ESKİ ÇAĞLARDA TÜRKİYE VE ÇEVRESİ

ESKİ ÇAĞLARDA TÜRKİYE VE ÇEVRESİ

Yazının henüz bilinmediği döneme tarih öncesi çağlar denir. Bu dönem Taş çağı, Kalkolitik çağ ve Tunç çağı olmak üzere üç bölüme ayrılır.
Taş çağı, üç bölümde incelenir:
1-Eski Taş
2-Orta Taş
3-Cilalı Taş
Eski Taş dönemine ait Türkiye’deki önemli merkezler Antalya çevresindeki Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaralarıdır.
Karain mağarası Türkiye’nin bilinen en eski yerleşim yerlerinden biridir.
Orta Taş döneminin en önemli yerleşim merkezleri Antalya çevresindeki Beldibi, Göller bölgesindeki Baradiz, Samsun yakınlarındaki Tekkeköy, Ankara çevresindeki Macunçay’dır.
Cilalı Taş döneminin en önemli merkezleri ise Diyarbakır Çayönü, Gaziantep Sakçagözü ve Konya Çatalhöyük’tür.
Çatalhöyük ilk kent yerleşmesinin gerçekleştiği yer olarak kabul edilmektedir (M.Ö. 6800-5700).
Kalkolitik yani Taş Bakır Çağı’nın en önemli merkezleri Burdur Hacılar, Çanakkale Truva, Yozgat Alişar, Çorum Alacahöyük, Denizli Beycesultan ve Van Tilkitepe’dir.
Burdur Hacılar’da ele geçen kadın heykelcikleri bereketi simgeler.
Truva’da Ege bölgesinin en eski ev tipi olan megaronlar ortaya çıkarılmıştır. Megaronlar ortasında bir ocak bulunan genellikle dikdörtgen planlı bir oda ve küçük bir giriş bölümünden oluşmaktadır.
Tunç Çağı, Türkiye’de Asur kolonileri çağını kapsar. Bu dönemde Türkiye’de Asurlu tacirler tarafından getirilen çivi yazısı kullanılıyordu. Türkiye’de yazının bulunmasıyla ilk yazılı belgeler Kayseri yakınlarında Kültepe’de bulunmuştur. Çivi yazısı ile kil tabletlere yazılan bu belgeler ticari ve hukuki konularla ilgiliydi.
*Türkiye’de ilk siyasi birliği Hattiler kurmuştur.
*Anadolu’da ilk güçlü siyasi birlik Hititler tarafından kurulmuştur.

HİTİTLER 
M.Ö. 2000 başlarında Kafkaslar üzerinden Türkiye’ye gelen Hititler Kızılırmak havzasına yerleşmişlerdir.
Hititler M.Ö. 1800 yıllarında Hattuşaş ( Boğazköy) merkez olmak üzere I.Hattuşili (Labarna) tarafından kurulmuşlardır.
Hitit tarihindeki en önemli olay Kadeş Savaşı’dır.
Hititler M.Ö. 1200 yıllarında batıdan gelen Ege göçleri sonucunda yıkıldı.

KADEŞ SAVAŞI
Tarih: M.Ö. 1296
Taraflar: Hititler X Mısırlılar
Sebep: İki ülkenin de Kuzey Suriye’yi istemeleri
Sonuç: İki taraf da gerekli başarıyı sağlayamayınca Kadeş Antlaşması ile savaş sona erdi.
Önemi: Savaş sonunda 1280’de imzalanan Kadeş Antlaşması tarihte bilinen ilk yazılı antlaşmadır.

FRİGYALILAR 
Frigler, M.Ö. 1200 yıllarında Boğazlar üzerinden Anadolu’ya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Frigya Devleti Gordios tarafından başkent Gordion olarak kurulmuştur.
Friglere, Kimmerler son verdiler.

LİDYALILAR
Batı Anadolu’da Gediz ile Menderes ırmakları arasındaki bölgeye ilk çağda Lidya adı verilirdi. Frigya Devleti’nin yıkılmasından sonra Giges tarafından kuruldu. Başkentleri Sardes şehridir. Lidyalılara, Persler son vermiştir.

İYONYALILAR 
İlk çağda İzmir Körfezi’nden Güllük Körfezi’ne kadar uzanan Batı Anadolu kıyılarına İyonya adı verilirdi.
Milet, Efes, Foça ve İzmir önemli İyon şehirleridir.
İyonyalılar önce Lidyalıların, sonra Perslerin hakimiyeti altına girdiler.

URARTULAR
M.Ö. 9. yüzyılda Van Gölü çevresinde kurulmuştur. Devletin kurucusu I. Sardu, başkenti Tuşpa (Van) ‘dır. Medler tarafından yıkıldılar.

M. Ö. 2. BİNDEN M. Ö. 6. YÜZYILA KADAR TÜRKİYE’DE KÜLTÜR VE UYGARLIK
DEVLET YÖNETİMİ
Hitit Devleti’nin başında büyük kral unvanını taşıyan bir kral bulunurdu. Kral, aynı zamanda baş komutan, baş rahip ve baş yargıçtı. İlk zamanlar kralın yetkileri Pankuş adı verilen bir meclis tarafından sınırlandırılmıştı. Asillerden oluşan Pankuş meclisi, kralı denetleme yetkisine sahip olup gerektiğinde kral ve kraliçeyi yargılar ve haklarında hüküm verebilirdi. Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi tavananna denilen kraliçeydi.
Frigyalılar, Lidyalılar ve Urartular krallıkla yönetilmekteydi. İyon kent devletleri ise önce krallar sonra soylulardan meydana gelen oligarşik bir meclis tarafından yönetildiler. Frig kralları genellikle Midas adıyla anılırdı. Urartu kralları ise geniş yetkilere sahip olup ülkeyi tanrı Haldi adına yönetirlerdi.
İlkçağda Türkiye’de kurulan devletlerde adaletin simgesi Güneş’ti. Hitti yasaları Hammurabi ve Asur yasalarına göre daha insancıldı. Ölüm cezası çok ender verilirdi.

DİN VE İNANIŞ
Hitit dini çok tanrılıydı. Hitit döneminde Anadolu, Bin Tanrı İli olarak tanındı.
Frigyalılar, ziraatçi bir kavim olduğundan en büyük tanrıları toprak ve bereket tanrıçası Kibele idi. Urartuların en büyük tanrısı savaş tanrısı Haldi idi. Lidyalılar din konusunda Yunanlıların etkisinde kalmışlar ve Artemis, Zeus gibi Yunan tanrılarına tapmışlardır. Lidyalılar ve Frigyalılar Kibele’ye de saygı göstermişlerdir.

SOSYAL HAYAT VE EKONOMİK YAŞAM
Hititlerde halk:
1-Yöneticiler (Soylular)
2-Rahipler
3-Hürler (Askerler, memurlar, tüccarlar, köylüler)
4-Namralar (Hürler ile köleler arasında bir sınıf)
5-Köleler ( Savaş esirleri) den oluşuyordu.
Hititler dışında Türkiye’de kurulan devletlerde toplum:
1-Soylular
2-Hürler
3-Kölelerden oluşuyordu.
Ticarete büyük önem veren Lidyalılar, bu amaçla Efes’ten başlayarak, Mezepotamya’ya kadar uzanan ünlü Kral Yolu’nu oluşturdular. M.Ö. 700 yıllarında Lidyalıların ilk parayı bulmaları, ticaretin gelişmesi yönünden büyük yarar sağladı.

YAZI, DİL VE EDEBİYAT
Hititler iki çeşit yazı kullanmışlardır:
1-Çivi yazısı
2-Hiyeroglif (Resim yazısı)
Hititler tarih yazıcılığına büyük önem vermişlerdir. Tarihi olaylar her yıl anal adlı yıllıklara kaydedilmiştir. Anallarda olaylar doğru olarak aktarılmıştır. Bunun sebebi, Hitit krallarının yaptıkları işleri tanrılara bildirmiş olmalarıdır.
Hititlerin en önemli destanı Kumarbi Destanı’dır.
Frigyalıların Fabl adı verilen hayvan öykülerinin yaratıcısı oldukları sanılmaktadır.
İyon edebiyatının en önemli eserleri Homeros’un İliada ve Odeysseia (İlyada ve Odesa) destanlarıdır.

BİLİM VE SANAT
Hititler mimarlık alanında oldukça ileriydiler. Hitit yapılarında ilk göze çarpan özellik anıtsal, yani büyük hacimli olmalarıdır. Yapıtların duvarlarına Ortostad denilen büyük boyutlu ve tasvirli kabartmalar yapmışlardır. Hitit kabartma sanatının en önemli eserleri Yazılıkaya ve İvriz kabartmalarıdır.
Frigyalılar tümülüsler (Büyük kaya mezarları) yapmışlardır. Bunların en ünlüsü Midas’ın mezarıdır. Ayrıca fibula denilen ilk çengelli iğneyi Frigyalıların bulduğu sanılmaktadır.
Lidyalılar dokumacılık, çömlekçilik, dericilik ve madencilikte ilerlemişlerdi.
Efes ve Milet’te bulunan saraylar ve tapınaklar İyonyalılarda mimarinin geliştiğini göstermektedir.
Urartuların mimariye getirdikleri en önemli yenilik, apadana adı verilen sütunlu kabul salonudur.

M.Ö. 6. YÜZYILDAN M.S. 11. YÜZYILA KADAR TÜRKİYE
M.Ö. 6. yüzyıldan M.S. 11. yüzyıla kadar Anadolu toprakları üzerinde sırasıyla Pers, İskender, Roma ve Bizans imparatorlukları egemen olmuşlardır.

PERSLER
M.Ö 9. yüzyıldan başlayarak İran’da Hint Ari kökenli iki kabile görülür. Bunlar Medler ve Perslerdir.
M.Ö. 550’dea Persler II. Kirus (Keyhüsrev)’in yönetiminde Med Krallığı’na son verdiler.
Persler döneminde ünlü Kral Yolu yapılmıştır.
Pers egemenliği Anadolu’da iki yüzyıl devam etti. Persler Anadolu’yu satraplıklara (Eyaletlere) ayırdılar. Satraplıkların başında bağımsız yöneticiler (satraplar) bulunuyordu.
M.Ö. 333’te Büyük İskender tarafından yıkıldılar.

İSKENDER İMPARATORLUĞU (MAKEDONYA DEVLETİ)
Makedonya Devleti, M.Ö 7. yüzyılda Yunanistan’ın kuzeyinde kurulmuştur. Makedonya’nın güçlenmesi II.Filip zamanındadır. II.Filip döneminde Makedonya, Balkanların büyük bir bölümünü ve Yunanistan’ı egemenliğine alarak Balkan Yarımadası’nın en güçlü devleti oldu.
II.Filip Yunan site devletlerinin birbirleri ile mücadelelerinden faydalanarak Helen Birliği’ni kurdu. Helen Birliği Yunan site devletlerinin Makedonya’nın egemenliğini tanımasını sağladı.
II.Filip ölünce yerine oğlu Büyük İskender geçti.
Büyük İskender Persler ile üç büyük savaş yaptı:
1-Granikos (Biga Çayı)
2-İssos (Bu savaş ile Anadolu’daki Pers egemenliğine son verdi.)
3-Gavgamela
Büyük İskender’in seferleri ile başlayan döneme Helenistik dönem adı verilir. Helenizm eski Yunan uygarlığı ile doğu uygarlığının karışımıdır. İskender fetihlerini sağlamlaştırmak için ele geçirdiği ülkeleri Helenleştirmiştir. Mesela İskender bu amaçla bir günde on bin Yunanlı askeri Pers kızlarıyla evlendirdi. İskender doğu ile batının kültürel birliğini kurmak istiyordu.
Büyük İskender’in ölümünden sonra, imparatorluk parçalandı ve toprakları üzerinde:
1-Mısır’da Ptolemeler Krallığı
2-Trakya ve Batı Anadolu’dan Hindistan’a kadar uzanan topraklarda Selevkoslar Krallığı
3-Makedonya’da Antigonitler Krallığı kuruldu.
Siyasi tarih açısından Anadolu’nun en karışık dönemlerinden birisi, Selevkosların buraya egemen olmaları ile başlamıştır. Selevkosların yanında Anadolu’da ulusal krallıklar kuruldu:
1-Bitinya Krallığı (Kuzey Batı Anadolu’da)
2-Pontus Krallığı ( Karadeniz’in güney kıyılarında)
3-Kapadokya Krallığı ( Orta Anadolu’da)
4-Bergama (Pergamon) Krallığı (Batı Anadolu’da)
Bitinya ve Bergama krallıkları Yunan uygarlığının, Pontus Krallığı doğu uygarlığının temsilcileri oldular.
Bergamalılar, 200.000 ciltlik eserin bulunduğu bir kütüphane yaptılar. Ayrıca Mısır papirüsünün yerini tutması için koyun ve keçi derisinden parşömen adı verilen bir kağıt ürettiler.
Bergamalılar bir çok saray ve tapınak da yaptılar. Bunların en önemlisi Zeus tapınağıdır. Bu tapınak 19y yüzyılda Almanlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış ve Berlin’e götürülerek özel bir salonda yeniden kurulmuştur.

ROMA İMPARATORLUĞU
İtalya’da M.Ö 753 yılında Romulus tarafından kurulmuştur.
Roma’da 313 yılında Milano Fermanı ile Hıristiyanlık serbest bırakıldı ve 381 yılında Roma’nın resmi dini olarak kabul edildi.
Roma İmparatorluğu 395’te Doğu ve Batı diye ikiye ayrıldı. Batı Roma İmparatorluğu 476’da, Doğu Roma İmparatorluğu ( Bizans) 1453’te yıkıldı.
Türkiye’de Roma döneminden pek çok eser bulunmaktadır. İstanbul’da Bozdoğan Su kemeri, Çemberlitaş, Ankara’da Augustus Mabedi, Roma Hamamı ve Antalya’daki Aspendos Tiyatrosu bunların en güzel örnekleridir.

BİZANS İMPARATORLUĞU
Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Anadolu Doğu Roma İmparatorluğu’nun sınırları içinde kaldı.
Bizans en güçlü dönemini Jüstinyen zamanında yaşadı. Jüstinyen zamanında Akdeniz, bir Bizans gölü haline geldi.
Bizans İmparatorluğu 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkıldı.
Yurdumuzda Bizans döneminden kalma eserlerin en önemlileri İstanbul’da bulunmaktadır. Bunlar Ayasofya Müzesi, Hora Kilisesi, Yerebatan Sarnıcı, Aya İrini Kilisesi, Binbirdirek Sarnıcı, İstanbul surları ve su kemerleridir.

B. ESKİ ÇAĞLARDA TÜRKİYE’NİN ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜR VE UYGARLIKLAR
MEZOPOTAMYA
Mezopotamya, iki ırkmak arasındaki ülke demektir. Coğrafi bölge olarak Anadolu’nun güneydoğusundan Basra Körfezi’ne kadar uzanan, Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki topraklar Mezopotamya’yı oluşturur.
Mezopotamya’da ilk çağda Sümer, Akad, Elam, Babil ve Asur devletleri kurulmuştur.

SÜMERLİLER
Asya kökenli bir kavim olan Sümerler, M.Ö. 3500 yıllarında Mezopotamya’ya gelip yerleştiler. Sümerler Mezopotamya’da Ur, Uruk, Kaş, Eridu Umma, Lagaş gibi önemli kent devletleri kurdular. Kent devletlerinin başında rahip krallar vardı.
Mezopotamya kültür ve Uygarlığının temelleri Sümerler tarafından atıldı.
M.Ö.2750 yıllarında Uruk Kralı Lugalzagizi Aşağı Mezopotamya’da siyasi birliği gerçekleştirmek için Sümer kent devletlerini bir yönetim altında topladı.
M.Ö. 2350’de Akadlar, Sümer egemenliğine son erdiler. Sümerlerin siyasi varlıklarına kesin olarak Elamlılar son vermişlerdir.

AKADLAR
M.Ö. 4. BİNDE Arabistan’dan göç eden Sami kavimlerinden oluşan Akadlar, Fırat ırmağı kıyısına gelip yerleştiler.
M.Ö. 2350’de Sümer hakimiyetine son veren Sargon Akad Krallığı’nı kurdu.
Akadlar Mezopotamya’da tarihin ilk büyük imparatorluğunu kurdular.
Gutiler, Akad İmparatorluğu’na son verdiler.

ELAMLILAR 
Elamlılar, Sami kavimlerindendi ve Mezopotamya’nın güneydoğusunda yaşıyorlardı. Başkentleri Sus şehriydi.
Asurlular, Elam egemenliğine son vermişlerdir.

BABİLLİLER 
Babillilerin siyasi tarihi I. Babil Devleti ve II. Babil Devleti olmak üzere ikiye ayrılır.

I.BABİL DEVLETİ
M.Ö. II. Binde Samilerin bir ikolu olan Amurrular tarafından kuruldu. En güçlü dönemini Hammurabi zamanında yaşadı.
Hammurabi, Sümer ve Akad yasalarını toporlayarak zamanının ihtiyaçlarına göre
Düzenledi ve ünlü Hammurabi Kanunları meydana geldi.
I.Babil Devleti, Hititler tarafından yıkıldı.

II.BABİL DEVLETİ
Babil, uzun süre Asur egemenliği altında kaldı. Babilliler, Medlerle birleşerek M.Ö. 612’de Asur egemenliğine son verdiler ve II. Babil Devleti kuruldu.
II. Babil Devleti’ne Persler sona erdi.

ASURLULAR 
Yukarı Mezopotamya’da yaşayan Asurlular, Sami ırkından bir topluluktu. Başkentleri Ninova şehri idi.
Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticareti yürüten Asurlular, Anadolu’da ticaret kolonileri kurdular. Bunların en büyüğü Kültepe ( Kayseri) idi.
Asurbanipal döneminde Asurlular en güçlü dönemlerini yaşadılar.
Medler ve Babilliler birleşerek Asurlulara son verdiler.

MISIR
Heredot’un deyimiyle “Mısır, Nil’in bir armağanıdır.”
Mısır’ın siyasi tarihi M.Ö. 3000 yıllarında Kral Menes’in siyasi birliği kurmasıyla başlar. Bu dönem aynı zamanda Firavunlar döneminin başlangıcıdır.
Mısır tarihinde Kadeş Savaşı’nın önemli bir yeri vardır. (Bkz. Hititler)
M.Ö.525’te Mısır’ın siyasi tarihi Perslerin istilasıyla son bulmuştur.
Mısır M.Ö. 332’de Büyük İskender tarafından bir eyalet durumuna getirilmiştir.
Çöller ve denizler gibi doğal sınırlarla çevrili olması nedeniyle Mısır, dış istilalardan korunmuş ve bunun sonucu olarak da, diğer uygarlıklardan etkilenmemiştir.

DOĞU AKDENİZ MEDENİYETİ
Ege ve Yunan uygarlığı; Girit, Yunanistan, Makedonya, Trakya ve Batı Anadolu’da yaşayan toplulukların oluşturduğu bir uygarlıktır.
Ege ve Yunan uygarlığının ilk ortaya çıktığı yer Girit adasıdır.

AKALAR
M.Ö. 2. binde Anadolu’dan gelen Akalar (Mikenler) Yunanistan’ın Mora Yarımadası’na yerleştiler. En önemli merkezleri Miken şehri idi.
Akalar Kral Agamemnon zamanında Boğazların egemenliği için Truvalılarla savaştılar.
Aka egemenliğine Dorlar son vermişlerdir.

DORLAR
M.Ö. 12. yüzyılda Akalara son vererek kuruldular.
Yunanistan’da polis adı verilen kent devletleri kurdular. Bunların en önemlileri Atina, Isparta idi.

FENİKELİLER 
M.Ö. 1200 yıllarında tarih sahnesine çıkan Fenikeliler, Suriye ve Lübnan kıyılarına yerleştiler.
Fenikeliler denizciliğe yönelmişlerdir.
Ayrı ayrı kent devletleri halinde yaşayan Fenikelilerin en önemli kent devletleri, Sayda, Biblos (Sidon), Sur ve Kuzey Afrika’daki Kartaca idi.
Fenikeliler, Asur, Babil, Pers ve Yunanlılara vergi vermek suretiyle varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

İBRANİLER
Sami ırkından olan İbraniler M.Ö. 1200 yıllarında Filistin’e gelerek yerleştiler.
M.Ö. 1000 yıllarında Hz.Davut tarafından kurulan İbrani Krallığı’nın başkenti Kudüs idi.
İbraniler, Hz.Musa’ya inandıkları için Musevi adıyla da anılırlar.
İbraniler, en güçlü dönemlerini Hz. Süleyman zamanında yaşadılar.
Hz.Süleyman’ın ölümünden sonra İbraniler İsrail ve Yahudi (Yuda) devleti olmak üzere ikiye ayrıldılar.
İsrail Devleti’ne Asurlular, Yahudi Devleti’ne Babilliler son verdiler.

DEVLET YÖNETİMİ
Mezopotamya’da başında kral ve yardımcılarının bulunduğu şehir devletleri hakimdi. Zamanla bu kent devletleri devlet durumuna geldiler. Babilliler zamanında imparatorluk düzeyine eriştiler. Asurlular zamanında ise tam bir merkeziyetçi devlet düzeni ortaya çıkmıştır.
Sümerlerin ilk zamanlarında her kent (site) ayrı bir devletti. Bu devletleri ensi veya patesi adı verilen rahip krallar yönetiyordu. Patesilerden biri çevresindeki kentlere egemen olursa lugal, bütün Sümer ülkesine egemen olursa lugalkalma unvanını alırlardı.
Mezopotamya’da olduğu gibi Mısır’da da siyasi örgütlenme kent devletlerinin (nom) kurulması ile başlar. Kral Menes’ten sonra Mısır mutlak krallıkla yönetilmiştir. Mısır krallarına Firavun denirdi. Mısır’da katiplik en yüksek devlet memurluğuydu.
Yunanistan’da her kent ayrı bir devletti. İlk zamanlar her kenti krallar yönetiyordu. Zamanla güçlenen asiller yönetimi ele geçirdiler. Ancak savaş zamanında asiller, yönetimi tiran adı verilen kişilere bırakırlardı.

DİN VE İNANIŞ
Mezopotamya devletleri din konusunda Sümerlerin etkisinde kalmışlardır. Sümerler, ölümden sonra yaşama inanıyorlardı ve dinleri çok tanrılıydı.
Sümerlerin en büyük tanrıları, gök tanrısı Anu, yer tanrısı Enlil ile okyanus tanrısı Enki idi.
Mezopotamya’da tapınaklara Ziggurat adı verilirdi. Üst üste kulelerden meydana gelen zigguratlar aynı zamanda rasathane olarak kullanılırdı.
Mısır’da çok tanrılı bir din anlayışı egemendi. Güneş tanrısı Amon-Ra en büyük tanrılarıydı.
Mısırlılar insanların öldükten sonra da yaşayacaklarına inanırlardı. Bu inancın etkisiyle cesedlerini mumyaladılar.
Mezopotamya’da tapınaklara Ziggurat adı verilirdi. Üst üste kulelerden meydana gelen zigguratlar aynı zamanda rasathane. Yunanistan’da her 4 yılda bir Zeus adına Olimpiyat Oyunları düzenlenirdi.
Tek tanrı inancı ilk defa İbranilerde görülür. İbrani dininin kutsal kitabı Hz. Musa’ya gönderilmiş olan Tevrat’tır. Tevrat’ın temelini 10 Emir oluşturur.

SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT
Mezopotamya devletlerinde krallar ve rahipler toplumun en üst sınıfını oluştururlardı.
Onların dışında kalan halk üç sınıfa ayrılırdı:
1-Soylular
2-Hürler
3-Köleler
Hukuk düşüncesini ilk geliştiren Sümerler olmuştur. Dünyada ilk yazılı kanunları Sümer kralı Urukagina yapmıştır ( M.Ö. 2375).
Mezopotamya’da hukuk alanında en gelişmiş kanunları çıkaran Babil kralı Hammurabi’dir.
Mezopotamya devletleri, zengin ve uygarlıkta ileri olmalı nedeniyle sürekli olarak çevrelerindeki kavimlerin saldırılarına uğruyorlardı. Bu nedenle güçlü ordulara sahip olma gereği duymuşlardır.
Babil ve Asurların ücretli askerlerden meydana gelen daimi orduları vardı. Atlı birlikleri ilk kullanan Asurlular oldu.
Mısır’da Firavunlar ve üst yöneticilerden sonra halk 5 bölüme ayrılırdı:
1-Memurlar ve katipler
2-Rahipler
3-Askerler
4-Kentliler ve Köylüler
5-Köleler
Mısır’da düzenli bir adli örgüt vardı. Mısır’da ilk kanun koyucu Menes’tir. Mısır’da her kentin ayrı bir mahkemesi vardı. Bu mahkemelerin üstünde Altı Büyük Ev adında yüksek bir mahkeme vardı.
Ege ve Yunanistan’da halk:
1-Büyük toprak sahibi soylular
2-Tüccarlar

3-Küçük toprak sahipleri olmak üzere üçe ayrılırdı.

YAZI, DİL VE EDEBİYAT
Sümer dili, Türkçe’nin de içinde yer aldığı Asya kökenli diller grubundandır. Sümerlerin Gılgamış, Tufan ve Yaradılış destanları önemlidir.
Mısır yazısına Hiyeroglif adı verilir (Resim yazısı). Hiyeroglif taşlar üzerine kazılır ya da papirüs denilen bir tür kağıda yazılırdı.
Yunanlılar M.Ö. 8. yüzyıl başlarına doğru Fenikelilerden öğrendikleri yazıyı bazı değişikliklerle kendi dillerine uyarladılar. Yunan edebiyatının en önemli destanı Homeros’un İlyada ve Odessa destanlarıdır.
Fenikelilerin dünya uygarlığına en önemli katkıları, Mısır’dan öğrenip geliştirdikleri yazıyı harf yazısı haline getirmeleridir. 22 harften oluşan alfabeyi bulmuşlardır. Bu alfabeyi daha sonra Yunanlılar ve Romalılar geliştirdiler ve günümüzdeki Latin alfabesi ortaya çıktı.

BİLİM VE SANAT
Sümerler burçları bulmuşlardır.
Bir yılı 360 gün, bir ayı 30 gün, bir haftayı 7 gün, bir yılı 12 ay olarak hesaplamışlardır. Bir günü 12’şer saatlik gece ve gündüz bölümüne ayırmışlardır.
Sümerler ayrıca uzunluk, alan, ağırlık ve hacim ölçülerini bulmuşlar ve dairenin çevresini 360 derece olarak hesaplamışlardır.
Sümer yapılarında malzeme olarak daha çok kerpiç ve tuğla kullanılmıştır. Bunun nedeni, Aşağı Mezopotamya’da taşın az bulunmasıdır.
Babil Kulesi Mezopotamya sanatının en önemli eserlerindendir. Babil Kulesi önemli bir ziggurattır.
Mısırlılar, matematikte ondalık sistemi bulmuşlar, dört işlemi kullanmışlardır. Tarım ürünlerinden alınan verginin hesaplanması ve Nil nehrinin taşması sonucunda kaybolan sınırların hesaplanması matematik ve geometrinin gelişmesini sağlamıştır.
Mısırlılar bir yılı 365 gün olarak kabul ettiler. Yılı 3 mevsime böldüler (taşma, ekme, biçme).
Mısır’da tıp mumyacılık sayesinde gelişti.
Mısır sanatının en önemli eserleri piramitlerdir. Firavunlar adına yapılan piramitler, ölümsüzlüğün bir işaretiydi.
Yunanlılar felsefe alanında ilerlediler. Sokrat, Eflatun ve Aristo önemli Yunan filozoflarındandır. Heredot ise önemli bir Yunan tarihçisidir. Yunan hekimi Hipokrat, tıbbın önemli bir ismidir. Dünyanın her yerindeki tıp fakültesi mezunları Hipokrat yemini ederek göreve başlarlar.
İbrani sanatının en güçlü eseri ise Hz. Süleyman zamanında Kudüs’te yapılan Mescid-i Aksa’dır.

İNGİLİZ BELGELERİ ve TÜRKİYE I

Günümüzü anlamak isteyenler için”Sonuna kadar okunacak bir yaz

Aşağıda okuyacağınız belgeler 46 cilt tutan İngiliz Gizli Belgelerinden alınmıştır…Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için başta İngiltere olmak üzere Avrupanın emperyalist devletlerinin çevirdiği bütün oyunları en açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu belgelerin bize öğreteceği pek çok şey vardır. İlki Emperyalizmin gerçek karakteri. İkincisi devletler arası ilişkileri mutlaka şahıslar arası dostluklardan ayırmak gerektiğidir Akıllı yöneticiler için sadece ulusal çıkarlar vardır…Ve nihayet bu belgeler bize* halklarına ihanet eden devlet adamları ile gerçek vatanperverler arasındaki farkı açıkça göstermektedir. Bugün canlılığı ile yaşatılan bir Ermeni sorunu vardır. Geçmişte* Ermenilerin nasıl tahrik ve teşvik edildikleri bu belgelerde en açık şekilde görülmektedir. Ermeni cinayetleri başlamadan önceki dönemde yaşlı Ermenilerce gençlere aşılanan Türk düşmanlığı, bu topluluğun bulundukları ülkelerde eriyip yok olmalarını önleyen bir öğe gibi düşünülebilir. Yaşlı Ermeniler, yaşadıkları olayları, kimlere alet olduklarını ve kimler tarafından en insafsızca harcandıklarını düşünmeden şartlandırdıkları çocukları ve torunlarının vahşetleri ile ne ölçüde öğünseler azdır! Türk Yurdu bir baştan bir başa işgâl altında iken; ne Hınçak, ne Taşnak Cemiyeti, ne Bogos Nubar Paşa komutasında Ermeni Orduları, ne Rus, İngiliz, Fransız yapısı silahları, nede Maraşta giydikleri Fransız üniformaları hayâllerinde var olan Ermeni Devletini gerçekleştirmeye yetmemişti, günümüzde işledikleri cinayetlerle, vahşetle nereye gelebilirler? Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti hiçbir dönemde ırkçı olmamıştır.

(1096-1907) ( Albay C. Surtees tarafından rapor)

…Türk askeri birçok kez malzemesiz, yiyeceksiz, ayakkabısız, barınaksız yaşamış, yürümüş ve savaşmıştır.

…Türk Maliyesi: Türk bütçesi hiçbir zaman kesin olarak bilinmemektedir. Fakat 20 milyon Sterlin civarında olduğu sanılmaktadır… Türk borçları 88 milyon tutmaktadır. Bu borçlar belli şirketlerin kontrolündedir. Bu borçlar tuz, tütün, pul, ipek, içkiler, balıkçılık vb. kaynaklar ile garanti altına alınmıştır. Ruslara olan harp borçları 27 milyondur. Böylelikle borç toplamı 130 milyon olacaktır….

… Fransa ve Almanya bu memleketteki malî kudretini gittikçe arttırmakta ve ipi hergün biraz daha germektedir… Her iki tarafta Türk Hükümetine yüksek faizli yeni borçlar teklif etmekte, işe yaramaz âtıl kapitâli arttırarak Türk Hükümetini ellerinde tutmaktadırlar… Türkler harcamalarını kontrol etmezlerse bu iflâsa kadar gidecektir, böylece bu iki devlet bekledikleri fırsatı elde edeceklerdir….

… Osmanlı İmp.luğunun akılsızca borçlanması ve korkunç israfı yüzünden Türk Devleti mahvolmakta.

Yıl:1909,(Eski bir diplomat) :

İngilizler Türk düşmanı Hıristiyanlara iyi davranır, Türk köpeğini dövmek için her kırbaç mübahtır derdi.

Yıl: 1911 ( Sir Mark Skyse) :

… Öyle sanıyorum ki, Avrupalı mâliyecilerin Türkiyede yaptıklarını sinsi bir vahşet olarak isimlendirmek hatâlı olmaz.

Yıl 1909( Noel Buxton) :

… Türklerin şimdi en çok savaşması gereken şey, cehâlet ve vatanlarını Avrupalı hırsızlardan korumaktır.

30.Temmuz.1910

… Aslında Fransız mâliyecileri, Türkiyenin hayat kanını emmektedirler.

24.Şubat 1912

… Kral Ferdinantın en büyük ihtirâsı İstanbul merkez olmak üzere Bizans İmp.luğunu kurmaktır.

… Şimdilik Avrupa Türkiyenin çözülmesini bekliyor, o zaman vilâyetler kucağına düşecek.

Eylül. 1912 (Mr. Marlingden Sir E. Greye)

… Şimdiki durum yalnız Balkanları ve Avrupayı değil fakat Arapları, Ermenileri, Kürtleri ve diğer ırkları da İmp.luktan ayırmaya çalışmak olmalıdır.

9. Ekim.1912 (Sir.G. Buchanondan, Sir. E. Greye)

… Bütün Avrupa Türkiyesi hıristiyanlara ait olmalıdır…. Girit sorunu da Yunanistan lehine çözülmelidir.

3. Kasım. 1913 ( Lord Kicthenerden Sir E. Greye)

… Türklerin çöküşü tamamlanmış görünüyor… Sudanda Türklerin hak diye ileri sürdükleri ne varsa İngiltereye geçmelidir.

29. Ekim.1913 (Sir A. Nicholsenden Sir G. Hardingeye )

… İmroz ve Bozcaadaları hariç bütün adaların Yunanlılara bırakılmasını sağlayalım.

23. Aralık. 1913 ( Sir E. Greyden Sir E. Mallete)

Yunanistanın adaları alacağı konusunda anlaştık. Size söyleyeceğim en iyi husus kuvvetlerin Yunanistan lehine Türkleri oyalamakta olduklarıdır… Ermeniler hakkında yapacağımız teklifleri Türkleri korumak gibi göstermeliyiz… Türkiye dağıldığı zaman Almanlarda kendi paylarını alacaklardır… Türkiye yeni borçlar bulmazsa çökecektir.

16. Haziran. 1914 (Mr. Erskineden Sir E. Greye)

… Amiral Kerr bana gizlice Türk Donanmasını mahv etmek için plânları olduğunu anlattı.

14. Aralık. 1913 (Mr. Obeirneden Sir E. Greye)

… Ermeni ayaklanması Türklere bir harp ilân etmenin en iyi aracıdır… Alman ordularının Türklerin yanında olması üçlü anlaşmayı kuvvetlendirecek, bu reformlara yol açacak ve sonra bir Ermeni isyanı olacaktır.

** ( Günümüzde de Türkler aleyhine yürümekte olan Ermeni propagandasını daha yakından anlayabilmek için bir iki küçük -aşağıda- ek yapmağı uygun gördük. E.U)

…Avrupalı emperyalistler amaçlarına varmak için bütün insanları yok etmeğe hazırdırlar

… Prof. Phillip Marshall Brown: Avrupalı Devletler emperyalist amaçlarına varmak için Orta- Doğu halklarının gereksinimlerine kulak tıkadılar, hatta bu insanları kuvvet dengesi için kurban gibi fedâ ettiler.

… Prof. John Dewey: Halkın nefret ettiği yabancı kuvvetler, bu memleketlerden elde ettikleri kukla hükümetleri öyle haince kullandılar ki işte emperyalizm. 12. Kasım 1924

…Türkiyede Amerikan Protestan misyonerleri…Misyonerler bütün çalışmalarını Rum ve Ermenilere yönelttiler.Amerikan misyonerlerinin en büyük başarısı kolejler vasıtası ile oldu.İstanbuldaki kolej 1840da Robert kolej adını aldı. İlk talebelerin hemen hepsi Ermeni gençlerindendi.Bu koleji bitirenler,zamanla birçok milletin lideri durumuna geldiler. Buradan çıkan Bulgar öğrencileri, Bulgaristandaki milli hareketin başına geçtiler….Amerikan Protestanlarına göre Müslümanlar kafirdir,bu yüzden onların aleyhine propaganda yapıp,insan kasabı oldukları efsanesini yayıyorlardı…. Misyonerler Ermenileri Müslümanlara (Türkler) karşı hazırladılar, dinamit yapmasını öğrettiler ve her fırsatta onları İslâma karşı kullandılar.

8.Haziran.1913 (Sir G.Buchanondan Sir E.Greye)

…Ruslar, Majeste hükümeti Türk sınırında yaşayan Kürtler arasında da huzursuzluklar çıkartıyorlar, zayıf Türk otoriteleri bunu bastıramaz ve biz buna katlanmayız dediler.

22.Haziran.1913 (Sir E.Greyden Lord Granvilleye)

… Altı ilin birleşik bir Ermenistan için ayrılması Asya Türkiyesindeki diğer ırklarında aynı yolu tutmasına neden olacaktır.

İNGİLİZ DIŞ POLİTİKA BELGELERİ: 1919-1939

12. Temmuz. 1919 Yunanlılar Aydında boş yere kan döktüler.

Türkler sadece Yunanlıların istilâsına uğradıklarını sanıyorlar ve onlarla savaşmaya hazırlanıyorlar, ancak Yunanlılar müttefik plânının bir parçasıdır.

Türkleri rahatsız etmeyelim ve Türklere harbin bittiği izlenimini verelim…. Yunanlılarla İtalyanlar aralarında anlaşıp nereleri işgâl Edeceklerine karar veriyorlar…. Türklere bu işlerin duracağı hissini vermeliyiz.

Yunanlılar İzmirde katliam yapıyorlar…

Mekkede Şerif Hüseyin 1915-1916 da İngilizlerle bir anlaşma yaptı. Ayrıca 2. Kasım. 1917 de Filistinde bir Musevi devleti kurulması için Beyanname (Balfour Beyannamesi) imzaladı. 1918 Ekim ayında Gnr. Allenby emir Faysala garanti verdi. Ayrıca Fransız büyükelçisi ile Rus dışişleri arasında 13-16 Nisan. 1916 da Skyes-Picot Anlaşması yapıldı. Buna göre:

1. Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis Rusyaya katılıyor.

2. Van, Bitlis, Siirt, Aladağ, Akdağ, Yıldızdağ, Zara ve Harput bölgesinde bir KÜRT DEVLETİ kuruluyor.

11.Ağustos.1919

Emir Faysal ın Mektubu

… Bütün Müslümanların gözleri İngiltereye dikilmiştir. Türk Müslüman imp.luğunun yıkılmasında asıl kuvvet olan Araplar şimdi ödüllerinin ne olacağını bilmek istiyorlar. Babam İngilizlerin vaatlerine inanarak Türklere karşı savaştı. Eğer, isteklerimiz yapılmazsa sizlere karşı da savaşırız. Halifelik ve mukaddes yerlerimiz Allahın izni ve Türkler sayesinde bütün kaldı, şimdi Müslümanların içinde El Hüseyin Bin Ali diye biri vardır Hicaz Krâlı . Açıkça İngilizlerle bir olduğumuzu,İngilizlerin mukaddes yerlerimizin koruyucusu olduklarını ilân ediyor.

25. Haziran.1919- 13. Şubat. 1920 arası Konferansta Türk Meselesi:

… Majestenin hükümeti Türk ön Asyasına dört gizli anlaşmaya dayanarak girdi.

1. 1915 Mart ve Nisanında yapılan İstanbul Antlaşması. İngiltere – Fransa ve Rusya arasında.

2. 26. Mart 1915 teki Londra Antlaşması. İngiltere Fransa ve İtalya arasında.

3. 1916 da Skyes-Picot Antlaşması. İngiltere – Fransa ve Rusya arasında.

4. 1917 de St. Jean de Meaurienne Antlaşması. İngiltere – Fransa ve İtalya arasında.

25. Haziran. 1919

… Amerika Cumhurbaşkanı Wilson Türkler Avrupada çok uzun zaman kaldılar ve oradan tamamentemizlenmelidirler dedi.

28. Haziran.1919 (Amiral Webbten Sir R. Grahmana)

… Çanakkale Savaşında bir hayli şöhret yapan Mustafa Kemal başbakan tarafından Samsuna müfettiş olarak gönderildi. Başbakanın(sadrı azam) niyeti kötü değildi, ama Mustafa Kemal Samsuna gittiğinden beri milliyetçi hareketlere girişti. Başbakan onu geri çağıracağına söz verdi.

10. Haziran.1919 ( Amiral Sir A. Cathorpeden Lord Curzona )

…Binbaşı Noel Kürt şefleri ile görüş birliğine varırsa bundan faydalar sağlayacağını söylüyor. Kürt şeflerinden İstanbulda (Seyit) Abdülkadir ve Bedir Han ve daha az önemli kimselerdir. Bunlar şüphe uyandırmamak için Noelden ayrı olarak Kürt bölgelerine gidecekler, … Kürtler henüz Mustafa Kemale karşı ayaklanmadı ama Noel bunu sağlayacağından emin.

21. Temmuz.1919 ( Mr. Hohlerden Sir E. Tilleye )

… Benim problemim KÜRTLER.Noel Bağdattan buraya geldi… Kürtlerin peygamberi olmak istiyor… Korkarım ki Noel bir Kürt Lawrencei olabilir. Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre, ona, bir KÜRT DEVLETİ kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. (Seyit) Abdülkadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara etki edebilmek için biz de Türklere hile yapıyoruz. diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım.. Ancak,Kürtlere fazla güvenilmez. Majestenin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmek fena bir plan değil…Kürt partisinde aktif olan tanınmış Kürtler:… Şeyh seyit Abdülkadir (Başkan), Mevlan Zade Rifat (gazeteci), Emin bey (memur). Bunlar, Wilson prensiplerine göre hak iddia ediyorlar….. Sulh şartları Müslümanların çok aleyhine ve Hıristiyanların çok lehine olması üstelik BÜYÜK ERMENİSTAN hakkında söylentiler, Kürtleri Türklerin yanına itiyor.

-9 Ağustos.1919

… Avrupalıların verdikleri raporlara göre,İZMİR de ilk adımda Yunanlılar 20 bin Türk 2ü öldürmüşler….Yunan orduları İZMİR halkını sindirmeye çalışıyor.Bütün bölgeyi harabe haline getirdiler.

19Ağustos 1919 (Amiral Webb den Lord Curzon a)

….Amerika Trabzon ve Erzurumu içine alan bir ERMENİSTAN ı himaye edecek. Geri kalan dört ilde bir KÜRT DEVLETİ olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor… Başkan Wilson,Türklerin, Kürtlerin ya da diğer Müslümanların Ermenileri korumalarını,aksi halde Türk İmparatorluğunun ortadan kaldırılacağını, kendilerine çok kötü sulh şartlarının zorla kabul ettirileceğini,söylüyor.Başbakan bundan çok etkilendi…

27Ağustos1919 (Mr.Hohlerden Mr.C.Keere)

…KÜRTLERİN ve ERMENİLERİN durumu beni hiç ilgilendirmez.Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır.Diğer taraftan Wilson beni korkutuyor,ajanları devamlı hatalar yapıyor.Noelegelince,fanatiğin biri ERMENİSTAN ın ve KÜRDİSTANIN SINIRLARININ KESİN OLMADIĞI konusunda sizinle aynı fikirdeyim…. KÜRT SORUNU Mezopotamyada tatminkar bir sınır oluşturmak içindir…

31Ağustos1919 (Mr.Balfourdan Lord Curzona)

…İzmirde oturan İngilzler Yunan lıların İzmiri idaresinin çok kötü ve çok haince olduğunu söylüyorlar.Bunun nedeni,YUNANLILARIN ÇOK KÖTÜ YARADILIŞTA İNSANLAR OLMALARI..Amerikalılar,Türkleri tehdit ederekErmenilere bir şey olursa kendilerinin son adamlarına kadar ortadan kaldırılacağını söylüyorlar. ALINTI.EROL ULUBELEN

EFELERİMİZ(ÇAKIRCALI MEHMET EFE)

Çakırcalı Mehmet Efe, 1871’de
İzmir’in

Ödemiş ilçesi’ne bağlı
Türkönü Köyü’nde doğmuş Ege efelik kültürünün en ünlü simalarından biridir.
Ege Bölgesi’nde
efe kültürü (efelenmeler) 17. yüzyıla dayanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısında meydana gelen askeri ve sosyal değişikliklerin süvari ve kervancı olarak geçimini sağlayan eski akıncıları işsiz bırakması, hükümetler tarafından vergi tahsilatında kullanılan
ayanların
derebeyi eğilimleri, bitmeyen savaşlar, sonu gelmeyen asker istekleri ve giyim kuşam yasağı
zeybek lerin birer ikişer dağa çıkmasına sebep olmuştur. Anadolu’yu Türkleşmesinde temel rol oynayan akıncı torunu zeybekleri zaman böylece kanunun dışına itmiştir. Ayrıca,
Büyük Menderes Nehri,
Küçük Menderes Nehri ve
Gediz Nehri’nin uygarlıklar beşiği vadilerinde savunması kolay, kaçış yolları açık dağ köylerinin bulunması, bunları yörenin efeleri ve onların zeybekleri için barınma yerleri haline getirmiştir. Vadilerin verimli ovalarını çeviren engebeli dağlar takip kuvvetlerine yakalanmadan yaşamayı kolaylaştırmıştır. Bazı zeybekler zamanla sivrilerek, devletin otorite boşluğunda kendi otoritesini kurarak, yöre halkının çare aradığı bir merci haline gelmiştir. Efelerin yerini öğrenerek kapılarını aşındıran halkın başlıca şikayetleri ayanların baskısı olmuştur. Bunun dışında cami, yol, çeşme ve düğün yardımı gibi istekler efelere iletilmektedir. Çözümüne katkıda bulunulan her sorun efenin ününe ün katmış, otoritesini sağlamlaştırmiştir. Bunlar bir süre sonra öykülere, türkülere konu olmuşlardır. Ege’de efeler başlangıçta genellikle namus ve gururun yol açtığı olaylar nedeniyle dağa çıkmışlardır. Haksızlık, kişisel gurur ve hırslarından dolayı işledikleri bazı suçlar unutulmuş, geriye onları kahraman yapan olaylar kalmış, eklemelerle efsaneleşerek dilden dile dolaşan serüvenleri zamanın gençlerinde bir efeye kızan olarak üne ve saygınlığa kavuşma arzusu uyandırmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe de efelerin en önemlilerinden biridir. Çakırcalı birçok kurallar getirerek efeliğe şan ve onur kazandırmıştır. Kendisinden önce
Atçalı Kel Mehmet Efe gibi gerçek bir siyasi düzen kurma yolunda ilerlememiş olsa da, belli bir adalet anlayışını herzaman temsil etmiştir. Kendisinden sonra
Yörük Ali Efe,
Demirci Mehmet Efe ve diğerleri bu etik değerlere bağlı kalarak
Kurtuluş Savaşı’nda de efeliğe şan ve şeref getirmişlerdir. Bir zaptiye çavuşunca öldürülen (ve kendisi de efe olan) babası
Çakırcalı Koca Ahmet Efe’nin öcünü almak amacıyla, 1893’te dağa çıkmıştır. Yanında, babasının da kızanlarından olan tecrübeli
Hacı Eşkiya vardır. Dağa çıktıktan bir süre sonra ilk olarak zalimliği ile tanınan Mustafa Ağa’nın evini basar. Ağayı halka zulüm etmemesi için uyararak 200 altınına el koyar. Ardından da Kızoğlu Mehmet Ağa’yı dağa kaldırarak, yüklü oranda fidye alır. Eylemlerinden elde ettiği parayı halka cömertçe dağıtır. Özellikle Ödemiş dolayında köylerde genç kızlara çeyiz parası verir, giysisi olmayanı giydirir, evi olmayana ev yaptırır. Hatta köprüler, yollar inşa ettirilmesine önayak olur. Halkın sempatisini kazanması sayesinde köyler ve yörük obaları ona yataklık ederler. İzmir’den fidye için kaçırdığı bir

İngiliz leydisinin de, fidye ödendikten sonra, bir süre daha kendi arzusuyla Çakırcalı’nın yanında dağda kaldığı rivayet edilir.
Adını kullanarak eşkıyalık yapanlara veya efeliğin adını kirletenlere de acımasızca davranır. Bu çerçevede, Çakırcalı’nın adını kullanarak bir köyü basan ve köylünün kızını kaçıran

Arnavut çetesine verdiği ceza, halka zulmedenlere duyduğu öfkenin örneğidir. Dokuz kişilik bu çeteyi saldırdıkları köye getirerek yaptıklarını halkın önünde söyletir, sonra ateşe atarak yakar. (Bu arada, Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası
Çakırcalı Koca Ahmet Efe’nin Abdülaziz döneminde İstanbul’a giderek padişahın sevgisini kazanan, onunla güreşe tutuşan, ondan payeler alan efelerden biri olduğunu belirtmek gerekir. Abdülaziz’e duydukları sempati ile devlete bir dönem boyunca ısınan efeler
93 Harbi’nde müstakil taburlar oluşturarak savaşmışlardır.) Sonraları Kayaköy’de eşraf kızı Fatma Hanım’la ikinci evliliğini yapan Çakırcalı, bu beldede Rum inşaat ustalarına bir konak inşa ettirmiştir.
10 Aralık
1910 günü
Nazilli’de
Karıncalı Dağları’nda Rüştü Kobaş komutasındaki Düzce ve Adapazarı yöresinden toplanmış Kafkas göçmenlerinden oluşan bir gönüllü zaptiye birliğiyle girdiği bir çatışmada öldürülmüştür. Çakırcalı, öldürüldüğü dönemde, Aydın bölgesinin meşhur ağa ailesi Arpazlılar dan Arpazlı Osman Ağa’nın yıkılmış bulunan ve halkın kullandığı Menderes Köprüsü’nü tamir ettirmemesi üzerine Nazilli yakınlarındaki Arpaz köyünü basar, ağanın evini ateşe verip, ağayı kaçırmış bulunmaktaydı (Çakırcalı köprüyü tamir ettirmesini evvelce ağaya tembih etmiş, hatta bir keresinde, rivayete göre, namaza durarak, kızanlarına ağayı sille tokat dövdürmüş, ağa tamir sözü vermedikçe de namazı kesmemiş, ağanın tamir için belirttiği süreyi -6 ay, 5 ay, 4 ay- beğenmedikçe de, iki rekat daha namaz kılmış, ağanın “Çakırcalı, ne bitmez namazmış bu! Tezi yok, hemen tamir ettireceğim!” sözünü aldıktan sonra da “Es-selâmü aleykum ve rahmetüllah” diyerek namazı bitirerek, ağayı salıvermiştir.) Kılavuz olarak kullandığı bir çobanın takip edilmesi (kimi kaynaklara göre ihbarı) üzerine Karıncalı Dağı kuşatılır. Çıkan çatışmada Çakırcalı ölür. Çakırcalı’nın cesediyle birlikte, halka zulmeden Osman Ağa’nın cesedi de bulunur. Çakırcalı ölüme giderken bile halka zulmedenleri cezasız bırakmamıştır. Çakırcalı’nın ölümüne ilişkin olarak ise, Rüştü Kobaş kardeşi Osman Kobaş tarafından öldürüldüğünü raporunda belirtmişse de, kızanı Hacı Mustafa’nın öldürdüğünü, veya çatışma esnasında bir serseri kurşuna kurban gittiğini öne sürenler de bulunmaktadır. Belirtildiğine göre, zaptiyelerle başlayan müsademede kendi kızanı (arkadaşı, adamı) tarafından yanlışlık sonucu öldürülmüştür. Cesedi ilk karısı Iraz (Raziye) Hanım tarafından tanınmıştır. Cesedi günlerce Ödemiş belediye meydanında asılı kalmış, daha sonra orada gömülmüştür. Aradan 15 yıl geçtikten sonra karısı Raziye Hanım tarafında köyünde defnedilmiştir. Mezarı ziyarete giden yöre halkı için, mezar mahalline girmeden önce Çakırcalı’dan “destur” istemek adet haline gelmiştir. Efelik kariyeri boyunca tam 159 kişiyi bizzat öldürdüğü öne sürülür. Adına yakılmış meşhur Ödemiş’in Kavakları türküsünde (sonradan İzmir’in Kavakları olarak değiştirlen ve yöresinde hala Ödemiş Kavakları olarak bilinip söylenen) Çakıcı olarak anılan Çakırcalı Mehmet Efe ‘dir (türküde “Kamalı Zeybek” şeklinde anılan da bir başka efedir). Türkünün sözleri şöyledir: İzmir’in kavakları Dökülür yaprakları Bize de derler Çakıcı Yar fidan boylum Yakarız konakları Selvim senden uzun yok Yaprağında düzüm yok Kamalı da zeybek vuruldu Yar fidan boylum Çakıcı’ya sözüm yok Efeleri konu alan başka önemli türkü Molla Ahmet Efe türküsüdür.

TÜRKÇE’NİN TARİHİ

Türkçenin Tarihi Gelişimi

Eski Türkçe

Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun Âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun Âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Milâdın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun âbidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz.

İşte nazarî olarak Milâdın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili 12 – 13. asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir sahayı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir.

Kâşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe’si, yahut başka eserlerde Kâşgar dili, Kâşgar Türkçe’si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe’nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” tâbirini kullanmaktayız. Türkçe’nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe’nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe’nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız.

O hâlde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe’dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe’nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe’nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir.

Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe’nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe’nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir.

Kuzey-doğu Türkçe’si, Batı Türkçe’si

Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe’nin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe’nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabiî gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe’nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12-13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe’si, diğeri Batı Türkçe’si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz.

Kuzey Türkçe’si, Doğu Türkçe’si

Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe’si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe’nin tabiî ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi hâlinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe’si ve Doğu Türkçe’si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe’si, Kıpçak Türkçe’sidir. Doğu Türkçe’si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe’ye bırakan yazı dilidir.

Batı Türkçesi

Batı Türkçesi’ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe’si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe’dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe’sine umumî olarak Batı Türkçe’si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçe’si veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçe’sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir.

Azeri Türkçesi, Osmanlı Türkçesi

Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir.

Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir.

Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe’sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır.

Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe’sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe’si yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün teşkil ederler.

Batı Türkçesinin Gelişmesi

Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe’si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin tabiî gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe’sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir.

Demek ki Batı Türkçe’sinde Türkçe’den başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe’ye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilâya başlamış, bu istilâ bilhassa Batı Türkçe’sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe’yi âdeta tanınmaz bir hâle getirmiştir.

Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe’si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe’si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir.

İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe’si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır:

1. Eski Anadolu Türkçe’si

2. Osmanlıca

3. Türkiye Türkçe’si

Eski Anadolu Türkçesi

Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu Eski Anadolu Türkçe’si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe’de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.

Eski Anadolu Türkçe’si bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe’sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe’si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe’si ve Osmanlıca – Türkiye Türkçe’si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe’sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.

Eski Anadolu Türkçe’si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe’ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istilâ başlangıcı hâlini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.

Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe’yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.

Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe’nin başlangıçtan bugüne kadar hep ayni kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlıca devrine girmiştir.

Osmanlıca

Osmanlıca Batı Türkçesinin ikinci devri olup 15. asrın sonlarından 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan yazı dilidir. Dört asırdan fazla bir ömrü olan Osmanlıca, şüphesiz hep ayni kalmamış, baştan ve sondan geçiş devirlerinde ve ortada, hudutları kesin olarak çizilemeyen birbirine geçmiş çeşitli iç merhâleleri olmuştur. Fakat iç ve dış bakımından esas vasıfları itibariyle Osmanlıca ismi altında bu ismin çok iyi ifade ettiği bir bütünlük gösterir.

Türkçe bakımından, Osmanlıca’da aşağı yukarı mühim hiçbir değişiklik olmamış, Eski Anadolu Türkçe’sinden sonra günümüze kadar Türkçe’nin başlıca şekilleri hemen hemen hep ayni kalmıştır. Yani gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında belirli bir ayrılık yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkçe bakımından ancak bu son iki devre ile Eski Anadolu Türkçe’si arasında belirli ayrılıklar vardır.

Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında çok küçük şekil farklarına rastlansa bile bunlar zaman ayrılıklarına dayanan basit değişikliklerden başka bir şey sayılmamalıdırlar. Eski Anadolu Türkçe’si, Batı Türkçesinin eski gramer şekillerini, Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si ise Batı Türkçesinin yeni gramer şekillerini ihtiva eden devrelerdir. Yani, gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında bir devre farkı yoktur.

Devrelerin birbirine geçişi keskin çizgilerle ayrılamayacağı için eski Anadolu Türkçe’si ile Osmanlıca arasında da uzun bir geçiş safhası olmuştur. Osmanlıca’nın başlangıcını teşkil eden ve 15. asrın ikinci yarısı ile 16. asrın ilk yarısını içine alan devirde eski gramer şekilleri, yerlerini henüz tamamıyla yeni şekillere bırakmış değillerdi.

Bu eski şekillerden bazıları Osmanlıca’nın içinde daha sonraları da kendisini muhafaza etmiş, bunlardan klişeleşmiş olarak Türkiye Türkçe’sine geçenler bile olmuştur. Bazı yeni şekiller ise oluşunu ancak Osmanlıca içinde tamamlamış veya kullanış sahasına bu devirde çıkmıştır. İşte geçiş devrindeki normal gelişmeler, ondan sonraki küçük sızıntılar ve bazı yeni şekillerin ortaya çıkışı dışında, Osmanlıca’ya Türkçe bakımından başından sonuna kadar bir durgunluk hâkim olmuş, 16. asırdan günümüze kadar Türkçe gramer şekilleri bakımından belirli hiçbir gelişme kaydetmemiştir.

Osmanlıca’yı batı Türkçe’si içinde bilhassa Türkiye Türkçe’sinden ayrı bir devre hâlinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız Eski Anadolu Türkçe’sinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından Eski Anadolu Türkçe’sinden de, Türkiye Türkçe’sinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre Türkçe’nin yabancı unsurlar tarafından tam mânâsiyle istilâ edildiği, Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir.

Osmanlıca devrinde Türkçe’yi saran bu Arapça ve Farsça unsurlar, sayısız Arapça ve Farsça kelime ve terkipler olup esas itibariyle isim sahası içinde kalmıştır. Fakat bu sahada o kadar ileri gidilmiştir ki bütün isim cinsinden kelimeler ve cümle içinde isim muamelesi gören bütün kelime gurupları Arapça ve Farsça kelimelere ve terkiplere boğulmuştur. Bu müthiş istilâdan fiil kökleri bile yakasını kurtaramamış, Türkçe’nin basit fiil kökleri yerine Arapça ve Farsça kelimelerle Türkçe yardımcı fiillerden yapılmış birleşik fiiller kullanılarak Türkçe, bugün de yaşamakta olan sayısız yabancı köklü birleşik fiil ile dolmuştur.

Fiil dışında kalan isim cinsinden bütün kelimeler ve isim muamelesi gören kelime gurupları sahasını böylece Arapça ve Farsça kelimelere, sıfat ve izafet terkiplerine kaptıran yazı dilinde umumiyetle Türkçe olarak isim ve fiil çekimi ile cümle yapısı kalmıştır. Fakat cümle yapısı da, Türkçe kalmakla beraber, ağır darbeler yemekten kendisini kurtaramamış, birçok defa esas bünyesi yıkılarak bozuk bir kelime yığınından ibaret olmuştur. Hülâsa, Türk yazı dili Osmanlıca devrinde esas yapısı Türkçe olan fakat Türkçe, Arapça ve Farsça’dan meydana gelen üçüzlü, karışık ve son derece sun’î bir dil manzarası göstermiştir.

Osmanlıcanın devreleri

Yabancı unsurların durumu bakımından Osmanlıca içinde üç devre vardır. Osmanlıca’nın 15. asrın sonu ile 16. asrın büyük bir kısmını içine alan ilk devresi Eski Anadolu Türkçe’sinde yazı diline sokulmağa başlayan Arapça ve Farsça unsurların Türkçe’yi istilâ işinin çok sür’atlendiği devredir. Bu devre, Osmanlıların İstanbul’a yerleşmesinden sonra kurulan saray hayatı ile başlamış, bu saray etrafında gelişen edebiyat ve kültür hayatının Arap ve Fars kültür ve edebiyatının nüfuzu altına girmesi Türk yazı diline bambaşka bir istikamet vermiştir.

Bu devrede Türkçe Eski Anadolu devresindeki duruluğunu kaybetmiş, yabancı unsurların kesafeti iyiden iyiye artmıştır. Fakat daha sonraki asırlara göre henüz nisbî bir sadelik göze çarpar gibidir. Yabancı kelime ve terkiplerin sayısı ve çeşitleri çok artmakla beraber terkip zincirleri henüz son haddine varmış değildir. Fakat iyice karışık dil yolunda çok sür’atli bir gidiş, çok kesif bir hazırlık vardır. Öyle ki devrenin sonu, yani 16. asrın sonları artık koyu Osmanlıca’nın tam bir başlangıcı hâline gelmiştir. Böylelikle ilk devir sona ermiş ve Osmanlıca’nın yeni bir devri gelip çatmıştır.

Bu devre Osmanlıca’nın ikinci devresi olup 16. asrın sonundan 19. asrın ortalarına kadar süren devredir ki başlıca 16. asrın sonu ile 17. ve 18. asırları içine alır. Bu devrede karışık dil, koyuluğunun son haddine varmış, yapısı güç halle Türkçe’ye benzeyen yazı dilinde Arapça ve Farsça unsurlar arasında Türkçe unsurlar âdeta görünmez olmuştur. Osmanlıca böylece Türkçelikten çıkmış bir hâle geldikten sonra nihayet üçüzlü sun’î dilin en yüksek noktasından aşağıya doğru dönmeğe başlamış ve üçüncü devresine girmiştir.

Osmanlıca’nın ayni zamanda son devresi olan bu üçüncü devre, 19. asrın ortalarından başlayıp 20. asrın başlarına kadar gelen, yani Tanzimattan 1908 meşrutiyetine kadar olan devri içine alır. Bu devrenin son örnekleri 1908’den sonra da Cumhuriyete kadar, sür’atle ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında, gittikçe zayıflayarak bir nıüddet daha devam etmiştir. Bu üçüncü devre karışık dilin koyuluğunu yavaş yavaş kaybettiği devredir. Osmanlıca bu devirde zaman zaman çok sun’î bir koyuluk göstermekle beraber umumî olarak bir çözülme yoluna girmiş durumdadır. Bu çözülme nihayet 20. asrın başlarında tamamlanarak Osmanlıca’nın hayatı sona ermiş ve Türkiye Türkçe’sine geçilmiştir.

Osmanlıca’nın bu son devrini eskisinden ayıran mühim bir fark da batıdan gelen yeni mefhumlar dolayısıyla yeni yeni Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin yazı diline sokulması ve uydurulmasıdır. Bu hususta bazen çok sun’î hareketler olmuş, lügat kitaplarına bakarak yazı yazanlar bile çıkmıştır. Fakat umumiyetle terkipsiz Türkçe’ye gidiş temayülleri artmıştır. Eski devirde de koyu Osmanlıca’nın yanında görülen oldukça sade dil örnekleri bu son devrede umumî yazı dilinin yanı sıra sayılarını çok arttırmışlardır.

Bu devrenin sonları ise Türkçe’nin aydınlığa çıkışının açık müjdeleri ile doludur. Öyle ki bu devir eserlerinin bir eli Osmanlıca’da, bir eli Türkiye Türkçe’sindedir. Değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı, daha doğrusu meyvelerini verdiği için, artık dili bazen Osmanlıca, bazen Türkiye Türkçe’si, veya önce Osmanlıca, sonra Türkiye Türkçe’si olan şahıslar görülür. Hülâsa Osmanlıca’nın sonlarında yazı dili yabancı unsurlar ve terkiplerden sür’atle temizlenmiş, böylece 20. asrın başlarında terkipli karışık dil tarihe karışarak yerini Türkiye Türkçe’sine bırakmıştır.

Nazım dili, Nesir dili

Osmanlıca’nın, kendi içinde yukarıda gördüğümüz şekilde üç devreye ayrılan uzun tarihi boyunca, nazım ve nesir sahasındaki görünüşü birbirinden farklı olmuştur. Bu fark, bir yabancı unsurlar, bir de cümle yapısı bakımından nazım ve nesir dili arasında görülen ayrılıktır. Şiirin, bilhassa divan şiirinin muhteva ve şekil bakımından muayyen Ölçülere bağlı bulunması nazım diline de tesir etmiş ve Osmanlıca’da umumiyetle tek bir çeşit nazım dili oluşmuştur.

Buna karşılık Osmanlıca içinde ilmi ve didaktik eserlerde ayrı edebi eserlerde ayrı bir nesir dili kullanılmıştır. ilmî nesir dili bir dereceye kadar sade ve basit bir dil, edebî nesir dili ise çok aşırı ve sun’î bir şekilde yabancı unsurlarla dolu, secili ve kelime gurubu silsilelerinden örülmüş bir dildi. Bu iki çeşit nesir dili Osmanlıca’da daima yan yana yürümüştür. Burada şu noktayı belirtelim ki adî nesirde edebî nesre göre bir sadelik ve basitlik vardı, yoksa umumî olarak o da yabancı unsurlarla dolu karışık bir dil, bir Osmanlıca idi. İşte umumiyetle bir çeşit olan nazım dili ile iki çeşit olan nesir dili yabancı unsurlar ve cümle yapısı bakımından Osmanlıca içinde farklı bir durumda bulunmuşlardır.

Yabancı unsurlar bakımından Osmanlıca’nın ilk devresinde nazım ve nesir dili aşağı yukarı birbirine yakındır. yabancı unsurlar her ikisinde de çoğalmıştır. Daha çok nazım dilinde görülen terkipler, eski basitliğini muhafaza etmekle beraber bu devirde henüz fazla zincirleme hâlinde değildir. Umumiyetle nesir dili, nazım diline göre daha sade bir durumdadır. Fakat nazım dili pek değişmediği hâlde nesir dili gittikçe ağırlaşmaktadır devrenin sonlarında bu gidiş hızlanmış ve nesir dili nazım diline göre çok ağır bir dil hâline gelmiştir.

Osmanlıca’nın en koyu devri olan ikinci devrede ise bu koyuluk hem nazımda, hem nesirde görülür. Fakat nesirde çok aşırı bir durumdadır. Nazım dili ise eskiye göre o kadar ağırlaşmamış ve nesir dilinin yanında oldukça sade kalmıştır. Nazım dilinde eski basit terkipler yerini üçüzlü. dördüzlü ve daha geniş zincirleme terkiplere bırakmış nesirde ise ağırlık ve koyuluk içinden çıkılmaz bir hâle gelmiş, bilhassa edebî nesir Türkçe olmaktan büsbütün çıkmıştır. Üçüncü devrede ise nazım ve nesir dili birbirine yine yakındır ve her ikisinde de nisbî bir sadeliğe gidiş vardır.

Bu gidiş devre boyunca nesirde daha süratli olmuş, nazımda ise, koyu Osmanlıca devrinde divan şiirinde de tek tük olarak görülebilen sade örnekler gittikçe artmakla beraber, bol yabancı unsurlu ve terkipli dilden kurtulmak daha güç olmuştur Devre bittikten sonra sonra da Osmanlıca’nın Türkiye Türkçe’si içine taşmaları daha çok nazım dilinde olmuş ve daha sonra tarihî hatıra olarak verilen tek tük Osmanlıca örnekler de hep nazım sahasında kalmıştır. Bu arada Türkçe’nin yakasını en geç bırakan eski dilin resmî muhaberede ve mevzuatta kullanılan köhne nesir dili olduğunu da unutmamak lâzımdır. Türkçe bugün bile yakasını bu kırtasiye dilinden tamamıyla kurtaramamıştır. Fakat bu, adî nesrin her devirde ağır olan çok hususî bir koludur ve umumî nesir diline ayak uyduramamasının fazla bir kıymeti yoktur.

Osmanlıcanın nazım ve nesir dili asıl, yabancı unsurlar bakımından değil, cümle yapısı bakımından birbirinden çok farklı bir durumdadır. Divan şiirinde mânânın bir beyitte tamamlanması, bir beyit dışına taşmaması kaidesi Türk cümlesinin yapısı için çok hayırlı olmuştur. Zira mânânın bir beyitle tamamlanması demek, bir beytin hiç değilse bir cümle olması, bir cümlenin en çok bir beyit uzunluğunda bulunması demektir. Gerçekten divan şiirinde her beyit en çok bir cümleden, birçok defa da birden fazla cümleden müteşekkil olmuştur. Bu suretle Osmanlı şiirinde cümleler daima kısa, unsurları sade ve yerli yerinde Türk cümleleri olarak kalmış, nazım dilinde Türkçe cümle yapısı Türkçe’nin bütün tarihi boyunca hiç değişmemiş bulunan normal karakterlerini muhafaza etmiştir.

Osmanlıca’nın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi karşımıza daima sağlam olarak çıkar. Buna karşılık Osmanlı nesrinde Türk cümlesi tam bir perişanlık içindedir. Bu bakımdan nazım dilinin daima Türkçe kalabilmiş olmasına karşılık nesir dili çok az Türkçe olabilmiştir Çünkü nesirde şiirdeki gibi belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti yoktur. Nesir, cümle unsurlarının tam bir serbestliğe kavuştuğu sahadır. Cümlenin bir bütün teşkil eden yapısını bozmadan o unsurları istenildiği kadar genişletmek mümkündür. İşte cümle unsurlarının nesir dilindeki bu serbestliği Osmanlıca’da tam bir başıboşluk hâline gelmiştir.

Yani, nesir dilindeki serbestlik istismar edilerek, bilhassa gerundium ve edat guruplarında olmak üzere, cümle unsurlarının çerçevesi de, sayısı da gelişigüzel bir şekilde genişletilmiş, bu yüzden uzun uzun cümleler içinde cümle unsurları, aralarında çok defa yanlış bağlar kurulmuş olarak bir araya getirilmiştir. Bu suretle Türk cümlesinin sağlam yapısı Osmanlı nesrinde umumiyetle bozulmuş ve cümleler çok defa büyük bir kelime yığınından ibaret kalmıştır. Cümle unsurları genişledikçe, cümle uzadıkça hâkim olmak güçleşir, Cümle büyüyünce hâkimiyeti elden kaçırmamak için dili iyi bilmek, onun kaidelerini iyice hazmetmiş olmak, onun yapısını teşkil eden örgü karşısında tam bir hassasiyete sahip bulunmak lâzımdır. Üç dilli bir dil olan Osmanlıca’da ise yazıcılar maalesef Türkçe’yi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır.

Bunda Osmanlıca’nın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü vardır. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçe’ye itina etmeğe vakit bırakmamıştır. Bu hususla, Türkçe’ye çevrilirken cümle unsurları Türk cümlesine uygun bir sıraya konmadan yerli yerinde bırakılan Arapça ve Farsça’dan yapılmış tercümelerin de çok tesiri olduğunu unutmamak lâzımdır. Hülâsa, Osmanlıca’nın nesir sahasında Türkçe, bünyesine aykırı bir yapıya sahip cümlelerle bozuk düzen bir yazı dili manzarası göstermiştir. Bu bozuk düzenliği en çok Osmanlıca’nın ikinci devresinde görüyoruz. ilk devrede tercüme tesiri çok hissedilmekle beraber Eski Anadolu Türkçe’sinden devralınan nesir dilinde cümle yapısı oldukça sağlamdır. Fakat ikinci devrede bu yapının Türkçe olan tarafı kalmamıştır denilebilir.

Cümle yapısındaki bozukluğun nisbeti ise yabancı unsurların derecesi ile cümle uzunluğuna göre değişik olmuştur. Yabancı unsurları fazla ve cümleleri uzun olan yazılarda bozukluk çok olmuş, oldukça sade ve kısa cümleli olan yazılarda ise daha az olmuştur, Osmanlıca’nın son devrine gelince, bu devrede nesir dilinin kısa zamanda Türkçe cümle yapısına kavuştuğunu görmekteyiz. Tanzimatla beraber nesirde artık Türk cümlesi sağlam bir yapıya sahip olmuştur.

Bu devir cümleleri, eskisi kadar olmamakla beraber, yine bir hayli uzun olmuşlar, fakat yapılan Türkçe’ye aykırı düşmemiştir, Arada sırada bozuk cümlelere rastlanmakla beraber umumî olarak nesir dilinde cümle yapısının büyük bir selâmetle çıktığı açıkça görülmektedir. Bu devrede nazım dilinde ise cümleler eskisinden daha fazla uzun olmak yoluna girmişlerdir.

Yeni edebiyatla beraber mânânın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca bir cümle icabında bir kaç mısra içine yayılmış, böylece bilhassa devrenin sonlarına doğru uzun nazım cümleleri ortaya çıkmıştır. böylece cümlelerde nadir olarak bazen yapı sakatlıkları görülmekle beraber, Osmanlıca’nın bu son devresinde de, cümleler biraz uzadığı hâlde umumî olarak nazım dilinin cümle yapısı her zamanki gibi sağlam kalmış böylece Osmanlıca’nın ömrü tamamlandığı zaman Türk cümlesi hem nazım dilinde, hem nesir dilinde Türkiye Türkçe’sine sağlam bir yapı ile girmiştir.

Türkiye Türkçesi

Türkiye Türkçe’si Batı Türkçesinin üçüncü devresidir. Bugün de devam etmekte olan bu devre, 1908 meşrutiyetinden sonra başlar. Bu yeni devrenin 1908 meşrutiyetinden sonra başlayan ve Cumhuriyete kadar devam eden ilk safhası Türkiye Türkçesinin başlangıç devri mahiyetindedir bu kısa devirde çok süratli bir şekilde ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında Osmanlıca henüz tamamıyla sahneden çekilmiş değildir. Fakat lam manasıyla son günlerini yaşamakta ve umumi dil olmaktan çıkarak muayyen kalemler tarafından tutulmağa çalışılan hususî bir dil durumuna düşmüş bulunmaktadır.

Hâsılı bu devir. Osmanlıca’nın son örnekleri ile Türkiye Türkçesinin ilk örneklerinin yan yana bulunduğu devirdir, Osmanlıca’nın bu son örneklerine yeni dil gittikçe fazla sokulduğu gibi, yeni dilin ilk örneklerinde de bazı Osmanlıca unsurlar, eskimiş bazı kelimeler, bazı terkipler görülmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı için Osmanlıca’dan yeni dilin ilk örneklerine bu şekilde ufak tefek taşmalar olmuştur. Fakat yeni dil bu küçük taşmalardan bu ilk devre içinde kendisini süratle kurtarmış, temiz Türkçe’nin sayısız örneklerini vererek Osmanlıca’yı kısa zamanda gerilerde bırakmıştır Öyle ki Cumhuriyet deri başlarken Osmanlıca artık çoktan ölü bir dil hâline gelmiş ve yazı dilinin bütün ufukları Türkiye Türkçe’sine açılmış bulunuyordu.

Türkiye Türkçesini Osmanlıca’dan ayıran başlıca hususiyet onun yabancı unsurlar karşısındaki durumudur, Dilin iç yapısı, yani Türkçe bakımından Batı Türkçesinin bu iki devresi arasında bir devre farkı olmadığını, bu iki devrenin yabancı unsurlar bakımından ayrı devreler teşkil ettiğini yukarıda da açıklamıştık. Yabancı unsurlar bakımından bu iki devre arasında gerçekten çok büyük bir fark vardır. Bu farkın en ehemmiyetli tarafı terkipler bakımından olan ayrılıktır. Türkiye Türkçe’si terkipsiz Türkçe’dir.

Türkiye Türkçesinin en belirli vasfı budur. Bu bakımdan Türkiye Türkçe’si Bütün Türkçe’nin en temiz devridir, Az ve basit olmakla beraber Eski Anadolu Türkçe’sinde yabancı terkipler vardı. Osmanlıca tam mânâsıyla terkipli dil demektir. Türkiye Türkçe’si ise Türk yazı dilinin bu Arapça, Farsça terkiplerden kurtulmuş olduğu mesut devridir. Bir dil, yabancı bir dilin tesirinde kalabilir, Bu tesir, lügat hazinesinde. yani kelime sahasında kaldığı müddetçe ne kadar aşırı olursa olsun dil için bir tehlike teşkil etmez. Fakat kelime sahasını aşar ve kelime guruplarına, cümle sahasına el atarsa dilin yapısı tehlikeye girer. dilin gidişi çığırından çıkar.

Dilin, yapısını ayakta tutabilmek üzere bunlara mukavemet edebilmesi için çok sağlam bir bünyeye sahip bulunması lâzımdır. Osmanlıca’da Türkçe’ye korkunç bir nisbette karışan Arapça ve Farsça terkipler de bu şekilde kelime sahasında kalmayan, cümle sahasına giren yabancı unsurlardı. Türkçe’nin bünyesi çok sağlam olduğu için bunlara asırlarca mukavemet edebilmiş ve zamanı gelince onlardan kolaylıkla silkinerek kendi yapısı ile baş başa kalmıştır.

Fakat bu yabancı unsurlar onun ifade kabiliyeti için çok zararlı olmuşlar, onun gelişmesine asırlarca çelme takmışlardır. İşte Türkiye Türkçesini Osmanlıca’dan ayıran en büyük vasıf, onun bu şekilde terkipsiz Türkçe olmasıdır. Bu sebeple Osmanlıca’nın sonları ile Türkiye Türkçesinin başlarında karşımıza çıkacak örnekleri de bu kıstasa göre ayırmak icap eder. Elimizdeki örneğin dili, terkipsiz ise Osmanlıca, terkipsiz ise Türkiye Türkçe’sidir.

Türkiye Türkçe’si terkipler dışındaki yabancı unsurlar bakımından da Osmanlıca’dan çok farklıdır. Bir kere Türkiye Türkçe’si Osmanlıca’daki yabancı çekim edatlarından, Arapça, Farsça çokluk yapmak gibi yabancı kaidelerden de kurtulmuştur. Sonra yabancı kelime sayısı büyük ölçüde azalmış ve azalmaktadır. Fakat, bir kısmı konuşma diline de yerleşmiş olduğu için, Türkiye Türkçe’sinde bugün hâlâ pek çok Arapça ve Farsça kelime vardır.

Bu hususta Türkiye Türkçe’si Batı Türkçesinin en temiz devri değildir. Osmanlıca ile mukayese edilemeyecek kadar temiz bir durumda olmakla beraber, Eski Anadolu Türkçe’sinden daha çok yabancı kelime ihtiva etmektedir. Demek ki Türkiye Türkçe’sinde yabancı unsur olarak yalnız çok sayıda Arapça, Farsça kelimeler kalmıştır. Bu arada bazı terkipler de görülür, fakat bunlar tek kelime muamelesi gören klişeleşmiş şeyler olup, sayıları da çok azdır. Türkiye Türkçesinin diğer devrelerden bir farkı da batı dillerinden bazı yabancı kelimeler almış olmasıdır.

Türkiye Türkçe’sinde cümle yapısı da büyük bir aydınlığa kavuşmuştur. Bu devrede Türk cümlesi eski devrelerdeki karışık ve mânâsız uzunluğun dan kurtulmuş, kısa, derli toplu yanlışsız cümle hâline gelmiştir.

Osmanlıca’dan Türkiye Türkçe’sine geçiş, yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak suretiyle olmuştur. Osmanlıca, konuşma dilinden çok uzaklaşmış derece sun’î bir yazı dili idi. Türk yazı dilini daima temiz kalan konuşma diline yaklaştırınca yazı dili kolaylıkla Türkçe’yi bulmuş ve sun’i Osmanlıca tarihe karışmıştır. Esasen Türkçe’ye sokulmuş olan yabancı unsurlar Arapça, Farsça gibi gerek menşe, gerek yapı bakımından Türkçe ile hiç ilgisi bulunmayan bir Sâmi, bir Hind-Avrupa dilinden gelme idi.

Bu sebeple bu unsurlar Türkçe’nin bünyesi içinde daima yabancı kalmış ve büyük sun’iliğe dayanan iğreti durumlar, yazı dili konuşma dili kaynağına dönünce çabucak sarsılarak üçüzlü sun’î dil en kısa zamanda yıkılıp gitmiştir. Yazı dili konuşma diline yaklaştırılırken tabiî öteden beri kültür merkezi olarak Türkçe bakımından esasen yazı dilinin dayandığı konuşma diline sahip bulunan muhitin dili, yani İstanbul Türkçe’si esas alınmıştır. Bu sebeple bu gün Türk yazı dili yani Türkiye Türkçe’si hemen hemen İstanbul konuşma dilinin, İstanbul Türkçesinin aynidir. Yazı ve konuşma dili olarak ikisi arasındaki fark en aşağı bir derecededir.

Hülâsa, ana çizgileri ile başlıca vasıflarını belirttiğimiz Türkiye Türkçe’si bugün tam bir özleşme, güzelleşme gelişme hâlindedir. Batı Türkçe’si bu son devre ile çok hayırlı bir yola girmiş ve Türk yazı dilinin bütün gelişme ufukları açılmıştır. Kuvvetli bir yazı dili olmak üzere gelişme yoluna giren Türkiye Türkçesinin yürüyüş hızı devre boyunca memnunluk verici bir seyir göstermiş. 1928’de eski harflerin terk edilmesinden sonra ise büsbütün artmıştır. Bu devirde son zamanlarda bile arada sırada Osmanlıca bazı şiirler yazıldığı da görülmektedir. Fakat ölü dille yazılmış olan bu bir kaç şiir şüphesiz ancak tarihi birer hatıradan ibarettir.

Netice

Bütün bu yukarıdan beri söylediklerimizi toparlayacak olursak, demek ki Batı Türkçe’si kendi içinde birbirini takip eden ve birbirini geçmiş bulunan üç devreye ayrılmaktadır. Bu devrelerin birincisi olan ve iki asır devam eden Eski Anadolu Türkçe’si Selçuklular, Anadolu beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir. İkinci devre İstanbul’un fethinden Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar imparatorluğun yazı dili olarak beş asra yakın bir Ömür sürmüş bulunan Osmanlıcadır. Üçüncü devreyi teşkil eden Türkiye Türkçesinin hayatı ise henüz yarım asrı geçmemiştir. Yani, Osmanlıca Batı Türkçesinin en uzun devresidir.

Bu uzun devre Batı Türkçesinin ayni zamanda en güç devresidir de. Bu devir metinlerin üzerine eğilirken üçüzlü yazı dilinde Türkçe’den başka iki yabancı ortağın gerekli kaidelerini de bilmek lâzımdır. Türkçe’ye kendi kaideleri ile girmiş bulunan bu yabancı unsurlar, bir taraftan Eski Anadolu Türkçe’sinde görünmeğe başlamış olduğu, diğer taraftan, kelime hâlinde de olsa, Türkiye Türkçe’sine de taşmış bulunduğu için bir dereceye kadar Osmanlıca’dan önceki ve sonraki devreleri de ilgilendirirler.

Osmanlıca’daki Arapça, Farsça unsurların mahiyetini öğrenmek ilk ve son devrenin yabancı unsurlarını da yakından görüp bilmek demektir. Yani, Osmanlıca’nın yabancı unsurlarını kavramakla bütün Batı Türkçesinin yabancı unsur durumu aydınlığa çıkmış olur. Türkçe bakımından ise Osmanlıca Türkiye Türkçe’sinden farklı olmadığı gibi, Eski Anadolu Türkçe’sine de bağlıdır. Bu yüzden onun Türkçe cephesini ele alırken Türkiye Türkçe’si ile Eski Anadolu Türkçesini de ele almış oluruz. Hülâsa, Batı Türkçesinin en karışık ve güç devri olan Osmanlıca’nın iç ve dış yapısını incelerken yalnız onun hudutları içinde kalmayarak bütün Batı Türkçesini göz önünde bulundurmak lâzımıdır.Muharrem ERGİN

BU VATAN KİMİN

 

Bu Vatan Kimin?

Bu vatan, toprağın kara bağrında SıradağIar gibi duranIarındır;

Bir tarih boyunca, onun uğrunda Kendini tarihe verenIerindir…

Tutuşup: küI oIan ocakIarından, ŞahIanıp: köpüren ırmakIarından,

HudutIarda gaza bayrakIarından, AInına ışıkIar vuranIarındır…

Ardına bakmadan yoIIara düşen, Şimşek gibi çakan, seI gibi coşan,

Huduttan hududa yoI buIup koşan, Cepheden cepheyi soranIarındır…

İIeri atıIıp seIIercesine, Göğsünden vuruIup tam ercesine,

Bir güI bahçesine girercesine, Şu kara toprağa girenIerindir…

Tarihin diIinden düşmez bu destan: NehirIer gazidir, dağIar kahraman,

Her taşı bir yakut oIan bu vatan, Can verme sırrına erenIerindir…

Gökyay’ım ne yazsan ziyade değiI, Bu sevgi bir kuru ifade değiI,

SenciIeyin hasmı rüyada değiI, Topun namIısında görenIerindir…

Orhan Şaik Gökyay

VATANA ŞİİR

VATANINI sevmeyene insan diyemem,

TÜRK’Ü sevmeyeni, bende sevemem,

Dinine kaIkıp sövene, Boş ver, aIdırma diyemem.

ÇocukIarı kuIIanırIar, şer güçIer,

Hain senaryoda, sakIanmış düşIer, Uyan ey miIIetim uyan,

ÜIkeni parçaIamadan bu güçIer…

Ay-yıIdız sevdası başkadır bende,

Şehidimin kanı kaIır mı yerde,

Hesap er geç eIbet soruIur,

BiriIeri onIara oIsa da perde…

Göğsümde iman, eIimde bayrak,

Cesedimden ruhum böyIe çıkacak,

Rabbimden duamda böyIe istedim,

İnşaIIah beni utandırmayacak…

%d blogcu bunu beğendi: