KIZILDERİLİLER

Kızılderililerin beyazlarla olan ilişkisi 16’ıncı yüzyılın başında Normandiyalı, Basklı ve Portekizli armatörlerin Newfoundland (Kanada) açıklarına morina balığı avcılığı yapmak için gelmeleri ve yerlilerle madeni eşya karşılığı kürk almaları biçimindeki değiştokuş ticaretiyle başlar, Kuzey Amerika’daki İspanyol, İngiliz, Hollanda ve Fransız varlığının karmaşık güç ilişkilerinde devam eder, 1753-1763 Fransa-İngiltere ve 1763 Fransız-Kızılderili Savaşı gibi topyekun muharebelerde şekillenir, İç Savaş öncesi Amerikan eyaletleri ile mücadeleye ve İç Savaş sonrası ABD hükümeti karşısındaki nihai yenilgiye varır.

Film karelerinden öğrenilen kahramanlık gösterilerinde yüzlerce kurşunun üzerine gözünü kırpmadan atılan görev adamları, düşsel bir dünyada doğaüstü becerileriyle şahlanan kostümlü kahramanlarına pek sık rastlanır, oysa ‘kahramanlık’ hikayelerinin ardında çoğu kez halkların acıları uzanır. Yine çoğu kez, bu acılara nüfuz etmek kolay olmaz, çünkü her dönemin ‘çağdaş’ iletişim kanallarının kalın sis perdesi, o puslu coğrafyadaki cılız sesi duyup da duraksamayan isteksiz ve kuşkucu kulakları kendi yalancı güneşiyle avutur. Kuzey Amerika Kızılderililerin tarihi bir ‘kahramanlık’ safsatasının değil, en azından bir ‘direniş’ yolculuğunun tarihidir. 1861’deki İç Savaş’tan sonra son federasyon askerinin de güney eyaletlerinden çekildiği sıralarda, yani beyaz adam toprağa ve tabii üretim güçlerine sahipken, yeni eyalet kanunlarıyla kağıt üzerinde ‘özgür’ ama gerçet hayatta çulsuz ve perişan olan Afrika kökenlilerin bir parça toprakta bir parça ekmek umuduyla akın akın Batı’ya, Kansas’a göç ettikleri yıllarda Kızılderililer için mengenenin son kertesi de kapanmak üzeredir. Tatanka İyotanka’nın (Oturan Boğa), 19 Temmuz 1881’de, açlık çeken ve donmak üzere olan, çoğu kadın ve çocuk 200 kişiyle birlikte teslim olmasını izleyen yıllar, Kızılderililerin direnişinin bir kıvılcımla parlayıp sonra da ebediyen söndüğü yıllardır.

Büyük nehirdeki uzun yolculuğu gördüm ve ağladım

Yukarıdaki bu mısra, 1931-1932 yılında tehcir yolunda telef olan binlerce Çoktavın söylediği bir türkünün mısrasıdır. 1938-1939 kışında Yerli Bölgesi adındaki (bakınız Tehcir Yasası başlıklı kutucuk) tehcir bölgesine, komşuları Çoktavlar gibi sürülen yaklaşık 14 000 bin Çeroki, içlerinden 4 000 bini soğuk ve açlıktan öldüğünde, o uğursuz 1 600 kilometrelik yolculuğa, Doğu’dan Batı’ya zorla sürülen 90 kızılderili halkın ortak acısının adını koyar; ‘Gözyaşı Yolculuğu’. Tehcir bölgeleri için bir örnek verilecekse bunun en iyi örneği Kaliforniya eyaletidir. Eyalette 1849’da 150 binden fazla olan yerli nüfusu 1870’te 30 binden daha aza düşmüştür. Oysa o kampların adı resmi olarak ‘koruma’ kampıdır, yani ‘rezerveyşın’ ve yıllarca Fransızca okunuşuyla her yerde bol bol söylenen rezervasyon kampı. Bir de ‘isyankarlar’ için askeri tehcir kampları vardır, Kızılderili İşleri Müdürlüğü’nün talimatının askeri uygulaması açıktır; kafa dansı yapmak, güneş dansı yapmak gibi ayinleri yapanlara, İngilizce öğrenmemekte veya konuşmamakta ısrar edenlere 10 güne kadar aç bırakma cezası verilmektedir. Madem ki beyaz asker yiyeceği verecektir, o halde Kızılderili ya uygarlaşmalıdır ya da ölmeli…

1940-1960 arası Navaholar için de zorlu yıllardır; bölgelerine (Rio Grande-Büyük Kanyon arası) göçmen Amerikalılar gelmiştir. Bu durumdan doğan anlaşmazlıklar sonucu 1863’te Albay Kit Carson komutasındaki ordu Navahoların üzerine gönderilir. O bölgede toplam mevcudu 8 000 olan Navaholar, New Mexico’ya 300 kilometre yürütülüp askeri tehcir kampında 4 yıl savaş esiri olarak tutulurlar. Ancak nüfuslarının yüzde 25’ini açlık, hastalık ve soğuktan kaybettikten sonra geri dönebileceklerdir.

İsyan kıvılcımından alev denizi çakar

1850’de beş Çakıltaş (Bu kabile kendisini ‘Biz İnsanlar’ olarak adlandırır, günümüzde tümüyle yok olmuşlardır) kızılderilisi Oregon’da isyan kıvılcımını çakar. Asılmadan önce Kızılderililere ‘Misyonerlerimiz size, İsa’nın halkı için öldüğü öğretmedi mi’ dendiğinde, Şef Tiloukaikt şöyle cevap verir: ‘Evet, şimdi biz de halkımız için ölüyoruz’. Hemen her yerde çakan kıvılcımlar bundan sadece bir yıl sonra Laramie Kalesi’nin önüne 10 000 kıvılcım olarak büyüyecektir; Lakotalar, Şayenler, Arapaholar, Şoşoniler, Kuzgunlar, Asininbuanlar, Beyazbalçıklar, Hidatsalar, Arikaralar… İlk Laramie Kalesi Anlaşması (1951) Lakotaların başı çektiği toplam 12 kabileyle imzalanır. Söz uçar yazı kalır denir ama beyaz adamın yazısının mürekkebi daha kağıda değmeden uçar. Kaliforniya’nın, köleliğin yasak olduğu Federasyon eyaletlerine katılmasından hemen sonra 1949’da ilk Altına Hücum devri başlar. Gelgelelim eyalet, 1950 Uzlaşma Yasası olarak da bilenen Kaçak Köleler Yasası ile aslında köleliği fiilen meşru kılar. Bu yasa daha sonra bölgedeki Kızılderililerin köleleştirilmesini sağlayacaktır. Bölgede sayısı iki yüze yaklaşan Kızılderili halkından yüze yakınından 500 reisle toplam 18 anlaşma yapılmıştır (16’sı 1951’de, ikisi de 1952’de). Bu 18 anlaşma Kızılderililere sadece 35 bin kilometrekarelik bir alan bırakır. Bu anlaşmalara daha sonra ne eyalet ne de federal hükümet uyar. Üstelik anlaşma yapılmayan yaklaşık 90 kadar kabile sonraları ‘mevcudu tükendi’ olarak anılacaktır. Yerine getirilmeyen anlaşmalara imza atıp atmamış olmak ne fark eder? Altına Hücum dönemiyle başlayan kıyım süreci sonucunda 1890’a gelindiğinde, bölgedeki Kızılderililerin baştaki 150-200 bin nüfusu 15 bine kadar düşmüştür. Bunu sadece rakamdan mı ibaret sayacaksınız?

1851’deki ilk Laramie anlaşmasına imza koyanlardan biri olan Yanıkten (bir Lakota klanı) Şefi Fetheden Ayı, Mormonlar’a ait bir ineği öldüren Lakota’yı almaya gelen Laramie Kalesi askerleri tarafından Ağustos 1854’te vurulur. Teğmen John Gratten, öldüren ineğin yerine Laramie Kalesi Anlaşması uyarınca inek vermek isteyen şefi dinlemeyip illa da Kızılderiliyi almak istemektedir. Şef, buna karşı çıkınca vurulmuştur. Lakotaların karşı ateşinde askerlerden sadece biri sağ kalır. Bunun üzerine Savaş Bakanlığı tarafından gönderilen Albay William Harney’nin (daha sonra General olacaktır) intikam ordusu, civardaki yaklaşık 5 000 Yanıkten ve Ogalalayı (ikisi de Lakota klanıdır) aramaya başlar. Ash Hallow’da ilk rastladıkları köyü basıp 86 kişiyi öldürürler, bunlardan 70’i kadın ve çocuktur. Beyaz adam, karşısında savaşçı bulamıyorsa en azından kadın ve çocukları öldürmek konusunda çok deneyimli olduğunu kıtaya ilk kez ayak bastığı yıllardan itibaren göstermiştir. Bu katliamdan kurtulanlardan biri daha sonra büyük bir Ogalala şefi olarak anılacak olan Kızıl Bulut’tur. Kızıl Bulut, 1866-1888 tarihleri arasında Amerikan güçlerine karşı en başarılı çatışmaları gerçekleştiren savaşçı ve önderdir. Onun liderliğindeki akınlarda, bir savaş şefi olan Çılgın At’ın adı, hem savaş meydanındaki olağanüstü mahareti ve cesareti hem de Lakota halkının geleneklerine sıkı sıkıya bağlı yaşamasıyla efsaneleşecektir. Kızıl Bulut, yerleşimciler ve madenciler Bozeman Geçidi’ni kullanarak Wyoming topraklarına daha rahat akabilsinler diye inşa edilen üç kaleye birden iki yıl boyunca yaptığı akınlarla ve çeşitli mevkilerdeki çatışmaları kazanmasıyla Amerikan hükümetini İkinci Laramie Anlaşması’na (1868) zorlamıştır. Amerikan hükümeti üç kalenin ikisini yıkmış, bir diğerini boşaltmıştır. Amerikan hükümetine karşı savaş yürütüp başarılı olan ilk ve tek Kızılderili şefi odur.

Kazanılan son meydan savaşı

İkinci Laramie Anlaşmasından bir yıl önce, 1867’de, İç Savaş’ın bitişinin hemen ertesinde, binlerce yerleşimci Batı’ya doğru yola çıkmışken, ovalara barış getireceğini söyleyen Batı Orduları Komutanı General Sheridan da bufaloları avlamaya başlar, avlağı kurutunca Kızılderilileri bölgeden çıkarmanın daha kolay olacağını düşünmektedir. Aynı yıl, ‘Tabip Yeri Deresi’ denilen bir yerde (Kansas) Kiovalar, Komançiler, Apaçiler, Şayenler, Arapaholar ve daha niceleri barışı konuşmak için Kongre’nin görevlendirdiği komisyonla otururlar. Üç haftalık görüşmelerden sonra Kızıl Nehir’in güney ve kuzeyindeki yerleşim bölgeleri üzerinde uzlaşılır ve katılımcı kabileler imza atar. Demiryolunun ve beyaz yerleşimcilerin gelmeyeceğine, askeri karakolun uzak mevkide kurulacağı gibi maddeler üzerinde anlaşılır. Bundan bir yıl sonrası ise General Sheridan’ın görevlendirdiği General Custer’ın (tümgeneral) bir Şayen köyünde 100’den fazla erkek, kadın ve çocuğu da katlettiği yıl olur. Anlaşma koşullarını hiçe sayan hükümetin marifetiyle 1974’te, General Custer, Lakotaların kutsal saydığı Karatepeler’de askeri güzergah ve kale mevki için keşfe çıkar. Keşif birliğindeki iki ‘madencinin’ altın keşfetmesi ise bu kutsal topraklara beyazların akınını başlatacaktır. 1874-1875’te Tabip Yeri Anlaşması’na aykırı olarak başlayan beyaz yerleşimci ve asker istilasına karşı süregelen pek çok çarpışma Kızıl Nehir Savaşı olarak anılır. 1875’te federal hükümet Karadağlar için Lakotalar’a 6 milyon dolar önerir. Lakotalar 1868 Laramie Kalesi Anlaşması’na bağlı kalacaklarını söyleyerek teklifi reddeder. Bunun üzerine General Goerge Crook, General Alfred Terry ve Albay John Gibbon Lakotalar’ın üzerine gönderilir. Terry komutasındaki General Custer önce davranır, birliklerini ikiye böler ve Lakotaların ana kampına saldırmak üzere harekete geçer. Küçük Büyükboynuz Nehri’nde Lakota, Şayen ve Arapaho savaşçılarıyla karşı karşıya gelir. Tek bir askerin sağ kurtulduğu, yıldırım hızında bir çarpışma olur. Kızılderili kadınlar askerlerin cesetlerinin kol, baş ve bacaklarını koparırlar, öteki dünyada bütün halde dolaşamasınlar, dönüp tekrar savaşamasınlar diye… General Custer’ın cesedinin kulağına iğne sokarlar, daha iyi duysun diye: ‘Sana söylememiş miydik Custer? Bir daha geldiğinde bebeklerimizin intikamını alacağız diye?’ Sadece bir askerin öteki dünyaya bütün olarak gitmesine izin verirler; yerde bir asker yatmaktadır, borazanı sımsıkı kavramış olan kopuk kolu hala diğer elindedir, üstünde bufalo postu… Yüzülen kafa derisinin yerinde at kılından peruk vardır, gücünü öteki dünyaya taşısın diye…

Ne diyordu Beş Ulus’un (İrokua da denir; Dere Ulusu, Çeroki, Çiksav, Çoktav, Seminole) anayasasında? ‘Toprak, bir uçtan bir uca, orada oturan insanların mülküdür. Ongwehonweh (bir yerin asıl halkı), sahiplenip yerleştikleri toprağın doğuştan sahibidir ve başka hiç kimse topraklarını onlardan alamaz. Bu yasa çok eski zamanlardan kalmadır. Yüce Yaratıcı bizi aynı kandan ve aynı topraktan yarattı. Farklı diller farklı ulusları oluşturduğundan, Yaratıcı farklı avlanma bölgeleri saptayıp aralarına sınır çekti. Yabancı ulustan biri Beş Ulus topraklarına gelip iltica etmek ve yerleşmek isterse, başvurduğu ulusun reisleri konukseverlikle yaklaşır ve onu ulusun üyesi yapar. Bu durumda o, aşağıda sayılanlar dışında her konuda ulusun diğer üyeleriyle eşit hak ve imtiyazlara sahip kabul edilir. Siyah boncuklardan yapılmış bir vampum kemeri (erguvan ve beyaz renkteki boncuk) kemeri, beş savaş reisinin silaha sarılma ve adamlarıyla işgale karşı direnme yetkisini simgeler. Böyle bir savaş, toprakları savunma savaşı olarak adlandırılır.’ Evet, savaşlar kaybedilebilir ama bazılarının hikayeleri onurlarıyla birlikte hatırlanır.

TEHCİR YASASI

Amerikan hükümeti, 1820’lerde kızılderilileri, kendi belirlediği bölgelerde (rezervasyon kampları) yaşamaya zorlamaya başladı. 1824’te Kızılderili İşleri Müdürlüğü kuruldu ve aynı yıl ABD ordusu Oklahoma’da Kızıl Nehir’de Towson Kalesi ve Arkansas Nehri’nde Gibson Kalesi gibi ileri karakollar kurarak Çeroki ve Çoktav kabilelerini Güneydoğu’dan çıkarıp Mississippi’nin batısındaki yeni Yerli Bölgesi’ne gitmelerini sağlama görevini üstlendi. 1830’da Kızılderili Tehcir Yasası (The Indian Removal Act) Başkan Andrew Jackson’ın ateşli mücadelesi sonucunda Kongre’den geçti. Buna göre Doğu’daki bütün kabileler yurtlarını bırakıp Batı’da onlara ayrılmış olan topraklara yerleşecekti. İlerleyen yıllarda bütün kabileler, topraklarını, bulunduklar eyaletlere bırakan anlaşmalara imza koymak zorun kaldılar ve şu ya da bu şekilde toplama bölgelerine sürüldüler. Bunların öncesinde Johnson-M’Intosh (1823), Çeroki-Georgia Eyaleti (1831) ve Worcester-Georgia Eyaleti (1831) davaları önemlidir. Bu davalarda hukuki olarak ortaya çıkan en önemli sonuç Çerokilerin bir etnik halk olarak kabul edilmesi ve Georgia Eyaleti yasalarının Çeroki bölgesinde geçerli olamayacağının tescil edilmesidir. Elbette bu kararlar Başkan Andrew Jackson ve orduyu durdurmamıştır. Başkan Jackson ve Cumhuriyetçiler Kongre’yi ele geçirip ‘Tehcir!’ diye bağırırlarken, milli kahraman olarak saygı gören Tennessee delegesi Davy Crockett’in siyasi hayatı, Çerokileri desteklediğinden dolayı bitirilir.

Davy Crockett şöyle diyecektir: ‘Dürüst olup lanetlenmeyi, ikiyüzlü olup sonsuza kadar anılmaya yeğlerim’.

Sonuçta 200’e yakın kabileden 90’ı Yerli Bölgesi olarak adlandırılan (bugünkü Kansas ve Oklahoma) bölgeye sürülmüştür.

KİM HANGİ SİLAHI KULLANDI?

Kızılderililer Amerikan ordusuna karşı sadece ok, yay ve mızrakla mı karşı koydular? Elbette hayır. Ancak ‘tüfek kullandılar’ dersek de büyük bir hata yaparız. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Filmlere inanmayın. 1870’lere kadar Kızılderililer tüfeği etkin bir biçimde kullanamamışlardır. Tüfekleri, büyük çoğunlukla yerleşimcilere veya askerlere verdikleri baskınlardan ele geçirebildikleriyle kısmen kürk avcılarından aldıkları tüfeklerdir. Yani deyim yerindeyse, ana silahları ok haricinde tek tük ‘ikinci el’ tüfek kullanmışlardır. Üstelik Amerikan ordusunun artık ağır makineliler kullanmaya başladığı 1870’li yıllardan sonra bile ok ve yay savaş alanından büsbütün silinmemiştir. Ancak tüfek deyip geçmemek gerek. Amerikan ordusu iki tip tüfek kullanmıştır; seri atışlı Spencer, Winchester ve Henry ile tek atışlı Springfield. Ordu bir dönem seri atışlı Spencer’ı kullanmış daha sonra Springfield’e geçmiştir. Bu tüfek uzun yıllar Kızılderili savaşlarında ordunun ana silahı olmuştur. Bunun tek bir nedeni vardır; menzil. Seri atışlı tüfeklerin menzili tek atışlı Springfield’ın öldürücü menzilinden kısadır. Kızılderililerin seri atışlı tüfekleri ancak İç Savaş sonrasında geniş kapsamlı olarak kullanmaya başlamışlardır (savaş bitince ordu elde kalan tüfekleri silah tüccarlarına vermiştir). Şu örneği vermek yerinde olacak. Küçük Büyükboynuz Savaşı’ndan önce bir yıl süren çatışmalara topluca verilen ad olarak Kızıl Nehir Savaşı (1874-1875) üzerine Teksas Tarih Komisyonu’nun 1998’deki resmi verileri şunu ortaya koyuyor: Ordu, adı geçen savaşta 72 mm’lik Parrot topunun yanısıra dakikada 300 atış yapabilen Gatling makinelisini ilk kez kullanmıştır. Askerleride uzun menzilli ve tek atışlı Springfield tüfekleri varken, Kızılderililerin silahı ağırlıklı olarak kısa menzilli ve seri atışlı tüfek ile ok ve yaydır.

EFSANE ŞEFLER VE ÖZLÜ SÖZLERİ

‘İnsanlarım beyazlardan ne kadar uzak durursa içim o kadar rahat olacak. Sizin, insanlarıma okuma ve yazma öğretmenizi istiyorum ama yaşam biçimleri beyazlar gibi olmamalı, beyaz adam kötü kalpli, kötü bir hayatı var. Bir beyaz adam gibi yaşamaktansa bir kızılderili olarak ölmeyi yeğlerim.’

Lakota (Siu) şefi Oturan Boğa (Tatanka İyotanka)

‘Beyazların dili, yanlış görünen doğru bir şey ve doğru görünen yanlış bir şey yaptıklarında nasıl da yumuşuyor.’

Seuk Şefi Kara Şahin (Makataimeshekiakiak)

‘Hiçbir kabilenin, değil yabancılara, birbirlerine bile yurtlarını satmaya hakkı yoktur. O halde havayı, denizleri, dünyayı da satın! Kutsal Ruh bu dünyayı, biz çocuklarına bağışlamadı mı?’

Şavni Şefi Tecumseh

‘Özgür bir adam, bir yere kapatılıp, istediği yere gitme özgürlüğünden mahrum edilmekten memnun olacağını beklerseniz nehirlerin tersine akmasını da bekleyebilirsiniz.’

Nimipu (Nez Perce) Şefi Şef Joseph (Hinmahtooyahlatkek, Amerikan basını ona Kızıl Napolyon demiştir)

‘Biz zengin olmak istemiyoruz, barış ve huzur istiyoruz. (1875’te Karadağlar için önerilen 6 milyon dolardan sonra söylemiştir)

‘Neden bize, bizi soymaktan ve elimizdekileri almaktan başka bir şey yapmayan hükümet temsilcileri gönderiyorsunuz?’

Ogalala-Lakota Şefi Kızıl Bulut (MakhpiyaLuta)

HİKARİYA APAÇİLERİNİN BİR EFSANESİ: ATEŞİN KÖKENİ

Eski zamanlarda ağaçlar konuşurdu. İnsanlar, ateşleri olmadığından, ağaçları yakamazdı. Ateş, sonunda tilki sayesinde bulundu. Bir gün tilki, onlar gibi ses çıkarmayı öğrenmek için kazların yanına gitmişti. Kazlar bunu tilkiye öğreteceklerini söylediler, fakat bunun için onlarla birlikte uçması gerekiyordu. Tilkiye uçması için kanat verdiler ve uçarken gözlerini açmamasını tembihlediler. Kazlar havalanınca, tilki de onlarla beraber uçtu. Karanlık çöktüğü sırada ateşböceklerinin yaşadığı çitle çevrili bir yerin üzerinden geçiyorlardı. Ateşböceklerinin parıldayan ışıkları gözkapaklarından içeri sızınca, tilki gözlerini açıverdi. Birden kanatları onu taşımaz olmuştu. Çitlerin arasına, ateşböceği yuvalarının olduğu yere düştü. Tilki, ne olduğuna bakmaya gelen iki ateşböceğine, çitlerin dışına nasıl çıkabileceğini söylemeleri için ardıç yemişinden birer kolye verdi. Ateşböcekleri de tilkiye, emir verilince, çitlerden geçmek isteyenlere eğilip yardım eden bir sedir ağacı gösterdi. Akşam olunca tilki, ateşböceklerinin su içtiği pınara gitti. Orada boya yapmaya yarayan bir renkli toprak buldu. Bununla kendini beyaza boyadı. Ateşböceklerinin yanına döndüğünde, bir şölen vermeleri gerektiğini söyledi. Dans edip eğlenmeliydiler, Üstelik onlara bir davul da yapacaktı. Ateşböcekleri tilkinin önerisini kabul edip, büyük bir şölen ateşi yakmak için odun toplamaya koyuldular. Topladıkları odunları kendi korlarıyla tutuşturdular. Şölen başlamadan önce, tilki, kuyruğuna sedir kabuğu şeritleri bağladı. Sonra da o güne kadar görülmemiş bir davul yaptı. Davulu çalmaya başladı, çalmaktan sıkılınca da ateşböceklerinden birine verdi. Ateşin yanına geçip oturdu. Kuyruğunu da ateşin içine soktu. ‘Ben bir büyücüyüm’ dedi tilki, ‘benim kuyruğum yanmaz.’ Yine de gözünü kuyruğundan ayırmadı. Kuyruğuna bağladığı sedir kabukları iyice tutuşunca, ‘Burası amma da sıcakmış, yol verin de serin bir yere gideyim’ dedi. Tilki kuyruğunda ateşle kaçarken, ateşböcekleri ‘Dur, yolu bilmiyorsun, geri dön’ diye bağırıyorlardı. Tilkiyse ‘Eğil ağacım, eğil’ diyerek dosdoğru sedir ağacına koştu. Ağaç eğilip onu çitin diğer tarafına geçirdi. Çalılar ve ağaçlar, tilkinin kuyruğundaki sedir kabuklarından sıçrayan kıvılcımlarla tutuşup yanmaya başlamıştı. Yangın hızla dünyaya yayıldı. Tilki koşmaktan yorulunca, ateşi şahine verdi. Şahin de ateşi bir süre taşıdıktan sonra kızıl turnaya verdi. Turna güneye doğru uçtu, fakat ulaşamadığı bir ağaç kaldı. Bu ağaç günümüzde de yanmaz. (Hirakiya Apaçilerinin dilinde bu ağacın bir adı yoktur.) Ateşböcekleri tilkiyi inine kadar takip etmişti. Tilkiye, ateşi onlardan çalıp dünyaya yaydığı için, ceza olarak onu asla kullanamayacağını söylediler.

KAFA DERİSİ YÜZMEK

Beyazlar kafa derisi yüzen Kızılderilileri ‘vahşi’ olmakla suçlar. Bir de işin diğer tarafına bakalım. BirKızılderili savaşçısı için düşman ‘aşağı’ değildir. Öldürdüğü hasmının kafa derisini yüzen Kızılderili, hasmının ‘gücünü’ aldığına inanır.

Kara Ağızlar ve Köpek Askerler

Yanak ve çenelerini siyaha boyayan Şayenlerin Kara Ağızlar’ı ve Lakotaların Köpek Askerler’i en ünlüleriydi. Köpek Askerler, kabilenin en son savunma hattını oluşturduğundan dolayı çok saygı görüyordu. Ucu yerde sürünen bir kuşak ve kutsal bir ok taşıyorlardı. Yalnızca üyelerinin söyledikleri ve sadece ölümle yüzyüze gelindiğinde söylenebilen bir şarkıları vardı. Ölümü hiçe sayan savaşçılardı.

FRANSA’YA YARDIM

FRANSA’NIN YARDIM İÇİN ÖNÜMÜZE DİZ ÇÖKTÜĞÜ GÜNLER
1541 yılıydı. Kanunî Sultan Süleyman Macaristan seferine çıkmış, Barbaros Hayrettin Paşa da 70 kadırga ile onu denizden desteklemek üzere Akdeniz’e yelken açmıştı. Karada ve denizde Türk kasırgasının estiği o şanlı yıllardı. Adriyatik denizinde ikmal nakliyatının güvenliği sağlanmış, Cezayir’deki Türk denizcilerinin katılması ile de bütün Akdeniz’deki Hıristiyan kıyıları vurularak karşılarına çıkacak düşman bulunamayınca Türk donanması İstanbul’a dönmüştü.

Türk donanmasının Akdeniz’den çekilmesini fırsat bilen İspanyolların, sahillerine devamlı akınlarda bulunan Cezayir’deki Türkleri İmparator Charles Quint’e (Şarlken) şikâyet etmeleri üzerine, karada karşısına çıkamadığı Türkler’den intikam almak üzere Afrika seferini başlattı. Emrindeki Andrea Doria komutasındaki 507 parça gemi ve 12.000 gemici, 20.000 piyade askeri, 5.000 süvari ile kendilerine katılan İtalyan, İspanyol ve Maltalı birlikler ve şövalyeler ile birlikte İspanya’dan Cezayir’e hareket etti. Fakat onları Cezayir’de Barbaros oğlu Hasan Bey (Barbaros’un oğlu ve Turgut Reis’in de damadıdır) karşıladı. Emrinde bulunan 600 Türk ve 2000 Arap atlısıyla birlikte büyük bir cesaret ve kahramanlıkla karşı koydu. 1541 yılının Aralık ayında yaptığı ünlü bir gece baskını ile bu haddini bilmezleri geri çekilmeğe mecbur etmişti. Bu mağlûbiyet Charles Quint’e o kadar ağır geldi ki, Avrupa’da üstünlük kurma sevdasından vaz geçerek, meydanı Türkler’e bırakıp çekildi. Almanya ve İspanya devletleri birbirinden ayrıldı. Charles Quint’in tek erkek kardeşi, I.Ferdinand, Almanya imparatoru; büyük oğlu II. Philipp de İspanya kralı oldu.

FRANSA KRALI YARDIM İSTİYOR

İşte o sıralarda Fransa İspanya savaşı patlamış, İspanya İngiltere’den yardım istemişse de bir sonuç alamamıştı. Zira İngiltere bu savaşta Türkler’in Fransa’ya yardım edeceğini hissediyor. Bu yüzden bir deniz savaşına girmeğe cesaret edemiyordu. Üstelik Osmanlı donanmasının İspanyollar’ı iyice hırpalayacağını bildiğinden böyle bir durumun çıkarılmasının daha uygun düşeceğini hesaplıyordu. Nitekim Fransa Kralı I. François (Fransuva) İspanya ile başa çıkamayacağını belirterek Kanunî’den yardım istemişti. Israrla Türk hakanından “bir milyon altın borç, Korsika adasının İspanya’dan koparılması ve İspanyol cephesine asker ve donanma gönderilmesi” hususunu rica ediyordu.

Osmanlı devletinin o günkü dünya politikasına göre bu savaşa Fransa yanında katılmak çıkarlarına uygun düştüğünden, Kanunî Sultan Süleyman da I.François’nın devamlı yalvarmalarına olumlu cevap verdi. Öte yanda, Fransız siyaseti Divan-ı Hümayun’da devamlı tenkit ediliyor, ikide bir küçük hesaplar peşinde koşarak, menfaatler elde etmek için Alman İmparatoru Charles Quint’e yaklaşmaları tepki uyandırıyordu.

1. François, Baron de la Garde unvanı altında Paulin (Polin) adlı bir elçiyi, Kanunî’nin Belgrad’da bulunduğu sırada yanına göndermişti. Bu elçi kralından aldığı emir ve direktifler uyarınca, Türk hakanına “efendisinin Almanya aleyhine harbe hazır olduğunu, Türk donanması Fransa’ya yardım ettiği takdirde hemen harekete geçeceklerini” gözyaşları içinde, yalvarıp yakararak anlatmaya çalışıyordu. Oysa Türkler’in bu yardıma ihtiyaçları olmadığı gibi, Kralları François’in devamlı ihanetleri sebebiyle, Türkiye nazarında Fransa’nın hiç bir haysiyeti ve itibarı kalmamış ve horlanmaya başlanmıştı.

FRANSIZ ELÇİSİNE DİVANDA HAKARET EDİLİYOR

Bunun sebebi pek çoktu. Bir kere zayıf ve fakir gördükleri Fransa’ya, acıyarak askerî ve malî yardımlar yapılmış, karada ve denizde korktukları amansız ve ezelî düşmanları olan Almanya’ya karşı devamlı himaye edilmişlerdi. Hatta Fransızlar’ı müttefik saymak tenezzülünde dahi bulunarak, aralarında bir anlaşma yapılmış. Özellikle Fransa’yı iktisaden güçlendirmek amacı ile iktisadının düzelmesi için, sonradan başımıza belâ olacak, bütün Hıristiyan devletlerin, Türkiye’yi batırıp, tarih sahnesinden yok etmek için el birliği ile sıkı sıkıya sarılacakları, “Capitulation-Kapitülasyon” adı altında bir takım ticarî ayrıcalıklar bile tanınmıştı.

Bütün bunlara rağmen Fransa, o günden bu güne her devrede Türkler’e karşı minnet duygusunu, hiç kaybetmediği aşağılık kompleksi ile göstererek, daima aleyhimize çalışmış, karşımızda küçüldükçe küçülmüştür… Dahası, Fransa’yı himaye için giriştiğimiz harplerde Fransızlardan ihanet görerek, arkamızdan vurulmakla kalmayıp, 18 Haziran 1538 yılında, Fransız kralı ile Alman İmparatoru Charles Quint arasında Türkiye aleyhine gizli bir antlaşma “Trevede Nice” imzalanmıştı. Buna göre Savoie Dukalığı arazisinin Fransa’ya bırakılması karşılığında, I. François Türk ittifakından ayrılmışlardı.

Ne var ki, Osmanlı Divanı yine de Fransa’yı desteklemenin, Türkiye’nin yüksek menfaatleri açısından gerekli olduğu kanaatindeydi. Kanunî’nin, İstanbul Seferine katılan Fransız elçisi Polin, İstanbul’a döndüğünde, Divan’da Sadrazam Süleyman Paşa tarafından, Fransa’nın “Trevede Nice” gizli andırmasından ve 1537 yılında İtalya seferi sırasındaki ikiyüzlü siyasetinden dolayı çok ağır ve hakaret edici sözlerle tahkir edilmişti. Ama padişahın damadı, olan ve büyük nüfuza sahip bulunan Rüstem Paşa’nın himayesini kazanmayı bilen Fransız elçisi Paulin, sonunda Kanunî’ye ve Divan’a “Türk yardımı olmazsa Fransa’nın Charles Quint tarafından kolayca yutulacağı” görüşünü benimseterek, bu devlete her türlü yardımın yapılması kararını verdirmiş ve kuvvetli bir donanmanın hazırlanması için de Barbaros görevlendirilmişti.

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, Kanunî’den aldığı buyruk üzerine, 28 Mayıs 1543 Pazartesi günü beraberinde sefir Paulin de olduğu halde irili ufaklı 150 parça gemi ve 30 bin askeri ile İstanbul’dan hareket etti. 23 gün sonra Osmanlı donanması Messina boğazına giriyordu. Boğazın iki yakasında çok önemli iki kale vardı. Bunlardan biri; Sicilya adasının kuzey doğu ucunda bulunan Messina kalesi ile diğeri, İtalya’nın güney ucundaki Reggio kasabası idi. Bunlar İspanyol donanmasının üsleri ve ticaret şehirleri idi. Bu iki kale de Barbaros’un bir işareti ile tek top dahi atmadan teslim olmuş, o da bu iki şehrin bütün tahkimatlarını yerle bir etmesine rağmen yağmalattırmamıştı.

Büyük Türk amirali donanmasını buradan Tiren denizine çevirerek, kuzeye doğru yönelmiş, İtalya kıyılarını takiple Napoli’nin 70 km kuzey batısında bulunan Gaeta körfezine giderek Gaeta limanına demir atmıştı. Kale kumandanı Don Diego Gaetano adlı İspanyol asilzadesi, Barbaros’un “teslim o!” teklifine kaleden üç top atışı ile cevap vererek, üç levendimizin şehit olmasına sebep olmuştu. Şanlı amiralimiz hemen karaya 12 bin asker çıkardı. Gemilerden açılan top ateşleri ile müstahkem mevki yerle bir edildi. Türk askerleri kısa sürede şehri ele geçirip, pek çok ganimet ve esirle gemilerine geri döndüler. Esirler arasında, genel vali ve kale kumandanı Don Diego Gaetano, karısı ve bütün Avrupa’ca güzelliği dillere destan olan 18 yaşındaki kızı Dona Maria ile nişanlısı Don Alvarez de Guyman da bulunuyordu. Bu güzel kızın Müslüman olması üzerine Barbaros bu kızı çok sevdi. Hemen bu arada babasını ve annesini de affederek serbest bırakan Barbaros, nişanlısı Don Alverez’e de lütufkâr davranmayı unutmadı.

İTALYA HALKI DEHŞET İÇİNDE

Türk donanması sahil boylarını takiben kuzeye doğru devamla, Roma’nın 16 km güney batısında bulunan ve Türkler’in “Tiber” adını verdikleri, Fransızlar’ın “Tibre”, İtalyanlar’ın da “Tevere” dedikleri nehir ağzındaki Ostia limanına geldi. Papalığın ve Hıristiyanlığın can evi olan Roma’nın bu ileri karakoluna, Türk donanmasının girerek su alması, hele hele amiralinin de Barbaros olması, Avrupa’daki korku ve heyecanı son haddine vardırmıştı.

Bu müthiş panikle, rahip ve rahibeler başta olmak üzere, kadın erkek bütün halk dağlara kaçışmış, şehir ve çevre kasabalar “Barbaros geliyor!” vaveylaları ile inlerken, Divan-ı Hümayun’dan bu yolda bir emir alınmamasına rağmen, Roma’ya girerek bir gövde gösterisi yapmak isteyen Barbaros, bu yönde bir hareket serbestîsine de sahip bulunuyordu. O şanlı elini uzatarak Türk ırkının asırlardır düşlediği “Kızıl Elma”ya kavuşması an meselesi idi. O gece Türkler’in bir kaç saat içinde Roma’yı ele geçirmeleri işten bile değildi. Ne var ki, yanında kuvvetini zilletinden alan, horlamaya alışmış biri vardı. Bu da Müslüman Türkler’den Hıristiyanlık âlemine karşı kralının talimatı ile yardım isteyerek, bütün Avrupa’nın nefret ve lanetini üzerine çeken ikiyüzlü Fransızlar’ın sefiri Paulin’den başkası değildi. Efendisinin daveti üzerine yola çıkardığı Türk donanması, Ostia ve Roma kaleleri ile Vatikan kulelerine, Türk bayrağının çekmesi demek, Papa’nın l. Francois’ı afaroz etmesi ve Fransa krallığının Katolik aleminden ebediyen ayrılmasını sağlamak demekti.

Bu sebeple elçi Paulin derhal duruma müdahale ederek, gözyaşları içinde, Türk amiralinin ayaklarına kapanıp yalvarıp yakarmağa başlamıştı. Böyle bir hareketin Fransa’yı kurtaracağına büsbütün batıracağı. Bütün ihanetlerine rağmen Fransa’yı kurtarmak görevi ile sefere çıkan Barbaros yalnızca onu dinlemekle kalmamış, Türk’e has o acıma duygusu ile (o merhametimiz bize her devirde başımıza belâ olmuş(ur) üstelik Paiulin’e bizzat götürüp vermesi için bir de bu şehirlere dokunmayacağına dair teminat mektubu vermişti. Fakat halk, Türk donanması çekilip gidinceye kadar bu panikten kurtulamayıp, Ostia ve Nettuna halkı, Türk donanmasına erzak ve meyveler taşıyarak, hizmet ve gayretleri ile Barbaros’un merhametine sığınmışlardı.

Türk donanması yeniden demir alarak kuzey batıya yöneldi. Sardunya ile Korsika arasındaki Benifaco boğazından geçti. Böylece Tiren denizinden batı Akdeniz’e çıktı. Kuzey batı istikametini takiple, 11 Temmuz’da Fransa’nın Akdeniz’deki amirallik merkezi olan Toulon’a varıldı. Türk donanmasının limana girişi çok muhteşem olmuştu. Toulon’da bulunan bütün Fransız harp gemileri direklerine Türk bayrağı çekili olduğu halde, Kaptan-ı Derya Türk Amirali Barbaros Hayrettin Paşa ve donanmasını top atışlarıyla selâmlıyordu.

Burada bir süre kalındıktan sonra 21 Temmuz sabahı, Akdeniz’in büyük bir limanı olan Marsilya’ya gelindi. 44 parçalık Fransız donanması direklerine Türk bayrakları çekili olarak onları karşıladı. Barbaros, filo komutanları ve büyük Türk kaptanları beraberinde olduğu halde, üzerlerinde Fransızlar’ın gözlerini kamaştıran sırmalı elbiseleriyle karşılanarak karaya ayakbastı. Kendisi Cezayir hükümdarı sayıldığı için krallara mahsus bir karşılama töreni hazırlanmıştı. Türk amiralini ve kaptanlarını kral adına karşılamaya, Fransız Deniz Kuvvetleri Komutam Prens Conte d’Enghien François de Bourbon (23 yaşında ve müstakbel Kral IV. Henri’nin amcası). “Provenco” Valisi Baron ele Grignan ve birçok Fransa asilzadesi karşıladı. Şereflerine verilen ziyafet ve törenler çok parlak oldu. Fakat Barbaros hemen harp hazırlıklarını öğrenmek istedi. Ama daha hiç bir hazırlığın yapılmadığını öğrenince de, orada bulunan bütün ileri gelenlere bağırıp çağırarak, çevresinde titreyen yetkililere hakaretler yağdırmaya başladı. Comte d’Enghien kendisini güçlükle teskin etmeye çalıştıysa da, Barbaros ziyafetin hemen ardından büyük bir hiddet içinde amiral gemisine döndü.

FRANSIZLAR DÖNEKLİK EDİYOR

Türk donanması boşuna Marsilya önlerinde beklemekte, hatta büyük iaşe sıkıntısına sebebiyet vermekteydi. Fransızlar yine tutarsız bir siyasete başlamışlardı. Türk donanmasını çağırdıkları için Katolik âleminden korkmaya başlamışlar, Charles Quint’e karşı I. François’nin Avrupa’ca hain ilân edileceğinden çekinerek; gelen yardımdan pişman olmuşlardı. Barbaros’u oyalayamayacaklarını, hele onun hiç bir şey yapmadan geri dönmeyeceğini çok iyi bildiklerinden, önemsiz bir hareketle işi bitirme sevdasına kapılmışlardı. Bu sebeple de Niş (Nice) şehri üzerine bir sefer açmakla işi kapamak istiyorlardı. Barbaros, bundan hiç hoşlanmamıştı. Kendisinin büyük bir sefer için geldiğini söylemesine rağmen, Fransa kralı adına böyle bir sefer de açamayacağı için, çaresiz. Niş harekâtına katılmaya rıza göstermişti.

Marsilya’da 16 gün kalındı. Türk leventleri şehri ve çevreyi gezerken, Fransız halkı tarafından büyük hüsni kabul gördüler. 5 Ağustos günü Fransız donanmasını da yanına alan Barbaros, Toulon’a hareket etti. 10 Ağustos’ta 208 parçadan oluşan müttefik donanma Toulon şehrine geldiğinde Kanunî de Estergon kalesini fethetmişti. I.François’nın emriyle Toulon şehri Türkler’e verilmiş, kalesine de Türk bayrağı çekilmişti. Zira Divan-ı Hümayun ile yapılan anlaşma böyleydi. Bu konuda Fransız halkına bir krallık emri bile neşredilmişti. Toulon artık bir Türk şehri olmuştu. Şehir halkı da bundan ziyadesiyle memnundu. Zira Türkler’in ahlâk ve civanmertliğinden hoşlanmışlardı. Leventler isledikleri yere girip çıkarken büyük ilgi görmekteydiler. Beş bin kişilik şehir halkı, otuz bine yakın Türk askerini âdeta bağrına bastı. 1544 yılının Nisan ayına kadar da tam sekiz ay Türk idaresinde bir Türk şehri olarak kaldı Toulon… Bu süre içinde Avrupalı bütün seyyahların da sitayişle bahsettiği gibi, gürültüden hoşlanmayan Türkler’in yönetimi sırasında en küçük bir inzibat olayı dahi vuku bulmadı…

Barbaros, donanmasını harekete geçirdiğinde, kendisine kuru bir gösterişten ibaret olan önemsiz bir Fransız donanması da katılmıştı. Osmanlı tarihlerine göre 4 kalyon ve 8 kadırgadan oluşan 12 gemilik bu filoyu Fransız kaynakları kendilerine ait şeyleri çok büyük gösterme sevdasına müptelâ olduklarından, François de Bourbon komutasında 22 kadırga, İstanbul sefiri Paulin komutasında 18 küçük gemi ve Kont Dela Anguılara komutasında da 4 kalyondan ibaret olduğu belirtilir. Asker sayısını da abartarak 7 binden başlayıp 18 bine kadar yükseltirler.

Disiplinden yoksun, eğitimsiz ve deniz savaşlarına karşı bilgisiz ve cesaretsiz olan Fransız askerlerinin hareketleri Türk donanmasının disiplinli ve saygılı tavırları ile ünlü kaptanlarını ve yiğit leventlerimizi çok şaşırtmaktaydı. Küçük Fransız filosu Conte d’Enghien komutasına verilmişti. O da doğrudan doğruya Barbaros’un emir ve komutası altındaydı, Toulon’dan hareket ettiklerinden beri devamlı Barbaros’tan barut ve gülle istemeye bağlamışlar, isabetsiz ve rast gele yaptıkları ateşleriyle de, seferin sonuna kadar Türk donanmasına hiç bir faydaları dokunmamıştı. Üstelik bu istekleri de bitip tükenmemişti. Hatta bu tutumları o kadar can sıkmıştı ki, Fransız kaynaklarına dahi geçmiş olan Barbaros’un “şu Fransız askerliğine diyecek yok doğrusu, gemilerine şarap fıçıları doldurmayı unutmuyorlar da barut fıçılarını unutuyorlar” sözlerine muhatap olmuşlardı…

NİŞ KALESİ TÜRKLERİN ELİNE GEÇİYOR

Niş o sıralarda Alman İmparatoru Charles Quint’e bağlı bulunan Savoie (Savoja) Dukası’nın elindeki tek şehirdi. Türk Donanması Niş kalesini hemen bombardımana başlamıştı. Bombardımanın en ateşli anında, Fransız donanması ateş kesti. Bu anı duruma şaşırıp çok kızan Barbaros, Prens François de Bourbon’u hemen gemisine getirtip bu hareketin sebebini sordu. Barutlarının tükendiğini, Marsilya’da gemilere yüklenen fıçıların şarapla dolu olduğunu öğrenince, hiddeti daha da arttı. Çok ağır bir dille hakaretler yağdırarak, prensi gemisine geri gönderdi. Kaybedecek vakti olmadığından planını değiştirip, Niş kalesini arkadan, kara kısmından da çevirmek amacı ile donanmasını yakındaki Villa Frans (Villle France) limanına sokan Barbaros, burayı bombardıman sonucu işgal etti. Bataryalarını dağlardan aşırarak Niş şehrinin bütün ümitlerini ortadan kaldırdı. Bir yandan Niş kalesi hedefi şaşmayan Türk toplarının ateşleriyle dövülüyor, öte yandan çevresine tabyalar yapılarak hendekler kazılıyordu… Bu işlerin bu derece süratle ve akıl almaz bir maharetle yapılışını Fransızlar, uzaktan hayretle ve şaşkınlıkla seyrediyorlardı. Sonunda 20 Ağustos 1543 Pazartesi günü, Nisliler Türkler’e kaleyi teslim etmekten başka çare bulamadılar.

Barbaros Hayrettin Paşa anahtarları bizzat getiren validen, bunları Kanunî Sultan Süleyman adına teslim aldı. Vali şehrin affı için kendisine yalvarıp yakardı. Soylu Türk amirali, şehir kendiliğinden teslim oldu diye bu affı kabul ederek yağmalamadan vaz geçti. Bu savaş sırasında Türk leventleri yalnızca 100 şehit vermişlerdi.

Bütün bunlar olurken, şehrin Fransızlar’a teslimi için, Fransız gemilerinden savaşı seyredenler, Nislilerle gizli bir pazarlığa başvurarak, şehrin servetinin Türk ordusunun eline geçmemesi yolunda entrikalara başlamışlardı. Türk ordusunun kendileri gibi aç gözlü olmadıklarını düşünememişlerdi. Nitekim bunu vaktinde haber alan Barbaros, öylesine hiddetlendi ki, François de Beurbon ile sefir Paulin’i idam edilmekten ve ağır bir dayak cezasından güç halle kurtarabildiler. Buna rağmen, o asil soylu yiğit ve mert insan, şehri teslim aldıktan sonra anahtarları yine de Fransızlar’a vererek, donanmasıyla birlikte Toulon’a hareket etti. Fakat Fransızlar Nis’i feci şekilde yağmalamakla kalmayıp, suçu da Türkler’in üzerine attılar. Fransız tarihçileri minnet duygusundan uzak ve sorumsuz yazıları ile devamlı Barbaros ve Türk leventlerini hep barbar olarak gösterirken, gerçeğin bu olmadığını Enghien Dukasının amcası Vieillevîlle Markisi, hatıralarında şöyle yazmaktan kaçınmamıştır. “Nice şehri, teslim şartlarına aykırı olarak yağmalandı, sonra yakıldı. Bu hâdise Türkler’e isnat edilmek istendi. Fakat yağma başladığı vakit Barbaros ve bütün Türkler, Nice’den çoktan uzaklaşmışlardı. Bununla beraber hâlâ Fransa’nın ve Hıristiyan dininin şerefini korumak maksadıyla bu çirkin olay, zavallı Barbaros’a yüklenmek istenmektedir”.

FRANSIZ YÖNETİCİLERİ O GÜNDEN BU GÜNE HİÇ DEĞİŞMEDİ

Fransa’nın XVI. yüz yılda Alman istilâsından kurtuluşu, Türk himayesi ve yıllarca Almanya’ya yapılan Türk saldırıları sayesinde olmuştu. Charles Quint’in zindanlarında ölümü bekleyen I. François’yı kurtarmak amacı ile açılan Mohaç seferi sayesindedir ki, Fransa ve kralı yeniden hayat bulabilmiştir. Alman İmparatorluğu Türk Askerî gücü karşısında sinmeseydi, bu gün Fransa diye bir devlet belki de olmayacaktı. Buna rağmen, o günden bu güne Fransızlar nedense, Türk himayesini daima nankörlükle karşılayıp, kendilerini kurtarmaya gelen Barbaros’u bile asırlar boyu barbar göstermekten vazgeçmemişlerdir. Daha Kanunî devrinde başlayan ve ancak Hıristiyan Fransa’ya yakışacak tavır ve hareketler, hâlâ da devam etmiyor mu? Osmanlı devletinin zayıf düştüğünü hissettikleri günlerde ortaya çıkarttıkları asılsız Ermeni meselesini körükleyerek, düzmece tarihler ve olaylar yaratarak tarihî bile saptırmaları, sırf Türk’ün yüceliği karşısında yenemedikleri aşağılık komplekslerini tatmin etmek değil de nedir? Elbette, yardım diledikleri günlerden kalan atalarımıza olan minnet borçlarını ödeyecekleri gün olacaktır. ve yine İstanbul’a yardım için gönderecekleri elçileri çıkacaktır.

BARBAROS TURGUT REİS’İ KURTARIP GERİ DÖNÜYOR…

Barbaros; Toulon’da Preveze savaşından sonra serbest bıraktığı Turgut Reis’in, Andrea Doria’nın yeğeni Giannetino Doria tarafından yakalanarak tutsak edildiğini ve forsa olarak küreğe bağlandığını öğrendi. Charles Quint, Andrea Doria’ya İtalya ve İspanya kıyılarında yakıp yıkmadık yer bırakmayan, ticaret şehirlerine hücum ederek sayılamayacak kadar çok Hıristiyan gemisi ele geçiren Turgut Reis için, “her şeyi bırak, bütün gücünle Turgut Reis’i yakala” emrini vermişti. O da emrindeki bütün gemileri 5 gruba ayırarak peşine düşmüş, sonunda Turgut Reis’i, Korsika adası batı kıyılarında Girolata körfezinde yakalayıp tutsak etmişti.

Barbaros küçük bir fidye ile damadı olan Turgut Reis’i kurtardıktan sonra boş durmayıp, file komutanlarından Salih ve Hasan Reisler vasıtasıyla İspanya’nın Katalonya sahillerini ve İtalya’yı vurarak birçok ganimet ve esirler elde etmiş ve Charles Quint’ı Crespy barışını yapmağa zorlamıştı.Touon’da kaldığı sürece şehir halkından Türk devleti adına yıllık vergiyi alarak, şehirde beş vakit ezan da okutturmuştu. Bu büyük Türk denizcisi paha biçilmez ganimet ve 14 bin esirle İstanbul’a döndüğünde, Kanunî’nin Rus asıllı karısı Hürrem Sultan’ın, onu damat vezirine rakip gördüğü için yaptığı kışkırtmalar ve Kaptan-ı Deryalık makamına göz diken diğer vezirlerin de çabaları sonucu etkilenen Kanunî, onu soğuk karşılamıştı. Bunu hazmedemeyen Türk ırkına adı daima şeref vermiş, denizlerin yiğit evlâdı, sarayın bu çalkantılı havasından bir an önce kurtulmak isteğiyle derya kaptanlığından istifa etmişti. Konağına çekilerek zamanını, vakfına ve sosyal işlere adamıştı. 4 Temmuz 1546 yılında 80 yaşında iken öldü. Yeri Cennet olsunErhan DEMİRUTKU

%d blogcu bunu beğendi: