FRANSA’YA YARDIM

FRANSA’NIN YARDIM İÇİN ÖNÜMÜZE DİZ ÇÖKTÜĞÜ GÜNLER
1541 yılıydı. Kanunî Sultan Süleyman Macaristan seferine çıkmış, Barbaros Hayrettin Paşa da 70 kadırga ile onu denizden desteklemek üzere Akdeniz’e yelken açmıştı. Karada ve denizde Türk kasırgasının estiği o şanlı yıllardı. Adriyatik denizinde ikmal nakliyatının güvenliği sağlanmış, Cezayir’deki Türk denizcilerinin katılması ile de bütün Akdeniz’deki Hıristiyan kıyıları vurularak karşılarına çıkacak düşman bulunamayınca Türk donanması İstanbul’a dönmüştü.

Türk donanmasının Akdeniz’den çekilmesini fırsat bilen İspanyolların, sahillerine devamlı akınlarda bulunan Cezayir’deki Türkleri İmparator Charles Quint’e (Şarlken) şikâyet etmeleri üzerine, karada karşısına çıkamadığı Türkler’den intikam almak üzere Afrika seferini başlattı. Emrindeki Andrea Doria komutasındaki 507 parça gemi ve 12.000 gemici, 20.000 piyade askeri, 5.000 süvari ile kendilerine katılan İtalyan, İspanyol ve Maltalı birlikler ve şövalyeler ile birlikte İspanya’dan Cezayir’e hareket etti. Fakat onları Cezayir’de Barbaros oğlu Hasan Bey (Barbaros’un oğlu ve Turgut Reis’in de damadıdır) karşıladı. Emrinde bulunan 600 Türk ve 2000 Arap atlısıyla birlikte büyük bir cesaret ve kahramanlıkla karşı koydu. 1541 yılının Aralık ayında yaptığı ünlü bir gece baskını ile bu haddini bilmezleri geri çekilmeğe mecbur etmişti. Bu mağlûbiyet Charles Quint’e o kadar ağır geldi ki, Avrupa’da üstünlük kurma sevdasından vaz geçerek, meydanı Türkler’e bırakıp çekildi. Almanya ve İspanya devletleri birbirinden ayrıldı. Charles Quint’in tek erkek kardeşi, I.Ferdinand, Almanya imparatoru; büyük oğlu II. Philipp de İspanya kralı oldu.

FRANSA KRALI YARDIM İSTİYOR

İşte o sıralarda Fransa İspanya savaşı patlamış, İspanya İngiltere’den yardım istemişse de bir sonuç alamamıştı. Zira İngiltere bu savaşta Türkler’in Fransa’ya yardım edeceğini hissediyor. Bu yüzden bir deniz savaşına girmeğe cesaret edemiyordu. Üstelik Osmanlı donanmasının İspanyollar’ı iyice hırpalayacağını bildiğinden böyle bir durumun çıkarılmasının daha uygun düşeceğini hesaplıyordu. Nitekim Fransa Kralı I. François (Fransuva) İspanya ile başa çıkamayacağını belirterek Kanunî’den yardım istemişti. Israrla Türk hakanından “bir milyon altın borç, Korsika adasının İspanya’dan koparılması ve İspanyol cephesine asker ve donanma gönderilmesi” hususunu rica ediyordu.

Osmanlı devletinin o günkü dünya politikasına göre bu savaşa Fransa yanında katılmak çıkarlarına uygun düştüğünden, Kanunî Sultan Süleyman da I.François’nın devamlı yalvarmalarına olumlu cevap verdi. Öte yanda, Fransız siyaseti Divan-ı Hümayun’da devamlı tenkit ediliyor, ikide bir küçük hesaplar peşinde koşarak, menfaatler elde etmek için Alman İmparatoru Charles Quint’e yaklaşmaları tepki uyandırıyordu.

1. François, Baron de la Garde unvanı altında Paulin (Polin) adlı bir elçiyi, Kanunî’nin Belgrad’da bulunduğu sırada yanına göndermişti. Bu elçi kralından aldığı emir ve direktifler uyarınca, Türk hakanına “efendisinin Almanya aleyhine harbe hazır olduğunu, Türk donanması Fransa’ya yardım ettiği takdirde hemen harekete geçeceklerini” gözyaşları içinde, yalvarıp yakararak anlatmaya çalışıyordu. Oysa Türkler’in bu yardıma ihtiyaçları olmadığı gibi, Kralları François’in devamlı ihanetleri sebebiyle, Türkiye nazarında Fransa’nın hiç bir haysiyeti ve itibarı kalmamış ve horlanmaya başlanmıştı.

FRANSIZ ELÇİSİNE DİVANDA HAKARET EDİLİYOR

Bunun sebebi pek çoktu. Bir kere zayıf ve fakir gördükleri Fransa’ya, acıyarak askerî ve malî yardımlar yapılmış, karada ve denizde korktukları amansız ve ezelî düşmanları olan Almanya’ya karşı devamlı himaye edilmişlerdi. Hatta Fransızlar’ı müttefik saymak tenezzülünde dahi bulunarak, aralarında bir anlaşma yapılmış. Özellikle Fransa’yı iktisaden güçlendirmek amacı ile iktisadının düzelmesi için, sonradan başımıza belâ olacak, bütün Hıristiyan devletlerin, Türkiye’yi batırıp, tarih sahnesinden yok etmek için el birliği ile sıkı sıkıya sarılacakları, “Capitulation-Kapitülasyon” adı altında bir takım ticarî ayrıcalıklar bile tanınmıştı.

Bütün bunlara rağmen Fransa, o günden bu güne her devrede Türkler’e karşı minnet duygusunu, hiç kaybetmediği aşağılık kompleksi ile göstererek, daima aleyhimize çalışmış, karşımızda küçüldükçe küçülmüştür… Dahası, Fransa’yı himaye için giriştiğimiz harplerde Fransızlardan ihanet görerek, arkamızdan vurulmakla kalmayıp, 18 Haziran 1538 yılında, Fransız kralı ile Alman İmparatoru Charles Quint arasında Türkiye aleyhine gizli bir antlaşma “Trevede Nice” imzalanmıştı. Buna göre Savoie Dukalığı arazisinin Fransa’ya bırakılması karşılığında, I. François Türk ittifakından ayrılmışlardı.

Ne var ki, Osmanlı Divanı yine de Fransa’yı desteklemenin, Türkiye’nin yüksek menfaatleri açısından gerekli olduğu kanaatindeydi. Kanunî’nin, İstanbul Seferine katılan Fransız elçisi Polin, İstanbul’a döndüğünde, Divan’da Sadrazam Süleyman Paşa tarafından, Fransa’nın “Trevede Nice” gizli andırmasından ve 1537 yılında İtalya seferi sırasındaki ikiyüzlü siyasetinden dolayı çok ağır ve hakaret edici sözlerle tahkir edilmişti. Ama padişahın damadı, olan ve büyük nüfuza sahip bulunan Rüstem Paşa’nın himayesini kazanmayı bilen Fransız elçisi Paulin, sonunda Kanunî’ye ve Divan’a “Türk yardımı olmazsa Fransa’nın Charles Quint tarafından kolayca yutulacağı” görüşünü benimseterek, bu devlete her türlü yardımın yapılması kararını verdirmiş ve kuvvetli bir donanmanın hazırlanması için de Barbaros görevlendirilmişti.

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, Kanunî’den aldığı buyruk üzerine, 28 Mayıs 1543 Pazartesi günü beraberinde sefir Paulin de olduğu halde irili ufaklı 150 parça gemi ve 30 bin askeri ile İstanbul’dan hareket etti. 23 gün sonra Osmanlı donanması Messina boğazına giriyordu. Boğazın iki yakasında çok önemli iki kale vardı. Bunlardan biri; Sicilya adasının kuzey doğu ucunda bulunan Messina kalesi ile diğeri, İtalya’nın güney ucundaki Reggio kasabası idi. Bunlar İspanyol donanmasının üsleri ve ticaret şehirleri idi. Bu iki kale de Barbaros’un bir işareti ile tek top dahi atmadan teslim olmuş, o da bu iki şehrin bütün tahkimatlarını yerle bir etmesine rağmen yağmalattırmamıştı.

Büyük Türk amirali donanmasını buradan Tiren denizine çevirerek, kuzeye doğru yönelmiş, İtalya kıyılarını takiple Napoli’nin 70 km kuzey batısında bulunan Gaeta körfezine giderek Gaeta limanına demir atmıştı. Kale kumandanı Don Diego Gaetano adlı İspanyol asilzadesi, Barbaros’un “teslim o!” teklifine kaleden üç top atışı ile cevap vererek, üç levendimizin şehit olmasına sebep olmuştu. Şanlı amiralimiz hemen karaya 12 bin asker çıkardı. Gemilerden açılan top ateşleri ile müstahkem mevki yerle bir edildi. Türk askerleri kısa sürede şehri ele geçirip, pek çok ganimet ve esirle gemilerine geri döndüler. Esirler arasında, genel vali ve kale kumandanı Don Diego Gaetano, karısı ve bütün Avrupa’ca güzelliği dillere destan olan 18 yaşındaki kızı Dona Maria ile nişanlısı Don Alvarez de Guyman da bulunuyordu. Bu güzel kızın Müslüman olması üzerine Barbaros bu kızı çok sevdi. Hemen bu arada babasını ve annesini de affederek serbest bırakan Barbaros, nişanlısı Don Alverez’e de lütufkâr davranmayı unutmadı.

İTALYA HALKI DEHŞET İÇİNDE

Türk donanması sahil boylarını takiben kuzeye doğru devamla, Roma’nın 16 km güney batısında bulunan ve Türkler’in “Tiber” adını verdikleri, Fransızlar’ın “Tibre”, İtalyanlar’ın da “Tevere” dedikleri nehir ağzındaki Ostia limanına geldi. Papalığın ve Hıristiyanlığın can evi olan Roma’nın bu ileri karakoluna, Türk donanmasının girerek su alması, hele hele amiralinin de Barbaros olması, Avrupa’daki korku ve heyecanı son haddine vardırmıştı.

Bu müthiş panikle, rahip ve rahibeler başta olmak üzere, kadın erkek bütün halk dağlara kaçışmış, şehir ve çevre kasabalar “Barbaros geliyor!” vaveylaları ile inlerken, Divan-ı Hümayun’dan bu yolda bir emir alınmamasına rağmen, Roma’ya girerek bir gövde gösterisi yapmak isteyen Barbaros, bu yönde bir hareket serbestîsine de sahip bulunuyordu. O şanlı elini uzatarak Türk ırkının asırlardır düşlediği “Kızıl Elma”ya kavuşması an meselesi idi. O gece Türkler’in bir kaç saat içinde Roma’yı ele geçirmeleri işten bile değildi. Ne var ki, yanında kuvvetini zilletinden alan, horlamaya alışmış biri vardı. Bu da Müslüman Türkler’den Hıristiyanlık âlemine karşı kralının talimatı ile yardım isteyerek, bütün Avrupa’nın nefret ve lanetini üzerine çeken ikiyüzlü Fransızlar’ın sefiri Paulin’den başkası değildi. Efendisinin daveti üzerine yola çıkardığı Türk donanması, Ostia ve Roma kaleleri ile Vatikan kulelerine, Türk bayrağının çekmesi demek, Papa’nın l. Francois’ı afaroz etmesi ve Fransa krallığının Katolik aleminden ebediyen ayrılmasını sağlamak demekti.

Bu sebeple elçi Paulin derhal duruma müdahale ederek, gözyaşları içinde, Türk amiralinin ayaklarına kapanıp yalvarıp yakarmağa başlamıştı. Böyle bir hareketin Fransa’yı kurtaracağına büsbütün batıracağı. Bütün ihanetlerine rağmen Fransa’yı kurtarmak görevi ile sefere çıkan Barbaros yalnızca onu dinlemekle kalmamış, Türk’e has o acıma duygusu ile (o merhametimiz bize her devirde başımıza belâ olmuş(ur) üstelik Paiulin’e bizzat götürüp vermesi için bir de bu şehirlere dokunmayacağına dair teminat mektubu vermişti. Fakat halk, Türk donanması çekilip gidinceye kadar bu panikten kurtulamayıp, Ostia ve Nettuna halkı, Türk donanmasına erzak ve meyveler taşıyarak, hizmet ve gayretleri ile Barbaros’un merhametine sığınmışlardı.

Türk donanması yeniden demir alarak kuzey batıya yöneldi. Sardunya ile Korsika arasındaki Benifaco boğazından geçti. Böylece Tiren denizinden batı Akdeniz’e çıktı. Kuzey batı istikametini takiple, 11 Temmuz’da Fransa’nın Akdeniz’deki amirallik merkezi olan Toulon’a varıldı. Türk donanmasının limana girişi çok muhteşem olmuştu. Toulon’da bulunan bütün Fransız harp gemileri direklerine Türk bayrağı çekili olduğu halde, Kaptan-ı Derya Türk Amirali Barbaros Hayrettin Paşa ve donanmasını top atışlarıyla selâmlıyordu.

Burada bir süre kalındıktan sonra 21 Temmuz sabahı, Akdeniz’in büyük bir limanı olan Marsilya’ya gelindi. 44 parçalık Fransız donanması direklerine Türk bayrakları çekili olarak onları karşıladı. Barbaros, filo komutanları ve büyük Türk kaptanları beraberinde olduğu halde, üzerlerinde Fransızlar’ın gözlerini kamaştıran sırmalı elbiseleriyle karşılanarak karaya ayakbastı. Kendisi Cezayir hükümdarı sayıldığı için krallara mahsus bir karşılama töreni hazırlanmıştı. Türk amiralini ve kaptanlarını kral adına karşılamaya, Fransız Deniz Kuvvetleri Komutam Prens Conte d’Enghien François de Bourbon (23 yaşında ve müstakbel Kral IV. Henri’nin amcası). “Provenco” Valisi Baron ele Grignan ve birçok Fransa asilzadesi karşıladı. Şereflerine verilen ziyafet ve törenler çok parlak oldu. Fakat Barbaros hemen harp hazırlıklarını öğrenmek istedi. Ama daha hiç bir hazırlığın yapılmadığını öğrenince de, orada bulunan bütün ileri gelenlere bağırıp çağırarak, çevresinde titreyen yetkililere hakaretler yağdırmaya başladı. Comte d’Enghien kendisini güçlükle teskin etmeye çalıştıysa da, Barbaros ziyafetin hemen ardından büyük bir hiddet içinde amiral gemisine döndü.

FRANSIZLAR DÖNEKLİK EDİYOR

Türk donanması boşuna Marsilya önlerinde beklemekte, hatta büyük iaşe sıkıntısına sebebiyet vermekteydi. Fransızlar yine tutarsız bir siyasete başlamışlardı. Türk donanmasını çağırdıkları için Katolik âleminden korkmaya başlamışlar, Charles Quint’e karşı I. François’nin Avrupa’ca hain ilân edileceğinden çekinerek; gelen yardımdan pişman olmuşlardı. Barbaros’u oyalayamayacaklarını, hele onun hiç bir şey yapmadan geri dönmeyeceğini çok iyi bildiklerinden, önemsiz bir hareketle işi bitirme sevdasına kapılmışlardı. Bu sebeple de Niş (Nice) şehri üzerine bir sefer açmakla işi kapamak istiyorlardı. Barbaros, bundan hiç hoşlanmamıştı. Kendisinin büyük bir sefer için geldiğini söylemesine rağmen, Fransa kralı adına böyle bir sefer de açamayacağı için, çaresiz. Niş harekâtına katılmaya rıza göstermişti.

Marsilya’da 16 gün kalındı. Türk leventleri şehri ve çevreyi gezerken, Fransız halkı tarafından büyük hüsni kabul gördüler. 5 Ağustos günü Fransız donanmasını da yanına alan Barbaros, Toulon’a hareket etti. 10 Ağustos’ta 208 parçadan oluşan müttefik donanma Toulon şehrine geldiğinde Kanunî de Estergon kalesini fethetmişti. I.François’nın emriyle Toulon şehri Türkler’e verilmiş, kalesine de Türk bayrağı çekilmişti. Zira Divan-ı Hümayun ile yapılan anlaşma böyleydi. Bu konuda Fransız halkına bir krallık emri bile neşredilmişti. Toulon artık bir Türk şehri olmuştu. Şehir halkı da bundan ziyadesiyle memnundu. Zira Türkler’in ahlâk ve civanmertliğinden hoşlanmışlardı. Leventler isledikleri yere girip çıkarken büyük ilgi görmekteydiler. Beş bin kişilik şehir halkı, otuz bine yakın Türk askerini âdeta bağrına bastı. 1544 yılının Nisan ayına kadar da tam sekiz ay Türk idaresinde bir Türk şehri olarak kaldı Toulon… Bu süre içinde Avrupalı bütün seyyahların da sitayişle bahsettiği gibi, gürültüden hoşlanmayan Türkler’in yönetimi sırasında en küçük bir inzibat olayı dahi vuku bulmadı…

Barbaros, donanmasını harekete geçirdiğinde, kendisine kuru bir gösterişten ibaret olan önemsiz bir Fransız donanması da katılmıştı. Osmanlı tarihlerine göre 4 kalyon ve 8 kadırgadan oluşan 12 gemilik bu filoyu Fransız kaynakları kendilerine ait şeyleri çok büyük gösterme sevdasına müptelâ olduklarından, François de Bourbon komutasında 22 kadırga, İstanbul sefiri Paulin komutasında 18 küçük gemi ve Kont Dela Anguılara komutasında da 4 kalyondan ibaret olduğu belirtilir. Asker sayısını da abartarak 7 binden başlayıp 18 bine kadar yükseltirler.

Disiplinden yoksun, eğitimsiz ve deniz savaşlarına karşı bilgisiz ve cesaretsiz olan Fransız askerlerinin hareketleri Türk donanmasının disiplinli ve saygılı tavırları ile ünlü kaptanlarını ve yiğit leventlerimizi çok şaşırtmaktaydı. Küçük Fransız filosu Conte d’Enghien komutasına verilmişti. O da doğrudan doğruya Barbaros’un emir ve komutası altındaydı, Toulon’dan hareket ettiklerinden beri devamlı Barbaros’tan barut ve gülle istemeye bağlamışlar, isabetsiz ve rast gele yaptıkları ateşleriyle de, seferin sonuna kadar Türk donanmasına hiç bir faydaları dokunmamıştı. Üstelik bu istekleri de bitip tükenmemişti. Hatta bu tutumları o kadar can sıkmıştı ki, Fransız kaynaklarına dahi geçmiş olan Barbaros’un “şu Fransız askerliğine diyecek yok doğrusu, gemilerine şarap fıçıları doldurmayı unutmuyorlar da barut fıçılarını unutuyorlar” sözlerine muhatap olmuşlardı…

NİŞ KALESİ TÜRKLERİN ELİNE GEÇİYOR

Niş o sıralarda Alman İmparatoru Charles Quint’e bağlı bulunan Savoie (Savoja) Dukası’nın elindeki tek şehirdi. Türk Donanması Niş kalesini hemen bombardımana başlamıştı. Bombardımanın en ateşli anında, Fransız donanması ateş kesti. Bu anı duruma şaşırıp çok kızan Barbaros, Prens François de Bourbon’u hemen gemisine getirtip bu hareketin sebebini sordu. Barutlarının tükendiğini, Marsilya’da gemilere yüklenen fıçıların şarapla dolu olduğunu öğrenince, hiddeti daha da arttı. Çok ağır bir dille hakaretler yağdırarak, prensi gemisine geri gönderdi. Kaybedecek vakti olmadığından planını değiştirip, Niş kalesini arkadan, kara kısmından da çevirmek amacı ile donanmasını yakındaki Villa Frans (Villle France) limanına sokan Barbaros, burayı bombardıman sonucu işgal etti. Bataryalarını dağlardan aşırarak Niş şehrinin bütün ümitlerini ortadan kaldırdı. Bir yandan Niş kalesi hedefi şaşmayan Türk toplarının ateşleriyle dövülüyor, öte yandan çevresine tabyalar yapılarak hendekler kazılıyordu… Bu işlerin bu derece süratle ve akıl almaz bir maharetle yapılışını Fransızlar, uzaktan hayretle ve şaşkınlıkla seyrediyorlardı. Sonunda 20 Ağustos 1543 Pazartesi günü, Nisliler Türkler’e kaleyi teslim etmekten başka çare bulamadılar.

Barbaros Hayrettin Paşa anahtarları bizzat getiren validen, bunları Kanunî Sultan Süleyman adına teslim aldı. Vali şehrin affı için kendisine yalvarıp yakardı. Soylu Türk amirali, şehir kendiliğinden teslim oldu diye bu affı kabul ederek yağmalamadan vaz geçti. Bu savaş sırasında Türk leventleri yalnızca 100 şehit vermişlerdi.

Bütün bunlar olurken, şehrin Fransızlar’a teslimi için, Fransız gemilerinden savaşı seyredenler, Nislilerle gizli bir pazarlığa başvurarak, şehrin servetinin Türk ordusunun eline geçmemesi yolunda entrikalara başlamışlardı. Türk ordusunun kendileri gibi aç gözlü olmadıklarını düşünememişlerdi. Nitekim bunu vaktinde haber alan Barbaros, öylesine hiddetlendi ki, François de Beurbon ile sefir Paulin’i idam edilmekten ve ağır bir dayak cezasından güç halle kurtarabildiler. Buna rağmen, o asil soylu yiğit ve mert insan, şehri teslim aldıktan sonra anahtarları yine de Fransızlar’a vererek, donanmasıyla birlikte Toulon’a hareket etti. Fakat Fransızlar Nis’i feci şekilde yağmalamakla kalmayıp, suçu da Türkler’in üzerine attılar. Fransız tarihçileri minnet duygusundan uzak ve sorumsuz yazıları ile devamlı Barbaros ve Türk leventlerini hep barbar olarak gösterirken, gerçeğin bu olmadığını Enghien Dukasının amcası Vieillevîlle Markisi, hatıralarında şöyle yazmaktan kaçınmamıştır. “Nice şehri, teslim şartlarına aykırı olarak yağmalandı, sonra yakıldı. Bu hâdise Türkler’e isnat edilmek istendi. Fakat yağma başladığı vakit Barbaros ve bütün Türkler, Nice’den çoktan uzaklaşmışlardı. Bununla beraber hâlâ Fransa’nın ve Hıristiyan dininin şerefini korumak maksadıyla bu çirkin olay, zavallı Barbaros’a yüklenmek istenmektedir”.

FRANSIZ YÖNETİCİLERİ O GÜNDEN BU GÜNE HİÇ DEĞİŞMEDİ

Fransa’nın XVI. yüz yılda Alman istilâsından kurtuluşu, Türk himayesi ve yıllarca Almanya’ya yapılan Türk saldırıları sayesinde olmuştu. Charles Quint’in zindanlarında ölümü bekleyen I. François’yı kurtarmak amacı ile açılan Mohaç seferi sayesindedir ki, Fransa ve kralı yeniden hayat bulabilmiştir. Alman İmparatorluğu Türk Askerî gücü karşısında sinmeseydi, bu gün Fransa diye bir devlet belki de olmayacaktı. Buna rağmen, o günden bu güne Fransızlar nedense, Türk himayesini daima nankörlükle karşılayıp, kendilerini kurtarmaya gelen Barbaros’u bile asırlar boyu barbar göstermekten vazgeçmemişlerdir. Daha Kanunî devrinde başlayan ve ancak Hıristiyan Fransa’ya yakışacak tavır ve hareketler, hâlâ da devam etmiyor mu? Osmanlı devletinin zayıf düştüğünü hissettikleri günlerde ortaya çıkarttıkları asılsız Ermeni meselesini körükleyerek, düzmece tarihler ve olaylar yaratarak tarihî bile saptırmaları, sırf Türk’ün yüceliği karşısında yenemedikleri aşağılık komplekslerini tatmin etmek değil de nedir? Elbette, yardım diledikleri günlerden kalan atalarımıza olan minnet borçlarını ödeyecekleri gün olacaktır. ve yine İstanbul’a yardım için gönderecekleri elçileri çıkacaktır.

BARBAROS TURGUT REİS’İ KURTARIP GERİ DÖNÜYOR…

Barbaros; Toulon’da Preveze savaşından sonra serbest bıraktığı Turgut Reis’in, Andrea Doria’nın yeğeni Giannetino Doria tarafından yakalanarak tutsak edildiğini ve forsa olarak küreğe bağlandığını öğrendi. Charles Quint, Andrea Doria’ya İtalya ve İspanya kıyılarında yakıp yıkmadık yer bırakmayan, ticaret şehirlerine hücum ederek sayılamayacak kadar çok Hıristiyan gemisi ele geçiren Turgut Reis için, “her şeyi bırak, bütün gücünle Turgut Reis’i yakala” emrini vermişti. O da emrindeki bütün gemileri 5 gruba ayırarak peşine düşmüş, sonunda Turgut Reis’i, Korsika adası batı kıyılarında Girolata körfezinde yakalayıp tutsak etmişti.

Barbaros küçük bir fidye ile damadı olan Turgut Reis’i kurtardıktan sonra boş durmayıp, file komutanlarından Salih ve Hasan Reisler vasıtasıyla İspanya’nın Katalonya sahillerini ve İtalya’yı vurarak birçok ganimet ve esirler elde etmiş ve Charles Quint’ı Crespy barışını yapmağa zorlamıştı.Touon’da kaldığı sürece şehir halkından Türk devleti adına yıllık vergiyi alarak, şehirde beş vakit ezan da okutturmuştu. Bu büyük Türk denizcisi paha biçilmez ganimet ve 14 bin esirle İstanbul’a döndüğünde, Kanunî’nin Rus asıllı karısı Hürrem Sultan’ın, onu damat vezirine rakip gördüğü için yaptığı kışkırtmalar ve Kaptan-ı Deryalık makamına göz diken diğer vezirlerin de çabaları sonucu etkilenen Kanunî, onu soğuk karşılamıştı. Bunu hazmedemeyen Türk ırkına adı daima şeref vermiş, denizlerin yiğit evlâdı, sarayın bu çalkantılı havasından bir an önce kurtulmak isteğiyle derya kaptanlığından istifa etmişti. Konağına çekilerek zamanını, vakfına ve sosyal işlere adamıştı. 4 Temmuz 1546 yılında 80 yaşında iken öldü. Yeri Cennet olsunErhan DEMİRUTKU

KOCACIK KÖYÜ ve TARİHİ ÖNEMİ II

Makedonya’nın batı kesiminde yer alan ve günümüzde Kocacık diye adlandırılan köy, Osmanlı’nın Avrupa’ya doğru ilerlediği yıllarda, geçit yolu üzerinde, sarp ve kayalık, savunulması kolay, önemli bir kilit arazi kesimiydi.

Hemen kuzeybatısında da bugün Kocacık Kalesi olarak anılan, o zamanlar Svetigrad Kalesi denilen kale bulunuyordu.

XIV ncü yüzyılın ikinci yarısında, Doğu Roma (Bizans) etkisinden kurtulan Katolik Arnavut prensliklerinin birbirleriyle çekişmelerinden yararlanan Osmanlılar, Arnavutluk topraklarına girmişler ve prenslikleri vergiye bağlamaya başlamışlardı.

1443’te, Osmanlılar’ın İskender Bey adını verdikleri, ulusal kahraman Gjergji Kastrioti ( 1404- 1468), Arnavutlar’ı bir araya toplayarak Osmanlılarla savaşa tutuştu.

Svetigrad (Kocacık) ve Kruje ( Akçahisar ) kalelerini alan ve son derece sarp bir arazi yapısına sahip yöreyi üs olarak seçen İskender Bey, 1444-1446 arasında, Osmanlılar’ın Arnavutluk üzerine düzenlediği akınları başarıyla püskürttü.

Sultanı 2 nci Murat döneminde, Osmanlı birlikleri, 1448’de Svetigrad Kalesi’ni ele geçirdi.
Osmanlı birlikleriyle İskender Bey’in adamları arasındaki muharebe, Svetigrad Kalesi’nin yakınındaki düzlükte oldu.

Bu muharebede, Anadolu’nun Konya/Karaman ile Aydın/Söke yörelerinden gelen atlılar, “Konyarlar” (Konyalılar/Hudut Akıncıları) adıyla ve İsa Bey komutasında, Osmanlı saflarında çarpıştılar. Çok çetin geçen bu muharebeye “ Kocacenk” adı verildi. İskender Bey yenildi ama, Konyarlar da 3 000 civarında şehit verdiler.

Günümüzde, “ Erenler” ya da “ Büyük Şehitlik” denilen yer ve görülen mezar taşları, o günün hatıralarını yaşatmaktadır. Araştırmacı- Yazar Numan Kartal, mezar taşlarında “ Konyarlardan, …oğlu” gibi isimlerin yazılı olduğunu gördüğünü, ifade etmektedir.

Muharebenin kazanılmasından sonra 2 nci Murat, bu akıncı Türkler’in sağ kalanlarına muharebe yöresini tımar olarak verdi. Onlarda buraya yerleşerek, Kocacık adını verdikleri Türk yerleşim bölgesini meydana getirdi.

İlk zamanlar, Kocacıklılar’ın içinde bir bölüm, “ Koca Hamza” isimli bir beye bağlıydı ve bunlara “ Koca Hamza Yörükleri” deniyordu.

Bugün, Kocacık Köyü’nün bir mahallesinin adı “ Hamzaoğlu Mahallesi”dir.

Kocacıklılar’ın anlatımına göre, halen bu mahallede yaşayanlar, mahallenin kurucusu Hamza Bey ve yakınlarının günümüze uzantılarıdır.

İlk gelenleri, Anadolu’dan göçler takip etti. Konyarlar, kafileler halinde gelerek yöreye yerleşti.

Şecaattin Zenginoğlu, Bilgi Çağındaki Türk Gençliğinin Yükselen Sesi-1999 isimli eserinde, “ Fetihnâmelerde, buralardaki Konya Türkleri’ne hudut gazileri unvanı verildiği yazılıdır” demektedir.

Atatürk’ün baba soyunun Konya/Karaman civarından gelerek yerleştikleri Kocacık, Osmanlı döneminde Manastır (Bitola, Bitolj) Vilâyeti’nin dört sancağından biri olan Debre-i Bâlâ’ya bağlıydı.

1912 yılına kadar varlığını nahiye merkezi olarak sürdüren Kocacık, günümüzde Yukarı Jupa Belediyesi’ne bağlıdır.

Kocacık’ın kuzeyinde Debre, güneyinde Struga ile Ohri, doğusunda Kırçova, batısında ise Arnavutluk yer alır. Debre’ye 18 km, Arnavutluk sınırına 8 km. mesafededir. Debre’nin güneydoğusunda yer alan Kocacık, denizden 1080 m. yüksekliktedir. Stogova Dağı’nın “Kocacık Yaylası” adı verilen bölümünün batı eteklerinde kurulmuştur. Yedi mahalle ve on dört köyden oluşmaktadır.

Kocacık, kendisine bağlı köylerin dışında,merkez yerleşim bölgesi olarak; Bireştani, Koçişta ve Novak köyleri arasında, kuzey ve kuzeybatı doğrultusunda uzanır. Kocacık merkezinin sınırları kuzeyde Koçişta köyü, güneyde Ela (Eğla, Evla) köyü, güneydoğuda Novak köyü, batıda ise Osolnisa köyü toprakları ile çevrilidir. Kuzeybatısında ise Bireştani köyü yer almaktadır

Kocacık’a bağlı Novak Köyü’nde, Mustafa Kemal Atatürk Sağlık Ocağı ile Necati Zekeriya İlkokulu hemen dikkati çeken yapılardır.

Kocacık ve ona bağlı köylerde yaşayanlar, Anadolu’dan gelirken yanlarında taşıdıkları Türk örf ve adetlerini aynen muhafaza etmektedirler. Gelenekler içinde ise Hıdrellez ve Nevruz gelenekleri önemli bir yer tutar.

Kocacıklılar, “ Evlâd-ı fâtihan” dır. Kendi deyişleriyle; “ Anadolu Türklüğünün Rumeli’deki seçkin ve onurlu temsilcileridir.”

Türklüğe ve Atatürk’e bağlılıklarıyla tanınan Kocacıklılar, her sene, ölüm yıldönümlerinde, Atatürk’ü saygı ve rahmetle anmaktadırlar.

Kocacık’lı tarihçi Numan Kartal’ın, “ Atatürk ve Kocacık Türkleri” isimli çok kapsamlı bir çalışması vardır. Bu kitap, Kocacık Türkleri’nin maddi kültür unsurlarını derleyen çok önemli bir etnografik araştırmadır.

Numan Kartal :

“…Ali Rıza Efendi, Manastır Vilâyeti’nin Debre-i Bâlâ Sancağı’na bağlı Kocacık’ta dünyaya geldi. Kocacık’ın nüfusu tamamen Türk’tür. Hepsi de Yörük Türkmeni’dir. Anadolu’dan geldiler.
Atatürk’ün dedesi Kocacık’ın Taşlı Mahallesi’nden, babaannesi ise Yukarı Mahalle’dendir. Ayşe Hanım, Taşlı Mahallesi’ne gelin gelmiştir.

Kocacık’ın Taşlı Mahallesi’nin üst tarafında bir yokuş vardır. Önünde küçük bir derecik akar. Bu nedenle oraya Dere Mahallesi de denir. İşte Atatürk’ün büyükbabasının evi oradadır. Kocacık’tan temelli göç ettikleri zaman, evlerini Etem Malik’lere satmışlar.Malik’in oğlu Hayrettin İzmit’te oturmaktadır.“

Bazı değerli araştırmacılar, Atatürk’ün baba topraklarında, geçmişe ait izler aradılar.

Gazeteci Altan Araslı, Manastır’ın Kocacık Köyü’ne giderek yaşayanlarla görüştü; gözlem ve tespitlerini “ Ata’nın Soy Kütüğü” isimli bir yazıyla 10 Kasım 1993’te Milliyet Gazetesi’nde yayınladı.

5 Eylül 1999 tarihli Star Gazetesi’nde de, Ali Öz’ün “ Ata’nın Köyü” başlıklı yazısında, halen Manastır’ın Kocacık Köyü’nde yaşayan Türkler ve onların Atatürk’e duydukları sevgi dile getirildi.

2000 yılında da, Sayın Namık Kemal Zeybek’in başkanlığında Yeni Avrasya Dergisi Ekibi, Kocacık’ı ziyaret etti. Ekibin gözlemlerinden bir kısmı şu şekildedir:

“…Atatürk’ün yakın akrabalarının yaşadıkları yeri merak ettik ve Makedonya’nın batısındaki bir dağ köyü olan Kocacık’a gittik.

Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeki Manastır Vilayeti’ne bağlı olan Kocacık Nahiyesi, günümüzde Makedonya’nın Debre Şehri yakınlarında, Jupa Belediyesi’ne bağlı, şirin bir dağ köyü…

…Arka arkaya hepsi de Yörüklerin yaşadığı dört köyün içinden geçiyoruz. Pala bıyıklı erkekler, başörtülü kadınlar el sallıyor. Türkçe selâm veriyorlar. Nihayet Kocacık Kalesi de denilen doruk seçilmeye başladı. Bayır yukarı çıkarken büyük bir mezarlıktan geçiyoruz. Hâlâ heybetli gözüken bu mezar taşları, büyük bir Türk şehitliğinde olduğumuzu anlatıyor.

…Nihayet yeşillikler içinde saf ve temiz bir Türk köyü bulduk. İçi dışı güzel, güler yüzlü insanlar.Hepsi de ‘biz Atatürk’ün torunlarıyız’ diyorlar.

…Öğretmen Selim Maksut, bizi evine davet etti. Geleneksel Türk konukseverliği ile ikramlarda bulunduğu tertemiz evine…Bize kısa bir tanıtım yapmayı da ihmal etmedi: Kocacık halkının Konya’dan geldiğini, çok eski tarihlerde köyün adının ‘Kocacenk’ olduğunu, hatta bir ara köye ‘Konyacık’ dendiğini dahi anlattı. Civarda yaşayan insanlar da burada yaşayanları ‘Konyarlar’ olarak tanıyormuş. Köy yakınlarındaki büyük çarpışmadan dolayı köyün adının bir ara Kocacenk, daha sonra da Kocacık olarak anıldığını anlattı.Makedonya resmi adı da aynı imiş. Türkçe yazıldığı gibi, Kocacık.“

Namık Kemal Zeybek :

“…Atatürk, Cumhuriyet’in ilk Konya Milletvekili Naim Hazım Onat’a, ‘Konya benim dedelerimin öz vatanıdır. Onlar, Rumeli’ye Konya’dan göçmüşlerdi’ demişti.

Makedonyalı araştırmacı İlhami Emin ve tarihçi Numan Kartal, Ata’nın dedesi Kırmızı Hafız Ahmet Efendi’nin annesinin Gulalar, babasının Pınarlar adlı ailelerden geldiğini söylüyorlar.

Aile, 1850 yıllarında önce Manastır’a, sonra Selânik’e yerleşmiş.

2000 yılında, Makedonya’nın Ohri ilinin, Debre ilçesinden Kocacık’a gitmiştim. Yolda kime sorsak, Atatürk’ün köyüne mi? diyordu. 16 yörük köyünün ortasında Kocacık’a ulaştığımızda sokakta oynayan küçük Atatürk’leri görüyorum, duygusuna kapıldım. Sarı saçlı, mavi gözlü…Ya da Ata’nın yüz hatlarına sahip yeşil gözlü kumral çocuklar. Kara gözlü kara saçlılar da var. Ata’nın dedesinin evi artık sadece enkaz. Yeri belli…Yerinde yenilenmesi gerekiyor. “

Osmanlı döneminde Türkler, Balkanlar’a yerleşmişler, yüzyıllar boyu buralarda kalmışlardı.
Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde, Balkanlar’ın çeşitli yerlerinde yaşayan Türkler’in bir kısmı bulundukları yerlerde kalırken, bir kısmı da Anadolu’ya göç etti.

Şaban Kocacenk:

“ Benim soyadım Kocacenk, Kocacık’tan gelir. Büyüklerimden duyduğuma göre, bizim atalarımız Konya/Karaman bölgesinden Manastır civarındaki Kocacık’a göç etmişler. O zamanlar Osmanlı Devleti, Balkanlar’ı Türkleştirmek için Karaman bölgesindeki Türkmenleri zorunlu göçe tabi tutmuş. Atalarım da bu şekilde göç etmişler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki günler içinde, büyükbabamlar ve bazı Kocacıklılar, parça parça Anadolu’ya gelmişler.

Gelenler, özellikle İzmit(Kocaeli), Adapazarı, Bursa, İnegöl ve Manisa gibi şehirlere yerleşmişler. Biz de, Yalova’ya yerleşmişiz.

Ben, bu bilgileri rahmetli babam Süleyman Kocacenk’ten duymuştum.
Bizde, hemen hemen herkes, sarışın ve mavi gözlüdür. Hatta babamın yüz hatları ve gözleri de, Atatürk’e çok benzer.”

İlyas Kocacenk :

“ Büyükbabam Hasan, Manastır’da Kocacık Köyü’nde doğmuş. Askerliği sırasında Resne’de kalmış ve askerliği bitince bir daha köyüne dönmemiş, burada evlenmiş. Babam Hacı, Resne’de doğmuş ve o da Resne’de evlenmiş. Ben de, 1927 yılında, Resne’de doğmuşum.

Rahmetli Hasan dedem, bizleri etrafına toplar ve atalarının Konya bölgesinden gelerek Kocacık’a yerleşen Yörükler olduğunu anlatırdı.

Biz, tamamen Türk örf ve adetlerine göre büyüdük. Çok iyi hatırlıyorum: ramazan ve kurban bayramları çok büyük heyecanla kutlanırdı. Kadınlar arasında kına geceleri tertiplenirdi. Çocukların sünnet törenleri, ramazan geceleri çalan davulcular, hatırladıklarım arasında güzel bir yer işgal eder.

Bizim zamanımızda minarelerde ezan okunması yasaktı ama, cami içindeki ibadete karışmıyorlardı. Camilerin onarılması da yasaktı. Meselâ, bir caminin minaresi yıkıldığında, yenisini yapamıyorduk.

Amcam Abdi’nin yani Şaban Kocacenk’in dedesi’nin Türkiye’ye gitmesinden sonra, 1956 yılında biz de Türkiye’ye gitmeye karar verdik. Gereken tüm işleri tamamladıktan sonra Resne’den trenle Selânik’e, oradan da yine trenle Sirkeci’ye geldik. Amcam Abdi, Yalova’ya yerleşmişti. Biz de, Yalova’ya gelerek yerleştik.

Soyadımızı, atalarımızın köyü Kocacık’tan esinlenerek Kocacenk koyduk.

Bugün, akrabalarımızdan Kocacık ve Resne’de yaşayanlar var.”

Halen, Balkanlar’da kalanlar Anadolu’dan taşıdıkları Türk örf ve adetlerini aynen korurken, Balkanlar’dan Anadolu’ya göçenler de, Balkanlar’daki anıları tüm canlılığıyla muhafaza etmektedirler.

Atatürk’ün anne ve baba soyu, Konya/Karaman yöresinden Balkanlar’a göç eden Türk milli kültür değerleriyle yoğrulmuş Türk Yörük ailelerdendir.

Ailenin çeşitli dalları günümüze ulaşmıştır.

Atatürk’ün hem kendisinde, hem de ailesinde muazzam bir Türklük bilinci vardır.

Atatürk, Türk olmaktan, Türk Milleti’nin bir bireyi olmaktan daima gurur duymuştur.ALINTI

KOCACIK KÖYÜ ve TARİHİ ÖNEMİ I

İşte Atatürk’ün dedelerinin Anadolu’dan gelerek yerleştikleri Osmanlı Devleti Döneminde Manastır (Bitola, Bitolji) Vilayeti’ne bağlı dört sancaktan biri olan “Debre-i Bala” (Debre, Debır, Debar, Debresko, Debarsko, Debarskoj)’nın merkezi, bugün Batı Makedonya’daki Debre şehridir. Ali Rıza Efendi’nin babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu “Kocacık” nahiyesi de şimdi Jupa Bölgesi’nde yine aynı isimle anılan bir köydür.

1912 yılına kadar varlığını “nahiye merkezi” olarak sürdüren Kocacık, günümüzde Yukarı Jupa Belediyesi’ne bağlıdır. Makedonya’nın batı kesiminde yer alan Kocacık’ın kuzeyinde Debre, Güneyinde Struga ile Ohri, doğusunda Kırçova, batısında ise Arnavutluk yer almaktadır. Kocacık matematik konum olarak 41-42 derece kuzey enlemi (paraleli) ile 20-21 derece doğu boylamı (meridyeni) arasında bulunmaktadır. Debre’nin güneydoğusunda yer alan Kocacık, denizden 1080 m. Yüksekliktedir. Stogova Dağı’nın “Kocacık Yaylası” adı verilen bölümünün batı eteklerinde kurulmuştur.
Kocacık, bağlı olduğu Debre’ye 18 km., buna karşılık batı kesiminden Arnavutluk sınırına uzaklığı yaklaşık 8 km. kadardır. Struga’ya 45, Ohri (Ohrid)’ye 60. Kırçova 50, Manastır (Bitola)’a ise yaklaşık 150 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Debre üzerinden Arnavutluk’a uzaklığı ise 24 km. kadardır.

Yedi mahalle ve on dört köyden oluşan Kocacık, kendisine bağlı köylerin dışında, merkez yerleşim bölgesi olarak; Bireştani, Koçişta ve Novak Köyleri arasında, kuzey ve kuzeybatı doğrultusunda uzanır. Kocacık merkezinin sınırları kuzeyde Koçişta Köyü, güneyde Ela (Eğla, Evla) Köyü, güneydoğuda Novak Köyü, batıda ise Osolnisa Köyü topraklan ile çevrilidir. Kuzeybatısında ise Bireştani Köyü yer almaktadır.

Ali Rıza Efendi’nin doğup büyüdüğü evin kalıntıları.
Ev şu an hayata geçirilen bir projeyle yeniden yapılıp müze haline getirilecek.

Bu sınırlar içinde Kocacık’a ait Bireştani Köyü ile Kocacık arasındaki kaleye “Kocacık Kalesi”, tarlalara “Kolibalar”, Yukarı Mahalle’nin üstündeki kıraç alanlara “Güronluk”, Hamzaoğlu Mahallesi ile Bılato (Plato) Mahallesi arasındaki küçük koruya “Tatar Korisi”, Bılato Mahallesi altındaki çukur alana “Gollük”, Gollüğü çevreleyen yüksekçe düzlüğe “Laçeler”, kuzeybatı sınırında yer alan mezarlığa “Büyük Şehitlik” (Erenler Mezarlığı), Burada yer alan açık alan ile kalenin üzerindeki düzlüğe “Namazlık” (Namazgah), köyün yer aldığı yaylaya “Kocacık Yayalası” (Bara Yaylası, Jupa Yaylası) ve yaylanın doruk noktasına “Büyük Doruk”, Bu yayladaki akarsuya “Suğk Dere”, bu suyun üst kısmına da “Üç Yutun” adı verilmektedir.

Kendi sınırları içinde bir şerit halinde uzanan Kocacık toprakları tarlalar, çayırlar, kırlar, otlaklar, kıraç alanlar, taşlıklar ve küçük ormanlardan oluşmaktadır. Kocacık merkez yerleşim bölgesinin çevresinde kendisine bağlı alanda; “Koçişta, Novak, Elessa Yaylaları” ile Novak Köyü’nün üstünde bir geçiş yeri olan “Demir Kapı” ve “Şahbaz Çayırı”, Koçişta Köyü’nün bulunduğu yamaçta bir yer adı olan “Mialets ve Dip Kirez”, Osolnisa Köyü’nün altında bulunan “Karataş ve Aktaş” adlı kayalar, Kocacık’ın karşısında yer alan “Krostes” adlı bayır, Kocacık ile Ela (Evla) Köyü arasında “Uşisa” geçidi yer almaktadır.

Kocacık yerleşim bölgesine ait olmayan ama Kocacık’ı çevreleyen sınır konumundaki Makedonlara ait yerler ise; “Luçişta Yaylası, Broştisa Yaylası, Büyük Meydanisa, Lokva Yaylası, Kaneş Yaylası, Istırna Milaçe Yaylası, Kara Orman, Gariyer ve Gıradişti Köyleri” adlarıyla anılmaktadır.
Bunlardan başka doğal kayalıklardan bazıları; Kocacık merkezinde “Kocacık Kalası”, Koçişta Köyü’nde “Kabataş”, Bireştani Köyü’nde “İpektaş” (İpekkaya), Pranlik Köyü’nde “Karakaya”, Novak Köyü’nde “Urlok Taşı” adlarını taşımaktadır.

Akarsuları bakımından zengin olan Kocacık’ta kuzeyde Koçişta ile Kocacık arasında “Golostina Deresi” geçmekte, bu dere kuzey batıda “Bireştani Deresi” adını almaktadır. Hıristiyan halk ise eski bir Yunanlı göçebe kabilesi olan “Lağ Kabilesi”nin adını vermekte, dereye “Lağ Deresi” demektedir. Güneyde Kocacık ile Ela (Evla) Köyü arasında “Ossoy Deresi” akmakta, buna “Raven Deresi” de denmekte ve bu dereye güneydoğuda Novak ile Kocacık arasından akan “Demirkapı Deresi” karışmaktadır. Elessa Köyü’nün üstünden akan ve köyün tarlalarını sulayan akarsuya da “Kara Dere” denilmektedir.

“Kocacık” Adı, Mahalle Ve Köyleri

N. Kartal, konuyla ilgili önemli eserinde, hem söylencelere göre hem de bilimsel araştırmalara göre geniş bir değerlendirme yaptıktan sonra “Kocacık” adının “Kocacenk”ten geldiğini iddia etmektedir: “Bu bilgilerden anlaşılacağı gibi; ‘Kocacık’ adı, aslında Türkler ile İskender Bey arasında yapılan savaştan, bu savaşa verilen ‘Büyük Savaş’ anlamında ‘Kocacenk’ adından gelmektedir.” Kanaatimizce bu değerlendirme doğru değildir.

Kocacık’ın adı, Rumeli’nin çok değişik yerlerine ve bu arada bu bölgeye de yerleşen “Kocacık Türkmenleri”nden gelmektedir. Anadolu ve Rumeli’de sıkça gördüğümüz üzere Kocacık Türkleri yerleştikleri bu bölgeye boy adlarını vermişlerdir. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde ortaya konulduğu gibi, önceleri başlarında hakkında tarihi bilgimiz bulunmayan Hamza Bey’den dolayı “Koca Hamza Yörükleri” olarak anılan bu Yörükler, sonradan bulundukları yerlerde çoğunlukla “Kocacıklar” olarak anılmaya devam etmişlerdir. Tarihi, resmi kayıtları da kendi isimleri ile tutulmuştur. Nitekim, Kocacık içindeki bir mahalle adının “Hamzaoğlu Mahallesi” olması da bu görüşümüzü desteklemektedir. Hamza Bey’in hatırası burada yaşatılmıştır.

Kocacık, yedi mahalleden oluşan büyük bir yerleşim merkezidir. Bunlar, Yukarı Mahalle, Aşağı Mahalle, Taşlı Mahalle, Hamzaoğlu Mahallesi, Bilato Mahallesi, Yatürez Mahallesi, Kırasta Mahallesi’dir.
Kocacık, kuruluşundan XVI. yüzyılın ikinci yarısının başlangıcına (1568 yılının Mart ayı) kadar varlığını kasaba olarak sürdürmüş, 1863’ten sonra ise köy statüsüne tabi tutulmuş ve 1912 yılına kadar nahiye (bucak) merkezi olarak varlığını devam ettirmiştir. Mesela 1907’de Manastır Vilayeti’ne bağlı beş sancak bulunmaktadır. Bunlar; Manastır, Serfıce (2. sınıf) Debre (2. Sınıf) İlbasan (3. Sınıf) Görice (3. Sınıf) sancaklarıdır. Kocacık, Debre Sancağının kazalarından ve aynı zamanda kaza merkezi de olan Debre-i Bala kazasına bağlı 20 köylü bir nahiyedir.
O dönemde yönetim bakımından Kocacık Nahiyesine bağlı köylerin sayısı toplam 14’tür. Bu köylerden 7 tanesinin halkını Türkler oluşturmakta, anadil olarak Türkçe konuşulmaktadır.

Köylerden 1 tanesi anadili Makedonca’yı bırakarak Türkçe konuşmaya yönelmiştir. Geriye kalan köylerden 3 tanesinin halkı Makedonca konuşan Müslümanlardan, 1 tanesinin halkı Makedonca konuşan Müslüman ve Hıristiyanlardan, 1 tanesi de Makedonca ve Arnavutça konuşan Müslüman halktan, diğer 1 tanesi ise Makedonca konuşan Hıristiyan halktan oluşmaktadır. Bunların dışında Kocacık nahiyesine bağlı olmadıkları halde ekonomik yönden Kocacık ile ilişkisini sürdüren 3 köy daha vardır. Bu köylerden 2’sinin halkını Makedonca konuşan Müslümanlar (Torbeşler), 1’inin halkını da Makedonca konuşan Hıristiyanlar oluşturmaktadır.

Halkı Türk olan ve Türkçe konuşan Kocacık köyleri ve yaşayan nüfus durumları şu şekildedir: Ela Köyü: XX. yüzyılın sonunda 130; 1954’te 76 Türk’ün yaşadığı bu köyde 1957″deki göçlerden sonra kimse kalmamıştır. Köy camisi ve minaresi ile üç adet konut halen ayaktadır. Elessa Köyü: Kocacık’ın en büyük köyü olan Elessa’da XX. yüzyılın sonunda 550; 1954’te 633 Türk nüfus yamaktaydı. Göçlere rağmen halen 40’ı aşkın konutta Türkler yaşamaktadır. Novak Köyü: Kocacık’ın büyük köylerinden biri olan Novak’ta, XX.

yüzyılın sonunda 600’den fazla; 1954 yılında ise 778 Türk yaşıyorken, göçlerden sonra nüfus azalmıştır. Bugün 60 konutluk bir aile grubu yaşamaktadır. Dılgaş Köyü: XX. yüzyılın sonunda 100 kadar; 1954’te ise 221 Türk’ün yaşadığı Dılgaş’tan bütün aileler göç ettiği için, bugün köy tamamen boşalmış bulunmaktadır.”Bireştani Köyü: XX. yüzyılın sonunda 300’den fazla; 1954’te ise 15 sülaleden 48 aile içinde 259 Türk’ün yaşadığı köyde, bugün sadece 15’i aşkın konutluk bir Türk nüfusu yaşamaktadır.
Osolnisa Köyü: XX. yüzyılda 200; 1954 yılında toplam 73 Türk’ün yaşadığı köyde; 1955’teki son göçten sonra nüfus hemen hemen tamamen yok olmuştur. Günümüzde sadece bir aile yaşamaktadır.
Pralenik Köyü: XX. yüzyılın başlarında 250, 1954’te ise toplam 134 Türk’ün yaşadığı köy; 1957’deki son göçten sonra tamamen boşalmıştır. Günümüzde yaşayan yoktur. Koçişta Köyü: XX. yüzyılın sonlarında 180 Hıristiyan ile 175 Türk’ün yaşadığı köyde, günümüzde kimse kalmamıştır. Sadece bir konut ayaktadır.

Türkler Tarafından Fethi Ve Türk Kimliğinin Şekillenmesi

Kocacık yerleşim bölgesinin Türk tarihi ile ilişkisi Türklerin Rumeli’ye geçişi ile başlar. Kocacık’ın tarihi, bir bakıma Manastır’dan Üskiip’e uzanan Manastır, Ohri, Gostivar, Pirlepe, Kırçova, Debre, Üsküp Türklerinin tarihidir. Çünkü bu kentlerin Türk halkı aynı kökenlidir.
Yazılı kaynaklar Kocacık’taki Türk egemenliğinin 1448— 1912 yılları arasında sürdüğünü yazar. Bu duruma göre Kocacık’taki Türk egemenliği 464 yıl sürmüş demektir. Nitekim Kocacık’ın “Büyük Şehitlik”inde Numan Kartal tarafından yapılan incelemelerde mezar taşlarının en eskilerinin Rumi 900-905 tarihlerini taşıması da bunu göstermektedir. Bu tarihten daha önce ölenlerin başlarına tarihsiz taşların konduğu düşünülürse bu yargının doğruluğu anlaşılır.

Kaynaklara göre Türklerden önce yörenin halkını yerli Makedonyalılar ile “Malisorlar” teşkil ediyordu. III. yüzyıla dek Malisorlarla birlikte yaşayan Makedonyalılar, aynı yüzyılda güney ülkelerine akınlar yapan İslavların (Slavlar) saldırılarına uğradılar. Bu saldırılara dayanamayan Makedonyalıların bir bölümü Arnavutluk dağlarına çekildiler ve oralarda kendilerine yakın buldukları toplumlar içinde eridiler. VII. yüzyılda Sırplar, Arnavutluk’un kuzey kısmını zaptettiler. Zaptettikleri bu kısmı da 1360 yılına dek Sırp İmparatorluğu’nun güney tarafında yaşayan vilayetler haline getirdiler. Bu dönemde Arnavutluk’ta Arnavutlar arasında da derlenip toparlanma yoluna gidildi. Önce Arnavutlar, 1257-1258 yıllarında Bizans’a karşı ayaklandılar. Ardından 1272 tarihinde “Cari d’Anjo’yu” Arnavutluk kralı ilan ettiler. Bundan sonra Arnavutluk ile Osmanlı Türkleri arasında çatışmalar biçiminde ilişkiler görüldü. Bu dönemin ardından 1405 yılında doğan Kruja Prensi Gjen Kastriota’nın oğlu Gjergj Kastriot (İskender Bey), kendini yetiştirip güçlü bir yönetici olduktan sonra 1440 yılında Debre Sancakbeyi seçildi.
İskender Bey’in Debre Sancakbeyi seçilmesiyle birlikte Kocacık’ta Türk tarihi başlamış oldu. Çünkü, Türklerle İskender Bey’in Kocacık yöresindeki savaşları, İskender Bey’in Sancakbeyi seçilmesinden sonra oldu.

İskender Bey’in Türklerin saldırılarına pek elverişli olmayan kuzey ve merkezi Arnavutluk’a bağlı Aşağı Debre ile Yukarı Debre’de malikaneleri (çiftlikleri ve geniş toprakları) ile şatoları vardı. Bu topraklardan biri de Kocacık idi. Kocacık, doğal yapısı ile o günün koşullarında ordulara yeterli hareket olanağı vermediğinden dolayı özellikle İskender Bey tarafından bir yerleşim birimi olarak seçilmişti. Kuzeyden güneye giden yolların geçit yerinde bulunması, doğal yapıdan dolayı kolay korunma olanağının olması da Kocacık ve Kocacık Kala’sının (Kalesinin) önemini arttırmış, İskender Bey’in buraya yerleşmesinin nedeni olmuştu.
Osmanlı Türkleri bu yerin önemini kavramakta gecikmedi. Çünkü, Üsküp yönünden gelip Debre üzerinde güneye ve Arnavutluk’un içerlerine doğru akınlarda bulunacak olan Osmanlı kuvvetlerinin İskender Bey’i devreden çıkarıp buradan geçmesi bir zorunluluktu. Bu nedenle Kocacık’ın alınması gerekiyordu. Hatta Balkanların içlerine doğru yapılacak akınlarla İskender Bey, bir engel teşkil ediyordu, bu nedenle de Kocacık’ın alınması bir zorunluluk oluyordu.
Bu gerçeği gören Sultan II. Murad, hiç tereddüt etmedi, Kocacık’a akın emrini verdi. Kocacık’a ilk akının oluşunu Aşıkpaşaoğlu söyle anlatır: “Hünkar bir gün: Kocacık Hisarına sefer edelim dedi. İsa Beğ’i öncü gönderdi.” Bu akınlar sırasında ilk çarpışmalar Kocacık ile Ela Köyü arasında bulunan “Uşisa” sırtlarında oldu. Bu savaşta, Aşıkpaşaoğlu’nun deyişiyle akıncıların çoğu “gaza niyeti diye şehit oldular. Ancak, hayli yerler dahi fetholdu.” Bu fethin tarihi Hicri 846 (Miladi: 12 Mayıs 1442-30 Nisan 1443) yılıdır.

Ancak İskender Bey rahat durmadı. Türklerle İskender Bey arasında tam beş kez savaş yapıldı. Bu savaşlar 1443-1448 yılları arasında oldu. Savaşlar sırasıyla bugünkü Kocacık ile Ela Köyü arasında bulunan Uşisa sırtlarında, Kocacık Kala’sı altındaki “Karakol” mevkiinde, Osolnisa Köyü yanında, Beşevler (Bireştani) Köyü altında ve Kocacık’ın “Erenler” denilen ve “Büyük Şehitlik” adı da verilen yerinde oldu. Bu savaş yerlerinde şehitliklere bakıldığında Uşisa sırtlarındaki şehitlikte 150’yi, Karakol mevkiindeki şehitlikte 300’ü, Osolnisa altındaki şehitlikte 500’ü aşkın şehidin yattığı kolayca farkedilebilir. Hatta bir çarpışma yeri olan Uşisa sırtlarındaki şehitlerin düştükleri yönde gömüldükleri, baş taraflarının çeşitli yönlerde oluşundan anlaşılır.
Öncü güçlerin çatışmasından, diğer bir deyişle pek büyük olmayan birliklerin savaşmasından meydana geldiği anlaşılan bu savaşların tümünü İskender Bey’in kazanması ününe ün katmasına neden olmuştur.
İskender Bey, kazandığı bu zaferleri “Hıristiyanlığın Müslümanlığa karşı galibiyeti” şeklinde nitelendirmiş ve savaşların yapıldığı Kocacık yerine kutsal yer gözüyle bakmıştır. İskender Bey, bu zaferleriyle Osmanlıya karşı Hıristiyanlığın olduğu kadar Avrupa’nın ve Avrupalıların da koruyucusu durumuna gelmiştir. Bir yazarımızın dediği gibi; “İskender Bey’i evrensel ve ünlü bir şahsiyet haline getiren nedenlerin başında, II. Murat ve II. Mehmet gibi iki büyük ve güçlü Osmanlı padişahına mukavemet etmesi ve o zamanların dini ve jeopolitik durumuna göre, Hıristiyan Avrupa’yı koruyan kalkan gibi nitelenıuesidir. Onun hakkında yazılan sayısız eserler, kendisini Hıristiyanlığın ve Avrupa medeniyetinin kurtarıcısı olarak göstermiştir.”

İskender Bey’in bu yörede Türklerle yaptığı son büyük savaş, “Erenler” ya da “Büyük Şehitlik” denilen Kocacık Kale’si anındaki büyük düzlükte Hicri 851, Miladi 19 Mart 1447 ile 6 Mart 1448 tarihleri arasında yapılmış ve savaş Türklerin kesin zaferi ile sonuçlanmıştır.
Önceki akınların her defasında İskender Bey’in başarı kazanması Sultan II. Murad’ı kızdırmış, onda yenilgilerin intikamını almak istediğini doğurmuştur. Bu nedenle kumandanlarından İsa Bey’i İskender Bey’in üzerine göndermiş, ardından kendisi Kocacık’a gelerek bizzat ordunun başına geçmiştir. Bu savaşın büyük ve kanlı olduğunu, Kocacık’taki “Büyük Şehitlik’te” yatan üç bini aşkın şehit mezarı da göstermektedir. Zaten, Türk ordularına İsa Bey’in kumanda etmesi, ardından II. Murad’ın Kocacık’a gelip, ordunun başına geçmesi ve zaferin ardından kışı Kocacık Kala’sında geçirmesi de savaşın büyük ordu birlikleri arasında yapıldığını ve çok çetin geçtiğini kanıtlamaktadır.

Hatta tarihçiler:

“bu sırada Sultan Murad, Arnavutluk’a gidip, Arnavutluk sınırına yakın yerde bulunan bugünkü Kocacık’ı fethetti” diyerek bir bakıma Sultan II. Murad’ı “Kocacık Fatihi” olarak da göstermişlerdir.

Bu fetih sırasında Kocacıklılar, yaşlıların deyişine göre Anadolu’nun Konya-Karaman bölgesi ile Aydın ve Söke yöresinden gelen atlılar olarak “Konyarlar” (Hudut Gazileri, Akıncılar) adıyla İsa Bey komutasında savaşlara katıldılar. Çok çetin geçen savaş sırasında üç binden fazlası şehadet şerbetini içti, bu nedenle bu savaşa “Kocaceng” denildi. Bugün bile ayakta duran ve üç binden fazla şehidin yattığı yer olan “Erenler” (Büyük Şehitlik), çetin geçen “Kocaceng’in” (Büyük Savaş’ın) anısını yüzyılların ötesinden günümüze dek yaşatan ve Tanrı’ya ulaşanları ölümsüzleştiren canlı anıt olarak yaşamaktadır. Sultan II. Murad, savaş sonrası yiğitlik gösteren bu Akıncı Türklerinin sağ kalanlarına savaş yöresini tımar olarak vermiş, onlar da buraya yerleşerek Kocacık’ta Türk yerleşim bölgesini meydana getirmişlerdir.

Kocacıklılar, birçok Türkler gibi, yeni yerleştikleri yere kolayca uyma, iyi ve güzeli alma ve de devamlılık (continuateur) yeteneği sonucu yeni yerleşim yerlerine yerleşmekte güçlük çekmediler. Çünkü; tümü hayvancılık, ustalık, tarım gibi işlerle uğraşıyordu. Kocacık’ın güzel yaylaları, az da olsa tarıma elverişli toprakları ile iklimi uğraşları yönünden kendilerine elverişli geliyordu. Bu durum Osmanlı Devleti’nin politikasına da uygun düşüyordu. Osmanlı Devleti’ne göre Kocacık’a yerleşen Türkler, hem devletin ileri bir karakolu görevini görecek hem de çevredeki Hıristiyanları Müslümanlaştırmakta etkin bir rol oynayacaktı. Nitekim, öyle de oldu. Devrin hükümdarı Sultan II. Murad, akınlarla bulunduğu Arnavutluk’a karşı Kocacık Hisarı’nı ileri bir karakol ve konaklama yeri olarak kullandı. Öte yandan çevrede bulunan Hıristiyan köylerden “Büyük Papranik”, “Ufak Papranik”, “Jitnenik” (Jitnelik), “Balanisa” köyleri ile “Broştisa Köyü”nün bir bölümü XVI. yüzyılın ilk yarısında kendi dinleri olan Hıristiyanlığı terkettiler, buna karşın Müslümanlığı kabul ettiler. Hatta, “Koçişta Köyü”nde kimi Makedonlar dinleriyle birlikte dillerini de terkettiler. Müslümanlığın yanı sıra anadil olarak Türkçe’yi benimsediler. Zaman içinde kendilerini Türk saydıklarından Balkan Savaşı’nın ardından Türkiye’ye geç ettiler. Müslümanlığı kabul eden Makedonlar, Türklerin tüm gelenek ve göreneklerini de aldılar. Günümüzde kendilerine “Bizler Makedonca konuşan Torbeşleriz” demektedirler. Kendilerine “Türk” değil de “Torbeş” demelerinin nedeni ise; diğer Arnavut ve Türk gibi yöre halkının bu deyimi kullanması ve Türklerin Müslümanlığı kabul eden Makedonları Türk saymamasıdır. Bunların bir kısmı Kocacıktılar, 1912’den sonra Türkiye’ye göçtüler. Türkiye’de kendilerine ‘Kocacık Türklerindeniz” dediler ve Makedonca’yı bırakıp iirkçe’yi anadil olarak seçtiler. Ancak çoğunluğu anayurt aydıkları Yugoslavya’nın Makedonya bölümünde kaldılar.

Kocacıklıların birbirlerine saygının sınırsızlığı içinde, kavga ve dövüşten uzak yaşamalarını mutluluk içinde 1912 yılına dek sürdürdüler. İlk kurulduğunda küçük bir yerleşim birimi olan Kocacık, belgelere göre 1568’in Mart ayında kasaba haline getirildi. 1863 yılına dek kasaba olarak yaşayan Kocacık, bu tarihten sonra köy statüsüne tabi tutuldu ve Debre İlçesi’ne bağlı bir nahiye merkezi olarak varlığını XX. yüzyılın ilk yarısına kadar sürdürdü.

D. II. Meşrutiyet Ve Anadolu’ya Göç

Kocacık; okulları, yönetim binaları ve Pazar yeri ile gerçekten tam bir kasaba görünümdeydi. Türklerin gelişinden 1912 yılına dek yaklaşık 500 yıllık zaman süreci içinde Kocacık’ta her Cuma günü pazar kuruluyordu. Bu durum Kocacık’a ayrı bir değer kazandırıyor, diğer yöre halkıyla aralarında ekonomik ve sosyal bağların kurulmasını sağlıyordu. Kuşkusuz bu durum Kocacıklıların mutlu yaşamalarına katkıda bulunuyordu. Osmanlı ülkesinde olan isyanlar, Avrupa’daki kargaşalıklar; ulaşım zorlukları; onları kendi aralarındaki derin bağlılık nedeniyle olumsuz yönde pek etkilemedi. Ancak 1789 Fransız İhtilali’nin getirdiği “hürriyet, vatan, millet” düşüncesi Balkanları bir yangın gibi sardıktan sonra rahatları bozuldu. Silahı eline kapan dağa çıktı. Bunlara Osmanlıların bozulan ordusundaki Yeniçeri artıkları da katıldı. Kocacıklılar bu artıklara “Dayılar” diyordu. Hıristiyan çetelerle birlikte bu artıkların yaptıkları gün geçtikçe çekilmez bir hal alıyordu. Tüm Kocacıklılar, silah elde geceleri nöbet tutarak kendilerini korumaya çalışıyordu. Bu dönemde çeteler, geceleri mahalle aralarında “çorbacı, garda… ” diye bağırarak geziyorlar, ne olduğunu öğrenmek amacıyla kapıya çıkanları yakalayıp kurşuna diziyorlar ya da boğazına dek diri diri toprağa gömüp taşlamak yoluyla öldürüyorlardı. Çoğu kez güpegündüz evleri basıyor yiyecek istiyor, yedikten sonra da süngüsünü çıkarıp sofray çakıyor ve “getirin bakalım diş kirası şu kadar sarı lirayı” gibi insa ölçülerini aşan isteklerde bulunuyorlardı. İstenen paray getirmeyenlerin küçük çocuklarını havaya atıp karnına süngüy’ geçirmekten çekinmiyordu. Hatta. 1913 yılının bir bayram gününde Elessa Camisi’nde bayram namazını kılan kırk Türk’ü günahsız oldukları halde acımasızca kurşuna dizdiklerini yaşlı Kocacıklılar gözyaşları içinde anlatmaktadırlar.
Hıristiyan çeteler ile “Dayılar” denilen ordu bozuntuları çeteler; sözde milliyetçilik adına, Osmanlı’dan öc alırcasına Kocacık Türklerine acımasızca eziyetler yapmaktan çekinmiyordu. Ancak, çetelerin dışında kalan yörenin Hıristiyan halkı bu yağma, talan ve gaddarlığa katılmıyor, ama kaba güce karşı koyma cesaretini de kendilerinde bulamıyordu.
Bu kargaşalıklar içinde “Arnavut Birliği” yolunda çalışmalar da yapılıyordu. 1 Nisan 1878’de oluşan “Arnavut İttihadı” ile 10 Haziran 1878 Prizren İttihad Kongresi, 1881’deki Debre gizli toplantısı ile 1883 “teki Kuzey Arnavutluk’taki Arnavutlar arası birleşmeler gibi çalışmalar iyi komşulukların ve dinsel birliğin sonucu Kocacıklıları olumsuz yönde etkilemedi.

Bu koşullar içinde 1908 İkinci Meşrutiyet öncesine gelindi. Ülkedeki karışıklığı gidermek için “Hürriyet ve Terakki” gibi partiler kuruluyor; Enver, Talat, Cemal Paşalar birer kurtarıcı olarak ortaya çıkıyordu. Bunlara bağlı olarak bir de “Makedonya Komitesi” kuruluyordu. Bu komitenin kuruluşunda Kocacıklılar da etkin rol oynadı. Çünkü Kocacaklıların da bir bölümü kurtuluşu Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde görüyordu.

Kurulan Makedonya Komitesi Resneli Binbaşı Niyazi Bey, Ohrili Eyüp Sabri Bey ile Kocacıklı Hafız Rakip (Rakip Hoca) ve diğer önde gelen Makedonyalı kişilerden oluşuyordu. Bunların amacı hürriyet fikrini Makedonya ve Balkanlar’a yaymak, karşı güçleri etkisiz hale getirmek ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesine yardım etmekti. 1907 yılının çetin geçen günlerinde Resneli Niyazi Bey ve arkadaşlarının çekindikleri iki eşkiyadan biri Debre yöresinin ünlü çetesi “Bilal Çelo”, diğer “Preseçonlı Çolak Emin” idi. Bilal Çelo, pusuya düşürülerek yaptıklarını hayatı ile ödedikten sonra, Çolak Emin, güçsüz kaldığını anladı ve kurtuluşu Anadolu’ya kaçmakta buldu. Makedonya komitesi böylece rahatladı ve 1908 yılında Abdülhamid’i tahttan indirmekte üzerine düşen görevi yerine getirmiş oldu. Abdülhamit, yaşlı Kocacıklıların anlattığına göre, bir kısım Türklerin; “Yaşasın hürriyet”, Hıristiyanların; “Babamız gitti, şaşırdı millet.” Haykırışları içinde tahttan indirildi. Muhafızlığına yine bir Kocacıklı getirildi. Bu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında üç dönem Kütahya milletvekilliği yapan Topçu Albayı Rasim Bey’di.

Abdülhamid’in tahttan indirilişinin ardından geçen kısa bir süre, Makedonya’da ortamın durulmayacağını gösterdi. Avrupa’da olanlar. Balkanları saran milliyetçilik fikirleri dünyanın evrensel bir savaşa doğru sürüklendiğini gösteriyordu. Bu durum Kocacıklıları olumsuz yönde etkiledi. İkinci Meşrutiyet’in hemen ardından çıkan 1911 Balkan Savaşı, Kocacıklıların umudunu iyice kırdı, yarınlarına olan güvenlerini sarstı. Bulundukları yöre peşpeşe Sırp, İtalyan, Bulgar işgaline uğradı. Ellerindeki mal ve mülkler özellikle Bulgarlar tarafından alındı. Varlığın doruğundaki Kocacıklılar birden yokluğun çukuruna diişüverdiler. Yokluk ve açlık içinde savaşın getirdiği zorlukları göğüslemek zorunda kaldılar. Çıkan kolera salgınları içinde bir kısmı hayatlarını kaybetti. Sonunda kendilerine yeni bir yurt aramaya koyuldular. Böylece 1912 yılından itibaren eski anayurtlarına, Anadolu’ya göçmeye başladılar.
Kocacıklıların bir bölümü geçim sıkıntısı nedeniyle XIX. yüzyılın ikinci yarısında Manastır, Ohri, Gostivar, Pirlepe, Üskiip, Selanik, Selanik’in Gelemeri kasabasının Senceli Köyü ve Debre gibi yörelere göçmüştü. Savaşın getirdiği sıkıntılar nedeniyle büyük bir bölümü de 1912-1925 yılları arasında Anadolu’ya göçtüler. Gelenler, Anadolu halkı ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nın sıkıntılarına yeni bir gelecek özlemi içinde katlandılar ve savaşta büyük yararlılıklar gösterdiler.

Kurtuluş Savaşı’na katılanların başında Kocacıklı Tümgeneral Akif Erdemgil gelmektedir. Akif Paşa, Albay rütbesiyle katıldığı Kurtuluş Savaşı’nı desteklemişlerdir. Kurtuluş Savaşt’nın ardından herkes gibi Kocacıklılar da Türkiye’nin çeşitli yerlerine yerleşerek kendilerine yeni bir yaşam yolunu seçmişlerdir.
Kocacık’ta kalanlardan bir kısmı da 1925-1956 yılları arasında parça parça Türkiye’ye geldiler. Gelenler, yurdumuzun özellikle İzmit (Kocaeli), Adapazarı, Akyazı, Karabıçak Köyü, Adapazarı’nın Serdivan (Sardoğan) Köyü, İzmit’in Akmeşe Nahiyesi, İstanbul’un Fatih-Beşiktaş-Eyüp semtleri. Bursa, İnegöl, İnegöl’ün Cerrah Köyü, Ankara, İzmir, Menemen, Tekirdağ, Muratlı, Muratlı’nın Sırt (Yeşildere) Köyü, İsparta, Manisa ve Manisa’nın Koldere Köyü, Bergama gibi yerlere yerleştiler. Böylece 500 yıla yakın bir süre önce, Anadolu’dan istekle ve Osmanlı Devleti’nin öncü gücü olduklarının bilinciyle gittikleri Makedonya’da, Anadolu Türklüğünü onur ve gururla temsil ettikten sonra iç burukluğu içinde asıl kaynaklarına, Anadolu’ya döndüler. Balkanlar’a gidiş bir büyük göç idi, dönüş de büyük bir göç oldu. Şu kadar ki, Balkanlar’a gidiş güç olmanın doğal sonucuydu. Anadolu’ya dönüş bir yıkılışın kanıtıydı.

Numan Kartal’ın tespitlerine göre, XIX. yüzyılın sonunda yaklaşık 500 konut ve 3000’e yakın nüfustan oluşan Kocacık’ta, 1978 yılında sadece 14 konut kalmış bulunmaktaydı. Boş kalan konutlar zamanın yıpratıcı etkisine dayanamayarak yıkılmış, bir zamanlar kuşlar gibi şen olan yedi mahallelik Kocacık, yakın zamana dek ıssız anılar yığınına döniişüvermiştir. 1980 yılından başlayarak günümüze kadar geçen zaman içinde ise çevre köylerden Kocacık’a gelip yerleşenler olmuş, 2000 yılında yerleşenlerin sayısı 35 konuta ulaşmıştır.
Kocacık’ın özbeöz Türklerden oluşan köyleri de aynı durumdan kurtulamamıştır. Köylerde yaşayanlar zaman zaman kafileler halinde Türkiye’ye göçmüşler, bir zamanların yaşam dolu köylerinin sessiz anılar yığınına dönüşmesine neden olmuşlardır. Bu köylerden bazılarında bir konut kalmış, Ela gibi kimi köylerin tarihteki varlığı ise ancak zamana karşı direniş gösterebilen ve mavi gökyüzüne doğru göğü delercesine yükselen cami minareleriyle kanıtlanabilir duruma gelmiştir. Ama o minarelerin bile dökülen sıvaları, sökülen taşları her gün o köylerdeki Türk varlığından bir parça daha götürmekte ve doğanın geri çevrilemez yasası köylerdeki Türk varlığının izlerini silmek için sanki zamanla yarış etmektedir.
Köyler içinde göçler olmasına karşın varlığını sadece “Novak” ve “Elessa” köyleri koruyabilmiş, kabarık nüfusuyla günümüze dek yaşayabilmiştir. Köylerin en küçüğünün 1912 yılında 30, en büyüğünün 200’ü aşkın konuttan oluştuğu düşünülürse, Kocacık’ın mahalle ve köylerinden nasıl büyük bir nüfusun Anadolu’ya göçmüş olduğu kendiliğinden ortaya çıkar

KUZEY KAFKASYA TARİHİ I

ORTAÇAĞDA K. KAFKASYA

Kuzey Kafkas halklarının oluşum süreci ilk çağınsona erdiği, orta çağın başladığı tarih kabul edilen M.S. 375 yılınakadar aşağı yukarı kabaca tamamlanmıştır. Farklı kökenlerden gelipfarklı isimler taşıyan topluluklar, yaşamın dayattığı, ortaklaşaüretim, trampe ederek tüketim, barınma ve dayanışarak korunma…süreçleri esnasında oluşturdukları ortak kültür etrafında sosyalleşerekbir konsolidasyona uğramıştır.


Bu tarihe kadar doğudan batıyaari ırktan göçler gerçekleşmişken; bu tarihten sonra yaklaşık 12. asrakadar sürecek olan Turani ırkların göç dalgası başlamıştır. Bu dalgaAvrupa’daki gelişmelere doğrudan tesir etmiş, bu göçmenlerin bir kısmıda Kuzey Kafkasya’ya girmiş ve yerleşmiştir.

Bu yüzyılda Kafkas kavimleriolan Kemirguay, Kabardey, Şapsığ, Natukhay, Jane, Abzakh, Bjeduğ, Ubıhve Abazaların ataları olan ilk kabileler, Azak Denizi’nin üstkısımları, doğusu ve Karadeniz boyunca aşağı doğru İngur nehrine kadar; içeride de Kuban Nehri ve daha doğuda Terek boylarına kadar olanbölgelere yayılmışlardı.

4. yy’da Kemirguay PrensiLavristen’in, Bizans İmparatoru ile kurduğu samimiyetin bir sonucuolarak Hristiyanlığı ve Bizans kültürünü Kafkasya’ya getirmesi notedilmesi gereken bir tarihtir.

 

HUNLARLARLA TEMAS
M.Ö.375 tarihinde Kafkasyasınırlarına dayanan Hunlar, Don ve Volga Nehri’nin aşağılarına inerekSarmatlar’ı kendine tabi kıldı.

M.Ö. 1. yy’da güneyden HazarDenizi boyunca Kuzey Kafkasya’ya geçmiş olan Fars kökenli Alanunsurları da yenen Hunlar, esir aldıklarını kendi ordusuna katarakAvrupa içlerine kadar götürürken; bir kısmını da tekrar güneye doğrugöç etmek zorunda bıraktı. Alanların Kuzey Kafkasya’da kalabilenbakiyeleri günümüzdeki Asetinler’in atalarıdır.
Hunların Kafkasya’da bundan başka bir aktiviteleri olmadı.

AVARLARLA TEMAS
Yine batıya giden Moğol kökenliAvarlar, 565 senesinde Volga nehrini geçerek bölgede hakimiyeti olanBizans İmparatoru Jüstinyen’den toprak ve vergi istedi. Bölgede kalanHun bakiyelerini yenip esir ettiklerini de Avar ordusuna dahil ettiler.Avarlar, Volga’dan Macaristan’a kadar olan bölgede büyük birimparatorluk kurdu.
Avarlar, Kafkasya’da Azak Denizçevresindeki Kemirguaylara baskı yaparak Taman Yarımadası ve Anapaçevresine çekilmeye mecbur bıraktı. Daha sonra da Abın nehrine kadarsürdü. Burada Prens Yınal komutasındaki Kabartay güçleri ile birleşenKemirguay güçleri önce yenildilerse de, daha sonra Avar Hanı Bakan’ıburada ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu zaferle şöhreti artan PrensYınal bu sayede bütün batı Kafkasya’yı kapsayan bir merkezi yönetimtesis etti.

 

HAZARLARLA TEMAS
8. yy’da Güneyden DerbentGeçidi üzerinden Kuzey Kafkasya’ya gelen Hazarlar yönetim merkezleriniTerek Nehri ağzında kurdu. Buradan, kuzeydeki ve güneydeki güçlerle pekçok çatışmalara giren Hazarlar, ilk zamanlar K. Kafkasya halkları iledayanışma içinde bulundu. Peşi sıra Avarları ortadan kaldırıp, Azakdenizinin doğusundan aşağıya doğru ilerleyerek Kuzey Kafkasyahalklarına hükümranlıklarını kabul ettirmeye çalıştı.
957 tarihinde Kuban Nehri’ninkuzeyinde Adigeler’le Hazarlar arasında meydana gelen savaşta Adıgelerbaşarı kazanmışsa da, Prens Aliğyiko Kanşaka esir düştü. Bir müddetsonra Adigeler Rus Devleti ile yaptıkları ittifak sonrası Azof kalesinesaldırıp Hazarları yenilgiye uğratarak Aliğyiko’yı da kurtardı.
Hazar Devleti, Peçeneklerin veRusların saldırıları sonucu 11. asırda sona ererken, Kafkasya için busefer Rus tehlikesi baş göstermeye başladı.

CENGİZ ORDULARI  VE KAFKASYA MÜTTEFİK KUVVETLERİ 
Bütün doğuyu işgal eden MoğolHanı Cengiz Han’ın Cebe ve Sabutay komutasındaki bir kısım kuvvetleri1222’de Güney Kafkasya’ya girdi. Bölgeyi yakıp yıktıktan sonra KafkasDağları’nın  kuzeyine geçtiler.
Bu tarihte Kuzey Kafkasya’dahenüz bir birlik görülmüyordu. Cengiz Han tehlikesinin ortayaçıkmasından sonra Kabartay Pşıları Apşokua ve Kadrışava’nın gayretiyleAdige, Çeçen, Asetin, Dağıstanlı ve Kıpçaklardan oluşan bir orduoluşturuldu. Halk, Cengiz ordularının zulmünden korunmak için dağlaraçıktı. Bilahare iki ordu Mezdog bölgesinde karşılaştı. Müttefik KuzeyKafkasya kuvvetleri Cebe ve Sabutay kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.Bunun üzerine Moğollar bir kısım ganimetler vererek Kıpçaklarıittifaktan koparıp kendi saflarına geçirdi. Moğollar bu yeni destekleüzerine saldırdıkları Kuzey Kafkasya müttefik kuvvetlerini yenilgiyeuğrattı. Pşı Abşuoka, Pşı Kadrışava, Pşı Kelemet gibi komutanlaröldürüldü. Baksan civarına çekilen ordunun son bakiyeleri Pşı Glakhitenkomutasında kalmıştı. Cengiz orduları zafer sarhoşluğu yaşarken, Kubanbölgesinde bulunan Pşı Şevloh komutasındaki diğer ordu imdada yetişip,kalan müttefik askerlerini de yanına alarak düşmana ani bir baskınyaptı. Müttefik kuvvetleri gafil avlanan düşman ordusunu kırıp geçirdive Kafkasya’yı terke mecbur etti. Cebe ve Sabutay ise Güney Rusya’dakısa bir süre oyalandıktan sonra 1223’te Volga nehrini geçerek Asya’yageri döndü.
Cengiz Orduları 1226 da Batukomutasında Volga nehrini geçerek geri geldi ve Güney Rusya’ya girerekKarpatlara kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Volga nehri kenarındaSaray’ı merkez alarak ve bölgedeki Türk unsurları da içine katarakAltınordu Devleti’ni kurdu. Ardından bölgedeki Rus Hanlıklarınıkontrolüne aldı.
1277’de Altınordu HanıMengühan, beraberinde Rus kinyazları da olduğu halde Kafkasya’yataarruz etti ve kanlı çatışmalar sonrasında Terek çevresine hakim oldu.

TİMURLENK ORDULARI 

1388’de Asyadan gelip Hazar Denizi kuzeyinden Altınordu devleti üzerine yürüyen Timur, Altınordu Hanı Toktamış’ı mağlup etti.
Timur 1396’da bu sefer degüneyden gelerek bir kez daha Altınordu üzerine yürüdü. AltınorduDevleti Kafkasyalılarla ittifak yaparak, Timur ordularını Tetertopcivarında karşıladı. Bu çatışmalarda Kafkasyalılar telafisi zor yaralaralmıştır.
Bu çatışmaların ardından Kuzeyeyürüyen Timur İkinci defa Altınordu devletini ağır bir yenilgiyeuğrattı. Altınordu Astrahan’a çekilirken, Kırım ve Kazan Hanlıklarıistiklallerini ilan etti.
Bu fırsattan istifade eden Kafkasyalılar Altınordu’nun işgal ettiği Terek Havzasını geri aldı.
Timur da Kafkasya’da fazla durmayarak seferlerine devam etti.

 

RUSLAR TARİH SAHNESİNDE
Orta Asya’dan başlayan kavimlergöçü hep Hazar’ın ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya doğru olmuştur.Göçmenler bu güzergahta önlerine çıkan kavimleri yararak kuzeye vegüneye doğru yayarken, bir kısmını da içlerine alarak Avrupa’ya doğrusürüklüyordu. Bu geçişler esnasında Slav kavimleri de aynı şekilde üçyöne dağıldı.
864’de Kuzey Slavları Novgorotmerkez olmak üzere devletleştiler. Devlet Merkezi 905’te Kiyef’etaşındı. Bu tarihten sonra Güney’e yönelerek Bizansa ve Hazar Deniziüzerinden Bakü çevresine akınlar yaptı (943).
954-973 yılları arasında Tumatarakan(Taman) yarımadasına girip burada Adigelerle savaştılar.
Kiyef’in ayakaltı konumu,Rusları daha aşağılara inmeye sevk ediyordu. Güneydeki Ruslar Volganehri başını kendilerine merkez yaptı. Böylece Dinyeper bölgesindeKiyef Prensliği; Volga havzasında Suzdal Prensliği isminde iki yönetimmerkezi vücuda geldi. Bu iki Prensliğin çatışmalarının ardından 1169’daKiyef tasfiye olurken, hakimiyet Volga’ya kaydı.
1147 tarihinde Moskovakurulmuştu. Kısa sürede prensliğe dönüşen Moskova gücünü artırdı ve1341’de diğer Rus prenslikleri üzerinde de hakimiyet kurdu.
1452-1505 yılları arasındayaşayan III. İvan ayrı olan bu prenslikleri birleştirerek BüyükRusya’ya hitap eden ilk imparator oldu. III. İvan Rusları, bir taraftanTimur’un dağıttığı Altınordu tabiiyetinden çıkarırken, diğer taraftanKazan Hanlığını kontrolü altına aldı ve Kırımla ittifak anlaşmasıimzaladı.
IV. İvan (Grozni) zamanında (1533-1584) ise 1552’de Kazan, 1556’da Astrahan ortadan kaldırıldı. Böylece Kuzey Kafkasya, Kuzeyde Rus Çarlığıyla, K.Batıda ise Kırım Hanlığıyla yüz yüze kalmış oldu.
RUSLARLA İLK TEMAS
Kafkasya ile ilk fiili temasıkuran İvan Grozni, Prens Temirko’nun kızı Pranses Mari ile evlenerekakrabalık tesis etti. Bunun üzerine 1567’de taraflar arasında yardımesasına dayanan bir dostluk anlaşması imzalandı. Kafkasyalıları budostluğa mecbur eden etken, Kırımlıların Kafkasya’ya karşı olansaldırgan tutumuydu. Bu ilişkinin bir sonucu olarak Slav Kazaklarıgruplar halinde Kafkasya’ya yerleşmeye başladı. Terek bölgesindekiTarki’de, Rusya, İran ve Kafkasya arasında kullanılan bir ticaretbölgesi oluşturuldu. İzlediği siyasetle Kafkasya’yı Rus girdabına çekenİvan Grozni 1587’de ölünce, varisleri arasında taht kavgası başladı.Kavgayı kazanan Romanov hanedanı 1615 yılında devleti kontrol altınaaldı.

 

TARKİ MUHAREBESİ
Bir müddet sonra Ruslar, İvanGrozni’nin sağlığında karşılıklı anlaşma ile bir ticaret merkezi halinegetirilen Tarki’ye sahip çıkmak için Hazar Denizi kıyısına askergönderdi. Bu oldubittiden rahatsız olan Kafkasyalılar Rusları bölgedenuzaklaştırma kararı aldı. Dağıstan ve Kabartay kuvvetlerinin iştirakettiği 1595 tarihindeki baskında, Tarki’deki Rus kuvvetleri tamamenimha edildi.
Ardından Rus Çarı BorisGodunof’un, Gürcistan’ın talebi üzerine gönderdiği askeri birlikler deDağıstan’dan geçerken gerçekleştirilen ani bir saldırı ile dağlılarınkılıçları altında yok oldu.

ŞETKALE VE TEREK SAVAŞLARI
1604 te Ruslar iki koldan taarruza geçti: Doğuda Kizlar istikametine; batıda Şetkale (Stavropol) istikametine…
Doğudaki güçler Terek’ingüneyinde Dağıstan kuvvetlerince karşılanıp durduruldu. Kabartaykuvvetlerince de kuzeyden çevrilen Rusların tamamı imha edildi.
Rus ordusunun batıya inen  koluda Şetkale’nin doğusunda Kuban kuvvetlerince durdurulunca, Ruslarınistila  girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.
Bu tarihten sonra kendi içmeseleleriyle uğraşa giren Ruslarla Kafkasyalılar arasında uzun süresavaş olmamıştır. Sadece, Kafkasya bölgesine yerleşmeye çalışanKazaklarla alt düzeyde küçük çatışmalar olmuştur.

 

İSTİKRARIN MİMARI BİLGE: KAZANUKO JEBAĞI 
Bu dönemde Kabartay bölgesindefikirleriyle toplumu etkileyen Kazanuko Jabağı isminde bir bilge kişitezahür etti. Ruslarca Kafkasya’nın Solon’u olarak tanımlanan JabağıKafkasyalılar arasında yasa hükmünde olan şhabze’yi yeniledi. Bununlabirlikte bir de ideal bir devlet reisi yetiştirdi: Kaytoka Aslan Beg.
Aslan Beg daha 22 yaşında ikenbir devlet adamında olması gereken bütün üstün vasıflarla donanmıştı.Nihayet günü geldiğinde milleti toplayan Jabağı, Aslan Beg’i devletbaşkanlığına seçtirdi. Aslan Beg ilk olarak “İki deniz arasında bir devlet olur dedi”ve bu paralelde çalışmalarına başladı. Bu dönemde Kafkasya’yı kuvvetlive birlik içinde gören 1. Petro, 1707’de Arslan Beg ile saldırmazlıkanlaşması imzaladı.
Jabağı çok yaşamadı 1722’deöldü. Arslan Beg de Jabağı’nın ortaya koyduğu esaslar çerçevesindeçalışarak, özellikle Dağıstan hanlarının Ruslarla irtibat kurmamasıiçin ülkenin diğer bölümleriyle bağlarını artıracak çalışmalar yaptı.
Ancak beş yıl sonra Arslan Beg de vefat edince birlik sarsıldı.

BU DÖNEMDE DAĞISTAN’DA DURUM
Bu dönemlerde Doğuda veDağıstan’da Arapların kurduğu beylikler vardı. O zamanki valiler vereisler memlekette bir çeşit aristokrat sınıfı teşkil ediyordu.Bunların soyca Arap olanları da bulunuyordu, fakat yerli halk arasındaartık erimişlerdi. Gerek batıda ve gerek doğuda hakim olan anarşik,baskıcı rejim hiç olmazsa iyi organize edilebilmiş olsaydı…
Doğudaki baskı daha açıktı, hertarafta genel bir kanun halini almış olan ”örf ve adetle” işgörülüyordu. Dağıstan’daki küçük hanlıkların her biri doğudespotizminin bir örneği idi. Dağıstan’ın yayla ve ova kısmına TarkoŞamhalı hakim bulunuyordu. Dağlarda ise pek çok köy ve kasababağımsızlıklarını muhafaza ediyor, eskiden beri tabi olduklarıdemokratik bir idare altında yaşıyorlardı. Bütün otorite ihtiyarmeclislerine aitti, bunları birleştirecek bir lider ise henüzçıkmamıştı. Çünkü tehlike birleşmeye mecbur edecek kadar büyümemişti.

PETRO’NUN FAALİYETLERİ
Ruslar 1699 Karlofçaanlaşmasıyla Azak Denizi’ni ele geçirerek Kafkasya’nın kuzeyineyerleşti. Bununla yetinmeyip Azak Denizi’nin doğusundan aşağıyasarkarak Kuban’a doğru yürüdü. Can nehri kenarında savunma hattı kuranKırım-Kafkas kuvvetleri Rusları yendiyse de, Azak Kalesi’nden atamadı.Ruslar ancak 1711’de Prut yenilgisinin ardından Azak Kalesi’ndençıkartılabildi.
27 Temmuz 1722’de Ruskuvvetleri, bugünkü adı Mahaçkale olan Agrahan’ı işgal etti. ŞamhalAdil Giray teslim oldu. 27 Temmuz’da da Derbent işgal edildi.
Şirvan üzerine yürüdüklerindeOsmanlı kuvvetleri yardıma gelince Ruslar Bakü’de durmak zorunda kaldı.1724 yılında Osmanlı ve Ruslar arasında yapılan anlaşma ile Şirvanmemleketinin Bakü dahil yukarıdaki bütün toprakları Ruslara verildi.
Çar Petro 1725’de öldü.Dağıstanlılar Rusları kuzeyden sararak Rusya’yla irtibatını kesti.Nadir Şah da Osmanlı ile ittifak yapınca zor durumda kalan Ruslar işgalettikleri yerleri boşaltarak 1735 yılında geri çekilmek zorunda kaldı.

KIRIM VE İRAN SALDIRILARI
Şirvan Hanının isteği üzerine,Kırım Han’ı, Kafkasya’nın step bölgelerinde yerleşik  Kazak ve Rusaskerlerini temizlemek için kendi başına bir operasyona başladı. Bununüzerine Nadirşah da Şirvan üzerine saldırdı. Şah, Osmanlı- Şirvan veKırımlılardan oluşan müttefik kuvvetlerini mağlup ederek Şirvantopraklarını eline geçirdi. Şah, Dağıstan’a çekilen Şirvan Şahı SurhayHan’ın peşine düşerek takip etti. Dağıstanlıların korumasına girenŞirvanlılar ve Kırımlılar, Kuzey Batı istikametinde geri çekilmeyebaşladı. Fakat geri çekilme esnasında Kırımlılar sebepsiz yereÇeçenlerin üzerine saldırdı. Çeçenlerin de karşılık vermesi üzerinebüyüyen savaşta Kırımlılar tam bir hezimete uğradı.

ORTA KAFKASYA’YA RUS SALDIRILARI (1737)
Petro’nun yerine geçen Annaİvanova 1737’de komutanı Prens Hamburski’yi Kizlar’a gönderdi. OrtaKafkasya’dan yol almaya çalışan Hamburski, Çeçen ve Kabartaylar’ınkarşı taarruzuyla ciddi bir yenilgiye uğratıldı.

GÜNEYDEN İRAN SALDIRILARI (1742)
Osmanlı-Rus anlaşmasıyla ŞirvanHanlığı’na ait Bakü, Derbent ve Hazar kıyısının Ruslara bırakılmasınıNadir Şah kendisi için tehdit olarak gördü. 1742’de Nadir Şah Şirvanülkesinin kendisine bırakılmasını istedi. Kabul edilmeyince de süratlehareket ederek Derbent, Gazikumuk ve Çohu’yu ele geçirdi, Surhay Han’ıesir etti. Bunun üzerine Kuban bölgesi haricindeki Kafkas kuvvetleritoplanarak karşı taarruza geçti ve Nadir Şahı büyük bir yenilgiyeuğrattı.
Bu dönem sonunda Kafkasyalılardüşmana kendilerini göstermişti. Bu arada Batı Kafkasya’da büyük birkitle İslam dinine girmişti. Böylece Ruslarla bir de din farkıoluşmuştu. Ruslar Azak denizinin kuzeyinden Tarki’ye uzanan hattıkontrollerine alarak, Kafkasya’nın kuzeyini tamamen kontrolleri altındatutar olmuştu.
1794 Belgrad muahedesiyle Ruslar Kırım’ı tahliye ile Azak Kalesi’ni askerden arındırmış, Kafkasya’nın istiklalini de tanımıştı.

LGEYE KOZAK İSKANI
Haziran 1762’de tahta II.Katerina çıktı. İlk evvel Dinyeper kıyısındaki büyük miktardaki ZaparojKozakları Kafkasya bölgesine iskan edildi. Mezdog’a kadar olan bölge 6kale ile takviye edildi. Büyük Katerina’nın başa gelmesinden sonra 1763yılında patlayan savaş bütün Terek Havzasında 14 sene devam etti.Hükümet merkezi Kizlar’dan kalktı, Terek Kozakları bu nehrinaşağısındaki eski yurtlarına döndüler. 450 Kazak ailesi Sulaknehrinin üzerine yerleştirildi. Kabardey’in ikinci derecedekireislerinden Kutçakin Ortodoks olmuştu. Mezdog’da bir istihkam yapıldı.Bu kale Kutçakin’in emrindeki 50 ailenin muhafazasına verildi. Kaledebir Ortodoks kilisesi de vardı ve çok kuvvetli bir ileri karakolvazifesi görecekti. Aynı zamanda Asetin kabileleri arasınaHıristiyanlığı yaymak için misyonerler gönderildi.
Ruslar Mezdog bölgesine yerleşmekle Kafkasya’nın doğusuyla batısını birbirinden ayırmış oluyorlardı.

 

KÜÇÜK KAYNARCA ANLAŞMASI
1769’da Osmanlı Rus harbibaşladı. 1774’de Osmanlılar Tsemez’e asker çıkarttıysa da  yenildi.Ruslar Taman yarımadasını ve Tsemez’i işgal etti. Bu gelişmelerdensonra Çeçen ve Kabartaylardan oluşan Kafkas kuvvetleri Kizlar ve Mezdogbölgesine; Kuban bölgesindeki Adige kuvvetleri de TamanYarımadası’ndaki Rus kuvvetlerine saldırıya başladı. Bu saldırılarnetice verdi ve Rus kuvvetleri Don mıntıkasına çekilmek zorunda kaldı.
Fakat, Ruslarla-Osmanlılararasında imzalanan Küçük Kaynarca anlaşmasında, anlaşma maddesininöznesi olan Kafkasyalılar muhatap bile alınmadan haklarında kararlaralındı. Buna göre, Osmanlı Belgrad anlaşmasıyla tanıdığı Kafkasya’nınistiklalini artık tanımaktan vazgeçiyor, Kafkasya’nın batı kısımlarınıRusya’ya bırakıyor ve Azak Denizi’nin Rusya’nın malı olmasını kabulediyordu.
Ruslar harbin son bulmasınınardından topladıkları kuvvetlerle tekrar saldırıya geçti ve Tamanyarımadası ile Kizlar mevkiini 1776 yılında tekrar ele geçirdi.
Aynı yıl İmparator Naibi olarakKafkasya’ya atanan General Potemkin, Kırım ve Gürcistan’ı Rusya’yabağladı. Terek ve Kuban mevkiinde yeni cepheler oluşturdu. BöyleceKafkasya’nın kuzeyinde tam bir kuşatma oluşturulmuş oldu. Ayrıca LeçiKazakları
Kuban cephesinde istihdam edilmeye başlandı.
1779’da Batı Kafkasya’da 14 binkişilik atlı kuvvet hazırlayan Kafkasyalılar Kuban bölgesindeki Rusaskerlerine ani bir saldırı düzenledi. İki gün içinde ciddi zaferkazanarak işgal edilen yerler ele geçirdi ise de Terek cephesindengelen Rus kuvvetleri durumu tersine çevirdi.
Bu taarruzlarla Kafkasyalılar,Kaynarca antlaşmasının fiili bir kıymeti olmadığını ve mücadeleyedevamda kararlı olduklarını göstermiş oldu.

FERAH ALİ PAŞA’NIN GELİŞİ
Kırım’ı kaybeden OsmanlıDevleti Ruslara ikram ettiği Kafkasya’ya yardım etmek zorunda olduğunuanlamıştı. Kafkasya’da iki zümre teşkil etmişti: NatukayPrensi Zanıko Muhammed Geri’in yanında yer alan grup Osmanlınınyardımını isterken; Kalabatukolarla birlikte olan grup ise Ruslarınşiddetini celb edeceği gerekçesiyle buna karşı çıkıyordu. ZanıkoMuhammed Geri, Bab-ı Ali ile bir ahitname imzalamış ve bunun ardından1779’da Ferah Ali Paşa heyeti Kafkasya’ya gönderilmişti. Ferah Ali Paşabir üs vazifesi görecek Anapa Kalesi’ni imar ile Soğucak ve Tsemezyerleşim birimlerini oluşturdu. Tarikat mensubu olan Ferah Ali Paşabölgenin İslamlaşmasına da önemli katkılarda bulundu.

KIRIM’IN İLHAKI
1783’de Potemkin Kırım’ı, TamanYarımadası’nı ve Kuban’ın kuzey bölgesini işgal ve ilhak etti. Budurumu bir beyanname ile ilan edilen bu emr-i vaki Osmanlılartarafından zaruri olarak kabul ve tasdik edildi.
Taman’ın alınmasıyla Kerçboğazı tamamen kotrol altına alınırken, Kırım’ın alınmasıyla Kafkasyadenizden de tehdit altına girmiş oluyordu.

GÜRCİSTAN’IN RUS HİMAYESİNE GİRMESİ
Hıristiyan bir ülke olanGürcistan, Osmanlı ve İran Devletlerinin mücadele alanı olmuştu. Rusyabu durumdan istifade ederek bu ülkeye yakınlaştı. Gürcistan Kralı II.İrakli Haziran 1783’te Rusya’dan himaye istedi. Gürcistan’ın bu talebiderhal yerine getirildi.
Gürcistan’ın ele geçirilmesiyle Kafkasya Güneyden de çevrilmiş oluyordu.
Rusların Kafkasyalılara,Gürcistan’la bağlantı kurmak için yol yapmalarına izin verilmesiteklifi, toplanan Milli Meclisce reddedildi. Rusların birliği bozmakiçin Çerkes beylerini ayartma girişimi de sonuçsuz kaldı.

RUS TAARRUZLARI
Ruslar 1783 yılı ilkbaharındabüyük kuvvetlerle taarruza başladı. Hedeflerinde Orta Kafkasya vardı.Maksatları Kafkasya’nın doğusu ile batısını birbirinden ayırmaktı.General Slotilof komutasındaki kuvvetler Çeçen mıntıkasının batıkısımlarını; Potemkin ise Kabartay bölgesini baskı altında tutuyordu.Çeçenler Terek bölgesini tahliye edip Sunja bölgesine çekildi.Dağıstanlılar ise Güney cephesini açmak üzere Gürcistan’a taarruzetmiş, Alazan bölgesini ele geçirmişti.

MÜRİDİZM
Rus baskıları artınca birlikfikirleri de kuvvetlenmeye başladı. Bu çalışmanın başını da tarikatlerçekiyor, direniş ruhunu ateşleyerek canlı tutuyordu. Kafkasya’dakitarikatler sadece zikr ve murakabe ile meşgul tarikatlere benzemiyordu.Doğrudan mücadele tarikatlarıydı. Şeyh komutan, müridler de savaşçıgrubu vaziyetindeydi. Halkı doğrudan mücadeleye sevk ve teşvikediyordu. Bu dini heyecan, bu tarihe kadar tam teessüs edememiş olansiyasi birlik için de çok müsait bir zemin teşkil ediyordu. Bunun içinbiraz zamana ihtiyaç vardı fakat düşman bu zaman ve fırsatı hiçbirzaman vermedi.
Tarikatlar Çeçenistan’da çabukkökleşirken Dağıstan’da böyle olmadı. Dağıstan’da hanlık otoritelerivardı. Tarikat yapılanması ise bu hanlık otoritesini zayıflattığı içinhanlar karşı çıkıyordu. Bu yüzden hanlar ile mücadele etmekgerekiyordu. Çeçenistan’da ise bu gibi otoritelerin olamasının birneticesidir ki dini ve milli bir kahraman zuhur etti. Hatip vemütefekkir bir vatansever olan Şeyh Mansur halkın başına geçerekmücadele meydanına indi.

İMAM ŞEYH MANSUR
Ruslar Kafkasyalılarınhazırlanmakta olduklarını anlamışlardı. 1785’de doğuda bir süvari alayıile topçu müfrezesini ileri sürdüler. Rus kuvvetleri Aldi Köyü’ne kadarindi. Burada Kabartay kuvvetleri sağdan, Çeçen kuvvetleri ise soldan vearkadan hücum ederek Rus birliğini son neferine kadar imha edip 6 adettopa el koydu.
İmam Mansur Ruslarınşaşkınlığını fırsat bilerek 15 bin kişilik Kafkas kuvvetleriyle busefer Terek cephesinden taarruza geçti. Bu taarruza mukavemet edemeyenRuslar Maniç Gölü’nün arkasına kadar çekildi. Kizlar ve Mezdog hattı daKafkas kuvvetlerinin eline geçti.
Bu yenilgilere cevap vermekisteyen Ruslar 30 Ekim 1785’de General Tükelli komutasındakikuvvetlerle Mezdog yönüne taarruza geçti. Mansur’un kumandasında Kafkaskuvvetleriyle Tetertop mevkiinde çok kanlı bir savaş başladı. Avar veÇeçenler büyük zayiat verdi. Bu arada Ruslar ayrı bir koldan dahaÇeçenistan’a sarkmaya başlamışlardı. Gerek fazla zayiat vermeleri,gerekse de sarkan Rus kuvvetlerini karşılamak niyetiyle Kafkasyalılaryavaş yavaş savaş meydanını terk ederek çekilmeğe mecbur kaldı.
Ruslar Mezdog mıntıkasını elegeçirmeye muvaffak oldu fakat Çeçenistan’a ve Daryal geçidine ulaşmayıbaşaramadı. Bu arada Kabartaylar Ruslarla barış yaptı.
İmam Mansur önce Anapa’ya,sonra Karadeniz sahilindeki Çerkesler arasına çekildi. Kubankıyılarından kuzeye saldırılarını hiç ara vermeden buradan sürdürdü.
Mezdog’un işgali ciddi birtehdit oluşturuyordu. Osmanlılar ile Ruslar arasında da gerginlikartıyordu. Bunu gören Kafkasyalılar düşmana fırsat vermemek için erkensaldırı kararı aldı. Düzenlenen harekatla Ruslar, KabartaydaAleksandrovski ve Novosirtava mevkileri, Kuban bölgesinde de Meya Nehrigerisine atıldı. Bu saldırılarla düşman Karadeniz kıyılarındanuzaklaştırılmış oluyordu.
1786’da cereyan edenmuharebeler neticesinde Ruslar olumsuz bir pozisyona düştü. Ruslarkarşısındaki Osmanlı-Kafkas cephesini, özellikle Kubanbölgesini kendisi için ciddi bir tehdit olarak görüyordu. 18. asrınsonuna kadar Kafkas-Rus mücadeleleri bu mıntıkada cereyan etti. 1787’deRuslar büyük bir taarruza karar verdi ve 3 koldan Kuban’a saldırdı.Jilehoy’da büyük bir meydan savaşı oldu. Rusların Rebinder ve Palakintarafından yönetilen kolları yenilerek geri çekilmeye mecbur edildi. FakatGeneral Radyef’in kuvvetlerinin yetişmesiyle denge Ruslar lehinedönmeye başladı. Ağır zayiat veren Kafkasyalılar 20 km batıya çekilerekyeni bir cephe oluşturdu, fakat ağır zayiat vermiş olan Rus kuvvetleride bu yeni cepheye saldırmaya cesaret edemedi. Birkaç yıl sonra 10 binkişilik taze kuvvetle takviye edilen Rus birlikleri 22/Eylül/1789’dataarruza geçti. Kanlı bir savaşın ardından Kafkas kuvvetleri Anapaistikametine çekilirken; Ruslar da aldıkları ağır zayiat sonrasındatakibi bırakmış olsa da, Kafkasya’nın içlerine kadar girmiş oldu.
Bu olayın peşinden Anapakalesine yaptıkları taarruzlarda başarılı olamayan Albay Tükellikomutasındaki Rus kuvvetleri büyük bir zayiat vererek geri çekilmekzorunda kaldı.
Ruslar 1789’da Bibekofkomutasında bir kez daha taarruza geçtiyse de başarılı olamamış,savaşçıların bir kısmı ölmüş, bir kısmı esir alınmış, bir kısmı dakomutanlarına isyan ederek perişan halde kaçıp gitmiştir.

BATTAL PAŞA’NIN İHANETİ
Kafkasyalılar,Osmanlıdan istediği desteği bir türlü alamıyordu. Dağlılara pek çokvaade bulunuluyor fakat bir şey yapılmıyordu. Nitekim Ferah AliPaşa’nın ayrılmasından sonra yerine tayin olunan Battal Hüseyin PaşaTrabzon’da oyalanıyor, vazifesinin başına gitmekte gecikiyordu. 1789senesi gelmiş ve henüz tahta çıkmış olan III. Selim hemen vazifesibaşına gitmezse Battal Paşa’yı idam edeceğini bildirdi. Bunun üzerineBattal Paşa birkaç yüz kişi ve 2000 ücretli askerle Tsemez’den karayaçıkıp Anapa’ya girdi.
Bu sırada Bibekof’un kaleyeyaptığı kuşatma, içerdekilerin mukavemeti ve dışarıda Kafkasyalılarınyaptıkları saldırılarla bozguna uğratıldı. Bu başarı Kafkasya’da büyükbir sevince sebep oldu.
Anapa’da önemli bir kuvvet toplanmıştı. Fakat Battal Paşa adı gibi pek battal bir adamdı, bir türlü harekete geçmiyordu.
1790’da Kaptanı Derya AmiralGazi Hasan Paşa yüzden fazla gemiyle Anapa önüne gelince ve berabergetirdiği Mahmud Haseki’nin “hemen hareket etmediği takdirde BattalPaşayı idama görevli” olduğunu duyunca yola çıktı.  . Kafkasya’nın doğubölgesinde Terek kenarındaki Gumkale hedef seçilmişti. Yola çıkıldı, 12saatlik yol 63 saatte gidildi. Battal Paşa Kuban nehrini geçincebirliği durdurdu ve işte padişahın emri yerine geldi diyerek ileriyegitmeyeceğini söyledi. Halbuki doğuda dağlara çadır kurmuş binlercedağlı onun birliklerini bekliyordu. Şeyh Mansur da aynı şekilde bölgedehazırlanmış Battal Paşa’yı bekliyordu. Fakat Battal Paşa hazineyideyanına alarak aniden Ruslara sığındı. Ordu başsız kaldı. Çerkeslerbaşsız kalan Türkleri himaye etti. Rus saldırılarında epey zayiatauğransa da Anapa Kalesi’ne geri dönüldü.
O kadar emekle ve hayalle hazırlanan askeri harekat Battal Paşa’nın ihanetine kurban gitmişti.
Bu olay sonrası Kafkasyalıların Osmanlıdan ümidi iyice kesildi.

ANAPA MUHAREBESİ
Kalenin yeni muhafızı Sarı Abdullah Paşa da önceki gibi Trabzondan ayrılıp görevinin başına gelmiyordu. 1791 Temmuzundaz başlattı. İmam Mansur ve savaşçıları da kaledeydi.Kanlı bir savaş oldu. 14 gün 14 gece süren savaşta Ruslar 93 subay ve 4bin askerini yitirirken, Kafkasyalılar da çok zayiat vererek savunma vetaarruz güçlerini iyice kaybetmişti. 15.nci gece kalenin Derviş Tepesimevkkindeki Trabzon askerini gafil avlayan Ruslar buradan içerigirdiler. Kanlı bir boğuşma sonrasında büyük vatansever Şeyh MansurRuslara esir düştü. Ruslar buna kaleyi ele geçirmekten daha çoksevindi. İmam Şeyh Mansur bilahare hapsedildiği ŞilizelburgKalesi’ndeki hapishanede işkence ve kötü şartlar altında hayatınıkaybetti.
O gün zayi edilen imkanlarabakıldığında, eğer Osmanlı Ordusu düzenli olsaydı, başında dirayetli venamuslu komutanlar olsaydı, Kafkasyalılara gereken önem verilseydi,Rusların Don ve Volga arasındaki yerlerden Kuzeye sürülmelerinin iştenbile olmadığı görülecektir. Anapa’nın kaybedilmesi ve dolayısıyla İmamMansur’un esir düşmesi de Baddeley’in “nezaketle” söylediği gibi, ”Osmanlıların gösterdiği kayıtsızlık ve dikkatsizlik yüzünden” olmuştu.

YAŞ ANTLAŞMASI
10 Ocak 1792 tarihinde, OsmanlıDevletiyle Rusya arasında Yaş Barış Antlaşması imzalandı. Tamamı on üçmadde olan bu antlaşmaya göre, Kırım ile Taman’ın ilhakı ve KubanNehrinin hudut  tayini hakkındaki antlaşmalar yine eskisi gibikalıyordu.
Yaş Muahedesi ile Kafkasya’nınistiklali teyid ve Rusların Gürcistan’ı terki temin ediliyordu. Ruslarbu anlaşmayı imzalamakla hem zaman kazanmaya çalışıyor; hem deOsmanlıyı bu vesile ile Kafkasya’dan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı.
Fakat Kafkasyalılar pes etmedi.Haberciler çıkartılarak bütün Kafkas kabileleri seferberliğe davetedildi. Davete bütün feodal beyler icabet etti.
Anapa’yla birlikte Tsemez’i deele geçirmiş olan Ruslar Adige saldırılarının yeniden yoğunlaşmasıylaAnapa’ya çekilmek zorunda kaldı.

TÜRK EDEBİYATÇILARI (Abbas Sayar)

Abbas Sayar ( 1923-1999)

21 Mart 1923’te Yozgat’ta doğdu. Liseyi (1941) Yozgat’ta bitirdi. Maddi imkansızlıklar nedeniyle üniversiteye gidemedi. Kısa süreli memurluktan sonra yedeksubay oldu. 1945’te İstanbul’da evlendi. Dört sömestr Türkoloji öğrenimi yaptı.
1947’de İstanbul’da, onbeş günde bir çıkardığı gazeteyi, matbaa kurarak Yozgat’ta yayınlamaya devam etti. Politikaya girdi, bir süre sonra politikanın çıkar kavgalarına ayak uyduramayan Sayar 1957’de politikadan el etek çekti.Şiir yazmayı sürdürürken, roman yazmaya başladı. 1970’te Yılkı Atı romanıyla ismini edebiyat dünyasına duyurdu.
1923 yılında Yozgat’ta dünyaya gelen, hayatının bir bölümünü orada geçirip 1999 yılında vefat ettikten sonra yine o topraklara dönen Abbas Sayar’ın romanları ve hikayeleri de Orta Anadolu insanının hayatını anlatır. Abbas Sayar’ın hayatı, romanlarındaki hayatlara benzer, ya da o, romanlarını kendi hayatından aldığı ilhamla yazmıştır. Kitaplarındaki kahramanların hiç uzağına düşmeyen, onlar gibi yaşayıp onları yazan Sayar’ın karşısına çıkan ilk engel, Anadolu’nun bağrından kopup İstanbul’a gelenleri şehir kapısında bekleyen şeydir: parasızlık… Sayar, maddi olanaksızlıklar yüzünden geç girdiği üniversiteyi yine yine bu nedenden dolayı bitiremez. Üstelik, düşlerindeki okuldur bırakıp gitmek zorunda kaldığı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü… Üniversite öğrenimi, hayatında yarım kalan tek şeydir, ardında bıraktığı ve derlenmeyi bekleyen şiirleri sayılmazsa… Gazete bayiliğiyle işe başlayıp Bozlak adıyla bir kültür ve sanat gazetesi çıkaran, edebiyat fakültesinde okuyamamış olsa da şiirler yazarak edebiyat dünyasına giren Sayar, adını 1970 yılında TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda derece alan ilk romanı Yılkı Atı’yla duyurdu.Yılkı Atı,TRT Roman Başarı Ödülünü (1971) kazandı. O yıllarda bir “edebiyat olayı” olarak nitelendirilen bu romanın ardından gelen Çelo (1972) romanı 1973 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü, Can Şenliği (1974) romanı ise 1975 Madaralı Roman Ödülü’nü getirdi Sayar’a. Yozgat’ta bir dönem de çiftçilik yapan yazar, ömrünün son yıllarını Ayvalık’ta resim yaparak, roman ve şiir yazarak geçirdi. Abbas Sayar’ın kitapları daha önce E ve Can Yayınları’ndan çıkmıştı.
\”Güçlü, hırslı bir at kişnemesi ovanın dört bir yönüne dağıldı. Dağınık düzen otlayan sekiz on at başlarını kaldırdılar ve kulaklarını diktiler.
İçlerinde güçlü, kuvvetlileri vardı. Kimi kahra uğramış zavallı, kimi yılkının alışığı\”
\”hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş\” roman kahramanı Doru Kısrak’ın yılkıya bırakılma öyküsü ve Orta Anadolu’nun ağır kış doğasında yaşama mücadelesi, halk dilinin zengin sözcük ve deyimleriyle işlenerek, şiirsel bir anlatımla ölümsüzleştirilmiş, eşsiz bir yapıt olan \”Yılkı Atı\”; Abbas Sayar’ın, Sekili’de çiftçilik yaptığı yılların gözleminden yola çıkılarak yazılmış ilk romanıdır.
1971 yılında TRT Roman Başarı ödülünü alan Yılkı Atı’nın halen geniş bir okur kitlesi bulunmaktadır.
\”Hamamcı Mustafa Ağa yaşlı biriyle matbaama geldi:\” Abbas Bey, dedi, tam senin istediğin gibi kendinden uçkurluklu. Kimi kimsesi yok, tümünden yılkılık. Oğlan oynamış oyuna gitmiş, çoban oynamış koyuna gitmiş\”
1975 Madaralı Roman ödülünü kazanan ve TRT tarafından filme çekilen Can Şenliği, Nail Abbas Sayar’ın üçüncü romanıdır.
Abbas Sayar şiir gibi roman yazan bir yazar. Şairliği bu yüzden önemlidir.
Üşüyorum
Hasret ağır bastı üstüme
Oynuyor yerinden köşe taşlarım
Öyle bir gariplik sardı ki yüreğimi
Dokunsalar boşanacak gözyaşlarım

Abbas Sayar her ne kadar ardına kadar açık olduğunu söylese de aslında Türk edebiyatının kapalı bir kapısı olarak kalmıştır. Yılkı Atı ile TRT Roman Ödülü (1970), ikinci romanı Çelo ile 1973 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü, üçüncü romanı Can Şenliği ile de 1975 Madaralı Roman Ödülü’nü kazanmış olmasına rağmen edebiyatımızda hemen her yazarın başına geldiği gibi vefasızlığa uğramış, ömrünün son yıllarında iyiden iyiye unutulmuştur.
Ötüken Neşriyat’ın yeniden yayımladığı ödüllü romanlar Yılkı Atı, Çelo, Can Şenliği, Yorganımı Sıkı Sar (öykü), Anılarda Yumak Yumak ve son kitaplarından biri olan Noktalar’ın kapağında yazarın kendi yaptığı resimler kullanılmış.
Kırk dört yıllık gazetesinde yüzlerce, binlerce başyazı yazdı. 1989’da ikinci kez evlendi, Ayvalık’a yerleşti. Resim, şiir, roman yaşamını Ayvalık’ta sürdürdü. Ankara, Antalya, İzmir ve Ayvalık’a resim sergileri açtı. Ardında, derlenmeyi bekleyen pek çok şiir ve yazı bırakarak 12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Yozgat’ta bulunmaktadır.
Abbas Sayar Eserleri
Öykü:
Yorganımı Sıkı Sar, 1977
Roman:
Yılkı Atı, 1970
Çelo, 1972
Can Şenliği, 1974
Dik Bayır, 1977
Tarlabaşı Salkım Saçak, 1977
Anılarda Yumak Yumak
El Eli Yur, El de Yüzü
Şiir:
Şiirler, 2002, Ötüken Yay.
Deneme:
Noktalar (aforizmalar),1991
Şehir Kitapları:
Yozgat Var, Yozgatlı Yok
Ödülleri
1971 – TRT Roman Başarı Ödülü, Yılkı Atı
1973 – TDK Roman Ödülü , Çelo
1975 – Madaralı Roman Ödülü , Can Şenliği
1987 – Yozgatlılar Dayanışma ve Kültür Derneği Şükran Plaketi
1992 – Yibitaş Holding – Erdoğan M. Akdağ – 50.Sanat Yılı Plaketi
1992 – Kültür Bakanlığı – Kültür Bakanı : D. Fikri Sağlar – 50.Sanat Yılı Plaketi
1992 – Yozgatlılar Kültür ve Dayanışma Derneği – 50.Sanat Yılı Plaketi
1992 – Gazeteciler Cemiyeti – Başkan : Osman Hakan Kiracı – Yozgat’ın İlk Gazetecisi Plaketi
1995 – Edebiyatçılar Derneği Onur Plaketi ve Altın Madalya Ödülü
1998 – Türkiye Yazarlar Sendikası- İzmir Kitap Fuarı 98 – Yazarlık Emeğine Saygı Plaketi

KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİNDE “TÖRE MÜESSESESİ”

KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİNDE “TÖRE MÜESSESESİ”

Karaçay-Malkarlılarınkendilerine has eski hayat tarzları, onların tarihi hakkında kaydedilmemiş birçok önemli noktayı gün ışığına çıkarmaktadır. Karaçay-Malkarlıların bazı kesimlerinin geçim kolaylığı, zenginliklerine zenginlik kattıkları, bazı kesimlerinin ise fakirlikleri; halkın ekonomik ve sosyal sınıflara ayrışmaya başladığı dönemlerde, buna
paralel olarak halkın adetleri ve töreleri de yeniden şekillenmiştir. Halkın hayatını tanzim eden ve düzeni sağlayan gelenekleri bozmayıp, halkın büyük çoğunluğu tarafından onaylanmış ve rıza gösterilmiş ortak kararlarına herkesin uymasını sağlamak için “Töre” müessesesinin oluşması, gerçekten o dönemler için çok kıymetlidir. Töre, halkın en zor günlerinde kurulmuş, halkın hayat düzeninin bozulmasını önleyerek sürekliliğini sağlamıştır.

Töre müessesesi, Karaçay-Malkar’da, halkın bölünmesini önlemiş, sülalelerin birbirlerine karşı düşmanlıklarım ve savaşlarını engellemiştir. Töre’nin kararlarına herkes uymak zorundadır. Töre, zenginlere ve fakirlere aynı şekilde uygulanmıştır. Töre’nin kararlarına uymayan, bu kararları kendi işine göre yorumlamaya çalışanlar olamaz. Çünkü, Töre’de
karar verenler ve uygulayanlar, halkın sevip saydığı, itibar ettiği kişilerdir.

“Töre” sözü, “tör” sözünden gelmektedir. Karaçay-Malkar Türkçesinde “tör” sözü, evin en
kıymetli yeri için kullanılır. İlkel inanışlar döneminde de kutsal yerler için bu söz kullanılırdı. Sözgelimi bugün Müslümanların ibadetgahı olan cami ve mescitler gibi… S. A. Pletnöva, “Eski Türklerin evlerinin en kıymetli yeri, giriş kapısının karşısı idi” diyor. Anlaşılacağı gibi, “töre” sözü “kutsal istişare-toplantı” anlamına gelmektedir. “Tör” ya da “töre” sözü, “kanun”, “düzen”, “karar” anlamlarında bütün Türk ve Moğol halklarında kullanılmaktadır. R. G. Ahmetanov, Batı Türklerinde şehzadelere, soylu kimselere, halkın davalarını çözen kişilere (kadılara) töre denildiğini yazıyor. Töre sözü zamanla bu anlamını yitirerek başka anlamlara kaymıştır. Ancak, Karaçay-Malkarlılarda hakim ve yargıç sözü için
halen “töreçi” demektedirler. “Töre” ile ilgili yazılmış makale çok azdır. Olanları da töre hakkında yeterli bilgi vermez. Bununla birlikte; V. F. Miller, M. M. Kovalevski, İ. î. İvaninkov, N. Petruseviç, Basiyat Şahananov, B. Z. Baranova gibi araştırmacılar töre hakkında bildiklerini yazıya geçirmeyi de ihmal etmemişlerdir. Onların yazdığı makaleler XIX. Yüzyılın sonlarına doğru basılmıştır. Bilhassa Malkarlıların eski tarihi hakkındaki, “Balkarya” adlı uzun makalesiyle Musos Abayev, Malkarlılar için çok büyük iş yapmıştır. M. Abayev bu makalede, Malkarlıların tarihi, hayat tarzları, gelenekleri, görenekleri, adetleri hakkında
birçok kıymetli bilgi vermektedir. Töre müessesesinin Malkarlıların hayatındaki önemini
anlatmaktadır. Malkarlıların tarihiyle ilgilenen araştırmacılar, genellikle M. Abayev’in bu
makalesinden faydalanmaktadırlar. Sözgelimi, G. H. Mambetov’un, “Kabardey-Malkar’ınTarihi” adlı eserin ikinci cildinde yayımlanan, “Hukuki işler; Henja Töre” başlıklı makalesini söyleyebiliriz. Kamil Azamatov ile Hanapi Hutiyev, M. Abayev’den sonra Malkar tarihiyle ilgili olarak ilk ciddi tarih kitabını hazırlayarak, 1980 yılında yayımladılar. Kitapta, Karaçay-Malkar’da halkınhayatının hukuki bakımdan nasıl tanzim edildiği, eski hukuki işlerin nasıl yapıldığı anlatılmaktadır. Biz de, bu çalışmamızda, yukarıda adı geçen araştırmacıların çalışmalarından ve halk ağzından derlediğimiz materyallerin ışığında, Töre müessesesinin nasıl işlediğini anlatmaya çalışacağız.

M. Abayev’e göre; Töre müessesesi, halkın eski adetlerinden ve geleneklerinden kaynaklanarak; halk arasındaki anlaşmazlıkları, problemleri çözmeye çalışır, çeşitli kanunlar çıkarır, halkın hayatını kolaylaştırmaya ve rahatlatmaya çalışan bir kurumdur. Zamana bağlı olarak kanunlar da değişmiştir. Çünkü zamanla birlikte hayat ve hayatın şartları da değişmiştir. Sözgelimi eskiden beri olagelen adetlerle bağlantılı olmayan bazı yeni durum
ve olaylarla karşılaşıldığı zaman, Töre müessesesi de bu yeni durumu, çıkardığı yeni bir kanunla tanzim eder, halkın bu durumla bağlantılı problemlerini çözmeye çalışır. Böylelikle, Karaçay-Malkar’da Töre müessesesinin en birinci işi kanun ve buyruk çıkarına işiydi. Töre, hiçbir kimsenin hakkını yemiyor, bir başkasının yemesine de izin vermiyordu. Töre çok
güçlü yetkilere sahipti. K. Azamatov ve H. Hutiyev’e göre, Töre öylesine güçlüydü ki, Malkar’ın en büyük prensinin (valisinin) kararlarını bile engelleyebiliyor, hatta geçersiz sayabiliyordu.

İslam dininin kabulünden sonra, Töre heyetine Kadılar da dahil olmuşlardır. Töre heyetini
halk seçiyordu. V.F. Miller ve M.M. Kovalevski’ye göre, “Töre heyeti, zengin-fakir ayrımı olmaksızın, halkın akıllı ve dirayetli kişilerinden seçilir. Ancak bu heyete halkın alt tabakasından kimse giremez. Prensler, halkın hayatında her ne kadar önemli bir olgu ise de, Töre müessesesinde, halkın içinden çıkmış iyi insanlar oturuyor…” Töre heyetinin halk katındaki değeri, onların karakterleriyle, hakkaniyete bağlı olarak yaptıkları doğru işleriyle ölçülüyordu. Töre heyetindeki kişilerde aranan başlıca özellikler; namuslu olmak, akıllı olmak, ağır başlı olmak, halkın eski ve yeni adetlerini, geleneklerini çok iyi bilmektir. Töre
heyetine mensup birinin gücü ve halk tarafından değer görmesi, onun insaniyeti, doğrulu ve hakkaniyeti, halkın hayatına ve adetlerine saygısı, halkın hayat tarzım iyi bilmesine bağlıydı.

Değişik zamanlarda, Karaçay-Malkar’da Töre heyetinde görev yapan en bilinen kişilerden bir kısmının adları şöyledir: Sosran Abay, Balaka Bittir, İsmail Orusbiy, Teberdi Orusbiy, Hasan Kuliy, Kanşavbiy Ahmat, Jabeli Jabel, Kelemet Malkaruk, Tram Tram, Mussa Basiyat, Cammot Canika, Tavsoltan Gaza, Hacı-Geriy Bici, Süleyman Ette, İlyas Süyünduk, Konak Caza, Tebo Kuday, Ali-Mırza Kuday, İslam Girgok, Musos Süyünç, Ali-Hacı Biy, Kasbolat Sozay, Bödene Bayçora, Ali-Hacı Kırımşamhal, Tutar Gıllı, İbrahim Edok…

Töre heyeti yedi yılda bir seçilirdi. Seçimler, hileye fırsat vermemek için, halkın gözü önünde, bir meydanda, açıktan yapılırdı. Her köy, en güvendikleri beş veya yedi kişiyi Töre heyetine seçerdi. Köylerde oluşturulan bu beş veya yedi kişilik heyete “El-Töre” (Köy Töresi) adı veriliyordu. El-Töre’ye seçilen kişilerden biri de, El-Töre’yi temsil etmesi için
“Gitçe-Töre”ye (Küçük Töre) gönderiliyordu. Gitçe-Töre, büyük vadiler kuşağında kurulmuş, çevresinde küçük köylerin olduğu büyük köylerde kurulmuştu. Küçük köylerin Töre heyetlerinden temsilciler gelerek Gitçe-Töre’yi oluşturuyorlardı. Genellikle 10 kişiden oluşan Gitçe-Töre; Baksan, Çegem,Ullu Malkar, Ullu Karaçay, Holam-Bızıngı vadilerinde kuruluyordu. Her Gitçe-Töre de, kendi içlerinden bir temsilci seçerek “Halk-Töre”ye gönderiyorlardı. Halk-Töre’de görev yapanlar; V.F. Miller ve M.M. Kovalevski’nin dediği gibi “Halkın en akıllı adamlarından; halkın rahatlığını, düzenini sağlayabilecek dirayetli ve basiretli insanlarından oluşuyordu…” Bunlardan sonra bir de; “Ullu-Töre” (Büyük Töre) ve “Biy-Kengeş” (Prens Heyeti) vardır. Biy-Kengeş, adından da anlaşılacağı gibi
prenslerden oluşuyor ve bir nevi danışma kurulu özelliğindeydi.

Karaçay-Malkar’daki Töre müessesesini şematik olarak şöyle gösterebiliriz:
Biy-Kengeş Ullu-Töre
Halk-Töre Gitçe-Töre Gitçe-Töre
El-Töre El-Töre El-Töre El-Töre

Karaçay’da Töre müessesesinin nasıl işlediğini Abuk-Ali Özdenov şöyle anlatıyor: “Eskiden,
Karaçaylılar çeşitli adet ve geleneklerine göre hayatlarını tanzim ederek yaşıyorlardı. Halkın
tamamını ilgilendiren kararların alınması i şi için Kart-Curt köyünde, halkın uygun gördüğü bir yerde toplanılırdı. Daha sonraları, Hurzuk ve Uçkulan köylerinin de kurulmasından sonra, Uçkulan köyü diğer iki köyün ortasında olduğu için toplantılar bu köyde yapılmaya başlandı. Üç köyden üç temsilci seçilerek Töre heyetini 9 kişi oluşturuyordu. Çok önemli bir iş için acil karar alınması gerektiği zamanlarda, halktan davet edilen kişiler de, Töre heyetiyle beraber toplantılara katılıyorlardı. Toplantı başlamadan önce şöyle yemin edilirdi:
And ediyoruz, Ölsek de birlikte ölmeye, Kalsak da birlikte kalmaya, Birlikte, geri durmamaya, Tanrıya (karşı) doğruluğa, Tanrı andın(ı) bozmamaya…”

Malkarlıların tarihinde El-Töre’nin ayrı bir önemi vardır. Bu konuyla ilgili Basiyat Şahanov şöyle yazıyor: “Önemli bir problem konusunda anlaşmazlık içinde olanlar, önce birbirleriyle anlaşarak Ullu-Töre’ye gitmeye gerek görmeden El-Töre’ye gitmeyi uygun görmüşlerdir…”
Karaçay-Malkarlılar, anlaşmazlıklarını çözüme kavuşturmak için, komşu halkların Töre heyetlerini davet ettikleri de oluyordu. Töre müessesesi toprakla ilgili anlaşmazlıklara
da bakıyordu. El-Töre’nin yahut Gitçe-Töre’nin kararlarını benimsemeyenler, Halk-Töre’ye
gidiyorlardı. Halk-Töre, iki-üç ayda bir toplanıyordu. Gitçe-Töre sürekli mesai halindeydi. Ullu-Töre ise bir veya birkaç yılda bir toplanıyordu. Ullu-Töre toplanacağı zaman, Halk-Töre ve Gitçe-Töre temsilcileri gelerek Ullu-Töre’yi oluşturuyorlardı. Bazen, Ullu-Töre’nin toplantılarına Töre muhafız şefinin katıldığı da oluyordu. “Biy-Kengeş” ise prenslerin kendi aralarındaki problemleri çözmek için toplanıyordu. Bunun dışında, Ullu-Töre’nin aldığı kararların özellikle uygulanması yönünde kulis ve baskı yaptığı oluyordu. Ullu-Töre
heyetine tavsiyelerde bulunuyordu. Biy-Kengeş, genellikle Abay, Malkaruk, Orusbiy ve Kırımşamhal ailelerinde toplanıyordu. Prenslerin izni dahilinde, bu toplantılara kendi halklarından ve komşu halkların ileri gelenleri de katılıyordu. V.F. Miller ve M.M.
Kovalevski’ye göre: “Malkar’daki prenslerin gücü sınırsız değildi. Halkı da ilgilendiren çok önemli konular söz konusu olduğunda, Biy-Kengeş halkın bilge-yaşlılarını da toplantıya çağırmak zorundaydı…”

Töre heyetine seçilen kişiler, üstlendikleri bu büyük işin bilincinde olmak ve ona göre hareket etmek zorundaydılar. Aksi halde Töre heyetinden çıkarılabilirlerdi. Sözgelimi Bayçora ve Aydabol gibi köklü ailelere mensup iki kişi Töre heyetinden çıkarılmıştır.
Töre müessesesinin bir muhafız gücü (Mırtazak) de vardı. Bunlar, Töre’nin ve Töre heyetinin güvenliğinden sorumluydular. Töre toplantılarına muhafız şeflerinin katıldığı da oluyordu. Ancak, onların görevi genellikle Töre heyetinin direktiflerini dinlemekti. Onların toplantılarda bir söz hakkı yoktu. Bunun dışında, Töre heyetinin angarya işlerini
yaptırmak için görevli leri (Barçı-kelçi) ve tellalları (Koduçu) vardı. Töre toplantısı olacağı zaman tellallar sokaklarda dolaşarak bunu halka bildiriyorlardı. Töre toplantılarına “Ayrakçı” (Savcı) ve Kadılar da çağırılıyordu. Davalı da, kendi istediği birini “Ökül” (Vekil, avukat) olarak çağırıyordu. Ökül, Töre heyetinin çok zor sorularına kolaylıkla cevap verebilen, çetrefil olayları çözebilen zeki ve akıllı kişilerden seçiliyordu. Töre heyetinin gündemindeki
anlaşmazlık durumlarını (davaları) Ayrakçılar araştırıp, Töre heyetine bilgi veriyorlardı. M.
Abayev’e göre, Ayrakçılar zaman zaman davacılardan veya davalılardan rüşvet aldıkları için
işlerini dürüstçe yapmıyorlardı. Sözgelimi eskiden yaşanmış konuyla ilgili bir olayı anlatım: (Bıllım köyünden Macir Şava’nın ağzından) Gestenti’de bulunan Tolgur-Çeget’teki tarla için, Tolgur ailesi ile Çegemli Barazbiy ailesi kavgalı haldeydi. İki aile de, bu tarla üstünde hak iddia ediyorlardı. Ayrakçı olarak Karaçay’dan çağırılan Musa Batça adlı birisi, konuyu
hiç araştırmadan ve incelemeden: “Tolgur ailesi boş konuşuyor. Bu tarla Barazbiy ailesinindir” diye hüküm veriyor. Ancak, Tolgur ailesi işin peşini bırakmıyor ve derin bir araştırmadan sonra bu tarlanın Tolgur ailesine ait olduğunu ispatlanıyor. Töre de tarlayı Tolgur (Kırımşamhal) ailesine veriyor…”

N.A. Karaulov, “Töre’de yalan söylemek, boş konuşmak ve yalancı şahitlik yapmak çok büyük ayıp sayılırdı. Bu ayıbı alan kimseler, aynı zamanda bu ayıbı mensup oldukları sülaleye de bulaştırmış oluyorlardı. Halk da onları buna göre değerlendiriyordu” diyor.
Basiyat Şahanov’un yazdığını göre: ‘Toprakların sınırlarıyla ilgili anlaşmazlıkları da Töre müessesesi çözüyordu. Buna rağmen, davalı-davacı yine anlaşamıyorsa, Töre heyetinin önünde, “Toprağın sınırını hileli, yanlış gösteren ben olursam, kolum-bacağım kurusun” diye yemin ediyorlardı. Halk bu tür yeminlere çok itibar ediyor ve inanıyordu. Sözgelimi, Tengiz Süyünç adlı bir ihtiyar şöyle anlatıyor: “Ben küçüklüğümde, Bızmgı köyünden Ebu Rahay adında bir adamın kolunun kuruduğunu görmüştüm. Önce yemin edip, sonra bu yeminine
uymayarak toprağın sınırını hileyle değiştirdiği için kolunun kuruduğunu söylüyorlardı. Yeminini tutmayıp hile yaptığı içim Allah’ın lanetine uğramış…” Karaçay-Malkar’da İslam dini gelmeden önce de bu tür yeminler varmış. Barasbiy Biyazir’in anlattığına göre Töre heyetinin önünde yapılan yemin şöyleymiş: “Ben Töre ‘nin önünde and ediyorum
Bugün olacak işten Kaçmamaya, geri durmamaya Hayatımı feda etmeye…”
B. Biyazir’in söylediğine göre, Töre heyetinin önünde yemin edip de somadan yeminini bozanlar öldürülüyormuş.

Malkar’da Töre müessesesi ilk önce Zılgı köyünde çalışmaya başlamış. Daha sonraları ise Çerek ırmağı kenarında ve Abay-Kala’da çalışmaya başlamış. Çegem vadisinin girişinde, Töre ile ilgili yer adları, taş adları vardır. V.F. Miller ve M.M. Kovalevski: “Buralarda bazı ilginç taşlar gördük. Bu taşların üzerinde Töre heyetine mensup kişiler oturuyormuş ve burada toplantılar yapılıyormuş” diyor. Ulu-Elin yakınlarındaki, oturmaya elverişli işlenmiş taşlar vardır. Bunlara “Töre Taşları” deniyor. Töre heyeti yazın burada toplanırmış. Töre heyeti istişare etmek için ise “Bayrım-Çuvanası”nda toplanırmış. Buna göre, G.D. Çikovanin’in, “Malkar’da taş oturaklı meydanlar yoktur” sözünde bir yanlışlık olmalıdır. Töre heyeti genellikle köyün dışında bir yerde toplantı yapardı. G.D. Çikovanin, Osetlerin Töre toplantıları hakkında şöyle diyor: “Töre heyeti, üzerinde çalıştığı olay hakkında, başkalarına bilgi sızmaması için toplantılarını köyün dışında bir yerde yapar…” Bu durum, Malkar Töresi için de geçerlidir. M. Abayev, Malkar tarihinde Çerek vadisi sakinlerinin önemli bir yerinin olduğunu söylüyor. Halk-Töre’nin sürekli burada toplandığını ifade ediyor. Malkar Halk-Töre’nin toplantılarına diğer Töre müesseselerinin temsilcileri de katılıyorlardı. Bu toplantılara Karaçay’dan, Osetya’dan katılanlar da oluyordu. Basiyat Şahanov da, Malkar Halk-Töre’nin yaptığı doğru işlerle meşhur olduğunu söylüyor.

Sözgelimi, komşu halklar, anlaşmazlıklarını çözmesi için Malkar Halk-Töre’ye geliyorlarmış. V.F. Miler ve M.M.Kovalevski’nin söylediğine göre, başka yerlerde sonuca bağlanan kararları değiştirecek veya bozacak kadar Malkar Halk-Töre’nin komşu halklar üzerinde
itibarı varmış. Zaman geçtikçe, Ullu Malkar’da olduğu gibi, Çegem’deki Töre müessesesinin itibarı da yükseliyordu. Halk, Çegem Töresi’nin itibarının artmasını, Kırım’dan vergi toplamak için gelen Kırım Hanı’nın askerleriyle yapılan mücadeleye bağlıyor. Bu olayla ilgili; Aznor Akbolat, Lokman Atakku, Kanşavbiy Curtubay, Muhammed Kalabek, Hızır Kötençi, Macir Caza’nın anlattıkları şöyle: “Her yıl olduğu gibi, Kırım Hanı’nın askerleri vergi toplamak
için Kafkasya’ya geleceklerdi. Onlar gelmeden önce Malkar’da Töre heyeti toplanryor. Töre heyeti, Kırım Hanı’nın vergisinden ve askerlerinden kurtulmak için çözüm yolu arıyor. Toplantı sonunda, Kırım’dan gelen askerlerin hepsinin öldürülmesi kararı alınıyor.
Askerlerin kimler tarafından öldürüleceği konusunda kura çekilmesi uygun görülüyor. Ancak, Basiyat Ebu adında Çegem’den gelen bir temsilci, kura çekmeye gerek olmadığını, bu işi doğrudan kendisinin üstleneceğini söylüyor. Töre heyeti de bu isteği kabul ediyor. Ayrıca, Kırım askerleri Çegem’e saldırdıkları zaman diğer vadi köylerinden de yardım edileceği
yönünde karar alınıyor. Basiyat Ebu, hemen Çegem’e dönerek hazırlıklarına başlıyor. İlk önce büyük kazanlarla bol alkollü şıralar hazırlatıyor. Kırım Hanı’nın askerleri Çegem’e geldikleri zaman, Çegem halkı onları çok güzel bir törenle karşılıyor. Onlar için büyük şölenler tertipliyorlar. Kırım’dan gelen askerler şölenler sırasında, Çegem’in “meşhur” şırasından “kana kana” içiyorlar. Onlar içip iyice sarhoş olduklarında, Basiyat Ebu’nun önderliğindeki Çegem halkı Kırımlı askerlerin hepsini öldürüyorlar ve uçurumlardan
aşağıya atıyorlar. Kırım Hanı vergi toplamak için Çegem’e gönderdiği askerlerinden bir haber gelmeyince meraklanıyor ve onları aramaları için yeniden adamlarını gönderiyor. Ancak bütün aramalara rağmen askerler bulunamıyor. İşte bu olaydan sonra, Kırım Hanı durumu anlamış olacak ki, bir daha Malkar’a vergi toplamak için askerlerini göndermiyor…” Bütün bu olan bitenden sonra, Çegem halkı bu kahramanlığı için diğer vadi köyleri tarafından saygıyla anılmaya başlanıyor, itibarı artıyor. Kimileri ise, Kırımlı askerleri sarhoş edip öldürdükleri için
onlara “Hileci Çegemliler” diyorlar. Çegem halkının bu kahramanlığından soma Ullu-Töre toplantıları Çegem’de yapılmaya başlanıyor. XIX. yüzyıl ortalarında; Ullu-El, Dumala,
Aktoprak, Bızmgı, Holam sakinleri Ullu-El ile Dumala ortasındaki Dongat denilen bir yerde; Töre toplantılarının yapılması için bir bina inşa ediliyor. Bugün bu binanın sadece temel taşlan kalmıştır. Halk buraya, “Töre heyetinin toplandığı ev” diyor. 1890′li yıllarda Holam’da bulunan yassı taşların üzerinde Arap harfleriyle yazılmış Malkarca kısa metinler vardır. Bu metinler Töre heyetinin işleriyle ilgilidir. N.P. Tulçinski bu konuda, 1903 yılında yazdığı makalesinde şöyle diyor: “Birkaç yıl önce Holam’da, Ushur köyünün yukarı tarafında bulunan bir kale harabesinin duvarında iki tane yassı taş bulduk. Taşlarında üzerinde Arap harfleriyle yazılmış Malkarca sözler var. Taşların birinin üzerinde; Kırım’dan, Kabardey’den, Malkar’dan ileri gelen kişilerin adları yazılı. Taşın üzerine yazılmış metinde; Malkar topraklarının Rusya ve Kırım’la olan sınırlarından bahsediliyor. Diğer taşta ise; Bekmırza
Girgok adlı bir adam ile (adı belirtilmemiş) başka bir adam arasındaki anlaşmazlığın çözümü için; Baksan’dan İsmail Orusbiy, Ullu Malkar’dan Mırtazaliy Biy, Holam’dan Soltan Şakman’ın
şahitlikleriyle bir toplantı yapılıyor ve Bekmırza Girgok’un topraklarının sınırları belirleniyor. Bu işlerin yapıldığı tarih (Hicri takvimle) 1127 (M. 1711) yılı. Durum böyle ise, 200 yıl önce bu bölgelerde, prenslerin dışında da halktan geniş topraklara sahip olan kişiler varmış. Bu duruma prenslerin de bir itirazı yokmuş. Çünkü bizzat kendileri de bu işte şahitlik yapmışlar…” M. Abayev’in de bu tür taşlarla ilgili olan incelemesi bize çok şeyi açıklıyor. Sözgelimi, taşların birinde şöyle bir olaydan bahsediliyor: “Malkar’da, Bızıngı’da, Holam’da, Çegem’de, Baksan’da yaşayan halkın topraklarıyla sınırları olan Kırım Hanı ile Kabardey prensinin bu topraklar üzerinde hak iddia etmeleri, bunun için de başka milletlerden temsilciler gelip toplantı yapılarak anlaşmazlık çözüme kavuşturulmuş. Bu anlaşmazlığın çözümü için toplantıya katılanlar arasında Gürcü-Svan prensi Otar Otarov, Kırım’ dan
Ağalar Han da var. Bizim anladığımıza göre; Kırımlılar, Kabardeyler ve Pyatigorsk (Beştav-Malkarlılar) halkı arasında bir sınır anlaşmazlığı ç ıkmış. Malkarlılar Aslanbek Kaytuk’u, Kabardeyler Jabağı Kazanıko’yu, Kırımlılar Bayan Sarsan’ı vekil olarak seçmişler.
Tatartüp bölgesinden Terek ırmağına kadar olan yerler, Kuban düzlüğüne kadar olan yerler, Lesken geçidine kadar olan yerler, Canbaş ve Balık’a kadar olan yerlerin Malkarlılara ait olduğu; Taşlı-Kala’dan Tatartüp’e kadar olan yerlerin Kırımlılara ait olduğu;
Taşlı-Kala’nın aşağı kısmındaki yerlerin ise Ruslara ait olduğu tespit edilmiş. Şahitlik edenler ise; Gürcü-Svan prensi Otar Otarov ile Kırım’dan Ağalar Han’dır. Bu anlaşmayı yazıya geçiren Abdulkadı Halil’dir. Recep ayının son günleri, Pazar günü, 1127 (M. 1709)…” Holam’da bulunmuş olan bu taşlar şimdi Moskova’da bir müzede saklanıyor.

Töre müessesesi her zaman halkın yanında olmuştur. Halkın sahip olduğu hakların devamı için çalışmıştır. Komşu halklarla barış içinde yaşamak için önemli görevler yapmıştır. M. Abayev makalesinde şöyle bir olaydan bahsediyor: “Aydabol ailesine mensup bir kişi, Malkar’ın valisi olmak için Kabardey prensi Aslanbek Kaytuk’tan yardım istiyor. Bunun için, Aslanbek Kaytuk’un askerleriyle Malkar’a gelerek, kendisine karşı olanları ortadan kaldırmasını istiyor. Aslanbek Kaytuk, askerleriyle Malkar’ı işgal etmek için hazırlanıyor. Bu arada, Malkar’ın valisi olan Sosran Abay’a da bir elçi göndererek vergi talep ediyor. Malkar valisi Sosran Abay, Kabardey prensinin elçilerini tersleyerek: “Gidin söyleyin! Kaytukoğlu’nun Malkar ile bir işi varsa Töre’ye gelsin. Yok eğer benimle özel bir işi varsa bana misafir gelsin!” diyor. Elçiler geri dönerek durumu Kabardey prensine bildiriyorlar. Kabardey prensi, Malkar valisi Sosran Abay’ın çetin ceviz birisi olduğunu anlayıp bu işten vazgeçiyor ve onunla dostluk kurarak barış içinde yaşamayı tercih ediyor. Sosran Abay da, Kabardey prensinin dostluğuna karşılık veriyor. Herhalde, Aslanbek Kaytuk’u 1709 yılında Malkar Ullu-Töre toplantısına bu yüzden davet etmiş olmalı…” O zamanlarda Kafkasya’ya dışarıdan gelen saldırılar oldukça yoğundu. Bu yüzden komşu Kafkas halkları birbirleriyle dayanışma içinde olmak zorundaydılar. Bu dayanışma işinin sağlanmasında Töre müessesesinin önemli rolü vardı. XVII. yüzyılın ortasında, Kırım Hanı Aslan Gerey, Kabardey topraklarını istila etmek için hazırlanırken; Karaçay ve Malkar’dan, Osetya’dan asker birlikleri hazırlanarak Kabardey’e yardım için gönderildi. Bu organizasyonu Ulu-Töre yapmıştı. L.İ. Lavrov: “1894 yılında Kabardeyler ile Malkarlılar birlik olup Rus Generali G.İ. Glaznappa’a karşı savaştılar” diyor. Çegem vadisinde, 9 Mayısta çok kanlı bir savaş yapıldı. G.İ. Glaznapp, Rus Çarı I. Aleksandır’a gönderdiği mektupta, savaşın gündüz 11′den akşam 18′e kadar sürdüğünü yazıyor. Kabardey, Karaçay-Malkar birliklerinden oluşturulan Kafkas ordusunun 11.000 kadar olduğunu söylüyor. General Bulgakov, 1810 yılında Kabardey topraklarını işgal etmek için Kafkasya’ya geldiğinde, Kabardeyler ile birlikte diğer Kafkas halkları da savaşıyorlardı, özellikle de Karaçay-Malkarlılar… General Emanuel, 1828 yılında Karaçay topraklarını i şgal etmek için geldiğinde de, Malkar’dan ve Osetya’dan yardım etmek için askerler gelmişti… îşte bütün bu işler, Töre müessesesinin organizasyonlarıyla gerçekleşiyordu. Baksan ve Holam vadilerinde yaşayan Malkarlılar ile komşu Gürcü-Svanlar arasında bir anlaşmazlık çıktığı zaman devreye yine Töre müessesesi giriyordu. Sözgelimi, Malkarlılar sürekli Gürcü-Svan topraklarına saldırarak yağmacılık yapıyorlardı. Bu durumdan şikayetçi olan Gürcü-Svanlar, Malkar Töresine başvurarak durumu çözmelerini istemişlerdi. Malkar Töresi de Gürcü-Svanlardan alınacak bir toprak karşılığında Malkar çetelerinin saldırılarını engellemeyi başarmıştı. Gürcü-Svanlar da, Holam-Bızmgı meralarında sürülerini otlatabileceklerdi… Komşu halklar ile sınır anlaşmazlıklarıyla ilgili işlerden başka, bizzat Malkarlıların kendi içlerinde, prensler arasında da sınır anlaşmazlıkları oluyordu.
Hatta aynı sülaleye mensup olan kişiler arasında da bu tür anlaşmazlıklar mevcuttu.
Bu anlaşmazlıkları çözmek için yine Töre’nindi. Töre müessesesi, prensler ile halkın ileri gelen zenginlerinin işlerine ayrı bir önem veriyordu. Onların işlerini uzun ve derin araştırmalardan sonra karara bağlıyordu. Töre müessesesi, kişilerin prens yahut zengin olmasına bakmıyor, eğer onları suçlu bulursa en ağır müeyyidelerle cezalandırıyordu. Hatta
ölüm cezasına bile çarptırabiliyordu. Sözgelimi, Ullu Malkar’da gelinlerin zifaf gecesine gitmeyi adet haline getiren Botaş ailesine mensup zengin birini ölüm cezasına çarptırmış ve bu ceza uygulanmıştı. Raçikav adlı bir sülale, Çegem halkına yaptığı zulümden dolayı, Töre müessesesi tarafından toptan öldürülmeleri cezasına çarptırılmıştı. Kelemet Malkaruk’un önderliğinde Töre müessesesinin muhafızları Raçikav ailesini toptan öldürdüler. Bu olayla ilgili bir Malkar halk şarkısı da vardır: “Bereket gelsin ElbaylarınTayçık ile Bala ‘ya
Kan döküldü Gestenti ‘de Raçikavların merasına” Töre, Raçikav ailesi toptan kırıldıktan sonra onların topraklarını topraksız köylülere pay etti. Halk da, Töre’ye bu adaletinden dolayı minnettar kaldılar. Halk şarkısı şöyle devam ediyor: ‘Büyük Töre ‘ye şimdi teşekkür edelim Topraksızlara ödünç hayvanlar verelim Ullu-Çegem ‘de Ullu-Töre ‘ye yol ettik
Raçikavların kökünü yok ettik… ” Raçikav sülalesi ortadan kaldırılırken, bu sülaleye mensup birinin hanımı o sırada baba evinde (Karabugaylarda – Osetya’da) idi ve bir oğlan çocuğu
doğurmuştu. Çocuk 7-8 yaşına geldiğinde, annesi onu alarak Malkar’a gelerek Töre heyetinin huzuruna çıkıyor. Töre, Raçikav sülalesine mensup olan bu çocuğun, eskiden Raçikav sülalesine ait olan toprakları vermeyi kabul etmiyor ve sadece ona kendisini geçindirebilecek kadar toprak ve hayvan veriyor. Hatta çocuğun, toptan ortadan kaldırılmış olan Raçikav sülalesinin adını taşımasını da yasaklıyor. Daha sonra çocuk “Tuvdu”
adıyla anılıyor ve bu ad onun sülale adı olarak kalıyor. E.Z. Baranova’nın yazdıklarına göre, birisi durup dururken, hiçbir suçu olmaksızın, başka birini yaraladığı veya öldürdüğü zaman, Töre bu adamı ölümle cezalandırıyordu. N. Petraseviç anılarında şöyle bir olaydan
bahsediyor: “Karaçay’da, İsaliy Erken adlı birisi, ücretini vermek kaydıyla Haciyat Dola adlı bir kadından çizme yapmak için deri alıyor. Daha sonra İsaliy Erken sözünde durmayarak derinin ücretini ödemiyor. Aradan 7 yıl geçtikten sonra Haciyat Dola, El-Töre’ye başvuruyor. El-Töre, kadını haklı buluyor ve İsaliy Erken’i de kadına tazminat olarak üç buzağılı inek, gebe inek ve iki tane de kuzulu koyun ödemeye mahkum ediyor…”
Çegem’de, Botaş Makıt adında birisi, kendisine saldırdığı için, Malkaruk ailesinin bir keçisini
öldürüyor. Malkaruk ailesi de, öldürülmüş olan bu keçinin parasını istiyor ve Botaş Makıt’ı Töre’ye dava ediyor. Töre olayı inceledikten sonra, keçiyi kendisini korumak için öldürdüğü kanaatine varıyor ve Botaş Makıt’ı haklı buluyor…

Karaçay-Malkar Türklerinin Töresi hakkında şimdiye kadar anlatılanları, halkın ağzından derlediğimiz Töre ile ilgili ata sözleriyle özetleyelim: “Sen davacı olsan da, Töre kendi işini (bildiği gibi) yapar. Davacıdan dava kalmazsa, Töreci ‘den de töre kalmaz. Töre’nin kestiği yerden, kan çıkmaz. Töre ‘nin yumuşaklığı, sertliği (Töre) Başkanının sorgusuna göre olur. Töre ‘nin söyleyeceklerini bilmiyorsan Töre ‘ye gitme. Dünyada adalet kalmamışsa, Ullu Malkar’da Töre de mi kalmamış…”

Aktaran: Adilhan ADİLOĞLU

KÜRŞAD-KIRK KAHRAMANLAR

KIRK KAHRAMANLAR VE KÜRŞAD

Bir kahramanlık, kendini bekleyen tehlikelerin

büyüklüğü ve çokluğu nispetinde kıymet kazanır. Kurtuluş ihtimallerinin sıfır veya sıfıra çok yakın olduğunu btlerek, millet yolunda, kutsal bir dâva uğrunda, mücadeleden yılmayanlar, insanlığın üstüne yükselirler ve âdeta ilâhlaşırîar.

Fâni bir hayatın esiri olarak günün birinde sönmeye mahkûm bulunan insanoğlu, yeryüzüne, daima ebedileşmek imkânlarıyla birlikte doğar. Maddî sevkıtabiilerden ruhunu biraz kurtababilmiş olanlar, her zaman tarihte yer almak ve gönüllerde taht kurmak ihtimallerine sahiptirler. Cemiyete hizmet ve tabiata hükmetmek ihtirasları, insanları, şahikalara doğru yükselten, en emin yollardır. Böyle çetin fakat asîl bir yolu seçmiş olan kahramanlar, yaşadıkları devirler içinde bir meşgale gibi parlar ve milletlerine ışık ve ruh verirler.

Üzerinden ne kadar çok zaman geçmiş olursa olsun, insanlığın üstüne yükselen böyle varlıklar, tazeliklerini ve hayatiyetlerini daima muhafaza ederler. Tarih sayfaları karıştırılarak, mazinin derinliğine doğru bakıldığı zaman, bunlar önümüzde âbide gibi yükselirler ve millete ışık saçarak yol gösterirler. Tarihimizden değil, uzak Türk tarihinden, büyük bir kahramanlık olayından bahsedeceğim. Bu olay geçmişin unutma örtüsü altında kalmış çok parlak, parlak olduğu kadar da çok hâzin bir harekettir ve İsa’dan sonra 600’ncü yılda meydana gelmiştir.

O sıralarda Japon denizinden, Hazar denizine kadar uzanan ve Çin’i, İran’ı, Bizans’ı titreten Gök­ türk İmparatorluğu, entrikalar yüzünden Doğu ve Batı olmak üzerer ikiye ayrılmıştır. Doğudaki devletle Batıdaki devletin arası, saraya ve orduya sokulmaya muvaffak olan, Çinliler vediğer yabancılar yüzünden iyice açılıyor. Doğu Göktürk devletinin başında bulunan Kara Kağan kendinden önce hakan olan ağabesini zehirleyen Çinli yengesiyle evlenmekte mahzur görmüyor ve bu katil kadının fettanlığının esiri olarak Çinlilere alet oluyor. Bu yüzden Göktürk devieti, birçok parlak muharebelere rağmen yıkılıyor ve o bölgede bulunan Türkler Çinlilere esir düşüyor. Çinliler Türkleri Çin’e hicret ettirerek şehirlere dağıtılıyorlar. Bu arada Kara Kağan’la kardeşinin iki oğlunu ve diğer Türk ileri gelenlerini Çin’in merkezi bulunan SİYANGFÜ şehrine götürerek orada ikamete memur ediyorlar.

Çok geçmeden Kara Kağan orada tutsak olarak ölüyor. Bunun üzerine Çinliler rehine olarak Kara Kağan’ın kardeş çocuklarından Tung Yabgu’yu Çin sarayına hapsediyorlar Serbest bulunan Kara Kağan’ın dieğr yeğeni KÜRŞAD ise hergün Türleri kurtarmak için çareler arıyor. Tam bu sırada diğer Türk beyleri de gizli toplantılar yaparak, Çinlilere isyan edip Çin imparatorunu öldürmeye ve böylece, yere düşen gök bayrağı yeniden yükseltmeye karar veriyorlar. Bunun için çok yiğit olan ve herkes tarafından çok sevilen Kürsad ı kendilerine Hakan seçiyorlar. Fakat bunu duyan Kürsad ihtilâle baş olmayı, saldıranların en önünde dövüşmeye! kabul etmekle be­ raber, Hakanlığı reddediyor, “Millet için dövüşmek ve bu uğurda gerekirse ölmek bana yeter. Hakanlık sarayda hapis bulunan amcamın oğlunun hakkıdır,” diyor. Birçok yalvarmalara rağmen Hakanlığı

kabul etmiyor. Böylece herkes, uzun tartışmalardan sonra Kürsad in feragat örneği olan ısrarı karşısında onun teklifinin kabul etmek zorunda kalıyor. Ertesi akşam saraydan dışarıya gezmeye çıkacak olan Çin Hükümdarını öldürmeye ve hep beraber Çin sarayını basarak Tungu Yabgu’yu kurtarıp Hakan ilân etmeye ve yeni bir Türk devleti kurmaya karar veriyorlar. Baskın gecesi sözleşilen zamanda, Çin sarayının etrafında toplandıkları vakit, aksi bir talih eseri olarak bardaktan boşanır gibi bir yağmur yağmaya başlıyor. Yağmurun altında biraz bekledikten sonra, Çin Hükümdarının bu akşam dışarı çıkmaktan vazgeçtiğini öğreniyorlar. Bunun üzerine, Çinlilerin bu teşebbüsten herhangi bir şekilde haberdar olmalı ihtimaline karşı, baskının başka bir akşama bırakılmasını doğru bulmuyorlar. Bu ihtimâli önlemek, için baskının geciktirilmeden hemen o gece yapılmasını uygun görüyorlar.

Kürsad arkadaşlarının adlannı bir, bir okuyarak hepsini yoklama ediyor. Türk milletinin en ileri gelenlerinden 40 Bey’in orada hazır olduklarını görüyor. Artık daha fazla beklemeden Çin İmparatorunun sarayına saldırıyorlar. En önde yalnız Kürsad yürüyor… Sarayı binlerce Çin askeri muhafaza etmektedir. Saldıranlar ise yalnız kırk kişi… Yıldırım gibi düşdüğü yeri yakan, kasırga gibi düştüğü yeri yıkan, kasırga gibi önüne geleni süpüren 40 kişi… Birkaç dakikada dış kapıdaki muhafızları tepelediler, sarayın bahçesine doldular ve oradan iç kapıya yüklendiler. Orayı da geçtiler… Şimdi İmparatorun dairesine doğru yürüyorlar. Fakat bu Çinli askerler ne kadar da çok… İlerden, geriden sürü, sürü saldırıyorlar. 4O kahramandan ikişer, üçer yaralanıp düşenler ver. İşte nihayet İmparatorun dairesine ulaşabildirler. Fakat odalar bomboş. Hiç kimseler yok. Acaba İmparator bu kadar çabuk nasıl da kaçabilmiş?

Ne ise uzunboylu düşünmeye meydan yok. Geri dönmek lâzım. Kürşad, “”ahırlara doğru çekileceğiz” diye buyruk veriyor ve ahırlara doğru yol alıyorlar. Fakat her adımda karşılarında yüzlerce Çinli peyda oluyor, dövüşe dövüşe yürüyorlar. Beş on Çinli yıkılıyor ve bir kahraman devriliyor. Nihayet kırklardan ancak ondördü ahırlara ulaşıyor. Kendileri yürüyüp gidinceye kadar vakit kazanmak için, üç kişi ahır kapılarında artçı olarak bırakılıyor. Diğer onbir kişi atlara binerek Vey ırmağına doğru dörtnal koşuyorlar. Fakat geriden düşmanın süvari alayları geliyor. Yorgun ve yaralı onbir kişi, ırmağın kenarına vardıkları zaman, akşamdanberi yağan yağmurlar yüzünden kabaran suların köprüleri söküp götürdüğünü görüyorlar. Sekiz saat önce, geçit veren sular, şimdi geçilmez olmuşutr. Düşman durmadan yaklaşıyor, saldıranlar sürüler halinde bin­ lerle geliyorlar. Karşılarında yalnız onbir kişi var… Yağmur durmadan yağıyor. Arasıra çakan şimşekler gerilmiş yüzlerini, büyümüş gözlerrini aydınlatıyor. Ellerinde kılıçları, Türk’e yaraşan bir fütursuzlukla atlarının üstünde dimdik duruyorlar ve ölünceye kadar çapışmak üzere düşmanını yaklaşmasını bekliyorlar.

Artık düşman yaklaşmışür. Göğüs göğüse atılıyorlar ve çarpışmaya başlıyorlar. Onbir kahramandan herbiri birer birer devriliyor. En son da Kürşad gün doğarken 4O yarasından kanlar sızarak can veriyor ve gözleri açık olarak cesedi atının üstünde dimdik kalıyor. Bu esnada Vey ırmağının suları deli deli akıyor ve yağmur yağmaya devam ediyordu.

Bu kahramanlık menkıbesi birkaç gün içinde Çin’de bulunan bütün Türklere yayılıyor ve onlar arasında bir kurtuluş ruhu ve bir ihtilâl havası yaratıyor. Çok geçmeden de hepsi birden isyan ederek Kürşad m yolundan hürriyet istiklâle kavuşuyorlar. Türk tarihi, uzak ve yakın böyle kahramanlık olaylariyle doludur. Kahramanlık Türklüğün başlıca vasıflarından biridir. Şairlerimizden birinin dediği gibi Türk milleti için :

“Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir.

Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.

Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir.

Kahramanlık: Saldırıp bir daha dönmemektir.”

%d blogcu bunu beğendi: