olmalıdır ki, askerî birlik arazilerindeki el bombaları, lav silahları ya da içerisinde
cd’lerin bulunduğu zemin döşemesi altındaki “zulalarla” benzeri kanıtlar elle konulmuş gibi bulunabilsinler veya Bülent
Arınç’a suikast saçmalığında olduğu üzere, istihbarat görevindeki erler görev sırasında “nokta baskınla” yakalanabilsinler.
Hele, o döşeme altındaki zulaların oraya gömülme “esrarını” çözebilmek başlı başına bir muammadır. O zaman, böylesi
bir tehlikeye karşı neden zamanın Genelkurmay Başkanları önlemlerini almamışlar ve TSK gibi güvenliğin tam olması
gereken bir kurumda birilerinin ellerini kollarını sallayarak operasyon düzenlemesine izin vermişlerdir!
Neden, kurum içindeki bu sızıntıların üzerine gidilmemiş veya “istihbaratı” güçlendirme yolları aranmamıştır? Nitekim,
eski Deniz Harp Okulu Komutanı Türker Ertürk’ün en yakın astsubayının Cemaatçi çıkmasından sonra zamanın
Genelkurmay Başkanı’na yaptığı kurum içi “istihbarat teşkilatı” oluşturma önerisi, Büyükanıt tarafından göz ardı edilmiştir.
Ertürk, çevrilen dolaplar karşısında “askerî istihbaratın” yeterli olmadığını, bunun bir “teşkilat” olarak örgütlenmesi teklifini
getirmiştir. Fakat, geçmişin Genelkurmay Başkanları iş yapacaklarına sadece laf ve felsefeyle yetinmişler, bol yıldızlı
üniformalarıyla resepsiyonlarda boy göstermenin ötesine geçememişlerdir. Kafalarını sürekli kuma
gömmüşlerdir.Besleme medyadan ve Erdoğan’ın kamuoyunu tetiklemesinden tırsmışlardır. Dik duruşları ve cesaretleri
olmamıştır. Tehlikeleri önceden görememişler, tavır koyamamışlar, kurumlarını ve silah arkadaşlarını
koruyamamışlardır.Belki de TSK içerisindeki “alternatif yapılanmadan” çekinmişlerdir. Sonuçta da TSK’ya ihanet tablosu
ortaya çıkmıştır.
Baksanıza, Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman eleştirilere cevabında; “Bana saldıracağınıza, düzmece ve sahte
olduğu iddia edilen CD’lerin kimler tarafından nasıl oluştuğunun, bunların ordu karargâhından kimler tarafından ve nasıl
çıkarıldığının araştırılması gerekmez miydi?” diyor.
Doğrudur, ama acaba biraz geç kalmamış mıdır? Şimdiki işlevsiz, edilgen ve AKP’li Genelkurmay Başkanı ise; böylesi
önemli bir konuda ancak “yıllar sonra” ve “Başbakan’ın düğmeye basması” nedeniyle “soruşturma açılması” emrini
vererek “TSK’nın onuru” yerine makamını borçlu olduğu Başbakanı’na diyet borcunu ödemenin peşinde koşmaktadır.Tabii
bu aktör ve sorumlular arasına, ilaveten çapsız, beceriksiz ve tüm bu olan bitenin altında ezilen “zavallı” muhalefeti de
özellikle sokmak gerekmektedir.
Eser ÖZALTINDERE

%d blogcu bunu beğendi: