HÜR ADAM DEDİKLERİ

 

Hür Adam” Kurtuluş Savaşı’nda Neredeydi?

Son günlerde, Said-i Nursi’nin hayatını anlatan “Hür Adam” filmi nedeniyle bir Said-i Nursi tartışması başladı. “İşte Hür Adam’ın Gerçek Öyküsü” başlıklı yazımla ben de bu tartışmaya katıldım. Yazımda özetle; Said-i Nursi’nin Kurtuluş Savaşı’nda “dişe dokunur” herhangi bir katkısının olmadığını belirterek, Said-i Nursi’nin önce Alman etkisine, sonra Amerikan etkisine ve son olarak da Demokrat Parti etkisine girdiğini belgeleriyle ortaya koydum. Bu nedenle de Said-i Nursi’nin “Hür Adam” değil, olsa olsa ancak “Güdümlü Adam” olacağını ileri sürdüm

Son günlerdeki Said-i Nursi tartışmalarında konunun neredeyse bütün detayları tartışılmasına karşın, konunun “özünün” gözden kaçırıldığını gördüm. “Said-i Nursi Atatürk’e mektup yazdı mı yazamadı mı? Said-i Nursi Atatürk’le görüştü mü görüşmedi mi? Said-i Nursi Atatürk’ün yanında bacak bacak üstüne attı mı atmadı mı? Said-i Nursi parmağını Atatürk’e doğru uzatarak ‘Paşa Paşa namaz kılmayan haindir’ dedi mi demedi mi? ve daha birçok ayrıntı dile getirilip üzerinde saatlerce konuşuldu; ama işin özü, Said-i Nursi’nin, namı değer “Hür Adam”ın Kurtuluş Savaşı’na, “Hürriyet Savaşı”na nasıl bir katkıda bulunduğu, bu savaşa hangi maddi veya manevi desteği verdiği, bu savaşa katılıp katılmadığı ve dahası bu savaş sırasında nerede ne yaptığı hiç gündeme getirilmedi, hiç tartışılmadı. Ben geçen yazımda bu konuya değinmiş olmama rağmen, “işin özü” burası olduğu için, bu yazımda da “Said-i Nursi Kurtuluş Savaşı sırasında neredeydi ve neler yapıyordu?” sorusuna biraz daha geniş biçimde yanıt vermeye çalışacağım. Çünkü bir adamın “Hür Adam” olup olmadığını anlamak için o adamın yaşadığı dönemdeki “Hürriyet Savaşı”nda neler yaptığına bakmak gerekir.

HÜR ADAM BOĞAZ’DA ÇAMLICA’DA OTURUYORDU

Said-i Nursi, I. Dünya Savaşı sonlarında Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı günlerde, 1918 yılında İstanbul’a geldi. Mütareke İstanbul’unda Boğaz’da Çamlıca’da oturan Said-i Nursi, evini, sekreteri olarak görev yapan yeğeni Abdurrahman ile paylaşıyordu.

Kasım 1918’den itibaren Anadolu İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ermeniler ve Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlandı.

15 Mayıs 1919’da İngiliz-Fransız destekli Yunan ordusu İzmir’i çok kanlı bir şekilde işgal etti. İzmir ve civarında “Türklerin katledilmeleri” üzerine Anadolu’nun değişik yerlerinde direniş cemiyetleri kurulmaya, yerel kongreler toplanmaya ve işgali kınayan mitingler yapılmaya başlandı.

HÜR ADAM İŞGALİ KINAYAN MİTİNGLERDE NEREDEYDİ?

Kadınların ve Darülfünun hocalarıyla öğrencilerinin de katıldığı mitinglerde, kanlı Yunan işgalleri kınandı. Fatih mitinginde Halide Edip Hanım, İstanbul Darülfünunun öğretim üyesi Selahattin Bey, Üsküdar mitinginde Sabahat Hanım, Kadıköy mitinginde Darülfünun öğrencisi Münevver Saime Hanım “işgali kınayan” çok coşkulu konuşmalar yaptı. Münevver Saime Hanım konuşmasının bir yerinde ellerini semaya doğru açarak kendisini dinleyen kalabalığa aynen şöyle seslendi:

“Yarabbi! Ben kardeşlerime değil ilk önce sana sesleniyorum. Vatanın felaketi karşısında bir genç kızın feryadını dinle. Bu ağlayan anneler şehitlerin annesi. Bu boynu bükük genç kadınlar fedakarların genç zevcesi, şu hıçkıran yavrular askerlerin yetimleri değil mi?Böyle necip bir kavme gözyaşı döktürmekte hikmet ne?… Ben kendi bağımsızlığı gasp edilmiş bir milletin kızı olarak bağımsızlığıma nasıl yürüyeceğimi söyleyeceğim.Bu beyanatım, kollarımızı bağlamak isteyenler için dikkate şayan olmalı..”

Halide Edip’in, Selahattin Bey’in, Sabahat Hanım’ın ve Saime Hanım’ın işgali kınayan konuşmalar yaptıkları o İstanbul mitinglerinde Said-i Nursi yoktu. Said-i Nursi o sırada Nakşibendi tarikatına mensup İngiliz yanlısı Derviş Vahdeti ile birlikte siyasal İslamcı İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurmakla meşguldü. Cemiyetin kuruluşu nedeniyle 3 Nisan 1919’da Ayasofya camiinde mevlit okutulmuştu

ANADOLU’DA GERÇEK DİN ADAMLARI DİRENİŞ HAZIRLIKLARI YAPARKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Anadolu’nun işgali üzerine “gerçek din adamları” ya silaha sarılarak ya da cami cami dolaşarak halkı “kurtuluş için” harekete geçirmeye çalışmıştır. Hatta birçok din adamı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurarak bölgesinde silahlı direniş başlatmıştır. Kurtuluş Savaşı başlarında kurulan 47 Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde 84 din adamı yönetici durumundadır. Ayrıca bu 47 Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 16’sının başkanı din adamıdır.[6] Ankara’da Müftü Rıfat Börekçi, Afyon’da Müftü Sait Efendi, Amasya’da Müftü Hacı Tevfik Efendi, Bilecik’te Müftü Mehmet Şükrü Efendi, Bolu’da Müderris Kürtzade Mehmet Sıtkı Efendi, Çankırı’da Müftü Bekirzade Ata Efendi, Denizli’de Ahmet Hulusi Efendi, Erzurum’da Hoca Raif Efendi, Hakkari’de Müftü Ziyaeddin Efendi, Isparta’da Şeyh Ali Efendi canla başla Mustafa Kemal’e ve Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olurken, Said-i Nursi yine ortalarda yoktur. Bu sırada Said-i Nursi, İstanbul’da,Kürdistan Teali Cemiyeti’ni ve Kürt Neşriyat Cemiyeti’ni kurmakla meşguldür. İngiliz Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Bağdat’tan yazılan gizli raporunda, Kürtleri Türklere karşı kışkırtarak ayaklandırmak amacıyla kurulmuş olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucuları arasında Said-i Kürdi (Nursi)’nin de adı vardır.

“Kuvvacı din adamları” birçok yerel kongrenin de aktif katılımcılarıdır. Örneğin, 26-30 Temmuz 1919 tarihleri arasındaki Balıkesir Kongresi’ne katılan 48 delegenin 13’ü, mahalli müftü ve müderrislerden oluşmaktadır.10-23 Mart 1920 tarihleri arasında toplanan V. Balıkesir Kongresi’ne katılan 60 delegenin yarıya yakını, müftü, vaiz ve müderrislerden oluşmaktadır.16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Alaşehir Kongresi’ne katılan 45 delegenin 9’u müftü ve müderristir 6-9 Ağustos 1919, 19 Eylül 1919 ve 6 Ekim 1919 tarihleri arasında toplanan Nazilli Kongresi’ne Eşme Müftüsü Nazif Efendi, Isparta Müftüsü Hacı Hüseyin Hüsnü Efendi, Karacasu Müftüsü Mustafa Hulusi Efendi, Bozdoğan Müftüsü Mehmet Efendi, Sarayköy Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi, Isparta’dan müderris Ali Efendi, Tavas’tan Bektaşi Dedesi Mazlum Baba gibi birçok din adamı katılmıştır. 18 Ağustos 1919’da toplanan Muğla Kongresi’ne ise başta Müftü Zeki Efendi ve Hafız Emin Efendi olmak üzere çok sayıda din adamı katılmıştır. 5 Ağustos 1920 ve 8 Ekim 1920 tarihleri arasında toplanan Pozantı Kongresi’nde de din adamlarının çokluğudikkat çekicidir. Ayrıca Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne de çok sayıda din adamı katılmıştır.

Kuvvacı din adamları, işgallere karşı halkı örgütlemek için düzenlenen yerel kongrelere katılırken Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi İstanbul’da Kurtuluş Savaşı’yla ilgisi olmayanMüderrisler Cemiyeti (Teali İslam Cemiyeti), Yeşilay Cemiyeti ve Darül Hikmet’ül İslam gibi örgütlerde, kuruluşlarda yer almıştır. 

ANADOLU’DA MUSTAFA KEMAL GERÇEK DİN ADAMLARINCA KARŞILANIRKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan birkaç gün sonra Havza’ya geçmiştir. Mustafa Kemal Havza’da 6 Haziran 1919’da İzmir şehitleri için bir mevlit okutulmasını ve Cuma namazından sonrada işgali kınayan bir miting düzenlenmesini istemiştir. Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda mevlit okutulmuş ve mitingi düzenlemiştir. Ancak bölgenin en saygın ve tanınmış din adamlarından Sıtkı Hoca’nın mitinge katılamamış olması nedeniyle Mustafa Kemal, mitingin Sıtkı Hoca’nın da katılımıyla tekrarlanmasını istemiştir. İkinci miting, yine bir Cuma günü Cuma namazı çıkışı düzenlenmiştir. Mitingde Sıtkı Hoca şunları söylemiştir:

“Ey cemaat düşmana karşı koymak için elde sopa lazımdır. En gücü yetmeyen en hakir Müslüman Türk bile bugünden tezi yok birer sopa olsun edinmelidir. Buna da iktidarım yok diyebilen kimse var mı?Varsa o da evinde kazmayı, keseri, bıçağı, o da yoksa yumruğunu hazırlasın. Artık zamanı gelmiştir. Hz. Allah’ta, Peygamber Efendimiz de böyle emrediyor.”

Mustafa Kemal daha sonra Amasya’ya geçmiştir. Amasya’da onu karşılayanlar arasında Amasya Müftüsü Hacı Hafız Tevfik Efendi de vardır. Hacı Tevfik Efendi, Mustafa Kemal’i:“Çanakkale’den sonra şimdi de vatanı ikinci defa kurtarmayı ahdettiniz. Her anı endişeler içindeki yurda kurtuluşu nasip kılacak himmete eriştiniz. Hoş geldiniz, Safalar getirdiniz. Himmetiniz payidar olsun” diyerek karşılamıştır

Mustafa Kemal Paşa Amasya’da, 12 Haziran 1919’da hükümet konağında bir konuşma yapmış ve ülkenin içinde bulunduğu durumu ve yapılması gerekenleri anlatmıştır. Konuşma sırasında orada bulunan vaaz Abdurrahman Kamil Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasında “ayet ve hadisleri” çok ustaca ve yerli yerinde kullandığını görünce, “Bu paşa başka paşa…Bu paşa bildiğimiz paşalardan değil” diyerek hayranlığını ve şaşkınlığını dile getirmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın önemini çok çabuk kavrayan bu din adamına Mustafa Kemal de çok özel bir ilgi göstermiştir.[14] O gün Mustafa Kemal ve heyeti konaklamak için Saray Düzü kışlasına hareket etmiştir. Burada Mustafa Kemal, Sultan Beyazid Camii Vaizi Abdurrahman Kamil Efendi’den ertesi günkü Cuma hutbesinde Kurtuluş Savaşı’nın öneminden söz etmesini istemiştir. Gecenin ilerleyen saatlerinde Abdurrahman Kamil Efendi, yarınki Cuma hutbesine hazırlanması gerektiğini belirterek Mustafa Kemal’den müsaade istemiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal ayağa kalkarak: “Yanınıza bir adam katayım, karanlıktır” deyince Abdurrahman Kamil Efendi, Mustafa Kemal’in gözlerinin içine bakarak: “Gözlerinizin ışığı beni götürür paşam…” demiştir. Bu söz üzerine biraz duygulanan ve düşünen Mustafa Kemal, hocaya: “Baba! Bu işte muvaffak olmak da var, olmamak da… İnşallah muvaffak olacağız. Eğer olamazsak bizi asarlar. Kelle gider! Ne dersin?” diye sorunca, Hoca Kamil Efendi, yine Mustafa Kemal’in o derin mavi gözlerinin içine bakarak: “Oğul! Sen ki genç yaşta başını vatan millet uğruna feda etmişsin, benim bu ihtiyar kelleyi de koy senin uğruna feda olsun” demiştir.

Ertesi gün Cuma namazı için Sultan Beyazid Camii’ne gelen Mustafa Kemal, avluda Kamil Efendi’yi görünce: “Baba hazırlandın mı?” diye sormuş, Kamil Efendi de kendinden emin: “Tamamdır oğul, tamamdır…” yanıtını vermiştir. 

Amasya’da 13 Haziran 1919’da, Abdurrahman Kamil Efendi, Sultan Beyazit Camii’ndeki vaazında halka şöyle seslenmiştir:

“Muhterem evlatlarım! Türk milletinin, Türk hakimiyetinin artık kıymeti mevcudiyeti kalmamıştır. Madem ki milletimizin, şerefi, haysiyeti, istiklali tehlikeye düşmüştür. Artık bu hükümetten iyilik ummak bence abestir. Şu andan itibaren padişah olsun, isim ve unvanı ne olursa olsun, hiçbir şahsın ve makamın hikmeti mevcudiyeti kalmamıştır. Yegane çare-i halas (kurtuluş yolu) halkımızın doğrudan doğruya hakimiyetini ele alması ve iradesini kullanmasıdır..

Vaazdan çok memnun kalan Mustafa Kemal, namaz çıkışı avluda Abdurrahman Kamil Efendi’ye teşekkür etmiştir

Özetle Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak bastıktan sonra neredeyse her adımında bağımsızlığın kıymetini bilen, “gerçek” din adamlarınca karşılanmış ve desteklenmiştir. Erzurum’da Hoca Raif Efendi ve Şiran Müftüsü Hasan Fahri Efendi, Sivas’ta, Müfttü Abdurrauf Efendi, Hacı Bektaş’ta Çelebi Cemalletin Efendi, Ankara’da Rıfat Börekçi Hoca ve daha başka birçok gerçek din adamı hep Mustafa Kemal’in yanında olmuşlardır

Bu “Kuvvacı din adamları” Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’le birlikte “Ya istiklal ya ölüm” parolası doğrultusunda “vatan ve namus” mücadelesi verirken Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi “Sunuhat” (1920), “Hakikat Çekirdekleri” (1920), “Nokta” (1921), “Rumuz” (1922) gibi risaleler (küçük kitaplar) kaleme almakla meşguldü

GERÇEK DİN ADAMLARI CEPHEDE SAVAŞIRKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Bazı “Kuvvacı din adamları” da Kurtuluş Savaşı yıllarında elde silah düşmanla savaşmıştır. Afyonlu din adamı Müderris İsmail Şükrü Hoca, “Çelikalay” adlı milis kuvvetiyle, Kütahya-Eskişehir Savaşı’na katılmış ve 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında kendisine Çelikalay soyadı verilmiştir. İspartalı din adamı İbrahim Efendi ise Isprata Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurmuş, meclis üyesi iken izin alıp cepheye gitmiş, “Demiralay”ı kurarak savaşa katılmıştır. Soyadı Kanunu çıkınca da kendisine Demiralay soyadı verilmiştir.

İsmail Şükrü Hoca ve İbrahim Efendi, Çelikalay ve Demiralay adlı birliklerle düşmanla savaşırken, Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi, İstanbul’da “Darül-Hikmet’ül İslamiye” adlı kurumda görev yapmaktadır. “Said-i Nursi bunun son derece mutlu bir dönemi olduğunu belirtmektedir” 1916 yılında Doğu cephesinde yerel milislerle bölgede Ruslarla çarpışmalara katıldığı, (Bitlis savunması) iddia edilen[21] Said-i Nursi bu “milislik tecrübesinden” Türk milletinin ölüm kalım savaşı olan Kurtuluş Savaşı’nda da yararlanamaz mıydı?

LİBYALI ŞEYH AHMET SUNUSİ GÜNEYDOĞU’DA CAMİ CAMİ GEZERKEN HÜR ADAM NEREDEYDİ?

Kurtuluş Savaşı’na destek veren sadece Türk din adamları değildir, bazı yabancı Müslüman din adamları da Kurtuluş Savaşı’na destek vermiştir. Örneğin, Iraklı Uceymi Paşa, Hindistanlı Muhammed Ali ve Libyalı Şeyh Ahmet Sunisi bu din adamlarından ve Müslüman önderlerden birkaçıdır.

Özellikle Libyalı Şeyh Ahmet Sunisi’nin Kurtuluş Savaşı’na verdiği destek çok önemlidir. Mustafa Kemal, İngilizlerin ve Fransızların, Kürtleri Türklere ve Milli Harekete karşı kışkırtmalarını önlemek, İngiliz ajanlarının Kürt bölgelerindeki ayrılıkçı faaliyetlerine engel olmak ve Kürtleri Milli Hareket’e kazandırmak için gerek Güneydoğu Anadolu’da gerekse Kuzey Irak’ta çok iyi tanınan Şeyh Ahmet Sünusi’yi görevlendirmiştir

Kurtuluş Savaşı başladığı sırada Bursa’da bulunan Şeyh Ahmet Sünusi’ye bir mektup yazan Mustafa Kemal, onu Ankara’ya davet etmiştir:

“Şeyh Sunusi Hazretlerinin Milli mücadeleye yardım hususunda gösterdikleri hassasiyete şükran arz eylerim. Hilafet makamının fiilen işgali faciası karşısında Şeyh Hazretlerinin duydukları infial hissinin İslam alemine tebliği pek ziyade lazım ve faydalı olacaktır. Bu konuda icab eden görüşünüzü ayrıca arz ederiz.. Şeyh Hazretlerinin Ankara’da bulunmalarını arz ederiz.”

Mustafa Kemal’in bu mektubunu alan Şeyh Ahmet Sunüsi, 15 Kasım 1920’de Ankara’ya gelmiştir. Mustafa Kemal, 23 Kasım 1920’de Anakara’da TBMM’de Şeyh Ahmet Sunisi’nin onuruna bir yemek vermiştir. (Said-i Nursi 1922’de Ankara’ya gelince kendisinin özel olarak karşılandığını söyleyerek, bu karşılamadan Said-i Nursi’ye paye çıkarmak isteyenler, Şeyh Ahmet Sunusi’nin çok daha özel karşılandığını bilsinler..)

Şeyh Ahmet Sunusi burada yaptığı Arapça konuşmada. “İslamiyetin yok olmasının muhakkak görüleceği bir halin meydana çıkması üzerine Müslümanların ümitleri kesildiği bir sırada Mustafa Kemal Paşa hazretleri arkadaşlarıyla beraber din uğruna savaşmaya başladılar. Ve siz de beraber savaştınız. Cihat ettiniz. Bu hizmet bütün İslam aleminin devamına İslam aleminin kurtuluşuna ait mukaddes bir vazifedir.” demiştir.

Mustafa Kemal cevabi konuşmasında Sunusilerden ve Şeyh Ahmet Sunusi’den övgüyle söz etmiştir: “Sunusi teşkilatı, diğer teşkilatlar gibi sadece bir tarikat değildir. İslamiyetin saadet yolunda yürümeye yönelik esaslı bir teşkilattır. Bu gece huzurlarıyla müşerref olduğunuz zat, İslam aleminde büyük bir esasa dayanan mukaddes bir teşkilatın başında bulunan yüce bir zattır… Dolayısıyla bundan sonra kendilerinin İslam alemine yapacakları hizmetler, şimdiye kadar olan hizmetlerini taçlandıracaktır. Ve bu sayede Türkiye devletinin bütün İslam cihanının dayanak merkezi olan Türkiye devletinin de sağlamlaştırılmasına hizmet etmiş olacaklardır. Seyyid Ahmet Şerif Sunusi Hazretlerinin gelecekteki hizmetlerine şimdiden gerek şahsım ve gerek TBMM namına teşekkür eylerim.”

Mustafa Kemal, Şeyh Ahmet Sünusi’ye “aynı amaca yönelik” üç ayrı görev vermiştir.

İslam dünyasındaki antiemperyalist hareketleri Ankara’nın etkisi altına almak ve bu hareketlerden Türk Kurtuluş Savaşı’na destek sağlamak. Arap dünyasında, özellikle Irak ve Suriye’de Hilafet propagandası yaparak bölgedeki Arapları İngiltere ve Fransa’ya karşı harekete geçirmek, böylece hem Musul-Kerkük bölgesindeki hem de Güney Anadolu’daki İngiliz-Fransız etkisini kırmak. Türkiye içinde özellikle Güney Doğu Anadolu’daki Kürt bölgelerinde Milli harekete katılımı arttırmak.

Mustafa Kemal, Şeyh Ahmet Sunusi’yi “genel vaaz” olarak görevlendirmiştir. Sunusi, Mustafa Kemal’den aldığı bu görevle, özellikle Güneydoğu Anadolu’da çeşitli illerde camilerde vaazlar vererek, Kürtleri, Milli Hareketi desteklemeye çağırmıştır. Her gittiği yerde beyazlara sarılmış olarak verdiği vaazlar ve hutbeler çok etkili olmuş, önde gelen Kürt aşiret reisleri Milli Harekete katılmaya başlamıştır. Ahmet Sunusi, Urfa, Diyarbakır, Mardin’de cami cami, köy köy gezerek halkı Mustafa Kemal’in arkasında Milli Hareketi desteklemeye çağırmıştır. Sunusi her adımını telgrafla Mustafa Kemal’e bildirmiş, Mustafa Kemal’den aldığı talimatları birebir uygulamıştır

Mustafa Kemal, Milli Mücadele sırasında İslam dinine çok büyük bir önem vermiştir. İşgalci Hıristiyan işgal edilen Müslüman olunca “İslam”, ister istemez en önemli “savunma aracı” haline gelmiştir. Türk toplumunun ve İslam dünyasının bütün gerçeklerini çok iyi kavramış olan Mustafa Kemal, içte ve dışta Milli Harekete destek sağlamak için, İslama vurgu yapmıştır: İslam dünyasına yönelik bildiriler, İslami söylemler, TBMM’nin tekbir ve dualarla açılması, cami ve cem evi ziyaretleri hep Kurtuluş Savaşı sırasındaki “İslami Meşruiyet Politikası” ile ilgilidir. Kurtuluş Savaşı’nın başarısı açısından bu politika çok büyük bir önem taşımaktadır. Nitekim İslam dinin en temel özelliklerinden biri de “düşmana karşı direniş” göstermek, yani cihatanlayışıdır. İslama göre işgal altında bir ülkede (Dar-ül Harp) İslamı yaşamak dinen caiz değildir. İslamı yaşamak için öncelikle bağımsız olmak gereklidir. İşte İslamın bu temel ilkesinden hareket eden Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı yıllarında “gerçek” din adamlarına çok ihtiyaç duymuştur. Ve “gerçek” din adamları da hep Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Şeyh Ahmet Sunusi bu bakımdan çok önemli işler görmüştür. 

Bir taraftan Güneydoğu’yu gezerek Kürtleri Milli Harekete katılmaya çağırmış, diğer taraftan Irak’ta ve Suriye’deki Arap Müslümanları Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olmaya davet etmiştir. Dahası Mustafa Kemal’in isteğiyle Sivas’ta bir İslam Kongresi düzenlemiştir.

18 Şubat 1921’de Sivas’ta Camii-i Kebir’de toplanan “İttihadı İslam Kongresi”ne Şeyh Ahmet Sunusi başkanlık etmiştir

Bu kongreye dünyadaki bir çok Müslüman lider katılmıştır. Kongre başkanı Şeyh Ahmet Sunusi, aynı gün Ulu Camii’de bir de hutbe okumuştur. Şeyh’in hutbe metni Ankara’da çıkarılan Sebilürreşad dergisinin 31 Mart 1921 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Sunusi hutbesinde, Kurtuluş Savaşı’nı “cihat” olarak adlandırarak: “Müslüman, ecnebi tahakkümünde yaşayamaz, esaret altına giremez. Ecnebi hilelerine kapılmayınız, yaldızlı sözlerine inanmayınız.” demiştir

Sunusi’nin, Mustafa Kemal’in isteği doğrultusundaki bu çalışmaları, İngiliz istihbaratının dikkatini çekmiştir. İngiliz istihbaratı, Sunusi’nin adım adım Anadolu’yu gezdiğini Londra’ya rapor etmiştir. İngilizler, Sunusi’nin etkisinin Irak, Suriye ve hatta Hicaz’a kadar yayılmasından endişelenmişlerdir.

İşte Libyalı Şeyh Ahmet Sünüsi’nin Kurtuluş Savaşı’na katkıları… Sunusi, Mustafa Kemal’in “İslam politikasını” hem içte hem de dışta başarıyla uygulamasında çok önemli bir role sahiptir. Bu toprakların havasını soluyan Dürrizade Abdullah, Mustafa Sabri gibi hain ve satılmış din adamlarına karşı Libyalı Ahmet Sunusi, Allah adına, İslam adına, Müslüman Türk ulusunun Mustafa Kemal önderliğindeki haklı davasında canını dişine takarak ve hiçbir karşılık beklemeden Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarısı için çalışmıştır.

O günlerde, Şeyh Ahmet Sunusi, Selahhaddin Eyyübi ve Mustafa Kemal’i, Kuran’ı Kerim kuşanmış bir şekilde gösteren bir resim Anadolu’da elden ele dolaşmıştır.

Şeyh Ahmet Sunusi’nin Anadolu’da il il cami cami dolaşarak halkı Kurtuluş Savaşı’na katılmaya çağırdığı o günlerde Said-i Nursi nerededir? O günlerde Said-i Nursi İstanbul’da ruhsal değişimler, dönüşümler geçirmektedir. Kendi ifadesiyle, “yakın arkadaşlarından birinin hiç beklenmedik bir ihaneti sonucunda” artık gençlik dönemini geride bıraktığı gerçeğini kavramış ve ruhsal yönden değişmeye başlamıştır! Said-i Nursi, yaşadığı bu ruhsal değişimleri, 1921 yılında Arapça yayımlanan Lemalar adlı bir dizi broşürde anlatmıştır. (Lema’lar, 104)

HÜR ADAM RAHATINI BOZMAK İSTEMEDİ

Said-i Nursi’nin İstanbul Çamlıca’daki evinde kendi kendisiyle hesaplaştığı o işgal günlerinde Mustafa Kemal, Doğu Anadolu’da, Kuzey Irak’ta ve Suriye’de İslamı anlatacak, insanları Kurtuluş Savaşı’na katılmaya çağıracak din adamlarına ihtiyaç duymaktaydı ve bu nedenle Said-i Nursi’yi (Kürt bölgelerinde tanınmış olduğu için) Güney Doğu Anadolu’ya “vaaz” olarak göndermek istemişti. (Nitekim Said-i Nursi de, Emirdağ Lahikası’nın bir pasajında Mustafa Kemal’in kendisinden, Sunusi liderlerin Libya’da yaptıklarına benzer bir görevi yerine getirmesini, yani dini bir ittifak odağı oluşturulmasıyla halkın bu odak etrafında birleştirilmesini istediğini belirtmektedir Ama Said-i Nursi, bir türlü İstanbul’daki “rahatını” ve “ruh hesaplaşmalarını” bırakıp Anadolu’ya geçmeye yanaşmamıştı; ta ki savaş bitip, galip belli oluncaya kadar! Bu durumda Mustafa Kemal de Libyalı Şeyh Ahmet Sunusi’den yardım almak zorunda kalmıştı. Evet, Sunusi Türk değildi; ama “bağımsızlığın önemini” bilen cesur bir Müslümandı. İşte, Kurtuluş Savaşı’na katılan birçok din adamı gibi o da gerçek bir Hür Adam’dı.

İŞTE HÜR ADAM’IN KURTULUŞ SAVAŞI’NA KATKISI

Said-i Nursi Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kürt İsyanlarını bastırmak için de dişe dokunur bir adım atmamıştır. Tam terinse Kürdistan Teali Cemiyeti’nde yer almıştır.

Said-i Nursi, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını gıyaben yargılayıp idama mahkum eden Kürt Nemrut Mustafa Mahkemesi’ne de ses çıkarmamıştır.

Said-i Nursi, işgal altında bir şehirde, İstanbul’da dini işlerle uğraşmanın, ibadet etmenin dinen caiz olmadığını bilmiyor muydu yoksa?

Said-i Nursi’nin Kurtuluş Savaşı’na tek katkısı, o da katkı sayılırsa- işgalci İngiliz politikasına karşı bir risale yazması ve Hain Damat Ferit’in isteğiyle ve İngilizlerin desteğiyle İstanbul Müftüsü Dürrizde’nin hazırladığı, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını “dinsiz” ve “zındık” ilan eden hıyanet fetvasına karşı, “bu fetvanın ilmen geçersiz olduğunu” beyan eden “Hutuvat-ı Sitte” adlı bir bildiri hazırlamasıdır. İyi de Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükümeti, İstanbul Hükümeti’nin bu “hıyanet fetvasına” karşı Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin başkanlığında 5 müftü, 9 müderris ve 6 ilmiye mensubundan oluşan toplam 20 kişilik bir grupla karşı fetva hazırlamıştır. Hazırlanan bu fetvada Anadolu’daki Milli Hareket’in dinen meşru olduğu, padişah ve halifenin düşman elinde esir bulunduğu, esir halifeye zor ve baskıyla fetva yayınlattırıldığı belirtilerek fetvanın geçersiz olduğu vurgulanmıştır. 83 müftünün imzaladığı ve 64 müftünün onayladığı bu karşı fetva ile “düşmana karşı mücadele etmenin din gereği olduğu” duyurulmuştur Yani, Said-i Nursi’den önce onlarca din adamının onayladığı bir “karşı fetva” yayınlanmıştır zaten.

HÜR ADAM’IN ÇAMLICA SEFASI VE ANKARA YOLCULUĞU

Tekrar soruyorum: “Türk’ün ateşle imtihan edildiği 1918-1922 arasında Said-i Nursi nerededir?”

Bu soruya en güzel yanıtı “Gerçek Bediüzzaman Said-i Nursi ve Doktrinleri” adlı bir kitap yazan Seyfi Güzeldere vermiştir.

İşte o yanıt: 

“Molla (Said-i Nursi) İstanbul’a geldiği vakit Mütareke olmuştu. Müslüman-Türk toptan tutsak gitmemek için yer yer birleşip tedbir arıyordu. O hemen, kardeşinin oğlu Abdurrahman’ın Çamlıca’daki köşküne yerleşti. Kitap dediği uyduruk serisini bütünlemeğe başladı. Molla, bu işlerle uğraşırken, Anadolu bağımsızlık savaşının kan ve ateşi içinde idi. Bir dergi, Molla’nın bağımsızlık savaşına katıldığını yazıyor. Doğru değil. O savaşın gazilerinden binlercesi bugün yaşamdadır. Yalnız benim tanıdığım 200 var. Biri diyebilir mi ki bu insan, değil silahla fikir yoluyla olsun bu savaşa katılmıştır.

Önce kendi diyor ki, ‘Tutsaklıktan döndüm, İstanbul’da üç ay kaldım. 1918’in ortasından 1921’in ortasına gelelim. Sonbaharda ayrıldığını söylüyor. Demek 1922 olmaktadır. O zaman Molla’nın İstanbul’da beklemesinin açık gerekçesi oydu ki; Halife kazanırsa, zaten Halifeli, Türk ulusu kazanırsa Türk ola! Halifenin artık çöktüğünü görünce Ankara’dan geçip Van’a gitmiştir. (1922).

Peki Said-i Nursi, 1922 sonlarında neden Ankara’ya gitti? Bu sorunun yanıtını da uzun yıllar Said-i Nursi üzerinde çalışan ve “Bediüzzaman Said-i Nursi Olayı” adlı bir kitap yazan Prof. Dr. Şerif Mardin’den alalım: 

“(İstanbul’da) kendini herkes tarafından terkedilmiş hissetti; yeğeni ve katibi Abdurrahman yanından ayrılmıştı. Gerçi sonunda ondan bir haber alabilmişti; ama Abdurrahman bundan kısa bir süre sonra öldü. Bu kayıp Said-i Nursi’yi derinden sarstı. Belirttiğine göre özel dünyasının yarısı annesinin ölümüyle kaybolup gitmişti. Abdurrahman’ın ölümü ise özel evreninin diğer yarısının da yok olması anlamına geliyordu. Buna rağmen Abdurrahman’ın ölümüyle ortaya çıkan kayıp kısa bir süre sonra, kendisini Said-i Nursi’nin hizmetine ve yazılarının propagandasına adayan bir başka genç tarafından telafi edilecekti. (Lem’alar, 232)”

Anlaşıldığı kadarıyla Said-i Nursi, işgal İstanbul’unda ülkenin dertleriyle değil, kendi dertleriyle dertlenmektedir. Bazı kayıplar nedeniyle ruhsal bunalımlar yaşamaktadır. Özetle kafası ve ruhu karmakarışıktır. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Ankara’da Mustafa Kemal’in önderliğinde yeni bir devlet kurulmuştur. Yani, İstanbul ve Sultan-Halife kaybetmiş, Ankara ve TBMM kazanmıştır. Bu durumda Said-i Nursi, kazananın yanında yer almak, dini plan ve programlarını kazanan sayesinde hayata geçirmek için, 1922’de Ankara’ya gitmiştir. Ancak Ankara’da umduğunu bulamamıştır. Mustafa Kemal’in kuracağı yeni devletin, “aklı ve bilimi” esas alan “çağdaş bir devlet” olacağını anlamıştır. Ancak Ankara’da bulunduğu kısa sürede yine de şansını denemiş, Mecliste “dinsiz bir atmosfer” gördüğünü belirterek(!) “Namaza Çağrı” bildirileri dağıtmıştır. Aslında Mustafa Kemal’in hem yapacağı “dinsel eksenli devrimler” (halifeliğin kaldırılması gibi) için hem de “dinde öze dönüş hareketi” (din dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmaları) için gerçek din adamlarına ihtiyacı vardır. Bu anlamda Said-i Nursi’den de yararlanmak istemiş olması olasıdır. Ancak Said-i Nursi’nin Ankara’daki “bazı davranışları” üzerine Mustafa Kemal, kuracağı yeni devletin “çağdaş din adamı” kadrosunda Said-i Nursi’ye yer olmadığına karar vermiştir. Mustafa Kemal’in yanında, cumhuriyet döneminde Rıfat Börekçi, Şemsettin Günaltay, İsmail Hakkı İzmirli, Mehmet Akif, Elmalılı Hamdi Yazır, Hafız Yaşar Okur gibi daha birçok gerçek din adamı vardır. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Elmalılı Hamdi Yazır’a “Kuran’ın Türkçe Tefsir ve Tercümesi”ni yaptırmış, Kamil Miras Hoca’ya da Buhari’nin Hadis Kaynağınıtercüme ettirmiştir. Atatürk’ün isteğiyle tefsir ve tercüme edilen bu eserler, binlerce takım bastırılarak Türkiye’nin “dört bir yanına” ücretsiz dağıtılmıştır.

HÜR ADAM’IN SANSÜRCÜLÜĞÜ

Geçtiğimiz günlerde, Said-i Nursi’nin, 23 Kasım 1922’de Mustafa Kemal’e yazdığı bir mektup ortaya çıktı. Bu mektupta Mustafa Kemal’e: “İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri” diye hitap eden Said-i Nursi, Atatürk öldükten sonra kaleme aldığı anılarında da bu mektuptan söz etmiştir; ama mektubun girişindeki Mustafa Kemal’e yönelik “saygı ve övgü dolu” ifadelerini sansürlemiştir. 1922’de Mustafa Kemal’e “İslam aleminin kahramanı Paşa hazretleri” diye methiyeler dizen Said-i Nursi, Atatürk’ün ölümünden sonra kaleme aldığı anılarında ve yazılarında Atatürk’e “deccal ve süfyan” demekten çekinmemiştir: Said-i Nursi Redoks’ta, Ankara’ya ikinci kez çağrıldığında neden gitmediğini açıklarken “…Ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını orada bir adamda (Atatürk) gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım” diyerek 5. Şua’daki “Süfyan”ın Atatürk olduğunu ima etmiş ve “SÜFYAN ve bir İslam DECCALİNİN Mustafa Kemal olduğu Beşinci Şua’da anlaşılıyor”diyerek de açıkça Atatürk’e süfyan ve deccal demiştir. 

Görüldüğü gibi Said-i Nursi’nin Kurtuluş Savaşı’na “büyük bir katkısı” hatta “bir katkısı” yoktur. Hürriyet mücadelesi sırasında işgal altındaki bir şehirde, İstanbul-Çamlıca’da bir evde bazı kitaplar yazan, bazı cemiyetlere üye olan ve bazı ruhsal değişimler, dönüşümler yaşayan Said-i Nursi’ye “Hür Adam” demek, Kurtuluş Savaşı’nın gerçek “Hür Adam”larına saygısızlıktan başka bir şey değildir.

Kurtuluş Savaşı’na sadece din adamları katkı sağlamış değildir, ayrıca Kurtuluş Savaşı’na karşı, İngiliz yanlısı “hain din adamları” da vardır. Kurtuluş Savaşı’na destek olan sol gruplar, farklı etnik unsurlar da vardır. Bütün bunları bu yazı kapsamında anlatmak mümkün değildir tabi…

ALINTI

ÇANAKKALE CEPHESİ VE MUSTAFA KEMAL

I.DÜNYA SAVAŞI ÇANAKKALE CEPHESİ VE MUSTAFA KEMAL

28 Haziran 1914’te Avusturya veliahdı arşidük Ferdinand Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmüş, bundan bir ay sonra Avusturya-Sırbistan savaşı başlamıştı.Bu I. Dünya savaşının başlaması demekti.M. Kemal savaşa Almanya’yla beraber girilmesine karşıydı.Almanya savaşı kazanırsa Osmanlı onun uydusu olacak,kaybederse Osmanlı her şeyini kaybedecekti.Ona göre devlet tarafsız kalıp kuvvetlenmeye bakmalıydı.Enver Paşa ise bu düşüncenin tam zıddını savunuyordu.Nitekim onun istediği oldu.Osm. savaşa girdi.bu sırada Batılı müttefikler Almanya karşısında zor duruma düşen Rusya’ya yardım ulaştırabilmek için Çanakkale Boğazını zorla geçmeye karar verdiler.Rus donanması bir çok defa boğazın dış tabyalarını bombardıman etmişti.Bir çıkarma işleminin gün geçtikçe yaklaştığı anlaşılıyordu

Mustafa Kemal’in Çanakkale savaşlarına başlaması bu savaşın ilk günlerinde başlar.1 Ekim’de Boğaz resmen kapatıldı.19 Şubat 1915’te düşmanın ilk taarruzu başladı.Mustafa Kemal’in 19. Tümen Karargahı Eceabat’a nakledildi.Şubat sonunda M. Kemal birliklerini kıyılara yerleştirmiştir.5 Mart’ta tümen karargahına gelen Boğaz Komutanı Cevat Paşa’ya (Çobanlı) kendi tümeninin Seddülbahir sahil tertibatını gösterirken düşmen gemilerinin ateşine maruz kalmışlardı. Bölgenin korunmasından sorumla 26. alay M. Kemal’in talimatı ile düşmanı mağlup etti.Bu muhaberelerin kara tarafı M. Kemal’in üzerinde idi.İngiliz ve Fransızların deniz mağlubiyetlerinden sonra vazgeçmeyeceklerini bilen M. Kemal,kıyıya adam çıkaracakları düşüncesiyle maiyetindeki birliklere uyanık olmaları emrini verdi.Gerekli yerlere müracaat edip kuvvetlerini arttırıyordu.O bölge kumandanlığına Halim Sami Bey’in atanmasıyla, Yarbay M. Kemal “genel yedek” olarak kalmıştı.M. Kemal’in tümeninden bir alay Çanakkale’ye geçmişse de geri çevrilmiş.Bunun üzerine o da bütün tümeni Bigalı köyünde toplayarak,talim ve terbiye ediyordu.18 Mart’tan 25 Nisan’a kadar zaman,düşmanın keşif ve oyalama hareketleriyle geçer.Düşman Boğazın geçilemeyeceğini anlayıp,yarımadanın Avrupa kıyılarına asker çıkarma planlarını tamamladı.25 Nisan’da ise önce yarım ada ile Trakya arasındaki Saros körfezine ve Boğaz ağzındaki Anadolu köşesine şaşırtma çıkarmaları yaparlar.26 Nisan’da,Rumeli tarafı giriş noktasında(Seddil Bahir) çıkartma başlar,Bu çıkartma Ege Denizine bakan Kabatepe ve Arıburnu kıyılarındaki çıkartmalarla hedefini belli eder.O günden itibaren de kara harpleri başlamış demektir.Mustafa Kemal bu savaşların tam içinde,Arıburnu cephesindedir. Bu topraklardaki savaşlar bir meydan harbi değildir.Bir harekat harbi değildir.Bu savaşlar birer avuç denebilecek dar topraklar üzerinde binlerce,on binlerce,yüz binlerce insanın kucak kucağa,boğaz boğaza gırtlaklaşmasıdır.

Halil Sami Bey’den gelen bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor.Mustafa Kemal’den taburunu adı geçen düşmana karşı sevk etmesi isteniyordu.Daha önce tahmin ettiği gibi düşmanın Kabatepe’ye karaya çıkma girişimi başlıyordu.Bu işle mücadelenin zor olacağını bildiği için bütün tümeniyle düşmana yaklaşmayı düşündü.Emrindeki tüm kuvvetleri derhal hazır bulunarak emir almaları için yanına çağırdı.Bigalı deresi boyunca alayı Kocaçimen Tepesi’ne doğrulttu.Yaya olarak Conkbayırına vardılar.

Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayın Ege denizinden gelecek bir saldırıya hazırlıklı olmadığı bir gerçektir.Onun içindir ki Gelibolu karaları Ege Denizine karşı tamamen açık bulunuyordu.Bu tertipsizliğin,yolsuzluğun,muharebe şebekelerinden yoksun oluşun, Çanakkale savaşlarında,Türk ordusuna çok pahalıya mal olduğu hakikattir.Kocaçimen’e 57. alayını bizzat sevk ederek ulaştıran M. Kemal’in ilk gördüğü manzara pek fikir verici değildir.Düşmanın çıkartma yeri Arıburnu ölü zaviyededir.Yani Kocaçimen’den görülmez.Bunun üzerine bin bir güçlükle Conkbayırına ulaşır Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahil gözetlemesine memur bir müfreze efradının,Conkbayırına doğru kaçmakta olduğunu gösteren M. Kemal ile arasında şu konuşma geçer:

-Niçin kaçıyorsunuz? dedim

-Efendim düşman!dediler

-Nerede?

-İşte,diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Hakikaten düşman tepeye serbestçe yaklaşmaktadır.Mustafa Kemal’in ise elinde kuvveti yoktur.Düşman ona Kocaçimen’deki askerinden daha yakındır.Derhal karar verir. “Bu kararı kendisi bir mantıki muhakeme veya sev kitabi olarak değerlendirir.”İşte bu karar savaşın gidişatını değiştirir.

-Düşmandan kaçılmaz der

-Cephanemiz yok diyen askere.

-Süngünüz var ya…dedi ve sonrasını şöyle anlatır:

Bağırarak bunlara süngü taktırdım.Yere yatırdım.Aynı zamanda Conkbayırına ilerlemekte olan piyade alayı ve cebel bataryasının “marş marşla” benim bulunduğum yerdeki emir zabitini onları çağırmaları için geriye saldırdım.Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı.Kazandığımız an bu andır.

-Düşününüz,işte bu bir andı.

Conk bayırından harekatı idare eder,sağ sol birliklerle irtibat kurmaya çalışır,taarruz ilerlemektedir.Bu harekatı anlatırken sözleri şuydu:”Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.”

Ya öldürmek ya ölmek!Zaten bu verilmiş bir emirdir.Aslı şöyledir:-Size taarruzu emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde başka kuvvetler ve komutanlar olabilir… “Kumandan işte böyle bir anda böyle bir emri verebilen insandır.”

Neticede düşmana saldırıldı.Boğuşuldu.Düşman dayanamayıp geri çekildi.Sahile kadar gerileyerek orada tutunabildi.Arıburnu cephesi işte böyle açıldı.

25/26 Nisan 1915 gecesi 5 İngiliz tümeni yeniden Arıburnu’na çıkarma yapar.Bu bir küçük ordudur.Halbuki bizim kuvvetlerimiz yetersizdir. Ayaklarındaki çarıkları dökülmüş,yiyecekleri kıt,yolları yoktur.Muharebe şebekesi iyi kurulamamıştır.Mustafa kemal her türlü olumsuzluğa rağmen emrindeki birliklerle sonuna kadar mücadele etmiş,26 Nisan günü savaş neticesini mağlup olmuyoruz şeklinde bildirmiştir.27 Nisan’da 2 alay daha takviye ederler.Verdiği emir aynıdır.O günkü harekatı yönettiği tepeye Kemalyeri adı verilmiştir.

Kemalyerindeki Mustafa Kemal Artık dünyanın en kudretli imparatorluğunun,Türk topraklarına kustuğu sonu gelmez insan ve ateş kudretiyle boğuşmuş kendini denemiştir.Kendine güvenen ve yenilmeyeceğine inanan bir genç ve güzel insandır.Kemalyeri’nden sağ kanattaki bir çok düşman askerinin ellerini kaldırıp,beyaz mendiller sallayarak kendi erlerine teslim oluşunu seyreder.Ama düşmanın asker çıkarması durmaz devam eder.29 Nisan gene çarpışmalarla geçer.Herkes bulunduğu toprağa,taşa elleri,ayakları,tırnaklarıyla sarılmıştır.Gene de herkesin çabası karşısındakinin yapıştığı toprağı onun elinden almaktır.Onu ya öldürmek ya atmaktır.

Churchill hatıratında Türklerin mücadelesini şöyle özetler:

“Türkler bu daracık geçit başında sıkı bir savunmaya girişmişlerdi.Canlarını veriyorlar fakat vatan toprağından karış vermiyorlardı. 30 Nisan!da bir kumandanlar toplantısı yapılır.Mustafa Kemal şöyle der: “Bire kadar hepimiz ölerek düşmanı mutlaka denize dökmemiz lazımdır.”İçimizde ve askerlerimizde,Balkan harbi utancını tekrar görmektense ölmeyecek yoktur.Böyleleri varsa kendi elimizle kurşuna dizelim.

Yarımadanın en dar ve en tehlikeli noktası olan Arıburnu cephesinin gerisinde bizim 19. tümenimiz ihtiyatta bulunuyordu.Bunun komutanı genç yarbay Mustafa Kemal idi.Karaya çıkarmayı ve arz ettiği tehlikeyi hissedince kendiliğinden harekete geçti.Tümenin düşmanın eline geçmesi çok tehlikeli bir durum doğuracak olan Kocaçimen tepesi istikametine sevk etti. Bizzat kendisi 57. Alayın başında bu tepenin en şiddetli noktasına yaklaştığı zaman Anzak kolordularının öncüleri tepeye ulaşmışlardı.Kısa bir müddet boğazın en dar noktasını seyredebildiler.Sonra 57. alayın şiddetli bir taaruzuyla geri atıldılar.Çıktıkları sahile sürüldüler ve deniz filosunun himayesine tutunabildiler.Bu hareketiyle Genç Mustafa Kemal boğazı 1. defa kurtarmış oldu.Ya 57. Alay?57. Alay başka türlü bir Alaydı.57. Alaydan Gök kubbeye baki kalan bir hoş sedaydı.57.Alay Çanakkale harbinde tamamen şehit oldu…

Ama nasıl olur da Balkanlar’da bir nefeste bir vilayeti bırakıp dağılanlar,bugün burada hem de dünyanın en kudretli imparatorluğunun birlikleri karşısında bir karış torak için bir alayın kanını bir nefeste kurban ederler…Evet bunda bir mucize vardı.Bir kumandan mucizesi.Mustafa Kemal artık 19. Tümen komutanı değildir.Arıburnu ve Ağıl dere Cepheleri Kumandanı Mustafa Kemal’dir.

M. Kemal Arıburnu çevresinde savaşlarını yaparken onun sağındaki Anafartalar Cephesi de ateş içindedir.Sol kanattaki Conkbayırını ise gece gündüz endişe ile takip eder.Cephelerin bazıları birbirine karışmış,kumanda karışıklığı ortaya çıkmıştı.Bilhassa Conkbayırı böyleydi.9 Ağustos’ta kumanda karışıklığı son haddine varmış,savaş ise zirve noktasındadır.Düşman denizden durmadan çıkarma yapar,karaya durmadan birlikler kusar.Türk Ordusu karargahın son gücünü da cepheye yollamaktadır.Mustafa Kemal bu cephe kargaşasını düzeltmesi gerektiğini bilir.Yoksa tehlike vardır… Mustafa Kemal bu durumun düzeltilmesi için ordu kumandanına açık ve kesin olarak mevcut kuvvetlerin kendi kumandasına verilmesini isteyerek böyle büyük bir sorumluluktan çekinmemiştir;ve “sorumluluk ölümden ağırdır” sözünü söylemiştir. Ordu karargahtan gelen emirle Anafartalar Grup Komutanlığına tayin edilmiştir.10 Ağustosta Taarruza geçmesi emredilmiştir.Çanakkale harbinin en büyük ve en kanlı taarruzu için harekete geçti.Düşmanı ani ve şiddetli bir baskınla yenmek istiyordu.Bu işte kuvvetten çok karar vardır.Her türlü olumsuzluğa rağmen verdiği karar şudur.Düşman yenilecek ve mahvedilecekti.

Mustafa Kemal hücum anını şöyle anlatır:

“Bütün askerler,zabitler her şeyi unutmuşlar,başkalarının kalplerini verilecek işarete bağlamışlardı.Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış olan askerlerimiz,onların önlerinde ellerinde tabancaları,kılıçları,zabitlerimiz kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırışla ileriye atıldılar.Bir saniye sonra düşmanın siperlerinde gökleri dolduran Allah Allah!uğultularından başka bir şey işitilmiyordu.Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı.Boğaz boğaza kahramanca bir boğuşma sonunda birinci hattaki düşman kamilen imha edildi.Mustafa Kemal;bu muhaberede hücuma kalkarken askerlerden okuma bilenlerin Kuran-ı Kerimi göğüslerine basarak,bilmeyenlerin kelime-i şahadet getirerek ve hemen hepsinin de iki üç dakika sonra öleceklerini bilerek,nasıl titremeden,irkilmeden ileri atıldıklarını anlatır. “Emin olmalısınız ki,Çanakkale muhaberesini kazandıran bu yüksek ruhtur” demiştir. 10 Ağustos Conkbayırı Savaşı o gün, Mustafa Kemal’in askerlerinin başarısıyla böyle bitmiştir.M. Kemal Çanakkale Muhabereleri denilen destanın ortasında işte bu zafer halesiyle görülür.Yaklaşık 8 aylık Çanakkale savaşlarında Türk askeri cesur,akıllı ve ortak bir komutanın idaresinde neler yapmaya gücü yettiğini göstermiştir.Bilhassa anafartalar savaşında(7-8 Ağustos 1915) yarbay olan M. Kemal’in askere “taarruzu değil ölmeyi emretmesi” savaşın kaderini etkilemiştir.Churchill’in kaderin adamı olarak tanıdığı Mustafa Kemal Conkbayırı ve Kocaçimen’de ilerleyen,Anzak Ordusunu geri çekilmeye zorlayarak işgal edilen noktaları kurtarmıştır.19. Tümen ve 57. Alayı merkezden emir beklemeden kendi inisiyatifiyle cepheye sürmüş,Çanakkale cephesinin düşmesini engellemiş Boğazları kurtarmıştır. Savaşlar İngilizlerin 19/20 Aralıkta Arıburnu ve Anafartalar’ı 8/9 Ocak Seddülbahri boşaltmasıyla sona ermiştir. Çanakkale Muharebesi bize bir çok muvaffakiyetten mada bir de Mustafa Kemal kazandırmıştı.Osmanlı tarihinin en şerefli sahifesini işgal edeceğine hiç şüphe olmayan Çanakkale muvaffakiyeti Orada çarpışan Türklük ruhunu,Türklük fedakarlığını ispat ettiği gibi büyük bir kahramana malik olduğumuzu gösterdi.Çanakkale zaferi Türk kahramanlık destanıydı.Türk askeri ne demektir?Bunu cihan Çanakkale’de bir daha tanıdı.Düşman çok kuvvetli,bol silahlı ve çok zengin bir milletti.Ona rağmen Türk askeri süngüsüne dayanarak,düşmanı siperlerine mıhladı.Düşmanı tek adım ileri attırmadı.Türk’ün süngüsü Çanakkale’de çelik bir kale oldu.Mustafa Kemal’in kuvvetli sevk ve idaresi,Türk askerinin sarsılmaz iman ve iradesi Türk tarihine altın yaldızlı bir Çanakkale zaferi yazdı.Hiç Şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevat Paşaların bu savaşlardaki çabaları yadsınamaz.Mustafa Kemal genç ve azimkar metin bir kumandandır.Çanakkale’de ordu nevmid bir vazifeye düştüğü zaman ümidini bozmamış ve imanından aldığı kuvvetle,ordunun da maneviyatını yükseltmiştir.Büyüklerini tanımak mecburiyetinde olan gençlik “Mustafa Kemal” namını da hafızalarına ilave etmeli halaskarlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır.

Düşmanlar Çanakkale boğazından hüsranla çekip gidince artık İstanbul da zabıt ve istila tehlikesinden kurtulmuş demekti.Bütün memleket ahalisinin hususile İstanbulluların M. Kemal’e hürmet minnettarlıkları son dereceyi bulmuştu.Düşmanlar bile bu dahi kumandan idaresindeki Türk askerinin harekatına hürmet ve takdirlerini ifadeden geri durmamıştır.Artık Çanakkale savaşlarının siper savaşına dönüşmesi üzerine son bir saldırı ile düşmanı denize dökme önerisinin reddedilmesi üzerine 10 Aralık 1915’te görevinden istifa etti.Kendisine çok büyük saygısı olan Limon Von Sanders bu istifayı kabul etmeyerek kendisine hava değişimi verildi.İngilizlerin Gelibolu’yu boşalttıkları öğrenildi.İngiliz ve Fransızlar hiç kayba uğramadan çekilmek istiyorlardı.Mustafa Kemal Buna razı olmuyor, düşmanın bedavadan çekip gitmesi sonradan bizimle alay etmesini istemiyordu.10 Aralık 1915’te grup komutanlığından istifa etti.Limon Von Sanders’in bu istifayı hava tebdili iznine çevirmesinden sonra M. Kemal Gelibolu’dan ayrıldı.
M. Kemal’in 31 Mart irtica olayını ezmekteki hizmeti daha o dönemde gölgelenmiş ve unutturulmuştu.Arıburnu Conkbayırı ve Anafartalardaki kahramanlıkları ise örtbas edilmeyecek bir hal almıştı.İstanbul’da sansürün gazetelerde isminin yazılmasına izin vermemesi,Enver Paşanın bir çok subayın rütbesini yükselttiği halde onunkinin olduğu gibi kalması,bir çok kişinin hizmetlerini küçük göstermeye çalışmasına rağmen,M. Kemal’in ülke ve ordudaki şanı azalmadı.Artık o bir ad,bir kuvvet,bir umut olmuştu.O iki kere İstanbul’u kurtarmış ve cihan harbinin gidişini değiştirmekte esas amil olmuştu.Türk erlerinin kahramanlığından azami sonuç almayı o bilmiştir. En kalabalık ve güçlü Osmanlı ordusunu o komuta etmişti.Bu yeni duruma dayanarak sırf askerlik görevi dışında bir çok uğraşta bulundu.Bir süre İstanbul ve Sofya’da dinlendikten sonra 1916 yılı başında Edirne’de 16. Kolordu Kolordu Komutanlığı’na atandı.Bir ay sonra Muş ve Bitlis dolaylarında kurulan b aşka bir kolorduya nakledildi.Bu göreve giderken Tüm Generalliğe yükseldi.Van Gölü güneyinden,Çapakur Boğazına kadar 80 km’lik cephede Kazım Karabekir Paşayla beraberdi.Önce cephe hattını geri çekti,sonra Muş ve Bitlis’i geri aldı.Kendisine altın kılıçlı imtiyaz madalyası verildi.M. Kemal Sekarat’ta bulunan 2. Ordu Kumandanlığı’na gelince,Orada Ordu Kurmay Başkanı İsmet İnönü ile tanıştı.Hicaz Seferiyesi Komutanlığı önerildi.Kabul etmedi.Enver Paşa Bağdat’ı geri alma hayaliyle Yıldırım Ordular Grubunu kurdu.M. Kemal de bu orduya bağlı 7. Ordu Komutanı olmuştu.Asıl sorunun Irak’ta değil Filistin’de olduğu anlaşılınca Bağdat’ın geri alınmasından vazgeçilerek,Yıldırım Orduları Filistin’e gönderildi.M. Kemal bu cephede göreve başladıktan sonra,Enver,Talat ve Cevat Paşalara rapor vererek savaş yönetimi ve halkın içinde bulunduğu durumu bildirmiş ve alınması gereken önlemleri açıkça anlatmıştı.Bu rapora 2. bir ek olarak da Yıldırım Ordu Komutanı Falkenhayn’ın tutumunu şiddetle eleştirdi.Enver Paşandan Falkenhayn’ı tutan bir cevap gelince 7. Ordu Komutanlığını Ali Rıza Paşa’ya bırakarak İstanbul’a geldi.2.Ordu kumandanlığına atandıysa da görevi kabul etmedi. 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümüyle yerine Vahdettin geçti.Yarbay Naci’yi kendisine başyaver,İzzet Paşa’yı yaver-i ekrem yaptı.M. Kemal böbrek rahatsızlığı yüzünden Krlsbadda’ydı.Tedavisini yarım bırakıp İstanbul’a geçti(Padişahın emriyle)M. Kemal burada Padişaha orduyu ele almak gerektiğini söylemiş,Vahdettin de gereken işleri Talat ve Enver Paşa ile görüştüğünü söylemiş.Fakat yıkım görülmeye İttihat ve Terakki iktidarının düşeceği sezilmeye başlayınca M. Kemal’in yaver olması gündeme geldi. Vahdettin kendisini yeniden Fahri Yaverliğe ve 7. Ordu komutanlığına getirdi.Osmanlı’nın Filistin’de verdiği mücadele yenilgiyle sonuçlandı.Bulgaristan da Selanik anlaşması ile çekildi.Bu surette Osmanlı’nın müttefikleriyle bağlantısı kesildi.Çok geçmeden Almanya da mütareke istedi.8 Ekim’de Talat Paşa kabinesi istifa etti.M. Kemal bu durumda Osmanlı Devleti’nin müttefiklerinden ayrı bir barış yapmasını sağlamak,elde kalan kuvvetlere ileri sürülecek ateşkes önerilerine karşı milletçe direnmeyi düşünüyordu.Padişaha telgraf çekerek Ahmet İzzet Paşa’yı Sedaret’e getirerek,kendisi harbiye nazırı olmak birkaç kişiyi daha kabineye almak istiyordu.Sadrazam Ahmet İzzet Paşa oldu.M. Kemal’i Harbiye Nazırı yapmadı ama kabine M. Kemal’in isteğine yakındı. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti Rauf Bey başkanlığındaki heyetin 36 saat tartışarak kabul ettiği Mondros Mütarekesi imzalandı.Mütareke gereğince Alman komutanların Türkiye’yi terk etmesi gerekiyordu.Limon Von Sanders Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını Mustafa Kemal’e verdi.Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti kendini düşmana kayıtsız şartsız teslim etmiş,bununla da kalmayarak memleketin istilası için onlara yardım da etmişti.M. Kemal bu mütarekenin sakıncalı bulduğu noktaları sadrazama bildirip bir yandan da elindeki 2. ve 7. kolorduları ulusal savunma kuvveti haline getirmek için çalışmaya koyuldu.

13 Kasım 1918’de itilaf donanmasına bağlı gemilerin İstanbul’a girmesi üzerine yanındakilere dönerek “geldikleri gibi giderler” dedi.Bu sözü bir gün ülkenin bağımsızlığına kavuşacağına olan inancını belirtiyordu.İstanbul fiilen işgal altındaydı.Enver,Cemal ve Talat Paşa’lar memleketten kaçmış,meclis ve hükümet üyeleri birbirine düşmüştü.M. Kemal İstanbul’da kaldığı 6 ay içinde vatanın kurtuluşuna en küçük yardımı dokunabilecek herkesle ilişki kurdu,görüştü.Düşüncelerini daha kolay yayabilmek için Fethi Bey’in çıkardığı Minber gazetesine ortak oldu.Komutan ve subayların moralini yükseltebilmek için,Hasbihal adlı eserini yayımladı.Onun bu çok yönlü çalışmaları işgal kuvvetleri yetkililerini ve hükümeti kuşkulandırıyordu.Onu tevkif etmenin,halk çoğunluğu üzerinde kötü etkileri olacaktı.Şu halde M. Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak için uygun bir görev gerekliydi.İngiliz raporlarına göre bir görev vardı.Samsun dolaylarında Türk ahali Rum halka baskı yapıyordu.Bu durumda hükümet önlem olarak M. Kemal’i 9. Ordu Müfettişliğine atadı.Bu kıtaat 15. Kolordu Kazım Karabekir’e bağlıydı.M. Kemal Kazım Paşa’nın yardımıyla çok geniş yetkilerle göreve gidiyordu.Buna göre müfettişlik sınırları dışındaki bütün komutan ve sivil makamlara emir verebilecekti.Bu doğrultuda İngilizlerin vereceği vizeyi heyecanla beklemeye başladı.

KURTULUŞ MÜCADELESİ

Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir orduyla İzmir’i işgale başladı.Böylece Türk kurtuluş savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgali sırasında düşmana ilk kurşun sıkmasıyla fiilen başladı.İngilizler padişahın M. Kemal’e güveni vardır gerekçesi ile beklenen vizeyi verdiler.16 Mayıs akşamı eski bir şilep olan Bandırma ile yola çıktı.M. Kemal her an bir İngiliz tarafından yolu kesileceğinden kuşkulanıyordu.Kuşkusunda da haklıydı.M. Kemal’in nasıl bir amaçla gittiğini anladılar.Fakat geç kaldıkları için durdurmayı başaramadılar.M. Kemal fırtınalı bir havada Samsun limanına çıktı.

Anadolu,İzmir’in işgali ve bunun doğuracağı sonuçlar hakkında çok az bilgiye sahipti.M. Kemal burada telgraf aracılığıyla yetki altında bulundurduğu makamlarla sıkı bir ilişki kurmak,halka protesto ve mitingler yaptırarak Bab-ı Ali ve müttefiklere karşı halkın cephe aldığını göstermek istedi.Askeri ve siyasi alanda çalışmalara başladı.Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleriyle bağlantı kurdu. Bu cemiyetler Yunan işgaline karşı kurulduğu için ve Kuvay-i Milliye ile ilişki kurulamadığı için vatanı kurtaracak güce erişemiyordu. Bu çalışmalar gerek işgal kuvvetleri gerek İstanbul’u rahatsız ediyordu.İngilizler baskılarını arttırınca M. Kemal geri çağırıldı. Oysa Samsun’a geleli bir hafta olmuştu ve rahat çalışabilme imkanları arıyordu.Dolayısıyla bu çağrıya kulak asmadı.Karargahını Havza’ya çekti.Mitingler düzenletti.Müdafa-i Hukuk Derneğinin Havza şubesini kurdu.Reddi İlhak ve Müdafa-i Hukuk dernekleriyle Anadolu ve Trakya’daki bütün komutan ve sivil yöneticilere Havza’dan ilk genelgesini yolladı.Devlete baş kaldırmış olan efeler derhal M. Kemal ve arkadaşlarıyla işbirliğine karar verdiler.Amasyalılar M. Kemal’i davet ettiler o da kabul etti.Amasya çalışmalarına uygun bir ortamdı.Ali Fuat ve Rauf Beyler ile 21-22 Haziran Amasya Genelgesini yayınladı.

Mustafa Kemal bu genelge ile Sivas’ta bir kongre toplanması kararını İstanbul hükümeti ve işgal kuvvetlerine duyurdu.İşgal kuvvetleri M. Kemal’i görevden azletti. Bu haberi alır almaz 3. Ordu Müfettişliği ve askerlikten istifa etti.Milli kurtuluş hareketinde milletle beraber herhangi bir fert gibi çalışmak istediğini Ordulara ve millete duyurdu.Vilayet-i Şarkiye Müdafa-i Hukuku Milliye derneğinin Erzurum şubesinin isteğiyle derneğin faal heyetinin başına geçti.Erzurum kongresi 23 Temmuz’da toplandı.9kişilik bir heyeti temsiliye seçildi bunun başında M. Kemal vardı.Temsilcilerin bir çoğu Sivas’a varmışlar,M. Kemal ve arkadaşlarını bekliyorlardı.Erzurum’dan ayrılması gerekiyordu.Sivas kongresi Doğu ve Batı illeri ile Trakya’nın yani bütün bir memleketin birliğini sağlamak gayesi güdülüyordu.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da lise binasında toplandı.Şark-ı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adını aldı.11 eylül 1919’daki toplantıda Heyet-i Temsiliye’ ye ek olarak 6 kişi daha seçildi.16 kişilik Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Heyet-i Temsiliyesi oldu.Bu bir geçici hükümet sayılıyordu.Kongre Erzurum Kongresi kararlarını onayladı.Damat Ferit’in adamı Elazığ valisi Ali Galip, Kürt aşiretlerini M. Kemal’e karşı kışkırtıp,çalışmalarını bozmaya çabaladıysa da başarılı olamadı.M. Kemal tarafından sorgulandı.Halep’e kaçtı.Sivas kongresi bu hava içinde sona erdi.Damat Ferit kabinesinin olumsuz çabalarını tespit eden M. Kemal ve arkadaşları,yapmış olduğu olumsuz çalışmaları padişaha bildirdiler.Ferit Paşa Kabinesi çekilmek zorunda kaldı.Yerine gelen Ali Rıza Paşa hükümeti,Heyet-i Temsiliye hükümetini şartlı olarak desteklemeye karar verdi.M. Kemal Sivas’ta iken İrade-i Milliye gazetesin çıkarmıştı.(13 Eyl).Bu defa Ankara’da Hakimiyet-i Milliye gazetesini kurdu.(10 Ocak 1920)

Meclis-i Mebusan 12 Ocak’ta İstanbul’da açıldı.Mustafa Kemal İstanbul’ giden millet vekillerine,kendisini seçmelerini ve mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurmalarını tavsiye etmişti. Kendisi hazır bulunmayan birini seçmenin sakıncalı olacağı düşüncesiyle onu başkanlığa seçmediler.Kurdukları gruba Felah-ı Vatan adı verdiler.Mebusan meclisi heyeti 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli esaslarını bir bildiri şeklinde kabul ve imza etti.Pariste toplanan müttefikler arası konsey 13 Mart’ta İstanbul’un fiilen işgaline karar verdi.16 Mart’ta İstanbul fiilen işgal edildi.M. Kemal olayı İslam elemi ve dünya parlamentolarına yayınladığı bildirilerle protesto etti.Bildiride 700 yıllık Osmanlı Devletinin hayat ve hakimiyetinin sona erdiğini belirterek, milleti hayat ve bağımsızlığını bütün geleceğini korumaya çağırdı.

http://tr.yenisehir.wikia.com

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat II

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat

Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşarünileyh de henüz cereyanı ahval hakkında vazıh malûmat edinememiş olduğu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey’den vürut eden bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’de icra ettiğim hususî tarassudat neticesinde bende hâsıl olan kanaati kat’iyye, öteden beri imali fikir ettiğim gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın gayri kabili içtinap olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalıköyü’nde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzre amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emralmak üzre yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten cıgara dumanları arasından bakarak:

– Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emir maiyet cüzütam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka üçüncü kolordu kumandanlığına da telefonla arzedilmek üzre bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi ve teşebbüsümü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğu, memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi süratli, kararları kat’i genç bir kumandanın bütün kıt’alarıyla tehlikeye atılma müheyya vaziyeti karşımda, bu anda sakin sakin kâğıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği notları mülâhaza ile seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde o kadar vuzuhla seziliyordu ki… Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyuyordum.

– Bundan sonra kıt’alarını yürüyüşe müheyya olarak içtima ettirmiş bulunduran 57’inci alay, -meşhur bir alaydır bu, çünkü hepsi şehit olmuştu -kumandanları ve sertabip ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde içtima mahalline gittim. Basit bir tertiple Bigalıderesi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine tevcih ettim.

Yolda giderken kumandanlarına olsun, sertabibe olsun şifahî izahatı lâzıme veriyordum. Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan başka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa’bülmürur, kayalıklı derelerle mali idi. Bir yol bulup kıt’ayı sevke delâlet etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.

– Zati âliniz ne ile gidiyorsunuz efendim?

– Ben? Atla!… Bu kumandalar da atlarının üzerinde tabiî… Biz hepimiz kıt’anın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar.

Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş, delâletinden istifade edilemedi.

– Yani müşkülât. Muharebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları?

– Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmeden suretiyle Kocaçimentepesi’ne muvasalat edildi. Şimdi Kocaçimentepesi’ni tasavvur buyurun: Kocaçimen şibihcezirenin en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviyei meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakın.

Sir Hamilton’un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı gene çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı… Asker, Paşanın askerî ceketindeki cepten haritayı alması için emir telâkki etti. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat gitti.

Yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarda hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus muharebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, mektebi harbiye talebeliğinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşanın genç kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir agrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzak’ın Kolonel Şaber (Colonel Chabert)i, Mopasan (Maupassant)ın Bul dö Süif (Boule de suif)i, Lavedan’ın Servir’i duruyordu. Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.

Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda pek mahirane vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoğrafı nazarı dikkatimi celbetmişti. Ona bakıyordum: Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o esnada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi.

Kalın ve azimkâr sesiyle:

– Evet Sofya’da bir balkostüme (Kıyafet Balosu) hatırası, dedi.

Gene şal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 nisan muharebesine avdet ettik. Paşa:

– Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki, orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrat o müşkül araziyi bilâ tevakkuf kat’etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumadanına afradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler, sonra beni takibedeceklerdi. Ben de, arada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi’nden Conkbayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emirzabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebeltopçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı’na vardık.

Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enterasan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim anı bence budur.

Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:

Bu esnada Conkbayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıkarak:

– Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

– Efendim düşman! dediler.

– Nerede?

– İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemei mantıkıye midir, yoksa sevkı tabiî ile midir, bilmiyorum.

Kaçan efrada:

– Düşmandan kaçılmaz, dedim.
– Cephanemiz kalmadı, dediler.
– Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasını yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emirzabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzeye bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!

Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

– Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay 57. tabur 2. kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi’ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı’nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

– Zati âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?
– Ben de bataryanın yanında idim.
– Bizim o ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?
– 57’nci alayın taarruza başlaması… durun size söyleyeyim… (defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerinde idi. O esnada 9’uncu fırkaya mensup süvari zabitanından mülâzımievvel Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27’nci alayın Kocadere garbındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkûr alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğumu, 27’nci alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigali civarında bulunan 19’uncu fırka kısmı küllîsini Kocadere istikametine celbedeceğimi, bu emri kendisine isal eden süvari mülâzimi Salih Efendi’yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı’ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı’da bulunan fırka erkânı-harbine de emir atlısı ile bir emir gönderdim. Dedim ki:

İzzettin Bey (Rahmetli Gn. İzzettin Çalışlar): Alay 72 Maltepe’ye takarrüp etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocadere’ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere şarkına takarrüp etsin. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

– O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş vak’alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu.

– Hayhay, bunu verebilirim, yazınız.

Üçüncü Kolordu Kumandanlığına Arıburnu şimalindeki sırtlar.

 

Mustafa Kemal Paşa İle Mülakat

 

Ruşen Eşref Ünaydın tarafından 1918 yılında yapılan bu röportaj ilk olarak Yeni Mecmua’da yayınlanmış, 1930,1933,1954 ve 1981 yıllarında kitap olarak yayınlanmıştır. Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşa’yı Türk basınında ilk defa tanıtmasıyla ünlüdür. Soldaki fotoğrafta Ruşen Eşref Atatürk ile birlikte aynı masada…

Ruşen Eşref:

– Paşa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. Bu hamaset günleri artık silinmemek üzre cihan tarihinde lehimize iki üç sahife daha ilâve etti. Sir Hamilton bile, Türkçeye tercüme edilmiş raporunda okudum, bizi cesaretimizdeki, bizim fedakârlığımızdaki ulviyeti kendi aleyhlerine kaydediyor. Bütün Fransız mecmua ve gazeteleri, Çanakkale’de döğüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapamadık. Yeni Mecmua’nın son kıymettar teşebbüsü bana o gazâ yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabiî zatı âlilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz… Kim bilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zâti âlinizden onları dinlemek için geldim.

Paşa bu sözleri ciddî bir tebessümle telâkki ediyordu.

Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanepeleri, koltukları bile halılar, seççadeler ve kilimler altında koyulaşmış, bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambrandvarî bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mâna gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülâyemet, huşunet, saffet, zekâ… Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz…

Çekmekte olduğu doksan dokuzlu necef tesbihi masasının üzerine bırakarak:

– O halde derhal başlarız, dedi.

Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zaptolunma koca bir makinalı tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden süzülen Çanakkale menkıbesinin hulâsasını, bu sabırlı ve temkinli kumandandan üç gün, ve her mülâkat on iki saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.

Başlamazdan evvel dedi ki:

– Tabiî esrarı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alâkadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar san’at adamları içindir ki tarih hepsinden bahsedecektir.

– Elbet Paşam. Maksadım, o günlerin vak’alarını bizzat zati âlinizden öğrenmektir. Askerliğe temas eden noktaları ben de anlamam. Bunun üzerine Paşa izaha başladı.

Evvelâ Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağrılmış ve Tekirdağ’da 19’uncu fırkayı teşkile memur edilmiş ve bu kuvvetle Eçe limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen Balkan harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.

Dedi ki:

– Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi:

Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı… Ve benim noktai nazarıma göre düşmanı karaya çıkartamadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek surette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben şubat 1330…

Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos mıntıkası kumandanlığı esnasında cereyan eden mühim vak’aları şu suretle hulâsa etti: Düşman bir defa Seddülbahir’e ve Kumkale’ye asker çıkarmak teşebbüsün de bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.

– Düşman bu karaya asker çıkarmak teşebbüsünü neden denedi?

– Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir de malûm olan 5 mart vardır.

– Ki asıl bizi alâkadar eden de odur, Paşa Hazretleri.

– Fakat bu tamamen bahrî bir harekettir. Sahil müdafaası Cevat Paşa Hazretlerinin tahtı emrinde bulunuyordu. Benim bu hareketle alâkam, dolayısiledir. Yalnız 5 mart gününün sabahı Cevat Paşa Hazretleri… Maydos’ta bulunan karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı göstermek üzere beraber Kirte’ye gittik. Oraya vardığımız zaman, düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.
– O vakit ne yaptınız efendim?
– Bunun üzerine bendeniz…
– Estağfurullah…

– Mezkûr mıntıkanın muhafazasına memur 26’ncı olay kumandanına icap eden talimatı şifahiyemi verdim. Ve Cevat Paşa ile birlikte vazife başında bulunabilmek için Maydos’a döndük. Düşmanın mağlûbiyetiyle neticelenen bu 5 mart muharebeyi bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemde idi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre şayan hiçbir şey vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayanı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün haddi azamîsiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir. Düşünün ki birçok çökmeler, infilâklar, yangınlar, zayiat arasında, daimî ateş karşısında, muharrip endahtlar altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır.

Düşmanın mağlûbiyetiyle kapanan bu hâdisei bahriyeden sonra, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların boğazı yalnız donanmaları ile zorlayarak bir maksat elde etmekten ümidi kestiklerine hükmediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıt’alara “teyakkuzda” bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin arttırılması için lâzım gelen yerlere resmî müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini arttırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diğer bir zat tayin olunuyor! O zaman kaymakam rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği fırka ile icabında Gelibolu civarına, icabında Anadolu cihetine harekete müheyya bulunmak üzere “ihtiyatı umumî” olarak terkediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay beyin fırkası tahsis ediliyor.

Bu sıralarda, yani mart içinde Mustafa Kemal Bey’in fırkasından bir alay, Çanakkale’ye geçiriliyor; fakat gene iade olunuyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalıköyü civarında bulundurmayı muvafık görüyor. Fırkası beşinci ordunun ihtiyatı umumîsi olarak Bigalıköyü ve bunun cenubuşarkîsindeki Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugâhlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir mucibince icabında Bolayır’a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren bütün kıt’alarını talim ve terbiye ile iştigal ettiriyor.

– İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi ki Arıburnu’nda bir hâdise cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı.

Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyit edildi. Bir taraftan Maydos mıntıkası kumandanlığından malûmata intizar etmekte idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine… Yalnız fırkanın süvari bölüğüne – istihsali malûmat için – Kocaçimen hareket etmesi emrini verdim.

Siperde Koşullar

Öne çıkan görsel

Zavallı nöbetçi içinde bulundukları tehlikenin farkındaydı, ancak hastalık ve yorgunluk çoğunlukla uyanık durmanın hemen hemen mümkün olmaması demekti: “Nöbetteydim ve birden küt diye siperin dibine devrilmiş olduğumu fark ettim. Süngülü tüfeğim elimdeydi –orada bir kaza olup ölmüş olmamam bir mucizeydi. Ama yaralanıp yaralanmadığımı aklıma bile getirmedim. Savaş divanına verileceğim için hemen kalktım.” Askerler fiziki olarak mümkün olduğu derecede birbirlerine yardım ederlerdi: “İnsan çoğunlukla uyuyakalır ama arkadaşları kendisini uyandırırdı. Gözlerimi kapattığımı ve sonra bir tekme ile uyandığımı hatırlarım. Öylesine bitkindik ki. Ateş basamağında ayakta dururdun ve sonra birden kendini kaymış olarak kıç üstü siperin dibinde otururken buluverirdin. Bunun nasıl olduğunu anlamazdın bile.”
Nöbetçilerin bir görevi de Türkler’in aralarına sızmalarını önlemekti ve bu konu da İngiliz askerleri arasında ün salmışlardı:

Türk subayları siperlerimize girip “Bay Falanca burada mı? Diye sorarlar, subay karşılarına gelince de onu öldürüp kendi siperlerine koşar giderlerdi. Bu konu da bizi uyarmışlar, gözümüzü dört açmamızı söylemişlerdi. Bir ün siperin ucunda bir arkadaşla duruyorduk. İki kişinin konuşarak geldiklerini duyduk. Hemen yerimizden fırladık, ben süngümü birinin çenesinin altına dayayıp, “Kimsin?” diye sordum. “General Firth,” dedi. Generaldi gerçekten. Ve çenesinin altında süngüm vardı! (Er George Peake)

Nöbetçinin görevlerinden biri de ara bölgedeki dinlenme noktalarında beklemekti. “Dinlemek hiç de hoş bir görev değildi. Uyumayacaklarına ve heyecanlanmayacaklarına güvenilen birkaç kişi birer saatliğine ikişer kişi olarak gönderilirdi. Bunlar bir hendekten sürünerek gidip siperlerimizin önündeki açık araziye çıkarlar ve bir kulaklıkla çevreyi dinlerlerdi.” Harry Baker heyecanlanmayacağına güvenilenlerden birisiydi:

Akşam ve sabah yoklamaları arasında iki siper arasına gidip yatmak işi vardı. Bu insanlar genelde silahsız olurlardı ve görevleri Türk tarafındaki herhangi bir hareketi bildirmekti Elinde sadece bir bıçak ve hareket gördüğünde çekeceğin bir ip parçası vardı. Ama Türkler kimi zaman siperlerden çıkıp ölülerin ayakkabılarını çalıp torbalarını boşaltırlardı. Orada bir saat yatardın. Ben bir gece ordayken üzerimde şortum vardı –ve birden ağ dizimin arkasında bir şey hissettim. Tam o anda bir işaret fişeği atıldı ve ortalık aydınlandı. Başımı yavaşça çevirince bacağımın arkasında kocaman bir farenin oturduğunu gördüm. Doğrusu bir Türk’ün yerine onu gördüğüme çok sevinmiştim. (Er Harry Baker)

Nöbetçiler görevdeyken diğerleri siperlerin onarım ve iyileştirilmesiyle uğraşırlardı. Bu iş kimi zaman gündüz yapılırsa da çoğunlukla geceleri çalışılırdı. Yalnız geceleri yapılacak bir şey de, siperlerin önündeki dikenli teli yerleştirmek, pekiştirmek ve onarmakti:

Kuşkusuz, insan dikenli telin kazıklarını çakarak dalan uzun işlere giremezdi. Bir kısım teli siperin içinde hazırlar, dışarı iter, sonra çıkıp 10-15 metre ileri yuvarlardık… Ahşap bir çerçeve, 4 metre uzunluğunda ve çevresine dikenli tel dolanmış… Ancak, işin güç yanı siperimizin önünde Türk dikenli tellerinden kalıntıların olmasıydı. Geçen gece bir arkadaşla bunlardan birini yuvarlarken tellere iyice karıştık ve sanırım on dakika (bana on yıl gibi geldi) orada asılı kaldık. Telin canlı olduğuna yemin edebilirdim. Yere dümdüz yatmış olduğun halde bir ayağını kurtarıyordun ve bu arada bir santim bile kıpırdamadığın halde öteki ayağını kurtarmaya çalışırken o ayağın yine tele dolanıyordu. Ancak en kötüsü insanların boş konserve tenekelerini siperin önüne fırlatmaları, o zaman bir süt arabası gibi sesler çıkarmadan kımıldaman olanaksız oluyor… (Binbaşı Norman Burge)

Siperler birbirlerine o kadar yakındı ki, insansız bölgede devriye Gelibolu siper yaşantısının önemli bir parçası değildi, ama yine de bazı bölgelerde buna gerek duyuluyordu. “Geceleri devriye nöbeti için siperden çıkarken çok dikkatli olmak gerekirdi; siperden kolayca çıkılacak iki yer vardu ve Türkler makineli tüfeklerini buraya çevrili tutarlardı. Subaylarımızın yarısını geceleri bu körü körüne ateşten kaybettik sanırım” Birliklerin çoğunda devriye nöbeti gönüllü yapılan bir faaliyetti ve bazı subaylar buna şiddetle direnirlerdi.

Devriye karanlıkta bir saklambaç oyunudur, genelde belirli bir hedefi yoktur, karşına düşman devriyesi çıktığında ikiniz de kaçarsınız… Bu da oyunu daha da heyecanlandırır… Ama eğer bir yarar sağlamak istiyorsanız riskli bir oyundur ve sonucu da genelde sıfırdır. Ben daha ilk başta canımı gönüllü olarak tehlikeye atmamaya karar vermişti. (Teğmen George Hughes)

 

Duke of Wellington Taburu’ndan çavuş Edward Miles tipik bir keşif devriyesine çıkmıştı.Jefferson İleri Karakolu’ndan çıktık, bizim tellerin arasından geçip Türk tellerine gelene kadar yerde süründük. Göreceğin gibi tehlikeli bir iştir. Düşman teli boyunca bir aralık arayarak sürünürüz (düşmanın bir baskın yapamaya niyetli olduğunu göstereceği için bu rapor etmemiz gerekir) ve Türk nöbetçileri bizi görüp de ateşe başladıklarında karın üstü yatmak zorundayız. Islanıp çamura bulandıktan sonra kendi hattımıza döndük. Oradaki nöbetçilere bizim şafak sökmeden hemen önce döneceğimizi bildirildiğinden ateş edilmeden sipere girebildik. Yorgun bir halde rapor vermek için bölük komutanının siperine gittim.(çavuş Edward Miles)

Bazı subayların kendisi gibi olanların yaptıkları hakkında neler düşündüğünü bilseydi Miles herhalde çok kızardı.

Askerler kum torbalarının üzerinden atlıyorlar, teller arasında sürünerek geçiyorlar, ki bu bizim siperlerin önünde fazla güç bir iş değil. Sonra dinlenme noktalarının yanından geçip canlarının istedikleri yöne gidiyorlar. Önemli olan ertesi sabah saat 4’te döndüklerinde bir çukurda uyudukları gerçeğini örtecek bir masal uydurmaları… Başçavuş ve ben hep devriyelerin raporlarını değiştirir ve gece yarısı bir Türk grubunun terk edilmiş bir siperde bir şeyler yaptığı gibi bölük komutanının hoşuna gidecek bir şeyler uydururduk. (Teğmen George Hughes)

Teğmen Reginald Rathbone aralık ayında bir derciye görevine gönderilmişti:

Yanıma iyi bir bombacıyla iki piyade eri aldım. “Türk siperlerine mümkün olduğu kadar yaklaşacağız, siperlere mümkün olduğu kadar çok bomba atacaksınız, sonra da geri döneceğiz,” dedim. Siperlere yaklaşınca, “Haydi, bombalarınızı atın şimdi!” dedim. Patlamalar oldu, bombaların Türk siperlerine düşüp düşmediğini bilmiyorum. Hemen ateş açtılar. “Tamam, artık dönebiliriz,” dedim. Pek koşmadık ama oyalanmadan kendi siperlerimize döndük. (Teğmen Reginald Rathbone)

Askerler cepheden çekildiklerinde kumsallara yakın olan kamplarda dinlenirlerdi. “Bunlara neden dinlenme kampı denildiğini hep merak etmişimdir. Aklıma gelen tek çözüm kurşunlardan bazılarının siperlere isabet ettiği, gerisinin ise buraya geldikleri oldu.!” Askerlerin burada kullandıkları sığınaklar epey basitti. “İki metre uzunluğunda, altmış santim kadar enine ve toprağın sertliğine göre kimi zaman dört karış derinliğinde mezara benzer bir çukur kazardık. Üzerine su geçirmez bir muşamba gerer, bunu dört köşesinden taşlarla tuttururduk. Bu şarapnelden değil, güneşten korunmak içindi.” Askerler böyle basit başlangıçlardan yola çıkıp günün veya gecenin herhangi bir saatinde üzerlerine yağan kurşun yağmurundan korunma çarelerini ararlardı. Herkes sığınağını güçlendirecek malzeme ‘kazanma’ peşindeydi:

Robson ile çok esaslı bir sığınak yaptık. Eski bir Türk siperi bulmuştuk. Tuvaleti toprağın altına kazıp, zemine, toprakla doldurduğumuz bisküvi tenekelerini yerleştirdik. Sonra bir istihkam deposundan ‘kazandığımız’ tahta ve oluklu tenekeyle çatıyı örttük. İşimizi bitirdiğimizde depo subaylarından biri sığınağımızı inceledi ve, “Çok esaslı çatı,” dedi. “Evet, komutanım,” dedik. “İşiniz bitince tahtayla tenekeyi depoma taşıyın,” dedi. “baş üstüne,” deyip çatımızı söküp ait olduğu yere götürdük. (İstihkam eri Thomas Rowatt)

Cephede Askerin Maneviyatı

Öne çıkan görsel

Askerler hücum sırasında tam bir iman örneği sergiliyorlardı. Bilenler Kur’an okuyor, bilemeyenler ise bildikleri duaları okuyarak taarruz ediyorlardı. Hepsinin bildiği tek bir şey vardı ki, ölseler de kalsalar da her iki durumda da kazançlı olacaklardı. Aziz vatanları uğrunda ya gazi olacaklar, ya da şehit. Balkan Muharebeleri’nin askerde ve toplumda meydana getirdiği mahcubiyetin etkisi, Çanakkale Savaşları’nın hazırlıklarında ve askerlerin maneviyâtında da kendisini göstermiştir. Zira Çanakkale’ye evlâdını gönderen veya bizzat katılanlar milletin akıbetini tayin edecek mukaddes bir vazife için orada olduklarının tamamen şuurunda idiler. Çanakkale’de kendilerine yüklenen bu vazifenin idrakinde olan subaylardan biri olan Mucip Kemal Bey bu durumu şöyle ifade etmektedir :

“Devlet fakir, millet fakirdi. Açık ve ciddi görünüş böyle olmakla beraber, biz denizden karadan yapılacak taarruzu, o müthiş anı aylardan beri hiçbir ümitsizliğe kapılmadan mütevekkilâne bekliyorduk. Hâl ve şartlar ne olursa olsun, ilâhî kader bizim kuşaklara bu ağır vazifeyi yüklemiş bulunuyordu ve ehemmiyetle dikkate layıktır ki, sözlerin çok ilerisinde bulunan bu ödevin derin manasını, kutsiyetini kumandanlar, subaylar, erler iyice anlamışlardı…” 

Bu gerçeği Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref ile yaptığı mülakatta şöyle ifade etmiştir :

“Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran işte bu yüksek ruhtur.”

Muharebeler sırasında cephede bulunan bir İngiliz gazeteci Türk askerinin sahip olduğu vatan sevgisini takdir etmekten geri kalmamıştır :

“Askerlerimizin savaşmakta olduğu bugünkü düşman evlatları, namdâr, gazi ve şöhretli kumandan Osman Paşa’nın kumandasında olarak Plevne’yi kahramanca tutan arslanların aynısıdır. Bugünkü Türkler, Avrupa politikasının tek faktörü olan varlıkları için savaşıyorlar. Bugünkü Türkler, her bir Türk’ün kalpten sevdiği ve iftihar sebebi olan, sevgili İstanbul’u muhafaza için kanlarını döküyorlar.”

Kanal Cephesi’nden dönerek İstanbul’a gelen Münim Mustafa, Haydarpaşa İskelesi’nde Gülnihal Vapuru’ndan indirilen yaralılar ile Çanakkale’ye sevk edilen askerlerin me’yusiyet ve nefreti icap ettiren bir hâlet-i rûhiyelerinin olmadığı, aksine mahalle sakinlerinin askerlerle ilgilenip ihtiyaçlarını giderme gayretlerinin Türk milletinin askeri ile bütünleştiğini gösterdiğinden bahsetmektedir . 

Çanakkale’ye ikmâl eri nakleden Şirket-i Hayriye’nin 38 Numaralı Sultanhisar Vapuru gemi suvarisinin “O askerler ki, yarın Çanakkale’de düşmanı karşılayacaklar, belki çoğunun ruhları bu ebedî maviliğe karışacaktı.” ifadesi Türk askerinin sahip olduğu ruh halini açıkça gösteriyordu. Cepheye giden erlerde hüzün yerine neşe ve sevinç vardır . Bu sevk, taburlar arasında cepheye ilk önce varmak amacıyla tatlı bir yarış havasında cereyan etmekteydi. 
Hamdullah Suphi, bu yarışı bir zabitin “Taburlarımız arasında günlerden beri ‘Harp yerlerine biz evvel varacağız!’ diye bir yarışmadır devam ediyor.” ifadeleri ile nakletmektedir :

Cepheye koşan askerlerle yaralanarak geri gelenlerin arasında özel bir muhabbet hasıl olmuştur. Tasvîr-i Efkâr muhabirinin Haydarpaşa İskelesi’nde şahit olduğu sahne Çanakkale’de zaferi kazandıran yüksek ruh portresini göstermektedir. Zira Mehmetçik vatan ve mukaddesâtı için çekinmeden canını vermeyi göze almıştır. Hepsinde var olan duygu aynıydı: Vatan düşman çizmeleri altında pây-i mâl olmamalı, gerekirse bunun için şehit olunmalıdır . 

Mehmetçiğin gösterdiği fedakârlıklar, düşmanın cepheyi terk edişine kadar devam etmiştir. İstanbul hastanelerinde tedavi edilen yaralılarla yapılan röportajlar da göstermektedir ki, çoğu zaman hayatı hafife alan bu gaziler, tedavileri biter bitmez tekrar arkadaşlarının yanına dönmek için can atmışlardır. Yaralılardan birçoğu da seyyar hastanelerdeki tedavilerle yetinerek harp meydanındaki görevlerine koşmak için, yaraları uzunca bir tedaviye muhtaç bulunanların birçoğu ise siperlerinde kalmak için tabiplere ricada bulunmuşlardır. Zira milletin kendilerine gösterdiği bu hüsn ü muhabbet karşısında yatakta rahat rahat yatmayı ayıp görmüşlerdir. Hekimlere yalvararak bir an önce taburcu edilmelerini istemişlerdir. Zira milletimizin iyiliklerini kendimize helâl ettirmek istemektedirler 

İstanbul’a gelen yaralılar, Balkan Harbi’nin utancını değil, zafer kazanan bir ordunun mensubu olmanın verdiği gururu taşıyorlardı. Fatma Aliye’nin ifadeleri halkın, yaralılara bakışını göstermesi bakımından önemlidir :

“Balkan Harbi’nde mecrûhînin hâliyle bu günkü mecrûhînin hâlindeki farkı onları ziyâret edenler görmüştür. Onlar mahzun idi. Bunlar memnun! Onlar da yaralanmıştı. Lakin mağlubiyetlerden, intizamsızlık ve firar gibi bir zilleti görmekten avdet ediyorlardı. Şimdikiler ise vazifelerini ifa eylemiş olmakla beraber, zaferden geliyorlar. Yaralarının açısından bahis yok ancak şifâyab olup tekrar harbe gitmek arzu ve hevesi hüküm sürüyor.”

Kendisi ile mülakât yapılan Mülâzımıevvel Abdullah Nâbi Efendi, askerin göstermiş olduğu fedakârlığın sebebini Çanakkale’de ne için harp ettiğini bilmesinde görmektedir . Ayrıca vatanı için canını vermeyi göze alan Türk askerinin yaralarını gizleyerek “yaptığının sadece vazifesi olduğu” bilinci, onun sahip olduğu yüksek karakterinin sadece bir tezahürüdür .

Kendi Cenaze Namazını Kılanlar

Kirte muharebelerini yaşayan o dönemin gazilerinden birisi tarafından anlatılmış, kendi cenaze namazını kılarak ölüme aldırış etmeyen Mehmetçiğin hikayesi muharebelerin hangi koşullarda yapıldığını ortaya koymaktadır: 

“Kirte muharebeleri sırasında, bölükler arka sıralarda hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Askerin tamamı süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin… Dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor: “Yavrularım… Aslanlarım… Biraz sonra Cenâb-ı Rabbü’l-alem’in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim… Haydi! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim…” Teyemmüm edilir… Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı; “Çocuklarım… Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz… Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için hem de vakit varken kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım. Kabe karşımızda…” Arkadan Oflu Ali Çavuş bağırır: 
“Er kişi niyetine…” 

Niçin muharebe ettiklerinin farkında olan bu yiğitler, biraz sonra şehadet sırasının kendilerine geleceğini de biliyorlardı. Tek bir gayeleri vardı: Ezanlar susmamalı, vatan toprağı namert çizmeleri altında ezilmemeliydi…

Gelibolu’ya yeni gelenlerden çoğu ilk kez ateş altına giriyorlardı ve kahramanca hayalleri varsa da, çoğu sadece korkularını bastırmak istiyorlardı:

Ateşe başladıklarında ödüm patladı. Şarapnel dolu gibi yağıyordu. Hemen cepheye gitmemiz gerekiyordu ve orada kurşunlar gerçekten uçuşmaya başladı. Korkmadığını söyleyen yalancıdır! George Washington başının üstünde uçuşan kurşun vızıltısından hoşlandığını söylemişti ama o benim savaşımda değildi! (Deniz eri Joe Murray)

Giderek alışmaya başlamışlardı: “Yuvarlanan bir taşın ivme kazanması gibi insan ilk hafta boyunca cesaret kazanıyor; ondan sonra insanın cesareti yine yavaş yavaş kaybolup gidiyor”

Askerlerin girdikleri siper yaşamının günlük alışkanlığı, ani ölümle kesilen sıkıcı ve pis bir tekdüzelikti. İnsanlar siperin kenarında açabildikleri çukurlarda ya da daha çok siperin dibinde uyuyorlardı:

Ateş hattında insanların yatacak o kadar az yerleri var ki, ateş ederken çıktığımız basamakta uyuyor çoğu. Bazıları da yere boylu boyunca uzanıp nöbetçi subayın tekmelerine razı oluyor. Uyuyanlar hiç uyanmıyorlar. Gerçekten yorgun bir insanın pek seyrek olarak uyanabildiğini tahmin ediyorum. (üsteğmen George Hughes)

Sabahları bütün tabur Türk saldırısına karşı koymak için ayağa kalkardı. Bu genelde şafak saatinde yer almasına karşın değişik şekilde uygulanan bir hazırlık dönemiydi:

Herkes şafaktan bir saat önce ateş basamağında yerini almış olmalıdır. Bu, insanın canlılığı en alçak düzeyde olduğu için bütün orduların birbirlerine saldırdığı söylenen saattir. Karanlıkta, siperin benim olan kesiminde bir saat yukarı aşağı yürüdükten sonra canlılığım genelde gerçekten en alt düzeyde olurdu.

Türkler’i gözetlemek için yirmi dört saatlik bir nöbet tutuluyordu. Keskin nişancı kurşununu kafasına yeme tehlikesi karşısında, gündüz nöbetçilerinin siperin kenarından bakmaları çok tehlikeliydi. Mümkün olan yerlerde periskop kullanmak bir çözümdü ama böyle basit bir araç bile garanti değildi:

İlk sipere varmıştık ve bizimkilerden birine ne işe yaradığını bilmediği bir periskobu taşıma görevi verilmişti. Ona siperin dışında olanları görmek için kullanıldığını anlattık. O da periskobu dikip baktı. “Deniz görüyorum,” dedi. “Aferin!” dedik. “Büyük bir gemi görüyorum…” “Aptal herif, ters tarafa bakıyorsun,” dedik. (onbaşı Arthur Hemsley)

Sıradan bir nöbetçi periskopla bile olsa ancak birkaç dakika bakardı. Geceleri bile Türk keskin nişancılarına ve zaman zaman ateş eden makineli tüfeklere karşı dikkatli olmak zorundaydı:

Bir gece siperin dibinde oturdum, ama ay ışığında tüfeğim ve süngüm parlıyordu. Tüfeğin parıltısını ve birinin gözcülük yaptığını görünce içim rahat etti. Başını dışarı uzatmıştı. Başını dışarı fazla çıkarmamaya dikkat etmek gerekiyordu. Başını çıkarmanın da bir yolu vardı. Şöyle bir bakıp kafanı çekmezdin dikkat çekmemek için ağır ağır kaldırır ve ağır ağır indirirdin. (Er George Peake)

Daha yaşı ve deneyimle bir asker çoğunlukla arkadaşlarına güvence vermeye çalışırdı:

Bazıları epey heyecanlıydı. Güven duymak için senin uyanık olmanı isterlerdi. Bir iki delikanlı tellere bakardı. Sonra birden gözleri sulanırdı ve birinin gelmekte olduğuna yemin ederler, “Dur!” diye bağırırlardı, ama orada kimse olmazdı. Ondan sonra gelen olup olmadığını anlamak için bir işaret fişeği atardın. Ben herhangi bir tehlike hissetmiş değilim, vurulursan bu sadece senin talihsizliğindi. (Onbaşı Alexander Burnett)

Teğmenin rolü nöbetçilerin tetikte olup olmadıklarını anlamak için ön hatları dolaşmaktı. Ama öğütleri her zaman dinlenmezdi. “Karanlıkta subay geldiğinde siperden dışarı bakman gerektiğini söylerdi. Ama bence bu budalalık olurdu. Tabii, o konuşurken dönüp ön tarafına bakardık ama o gidince hemen kafanı indirirdin. Çünkü hem önünü göremezdin, hem de ateş ediliyorsa isabet alma olasılığın vardı.” Uyuyan askerlerle dolu siperlerde dolaşmak da subaylar için kolay bir iş değildi. Uyuyan bir nöbetçi buldukları takdirde bunun sonucunun ne olacağını çok iyi bilirlerdi:

Bir subay olarak nöbette uyuduğun için savaş divanına verilmenin ciddi bir konu olduğunu bilirdim. Eğer subaysan ve uyurken bulduğun birini rapor etmemişsen, o da çok ciddi bir konuydu. O yüzden biz dolaşırken uyuduğunu sandığımız kimselerin bacaklarını tekmeler, on beş yirmi metre kadar yürür, sonra dönüp kendisiyle konuşurduk. O zaman uyanmış olurdu! (Teğmen George Horridge)

 http://www.canakkalemuzesi.com

NİHAL ATSIZ ve SAİD NURSİ

 

 

NİHAL ATSIZ ve SAİD NURSİ

Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

Türkiye?de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.

Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, ?Saîd-i Nursî? adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî?nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine ?Bedîüzzaman? demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, ?zamanın harikası? demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce Türk?ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said?in 1924?de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa?daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said?in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden ?efendi hazretleri? diye söz ettikleri Kürt Said?in seviyesi budur.

Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye?cüc Me?cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi ?akvâm-ı vahşiyye? (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!? Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90?dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said?de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. ?Kuran?ın en güzel tefsirini yapmıştır.? diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran?ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

Türkiye?de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski ?Milliyetçiler Derneği? 1953?de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. Yalnız istiyor? Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va?dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va?dediyor?. Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor ?Türkçülük mezara kadar? Ondan sonra ne olacak?? diyor? Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.

Kürt Said?in 1327 ( = 1909 ) yılında, İstanbul?da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: ?İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î? dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini ?Bedîüzzaman? diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de ?Kürdîzade Ahmed Ramiz? dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin ?hâtime? kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said?iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( = Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır. )

Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!? Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa?ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz?iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı?nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:

Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için ?fen, sanat ve silâh başına, ileri arş? emrini veriyor.

Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.

İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.

Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz?i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer?î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

?İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur? sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi?dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf ( = gramer ) ve nahvini ( = sintaksını ) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.

Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

Kürt Said?in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara ?Bilgi sahibi olun? demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye?yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem?i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî?yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil Türk?ün, bu cahil Kürd?ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:

Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda ?Türkçe de dil mi?? diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd?ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürd?ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon?dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said?in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

?Aziz, sıddık kardeşlerim:

Siz kat?î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür.?

***

Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye?yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin?le, sağ Makaryos?un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber?in ?Evlenip çoğalınız? anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said?in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said?in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va?di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk ? Arap savaşı olursa, ?Din kardeşime silâh çekmem? diyorsunuz.

İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş? Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli?

NİHAL ATSIZIN

%d blogcu bunu beğendi: